İzlediğiniz için teşekkür ederim. Değerli ulusal kanal izleyicileri, Teoman Ali Stüdyosu’ndan hepinize iyi akşamlar. Bu hafta “Çıkış Yolu”nu Perşembe günü yapıyoruz. Alışıldığı üzere Salı günü yapmadık. Bugün Perşembe günü gerçekleştiriyoruz. Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek’e, Aydınlık Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Mustafa İlker Yücel’le birlikte sorularımızı yönelteceğiz. Sadece kendi sorularımızı değil, ekranlara gelecek olan “Çıkış Yolu” etiketiyle Twitter’dan gelen soruları da değerlendireceğiz.
Değerli izleyicilerimiz, Çıkış Yolu devam ediyor. Gündem bir hayli yoğun; ancak önce Malatya’ya bağlanıyoruz. Malatya esnafı dertli. Valilik izniyle sanayi sitesi kooperatifine ait alana geçici olarak yapılan iş yerleri, Yeşilyurt Belediyesi tarafından “kaçak yapı” gerekçesiyle yıkılmıştı. Konuyla ilgili hem Aydınlık Gazetesi hem de Ulusal Kanal haberler yapmıştı. Şimdi Adil Tay bizlerle birlikte. Adil Bey, iyi akşamlar, bizi duyuyor musunuz?
(Bağlantı sorunu yaşanır, teknik ekip düzeltir.)
**Adil Tay:** İyi akşamlar başkanım, hayırlı yayınlar.
**Sunucu:** Adil Bey, konuyu hem Aydınlık Gazetesi’nde okuduk hem de Ulusal Kanal’da izledik ancak izlememiş olanlar için sorununuzu kısaca aktarmanızı rica edeceğiz.
**Adil Tay:** İsmim Adil Tay, Malatya’da 30-33 yıllık sanatkarım. 6 Şubat depreminde merkezdeki iş yerimiz ilk depremde yıkıldı, tamamen yok oldu. Bu süreçte enkaz kaldırma çalışmaları yapılırken, yanımızda çalışan insanlar olduğu için işe devam etmemiz gerekiyordu. Bize yer tahsis edilmedi. Vali Bey’in aracılığıyla ve Öztün Sanayi Sitesi yönetiminin belirlediği atıl bir alana geçtik. Vali Bey, “İş makinesi gönderemem çünkü makinelerin hepsi enkazda çalışıyor, siz iş makinesini temin ederseniz biz size yakıt göndeririz” dedi. Belediye aracılığıyla hafriyat kamyonları geldi, biz kendi imkanlarımızla yerimizi yaptık ve “kalıcı iş yerlerimiz teslim edildikten sonra burayı terk edeceğiz” diye taahhütname verdik.
Seçimin ertesi günü sabah 07.30’da Yeşilyurt Belediyesi’nin yıkım ekibi, ellerinde yıkım kararı olmadan geldi. Bize herhangi bir tebligat yapılmadı. Yaklaşık 100 emniyet gücü ve zabıta eşliğinde hakaretlere ve darba maruz kaldık. %50 kalp yetmezliğim ve %66 engellilik durumum olmasına rağmen biber gazına maruz kaldım. İş yerimiz yerle bir edildi. Bakanımız Mehmet Özhaseki Bey iki hafta önce geldiğinde, bir yıl müsaade aldıklarını ve sonrasında burayı terk edebileceğimizi söylemişti. Orada yaklaşık 600-700 bin liralık masrafım vardı, bilirkişi raporuyla mahkeme sürecini başlattık.
**Sunucu:** Adil Bey, sizin durumunuzdan etkilenen kaç esnaf var?
**Adil Tay:** 21 esnaf var. Belediye Başkanı Mehmet Çınar ile defalarca görüşmek istememize rağmen bizimle görüşmedi. Yıktığı gün 10 dakika ayaküstü görüştük, tek söylediği “imar kirliliği” oldu. Ancak orada mevcut sanayi sitesinin ön tarafında yüksek gerilim hattı altında olan kaçak yapılar duruyor. Geçtiğimiz Pazartesi günü oradaki bir işçi, yüksek gerilim hattına kapılıp 8 metreden yere çakıldı. Eğer kaçak yapıyla mücadele ediyorlarsa, neden bunlara dokunmuyorlar? Biz büyüklerimizin sözüne güvenerek oraya girdik.
**Sunucu:** Teşekkür ederiz Adil Bey. Sayın Perinçek, bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
**Doğu Perinçek:** Bir deprem zaten yıkmış, arkasından bir de Yeşilyurt Belediyesi esnafımızın yerini yıkıyor. Valiliğin yer verdiği yeri belediyenin yıkması, kamu yönetimindeki anlaşmazlığı ve garip tutumu gösteriyor. Bu konuyla bizzat ilgileneceğim. Yarın hem Malatya Belediye Başkanı’nı hem de Yeşilyurt Belediye Başkanı’nı arayacağım. Depremden sonra esnafın valilikçe gösterilen yerini belediyenin yıkması insanı çok üzüyor. Bu haksızlıkların düzeltilmesi için üzerimize düşeni yapacağız. Esnafımızın bayramını kutluyorum, inşallah bu haksız uygulama düzeltilir.
