…programında daha birlikteyiz. Her zaman olduğu gibi Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek aramızda. Hoş geldiniz.
“Öyle bir şekilde söylüyorsun ki; ‘her zaman olduğu gibi yine bıktık bu adamdan’ der gibi…” Estağfurullah. Tabii halkımız da salı günlerini özellikle heyecanla bekliyor. Çözüm ürettiğimiz için en çok izlenen programlardan biriyiz. Her zaman olduğu gibi yine yanımızda Aydınlık Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Tevfik Kadan var. Hoş bulduk, teşekkür ederim.
Sayın Perinçek, gündemimiz çok yoğun. O yüzden hızlı bir giriş yapalım. 6-7 Temmuz’da, yani bir hafta sonra Ankara’da NATO zirvesi olacak. Hazırlıklar ve etkinlikler başladı ama dikkatimizi şu çekiyor: Hükümetten ve hükümet taraftarlarından başka kimseden olumlu bir açıklama gelmiyor; bunun dışında bir sessizlik hakim. Buna karşı ilk etkinlik Vatan Partisi ve Dünya Araştırmaları Merkezi tarafından yapıldı. Orada önemli bir zirve gerçekleşti; 9 ülkeden 12 civarında yabancı ve yerli konuk vardı. Önemli bir bildirge de açıklandı. İsterseniz sizin izlenimlerinizle ve zirvedeki konuşmanızla içeriğe başlayalım.
Valla, zaten zirvemizin ana teması şuydu: “NATO’nun cenaze merasimi Ankara’da yapılıyor.” Önümüzdeki 6-7 Temmuz’da NATO’nun cenaze merasimi gerçekleşecek. Türkiye toprağı o cenazeyi kabul etmiyor. NATO’nun kirini, pasını, çamurunu Türkiye toprağı hiçbir şekilde kabul etmiyor. Türkiye’de NATO’nun tabutuna olacak bir tahta parçası bile yok; şerefsiz bir tahta parçası dahi yok. Taş desen, Türkiye’deki bütün taşları arasınlar tarasınlar; tek bir taş bile “Ben NATO’nun mezar taşı olurum” diye buna razı olmaz.
Dünya Araştırmaları Merkezi’nin İstanbul’daki muhteşem toplantısında da ilan ettiğimiz gibi; alsınlar o NATO’nun ölüsünü, cenazesini götürsünler. Ayağına Alp dağlarından bir taş bulup bağlarlar mı, yoksa sanayisi batan Avrupa’dan bir tane paslı demir bulup bağlayıp Atlas Okyanusu’na mı atarlar, bilemem. Öyle bir yere geldik ki NATO’yu kimse canlandıramaz.
Bir de şu “NATO Türkiye’ye yeni bir misyon sunuyor, kucağında hediyelerle geliyor” konusuna değinelim. AK Parti hükümetinin işlediği hata bu. NATO armağanlarla, çantalarla geliyor diyorlar. Bakalım o çantaların içinden Almanya’dan, Fransa’dan, Yunanistan’dan Türkiye’ye hangi hediyeler çıkacak? Evet, hediyeler var ama o hediyeler Doğu Akdeniz’de namlularla, destroyerlerin toplarıyla gösteriliyor. Tevfik arkadaşımın kitabı da çıktı, bunları yazıyor zaten. Kucaklarında getirdikleri çantaların içinde, görünmeyen gözlerde bunlar var. AK Parti çok büyük bir yanılgı ve yanlış içerisinde, büyük bir çıkmaza girmiştir. Bu “NATO-perestlik” AK Parti’yi bitiriyor. NATO’nun onlara getirdiği hediyeler, elinden tutup ayağa kaldırma vaatleri; AK Parti’ye ancak ölüm öpücüğünü getirir. NATO’nun kendisi çöküyor ve yıkılıyor; o çatının altına girdiğiniz zaman yıkımın altında kalırsınız.
İran, NATO’yu tek başına mahvetti. Kendi milli gücüne dayandı ama yanına neyi aldı? Sağına Rusya’yı, soluna Çin’i aldı. Rusya-Çin-İran ittifakı; ABD’yi ve NATO’yu Körfez’e gömdü. O Amerika’nın bütün şaşaası, debdebesi, “yenilmeyen Amerika” masalları yerle bir oldu. Burada Türkiye için çok büyük dersler var. İran savaşının başını hatırlayalım; AK Parti hükümetinin sorumluları ne diyordu? “İran dersine çalışmamış, yenilecek göreceksiniz.” Ne oldu şimdi? Siz dersinize çalışmamışsınız.
Yaşadığımız süreci, dünyadaki dengelerin değiştiğini, doğudan yeni bir medeniyetin yükseldiğini görmüyorlar. Çin’in, ABD ekonomisini geride bıraktığını görmüyorlar. TÜSİAD Başkanı’nın açıklamaları, Standard Chartered, IMF, OECD ve Dünya Bankası’nın 2030 projeksiyonları ortada. Çin 2030’da 64 trilyon dolar üretecek, Amerika ise 31 trilyon dolar. Birleşmiş Milletler Sanayi Örgütü’nün verilerine göre aradaki fark dört katına çıkıyor; Çin’in üretimdeki payı %45’e, Amerika’nınki ise %11’e iniyor.
