Çıkış Yolu • 01.08.2023

Çıkış Yolu • 01.08.2023

Değerli Ulusal Kanal izleyicileri ve Ulusal Radyo dinleyicileri, birkaç haftalık aranın ardından Çıkış Yolu’nda sizlerle birlikteyiz. Türkiye’nin ve dünyanın öne çıkan başlıklarını konuşacağız. Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek, hoş geldiniz efendim.

Merhabalar.

Aydınlık Gazetesi Yazı İşleri Müdürü Nadir Temeloğlu, hoş geldiniz.

Çok iyi yayınlar diliyorum ben de.

Efendim, özledik. Nasılsınız?

İyiyiz, yüzdük geldik. İyi oldu, 20 gün dinlendik. Çok güzel. Gündem yoğun, 2-3 haftalık süre boyunca çok şey birikti. Biz de sıra sıra sorularımızı hazırladık. İlk konumuz Akbelen. İsterseniz onunla başlayalım. Şimdi Akbelen’de “Kesmeyin, ağaç kesiyorlar” diye karşı çıkanlar var; “Burasız yapamayız, üretmemiz lazım, santrallerimizin çalışması gerekir” diyenler var. Vatan Partisi bu meseleye nasıl bakar? Siz Akbelen’e nasıl bakıyorsunuz? O bölgeyi biliyor musunuz? Oradaki yurttaşlarla konuşma fırsatınız oldu mu? Konuyla ilgili değerlendirmelerinizi alalım.

Oralardan geliyorum, oraları ben çok iyi bilirim. Bütün oradaki köyleri; Çamköy’ü, diğer köyleri hepsini defalarca ziyaret etmişimdir. Buradan da hepsini selamlayalım. Aynı zamanda o Yeniköy santralinde, Yatağan santralinde ve oralardaki mücadelelerde hep bulunduk. Çok sayıda işçi önderi, sendikacı arkadaşlarım var. Çiftçilerle de hep görüşmeler yaptık. Biz orada işçinin, sendikacının, çiftçinin, yani halkın yanındayız.

Oradaki çarpışma, sanayileşmek isteyen Türkiye ile onun önünü kesmek isteyen Batı emperyalizminin programı arasındadır. Dikkat ederseniz dünyada “yeşil cereyan”, yani yeşilin içinde olan veya yeşili üreten ezilen dünyada, gelişen dünyada çıkmadı. Nerede çıktı? Emperyalizmin merkezlerinde ve gerici bir hareket olarak çıktı. Tabii çok hoş temaları var; “yeşili, hayvanı, çiçeği, böceği sevelim” gibi. Ama sonuç itibarıyla dünya çapında oynadığı rol şu oldu: “Sen madenini çıkartma, sen sanayi kurma, kirletirsin.” E peki, sen kirletiyorsun. Her sanayileşmenin ve maden çıkartmanın bir bedeli var. Ancak o bedelleri etkisiz hale getirecek yöntemler de var. Hem sanayileşeceğiz hem doğayı koruyacağız.

Tabii sanayileşmenin insan sağlığına, havanın ve doğanın kirlenmesine dair sorunlar yaratması bir gerçektir. Ama herhalde biz Orta Çağ’a dönecek değiliz. Orta Çağ’da insan sağlığı çok daha kötüydü; aşı yok, önlem yok, salgın hastalıklar karşısında insanlar kırılıp gidiyordu. Sanayileşme, insanı ve doğayı koruyan toplumcu ve kamucu siyasetlerle yürütülmelidir. Türkiye üretecek, madenini çıkaracak ve işleyecek, kömürünü kullanarak enerjisini kendisi üretmeye çalışacak. Mesela giderken görüyoruz, rüzgâr gülleri çok çoğaldı. Evet, onların da hayvana ve doğaya zararları var ama aynı zamanda enerji üretiyorlar. Burada doğru dengeleri bulmak; insandan ve doğadan yana çözümler üretmek lazım.

Türkiye’de Batı ile sıkı iş birliği halinde olan güçler, hep Türkiye’nin sanayileşmesine ve kömürünü işlemesine karşı çıkıyorlar. Ama ne işçi ne de muhtarlar onlara yüz veriyor. Santralde çalışan işçiler var; eğer o kömürü çıkarmazsanız bir süre sonra elektrik üretemezsiniz. “İthal et” diyorlar, peki neyle ithal edeceksin? Gerçekle ilgisi olmayan görüşler bunlar. Oradaki sendikaların tavrı çok iyi; hem maden hem de enerji sendikalarını çok yakından tanırım, mücadele geleneği olan sendikalardır. Ancak dışarıdan oraya taşınan, aklı havada olan, Türkiye’nin gerçekleriyle ilgisi olmayan ve Batı’dan dayatılan politikaları gündeme getiren unsurlar var. Olayları çıkaranlar onlar. Sahip çıkanlar da Atlantikçi partiler, yani Cumhuriyet Halk Partisi gibi partiler.

Prensip şu: Türkiye sanayileşecek ve mümkün olduğu kadar enerji üretecek. Kömürden, rüzgârdan, güneşten ve hidrolikten enerji üretecek. Nükleer santraller konusunda da aynı mücadele yaşanıyor. Nükleer santral aslında en temiz, Türkiye’ye en uygun enerji üretimidir. Bununla ilgili de ciddi karışıklıklar çıkarıyorlar. Hâlbuki bugün Almanya, Fransa, Amerika ve Çin nükleer enerjiye yöneliyor. Servet Cömert komutanımızın başkanlığında, Ulusal Strateji Merkezi’nde 8 hafta süren ve Hollanda’dan Hindistan’dan uzmanların katıldığı toplantılar yapmıştık. Orada hakikaten gördük ki nükleer enerjisiz bir ülkenin ilerlemesi ve kalkınması mümkün değildir. Bir yandan “domates, salata fiyatı yükseliyor” diyoruz, bir yandan enerjiye karşı çıkıyoruz; bunlar tutarsız tavırlar.