**Sunucu:** Sayın Perinçek, gündem yoğun. Merkez Bankası faiz kararını açıkladı, dış politika meseleleri var ancak LGBT konusuna da değinmek istiyorum. Vatan Partisi bu konuda en kararlı tutumu alan parti. Geçtiğimiz günlerde Ankara, İzmir ve İstanbul baro başkanlarına açık mektup yazdınız. LGBT konusu neden Türkiye’de bu kadar köpürtülüyor ve neden baro başkanlarına mektup yazdınız?
**Doğu Perinçek:** LGBT, insanlığı çürütmeye yönelik ideolojik bir müdahaledir. İnsanın cinsiyetine yabancılaşmasına yol açıyor. Biyolojik değil, ideolojik bir sorundur. 1998’de yazdığım “Eşcinsellik ve Yabancılaşma” kitabımda da belirttiğim gibi; tarihsel olarak baktığımızda, bu durum köleci toplumların çürüme dönemlerinde görülür. Antik Yunan ve Roma’nın çöküş dönemlerinde, aristokrasi içinde yayılmıştır.
Bugün de Amerika ve Avrupa devletleri, eşcinselliği bir ideoloji olarak topluma dayatıyor. Üçüncü bir cinsiyet icat etmeye çalışıyorlar, oysa doğada üçüncü bir cinsiyet yoktur. İnsanlık tarihi boyunca Romeo ile Juliet, Tahir ile Zühre vardır; masallar, destanlar hep kadın ile erkek üzerinedir. Bu, yukarıdan aşağıya dayatılan bir olaydır. İnsanları kendi vücutlarıyla kavgalı hale getirip bunalımlara sürükliyorlar. Alman Sağlık Bakanlığı’nın Robert Koch Enstitüsü araştırmaları, bu yaşam tarzını benimseyenler arasında intihar, alkolizm, uyuşturucu ve çocuk istismarının çok daha yüksek olduğunu gösteriyor. Doğaya aykırı bir dayatmadır ve baroların buna alet olması çok acıdır. O nedenle barolarda birtakım propaganda çalışmaları örgütlendiğini görünce, biz de baro başkanlarına açık bir mektup yazdık. Bunu bütün topluma duyurduk ve baro başkanlarına şöyle seslendik: “Sayın Baro Başkanı, siz kendi erkek çocuğunuzun dudağına ruj sürüyor musunuz? Veya ona etek giydiriyor musunuz? Ya da kız çocuğunuzu erkek tıraşı yapıyor musunuz? Bunu kendi çocuğunuza yapmıyorsunuz. Ama toplumun buna maruz kalmasına, bunun propagandasının yapılmasına nasıl alet oluyorsunuz?”
Biz eşcinsellik ve LGBT propagandası yapan baroları kabul etmiyoruz. Avukatlar da kabul etmez. O baro başkanları bu tutumlarında ısrar ederlerse, o baroların başında kalamayacaklardır. Toplumda onları destekleyen birilerini de bulamayacaklardır. O bakımdan kendilerini uyardık ve “Bir an evvel bu yanlışlardan vazgeçin” dedik.
İstanbul Barosu, bütün bunlardan sonra hâlâ eşcinsellik propagandası yapan bir çalışma düzenliyor. Öğrendiğime göre avukatlar buna karşı 23 Haziran Cuma günü saat 14.30’da baronun önünde bir protesto yapacaklar. Baro başkanlarının bu yanlışlardan vazgeçeceklerini umut ediyoruz; yoksa orada kalamayacak ve devrilecekler. Bunu çok açık bir şekilde söyleyeyim. Yarınki eylemde avukatlar, bu yanlıştan vazgeçilmesi ve toplantının iptal edilmesi çağrısında bulunacaklar. Eşcinsellik propagandasına alet olan bir baro yönetimini Türkiye kaldırmaz, bunu sırtında taşımaz. Çünkü bu, toplumumuzun geleceğiyle ilgilidir. Türk toplumunu çürütmeye, genç kuşakları bahtsızlığa ve mutsuzluğa itmeye kimsenin hakkı yok.
Buna karşı mücadele tüm dünyada yükseliyor. Amerika’da, Almanya’da, Fransa’da ve Batı ülkelerinde bu konuda mücadele artıyor. Rusya, Çin ve Asya dünyası ise buna şiddetle karşı tavır alıyor. Sırbistan’da dün binlerce ailenin katılımıyla büyük bir “aile yürüyüşü” düzenlendi. LGBT dayatması, bugün emperyalist ideolojinin temel bir aracı haline gelmiştir. Amerika’nın hâkim sınıfları, ideolojik hegemonya kurarak toplumu köleleştirmeyi ve boyun eğdirmeyi hedefliyor.