Şimdi bu koşullarda dersine kim çalışmamış? Maalesef Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın başkanlığındaki hükümet dersine çalışmamış. Hatta gittiler Riyad bildirisini imzaladılar. O imza, aynı zamanda Filistin’e ve Gazze’ye bir ihanet imzasıydı; İsrail’in önlerine koyduğu metni imzaladılar. E şimdi kim inanacak mevcut hükümetin Gazze konusundaki masallarına? NATO’cu olarak Gazze’ye yapabileceğiniz tek bir iş vardır; o da ihanettir, kalleşliktir. Lübnan için şöyle olsun, böyle olsun demeleri hikaye. Türk milleti bunları hazmetmeyecektir.
Biz niçin çırpınıyoruz? Türkiye’nin, NATO’nun kaderini paylaşması felaket olur. Türkiye’nin İran’ın, Rusya’nın, Çin’in, Filistin’in, Gazze’nin, Yemen’in, Lübnan’ın, Hizbullah’ın, Hamas’ın kaderini paylaşması lazım. Bunlar kazanan kuvvetler. Amerika’nın elinin değdiği kuvvetler zafer kazanamıyor.
Derse çalışmak; gerçekleri doğru saptamak demektir. Vatan Partisi, bu savaşın öncesinde “İran kazanacak” dedi ve haklı çıktı. Çünkü Vatan Partisi bölgedeki güç dengelerini, İsrail’in durumunu, Çin ve Rusya’nın tavırlarını doğru okuyor. Türkiye’de Vatan Partisi’nden başka dersine çalışan bir parti yok.
Şimdi bunları büyük bir kaygıyla karşılıyorum. Kader birliği yapanlara Türkiye’yi teslim edemeyiz. NATO’nun çöküntüsünü paylaşan, ondan mükafatlar umanlarla Türkiye hiçbir sorununu çözemez. Ekonomi çözülseydi, ekonomi batmazdı; bugün 25 milyon icra ve iflas dosyası var. Türk milleti, Batı’nın dayattığı programla borçlu bir millet haline geldi.
NATO’nun şemsiyesi diyorlar; ya siz NATO’nun namlularıyla karşı karşıyasınız! Ey AK Parti hükümeti, Doğu Akdeniz’e bakmıyor musunuz? Orada kurulan ittifaklar, ABD-İsrail-Yunanistan-Güney Kıbrıs antlaşmaları, Ege Adaları’na yapılan yığınaklar… Meriç Nehri’ni geçme tatbikatları… Siz kendi vatanınızın sınırlarını bilmiyor musunuz? Bu “NATO-perestlik” AK Parti’nin altından kalkamayacağı bir tavırdır.
Nasıl Cumhuriyet Halk Partisi Atlantikçilerden temizlendiyse, AK Parti’nin de böyle bir temizliğe ihtiyacı var. Türkiye’yi çok ağır durumlara sürüklüyorlar. Sayın Devlet Bahçeli’nin bu konuda yaptığı çıkışları da kaydediyoruz.
**Sayın Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler bugün bir açıklama yaptı; Amerika’nın NATO’dan çıkmayacağını, NATO’da sadece bir uyum süreci yaşandığını söyledi. Daha önce de “kanat ülkesi rolünden merkez olma rolüne geçtik” demişti. MHP Genel Başkanı Sayın Bahçeli de Türkiye’nin ittifakın yeniden biçimlendirilmesinde başrol üstleneceğini belirtti. Adana’da kolordu kurulması, Boğazlar’da deniz unsur komutanlığı, 2028’de müttefik reaksiyon kuvvetinin liderliği… Bu askeri rollerin artmasını nasıl değerlendirmek gerekir?**
Bakın, Milli Savunma Bakanı’nın görüşü, aslında hükümetin görüşüdür. “Kanat ülkesinden merkez ülkesine geçiyoruz” diyorlar. Yıkıntının merkezi olsanız ne olur? Bozguna uğrayan bir gücün kanadından merkezine gelmek, o dağılmanın en ağır yükünü taşımak demektir. Bu merkez perişan olur.
Bunlar, hükümetin dersine çalışmamasının yansımalarıdır. NATO’dan mükafat bekleyen, NATO’nun çöküntüsünü çözüm gibi gören bir çizgi… Bir kere şu soruyu soralım: Tehdit nereden geliyor? Sayın Bahçeli bir şer ittifakından bahsediyor, İsrail’i tehdit olarak gösteriyor. Peki, İsrail’in arkasında Amerika olmasa, İsrail yaşayabilir mi? Amerikasız bir İsrail var mıdır? Tehdidi doğru saptamayan, bu millete kötülük yapar.
Gerçek ortada: Navtex ilanları, Nemesis tatbikatları, Doğu Akdeniz’de Amerika, İsrail ve Yunanistan tarafından yapılıyor. Rusya’dan, İran’dan veya Çin’den size hangi tehdit geliyor? NATO sizi dostlarınızla, müttefiklerinizle düşman konuma getiren komploların içindedir. NATO’da güvenlik yok, NATO’da kalleşlik var. NATO’nun Türkiye’nin önüne koyduğu tek bir çözüm var: Kalleş olacaksın, komşuna ihanet edeceksin. Kahpelik yapacaksın, komşuların seni lanetleyecek. NATO’nun mızrağı olursanız, sizi Gazzeliler de lanetleyecek. Eğer NATO’culukta devam edersen, seni Gazzeli de lanetler, Filistinli de lanetler, Yemenli de lanetler, bütün Müslümanlar da lanetler. Kim seni alkışlayacak? Avrupa’da bile seni alkışlayacak adamı bir süre sonra doğru dürüst bulamayacaksın. Onun için hükümeti şiddetle ve kuvvetle eleştiriyoruz.