Türkiye’ye “Sadece tarımla uğraş, inek besle, buğday üret; sanayi ürünlerini benden al” diyorlar. 1945’ten sonra Kemalist Devrim’in tasfiyesi döneminde hep bunlar dayatıldı. Çin’e de aynı şeyi söylüyorlar; “Dünya kirleniyor” diyorlar, ama kendileri kirletince günah olmuyor; Türkiye, Hindistan veya Mısır sanayileşince günah oluyor.

Sayın başkanım, şöyle bir çelişki yok mu? Siz de söylediniz, “Bu santrallerin özelleştirilmesi sürecinde çok mücadele ettik” dediniz. Şimdi o santrali alan şirketle benzer açıklamalar yapıyorsunuz.

Buradaki mücadele özelleştirme-kamulaştırma mücadelesi değil. Biz kamunun yanındayız, o ayrı bir konu. Ama buradaki soru şu: “Türkiye sanayileşecek mi, kendi enerjisini üretecek mi?” Kömürü çıkartmak için ağaçlar kesiliyor ama açıklamalara göre kesilen ağacın altı misli ağaç dikiliyor. Biz orman yangınlarına da karşı çıkıyoruz, doğaya karşı çok duyarlıyız. Ancak insan merkezli düşünmek zorundayız. İnsanla doğa arasındaki uyumu sağlayacak sanayileşme modellerini Vatan Partisi üretiyor. Biz santralin kamulaştırılması konusunda tavrımızı her zaman ortaya koyduk ama “santral çalışsın mı çalışmasın mı” meselesi başka. Eğer oradan kömür çıkartmazsanız 4 yıl sonra o santralı kapatmanız gerekecek. Türkiye neden kapatsın? Türkiye kendi enerjisini üretmek zorunda.

Sayın başkanım, bu haliyle bile 2022 yılında ithal kömür oranını görüyorsunuz. Biz yeterince yerin altındaki kömürü çıkartamayıp Rusya’dan, Güney Afrika’dan kömür ithal ediyoruz. Kendi dağlarımızın altındaki kömürler yatıyor. “Buradaki ağaçlar kesilmesin, ithal ettiğimiz yerdeki ağaçlar kesilsin” demek çok enternasyonalist bir müdahale oluyor!

Vatan Partisi’nin “Kömür Üretim Devrimi Kurultayları” vardı. Uzmanlar madenciliğe kaynak aktarılması gerektiğini, 100 milyar dolarlık bir altyapı çalışmasıyla 500 bin kişiye istihdam sağlanabileceğini söylüyor. Akbelen’de işçiler eylem yapıyor, köylüler var. Türkiye bu kadar ekonomik kriz ve işsizlik varken kaynaklarını nasıl değerlendirmeli?

Yatırıma kaynak ayıracak. Türkiye tasarruf yapacak; Vatan Partisi’nin hedefi tasarruf oranını yüzde 40’lara çıkarmaktır. Ürettiğimizin yüzde 40’ını yatırıma ayıracağız. O zaman Türkiye üretecek, fiyat istikrarı sağlanacak, ithalat-ihracat dengesi kurulacak. Dolar peşinde koşmayacağız, emekçiler fiyat artışları karşısında perişan olmayacak.

Akbelen’deki eylemlerde işçi sendikaları yok, muhtarlar yok, çevre köylüleri yok. Daha çok dışarıdan gelen, Batı merkezli programlara bağlanmış, yanlış tutum içindeki insanlar var. Kemal Kılıçdaroğlu gidiyor, protesto ediliyor; Muharrem İnce gidiyor, protesto ediliyor. Gerçekten orada haklı bir halk hareketi olmuş olsa, gelen siyasetçiyi bağrına basarlar. Bunların amacı başarı değil, protesto etmek. İşçi hareketlerinde “Yaşa başkan” seslerini duyarsınız çünkü başarı isterler. Bunlarda başarı amacı yok; üzüm yemek değil, bağcı dövmek diyor atalarımız.

Bazı “sol” partiler işçilere “Siz bu madenciliği yapmayın, sağlığınızdan oluyorsunuz” diye mektup yazıyor. İşçiye “çalışmayın” diyorlar. Peki, evine ekmek nasıl götürecek? “Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler” mantığı bu. Bu hareketler halktan kopuk. Ancak onlar da bizim insanımız; çoğu kendi tecrübeleriyle eğitilecek ve bu yanlıştan döneceklerdir.

Yeşil hareketler dünyada yükseliyor; Almanya’da iktidar ortağı oldular. Türkiye’de de HDP adını “Yeşil Sol”a çevirdi. Yeşil deyince insanlar hoşuna gidiyor ama sizce neden emperyalist merkezlerce kullanılıyor?