21-22 yıl önce, ÖDP’nin kuruluş dönemine denk gelen süreçte yazdığım “Eşcinsellik ve Yabancılaşma” kitabında, bu meseleleri ve emperyalizmin üretimden kopuşunu tartışmıştık. O dönemde, hâkim sınıfların üretimden koptukça toplumu da yozlaştıracağını ve çürümeye sürükleyeceğini öngören bir tez ortaya atmıştım. Bugün kapitalizmin çöküş döneminde, sistem yukarıdan aşağıya doğru bu propagandayı dayatıyor. Aydınlık’ta bu konuda bir yazı kaleme aldım; NATO ile LGBT arasında doğrudan bir bağlantı var. LGBT, NATO’suz yapamaz; NATO da LGBT’siz yapamaz. NATO şiddet aygıtı ise, LGBT de mevcut sistemin başlıca ideolojik dayatmasıdır.
“Özgürlük” adı altında yapılan bu dayatmalar aslında özgürlüklerin yok edilmesidir. Eşcinsellik bir tercih özgürlüğü değil, devletlerin topluma dayattığı bir projedir. Sokaktaki çocuğa tecavüz edip bunu “cinsel tercih özgürlüğü” olarak sunan bir sistemden bahsediyoruz. Kapitalizmin yükseliş dönemindeki büyük edebiyatta, sanatta böyle bir propaganda yoktur; o dönem sağlıklı bir toplum yapısı vardı. Şimdi ise çöküş döneminde fonlarla desteklenen bir yozlaşma görüyoruz.
Bugün gerçek anlamda solcu olan devletler; Çin, Vietnam ve Rusya gibi ülkeler bu dayatmalara karşı mücadele ediyor. Vatan Partisi de aynı çizgidedir. Ancak sistem tarafından devşirilmiş, dönekleşmiş yapılar bu propagandaya alet olmaktadır. Türkiye’de de Vatan Partisi olarak bu ideolojik baskıya karşı duruyoruz. Cumhuriyet Kadınları Derneği ve Öncü Kadın ile birlikte, eşcinsellik propagandasını ve örgütlenmesini yasaklayacak bir kanun tasarısı hazırlıyoruz. Bu, insanların özel hayatına müdahale değil, toplumu ve gençliği korumaya yönelik bir tekliftir.
Son olarak; “sapkın” ifadesini kullanmak yerine “dayatma” ve “ideolojik propaganda” kavramlarını tercih ediyoruz. “Sapkın” demek, olayı sanki kişinin doğasından gelen bir durummuş gibi gösterme riskini taşır. Oysa mesele, emperyalizmin topluma karşı yürüttüğü bilinçli ve sistematik bir ideolojik dayatmadır. Bizim tanımımız, günün gerçeklerine ve tarihsel sürece dayanmaktadır. İkincisi, bu LGBT olayı aileyi hedef alıyor, doğru. Ancak sadece aileyi değil, bütün insanlığı hedef alıyor. Bu nedenle konuyu sadece aileye veya çocuk istismarıyla sınırlı tutmak yanlıştır. Evet, çocuk istismarı vakaları yaşanıyor ve aile yapısı dağıtılıyor ama LGBT’nin asıl hedefi tüm insanlıktır. İnsanları kendi cinsiyeti ve vücuduyla kavgalı hale getiren bu süreç, büyük bir yabancılaşmadır. X-Y kromozomuna sahip bir erkeğe kadın doğasını, X-X kromozomuna sahip bir kadına ise erkeklik rollerini dayatmak, insanın hayatı boyunca kendi vücuduyla savaşmasına ve derin psikolojik tahribatlara yol açar.
Bunun ideolojik bir dayatma olduğunu kabul etmeliyiz. “Sapkın” diyerek geçiştirmek, konuyu tıbbi bir sorunmuş gibi kişiselleştirmeye neden olur. Biyolojik olarak çok nadir görülen ve tıbbi müdahale gerektiren durumları, eşcinselliğin kaynağıyla bir tutamayız. Eşcinselliğin kökeni, eski Yunan, Roma, Orta Doğu ve bugünkü emperyalist sistemin merkezlerinde olduğu gibi, doğrudan ideolojik ve kültüreldir.
LGBT, özünde bir kadın düşmanlığı barındırır. Kadın düşmanlığı, sınıf tahakkümünün keskin olduğu köleci toplumlarda aşırılığa varır. Eski Yunan ve Roma’da kadınlar kafese kapatılmış, entelektüel hayattan mahrum bırakılmıştı. O çağlarda kadınların felsefeden ve sanattan dışlanması, erkekler arasında duygusal bir boşluk yarattı. İnsan aşkı zihinsel ve ruhsal bir birleşmeyken, kadının dışlandığı bu toplumlarda duygusal beraberlikler aynı cinsler arasında gelişmeye başladı. Dolayısıyla bu durum, kadını kafese atan sömürücü toplumların bir sonucudur. Kur’an-ı Kerim’de bahsedilen Lut kavmi ve Sodom-Gomorra gibi örnekler de aşırı sömürücü toplumlardaki bu çürümeyi işaret eder.