Sayın Bahçeli’ye de bugün şaşırdım, çok açık söyleyeyim. Sayın Devlet Bahçeli’nin grupta yaptığı konuşmayı baştan sona dinledim. Eskiden “Türkiye-Rusya-Çin İttifakı” ve “Amerika-İsrail Şer İttifakı” diyordu; Türkiye’nin bu ittifak içinde olması gerektiğini savunuyordu. E peki, şimdi “NATO içerisinde birtakım tarihi görevler üstleneceğiz” falan… Bunlar nasıl birbiriyle bağdaştırılacak? “NATO’dan çıkmalıyız” demişti; hem de birkaç sene önce değil, yakın zamanda, bir ay ya da 15 gün evvel yaptığı açıklamalarda dile getirmişti. Peki, TRÇ (Türkiye-Rusya-Çin) ittifakı ne oluyor? O ittifak kime karşı? Sayın Bahçeli’nin ifadesiyle Amerika-İsrail Şer İttifakı’na karşıydı. Şimdi NATO ne? NATO, Amerika’nın güttüğü bir aygıt. Siz “Amerika Türkiye’ye önemli misyonlar veriyor” diyerek bu rollere eyvallah diyor, şükrediyoruz diyorsanız, bu çizgi çok büyük bir yanılgıdır.
Devlet Bahçeli’nin bugünkü konuşmasını hayretle ve üzüntüyle karşıladım. Milliyetçi Hareket Partisi bu tutumuyla bütün tutarlılığını kaybediyor. Milliyetçi Hareket Partisi’nden İYİ Parti’yi, Özdağ’ın partisini, Anahtar Parti’yi neden koparttılar? Çünkü Milliyetçi Hareket Partisi’nde milli bir duruş, Amerika’ya güvenmeyen bir duruş vardı. Şimdi Amerika bile “Ben bu…” diyecek ve pişman olacak. Bu, AK Parti’ye sadakat uğruna mı yapılıyor? Bence bu AK Parti’ye bir sadakat değil, vefasızlık. AK Parti’nin başı dönmüş bir şekilde felaketlere gitmesine Sayın Devlet Bahçeli bu tavırlarıyla neden oluyor. Çünkü AK Parti’nin dostları tarafından uyarılmaya ihtiyacı var. Devlet Bahçeli’ye de bu yakışır; çünkü onun çizgisi “Türkiye-Rusya-Çin-İran İttifakı” çizgisiydi.
NATO size hangi misyonu sunuyor? Rusya karşıtlığıyla, İran düşmanlığıyla, Çin düşmanlığıyla geliyorlar. Türkiye’yi bu ülkelerin karşısında mevziye sokabilecek bir güç var mı? Ne Devlet Bahçeli bunu yapabilir -zaten onun istikameti de o değil- ne de Tayyip Erdoğan bunu başarabilir. Türkiye’nin büyük bir devlet geleneği ve aklı var; tehdidin nereden geldiğini görüyor. O bakımdan Sayın Bahçeli’nin bugünkü konuşmasını hem hayretle hem üzüntüyle hem de büyük kaygıyla karşıladım. Bunu müttefikine karşı bir vefasızlık ve sadakatsizlik olarak görüyorum. Vatan Partisi, dünya gerçeklerini ve Türkiye’nin güvenliğinin hangi cephede olduğunu doğru saptıyor; hiçbir taviz vermeden bunları çatır çatır söylemek bizim dostluk görevimizdir.
Türkiye’nin gelişen bir savunma sanayisi var ve NATO için önemli ortaklardan biri olduğu, Avrupa’nın güvenlik mimarisinde silah satarak ekonomik getiri elde edileceği söyleniyor. Bunlar zavallı fikirler. Bir strateji; silah satmak, karpuz satmak üzerine kurulmaz. Strateji, “Türkiye’yi tehdit eden güçler hangisi?” sorusuna cevap vererek kurulur. Ukrayna’da Zelenski’ye SİHA satıyorsun; Zelenski kim? Filistin’in, Gazze’nin, Müslümanların ve Türkiye’nin düşmanı. Buradan aldığın üç kuruş için değer mi? Kendi ihtiyacını karşıla, sonra başka yere sat.
Ayrıca “Kaan” ismi konusu… Türkiye’de “Kaan” diye bir sözcük yok; “Kağan” vardır. Bilge Kağan’dır o. İbranice’de “Kaan” vardır, Yahudilerin “Kaan”ı var. Neden Türkçe “Kağan” sözcüğünü değil de İbranice kökenli bir sözcüğü marka olarak koyuyorlar? “Yahudilerin etkililer olduğu iş dünyasında satarız” diye mi? Ayıp değil mi? Bugün Mete Han’ın kurduğu Türk ordusunun 2000 küsuruncu yılını kutluyoruz. Hunların okları 1500 metreye giderken İngilizlerin okları 300-500 metreye gidiyordu. Türklerin savaş sanayisindeki ustalıkları M.Ö. 3000’lere, atlı çoban kültürüne dayanır. Türkler atı ehlileştirdi, üzengiyi ve pantolonu keşfetti. Göktürkler döneminde demircilik, sanat ve savaş teknolojisi doruktaydı.