1970’lerde “Yeşil Hareketi” tamamen emperyalist merkezler, solu ve sosyalizmi tasfiye etmek için üretti. Emekçi partileri, sosyalist partiler etkisiz hale getirildi. Batı emperyalizmi bu hareketi kucağında besledi, büyüttü. Gelişen ülkelerde; Hindistan’da, Çin’de, Türkiye’de bu tutmaz çünkü gelişen dünyanın özlemlerine cevap vermiyor. PKK’nın da “yeşil” adını kullanması anlamlı; geçen sene ormanları yakan bir örgütten insanlık beklenebilir mi? Batı’daki o yeşil hareketlerin liderlerinin birçoğunu, emekçi partilerinden devşirildikleri zamanlardan yakından tanırım. Emperyalist sistem, emekçi partilerini bölmek ve o liderleri kendi sistemine dahil etmek için bu hareketi başlattı. Dışişleri Bakanlığı’nda bakandan sonra en yüksek mevkiye geldikten sonra da Ali Mercan’la beraber o eskiden tanıdığımız şahıslarla buluştuk. O eski idealler, eski değerler; hepsini kaybettiler ve sonuç itibarıyla Alman emperyalizminin, Fransız emperyalizminin, Hollanda kapitalizminin hizmetine giren adamlar oldular. Gördük o “yeşillerin” nasıl dönüştüğünü, devşirildiğini; kendi tecrübelerimizle de şahit olduk. Türkiye’de de batıdaki yeşillere dikkat ederseniz; Türkiye’ye en düşman, emperyalizme en sadık unsurlardır. Yani emperyalizmle gelişen dünya arasındaki çelişmelerde, batıdaki merkezlerde bulunan yeşil partiler hep emperyalizmin yanında olmuşlardır. Mesela PKK’yı desteklerler, Çin düşmanıdırlar, Hindistan düşmanıdırlar.

Ekonomi başlığına geçebiliriz. Tabii bu mesele de biraz ekonomi meselesiydi. Kaynaklarımızı artıracak mıyız? Ancak özellikle AK Parti hükümeti son günlerde Mehmet Şimşek’in politikalarıyla birlikte farklı bir yola girdi. Asgari ücret artırıldı ama Türk-İş’in açıkladığı rakamlara göre, asgari ücret hemen açlık sınırının altında kalmış oldu. “Türkiye ekonomisi nereye gidiyor?” diye başlayalım istersen. Fakat buna “Mehmet Şimşek politikaları” demeyelim; bunlar Tayyip Erdoğan politikalarıdır. Yani Mehmet Şimşek’in Tayyip Erdoğan’dan bağımsız bir politikası yok. Tayyip Erdoğan, Mehmet Şimşek’i maliyenin başına getirerek kendi programını ilan etmiş oldu. Oraya Mehmet Şimşek’i değil de diyelim Süleyman Soylu veya Metin Külünk gibi AK Parti içerisinde milletten yana, yerli ve milli programları savunan bir ismi getirseydi, o da Tayyip Erdoğan’ın tercihi olurdu. Onun için burada “Mehmet Şimşek politikası” diyerek Tayyip Erdoğan’ı aklayan bir tavır gerçekçi değil, yanlıştır. Bu politikalar, Sayın Cumhurbaşkanı’nın politikalarıdır. İnşallah bu durum Vatan Partisi’nin mücadelesiyle değişir. Biz iktidar için mücadele ediyoruz; verdiğimiz bu mücadele o tür sonuçlar da doğurabilir.

Bu yöneliş aslında seçimden önce başlamıştı. 2014’te Silivri Duvarı’nı yıkmamız, Türkiye’ye 1980’lerde Turgut Özal’la dayatılan programın yıkılmasıydı. Türk ordusunu hapse atarak o programı uygulayabilirlerdi ancak duvarı yıktık. Türkiye 2014’ten sonra yerli ve milli bir çizgiye girer gibi oldu. Amerika buna 15-16 Temmuz’da bir darbeyle yanıt verdi. Ondan sonra, 2017’ye kadar o yerli ve milli dedikleri çizgide biraz ısrar eder gibi oldular. Özellikle o zaman Hazine ve Maliye Bakanı olan Berat Albayrak, “Sıcak para peşinde koşarak devam etmemiz mümkün değil, bu sürdürülemez” demişti. Böylece tekrar 1980 öncesi üretime yönelik politikalara gider gibi oldular. Fakat son seçimden önce; tereddütler, iki ara bir derede kalışlar, kararsızlıklar ve cesaretsizlikler sonucunda tekrar Batı’ya yatan bir çizgiye girdiler.

Seçim sürecine gelirsek; biz Vatan Partisi olarak kendi adayımızla seçime girdik, kurultayımızda “Ne AK Parti ne Altılı Masa” sloganıyla yola çıktık ve bu doğruydu. İkinci tura gelindiğinde iki aday kalmıştı: Tayyip Erdoğan ve Atlantik’in adayı olan Kılıçdaroğlu. Atlantik’in devirmek istediği aday Tayyip Erdoğan’dı. Kılıçdaroğlu’na oy vermek demek, Atlantik ile birlikte Tayyip Erdoğan’ı devirme siyasetine ortak olmak demekti. Vatan Partisi hep şu tespiti yaptı: “Biz Amerika ile beraber Tayyip Erdoğan’ı devirme siyasetinde olmayacağız, ama Türk milletiyle beraber Tayyip Erdoğan’ı iktidardan indiririz.” Bizim siyasetimiz budur; Amerika ile birlikte hareket etmeyiz. Türk milletinin iktidarı ele geçirmesi koşullarını yaratacağız ve Tayyip Erdoğan’ın yerine üreticilerin milli hükümetini kuracağız.

