İzlediğiniz için teşekkür ederim. Ulusal Kanal ekranlarından merhabalar. “Çıkış Yolu” ile karşınızdayız. Her salı olduğu gibi Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek, Ulusal Kanal ekranlarında soruları yanıtlayacak. Bugün Sayın Perinçek’e soruları ben ve Aydınlık Gazetesi Genel Müdürü Osman Erbil yönelteceğiz.
Osman Erbil, sizle birlikte sorularımızı Sayın Perinçek’e soracağız. Hoş geldiniz Sayın Perinçek. Arkadaşlar ses alamıyoruz ama konuşmaya başlayınca herhalde sesi daha net bir şekilde alabileceğiz. Sayın Perinçek, yarın bayramın birinci günü. Bugün sizin yayınladığınız mesajı Ulusal Kanal ana haber bülteninde de dile getirdik ama burada da ayrıntılı bir şekilde dinlemek isteriz. Türk milletinin birlik ve beraberlik içinde geçirmek istediği o güzel günlere ilişkin mesajınızı alabilir miyiz?
“Tabii, hepinizi sevgiyle, saygıyla selamlıyorum. Bütün Türk milletini ve bütün insanlığı Ulusal Kanal ekranlarından bu bayramda sevgiyle, saygıyla selamlıyoruz. Şimdi bayram, uluslararası bir olay. Benim bildiğim bayramı olmayan bir halk, bir kavim yok. Bütün kavimlerin eski çağlardan beri bayramları var. Peki, bayram nedir? Bu kadar evrensel olan bu olay nedir?
Bayram; halkların, insanlığın binlerce yıl biriktirdiği birtakım erdemleri; yani sevgi, muhabbet, kardeşlik, dayanışma, el ele verme, gönül gönüle olma, yardımlaşma, kahramanlık ve fedakârlık gibi değerleri yeni kuşaklara armağan etmesidir. Bayramlarda kötü olan hiçbir şey yoktur. El öpüyoruz, kucaklaşıyoruz; sevgiden, muhabbetten bahsediyoruz. Küsler barışıyor; kin, düşmanlık, husumet, kıskançlık ve kibir yok. Bütün olumsuz insan davranışlarının kapıdan kovulduğu, insani değerlerin ön plana çıktığı günlerdir bayramlar. Kurban Bayramı da Ramazan Bayramı da böyledir; millî bayramlarımız olan 23 Nisan, 29 Ekim, 19 Mayıs da böyledir. Bayramlar; kapıların sevgiye açık, kine ve kibire kapalı olduğu günlerdir.
Bir anlamda tarihten alıyoruz, geleceğe sunuyoruz. Toplumun erdemlere ihtiyacı var; dayanışma, iyilik, el birliği, kardeşlik olmadan hiçbir toplum yaşayamaz. İnsan, toplum hâlinde yaşayan bir canlıdır. Dolayısıyla toplumu ayakta tutan değerler bayramlarda tekrar ayağa kaldırılıyor, gündeme getiriliyor. Bizim yaşadığımız Kurban Bayramı da böyle; aslında paylaşmaktır. Kurban komşularla, akrabayla, eşle, dostla paylaşılıyor. Büyüklerimizin elini öperken tarihten bize bırakılan değerleri öpmüş oluyoruz; küçüklerin gözlerinden öperken de o birikimi gelecek kuşaklara emanet ediyoruz. ‘Alın, bunlara iyi sahip çıkın ve yeni erdemler ekleyin’ diyoruz. Benliği, bencilliği, çıkarcılığı içinizden kovun; muhabbeti daima yüreğinizde taşıyın. Bütün Türk milletinin, İslam dünyasının ve bütün insanlığın bayramını kutluyor, Türkiye’mizden kardeşlik duygularını gönderiyoruz.”
Teşekkürler Sayın Perinçek. Sayın Genel Başkan, bayramların evrenselliğine ve bizi biz yapan erdemlere vurgu yapıyorsunuz. Peki, Perinçek ailesinin evinde bayram nasıl geçiyor?
“Bu bayram güzel oldu. Moskova’dan Mehmet Perinçek, torunumuz Kurt Perinçek geldiler. Kongo’dan Sadık Can Perinçek geldi. Kiraz Perinçek, Caner Karavit ve torunumuz Mercan zaten İstanbul’da. Böylece hepimiz Türkiye toprağındayız; bizim için müstesna bir bayram oldu. Yarın beraber oturacağız, bayramlaşacağız; muhabbeti ve sevgiyi ailemiz içerisinde de canlandıracağız.”
Çok teşekkür ederiz. Vatan Partisi’nin bayramın dördüncü günü saat 13.00’te Ankara’da genel merkezimizde, İstanbul’da Deva Çıkmazı’nda bayramlaşma programı olacak; Zoom üzerinden de örgütlerimiz katılacak.
Sayın Perinçek, gençlerden bahsetmek istiyorum. Türkiye Gençlik Birliği’nin (TGB) yaptığı atılım gündemde. Seçim sürecinde öne çıkan, Türkiye’nin en büyük kitle örgütü olan TGB, seçimden sonra emperyalizme karşı duruşuyla AK Parti, MHP, Zafer Partisi ve hatta TİP tabanından dahi üye kazanmaya başladı. Bu birleşmeyi nasıl değerlendiriyorsunuz?
“17 gün içinde 11 ilde 3.500 yeni üye kazandık. Bu çok önemli; günde ortalama 200’ün üzerinde üyelik yapıldı. Bu, TGB’nin büyük bir başarısıdır. Gençliğin özlemlerini, Türkiye’nin çözüm arayışını temsil ediyor. ‘Milliyetçi, devrimci, sosyalist, Atatürkçü gençleri çağırıyoruz, birleşin’ diyorlar. Bu gençler tek tek, kendi iradeleriyle katılıyor. TGB, Türkiye’nin güvencesidir, sigortasıdır. Geleceğe umut ve güvenle bakmamızı sağlıyor.”