***
1967 tarihli RAND Corporation raporunda cinsiyet değiştirme ameliyatlarının yer alması, Amerikan derin devletinin bu konuya çok önceden eğildiğini gösteriyor. Profesör Doktor Fehmi Katırcıoğlu’nun bulduğu bu rapor, 21. yüzyılın perspektiflerini ortaya koyuyordu. O dönemde bu raporla ilgili haberler yapmıştık; raporda Türkiye’nin rotasının Asya olduğu tespiti de vardı.
Bunun ötesinde, Marx ve Engels’in 1870’li yıllardaki mektuplaşmalarında da benzer bir endişe görülür. Kapitalizmin gelişmesiyle birlikte devletin bu tür yozlaşmaları topluma dayatacağı o dönemde öngörülmüştü. Yazdığım “Eşcinsellik ve Yabancılaşma” kitabında, Marx ve Engels’in dört yabancılaşma türüne (emeğe, kendisine, ürüne ve topluma yabancılaşma) beşinci olarak “cinsiyetine ve eşinin cinsiyetine yabancılaşma”yı ekledim. Kitabın kapağında yer alan, iki erkek arasında bir iletişim varken kadının sırtını dönüp yalnız kaldığı antik kabartma, anlatmak istediğim bu yabancılaşmayı çok iyi ifade ediyor.
Bugün baroların LGBT konusunda takındığı tavır ise Batı’nın ideolojik hegemonyasının ve dış fonlamaların bir sonucudur. Bu durum Türk avukatlığı için bir utançtır. Türk toplumu ve Türk avukatları, bu ideolojik dayatmalara karşı duracaktır. NATO’ya evet demekle LGBT’ye evet demek aynı şeydir; emperyalist solun temsilcileri bugün bu akımın savunuculuğunu yapmaktadır. Bizim mücadelemiz, Kerem ile Aslı’nın, Romeo ile Juliet’in temsil ettiği değerlerle, NATO ve LGBT dayatması arasındadır.
***
Merkez Bankası’nın faizleri %15’e çıkarma kararı ve Mehmet Şimşek’in açıklamaları, AK Parti içindeki iki farklı çizginin çarpıştığını gösteriyor. Bir yanda Sayın Cevdet Yılmaz’ın vurguladığı “iç tasarruf” kavramı, diğer yanda ise yatırım, istihdam, üretim ve ihracat odaklı ekonomi modeli var. Ancak tasarruf; borçları ve faizleri ödemek için mi, yoksa yatırıma yönlendirmek için mi yapılacak? İşte AK Parti içindeki tartışma bu iki çizgi etrafında dönmektedir. Mehmet Şimşek’in temsil ettiği, Hafize Gaye Erkan’ın Merkez Bankası’nın başına getirilmesiyle somutlaşan yüksek faizci anlayış; Turgut Özal ve Tansu Çiller çizgisini devam ettiren ekonomi politikalarıdır. Sayın Cevdet Yılmaz ise görünüşte iş tasarrufa ve yatırıma vurgu yapan öbür çizgiyi temsil etmektedir. Bu iki anlayış şu an çarpışıyor. Sayın Tayyip Erdoğan’ın hep faizlerin yükseltilmesine karşı bir tavrı vardı ancak bir yandan da Mehmet Şimşek’i getirip maliyenin başına oturttu. Bu atama, Tayyip Erdoğan’ın bir nevi kendini inkârıdır. Ben, AK Parti içindeki bu bölünmenin ve çarpışmanın devam edeceği kanısındayım.
Cumhurbaşkanı “kabullendik” kelimesini kullandı. Acaba sizin “sistem kriz içerisinde” diye tarif ettiğiniz durum, maaşların ödenemeyecek noktaya gelmesi ve devletin manevra yapamaz hale düşmesi nedeniyle mi bu noktaya taşındı? “Kabullendik” kelimesinde, kişinin istemediği bir şeye razı olması durumu var. “Boyun eğdik” diyemediği için “kabullendik” diyor; aslında bu, boyun eğmenin kibarcasıdır. “Bize bir şey dayatıldı, biz de kabul ettik” demeye getiriyor. Ancak bu sürdürülebilir bir yol değil. Sanıyorum, “Sıcak paraya ihtiyacımız var, yerel seçimi sonbahara alalım, o zamana kadar Batı’dan faizle para bulalım” diyerek bir ikna süreci yürütülmüş olabilir. Birleşik Arap Emirlikleri’ne de gittiler; yani sadece Batı değil, nerede para varsa oraya yöneliyorlar. Fakat bu da dünya sistemi içindeki bir arayıştır, sonuç itibarıyla o da Batı’dır; iç tasarrufa yönelen bir politika değildir.