Bakın, şu an iki tane ittifak var; Cumhur İttifakı, ekonomi ve dış politikasıyla Millet İttifakı’na benzedi ve onlardan alkış almaya başladı. Tayyip Erdoğan, Davutoğlu’laştı, Babacanlaştı, Abdullah Gül’leşti, Kılıçdaroğlu’laştı. Mehmet Şimşek’e rol vermesi bir tercih, bir program seçimidir. Tayyip Erdoğan, Davutoğlu’nun, Babacan’ın ve bugünkü Kılıçdaroğlu’nun siyasetini tercih etti. Ama bu bir çıkmazdır; bu siyasetle Türkiye’de hiç kimse iktidarda kalamaz. 1980’lerin Turgut Özal siyaseti bitti. Bu, dışarıdan kaynak getirerek borçlanmaya dayalı bir sistemdir. Bir aile düşünün; kredi alır, düğün yapar, harcar; ancak kapıya alacaklı dayandığında o siyasetin çıkmaz olduğu anlaşılır. Türkiye 500 milyar dolar borçlandı, bu borç 1980’de Özal’la başlayan Batı güdümlü ekonomik siyasetin sonucudur. Bugün muhalefet de “Bu siyaseti Tayyip Erdoğan yürüttü, ben daha iyi yürüttürüm, Atlantik’e daha büyük sadakat gösteririm” diyor.

Geçtiğimiz dönemde 119 Üretim Devrimi Kurultayı yaptık. Türkiye’nin sorunları ancak devrimle çözülür. “Devrim” sözcüğü artık Türkiye’de moda olmaya başladı; Sayın Tayyip Erdoğan bile “Ben muhafazakâr devrimciyim” diyor.

Ekonomi politikalarının halka yansımasına gelirsek; Merkez Bankası’nın enflasyon beklentilerini yukarı çekmesi, halka “enflasyonla yaşamaya alışın” demektir. Bu, neoliberal merkezler için rasyonel ama emekçiler için felaket getiren bir programdır. Türkiye’nin çıkış yolu, tarihsel tecrübesi olan devletçiliktir. 1930-40 arası Türkiye, dünyanın en hızlı gelişen iki ekonomisinden biriydi. Devletçilik, Türkiye’de hem halkın hem de milli sermayenin, esnafın ve zanaatkârın tek çözümüdür.

Tayyip Erdoğan yönetiminin sonuna geliyoruz; toplum artık onlara güvenmiyor. 2-3 yıl içinde Türkiye’nin çok büyük, köklü değişiklikler yaşayacağını görüyorum. Üretim devrimi sürecine giriyoruz. Ancak bu, Hz. Musa’nın asası gibi değdiği yerde her şeyi bir gecede düzeltecek bir mucize değil; sancılı bir dönem olacak. Vatan Partisi önderliğinde, en az bedel ödeyerek Türkiye bu sistemi aşacak. Tasarruf yapılacak, yatırıma yönelinecek, istihdam artırılacak. Devletin israfına, müsrifliğine son verilecek. İtibardan tasarruf olmaz deniyor ama debdebe ve şatafat, sonu gelen rejimlerin alametidir. Bakın, dikkat edin; Osmanlı Devleti’nin yükseliş dönemi padişahlarının yaşadığı Topkapı Sarayı’nı gezdiğimiz zaman insan şaşırıyor. “O korkutucu adamlar, o büyük sultanlar bu mütevazı sarayda mı yaşıyorlardı?” diye düşünüyor. Ancak çöküş dönemine bakın; Çırağan Sarayı, Dolmabahçe… Bu sarayları Allah aşkına… Bir yandan Türkiye Batı’ya borçlanıyor, Düyûn-ı Umûmiye İdaresi kurulmuş. 1870’lerden itibaren muazzam borçlar alınarak Dolmabahçe, Çırağan sarayları yapılıyor; hepsi muhteşem. Rokoko mimarisi, Barok mimarisi… Fransız krallarının sarayları bile bu kadar görkemli değildi. AK Parti’nin bugün bu kadar debdebeye ve ihtişama yönelmesi, hayırlı bir geleceğinin olmadığının göstergelerinden biridir.

Peki, yakıcı sorunlardan biri nedir? Az önce üretim devrimi programınızda belirttiğiniz “adil paylaşım” tam olarak ne anlama geliyor? Yeni hükümetin ekonomi politikasında dolaylı vergilere ağırlık verildi. Paylaşımın en ileri şekli, herkesin emeğine göre olandır. “Ne kadar emek verdiysen o kadarını alırsın” demek, nitelikli emekle düz işçiyi aynı kefeye koymak değildir. 1975’te Çin’e gittiğimde 8 kademeli bir sistem görmüştüm. Nitelikli emeğe daha fazla pay vermelisin; sonuç itibarıyla emeğe göre bir paylaşım yapıyorsun. Aslında kapitalizm de toplumda emeğe göre paylaştırır; fabrikalarda çalışanlar, memurlar, işçiler emeklerinin karşılığını alırlar. Ancak bir de artı değer vardır; üretilen değerin bir kısmı patronun olur. Toplumcu, halkçı bir sistemde ise o artı değerin alanı daralır. Hakça paylaşım; esas olarak emeğe göre paylaşımdır. Ayrıca yaşlılara, engellilere ve çalışamayacak durumda olanlara bakmak da bu sistemin gereğidir.