Sayın Perinçek, TGB’nin bu üye kazanımını nasıl açıklıyorsunuz? Gençlik olduğu için mi böyle, yoksa Cumhur ve Millet İttifakı tabanından da üye kazanmak doğal mı?
“Çok güzel bir konuya değindiniz Osman Bey. Türkiye’yi kamplaşmaya ayırdılar ama bu süreç doğal. Türkiye, Amerikan emperyalizmiyle cephe cepheye. İster ekonomide üretim devrimi yapalım, ister güvenliğimizi sağlayalım; karşımızda hep Amerika ve İsrail’i buluyoruz. Türkiye’nin bu cepheleşmesi gerçeklere dayanıyor. Ancak halkın bu kamplaşma içinde olması kabul edilemez. Atlantik sistemini savunan Millet İttifakı’nın da, Cumhur İttifakı’nın da tabanında emekçilerimiz, vatanseverlerimiz var.
TGB, programıyla Türk milletinin bölünmesine karşı mücadele ediyor. Bu kamplaşmaya mahkûm değiliz. TGB, kollarını açtığı zaman bütün millete; Türküyle, Kürdüyle, Alevisiyle, Sünnisiyle, esnafıyla, sanayicisiyle bütün vatanseverlere kucak açıyor. TGB, 17 günde kazandığı 3.500 üye ile gençliğin öncüleridir. Bu başarı, kamplaşmaya teslim olmayan doğru anlayışın bir sonucudur.”
Sayın Perinçek, “milliyetçi, devrimci, sosyalist gençleri bir arada toplayan” sloganı neden önemli?
“Türkiye’nin 200 yıllık tarihine baktığımız zaman, 19. yüzyılın ortalarından itibaren milliyetçi gençler aynı zamanda devrimciydi. Nazi Almanya’sındaki veya İtalya’daki gibi gerici bir milliyetçilikten bahsetmiyoruz. Türkiye’de milliyetçilik; 1876 Birinci Meşrutiyet, 1908 Hürriyet Devrimi ve Kemalist Devrim’de olduğu gibi hep devrimci olmuştur. Ayrıca Türkiye’nin ilk milliyetçi devrimcileri aynı zamanda toplumcuydu; Ziya Gökalp’ten Yusuf Akçura’ya kadar bütün teorisyenlerimiz toplumculuğu benimsemişti. Dolayısıyla halkçılık, bizim milliyetçiliğimizin kökünde vardır.” İzha Gökalp’in kitaplarında, Yusuf Akçura’nın eserlerinde ve Mustafa Kemal Atatürk’ün söylemlerinde; Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik, Laiklik ve Devrimcilikten oluşan “Altı Ok”, milliyetçi devrimci akımımızın doktrininin özetidir. Bizim milliyetçiliğimizin doktrini, en sonunda Atatürk tarafından bu altı okla formüle edilmiştir. Ancak Atatürk, Altı Ok’u kendi geçmişinden, milliyetçi tarihten devralmıştır; onları bizzat icat etmemiştir. İttihat ve Terakki de halkçıydı; hatta devlet sosyalizmini savunuyorlardı. Bu çok önemli bir noktadır. Celal Bayar da o dönemde devlet sosyalizmini savunuyordu.
Atatürk, 19 Mayıs 1919’dan sonra Samsun’a çıkıp Havza’ya geçtiğinde, Sovyetler Birliği’nden gelen temsilcilere “Biz devlet sosyalizmi yapacağız, biz sosyalistiz” şeklinde ifadelerde bulunuyordu. Kurtuluş Savaşı yıllarında Mustafa Kemal, Ali Fuat Cebesoy’u ve Tevfik Rüştü Aras’ı Komünist Enternasyonal’e katılmak amacıyla Moskova’ya gönderdi. Hatta o sıralarda “Hakimiyet-i Milliye” gazetesinde Atatürk’ün başyazıları “Biz Türkiye komünistleriyiz” başlığıyla yayımlanıyordu. 13 Eylül 1919’da meşhur Halkçılık Programı Meclis’e sunuldu ve sonrasında anayasal metin haline geldi. Dolayısıyla milliyetçilik aynı zamanda sosyalistti. Türkiye Gençlik Birliği’nin “milliyetçi, devrimci, sosyalist gençler” çağrısı, Türk tarihinden aldığı bu kuvvet ve gerçekliğe dayanmaktadır.
Bu beraberlik ne zaman bozuldu? İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Alman Nazi emperyalizminin etkisiyle ve ardından 1945’ten itibaren Amerikan emperyalizminin Türkiye’ye girişiyle bozuldu. Milliyetçilere, “Siz sadece milliyetçi olacaksınız; devrimcilikten ve sosyalistlikten uzak duracaksınız” dendi. Sosyalistlere ise “Siz milliyetçilere düşman olacaksınız, devrimcilik de hepinize yasak” denildi. İkinci Dünya Savaşı yıllarında Nazi emperyalizminin, hemen arkasından da Amerika’nın etkisiyle milliyetçiler, halkçılar ve sosyalistler birbirlerinden koparıldı.
Şimdi Vatan Partisi ve Türkiye Gençlik Birliği, emperyalizmin dayattığı bu bölünmeyi reddeden, Türk tarihinin köklerine dayanan; milliyetçiliği, devrimciliği ve sosyalistliği birleştiren bir çizgi izliyor. Ayrılanları toplarken şunu vurguluyor: Siz hem milliyetçisiniz, hem devrimcisiniz, hem de halkçı sosyalistsiniz. Milliyetçi olmadan Türkiye’de halkçı ve sosyalist olamazsınız; sosyalist ve toplumcu olmadan da gerçek anlamda milliyetçilik yapamazsınız. Milli devletin inşası, hedeflerine ulaşması ve halkçılığın kesin zaferi, Türkiye gibi ülkelerde ancak devrimle mümkündür.