Bugün de savunma sanayisinde önemli ataklar yapıyoruz ama bu başarıyı hangi stratejinin emrine vereceğiz? NATO’nun, yani dünyanın zalimlerinin emrine mi, yoksa Türk milletinin bağımsızlığının ve bölgemizin istikrarının emrine mi? “Ön Türkler ve Ön İç Asya” kitabını herkese öneriyorum. Wilhelm Koppers ve Viyana Okulu’nun çalışmaları, Türklerin dünya uygarlığına katkısını kanıtlıyor. Dersine iyi çalışmayanlar, gerçeklerle bağ kuramayanlar, en sonunda Amerika ile birlikte İran savaşında yenilir. Kim bunlar? Bunu herkesin düşünmesi lazım. Türkiye’de “harici diplomasi” yürüttüğünü iddia edenler ne olmuşlardı? Derslerine çalışmadıkları için İran-Amerika geriliminde Amerika ile birlikte yenilmişlerdir. Kim kazanmıştır? “İran kazanacak, İran yenecek” diyen Vatan Partisi kazanmıştır. Kiminle beraber? İran’la, Rusya’yla, Çin’le, Yemen’le, Filistin’le, Gazze’yle ve Lübnan’la beraber.
Bakın, bizim haricimizin ve hükümetimizin sevinçleriyle Gazzelinin, Filistinlinin, Yemenlinin sevinçleri ayrıldı. NATO ile birlikte sevinenler, Filistin’in acılarını ve ezilmesini paylaşmıyor. Onu çok açık söyleyelim; “Filistin dostuyuz, Müslüman dostuyuz” demekle bu işler olmaz. NATO’ya girdiğiniz zaman ne Filistin dostusunuz ne de Gazze dostusunuz. Gidin sorun bakalım Filistinlilere, Hamas’a, Filistin Kurtuluş Örgütü’ne; sizin NATO’culuğunuz hakkında hangi hükümleri verecekler? Yemenliye, Lübnanlıya, Hizbullah’a, İran’a sorun; sizin NATO’culuğunuz hakkında ne diyorlar?
Sayın Devlet Bahçeli de bugün yaptığı konuşmadaki gerçekleri, 15 gün veya bir ay evvel söyledikleri ışığında tekrar gözden geçirmelidir. Bunu kendisine saygıyla ifade ediyoruz. Bugünkü konuşmasında NATO ile Türkiye’ye birtakım misyonlar biçmek, NATO’nun verdiği görevlerle Türkiye’nin önüne hayali başarılar koymak, iki gün sonra yerle bir olacak görüşlerdir.
Efendim, NATO zirvesi demişken, Ankara’da çeşitli önlemler alınmaya başlandı. NATO liderlerinin geleceği havalimanı yeniden inşa edildi, liderlerin geçeceği evler boyanıyor. Taksicilerle ilgili “takım elbise giyecekler, araçlarında lokum ve kolonya bulunduracaklar” şeklinde bir kararname yayımlandı. Bunları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bunlar ciddi şeyler değil; tamamen fiyakaya, boyaya, badanaya ve makyaja yönelik işler. Türkiye’nin makyaja ihtiyacı yok. Türk milleti; asaletiyle, tarihiyle, dürüstlüğüyle, namusuyla, savaş sanayisindeki ustalığıyla, dostlarına vefasıyla ve dünya tarihindeki rolüyle var olan, herkesin hakkını teslim ettiği bir millettir. Duvarları veya taksi kaportalarını boyayarak Türkiye’ye makyaj yapamazsınız; bunlar Türklüğü kavramamış tavırlardır. Türkiye görücüye mi çıkıyor? Bu makyajlar nedir Sayın Cumhurbaşkanım? Türkiye’nin bunlara ihtiyacı yok. Muhteşem bir tarihi ve birikimi var; misafirlerinizi bunlarla ağırlayın. Duvar üç günlüğüne boyansa da herkes gerçeği biliyor, Türkiye kimseyi kandıramaz.
Sayın Perinçek, bazı eylemler de başladı. Türkiye Gençlik Birliği (TGB) bir etkinlik yaptı. Dolmabahçe’de NATO parlamenterleri toplanırken TGB’nin vapur üzerinden “NATO mezara, tam bağımsız Türkiye” pankartı sarkıtması bir yaratıcılıktır. Zengin düşünmenin ve mesaj vermenin yolunu buldular. Sen istediğin kadar NATO aleyhtarı yasaklar koy; haksız yasak delinir. TGB’yi tebrik ediyoruz. Bu pankartı asan gençler gözaltına alındı ama savcılık onları serbest bıraktı. TGB Genel Başkanı Kayahan Çetin’in Çağlayan Adliyesi önündeki konuşmasını ulusal kanallardan izledik. Türk milleti, NATO’yu protesto etti diye gencini hapse atamaz; çünkü öyle bir suç yok. NATO’ya boyun eğmek ve teslim olmak suçtur, başkaldırmak değil.