Dolaylı vergiler meselesine gelirsek; sistem halkı ezen bir yapıya sahip olduğu için zamlar kaçınılmazdır. Halkın gelirine nereden uzanıyorlar? Dolaylı vergilerle. Benzinin fiyatını artırdığınızda vergi almamış gibi görünüyorsunuz ama elektrikten, enerjiden vergi almış oluyorsunuz. Enflasyon da aslında gizli bir vergilendirmedir; herkesin cebinden bir miktar para alıyorsunuz. Türk lirasının değeri düştüğünde, herkesin parasından belirli bir oranda eksilme oluyor. Bu sistem enflasyondan vazgeçemez çünkü fiyat artışları dolaylı bir vergidir.

Enflasyon konusunda şöyle vurgularınız oluyordu: “Maliyet enflasyonundan korkmayalım.” Çünkü korkarsak ithalata yönelir ve çıkmaza gireriz. Türkiye’ye “Kömür Güney Afrika’da daha ucuz, Zonguldak’tan çıkarmayalım, ithal edelim” dediler. Milas’ta aynı şey söyleniyor; ağaçları kesmeyelim, kömürü ithal edelim diyorlar. Pamuk için de aynı şey; Bakırçay Havzası’nda, Söke’de, Adıyaman’da, Iğdır’da, Çukurova’da üretmeyelim, dışarıdan alalım diyorlar. “Daha ucuza alırsak sanayi ürünlerimizin maliyeti düşer ve rekabet kabiliyeti kazanırız” diye savunuyorlar. Biz buna karşı çıktık; maliyet enflasyonundan korkmayalım. Kömürü kendi ülkemizde üretelim, gerekirse maliyet biraz yükselsin ama Denizli’deki, Kayseri’deki, Antep’teki, Konya’daki küçük sanayiye balta vurmayalım. Maliyet enflasyonundan korktuğumuz sürece Türkiye’de neredeyse hiçbir şey üretemez hale geliriz.

Evet Sayın Perinçek, enflasyonun sancılı bir dönem getireceğini belirttiniz. Bugün sağlık çalışanlarının eylemleriyle bir işaret fişeği yakıldı. Önümüzde Türkiye’yi bir eylemler süreci mi bekliyor?

Halkta hoşnutsuzluk var, hayat zorlaşıyor, işsizlik ve fiyatlar yükseliyor. Bu tür halk hareketlerinin olması kaçınılmaz. Ancak bu hareketleri bir çözüme kanalize etmezsek, sadece zamlara karşı çıkarak bir yere varamayız. Sistem yeterince üretmediği için fiyatlar artmaya devam ediyor. Biz ücretleri ne kadar artırırsak artıralım, üretim yetersiz olduğu için fiyat artışları onun önünde koşuyor. Dolayısıyla üretim odaklı olmayan bu sistemin enflasyonu önleme şansı yok.

Halk hareketlerini Vatan Partisi’nin “Üretim Devrimi” programı etrafında birleştirmemiz gerekiyor. Seçimlerden önce “Oy verdikleriniz size ne verdi?” demiştiniz. Şimdi ise seçimler geçti ve sonuç zam yağmuru oldu. Halk kendi tecrübesiyle bunu görecek; ancak mesele, halkın gerçek bir sistem alternatifinin etrafında toplanmasıdır. Kılıçdaroğlu’nun veya mevcut yönetimin zamları önleyecek bir programı yok. Bizim ihtiyacımız; Batı sisteminden bağımsız, milli, üretime ve istihdama yönelik, Türkiye’nin emek gücünü harekete geçirecek bir programdır. Türkiye’nin emek potansiyelini ne kadar üretim sürecine sokarsak, ekonomik sorunları o ölçüde çözebiliriz.

***

(Reklam sonrası)

Türkiye’nin bağımsızlaşmasından ve üretim ekonomisinden bahsettik. Mehmet Şimşek, “Türkiye, Batı’nın güvenliğini sağlamalı” diye bir açıklama yaptı. Bu koşullarda Türkiye hem kendi güvenliğini hem de Batı’nın güvenliğini sağlayabilir mi?

Bakın, bunu basitleştirelim: Mehmet Şimşek, “Mehmetçiğin kanını satma” siyasetini dile getiriyor. Batı’nın güvenliği silahla sağlanır; lafla olmaz. Güvenliği sağlamanın tek aracı; insan, polis ve askerdir. Türkiye’de bunun adı Mehmetçik’tir. Mehmet Şimşek, Türkiye’nin gündemine tekrar Mehmetçiğin kanını kullanma siyasetini getiriyor.

Bizim programımız; tasarruf, yatırım, istihdam, üretim ve hakça paylaşım zinciridir. Bu, Türk milletinin programıdır. Vatan Partisi, halk önderlerinden oluşan bir öncü partidir. Bergama’da Aziziye Köyü Muhtarı Zekai Yılmaz’ı ziyaret ettim; kendisi 90 köy muhtarını temsil eden, halkın güvenini kazanmış örnek bir halk önderidir. Partimizi iktidara taşıyacak olan güç; işte bu halk içinde kök salmış, güven kazanmış binlerce önderdir. Vatan Partisi, bugün toplum tarafından sorgulanan ve incelenen bir konumdadır. Mahalle mahalle, fabrika fabrika, çarşı çarşı örgütlü bir halkla iktidara yürüyoruz. Aydın, emekçi ve üretici kitlelerin gücüyle, halkın güvenini kazanmış bu isimlerle Türkiye’yi üretim devrimine taşıyacağız. Bakın, Karadeniz neresi? Karadeniz’in iki büyük kıyıdaşı var; biri Türkiye, biri Rusya. Evet, Romanya ve Bulgaristan da var; Doğu Karadeniz’de Abhazya ve Gürcistan da var. Ama esas olarak Rusya ve Türkiye var. Mehmet Şimşek, Batı adına Karadeniz’in güvenliğini kime karşı sağlayacak? Rusya’ya karşı. Yani Karadeniz’de Mehmetçik… Bu tabii Karadeniz’le de sınırlı kalmaz. Rusya’ya karşı Batı’nın güdümünde görev yapacak bir Mehmetçik profilinden bahsediyoruz. Bunu artık kimse Türkiye’ye kabul ettiremez. Bu açıklamalar Sayın Tayyip Erdoğan için de çok uyarıcı olmalı. Kendi Maliye Bakanı açıkça Mehmetçiğin kanını satma politikasını dile getiriyor ve burada Kılıçdaroğlu’larla, Akşener’le, Babacan’la, Davutoğlu’yla yarışa giriyor. AK Parti yönetimi için “Davutoğlu’laşıyor, Babacanlaşıyor” dememizin sebebi budur.