Bu çağrı; 200 yıllık bir hakikate, Atatürk çizgisine, Yusuf Akçura’dan Ziya Gökalp’e, Necip Asım’dan Hüseyin Zade Ali Bey’e kadar milliyetçi akımın tüm düşünürlerinin birikimine dayanmaktadır. Tarihe ve gerçeğe dayandığı için de başarılı olmaktadır. Milliyetçi, devrimci, sosyalist gençlerin birleşmesi, Türkiye tarihinden kuvvet alan ve günümüz süreçlerinde çözüm üretecek anahtar bir beraberliği temsil ediyor.
Sol-sağ kavramları tarihsel kavramlardır; Fransız Devrimi’nden gelirler. Ancak günümüzde bu tanımlar bağlamından koparılmıştır. Bugün “sol” veya “sağ” diye tarif etmek yanıltıcıdır. Örneğin 15-16 Temmuz 2016 gecesi, sağ denen kitle milyonlar halinde Amerikan destekli Gladio darbesine karşı ayağa kalktı. O gece sokağa çıkan kitle solu, yani emperyalizmle cephe cepheye mücadeleyi temsil ediyordu. Öte taraftan, bugün kendini “solcu” veya “komünist” olarak tanımlayan bazı kesimler; NATO’ya destek veriyor, emperyalist planların içerisinde yer alıyor ve PKK ile FETÖ gibi yapılarla iş birliği yapıyor. Bu, Türkiye’nin en sağcı tutumudur.
Bu nedenle kavramları bir kenara bırakıp süreci “milli” ve “gayrimilli” ekseninde anlatmak, doğru cephede doğru güçleri birleştirmek gerekir. Kendini “sağcı” diye adlandıran kitleler, 15 Temmuz’dan sonra kendi duvarlarını yıktı ve Amerikan emperyalizmine karşı tavır aldı. Vatan Partisi, bu değişimi gören ve doğru stratejiyle kitleleri birleştiren partidir.
LGBT dayatması ise emperyalizmin gençlik ve toplum üzerindeki bir diğer dayatmasıdır. Bu, İstanbul Sözleşmesi’yle ve Batı’ya teslimiyetin bir sonucu olarak ülkemize girdi. “Gender” kavramı, biyolojik cinsiyetten farklı olarak ideolojik bir dayatmadır. Doğada sadece erkek ve kadın vardır; ancak emperyalist sistem, sınıfsal tahakkümün olduğu toplumlarda olduğu gibi, erkeği ve kadını kendi sınırları dışına iterek ideolojik cinsiyetler türetmektedir.
Türkiye’de kimlik kartlarımıza “gender” ifadesinin yazılması, tamamen AK Parti hükümetinin bir tasarrufudur. Nüfus kağıtlarımızdaki İngilizce karşılığın “sex”ten “gender”a çevrilmesi, ideolojik bir teslimiyettir. Bugün TC kimlik kartlarında “gender” yazması, erkek ve kadın dışında uydurma cinsiyetlerin de devlet tarafından tanındığı anlamına gelir. Bu durum, milli değerlerimize ve toplumsal gerçekliğimize aykırıdır. O zaman Sayın Tayyip Erdoğan ilk önce bir kendi kimliğine baksın. Buradan Vatan Partisi olarak, Öncü Kadın Genel Başkanımız Sayın Meltem Ayvalı bir basın toplantısı yaptı ve devam edeceğiz. Şunu talep ediyoruz: Derhal 85 milyon Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının kimlikleri toplanmalı. İngilizce, “gender” sözcüğünün yer aldığı; cinsiyet sözcüğünün karşılığında İngilizce bir şey yazacaksanız kimliklere—ki ona da lüzum yok aslında, bu da bir ezikliktir. Dünyanın hiçbir yerinde; ne İngilizlerin, ne Amerikalıların, ne de başka ülkelerin kimliğinde İngilizce bir kavram olduğunu sanmıyorum. Rus’un kimliğinde olmaz, Türk’ün kimliğinde de olmaması gerekir. Türkler; Ruslardan, Çinlilerden veya Farslardan farklı, daha kenarda olan bir millet değil; dünya tarihinin en büyük milletlerinden biridir. Onun nüfus kağıdında İngilizceye gerek yok.
Ama o kadar meraklıysanız; Sayın Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan ve sayın kabine üyeleri, o kadar İngilizceye meraklıysanız, oraya “gender” diye yazamazsınız. “Gender” diye yazarak siz Türk Anayasası’nı çiğniyorsunuz. Türk Anayasası’nda aile kavramının yıkıma uğratılmasına bir anlamda zemin hazırlamış oluyorsunuz ve eşcinsel hareketlerine de alan açıyorsunuz. Dolayısıyla bu işin tek bir çaresi vardır; bu bir moral meselesidir, manevi bir meseledir. Bayramda konuşmamız da çok anlamlıdır.
(Sayın Perinçek’e sözü bırakmak zorundayım. Yönetmenim reklam arası için uyarıyor. Dönüşte hemen devam edeceğiz. Kısa bir ara.)
Ulusal Kanal ekranlarında “Çıkış Yolu” devam ediyor. Sayın Osman Erbil ile birlikte Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek’e sorularımızı yöneltmeye devam ediyoruz.
Sayın Perinçek, bu “gender” ve toplumsal cinsiyet konusunu sorularla biraz daha açalım isterseniz. Osman Erbil, buyurun.