Ayrıca Dünya Medeniyetleri Araştırma Merkezi’nin (DünyaMer) İstanbul’da düzenlediği iki günlük konferans olağanüstü başarılıydı. Rusya’dan, İran’dan ve dünyanın dört bir yanından gelen katılımcılar, bunun muhteşem bir konferans olduğunu saptadılar. Sonuç bildirgesinin özü şuydu: NATO ölüme gidiyor. Zaten NATO şefleri de “beyin ölümü gerçekleşti” diyerek bu gerçeği ifade ediyor. Eski bir Amerikan istihbarat subayı olan Scott Ritter’ın konuşması son derece vurucu ve etkindi. Toplantıda geniş bir kesimi kucaklayan bir karakter vardı; CHP’den Bülent Kuşoğlu, Yeniden Refah Partisi’nden temsilciler, emekli generaller, yabancı komutanlar ve birçok entelektüel oradaydı.
Şimdi Avrupa Birliği’nden üç isim; AB Dışişleri ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, Genişleme Komiseri Marta Kos ve İçişleri Komiseri Magnus Brunner Ankara’ya geldi. Ana gündemlerden birinin Kıbrıs olduğu ifade ediliyor. Geçen hafta basına sızan Birleşmiş Milletler planına göre, Kıbrıs’ı yeniden birleştirip garantörlük mekanizmasını ortadan kaldırmayı ve adayı NATO’ya alarak Türk askerini oradan çıkarmayı hedefliyorlar. Bu plan ancak füzeyle ve savaşla uygulanabilir; kağıt üzerinde kalacaktır. Türk askerini oradan atabilecek güç ancak savaşla bunu dener. Türkiye, bu tehditler gözümüzün içine bakarken NATO’yu ağırlayarak Türk milletine çok yanlış görüntüler veriyor. Bu gafletten başka neye hizmet ediyor? Türk milletini uykulara yatırmak, uyutmak, gaflete sürüklemek… Ankara’da yapılacak olan 7-8 Temmuz NATO toplantısı, Türkiye’yi gaflete hapsetme toplantısıdır. Aymazlığa sürükleme, Türkiye’yi uyutma toplantısıdır. Mükafatlarla, hediyelerle geliyorlar. O çantaları açıp bakın; içlerinde zehirden başka hiçbir şey yok. Türkiye’ye yönelen mızraklardan, füzelerden başka hiçbir şey yok o çantalarda.
Yapılan plan belli: Türk Silahlı Kuvvetleri, Kıbrıs’tan en sonunda atılacak. Türkiye buna hazır olmak zorunda. “Efendim, biz hazırız” diyorlar ama Türk milletine yalan söylüyorlar. Savaş Türkiye’nin başında patladığı zaman, cephe gerisiyle, ekonomisiyle, milletiyle topyekun savaş verilir. Artık savaşlar, eskiden olduğu gibi sadece sınırlarda (Kosova, Niğbolu, Mohaç, Ridaniye meydan savaşları gibi) yapılmıyor. Sen Türk milletine Amerika’yı, Yunanistan’ı dost gösterirsen, bu tehditlerle karşılaştığında milleti nasıl yönlendireceksin? İran kendi milletine düşmanları doğru göstererek, tehditleri anlatarak onları hazırladı. Bizim hükümetimiz ve diplomasimiz ise Türk milletini uykuya yatıran bir aymazlık içindedir. Hiçbir ciddi asker, hiçbir entelektüel; Türkiye’nin düşmanının Rusya, İran veya Çin olduğu saçmalığını kabul etmez. Türk milletine de bu yalanı kabul ettiremezsiniz.
Gerçek şu ki; bütün çevreniz Amerikan üsleriyle sarılmış, tatbikatlarını yapıyorlar, namlularını size yöneltmişler. Siz ise o namluları size çeviren NATO’yu Ankara’da ağırlıyorsunuz; caddeleri boyayıp makyaj yapıyorsunuz. Türklükle alay etmektir bu. Türkiye’nin makyaja ihtiyacı yok.
Güney Kıbrıs silahlandırılıyor, Türkiye Kıbrıs’ta işgalci ilan ediliyor, Doğu Akdeniz’de “maksimalist yayılmacı” deniyor, iç düzende diktatörlükten bahsediliyor. Son olarak İsrail Bakanlar Kurulu, Ermeni soykırımını tanıma kararı aldı. Bu bir düşmanlıktır ve kendi soykırımlarının üzerini örtme çabasıdır. Türkiye’nin soykırım yaptığına dair bir uluslararası mahkeme kararı yoktur; tam tersine, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Perinçek-İsviçre davası ile Ali Mercan, Hasan Kemahlı ve Ethem Kahya davalarında aldığı kararlar vardır. AİHM, 1915 olaylarında soykırım fiilinin işlenmediğine, bunun Yahudi soykırımı (Holocaust) ile aynı kategoride değerlendirilemeyeceğine hükmetmiştir. Türkiye hükümeti, İsrail’in bu kararını eleştirirken elindeki bu güçlü mahkeme kararlarını neden kullanmıyor? Dışişleri Bakanlığı ve hükümet, Vatan Partisi’nin yıllar süren mücadelesiyle kazandığı bu hukuki zaferleri kıskanıyor. Biz o davaları kazanmak için açtık ve kazandık. Bırakın bu küçük kıskançlıkları, Türkiye’den yana olun. O dönem Rauf Denktaş’a dahi “bu davayı açmayın, sizi ajan ilan ederler” diye baskı yaptılar, biz ise kazanacağımızı bilerek açtık.