Birisi çıkıp “İş tasarruf nerede?” diye sorabilir. 500 milyar dolar yabancı bankalarda olduğuna göre Türkiye, dünya çapında büyük iş tasarruf yapan bir ülkedir. Bu 500 milyar doları Türkiye’nin emekçisi alın teriyle yaratmış; ancak “Ak Türkler” veya “Beyaz Türkler” diyebileceğimiz kesim, yani Türkiye’nin vurguncuları, bu kaynağı götürüp yabancı bankalara yatırmıştır. Bu durum, Türkiye’de olağanüstü miktarda bir iş tasarruf olduğunu kanıtlıyor. Vatan Partisi olarak “İş tasarruf nerede?” sorularına cevabımız nettir: Tasarruflarınız Londra, İsviçre, Zürih ve Kıyı bankalarında; İngiltere, Amerika ve Avrupa bankalarındadır. Otoritesi güçlü, halktan yana bir devlet, bu 500 milyar doları Türkiye’ye getirir. Bu, muazzam bir kaynaktır. Devrimci bir devlet, Türkiye’de üretilen kaynağın yurt dışına kaçırılmasına izin vermez. AK Parti bu adımı neden atamıyor? Çünkü o 500 milyar doların büyük bir kısmı, AK Parti döneminde zenginleşen çevrelerin tasarrufudur. Yani AK Parti’nin kendisiyle savaşması gerekir.
Bu paralar neden yurt dışına gidiyor? Türkiye’de sanayi veya tarım sermayesine dönüştürülmek yerine neden yurt dışına yatırılıyor? Bunlar sanayici kârı değil; sıcak para komisyonları, borsa vurgunları veya tarikat rantları gibi havadan kazanılan paralardır. Bu vurgunu yapanların sanayici veya tarımcı geleneği yoktur; parayı faizde tutmayı veya yabancı bankaları daha güvenli bulurlar. Oysa sanayici geleneği olan kişi, tasarrufunu yatırıma çevirir, fabrikasını büyütür. Havadan para kazananın üretim kültürü olmadığı için en kolay yol olarak yabancı bankaların faizini seçiyorlar.
Vatan Partisi olarak üretim devrim programımızda, mevcut tasarrufların Türkiye’ye getirilmesini savunuyoruz. Mülkiyete el koymuyoruz ancak bu kaynağın yatırıma yönelmesini şart koşuyoruz. 500 milyarın 200-300 milyar dolarını Türkiye’ye getirirsek ekonomi uçar. Ayrıca 2022’de banka karları 4 misli artarak 433 milyar liraya ulaştı. Neden bu karlara Fransa’daki gibi %80 kurumlar vergisi getirmiyoruz? Bu kaynakla muazzam bir istihdam yaratılabilir. Mehmet Şimşekler ise “Yabancı yatırımcı korkar” diyerek Katar’a para aramaya gidiyor. Fransa serbest piyasa ekonomisi içinde değil mi? Orada bankalara %80 kurumlar vergisi uygulanıyor. Mehmet Şimşek’in “piyasa ekonomisi ve dışa açık ekonomi” söylemleri gerçekçi değildir ve Türkiye’yi 1916 öncesi rasyonel dedikleri, iflas etmiş bir sisteme geri döndürmeyi hedefler. Bu çıkmaz 7-8 ayı geçmez.
Siz bu ekonomik modelle Türkiye’yi borca batırdınız; halk peynir, et alamaz hale geldi. Şimdi “21 yılı devam ettireceğiz, serbest piyasa, dalgalı kur” diyerek bu halka ne söylüyorsunuz? “Türkiye’yi kurtaracak hiçbir teşebbüs içinde olmayacağız” diyorsunuz. AK Parti’nin kendi içinden, Berat Albayrak döneminden gelen “Sıcak para devri bitmiştir” söylemleri bile bugün terk edilmiş durumda. Turgut Özal’ı deviren, Kemal Derviş’i bitiren sistemin aynısını şimdi AK Parti uyguluyor. Sayın Tayyip Erdoğan, “Bay Kemal” diye eleştirdiği isimlerin ve altılı masanın Atlantikçi ekonomi programını Mehmet Şimşek ile uygulamaya koymuştur.
Mehmet Şimşek’in mesajlarına baktım, 640 kelimelik metinlerinde “tasarruf” kelimesi hiç geçmiyor. Cevdet Yılmaz ise sürekli “tasarruf” diyor. Mehmet Şimşek, programını savunurken güven kazanmak için aldatıcı kavramlar kullanıyor ama uyguladığı model dolarizasyonu önlemek bir yana, doların fiyatını daha da artıracaktır. Dolar saltanatına son vermek istiyorsanız, dışa bağımlı değil, iç tasarruflara dayalı ve yatırımı esas alan bir üretim ekonomisine dönmek zorundasınız. Yani burada, daha doğrusu Mehmet Şimşek’in elini birisi tuttu. Mehmet Şimşek istediği faizi belirleyemedi. Burada ben, Sayın Cumhurbaşkanımızın da etkisi olabildiğini tahmin ediyorum. “Zaten kabullendik” derken bir itiraz vardı. İkincisi; “Benim faiz konusundaki pozisyonumda bir değişiklik yok” dedi. Dolayısıyla bu 15’lik oran, sanıyorum Sayın Cumhurbaşkanı’nın müdahalesiyle oluşan bir oran.
