Çıkış Yolu • 12.06.2024

Çıkış Yolu • 12.06.2024

Dinleyiciler, Çıkış Yolu programına hepiniz hoş geldiniz. Her süre olduğu gibi bu hafta da Sayın Doğu Perinçek ile birlikteyiz. Hoş geldiniz efendim.

— Merhaba, hoş bulduk. Nasılsınız, iyi misiniz?

— İyiyiz, iyi olmamız lazım. Böyle önemli bir döneme giriyoruz. Bütün dünyanın yeniden şekillendiği bir dönem; devrimci bir dönem. Onun için güçlü olacağız, kuvvetli olacağız; dönemin sorumluluklarını ve görevlerini yerine getireceğiz.

Evet, gündemin sıcak başlıklarını konuşacağız. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın önemli görüşmelerini ve madencilerimizin isyanını konuşacağız; bununla ilgili bir bağlantımız olacak. Ama öncesinde, birkaç gündür gündemin sıcak maddesi olan Avrupa seçimleriyle başlamak isteriz. Ne oluyor Avrupa’da? Türkiye’de pek çok yorum yapılıyor ama Avrupa Parlamentosu seçimleri oldu biliyorsunuz. Orada birtakım dengeler değişti. Sizin tarafınızdan bu nasıl gözlemleniyor? Çünkü Türkiye’de kendine “sol” diyenler farklı değerlendirmeler yapıyor, “sağ” diyenler farklı değerlendirmeler yapıyor. Siz hem solda konumlanan birisiniz, yani o bakış açınızı merak ediyoruz. Avrupa’da ırkçılığın ve faşizmin yükseldiği değerlendirmeleri var. Sizin tarafınızdan bu nasıl gözlemleniyor?

— Batı Avrupa, Amerika’ya karşı ayağa kalkıyor. Bakın, bu seçim sonuçları Avrupa milliyetçiliğinin zaferidir. Ama bu emperyalist bir milliyetçilik değil; Amerika’ya kafa tutan, Amerika’dan bağımsızlaşmaktan yana olan Batı Avrupa devletlerinin, Amerika’nın denetimine karşı bir tür isyanı sonucudur. Bunun nesnel temelleri var. Fransız burjuvazisi, Fransız şirketleri, Alman sermaye sınıfı, Alman şirketleri var. Alman milleti, Fransız milleti, İtalya var… Bütün bu ülkelerde Amerika’dan bağımsızlaşma eğilimini görüyoruz. Bunun olması kaçınılmaz çünkü bunlar dünya çapında önemli sermaye devletleri ve o sermaye sınıflarının Amerika’ya karşı kendi menfaatlerini koruma ve geliştirme sorunları var. Aynı zamanda o milletlerin Amerikan denetiminin dışında kalma istekleri var. Hele Amerika’nın inişe geçtiği, dolar saltanatının yıkıldığı koşullarda Avrupa’da yeni çıkan bir eğilim değil bu. Yıllardan beri bu eğilim gelişiyordu. Son seçimlerde de bunu gördük.

Fransa’da Le Pen birinci parti oldu. Le Pen kim? Cephesini Amerika’ya dönmüş olan kişi. Efendim, bu yeni yükselen milliyetçiliği “faşist”, “ultranasyonalist” diye suçlayan bir kampanya var. O kampanyanın merkezi neresi? Amerika Birleşik Devletleri. Amerikan emperyalizmi, yani dünyadaki faşizmin ve emperyalizmin merkezi olan ABD, onları “faşist”, “nasyonalist”, “ultranasyonalist” diye suçluyor. Oysa onların, Amerika’yı rahatsız eden bir bağımsızlık yönünde gelişmeleri var. Bu, Türkiye ve dünya açısından çok önemli. Bu cereyana aynı şekilde bakıyoruz; Rusya dostu bir cereyan. Nasıl bir faşizm veya aşırı milliyetçilik bu ki Rusya dostu? Çünkü Rusya da bugün Amerikan emperyalizmine karşı mücadele ediyor. İtalya’da Başbakan Meloni’nin konuşmalarına bakıyoruz; Afrika’ya dönük Avrupa sömürgeciliğine laflar vuruyor. Bunları görüyoruz. Esas olarak Amerika’ya cephe almış bir cereyan.

Almanya’da Alternatif Parti (AfD) ikinci parti durumuna geçti. Alternatif Parti de Amerikan emperyalizmine karşı, Rusya dostu olan bir parti. Almanya’da önemli bir gelişme daha var: Sahra Wagenknecht… Bunlar eski Doğu Almanya’daki SED (Almanya Sosyalist Birlik Partisi) geleneğinden geliyorlar. Batı ile Doğu birleşince Almanya’da bir süre sonra “Sol Parti”yi (Die Linke) kurdular. Şimdi o Sol Parti içinden ayrılan, bilimsel sosyalist olan ve o eski Doğu Almanya’daki sosyalist geleneği temsil eden, anti-emperyalist Wagenknecht’in partisi yüzde 6’ya yakın oy aldı. Çok önemli. Sol Parti yüzde 2,8 falan aldı, Wagenknecht onun çok ötesinde oy aldı. Bu, Almanya açısından çok önemli bir gelişme. İtalya’daki milliyetçi yükseliş devam ediyor. Hollanda, Belçika gibi Batı Avrupa’nın en önemli ülkelerinin hepsi bu cereyanın içindeler. Dolayısıyla burada Amerika’ya karşı bir Avrupa başkaldırısı söz konusu. Bunu karalayanlara, lekeleyenlere bakalım; Türkiye’de de öyle, televizyonları ve gazeteleri izliyoruz, hepsi Amerika’nın güdümünde. O yaftaları asıyorlar: “Siz ultranasyonalistsiniz, aşırı milliyetçisiniz, ırkçısınız.”