Bugün, İsrail’in kararıyla ilgili Paşinyan’dan “Bu bizim faydamıza değil, tarihimizi Batılılardan okuduk” gibi cesur bir çıkış geldi. Yunanistan eski Başbakanı Samaras ise İsrail’in bu kararını fırsata çevirip Pontus soykırımı iddialarını gündeme getirmeyi önerdi. Türkiye’nin içinde de yıllarca Halil Berktay, Taner Akçam, Orhan Pamuk gibi isimler Alman istihbaratının desteğiyle, FETÖ’nün de katkısıyla Türkiye’yi soykırımcı ilan eden tezler işlediler.
Eğer anayasadan “Türk milleti” lafını çıkaracak biri varsa, mezarlığını Türkiye’nin dışına hazırlasın. Her zaman emperyalizmin karşısında ve hedefinde olacağız. Kayseri Şeker Fabrikası’nda bazı gelişmeler var. Sayın Ramazan Demirel, hoş geldiniz, iyi akşamlar.
“Hoş bulduk, iyi akşamlar. Teşekkür ediyorum, kolaylıklar diliyorum, iyi yayınlar.”
Çok teşekkür ederiz. Ramazan Bey, Kayseri Şeker Fabrikası’nda bazı gelişmeler var; izleyicilerimizi bilgilendirmek adına sizden bunları dinlemek isteriz.
“Tabii ki. Başta devletimizin ve milletimizin, ardından da Kayseri Pancar Ekicileri Kooperatifi’ne üye olan değerli çiftçilerimizin ortak olduğu bir kurumdan bahsediyoruz. Ancak maalesef kooperatifin yönetiminde üzücü süreçler yaşanıyor. Şiddetli borçlandırma, mal varlıklarının satılarak adeta talan edilmesi; bunlar çiftçilerimizi ve bizleri derinden üzüyor.”
Evet, Kayseri Şeker ile ilgili haberleri uzun yıllardır yapıyorduk, ciddi bir borç yükü var. Buradan nasıl kurtulunmalı, ne gibi adımlar atılmalı? Ramazan Bey sanırım hattan düştü, arkadaşlarımız tekrar bağlayana kadar Sayın Perinçek’e dönelim. Sayın Perinçek, siz Kayseri’deki olayları başından beri yakından takip eden birisiniz.
“Orası bir kooperatif fakat maalesef Hüseyin Akay ve ekibi kooperatifin canına okudu; ağır bir borç yükü altına soktu. Konu mahkemelerde, davalar sürüyor. Kooperatifin on binlerce üyesi var; stadyumlarda yapılan kongrelerde hakikaten katılımcıların oylarının geçerli olduğu sonuçlar alınamıyor; hileler, hurdalar yapılıyor. Bunlar mahkemelere taşındığı için rahatlıkla ifade edebiliyorum. Son zamanlarda kooperatif yönetiminin uygulamalarının hukuk dışı olduğu yönünde önemli gelişmeler var.”
Ramazan Bey tekrar hattımızda. Ramazan Bey, sesimizi alabiliyor musunuz? Sözünüz yarım kalmıştı, neler oluyor fabrikada?
“Doğu Bey’e saygılar sunuyorum. Bahsettiği konu ciddiyet arz ediyor. Seçimlerde çiftçimiz konuşmak istiyor, megafonları kapatılıyor. Bizi en derinden üzen ise Orta Anadolu’nun en önemli değerlerinden biri olan Kayseri Şeker’in her geçen gün küçülmesi ve çemberin daralmasıdır. Bir şeker fabrikasının kapanması bizleri derinden üzer. Buranın can çekiştiği bu süreçte; vatansever, Allah’tan korkan, kurumun hakkını gözeten ciddi bir yönetim oluşturulursa, Kayseri Şeker yeniden 15-20 yıl önceki o güçlü günlerine dönebilir. Şu an tek yapılan olay talan etmek. Yazık, günah. 63 yaşındayım, hâlâ tarladayım; çocuklarımıza destek olmaya, mücadele etmeye çalışıyoruz. Biz bu şekilde çırpınırken, sözde yöneticiler meşru olmayan süreçlerle rantlarını korumaya çalışıyorlar. Bugün kooperatif adına açılan bir davada davacılardan biri de bendim. Devletimize güvenimiz sonsuz; ticaret mahkemesi hakimleri bize cesaret ve güven verdi. Doğu Bey de hakikaten bir çiftçi dostu, buna tereddütsüz inanıyoruz. İnşallah bu süreç sizlerin de katkısıyla çözülecek.”
Ramazan Bey, çok teşekkür ederiz yayınımıza katıldığınız için.
“Ben teşekkür ediyorum, kurumun kurtulmasını istiyorum. Tek arzumuz, onurlu ve şerefli bir şekilde sürecin devam etmesidir. Bugün mahkemedeki nezaket ve Sayın Başkan’ın duruşu bizleri ümitlendirdi.”
Ramazan Bey’e teşekkür ediyoruz. Biz de Ulusal Kanal ve Aydınlık Gazetesi olarak sürecin takipçisi olmaya devam edeceğiz. Sayın Perinçek, eklemek istedikleriniz var mı?