Evet, şimdi Sayın Perinçek, bu eşcinsellikle ilgili, LGBT dayatmasıyla ilgili; “Bu da Türkiye’de olmaz, bu kadar da olmaz” dediğimiz her şey Türkiye’de olmaya başladı. Pedofiliyle ilgili çeşitli yaklaşımlar var, “Queer Theory” diye bir teori ortaya atılıyor. Tabii bunların devamında; tıpkı İstanbul’un CHP’li ilçe belediyelerinin, Kadıköy Belediyesi’nin, daha önce Şişli Belediyesi’nin yaptığı gibi, çocuk eşcinselliğinin propaganda edilmesi, devamında çocuk pornosu ve çocuğa cinsel istismar yasalarının kaldırılması gibi süreçler devam edip gidiyor. Sonrasında en son İstanbul ve Ankara barolarının LGBT’ye sahip çıkması… Bu barolar cinsel yönelim davaları için sertifika programı oluşturuyorlar. Geçen hafta İstanbul Barosu “Onur Haftası” paneli düzenledi. Aileler için adeta bir karabasan. Peki Türkiye bu karabasandan nasıl kurtulacak? Siyasi partilere bakıyoruz; LGBT dayatmasına karşı söylemleri var, sizin de var. Ama siz aynı zamanda eylem de düzenliyorsunuz, protestolar da yapıyorsunuz. Siyasi partilerin bu LGBT dayatmasına karşı birlikteliği, söylem birliğinin ötesine geçmiyor. Peki bu karabasan nasıl dağılacak?
Kaynağını, bu musibet diyelim, bu belanın kaynağını saptayalım: Kaynak emperyalist devletler ve o emperyalist devletlerle iş birliği yapan, onlara teslim olan veya onların ideolojik baskılarına direnemeyen Türkiye Cumhuriyeti Devleti. Onun için ben buradan Sayın Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan’a arz ediyorum: Sayın Cumhurbaşkanımız, lütfen cebinizden kimlik kartınızı çıkartınız ve o kimlik kartının fotoğrafın bulunduğu ön yüzüne lütfen bir göz atınız. Orada cinsiyet kavramının karşısında İngilizce olarak “gender” kavramının yazıldığını göreceksiniz. “Gender” cinsiyet değildir; “gender”, erkek, kadın, geylik, lezbiyenlik, biseksüellik falan; onların hepsini kapsayan bir kavramdır. Yani erkek ve kadın dışında uydurma cinsiyetlerin de içinde bulunduğu bir kavramdır.
Sayın Cumhurbaşkanımız, kendi kimlik kartınıza bakın. O zaman ne oluyor? Sizin sorunuzun yanıtına geliyorum: Bu sorun, barolarla, LGBT dernekleriyle veya medya kuruluşlarıyla halledilecek bir sorun değil. Onlar emperyalizmin ajanları olarak propagandayı yürütüyorlar. Peki Türk devletine ne oluyor? Türk devleti niye emperyalizmden gelen baskılar sonucunda kimlik kartlarımıza “gender” diye yazıyor? Yani bize diyor ki: “Sen erkek de olabilirsin, kadın da olabilirsin, eşcinsel de olabilirsin.” Bize sorduğu şey; “Erkek, kadın, eşcinsel, biseksüel… bunlardan hangisisin? Yaz buraya” diyor. Hâlbuki eskiden bizim iki cinsiyetimiz vardı: Erkek ve kadın. Erkek ve kadın dışında bir cinsiyet yoktu. “Gender” kavramıyla Türkiye Cumhuriyeti Devleti; başında Sayın Tayyip Erdoğan’ın bulunduğu Türkiye Cumhuriyeti yönetimi, bize erkek ve kadın dışında da bir cinsiyetimiz olabileceğini soruyor. Devlet yetkilileri büyük ihtimalle “Aa haberimiz yok, nereden çıktı bu?” diyecektir. Sonuç itibarıyla bu “gender” kavramını kimlik kartlarına Türk devleti koydu. “Benim haberim yoktu” diye bir şey olmaz.
O zaman burada bir çelişki var Sayın Perinçek; hem İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılıyor hem de bu yapılıyor.
Evet, ama İstanbul Sözleşmesi’ne sokan da onlardı. İstanbul Sözleşmesi’ne girilirken bir tek Vatan Partisi muhalefet etti. Mecliste oy birliğiyle kabul ettiler; AK Parti, CHP, MHP ve o dönem İYİ Parti milletvekilleri hep birlikte oy verdiler. Daha sonra Vatan Partisi’nin ve halkın mücadelesi sonucunda Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle Türkiye, İstanbul Sözleşmesi’nden çekildi. Ama sonuç itibarıyla bakın, İstanbul Sözleşmesi bizim kimlik kartlarımızda hâlâ “gender” diye duruyor. Çözüm devletten başlıyor. Ben basit bir başlangıç öneriyorum: Madem başkanlık sistemi çabuk karar almayı ve hızlı uygulamayı sağlıyor; Sayın Cumhurbaşkanı “Bu nereden çıktı?” diyecek ve “Toplayın bu kimlik kartlarını” diyecek. Bir Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile mevcut Türkiye Cumhuriyeti kimlik kartları “gender” kavramı nedeniyle derhal toplatılacak, herkes 3 ay içerisinde yeni kartını alacak. O kartta da “gender” değil, “cinsiyet” yazacak. İngilizcesine de lüzum yok; ama ille o kadar sevdalıysanız İngilizceye, o zaman “sex” yazarsınız ama “gender” yazılmayacak.
Buradan başlayacak. Devlet izin verdiği için, devlet hoşgörü gösterdiği için, devlet alan açtığı için eşcinsellik yayılıyor. Milli Eğitim Bakanlığı programlarında, çeşitli üniversite eğitimlerinde eşcinsellik olayı var. Devlet bunu önüne koyacak. Ama biz toplum olarak zaten bir mücadele içindeyiz; Vatan Partisi, Cumhuriyet Kadınları Derneği, Türkiye Gençlik Birliği, çeşitli aile platformları bu mücadeleyi yürütüyor. Ama devlet derhal bu konuyu gündemine almalı; Sayın Cumhurbaşkanı bir komisyon kurar, devlet uygulamalarının her alanını bunlardan temizler. Ayrıca anayasada aile kavramı, “kadın ve erkek eşler” şeklinde tanımlanmalıdır. Sayın Cumhurbaşkanı bunu gündeme getirdi, biz de Vatan Partisi olarak “Çok isabetli olur” dedik. İşte buralardan başlayacağız; kimlikleri toplayacağız, yakacağız. Şaka olsun diye söylemiyorum; devletin bu konudaki kararlılığının ilan edilmesi lazım.