Yükselen milliyetçilikte iç cepheye baktığımız zaman göçmen dalgasına karşı Avrupa’ya yönelik bazı tavırlar var; o halkların, o milletlerin eğilimlerini temsil ediyor ama yanlış tavırlar. Yine de bunun törpülendiğini görüyoruz. Marine Le Pen, baba Le Pen’in tam devamı değil; onun kadrolarını da tasfiye ediyor aslında. O da çok cesur tavırlar alıyor. Avrupa’daki bu başkaldırı, sonuç itibarıyla onların iç cephedeki tavırlarını da dönüştürüyor. Emekçilere daha yakın davranmak gibi… Le Pen’in oylarını tahlil ettiğimiz zaman esas olarak emekçi oyları, işçi sınıfının oyları öne çıkıyor. Zaten işçi sınıfı içinde Le Pen’in oyları, genel oy oranının çok üstünde. Yani daha çok işçilerin, emekçilerin desteklediği bir hareket. Biz bu partileri yakından izliyoruz, tanıyoruz. Türkiye’de de uyarıyoruz: Amerikan basınına veya Avrupa’daki Amerikancılara bakıp bu partileri “faşist”, “ultranasyonalist” diye suçlamak çok yanlış. Herkesi bu konudaki yanlış vurgularını gözden geçirmeye davet ediyoruz.

— Evet, burada oy oranları değişti değil mi? Macron ne yaptı? Hemen “Meclisi feshediyorum ve yeni seçimlere gidiyoruz” dedi. Neden gitti sizce?

— Gitmek zorunda. Kaybetti çünkü. Cumhurbaşkanısınız ve seçimleri büyük bir çoğunlukla kaybediyorsunuz. Yüzde 16’ya düşmüş Macron’un oyu. Yüzde 16 ile bir ülkeyi yönetemezsiniz. Bazı değerlendirmeler var; Fransa’nın içinde bulunduğu bu ekonomik ve siyasi buhranı onların üstüne atıp iki yıl sonra yeniden Amerikancı bir iktidar getirme hesabı gibi. Bakın bunlar hep sistem içerisindeki zavallı, Amerika’nın güttüğü insanların beyinlerindeki çember içerisinde yapılan değerlendirmeler. Artık Avrupa’daki bu yükseliş devam edecek ve önü alınamaz. Avrupa nereye yaklaşıyor? Asya’ya yaklaşıyor. Avrasya dediğimiz, Avrupa artı Asya; aslında bütün insanlık tarihinin belirlendiği büyük kıta. Şimdi Avrupa ile Asya arasında bir yakınlaşma var. Çin ile yakınlaşıyor bu ülkeler; Almanya olsun, Fransa olsun, diğer Batı Avrupa ülkeleri olsun. Bu da kaçınılmaz. Amerika’dan kopuyorlar, Çin ve Rusya ile yakınlaşıyorlar. O yakınlaşma, bunların iç politikalarını da etkiliyor ve daha fazla etkileyecek.

Ukrayna meselesine gelince; Amerika, Ukrayna’yı ateşe sürdü ve Ukrayna üzerinden Batı Avrupa ülkelerini de kendi yanında tutmayı planladı. “Rus tehlikesi geliyor” dediler ama tutmadı o. Bu seçimden de belli. Ukrayna politikasının da buna yansıması olacak. Ukrayna’da Amerika’nın tam yanında olan partiler baş aşağı gitti. Mesela Almanya’da sosyal demokrasi… Bütün Avrupa’da sosyal demokrasi çöktü bir kere. Sosyal demokrasi neydi? Bizim Türkiye’de de öyle zaten. Avrupa’daki sosyal demokratlar en emperyalist partilerdir. 20. yüzyılın başındaki, 19. yüzyılın sonundaki sosyal demokrasi yok artık. O zaman sosyal demokrasi devrimciydi, içinden çıkmıştı ama bölünmeler oldu. Sovyet Devrimi’nden sonra devrimci Marksistler bir tarafa geçti, öbürleri Birinci Dünya Savaşı’nda kendi emperyalist burjuvazileriyle birleştiler. Sosyal demokratlar emperyalizmin bir kanadı oldular. Almanya’da, Fransa’da, İngiltere’de hep Hristiyan demokratlarla veya liberallerle sosyal demokratlar arasında biri gözden düşünce öbürü geliyor. Sosyal demokrasi en sonunda emperyalizmin bir ayağı, bir kolu haline geldi ve çürüdü. Fransa’da yükselen milliyetçi dalgada seçimler boyunca söylemler biraz da “Brüksel diktatörlüğü”ne, bütçenin oradan onaylanmasına karşı çıkışlar şeklindeydi.

— Bu süreç Avrupa Birliği’nin dağılmasına mı götürür?

— Avrupa’daki bu milliyetçi dalga, Amerikan emperyalizmine karşı olmakla birlikte her ülkede kendi milli eğilimlerini güçlendiren sonuçlar yaratıyor. Ama sonunda Amerikan emperyalizmine karşı birleşmiş bir Avrupa’nın daha güçlü olacağı eğilimi de güçleniyor.

— Son dönemde Türkiye’nin de “Biz de katılabiliriz” dediği Avrupa ordusu projesi biraz Amerika’dan kopuşa mı işaret? Ben bu Avrupa ordusunu hala anlayabilmiş değilim. Askeri güç bir tehdide karşı kurulur. Rusya’nın Avrupa üzerinde bir tehdidi yok. Avrupa’nın Amerika’dan bağımsız dünyaya açılmasında askeri güce mi ihtiyacı var?