AK Parti bölünmüş durumda. Parti içinde iki ekonomi politikası çarpışıyor. Birisi Kemal Derviş ve Mehmet Şimşeklerin politikası; yani dünya piyasalarına, kapitalizmin rasyonellerine devamlı gönderme yapan politika. Aslında o, kapitalizmin rasyoneli de değil. Kapitalizmin rasyoneli, kaynakların verimliliğe göre dağılmasıdır. Kapitalizm, yükseliş döneminde dünya ekonomisine çok büyük ataklar getirdi. Ama şimdi “tefeciler dönemi” var. Sanayiciler kapitalizmin tepesinden yıkıldı, yerlerini tefeciler ve faizciler aldı. Sanayici kapitalizminin yerine tefeci kapitalizmi geldi. Artık sanayi karları değil, tefeci karları belirleyici oluyor. Sayın Mehmet Şimşek de o tefeci karlarını temsil eden rasyoneli savunuyor.
Buna karşı, tasarrufa gönderme yapan ve faizleri mümkün olduğu kadar dizginlemeye çalışan bir çizgi var. Berat Albayrak o çizgiyi temsil ediyor; bakın onun da hiç sesi sedası çıkmıyor. Hatta kabinenin kuruluşundan önce “Berat Albayrak tekrar ekonominin başına gelecek” deniyordu ama gelmedi. Süleyman Soylu tasfiye edildi, Mustafa Şentop tasfiye edildi. Bunlar hayra alamet değil. İbrahim Bey’in göreve gelmesi de bir soru işareti olabilir. Amerika ile çok iyi ilişkileri olan bir siyaset anlayışı bu.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Londra’da 2023 Ukrayna İyileştirme Konferansı’nda konuştu. Görüşme yaptığı isimler arasında ABD Dışişleri Bakanı Blinken, Fransa Dışişleri Bakanı Colonna, İngiltere Dışişleri Bakanı Cleverly, Kanada Uluslararası Kalkınma Bakanı Sajjan ve Ukrayna Dışişleri Bakanı Kuleba vardı. Hakan Fidan burada, “Türkiye, Tatar Türklerinin kadim vatanı Kırım dahil Ukrayna’nın bağımsızlığı, egemenliği ve toprak bütünlüğünün sağlanması konusunda kararlı” diyor. Ayrıca savaş başladığından bu yana Türk müteahhitlerin Ukrayna’da 3,2 milyar dolarlık 50 projeye dahil olduğunu ifade ediyor.
Bu açıklamalar, tamamen Amerika’nın yanında ve Rusya’nın karşısında bir pozisyonu yansıtıyor. Bu bir çıkmaz. Türkiye’nin Amerika ile beraber çözebileceği hiçbir ekonomik sorun yok. İktidar şu anda Mehmet Şimşek’in getirdiği programı benimsemiş; dışarıdan, Batı’dan para bularak bu varta yı atlatmaya çalışıyor. Hakan Fidan’a da bu doğrultuda talimat verilmiş. Ancak bu söylemler, Türkiye ile Rusya arasındaki yakınlaşmaya zarar veriyor.
Amerikan ekonomisi batmaya gidiyor. Önümüzdeki 2-3 ay içinde büyük bir çöküş yaşayacağını göreceğiz. Çöken bir ekonomiye sarılarak onunla birlikte batarsınız. Sayın Hakan Topkurulu da Ulusal Kanal’da Amerikan ekonomisindeki gidişatı çok iyi anlatıyor; balon sürekli şişiyor. Sayın Hakan Fidan’ın bu açıklamaları, önümüzdeki sonbaharda Amerikan ekonomisiyle birlikte yaşanacak çöküşün risklerini görmezden geliyor. Ayrıca “Tatar Türklerinin kadim vatanı Kırım” ifadesi Amerikancı bir söylemdir. Sen Türkiye’ye mi katacaksın Kırım’ı? Amerika’nın Kırım’ı ele geçirmesini savunuyorsun. Orada iki taraf var: Amerika ve Rusya. Kırım Türkleri de Rusya ile yaşamayı tercih ediyor; çünkü Ukrayna tarafında faşist bir baskı var.