Bu son derece tehlikeli ama gerçekleşme ihtimali yok. Mehmet Şimşek “Mehmetçiğin kanını pazarlayacağım” dedi diye pazarlayamaz; öyle bir gücü yok. Tayyip Erdoğan’ın da o gücü yok. İstedikleri kadar hükümette olsunlar, hiç kimse Mehmetçiğin kanını satamaz. Buradan söylüyorum; Karadeniz’de, Akdeniz’de, Ege’de hiç kimse Mehmetçiğin kanını satamaz. Mehmetçik vatan için canını ve kanını verir; tarih boyunca vermiştir, şimdi de verir ama sen o kanı satamazsın. O, satılık bir kan değil, karşılıksız dökülen bir kandır. Mehmetçik kanını dökerken fatura kesmez; tarih boyunca karşılıksız vermiştir. Onun kanını satmaya kalktığınız an, “Ben Türkiye’yi artık yönetemem” demiş olursunuz.

Siz daha önce Karadeniz-Akdeniz dostluk planı açıklamıştınız. O dönem Akdeniz’de bir cephe vardı, tatbikatlar yapılıyordu. Şimdi Mehmet Şimşek’in açıklamalarına baktığımızda, cephenin Karadeniz’e doğru kaydığını söyleyebilir miyiz? Karadeniz’de de Rusya ile Ukrayna arasında bir cephe var. Akdeniz’de ise bir tarafta Türkiye, karşıda Amerika, İsrail ve Yunanistan var. Onun için ne diyoruz? “Akdeniz’deki Ukrayna Yunanistan’dır, Karadeniz’deki Yunanistan ise Ukrayna’dır.” Bu çok önemli.

Artık Yunanistan Türkiye açısından eski pozisyonunda değil. Eskiden hep düşman gibi bakılıyordu ama son dönemde daha sıcak ilişkiler kuruluyor. Tehdidin kaynağına gelince; düşman olup olmamaya Yunanistan karar versin, ancak Amerika ve İsrail hakikaten Türkiye’ye düşman. Nereden mi biliyoruz? Amerika ve İsrail yıllardır Doğu Akdeniz’de, Yunanistan’ı da yanlarına alarak Nemesis ve Mavi Vatan’a karşı tatbikatlar yapıyor. Bu düşmanlık değil mi? İsrail güvenlik belgelerinde Türkiye’yi bölgede bir numaralı tehdit olarak görüyor. Bu yüzden PKK’yı destekliyorlar; biz de bu yüzden PKK’ya “ikinci İsrail” diyoruz. Akdeniz’de Türkiye’yi hedef alan güçler Amerika ve İsrail eksenli güçlerdir; Yunanistan da ne yazık ki onlara katılmış durumda. İnşallah aklı başına gelir, kendini düzeltir; o ayrı mesele.

Dolayısıyla Mehmet Şimşek, “Mehmetçiği Karadeniz’de cepheye süreceğim” dediği zaman, bu ancak Amerika ve İsrail hesabına olur; başka birisinin hesabına olmaz. Çünkü Türkiye ile Rusya arasında kaçınılmaz bir beraberlik ve dostluk var; ikisi de aynı tehditlerle karşı karşıya. Mehmet Şimşek gibi, aynı tehditlerle karşı karşıya olan Rusya ile Türkiye’yi birbirine düşürmeye kalktığınızda bunu başaramazsınız. Mehmetçiğin kanını da satamazsınız. Olsa olsa o iki gün sonra devrilir gider.

Şimdi Mehmet Şimşek bir vurgu daha yapıyor: Avrupa Birliği vurgusu. Hem Avrupa Birliği’ne girme konusunda -ki Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan da benzer bir açıklama yaptı- hem de Gümrük Birliği’nin genişletilmesi konusunda konuşuyor. Türkiye’nin ekonomik anlamda AB için bir değer olabileceğini kastediyor. Öte yandan Çin Dışişleri Bakanı’nın Türkiye ziyareti var. Bu iki açıklamayı nasıl okumak lazım?

Türkiye’nin önünde iki seçenek var: Ya Asya’dan yükselen; insancıl, hümanist, kamucu, paylaşmacı, devletçi ve laik yeni uygarlığın ön mevzilerinde Çin, Rusya, İran, Hindistan ve Türk devletleriyle birlikte yer alacak ya da Amerika’ya teslim olacak. O teslimiyetin sonunda da Mehmet Şimşek’in istediği gibi Mehmetçiğin kanı satılacak. İkinci seçeneğin bir geleceği yok; kâğıt üzerinde var görünebilir ama 1945 sonrası Atlantikçi seçenek Türkiye’nin arkasında kaldı. Mehmet Şimşekler ve onları Maliye Bakanı yapanlar artık Türkiye’nin önünde bir seçenek değil. Çünkü o seçenek Türkiye için yok olma, parçalanma ve ekonomide boğulma demektir. 500 milyar dolar borçla bir yere varamazsınız. Parçalanma planı ile borçlanma ekonomisi aynı programın iki yüzüdür ve bu artık çökmüş bir programdır.