Milli Eğitim Bakanlığı, diğer bakanlıklar, hatta Milli Savunma Bakanlığı… Çok ilginç bilgiler geliyor, bunu şimdi söylemeyelim ama toplumun her yerinde yeni sorunlar çıkıyor. Askere almada bile… Askerlik kanunumuza göre “Kadınlar askerlikten muaftır” deniyor. Erkek cinsiyetinde olan birisi geliyor, “Ben kadınım” diyor. “Bakın, siz zaten TC kimlik kartına ‘gender’ yazmışsınız, ben kadınım, askerlikten muaf olmam lazım” diyor. Alın size problem.
Bu çağrılarınız hükümette bir karşılık bulmazsa, Vatan Partisi olarak mücadelenin dozunu artıracak mısınız? Ne yapacaksınız?
Hükümette karşılık bulmazsa, Türkiye’nin geleceğini kurtaracak bir hükümet kurulur. Çünkü hiç kimse bu toplumu çürütemez ve Türk milleti hiçbir şekilde çürümeye razı olmaz. Böyle küçük bir azınlık, barolar şunlar bunlar, devletin hoşgörüsüyle ve yaptıkları yanlışlarla bu faaliyetlerde bulunuyorlar. İstanbul Sözleşmesi belası gibi… Bu, ekonomide Batı’nın güdümüne girmekten çok daha tehlikeli bir olaydır. Ekonomide Batı’nın gündemine girerseniz, oradan çıkarsınız, zordur ama çıkarsınız. Ancak LGBT olayını bir kere yaydığınız zaman oradan çıkmak, ekonomideki değişiklikler kadar kolay değildir; insan kültüründeki ve ideolojisindeki çözülme, çok büyük zaman alır, çok büyük sancılar yaratır. Bu bakımdan bu konunun devlet olarak ele alınması gerekiyor.
Sayın Osman Erbil, siz Aydınlık’ın genel müdürüsünüz, şöyle bir başlık bile atılabilir: “Sayın Cumhurbaşkanımız, kimlik kartınızı lütfen alın ve bir ön yüzüne bakın. Orada ‘gender’ yazıyor. ‘Gender’in ne demek olduğunu biliyor musunuz?” Alın size bir manşet! Çünkü ben bunu 4-5 gün önce yaşadım; ben de bilmiyordum kimlik kartında “gender” yazdığını. Dr. Hikmet Çevik söyleyince cebimden çıkardım, bir baktım hakikaten “gender” yazıyor.
Sayın Perinçek, şunu da sormak istiyorum: Bu dayatmalara vatandaşını maruz bırakanlar aslında kaybetmeye de mahkûm gözüküyor. Bunun en önemli örneğini Amerika’da, Avrupa’da görüyoruz; aileler ayaklanmaya başladı. Aslında tehdidin merkezinde de bir sorun olduğu gözüküyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Evet, bu çok önemli. Tehdidin merkezinde bir sorun olmaması mümkün değil. Bakın Trump, Amerikan hâkim sınıflarının bir kanadını temsil ediyor ve o kanadın partisi olan Cumhuriyetçi Parti, birçok eyalette bu eşcinsellik ve “gender” dayatmasına karşı tavır almaya başladı. Almanya’da, Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde sağlıklı insanlar, entelektüeller, aileler yürüyüşlere başladılar.
Doktor İrfan Gökçay çok önemli bir soru sordu: “Peki bunların amacı nedir?” Emperyalist devletlerin amacı ne? Bu çok anlamlı bir soru. Çünkü hiçbir devlet, hiçbir sistem —köleci sistem olsun, feodal sistem olsun— iş gücünü çürütmeye razı olmaz. Sömürü sistemi, iş gücünün sağlıklı olmasına dayanır. İşçiler her gün hasta, fabrikaya gelemiyorlar; kolları, bacakları yok, grip olmuşlar… Siz üretim yapamazsınız. Eşcinsellik, sonuç itibarıyla iş gücünü yıkıma uğratıyor.
Sağlık Bakanlığı’nın, Almanya’nın raporları var; psikiyatri derneklerinin kurum araştırmaları var. Amerika’daki araştırmalarda şu görülüyor: Eşcinseller içerisinde intihar 5-6 kat, alkolizm ve uyuşturucu 3-10 kat, sigara bağımlılığı ve şiddet çok daha fazla. Bunlara baktığımız zaman; uyuşturucuya bağımlı, intihar eğilimi olan, şiddet uygulayan ve ruhsal hastalıklara kapılmış bir nüfus ortaya çıkıyor. Bu insan devletin neresinde çalışacak? Fabrikada mı, hizmette mi, devlet dairesinde mi? Kendi çalışan insanın sağlığını yıkan bir sistem ayakta kalamaz. Bu veba salgını gibi bir şeydir; iş gücü yıkıma uğruyor. Sömüreceksin ama sağlıklı insan olacak ki sömürebilesin. Eline kazmayı, makineyi vereceksin; traktörün, kamyonun başına geçecek. O adamın uyuşturucu kullanmaması, intihar etmemesi lazım.
Dolayısıyla sistemin merkezlerinde de bu sorunun ortaya çıkması kaçınılmaz. O sistemin merkezlerinde de insanlar “Biz en büyük üretici gücü tahrip ediyoruz” diyecek. En büyük üretici güç makineden önce insandır. İnsanı yıkıma uğrattığınızda kapitalist sistem nasıl ayakta kalacak? Bu, akrebin kendini sokması gibi bir olay haline gelmiştir.
Emperyalist ülkelerin geri bıraktırılan ülkelerde alkol veya uyuşturucu maddelerinin yayılmasını isteyip bu halkları zehirlemesi ve uyuşturması buna benzemiyor mu?