AK Parti iktidarı bir çıkmazda. Patinaj yapıyor ve bu siyasetle 2-3 sene daha devam edebileceğine ihtimal vermiyorum. Denge politikası yürüttüğünü iddia edenler yanılıyor; dünyada iki kamp varken ortada dans edemezsiniz. Batı emperyalizmi çökerken, Asya’dan büyük bir uygarlık yükseliyor. Bu denge arayışı çok büyük bir yanlış.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan Londra’dan döndükten sonra, görev süresi dolan İran’ın Ankara Büyükelçisi Muhammed Farazmand tarafından ziyaret edildi. Farazmand, hem İran hem Türk tarihini çok iyi bilen değerli bir entelektüeldir. Türkiye için İran gibi bir komşunun olması bir şanstır. İran’ın Türk Devletleri Teşkilatı içindeki konumu, Kıbrıs sorununun ve Azerbaycan ile yaşanan anlaşmazlıkların çözümü açısından çok değerlidir.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Zengezur Koridoru konusunda İran’a yönelik sitemkar ifadeleri olmuştu. Ancak bu konudaki çözüm, İran’ı dışlamak değil; hem Doğu-Batı hem de Kuzey-Güney (İran-Rusya) hatlarını kapsayan bir bağlantı kurmaktır. İran’ın en büyük Ayetullahlarından Ayetullah Amili de bize yaptığı ziyarette, İran’ın Zengezur Koridoru’na karşı olmadığını belirtti. Biz de Türkiye olarak, İran’ı Ermenistan’dan veya Rusya’dan koparacak bir yaklaşımın bölgemizdeki sorunları çözmeyeceğine inanıyoruz.
Suriye konusunda Astana görüşmeleri ise farklı bir tablo çiziyor. Ukrayna meselesindeki Batı yanlısı söylemle, Astana sürecindeki Türkiye-Rusya-İran uyumu birbiriyle çelişiyor. Vatan Partisi olarak Suriye’nin kuzeyinin anahtar olduğu kanısındayız. Orada Türk, Rus, İran askerleri ve Suriye yönetimi bir araya geldiğinde terör örgütlerini bitirecek zemin zaten mevcut. Astana süreci başarıyla ilerlerse ve Suriye’nin kuzeyinde bu devletler birleşirse, Karadeniz ile Akdeniz arasındaki cephe birliği de sağlanmış olacak. Çözüm, bu düğümün oradan çözülmesinden geçiyor. PKK ile HTSH, yani Bölücü Terör Örgütü ile Yobaz Terör Örgütü, Suriye’nin kuzeyinde ittifak yapıp birleştiler. Türkiye ile Rusya da bir ittifak sürecine girdi. PKK’nın yayın organındaki “Rusya zemin hazırladı, Türk devleti katletti” şeklindeki haber, Türkiye ile Rusya’nın Suriye’nin kuzeyinde askeri bir iş birliğine yöneldiğini gösteriyor. Bu, tüm düğümleri çözecek çok önemli bir başlangıçtır. Peki, Sayın Dışişleri Bakanı, Suriye’nin kuzeyinde böylesine akıllı bir siyaset izlenirken, Ukrayna’da neden yanlış bir politika izleniyor? Sonuç itibarıyla tek bir cephe söz konusudur; Ukrayna cephesinde Amerika’dan yana olup, Suriye cephesinde Rusya ile beraber olamazsınız. Bu, kendi politikanıza aykırıdır. Ukrayna’da kuvvetlenen Amerika, Suriye’nin kuzeyinde de kuvvetlenmiş olur. Eğer Amerika Birleşik Devletleri’nden bir tehdit geliyorsa, tüm cephelerde; Rusya, İran, Çin, Suriye ve Libya ile, hatta Doğu Akdeniz’deki tehditler düşünüldüğünde Mısır ile beraber hareket edilmelidir.
Bugün Abhazya liderleriyle de görüşmelerimiz oldu. Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile Abhazya’yı tanıması ve Rusya ile iş birliği yapması, Doğu Akdeniz’deki düğümleri çözecek bir adımdır. Astana Bildirisi’nde, Suriye’nin egemenliğini ve toprak bütünlüğünü baltalayan ayrılıkçı gündemlere karşı kararlılık vurgulandı. Suriye’nin kuzeydoğusundaki gayrimeşru “öz yönetim” girişimleri ve terör örgütlerini destekleyen ülkelerin eylemleri kınandı. Yani Amerika kınandı. Bu bölgedeki istikrarın ancak egemenliğin korunmasıyla sağlanabileceği konusunda uzlaşıldı. Peki, Suriye’de Rusya, İran ve Suriye ile birlikte Amerika’ya karşı tavır alan bir Türkiye varken, Ukrayna’da nasıl oluyor da Amerika ile aynı çizgide durulabiliyor?
Astana Bildirisi’ndeki bu cümleler, aslında AK Parti’nin yaşadığı çıkmazı gösteriyor. Suriye’de Rusya ile iş birliği yapılarak Tel Rıfat’taki terör örgütleri temizleniyor. Astana’daki Rus temsilci Lavrentyev’in “Yol haritamızı Türkiye kabul etti” beyanı ile sahadaki eylemler birbiriyle örtüşüyor. Biz Aydınlık’ta geçen hafta ayrıntılı yazdık; ABD, HTSH ile PKK’yı yan yana getirmek için bir yıldır toplantılar düzenliyordu. Türk ordusu ve Rusya, Tel Rıfat bölgesinde bu gelişmeye yanıt verdi. Son operasyonda etkisiz hale getirilen teröristler, doğrudan Kandil’e bağlı, Mazlum Kobane’nin kurmay kadrosuydu. Bu operasyon, örgütün beynine yönelikti ve Rusya ile Türkiye arasındaki irade birliğini gösteriyor. Hükümet bunu devam ettirebilirse ayakta kalır; bu, iktidarın beka şartıdır. Suriye’yi halletmek, aynı zamanda PKK’yı ve mülteci sorununu çözmek için Türkiye’nin önündeki tarihi bir fırsattır.