— Bakın, dikkat edin; Avrupa dünyanın hiçbir yerinde yok artık. Niçin yok? Ekonomisi yüzünden değil, askeriyesi yok. Askeriyesi olmadığı için hiçbir yerde Avrupa yok. Eskiden emperyalist bir Avrupa vardı; Almanya’sı, Fransa’sı, İngiltere’si… Şimdi askeri gücü olmadığı için dünyanın hiçbir yerinde esamesi okunmuyor. Çünkü emperyalizm yalnız sermaye ile olan bir şey değil, büyük askeri güç gerektiriyor. O sermayenin arkasında büyük bir askeri güç yoksa o sermaye yayılamıyor, etkili olamıyor. Namluların emperyalizmi taşıdığını görüyoruz. Avrupa ordusu bu ihtiyaçtan doğuyor, Amerika ile rekabet ihtiyacından doğuyor. Ama o Avrupa ordusu da Rusya ile falan dost olmak zorunda, sonuç itibarıyla. Onu Rusya’ya karşı mevzilendirmek Amerika açısından –hele şimdi– imkansız hale geliyor. Fransa’daki yeni iktidar ve Almanya’daki alternatif partinin yükselişi buna işaret. Almanya’da birinci parti Hristiyan Demokrat Birlik; muhafazakar bir parti olmasına rağmen onlarda da milliyetçi ve muhafazakar eğilimler güçlüdür. Sosyal Demokrat Parti’ye göre Hristiyan Demokrat Birlik daha Avrupacı ve daha Amerika karşıtıdır. Ancak Alternatif Parti, Hristiyan Demokrat Birlik’ten sonra ikinci parti konumuna yükseldi. Sosyal Demokrat Parti ise iktidarda olmasına rağmen baş aşağı düştü. Avrupa inişte ve bu iniş devam edecek. Milliyetçiliğin yükselişi, Amerika’dan bağımsızlaşma eğilimi, Rusya’ya ve Çin’e yakınlaşma süreçleri güçlenerek sürüyor. Avrupa burjuvazisi içinde de Macronlar olsun, Alman yöneticiler olsun, diğer kesimler olsun; artık “Çinsiz bir Avrupa”nın gerçekçi olmadığını yazıyorlar. Türkiye kamuoyunda Avrupa Parlamentosu seçimlerini olumlayan neredeyse sadece siz varsınız. Neye bağlıyorsunuz bunu?

Avrupa’da madem böyle Amerikan karşıtı bir hava yükseliyor, biz de Türkiye’de Amerikan hegemonyası dışında bir duruş sergiliyoruz. Yani dünyaya Amerika’nın gözlüğüyle bakmıyoruz; omuzlarımızın üzerinde kendi milli kafamızı taşıyoruz. Amerika’nın tepemize oturttuğu bir beyin yok; kendi milli emellerimiz, amaçlarımız ve davalarımız var. Türkiye açısından bakıyoruz ve gerçekçiyiz. Batı Avrupa’da yükselen milliyetçilik, Avrupa sermayesinin ve milletlerinin Amerika’ya karşı bir duruşudur. Bu duruş onları birbirine daha çok yakınlaştıracaktır. Türkiye açısından bu yükselişten endişe etmeli miyiz? Endişe demeyelim, ben tersine bu Amerikan karşıtı eğilimin, iç cephede göçmenlere, İslam kökenli halklara ve Türklere karşı tavrı orta vadede olumlu yönde geliştireceği kanısındayım. Çünkü Amerika’ya karşı duruş, iç cephede beraberliği zorunlu kılar. Tabii bu inişli çıkışlı bir süreç, bunu da görmemiz lazım.

Rusya-Ukrayna Savaşı devam ediyor. Bu süreçte iki önemli gelişme oldu: Biri Putin’in rekor oyla yeniden seçilmesi, diğeri ise Avrupa Parlamentosu’nda Rusya dostlarının ön plana çıkması. Bu, savaşın seyrinin Rusya lehine ilerlediğini gösteren olumlu bir şart gibiydi. Uluslararası planda Rusya muazzam güç kazandı, Amerika’nın Avrupa’daki tüm oyunları bozuldu. Ukrayna üzerinden Batı Avrupa ile Rusya’yı karşı karşıya getirmek isteyen, Almanya’yı ve Fransa’yı cepheye sürmeyi hedefleyen Amerika’nın planı tutmadı. Şimdi Fransa ve Almanya başta olmak üzere Avrupa ülkelerinde Ukrayna’nın yanında cephe tutma eğilimlerinin zayıflayacağını, Rusya’ya karşı daha ılımlı ve anlaşmadan yana tavırların güçleneceğini göreceğiz. Bu durum Filistin cephesini de ilgilendiriyor; Avrupa’da Filistin dostluğunun yükseleceğini ve İsrail’in bu seçimleri kaybettiğini görmemiz lazım. Rusya dostluğunun Avrupa’da yükselmesi aynı zamanda Amerika’da Trump’ı güçlendiriyor. Avrupa’da darbe yiyen saldırganlık, Amerika’nın iç cephesinde de zayıflayacak.