Hakan Fidan da “Dünya Asya’ya kayıyor, Batı elindeki hâkimiyeti kaybetti” dedi. Biz hangi hükümet açıklamasına itibar edeceğiz? Açıklamalara değil, pratiğe bakmalıyız. Hükümet şu anda Batıcı, Atlantikçi bir yöneliş içinde ama burada yürüyemeyeceğini göreceğiz. Türkiye; Avrasyacı, Asyacı, kamucu, insancıl, Mustafa Kemal Atatürk’ün önderlik ettiği, İttihat Terakki’den Namık Kemal’e uzanan; milli, yerli, anti-emperyalist, halkçı ve laik seçeneğe girecek. Vatan Partisi önderliğinde o kanala gireceğiz.

Kıbrıs konusu da bunun bir parçası. Kıbrıs’ın tanıtılması yönünde adımlar beklerken, hükümetin Annan Planı gibi dönemleri “iyi niyetli çabalar” olarak nitelemesi şaşırtıcı oldu. İki devletli çözümden tek devletli çözüme mi dönülüyor? Ukrayna-Rusya denkleminde Rusya’ya karşı tavır alırsanız, KKTC’yi dünyada tanıtacak devlet bulamazsınız. Kimi tanıtacaksınız? Amerika, Fransa, Almanya tanımaz. Ancak Şangay İşbirliği Örgütü ile beraber, Rusya, Çin, Hindistan ile birlikte hareket ederseniz Türk devletleri de KKTC’yi tanır. Vatan Partisi olarak 2019’da Abhazya ile yaptığımız deklarasyon bunun pratiğidir.

Türkiye Atlantik’e teslim olmayan, başı dik bir çizgi izlerse KKTC tanınır. Bu tanınma demek; ucuz mazot, ucuz benzin, ucuz elektrik, düşük domates fiyatı ve sanayileşme demektir. Bu hükümetin böyle bir gayreti yok. Eğer Tayyip Erdoğan’ın bu çizgisi devam ederse, Kuzey Kıbrıs’taki milliyetçiler seçimleri kaybeder ve iktidar “Yes be annem” diyenlere geçer. O yüzden Türkiye’nin milli bir seçeneği iş başına getirmesi hayati önem taşır.

Türkiye 2014’ten, yani Silivri duvarlarının yıkılmasından beri bir mecraya girdi. Irmak dümdüz akmaz; dağların etrafından, vadilerden dolaşır. Bazen yön değiştirmiş gibi görünse de ana yatağında ilerler. Biz şu an öyle bir zikzaklı, mücadeleli ve sancılı sapma döneminden geçiyoruz. Ama o ana çizgiden Türkiye’nin ayrılması mümkün değil. Burada ne olacak? Bu süreç, Vatan Partisi önderliğinde üreticilerin milli hükümetini başa getirecek. Bu kaçınılmaz. O hükümette AK Parti’nin de, MHP’nin de birçok unsuru olacak; CHP’den ve diğer partilerden katılanlar da olacak. Sonuç itibarıyla Türkiye’nin önünde Asya uygarlığına önderlik eden; kamucu, bağımsızlıkçı, milli, başı dik, Türk milletinin egemenliğini sonuna kadar savunan ve aydınlanmacı bir gelecek var. Türkiye, Asya Meclisi’nde konumlanacak. Bu kaçınılmaz bir şey.

Tabii bunlar hemen kolay olan şeyler değil; bunu görüyoruz. Silivri duvarının yıkılması da kolay olmadı, yedi senelik mücadeleyle yıkıldı. Ondan sonra 15-16 Temmuz darbesini yaptı Amerika. Bakın, 2016’dan bugüne 7 yıl geçti, hâlâ FETÖ ile mücadelenin sürdüğünü görüyoruz. Yani bu tarihsel süreçler bir anda olup bitecek süreçler değil. Ama gidişatın yönünü çok iyi anlamamız lazım. Vatan Partisi’nin üstünlüğü de bu zaten; stratejik bakıyor, Türkiye’nin nereye gittiğini görüyor, açmazları ve çıkmazları saptıyor.

Kılıçdaroğlu ve Millet İttifakı’nı, Sayın Devlet Bahçeli’nin dediği gibi “zillet ittifakı” olarak nitelendirirsek; bu ittifak bir çıkmazdır. Onların Türkiye’nin başına gelmesi diye bir durum söz konusu olamaz. Amerika Türkiye’yi işgal ederse onlar iktidar olur, ancak Amerika Türkiye’yi işgal edemeyeceği için onlar da hiçbir şekilde iktidar olamaz. Tayyip Erdoğan da son siyasetleriyle bir açmaza girdi; kendi itibarını zedeliyor. Tarihten gelen önemli yükleri de var. Her neyse; bizim istemediğimiz bir gelişme ama Vatan Partisi’ni Cumhur İttifakı’na almamaları da bir seçimdi. Vatan Partisi Cumhur İttifakı’na girseydi bugünkü yanlışların hiçbiri olmazdı. Tayyip Erdoğan orada bir seçim yaptı. Vatan Partisi o ittifakın içinde olsa bu siyasetler izlenemezdi.