“Söyleyeceklerimizi söyledik; yüz binlerce şeker pancarı üreticisinin ve işçisinin kooperatifidir orası. Kooperatifçiliği Türkiye’de çözüm olarak öneriyoruz ama burada maalesef çok olumsuz bir tecrübe yaşanmıştır. AK Parti yönetimi de o yağmalayan ve borca batıran yönetimlerin hep arkasında durdu, kongrelerdeki hilelere boyun eğdi. Bakan düzeyindeki yöneticilerle de konuştum, haklı olduğumuzu biliyorlar ama maalesef yağmanın önüne geçilemedi. Umut ediyoruz ki yargı süreci adaletli sonuçlanacak ve kooperatif tekrar üretenlerin eline geçecektir.”
Sayın Perinçek, biraz da gündemi değiştirelim. Milli takımımız dünya kupasından elendi ama Amerika’yı yenerek başarılı bir performans sergilediler. Nasıl değerlendiriyorsunuz?
“Sporcularımız kazanmak için büyük gayret gösterdiler, duygularını çok iyi anlamamız lazım. Maç sonu yaşadıkları üzüntüde neredeyse biz de onlarla beraber ağladık. Türk milletine sevinç yaşatmak istediler. Basında hakaret eden, aşağılayan, futboldan anlamadığı halde bağırıp çağıran bir spor yazarlığı türedi; buna çok üzüldüm. Fatih Terim, Şenol Güneş ve Volkan Demirel gibi karakterli teknik adamlar ise sporcularımıza her durumda destek oldular. Amerika’yı 3-2 yenmeleri çok önemliydi; Paraguay ise hafife alınacak bir takım değil; Brezilya, Arjantin, Almanya gibi devleri devirerek gelen bir takım. Sporcularımızı ahlakları, karakterleri ve mücadeleleri nedeniyle kutluyorum. Onlar bizim evlatlarımız, yenilseler de desteklemeliyiz. Gönlümden geçen, İstanbul Havalimanı’nda onları karşılamaktır.”
Peki, yabancı futbolcu kuralı hakkında ne düşünüyorsunuz? 10 artı 4 kuralı çok tartışılıyor.
“Vatan Partisi olarak şu dersi çıkardık: Dünyadan yabancı futbolcu ithal ederseniz Türkiye’de yerli futbolcu yetişmez. Takımlarda sahada iki tane Türk’ü zor görüyoruz. Bir öneri hazırlıyoruz, dünya kupası sonrasında açıklayacağız. Önümüzdeki 2 yıl sahada en fazla beş yabancı futbolcu olsun, sonraki dönemde ise bunu üçe indirelim. Kademeli yapalım ki takımlar sarsılmasın. Beş yabancı kuralı gelirse, kulüplerde futbolu öğreten kaliteli yabancılar kalır, ancak üçten fazlası olmaz. Bu sayede Türk futbolcusuna sahalarda oynama fırsatı veren bir düzenleme şart. Bu yabancılar aynı zamanda bir nevi hoca görevi görerek yerli oyuncuları yetiştirecektir.” Hacı, Alex, Osimhen tipi oyuncular sahada diğer futbolculara öğretmenlik yapacaklardır. Çok düzeyli yabancı futbolcular aldığınızda, kendi takımlarında diğer oyuncuların yetişmesine de yararlı olurlar. Dolayısıyla, sekiz yabancı futbolcu almak yerine üç tane çok kaliteli futbolcu almak bütçeler açısından da daha verimlidir. Dünya Kupası bittikten sonra kamuoyuna böyle bir öneri açıklayacağız; yani Türkiye’deki Süper Lig, 1. Lig ve 2. Lig fark etmeksizin profesyonel liglerde yabancı sayısını sınırlayacağız. Böylece o yabancılar, aynı zamanda bizim futbolcularımıza her bakımda öğretmenlik yapacaklar. Bunu zaten görüyoruz; büyük futbolcular geçmişte de öğretmenlik yaptılar, şu anda da yapanlar var. Bu öneriyi, Vatan Partisi olarak Dünya Kupası bittikten sonra açıklayacağız.
Ancak konuyu şuraya bağlayayım: Sahada ter döken, yenildiği zaman o acıyı çeken futbolcularımız… Çünkü orada bir maneviyat, bir ahlak, bir karakter ve bu millete galibiyet getirme arzusu var. Onların duygularıyla alay etmeye kalktılar; bence orada bir bozgunculuk vardı. Suçlanacak olan futbolcularımız değil, o bozgunculardır, futbolcularımıza hakaret edenlerdir. Teknik direktörümüz eleştirilebilir, taktiksel değerlendirmeler yapılabilir; bunlar futbolun doğasında vardır ama saygılı olmak lazımdır. Sonuç itibarıyla bu takım, 2002’den bu yana 24 yıl geçmesine rağmen Türkiye’yi Dünya Kupası’na taşıdı; bir de bu tarafına bakmak lazım. İkincisi, yenildikleri Paraguay; Arjantin’i, Brezilya’yı, Almanya’yı yenen bir takım. Buna rağmen beraber kalabilirlerdi veya Avustralya’yı yenebilirlerdi. Kendi sahasına kapanan takımları açacak çareleri bulamadık; bazen olur, 62 şut çektik hiçbiri girmedi, şans da lazım. Ancak bu çocuklar azimli ve karakterli insanlar. Zaten öyle olmasalar o düzeye gelemezlerdi.