Dünya hızla değişirken Türkiye’nin bunun dışında kalma şansı yok. Türkiye’nin milli demokratik devriminin tamamlanma sürecine girdik. 2030 yılına kadar bu sürecin kesin zafere ulaşacağını düşünüyorum. Türkiye, Atlantik sisteminden kopuyor ve ekonomide dayatılan program iflas etmiş durumda. Hükümet her ne kadar Mehmet Şimşek’le eski programda bocalamaya devam etse de o yol artık tıkandı. Türkiye, güvenlikte ve dış politikada Atlantik’ten kopma sürecine 2014 yılı Mart ayında Silivri duvarlarını yıkmamızla girdi. Ergenekon ve Balyoz tertipleri Amerika tarafından kurulmuştu ve maalesef o dönemde AK Parti hükümeti de buna katılmıştı. Ancak Silivri duvarlarının yıkılmasıyla Türk Silahlı Kuvvetleri özgürleşti. Ardından 24 Temmuz 2015’te hükümetin PKK’ya karşı başlattığı harekatla Türkiye, Amerika ile karşı karşıya geldi. 15-16 Temmuz 2016’daki darbe girişimi, Amerika’nın buna bir yanıtıydı ve ezildi. Bugün Türkiye hapishanelerinde yatan NATO generalleri, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin içindeki Gladio’nun temizlendiğinin kanıtıdır.

Türk milleti 15-16 Temmuz gecesi Amerikan emperyalizmine karşı ayağa kalktı. Bu, ordunun özgürleşmesinden sonra Türk milletinin de özgürleşmesi ve Amerikan denetiminden çıkması sürecini başlattı. Türkiye artık Atlantik sisteminden kopuyor ve yükselen Asya uygarlığında öncü konumlara ilerliyor. Bu zikzaklı bir süreç; hükümet bazen Batıcı çözümlere yöneliyor, bazen doğuya dönüyor. Ancak Vatan Partisi olarak biz stratejimizi kuran ve süreci yöneten taraftayız. Dışişleri Bakanımız Hakan Fidan’ın Çin ziyareti de tam bu kopuş sürecinin anlam kazandığı bir noktada gerçekleşiyor. 2014’ten bu yana süren bu hesaplaşma, sadece diplomatik değil, silahlı mücadelelerle de gerçekleşti. 2015’te başlayan hendek operasyonları, Amerika’nın “kara gücüm” dediği piyonlara karşı verilmiş bir mücadeledir. Türkiye, Amerika’nın kara kuvvetlerine karşı 24 Temmuz 2015 günü askeri harekâtı başlattı. Buna en büyük itiraz Amerika’dan geldi; “Dur, yapma, bunlar benim adamlarım” diyerek PKK’yı koruyan bir çizgi izledi. Orada Türkiye, Amerika ile karşı karşıya gelmeye başladı. Ardından Amerika, 15-16 Temmuz 2016’da Türkiye içindeki silahlı güçlerini harekete geçirerek bir darbe girişiminde bulundu. Bunu 12 Mart 1971’de ve 12 Eylül 1980’de de yapmış ve başarılı olmuştu. Bu sefer ne oldu? Ezildi. Amerika’nın silahlı darbesi, Türk milletinin silahlı direnişiyle bertaraf edildi. O dönemde Tümgeneral Alaaddin Parmaksız’ın “Türk-Amerikan Savaşı” başlıklı bir kitabı yayımlanmıştı; gerçekten de o günlerde bir Türk-Amerikan savaşı başlamıştı. 2016 darbesi, bu Türk-Amerikan savaşının bir devamıydı.

14 Temmuz’daki Silivri duvarının yıkılması silahlı bir eylem değildi ama bir güçle gerçekleşti. Halk kitlelerinin o barikatları zorlaması, yıkıp girmesi ve içeriden yapılan mücadeleler sonucu, polisin biber gazına ve baskısına rağmen on binler barikatları aşmıştı. Bunun ardından Amerika’nın silahlı darbesi geldi. Türkiye, 15-16 Temmuz’da bu girişimi silahla ezdi.

Bu darbenin bastırılmasından 40-45 gün sonra, 24 Ağustos’ta Türk Silahlı Kuvvetleri Fırat Kalkanı Harekâtı’nı başlattı. Türk ordusu içindeki “Gladyo” mensubu generaller ve subaylar hapse atılınca Türkiye özgürleşti. Fırat Kalkanı ile Türkiye Amerika’nın hâkimiyet alanına girdi; hem PKK’yı hem DEAŞ’ı silahla ezdi. Bu, Orta Doğu ve Batı Asya’da gerçekleştirilen en büyük ve başarılı silahlı harekâttı. Ardından Zeytin Dalı ve Barış Pınarı harekâtları geldi. Geçtiğimiz 10 yıl, silahlı mücadelenin ve şiddet döneminin öne çıktığı bir süreç oldu. Vatan Partisi önderliğinde (o dönemki adıyla İşçi Partisi) barikatların yıkılması, silahlı olmasa da halk gücüyle elde edilen bir başarıydı. Bizi o dönem silahla hapse tıkmışlardı; biz de halk hareketiyle onların duvarlarını yıktık ve Türk Silahlı Kuvvetleri’ni kurtardık. TSK kurtulduğu için Amerika’ya karşı o harekâtlar başladı.

Önümüzdeki 5-10 yıllık süreç, Türkiye’nin Atlantik sisteminden kopuşunun, yolda yürür gibi kolay olmayacağını göstermektedir. Bu, nesnel, zorunlu ve kaçınılmaz bir süreçtir; Türkiye’nin başına kim gelirse gelsin bu kopuşu kimse önleyemez. Dolayısıyla bu sürece önderlik edebilecekler, gelecekteki hükümetleri de kuracak olanlardır.

Türkiye’de bir milliyetçi dalga yükseliyor. Bu, vatansever, halkçı ve Atatürk devrimini tamamlayacak bir dalgadır. Amerika buna renkli kalkışma planlarıyla cevap verebilir; yerel seçimlerden sonra Van’daki olaylarda veya 1 Mayıs girişimlerinde bunu gördük. Amerika’nın elindeki araçlar; PKK gibi etnik güçler, FETÖ artıkları, Batı destekli bazı tarikatlar ve Haziran aylarında düzenlenen LGBT yürüyüşleri gibi organize hareketlerdir.