Evet, zaten sorunun cevabı budur. İrfan Gökçay’ın sorduğu “Bu emperyalist devletlerin amacı ne?” sorusuna Şule Perinçek siz de aynı cevabı verdiniz. Onlar, bu sistemin insanları köleleştirmek için uyuşturucuya yönelttiğini, ardından eşcinselliğe özendirdiğini söylüyorlar. Köleleştirmeye itirazımız yok; ancak bu durum iş gücünü tahrip edecek bir noktaya geldiğinde sorun başlıyor. Uyuşturucu kullanan bir kişi otobüsü nasıl sürecek, Ankara’dan Sivas’a giden elektrikli treni nasıl kullanacak, fabrikada çarkı nasıl çevirecek? Deprem bölgesinde uyuşturucu etkisinde olan, şiddete eğilimli, ruhsal sorunlar yaşayan bir insan evleri nasıl tamamlayacak? Sonuç itibarıyla bu durum hayati bir önem taşıyor.
Sistem, insanları ideolojik olarak köleleştirerek tıpkı Roma’daki gibi kontrol altında tutuyor. Ancak bu köleleştirme, iş gücünün sağlığını ve artı değer yaratma kapasitesini ortadan kaldırdığında çelişkiler baş gösteriyor. Toplumun emeğe ihtiyacı var; dünyayı sadece yapay zekâlar ve robotlarla mı yönetecekler? Bu çok önemli bir soru.
Bu durum, emperyalist merkezlerdeki tartışmalara benzemiyor mu Sayın Perinçek? Örneğin Trump, “Savaş baronlarının Orta Doğu’da yürüttüğü savaşlar sonunda bizi vuruyor, Amerikan ekonomisini çökertiyor; bu yüzden üretime dönmeliyiz” diyerek bir çizgi savunuyor. Karşı taraf ise “Ne olursa olsun hegemonyayı ayakta tutacağız, gerekirse savaşacağız” diyor. Peki, uyuşturucu kullanan, alkolizme başvuran, ruhsal sorunları olan ve intihara sürüklenen bir asker nasıl savaşacak? Amerikan ordusundaki yaygın intiharlar nedeniyle Vietnam’da ve diğer cephelerde savaşamadılar. Emperyalist merkezlerde “Biz iş gücünü ve toplumu yıkıma uğratıyoruz, sömürecek insan kalmayacak” kaygısı başladı. Emperyalizm, iş gücünü eşcinsellik gibi yöntemlerle tahrip ederek aslında kendi sömürü sistemini de yıkıma uğratmaktadır.
Siz, LGBT dayatmasına karşı Asyalısıyla, Avrupalısıyla, Amerikalısıyla uluslararası bir mücadele öngörüyor musunuz? Bakın, birkaç gün önce Aydınlık gazetesinin manşeti buna örnekti; “LGBT merkezlerinde isyan” başlığıyla Almanya, Fransa ve Amerika’daki protestoları yansıttık. Yalnızca halktan değil, sistemin içinden de tepkiler geliyor. Trump örneğinde olduğu gibi, Avrupa’da da milliyetçi-muhafazakâr güçler bu çürümeye karşı tavır alıyorlar. İlginç bir şekilde, Avrupa’daki milliyetçi-muhafazakârlar, sosyal demokratlara kıyasla toplumlarını Amerikan merkezli çürümeye karşı daha korumacı bir konuma geldiler.
Diğer bir konuya, emperyalizmle sahada mücadele eden Rusya’ya geçelim. Dünyanın gözü, Wagner krizi olarak adlandırılan kısa süreli bir çatışmadaydı. Rusya, bu iç isyanı kısa sürede kontrol altına aldı. Vladimir Putin, orduya ve millete teşekkür ederek birliğin sağlandığını belirtti. Wagner, Ukrayna harekâtında ve Lavrov’un belirttiği üzere Afrika’da rol almaya devam edecek. Rusya bu sınavı nasıl verdi?
Rusya’da düzenli ordu ile Wagner gibi devlet güdümündeki yapılar arasında bir ayrılık vardı ve bu durum silahlı kalkışmaya kadar vardı. Ancak olay, büyük bir iç savaşa dönüşmeden, Rus devletinin inisiyatifiyle çözüldü. Anlaşma uyarınca Wagner güçleri düzenli orduya katıldı veya Belarus’a yerleşti. Böylece Rusya, tek merkez ve tek disiplin altında devlet, ordu ve halk bütünlüğünü daha kuvvetli bir şekilde sağlamış oldu.
Rusya’nın bu süreçte “karizmasının çizildiği” yorumlarına gelince; o çıban zaten oradaydı, dünya bilmiyordu ama biz biliyorduk. Çıban patladı ve vücut o zararlı yapıdan kurtulmuş oldu. Prigojin hakkındaki soruşturmanın durdurulmasıyla dosya kapandı. ABD, Wagner’in tasfiye edilmesini istiyor ama Rusya bunu kabul etmiyor; çünkü bu yapı onlar için bir araç. Tıpkı Osmanlı’daki Hamidiye Alayları veya Kurtuluş Savaşı’ndaki başıbozuk kuvvetler gibi. Bu tür yapılar orduların normalde başvurmak istemediği yöntemlerdir ancak bazı durumlarda zorunlu birer araç olarak kullanılırlar.
Kurtuluş Savaşımızda Kuvayı Milliye, düşmana karşı başlangıçta çok yararlı oldu; ancak İstiklal Savaşı’nı sadece bu “başıbozuk” kuvvetlerle kazanamazdık. Düzenli orduya geçiş şarttı. Ethem kuvvetleri gibi yapılar, düzenli orduya karşı gelip kendi başlarına buyruk hareket etmeye başladıklarında sorun çıkmıştı. Rusya’da yaşanan süreç de benzer bir düzenli orduya geçiş ve disiplin sağlama aşamasıdır.