Seçim öncesinden “Batı’dan kaynak bulurum, Londra bankalarında, New York bankalarında bu finans sıkıntısını çözerim” gibi bir anlayışa kapıldılar. Vatan Partisi ise bu meseleyi bambaşka bir yerden çözüyor. Londra, Avrupa ve Amerika bankalarına yatırılmış, Türklere ait 500 milyar dolarlık mevduat var. Bu, büyük para babalarının yurt dışına kaçırdığı paradır. Türkiye, devrimci bir şekilde, devletin otoritesiyle, hukuk içerisinde bunu getirtemiyor. Bakın, bu politika güçleniyor. Geçen gün Sayın Metin Külünk Vatan Partisi’nin bu politikasını savundu. “O kadar para var, niye devlet otoritesiyle getirmiyoruz?” diyor. O paraya el koymayacağız ama Türkiye’nin emekçisinin alın teriyle ürettiği kaynakları Batı bankalarına yatıramazsınız. Bu durum hukukuna ve kanunlarına da aykırı. Bunu getirteceğiz. Ancak AK Parti’nin bunu yapmaya ne programı, ne mecali, ne de cesareti elverişli. Fakat bu program güçleniyor; Metin Külünk’ün ifadeleri bunun bir göstergesi.

Bu program sadece AK Parti’den değil; MHP’den, CHP’den, İYİ Parti’den, yani bütün Türk milletinden yükselecek. Çünkü Türkiye çıkmazlarda büyük çözümleri gündeme getiriyor. Biz o büyük çözümü görüyoruz ama sıradan insanlar göremiyor. Vatan Partisi görüyor, çünkü o bir öncü parti, bilimin kılavuzluğunda mücadele eden bir parti.

CHP içerisinden yükselen sesleri; yani İmamoğlu ve Özgür Özel gibi isimleri kastedip etmediğimi soruyorsunuz. Hayır, ben şahıslar üzerinde durmuyorum, hiç ilgilenmiyorum. Vatan Partisi’nin o şahıslar arasındaki kuru gürültüyle ve kayıkçı kavgasıyla kaybedecek zamanı yok. Ulusal Kanal’a da önerim o; o kavgalarla ilgili tek bir şey verilmemeli. Sadece çürüme gösterilmeli. Cumhuriyet Halk Partisi içinde şahıslardan bağımsız olarak müthiş bir çürüme var; sadakat yok, vefa yok, ortak bir dava veya değer yok. Bir tek menfaatler, mevki düşkünlükleri ve bunun etrafındaki ahlaksızlıklar var. İYİ Parti’de de durum farklı değil. Bunlar burjuva partisi bile sayılamayacak bir çürüme içerisindeler.

Önümüzdeki dönemde Demirtaş’ın dışarı çıktığı, açılım sürecinin yeniden başladığı, FETÖ’nün güçlendiği bir süreç görür müyüz diye soruyorsunuz. Türk devletinin sağlıklı unsurları buna izin vermez. PKK bitmiştir, kimse onu mezarından çıkartıp ayağa kaldıramaz. Amerika ve İsrail faktörü olsa da PKK esas olarak bitmiştir. Tayyip Erdoğan hükümeti de bu yöne sapamaz; çünkü buna ne ordu, ne polis, ne de en başta Türk milleti “evet” der. Vatan Partisi hiç demez. Aslında 2014’ten sonra Türkiye tarihi, hep Vatan Partisi’nin öngördüğü yolda ilerlemeye başladı. Türkiye 2014’ten sonra Asya çağına yöneliş içerisine girmiştir, kimse buradan döndüremez.

Bölgemizdeki gelişmelere bakarsak; Kafkasya’da çözüm modeli bellidir. Karabağ nasıl kurtarıldı? Türk-Azerbaycan beraberliği, Azerbaycan ordusunun kahramanlığı ve Rusya’nın katılımıyla. Sayın Cumhurbaşkanımız da “Putin olmasaydı Karabağ kurtulmazdı” dedi. Bu, Türko-Ruso modelidir. Bu modelden vazgeçerek Kafkasya’daki hiçbir sorunu çözemezsiniz. Kürdistan projesini de aynı model; Türkiye, İran, Suriye, Irak ve Rusya engelledi. Zengezur koridoru konusunda da Vatan Partisi’nin önerdiği çözüm geçerlidir; sadece Doğu-Batı hattında değil, Güney-Kuzey hattında da İran ve Rusya ile entegre olan bir çözüm.

Afrika’da da bir anti-emperyalizm yükselişi var. Nijer’de, Mali’de ve diğer ülkelerde bu ayağa kalkışı görüyoruz. Afrika devletsizlikten devletliliğe doğru bir süreç yaşıyor. Sömürgecilikten kurtulup gerçek devletler kurma aşamasına geçiyorlar.

Son olarak, *Teori* dergisinin son sayısı göçmen meselesini sistem ölçeğinde ele alıyor; herkese tavsiye ediyorum. Ayrıca bugün Efeler’den, Milas’tan, zeybeklerimizden bahsettik. Rahmetli Onur Doğu’yu saygıyla anıyorum; zeybekler konusunda Türkiye’deki en birikimli isimdi. Onunla beraber zeybeklerin şahının “Koca Arap” olduğu konusunda hemfikirdik. Milas emekçilerine ve bütün Muğla halkına Koca Arap Zeybeği’ni armağan ederek programı sonlandıralım.

Paylaş