Bu süreçte Cumhuriyet Halk Partisi’nin konumu ve siyasetçilerin kimlik değişimleri de dikkat çekicidir. Bazı siyasetçilerin saçlarını boyatması veya botoks yaptırması, halktan bir kimliği maskeleme çabası olarak görülebilir. Siyasetçinin topluma sadakati, doğal haliyle ve dürüst bir kimlikle toplumun önüne çıkmasını gerektirir.

Dış politikada ise Türkiye’nin yöneldiği süreç, sadece bir dış politika değişikliği değil, bir sistem değişikliğidir. Sistem değişiklikleri çetin ve zorlu olur. 2014’ten bu yana süren silahlı cepheleşme, sistem değişikliğinin zorluğunu göstermektedir. Doğu Akdeniz bugün dünyadaki çelişmelerin odağıdır. Amerika Birleşik Devletleri, bölgeye yığdığı destroyerler, fırkateynler ve Yunanistan kıyılarına kurduğu üslerle Türkiye’ye karşı bir savaşa hazırlanmaktadır. 1991 Körfez Savaşı ile başlayan bu süreçte Türkiye, ön cephe ülkesidir.

Türkiye bu süreçten ancak bir devrimle çıkabilir. Devrim; Türkiye’nin Amerikan emperyalizmine karşı durması ve içeride bir üretim ekonomisi kurmasıdır. Yurt dışına kaçırılan sermayenin ve banka kasalarında kilitli tutulan altınların üretim süreçlerine dahil edilmesi, mülkiyet ve bölüşüm ilişkilerine müdahale etmek, yani devrimci kararlar almak gerekmektedir. Türkiye’nin kamp değiştirmesine Amerika’nın tahammülü yoktur; bu nedenle önümüzdeki dönemde silahlı tehditlerin artma ihtimali yüksek olduğundan, Türkiye’nin devrimci bir hükümetle bu süreci yönetmesi zorunludur. …bir hükümet planı yok. Diyeceksiniz ki “vardı”. Nasıl vardı? İşte HÜDA PAR’la seçim ittifakı yaptı, Yeniden Refah Partisi’yle seçim ittifakı yaptı. Yeniden Refah Partisi kaç tarafa geçti? Atlantik tarafına, değil mi? Gördük hem. Yerel seçimlerde İstanbul belediye seçimlerinde geçti. Şimdi de mesela belediye başkanları toplanıyor; orada da CHP ile birlikte hareket ediyor. HÜDA PAR ise PKK ile birlikte hareket ediyor. Demek ki Sayın Cumhurbaşkanımızın Türkiye’nin önündeki dönemi göğüsleyecek bir hükümet planı yok. Var da yanlış yapmış; HÜDA PAR’la ve Yeniden Refah Partisi’yle iş birliği yaparak yanlış yaptı, ortaya çıktı. Çünkü onlar düşman tarafa geçti, karşı tarafa geçti. Aslında zaten oradalardı da… Siz o süreçte hep uyardınız çünkü. Bunlarla nasıl bir süreç yönetecekse zorluklar…

Milli güçleri birleştiren, antiemperyalizme karşı duruşu olan kuvvetleri birleştiren ve o milli güçlerle Cumhuriyet Halk Partisi’nin Atlantikçi merkezi arasındaki kararsız kesimi kazanan bir yol, milli bir plandır. Sayın Tayyip Erdoğan böyle bir hükümet planı yapamadı, yapmadı; hala yapmadığı da görülüyor. Yani Sayın Meral Akşener’den medet umması veya Özgür Özel’le görüşmeler falan… Hala bu dönemden çıkmak için aradığı güçlere bakıyoruz; o güçler hala Atlantik sisteminin denetimi altındaki güçler. Yani buradan siz ne Meral Akşener’le çıkabilirsiniz ne Özgür Özel’le; istedikleri kadar botoks yapsınlar, istedikleri kadar saçlarını boyatsınlar, onlarla bu dönemden çıkamaz Tayyip Erdoğan. Bunlar real değil, bunlar milli güç değil. Ayrıca CHP’nin bir gücü var ama o güç milli duruş içinde değil. Lider takımına bakıyoruz; üç tane aday var, üçü de Atlantikçi. Oylarını yükselttikleri için orada bir beraberlik de oluştu, bölünme pek beklenmez. Dolayısıyla bugün Sayın Tayyip Erdoğan; önümüzdeki dönemde yaşanacak turuncu kalkışmalar, arkasından Türkiye’yi erken seçime götürme ve oradan bir Atlantik hükümetiyle çıkma planları karşısında aciz görünüyor. Devlet zaafını burada da görüyoruz.