Dünya Kupası’ndan alacağımız ders şudur: Süper Lig’de yabancı sayısını önce sahada beşe indireceğiz. İsterseniz 20 tane yabancı futbolcunuz olsun ama oynarken ilk 11’de beşten fazla yabancı olmayacak. Daha sonraki aşamada, diyelim üç sene sonra, bunu üçe indireceğiz. O zaman hem çok kaliteli yabancılar gelecek, bize futbol zevki tattıracaklar hem de diğer sporcularımıza öğretmenlik yapacaklar. Şu anki kurallarda ilk 11’de bir Türk bulundurma zorunluluğu var, geri kalan on tanesi yabancı oluyor. Fransa gibi milli takımlara bakıyorsun, tamamen yabancı kökenlilerden oluşuyor. Türk Milli Takımı diyebilmek için, takımın Türk vatandaşlarından oluşması lazım. Uluslararası platformlarda başarı kazanmak istiyorsak bu şarttır.
Haftanın kitabı olarak Teori Dergisi’nin çok güzel bir “NATO” sayısı çıktı; “NATO’nun Cenaze Töreni” başlığını taşıyor. Doğu Perinçek’in “Ankara’da NATO’nun Cenaze Töreni Yapılıyor” başlıklı yazısı, Emekli Tümamiral Dr. Deniz Kutlu’nun çok kutuplu düzende NATO’nun durumu üzerine makalesi, Tuğgeneral Prof. Dr. Fahri Erenel’in NATO’nun beyin ölümü konusundaki çalışması oldukça kalitelidir. Ayrıca Kurmay Albay ve Merkez Karar Kurulu Üyemiz İhsan Sefa’nın Türkiye’nin NATO tecrübesi üzerine yazısı, Şule Perinçek’in Türkiye’nin NATO’ya girişi ve ödediği bedeller ile Amerikan ekonomisine dair verileri değerlendirdiği yazısı, Erdem İlker Mutlu’nun “Panoptikonun Laneti ve Işıktan Gelen Körlük Metaforu” başlıklı yazısı, Ali Rıza Taştelen’in Avrupa’da NATO karşıtlığı ve De Gaulle başlıklı yazısı ile Dr. Ali Alsaç’ın Avrupa ordusu üzerine kaleme aldığı metinler çok kıymetlidir. Ayrıca Vatan Partisi’nin 5 Şubat 2022 tarihli NATO konulu Merkez Karar Kurulu kararını da tam metin olarak yayınladık. Genel Başkanımız Özgür Bursalı’nın “Atlantik’in Türkiye’de İktidar Belirleme Dönemi Sona Erdi” başlıklı önemli siyasal tespiti de bu sayıda yer alıyor.
Soykırım konusuyla ilgili olarak “Perinçek-İsviçre Davası” ile ilgili Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Büyük Daire kararı kitabını tüm Dışişleri Bakanlığı mensuplarına öneriyorum. Büyükelçilerimiz, elçilik görevlilerimiz ve müsteşarlarımız için hazırlanan bu kitapta kararın hem İngilizce hem Fransızca hem de Türkçe metni ile benim 20-25 sayfalık bir sunuşum yer alıyor. AİHM, bu kararıyla 1915 olaylarında “Holocaust” yani soykırım suçu kategorisine giren bir eylem olmadığını gerekçelendirmiştir. Bu, konuyu bitiren bir hükümdür. Ermeni tarafı ve İsviçre, mahkemeyi soykırım olup olmadığı konusunda bir karara zorladılar ve bu konuda tokadı yediler. Bu, sadece bir ifade özgürlüğü kararı değildir. Bu davada 10 hakime karşı 7 hakim vardı; bizden yana oy verenler Almanya, İsviçre, Fransa, İtalya gibi Avrupa’nın önemli ülkeleriydi. Dışişleri Bakanlığımız ve Cumhurbaşkanlığı kurmayları bu davanın ve benzeri davaların (Ali Mercan, Ethem Kahyalı, Hasan Kemahlı davaları) kıymetini bilmelidir. Bu davalar bizim kazandığımız değil, Türk milletinin ve hukukun kazandığı davalardır. Geçmişte Ermeni soykırımını tanımış olan bütün ülkelere, AİHM hükümlerine dayanarak bu kararları iptal etmeleri için çalışma başlattık. Parlamentolar soykırıma hükmedemez, mahkeme hükmedebilir ve en büyük mahkeme kararını vermiştir.
Haftanın müziğine gelince; Alim Kasımov’dan “Sarı Gelin” türküsünü öneriyoruz. Azerbaycanlı sanatçı Alim Kasımov muazzam bir sestir. “Sarı Gelin”, Türklerin ve Ermenilerin ortak kültürel mirası gibi olsa da, biz bu eseri Alim Kasımov’dan dinlemeyi tercih ediyoruz. Değerli Ulusal Kanal izleyenleri, bir “Çıkış Yolu” programının daha sonuna geldik. Alim Kasımov’un “Sarı Gelin” türküsüyle hepinizi baş başa bırakıyoruz. Herkese iyi akşamlar.