Gladio konusuna gelecek olursak; Aydınlık’ta Özgür Altınbaş imzasıyla yayınlanan haber, NATO’nun üye ülkelerde nasıl çalıştığını belgelerle ortaya koydu. İngiltere Dışişleri Bakanlığı’nın gizliliği kaldırılan belgelerinde, Gladio’nun nasıl kurulduğu ve yönetildiğine dair çok sayıda örnek var. Türk basını bu önemli belgeleri görmezden geldi. Oysa 15-16 Temmuz 2016’da Gladio, Türk ordusunun hangarlarından çıkan tanklarla, uçaklarla Meclis’i bombalayarak kendini gösterdi. İtalya Cumhurbaşkanı Cossiga’nın da belirttiği gibi, Gladio askerden çok politikacılara nüfuz etmiştir. Cossiga, NATO ülkeleri içerisinde Gladio’nun en az nüfuz ettiği ordunun Türk ordusu olduğunu söylemiştir. Vatan Partisi ve aydınlıkçılar, 50 yıldır Gladio ile göğüs göğüse mücadele etmiştir. 2008-2014 yılları arasında Ergenekon-Balyoz tertipleriyle Türk ordusunun komuta kademesini hapse atanlar da yine bu Gladio yapılanmasıydı. 15-16 Temmuz’da ise Türk milleti ile Gladio arasında büyük bir savaş yaşandı ve Gladio ezildi.
Bugün Türkiye’de yüzlerce NATO generali ve binlerce NATO subayı hapistedir. Bu, Türkiye’nin Sakarya Savaşı kadar kıymetli bir temizlik harekatıdır. Şimdi ise devlet, Süleymancılar grubunu ciddi bir tehdit ve tehlike olarak tespit etmiştir. Devletin büyüteci şu anda bu grubun üzerindedir. Çok ilginçtir ki Süleymancılar, devletin eğitim sisteminde yetişmiş İmam Hatip mezunlarını hedef alıyor ve onları “zehirlenmiş unsurlar” olarak görüyorlar. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Atatürk tarafından kurulmuş olması, İslam’ın Türkiye’de orta çağcı unsurlar ve yabancı devletler tarafından kontrol edilmesini engellediği için hayati bir değer taşımaktadır. Amerika bağlantılı çevrelerin sürekli Diyanet’i hedef almasının sebebi de budur. Diyanet İşleri’nin bu rolü, Cumhuriyet’in toplum içindeki birliğini korumak adına çok önemlidir. FETÖ’nün tavrını, yabancı devletlerle olan ilişkilerini ve o çizgiyi Süleymancıların temsil ettiğini; birtakım tehlikeli faaliyetler içinde olduklarını saptıyorlar. Sağ olun.
Şimdi biraz evvel üçüncü bir cinsin olmayacağını, cinsiyetsizliğin mümkün olmadığını söyledik. Fuzuli’nin Leyla ve Mecnun’u hakkında olağanüstü güzeldir. Babam da çok güzel okurdu; “Perişan halin oldum, sormadın hali perişanım, gamından derde düştüm, kılmadın tedbiri dermanım, ne dersin ruzigarım, böyle mi geçsin güzel hanımım, gözüm canım efendim, sevdiğim devleti sultanım” diye babamdan hep kalmıştır belleğimde.
Leyla ve Mecnun’u tabii çok kimse kaleme almıştır ama Fuzuli kadar güzel yazanını görmedim. Bu, eşcinsellik tartışması bakımından çok aydınlatıcıdır. “Leyla ile Ayla” demiyor dikkat edin, “Leyla ve Mecnun” diyor. Veyahut da “Mecnun ile Mehmet” demiyor yani. Müzik olarak da Üzeyir Hacıbekov’un Leyla ve Mecnun operası var, Azerbaycanlıların. Ben Niyazi Bekov’un da Leyla ve Mecnun operası olduğunu biliyorum ama onu değil, Üzeyir Hacıbekov’unkini bulduk. Üzeyir Hacıbekov da çok büyük bir besteci; Azerbaycan Milli Marşı’nı da yazan büyük bir sanatçı. Azerbaycan Milli Marşı hakikaten olağanüstü kuvvetli bir marş ve içerisinde Türk nameleri görüyoruz. Üzeyir Hacıbekov’a da saygılar.
Fuzuli tabii olağanüstü bir şairimiz, büyük bir Türk divan şairi. Benim divan şairleri içinde en sevdiğim isim Fuzuli’dir çünkü halka en yakın olan odur.
Arzu Aliyeva ve Mensur İbrahimov’un sahnelediği “Leyla ve Mecnun” ile programımıza veda ediyoruz. Çıkış yolunun tamamını ve bölümlerini YouTube kanalımızdan izleyebilirsiniz.