Devlet, Asya’ya yönelme kararı aldı ve o yönelişi görüyoruz. Sayın Hakan Fidan Çin’e gidiyor, yaptığı konuşmalar Asya’ya yöneliş konuşmaları… Ayrıntılı takip ettiniz mi? Orada Sincan Uygur bölgesini ziyaret etti, insanlarla görüştü. Şimdi burada şunlar var: Zaten AK Parti basınına bakıyoruz. Sayın Hakan Fidan Çin’deyken AK Parti basınında Çin aleyhtarı yayınlar çıktı. Yani Dışişleri Bakanı Çin’de, AK Parti basını “Çin, dünyada sömürü imparatorluğu kurdu” falan gibi yayınlar yapıyor. Hükümet içindeki iki eğilimi de aslında gösteren bir şey bu. Yani basın kendi başına bu yayınları yapmıyor; yine hükümetin kontrolündeki basın bunları yapıyor. Dışişleri Bakanı’nı oraya gönderen de devlet. Bu, Sayın Tayyip Erdoğan’ın bir hükümet planı olmadığını gösteriyor. Hem kendi içini temizleyemiyor; kendi içindeki “Amerika’yı” temizleyemiyor. Onlarla beraber gidiyor, hatta onlardan medet umuyor. Mehmet Şimşek’i getirip ekonominin başına koyuyor. Bakıyorsunuz, Numan Kurtulmuş, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı olarak “Türk” kavramının temizlendiği bir anayasa görüşmelerini gündeme getiriyor. İstediği kadar inkâr etsin, 64 madde söylemi ona ait. Hem bunlarla beraber Amerika’nın tehditlerine, baskılarına nasıl karşı koyacak?

Mesela Sayın Hakan Fidan orada çok önemli bir açıklama yaptı. “Avrupa Birliği’ne karşı bir alternatif olabilir” dedi. Biz onu yabancı basından takip ettik; Sputnik geçti, Çin basını geçti, konferansa katılan profesörden teyit aldık. Ama Anadolu Ajansı o bölümü geçmiyor. Demek ki Anadolu Ajansı’nın içinde bile Atlantikçilerin ağırlığı var, onlar yönlendiriyor demektir. Öte yandan Ukrayna’ya silah veren kim? Sayın Tayyip Erdoğan’ın damadı. Putin’in onunla ilgili bir açıklaması vardı geçtiğimiz günlerde: “Sayın Cumhurbaşkanı’na söyleyin, desteklediği Ukrayna bizim boru hattımızı…” Ama ona lüzum yok ki. İsterse Ukrayna’ya silah satmasınlar. Rusya ile Erdoğan dostlar ve ikili görüşmeyle bu işi çözebilirler. Ama Putin bunu basın yoluyla yapma ihtiyacı duyuyorsa, demek ki ikili görüşmelerde bunu çok söyledi ama sonuç alamadı.

Hükümet en kritik sorundur. Türkiye’de milliyetçi dalga, Asya dalgası yükseliyor; Türkiye Asya’ya yerleşiyor ama bunun hükümetini kurması lazım. Bugün Sayın Tayyip Erdoğan bunun hükümetini kuracak bir strateji oluşturmuş değil. Tersine, milli olmayan cepheden arayışlara giriyor. O zaman bu süreci nasıl göğüsleyecek? Çin’den ya da Rusya’dan yatırım kaynaklarının gelmemesinin sebebi de bence budur; hâlâ geçmişten gelen ağırlıklar var. Mehmet Şimşekler falan da o ağırlıkların sonucu. Hâlâ içine girdiğimiz sürecin tam farkında değil. Veya devlet, Asya’ya yönelme kararları alsa bile o kararların gerektirdiği program maddeleri konusunda bir berraklık veya cesaret yok; bocalamalar var.

Bu süreci önderlik edecek bir hükümetin oluşturulması şarttır. Vatan Partisi bu sürecin önderidir. Silivri Duvarı’nın yıkılması Vatan Partisi önderliğinde olmuştur; 15-16 Temmuz’da bunu bizzat AK Parti milletvekilleri televizyon ekranlarında söylemiştir. Vatan Partisi olmasa 15-16 Temmuz’da karşı taraf başarılı olurdu. Türkiye; programı ve stratejisi kararlı ve tutarlı olarak uygulanacak bir milli hükümete, bir milli yükselişe gidiyor. O sürece girmiştir. Türkiye’de milliyetçi yükseliş başladı. Bunun kritik bir aşamasına geldik; hesaplaşmalar, zor dönemler… Silahın kullanıldığı, niyetlerin apaçık Amerikan üsleriyle Doğu Akdeniz’de ve Yunanistan kıyılarında sergilendiği bir döneme girmiş bulunuyoruz.

Şu an hükümetin kurduğu denge politikasıyla bu iş gitmez. HÜDA PAR’la, Mehmet Şimşekler’le Amerika’nın kapılarını çalarak, New York’un, Londra bankalarının kapılarını çalarak oradan sıcak para isteyerek… Bunun maliyetlerini görelim. Genel Başkan Yardımcımız Hakan Topkurulu arkadaşımız bunu “tuzak” diye ifade etti. Son 3-4 ayda Türkiye’ye 40-50, belki 60 milyar dolar sıcak para girdi. Bu para yatırıma gelmedi; bu para Türkiye’ye karşı kullanılabilecek en önemli baskı araçlarından biridir. “Çekiyorum” dediği an, Sayın Tayyip Erdoğan’ın yönettiği ekonomi çatırdar. Bu sıcak para Türkiye’nin içine sokulmuş bir dinamittir. Siz bunun seçeneğini yaratmadığınız için, Asya’ya yönelişle kendi tasarruflarınızı devreye sokamadığınız için o sıcak parayla olayı götürmeye çalışıyorsunuz. Sistem içindeki çözümsüzlük budur; bizimkisi ise sistemin dışındaki devrimci çözümdür.

Önümüzdeki o milliyetçi, üretimci hükümette; AK Parti’nin, Milliyetçi Hareket Partisi’nin, Vatan Partisi’nin olması lazım. Zaten bu üçü beraber olduğu zaman Türkiye bütün milli güçlerini toparlar. Mesela Sinan Ateş’in eşini Cumhurbaşkanı’nın kabul etmesi… Cumhurbaşkanı’nın niyeti ne olursa olsun, toplumda verdiği mesaj sonuç itibariyle MHP’ye karşı yürütülen kampanyaya, operasyona yararlı bir zemin oluşturur.