Putin’in, Wagner konvoyuna neden doğrudan müdahale etmediği sorusuna gelince; muhtemelen kendi askerlerini ve düşmana karşı kullanabileceği bir gücü imha etmek yerine, kan dökmeden hizaya getirmeyi tercih etti. Sonuç olarak, Belarus’un devreye girmesiyle Wagner meselesi yeni bir aşamaya evrildi. Belarus sınırında NATO provokasyonları yaşanırken Wagner’in oraya taşınması, sürecin yeni bir boyutu olarak öne çıkıyor. Eski İngiltere Genelkurmay Başkanı, Wagner’in Belarus’a geçmesi halinde Ukrayna ve Kiev için ciddi bir tehdit oluşturacağını belirtiyor. Böylece Wagner ile Rus askeri yönetimi arasındaki çatışmaya, Belarus da önemli bir aktör olarak dâhil olmuş oldu. Wagner’in bu ülkeye taşınması nasıl bir sonuç doğurur? İngiliz komutanın endişeleri dikkat çekici: Bu kuvvetlerin Belarus’tan Ukrayna’ya karşı harekete geçmesi veya Belarus’un savaşa doğrudan girmesi ihtimali üzerinde duruyor. Belarus Cumhurbaşkanı Sayın Lukaşenko’nun, NATO kuvvetlerinin sınırlarında provokasyon yaptığını söylemesi de oldukça anlamlı. Bu, Belarus’un da buradan bir cephe açabileceği mesajını taşıyor. Kuşkusuz, Rusya’nın yanında Belarus’un savaşa girmesi veya Wagner güçlerinin Belarus üzerinden savaşa sokulması Batı için kaygı verici bir durumdur.
Burada Putin’in veya Rus devlet aklının bir çözümü olabilir. İsyancı bir kuvveti tasfiye etmek yerine uslandırıp kontrol altına alarak cephede değerlendirmek, Osmanlı tarihinde de görülen bir yöntemdir. Türkiye açısından ise Cumhurbaşkanı Erdoğan, kriz yaşanırken Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’i arayarak desteğini iletti. Bu dayanışma, ön cephe ülkesi olan Türkiye için tarihi öneme sahiptir. Vatan Partisi, bu tutarlı dayanışma tavrını temsil etmektedir. Ancak Türkiye’nin bir yandan Rusya ile aynı cephede durup diğer yandan Zelenski yönetimine ve Kosova üzerinden bölgedeki Batıcı güçlere SİHA tedarik etmesi büyük bir yanlıştır. Hükümetin bu zikzaklı ve çelişkili politikalarının giderilmesi şarttır.
Rusya, Ukrayna savaşının uzamasına tahammül edemez; bir an önce sonuç alması gerekiyor. Bu süreç, Kurtuluş Savaşı’ndaki Sakarya Meydan Muharebesi ile Büyük Taarruz arasındaki döneme benzemektedir. Wagner sorununun çözümü, ordudaki ikiliği ortadan kaldırdığı için bu aşamada önemlidir. Batı devletleri dahi Wagner krizinden sonra Rusya’nın daha güçlü hale geldiğini tespit ediyor. Putin, Wagner sorununu çözerek kesin sonuç alıcı taarruzlara geçmek zorundadır.
İşin tehlikeli boyutu nükleer savaş söylemlerinin artmasıdır. Hem Rusya hem de Atlantik cephesi, taktik nükleer silahları kullanabileceklerine dair mesajlar veriyor. Eskiden “nükleer silahı ilk biz kullanmayacağız” ilkesi varken, artık her iki taraf da “gerekirse ilk kullanan ben olurum” diyor. Bu durum dünyayı kritik bir noktaya sürüklüyor. Türkiye’nin bu süreçten kurtulmasının yolu, Rusya’nın savaşı kazanması ve nükleer tehdidin ortadan kalkmasıdır. Rusya gibi 15. yüzyıla dayanan köklü bir devlet, yok edilmeyi kabul etmez. Rusya’nın yıkılması, Türkiye’nin kuzey cephesinin çökmesi anlamına gelir ve Türkiye’nin başını büyük belalara sokar.
İYİ Parti meselesine gelince; bu parti kurulduğu gün yaptığımız saptama, onun bir operasyon partisi olduğuydu. Amerika Birleşik Devletleri, MHP’yi bölmek ve oradan kopardığı parçayı CHP ile PKK’nın yanına yerleştirmek için bu operasyonu yaptı. Ancak Batı, bölgemizde hedeflerine ulaşamadığı için operasyonun kullanım süresi doldu. İYİ Parti dağılıyor çünkü misyonu bitti. Meral Akşener de bu operasyonun bir figürüydü; Gladyo’nun İçişleri Bakanlığı koltuğuna oturttuğu bir memure olarak görev yaptı. Ancak artık maske düştü ve kendi partisi tarafından da reddedilen, perişan durumda bir figür haline geldi.
İYİ Parti’den ayrılan isimlerin bir kısmı yeni partiler kuruyor, bir kısmı ise kenarda bekliyor. Ancak parti kurarak bu operasyon sürecinden çıkış yolu üretilemez. Zafer Partisi örneğinde olduğu gibi, operasyon partisinden daha küçük türevler ortaya çıkıyor. Burada yapılması gereken, Türkiye’nin milliyetçi, devrimci ve halkçı birikiminde, yani Vatan Partisi’nde örgütlenmektir. Amerika’nın güdümünde milliyetçilik olmaz. MHP ise 1960’lı yıllardan bu yana Amerikan kontrgerilla stratejilerinin çeşitli rollerinde yer almıştır. Ülkücüler maalesef kullanıldı; Türkiye’nin bağımsızlığına karşı, “ne Amerika ne Rusya” diyenlere karşı, bağımsız Türkiye diyenlerin üzerine yönlendirildi. Şimdi iki gündür kalkıyor, “Rabia Kadir’e gelsin, misafirimiz olsun” falan deniyor. Çin düşmanı bir çizgiye giriliyor. Çin düşmanı Türk milliyetçiliği olmaz bugün. Yani bugün Rusya düşmanı, İran düşmanı, Hindistan düşmanı, Arap düşmanı Türk milliyetçiliği olmaz. Bugün Türk milliyetçiliği, Amerikan emperyalizmine karşı tutarlı cepheye önderlik eden devrimci akımdır. Ziya Gökalp’in, Yusuf Akçura’nın ve Atatürk’ün çizgisinde olan Türk milliyetçiliği budur. Bugün Türkiye’de Türk devrimci halkçı milliyetçiliğinin rolü, Vatan Partisi’nin programında görüldüğü gibidir. Sosyalistleri, halkçıları, devrimcileri ve milliyetçileri birleştirmek, hâlâ milliyetçiliğin temel rolüdür.