Devlet Bahçeli, bugünkü grup toplantısında Suriye’deki PYD seçimleriyle ilgili konuştu. “Türkiye’nin haklı ve güçlü tepkisi Amerika’ya geri adım attırmakla kalmamış, 11 Haziran’da planlanan sözde seçimleri erteletmiştir” diyor. Bu yetmez, bununla yetinmemizi kimse beklemesin. Bölücü terör örgütünün ABD desteğiyle yapmayı duyurduğu sözde seçimler gündemden tamamen çıkarılmalı. Suriye Arap Cumhuriyeti’nin bölünmesine kesinlikle karşıyız. Suriye’nin ve Irak’ın güvenliği Türkiye’nin güvenliğidir. Ancak toprak bütünlüğünü sağlamak için oradaki terör örgütlerinin (PKK, PYD, DEAŞ ve İslamcı bayrak altında İslam’a karşı savaşan diğer terör örgütleri) temizlenmesi lazım. Türkiye ile Suriye öncelikle iş birliği yapacak ve bu terör örgütlerini temizleyecekler. PKK da temizlenecek, o İslamcı geçinen terör örgütleri de temizlenecek. İkisi birden temizlenirse bu iş olur. Türkiye’nin Suriye, İran ve Rusya ile olan ilişkilerinde bir güvensizlik sorunu olduğu ifade ediliyor. Türkiye onlara güvenmediğini söylüyor; ancak bence güvenilmeyecek bir durum yok. Orada Amerika’nın etkileri mevcut. “Bunlar PKK’nın temizlenmesine yanaşmıyor” deniliyor. Diğer tarafta ise Türkiye’nin, İslamcı geçinen terör örgütlerinin temizlenmesini kabul etmediği iddia ediliyor. Bunlar yanlış. İki taraf birleşmeli; hatta önce Türkiye ve Suriye anlaşarak “Biz Suriye’de etnik, dinci veya mezhepçi hiçbir terör örgütünü kabul etmiyoruz” demeliler. Türkiye’nin sürekli “Suriye güven vermiyor” demesi yerine adım atması lazım. Bir başarı yok mu? Sonuçta yapılması planlanan bir PKK seçimi vardı ve bu engellendi. Ancak Sayın Bahçeli’nin söylediği gibi, sadece bununla yetinmemek lazım. Mesele sadece seçimi önlemek değil. Seçim olmasa bile PKK orada varlığını sürdürüyor. Petrol kaynaklarına el koyuyor, Türkiye’ye terör ihraç ediyor. O hâlde bunun üzerine yürümek lazım. Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunuyorsak, oradaki aşırı dinci terör örgütlerini de temizlemeliyiz. Bunların ikisi birlikte olmalı. Bu iş uzun sürmez; çok zahmetli bir iş değil. Türkiye ve Suriye büyük kuvvetlerdir; hatta Rusya ve İran da bunu desteklerse süreç çok hızlı çözülür ve Amerika zor duruma düşer.

(Kısa bir reklam arası…)

Değerli Ulusal Kanal izleyicileri, Çıkış Yolu kaldığı yerden devam ediyor. Bu bölümde Soma’dan bir konuğumuz, Maden-İş Sendikası Genel Başkan Yardımcısı Sayın Emin Kara bizlerle birlikte. Kendisinin kömür ithalatı ve hükümetin politikaları hakkında söyleyecekleri var.

Emin Bey, hoş geldiniz.

“Hoş bulduk, iyi yayınlar dilerim. Maden işçileri olarak büyük bir darboğazdan geçiyoruz. 13 Mayıs’tan sonra birçok canımızı yitirdik. O dönem hükümetin ve bakanların önerileriyle yapılan düzenlemelerle biraz nefes almıştık. Dünyanın en zor ve riskli işini yapıyoruz. Ancak şimdi ithal kömür ve petrokok konusu kabusumuz oldu. Genel Başkanımız Nurettin Akçul liderliğinde bir duruş sergileyerek tepkimizi ortaya koyduk. Bu durum ekmeğimizi ve emeğimizi tehdit ediyor. Millilik ve yerlilikle övünen hükümet, şu an yerli üretimden uzak duruyor. Tahminlerimize göre ithal kömüre 5,5 milyar dolar yatırım yapılıyor. Bu kaynak maden işletmelerine dönse bize çok faydası olur. Soma’da 13 bin maden işçisi ve aileleriyle birlikte 35 bin kişi, kamyoncular, esnaf ve termik santraller halka gibi birbirimize bağlıyız. Eğer ithal kömürün önüne geçilmezse büyük sıkıntı yaşayacağız. Şu an stokta bekleyen ve kalitesini yitiren kömürlerimiz var; ürünümüzü satıp çoluğumuzun çocuğumuzun rızkını çıkaramıyoruz.”

Emin başkanımızın ve Nurettin Akçul başkanımızın mücadelesi Türkiye için çok değerlidir. Çünkü bu ithal kömür politikası, 1980’den bu yana uygulanan ve iflas etmiş bir programın parçasıdır. Kömürü, pamuğu, ara mallarını “dışarıdan daha ucuza alırız” diyerek borçlanarak ithal ettiler. Sonuçta Türkiye 500 milyar dolar borca battı, kendi kömürümüz ise dağların altında çürüyor. Bu program Türkiye ekonomisini batıran bir programdır. Doğru olan; kendi kömürümüzü çıkarmak, kendi pamuğumuzu üretmektir. Maliyetler ilk etapta yüksek görünse bile, teknolojik gelişmelerle maliyetleri düşürürüz ve dışa döviz kaybetmeyiz. Kendi üretimimizi gümrüklerle korumalıyız. Bu, Türkiye’nin bir program değişikliğine ve kararlılığa ihtiyacı olduğunu gösteriyor. Milli ve yerli üretim; işte tek çıkar yol budur.

Emin Bey, son sözlerinizi alalım.

“Ülkemizin enerji arz güvenliği tehlikeye girmiş durumda. Ukrayna-Rusya savaşında dışa bağımlılığın ne kadar tehlikeli olduğunu gördük. Çin’den gelen araçlara yüzde 40 vergi uygulanıyor; aynı uygulamanın ithal kömür ve petrokok için de yapılmasını istiyoruz. Bugün alınan politik kararlar madenciliğe vurulan bir darbedir.”

Emin kardeşimize teşekkür ederiz. Madem Çin’den gelen otomobile vergi koyuyoruz, ithal enerjiye de koymalıyız. Türkiye’de bu üretim yapılabiliyor.

Son olarak şunları ekleyeyim: Halkımızda çok önemli bir uyanış var. Mudanya’nın Kaymakoba ve Akyazı’nın Altındere köylerini ziyaret ettim; insanlarımız çok çalışkan, modern ve verimli üretim yapıyorlar. Türkiye’de üreten insanlarımız var ve önümüzdeki hesaplaşma döneminde bu kuvvetlerin tarih sahnesinde ağırlığıyla yer alacağını görüyoruz. Türkiye’nin devleti, askeri, polisi ve üreten halkıyla bu işin üstesinden geleceğiz. Türkiye bir yönelişe girmiş durumda ve Asya ile bütünleşiyor. Ülke, bir üretim devrimine doğru ilerliyor; bağımsızlığını ve güvenliğini kararlı bir şekilde koruyarak Asya ilişkilerini geliştirmeyi hedefliyor. Bu süreçte en önemli husus, devlet ve millet birlikteliğinin sağlanması ve bu sürecin milletimiz tarafından desteklenmesidir. İşçisi, çiftçisi, esnafı, zanaatkârı, küçük-orta ölçekli sanayicisi ve büyük milli sanayicilerimizle; aydınlarımız ve kamu çalışanlarımızla birlikte tüm milli güçlerin, önümüzdeki dönemde Atlantik sistemine karşı Türk milletinin tarihsel ve üretken gücünü sahneye çıkaracağını çok net görüyorum. Amerika’nın durumu dünyada olduğu gibi Türkiye’de de çok zor; bu yüzden korkmuyoruz.

Bu süreci yönetecek olan, Türkiye’nin hızla inşa etmesi gereken milli bir hükümettir. Üreticilerin milli hükümeti diyebileceğimiz bu yapının iki temel program maddesi vardır: Bağımsız ve başı dik duran, aynı zamanda üretim ekonomisine odaklanmış bir yönetim. Bunu inşa etmek hayati önemdedir; bu sayede milletimiz ile devletimizin güçlerini birleştirecek ve bu dönemi başarıyla atlatacağız.

Şimdi hemen haftanın kitabına geçeyim. *Teori* dergisinin Haziran sayısı oldukça esaslı bir sayı. Gece boyunca tüm yazıları okudum ve Türkiye’nin aydınlarının, devrimcilerinin teori üretme yeteneğini bu sayıda bir kez daha gördüm. Atakan Atibolu, Hakan Topkurulu, Ali Mercan, Samet Kunt, Ali Rıza Taşdelen, Gökhan Dağtekin, Yıldırım Doğan ve Ata Ogün Kaplan’ın yazıları çok değerli. “Milli Devletin Tarihsel Rolü” başlıklı benim yazım da dâhil olmak üzere, herkesin bu sayıyı okumasını öneriyorum.

Özellikle Gökhan Dağtekin’in yazısına dikkat çekmek isterim; yeni ve çok kaliteli bir teorisyen yetişiyor. Almanya’nın uluslaşma sürecini, Napolyon’dan Bismarck’a kadar işlediği çalışması, Türkiye’de bu konuda yapılmış en iyi çalışma diyebilirim. Türkiye’de Bismarck hakkında genellikle yanlış fikirler vardır; oysa Marx’ı “Bismarck’ın soytarısı” diyerek suçlayan o sahte solcuların kendileri gülünç durumdadır. Gökhan Dağtekin’i bu yazısından dolayı tebrik ediyorum. Dergideki diğer yazıların tamamı da Türkiye’nin teori üretme kapasitesini ortaya koyan yüksek düzeyli metinler. Okuyan herkes çok önemli bir teorik birikimle buluştuğunu görecektir.

Gökhan Dağtekin’in yazısından yola çıkarak Almanya’nın uluslaşma sürecine değinmek gerekirse; bu, Fransız Devrimi sürecinden farklıdır. Bizde genellikle Fransız modeli bilinir ve Türk Devrimi hep onunla kıyaslanır; ancak Almanya’nın Prusya yoluyla millileşme süreci ile Türkiye arasında önemli benzerlikler vardır ve bunu görmemiz gerekir. Müzik olarak, Almanya’da milliyetçi dalganın yükseldiği o döneme uygun şekilde, büyük Alman besteci Wagner’in “Götterdämmerung” (Tanrıların Alacakaranlığı) eserini seçtim. Alman milliyetçiliğinin gümbür gümbür yükselişini yansıtan bu senfoni ile Prusya yolundan milletleşme sürecine bir katkı yapmış olalım.

Çıkış Yolu’nun bu haftaki bölümünün sonuna geldik. Bir sonraki programda görüşmek üzere, iyi akşamlar.

Paylaş