1945 öncesinde ve sonrasında Batı tarafından yönlendirilmiş milliyetçilikle ancak Amerikan milliyetçiliği yapılır. Bir zamanlar Nazi işbirlikçiliği yapılıyordu, şu anda da kimi milliyetçiler Amerika ve İsrail milliyetçiliği yapıyorlar. Burada bir çıkmaz var; yeni parti hevesleri bu çıkmazdaki debelenmelerdir. Buralardan bir şey çıkmaz, ancak Amerika ve İsrail tarafından belirlenmiş roller çıkar.
Bu vatanın bütünlüğünden yana olan, Türk milletinin refahı için üretim yaparak başı dik yaşama özlemini temsil eden, Atatürk’ün çizgisindeki samimi ve milli yönelişleri olan çok sayıda insanımız var. Son zamanlarda Vatan Partisi’nin Türkiye’nin gündemine getirdiği Talat Paşalar, Enver Paşalar yeniden idol ve kahraman olmaya başladı; bu, Vatan Partisi’nin büyük bir başarısıdır. Bu yüzden bütün arkadaşlarımızı, insanlarımızı Vatan Partisi’nde görev almaya davet ediyoruz. Türkiye Gençlik Birliği’nin 17 gün içerisinde 3.500 üye yapması, bu zeminin son derece elverişli olduğunu gösteriyor. Üye olanlar arasında Milliyetçi Hareket Partisi’nden, İYİ Parti’den, Zafer Partisi’nden çok sayıda genç var. Bu süreç devam edecek; tüm bu partilerde görev yapan herkesi Vatan Partisi üyeliğine ve sorumluluğuna davet ediyorum.
Vatan Partisi köklü bir partidir. Anti-emperyalist devrimci kurucu misyonun, devrimci Türk Devrimi’nin partisidir. Son iki yüzyıldır devam eden milli demokratik devrimimizi zafere götürecek tek partidir. O bakımdan Vatan Partisi’nde yer almak, tarihi bir görevde sorumluluk üstlenmektir.
Kurban Bayramımız mübarek olsun. Bayramlar, “benim” diyebileceğimiz kişisel sahipliklerle değil, “bizim” kavramıyla tanımlanır. Kurban Bayramı, Ramazan Bayramı, Cumhuriyet Bayramı; bütün bayramlar milletlerin, toplumların ve hatta insanlığın bayramlarıdır. Bireyin “benim bayramım” demesi doğru değildir. Toplumlar bu bayramlarda, tarihten aldıkları erdemleri ayağa kaldırırlar. Kapitalist ve emperyalist toplum çok bencilleşti; “ben” kavramı toplumu parçalıyor. İnsanlığın ihtiyacı olan kavram “biz” kavramıdır ve erdemler “biz” ekseninde ortaya çıkar. Fedakarlıklar, kahramanlıklar hep bir dava için, yani “biz” için yapılır. Şehit olmak da “biz” içindir; insan hiçbir zaman kendisi için şehit olmaz.
En son bir kitap çalışması içindeyim; 11. yüzyılda yazılan Siyasetnameler üzerine çalışıyorum. Selçuklu ve Karahanlılar döneminde devlet teorisi, aynı zamanda toplumun erdemli olmasına vurgu yapar. Güçlü devlet ancak erdemli bir toplum üzerinde var olabilir. Batıda da aşırı bireyciliğin çıkmaza girmesiyle erdemlere bir yöneliş var. Fransa’da yazılan bir “Erdemler Risalesi” kitabı en çok satanlar arasına girdi. Erdem dediğimiz; fedakarlık, iyilik, dayanışma ve insanın kendisini bir davaya vermesidir. Bayramı kutlamak bugün bir erdemli olma, iyiliğe, kardeşliğe ve dayanışmaya çağrıdır.
Sevgi ve muhabbetten söz etmişken, büyük düşünür ve şairimiz Cemal Süreya’nın “Sevda Sözleri” kitabını öneriyorum. Müzik olarak da ünlü Sovyet bestecisi Aram Haçaturyan’ın, kolektif bir ruhu yansıtan “Gayane Balesi”ni öneririm. İçindeki “Ayşe’nin Dansı” bölümü, Türk motifleri taşıyan olağanüstü bir eserdir. Bayrama sevdayla girelim. Bütün izleyicilerimizin, halkımızın, milletimizin, İslam dünyasının ve bütün insanlığın bayramını sevgi ve saygıyla kutluyorum.
Türkiye Gençlik Birliği’nin Çanakkale-Ayvacık’ta düzenleyeceği Atatürkçü Vatansever Gençlik Yaz Kampı da bayram gibi geçiyor. 30 Temmuz-5 Ağustos ve 5 Ağustos-12 Ağustos tarihleri arasında gerçekleşecek bu kamplara bütün gençlerimizi davet ediyoruz. Başvuru için 0531 381 65 39 numaralı telefondan bilgi alınabilir. İnşallah ben de o kamplarda gençlerle buluşacağım. Herkese iyi bayramlar diliyorum.

