Değerli izleyenler, “Çıkış Yolu”ndan herkese iyi geceler. Bu hafta yine gündemin öne çıkan başlıklarını Sayın Dr. Doğu Perinçek’e soracağız. Moskova’da yapılan önemli ve sürpriz bir görüşme var; Türkiye ve Suriye istihbaratlarının tepesindeki isimler bir araya geldi. Bunu konuşacağız. İran’da önemli gelişmeler, Libya’da ateşkes çabaları var. Bugün grup toplantıları yapıldı ve bazı eleştiriler söz konusu; bunları da değerlendireceğiz. CHP-HDP yakınlaşmasına dair haberler ve ekonomideki gelişmeler de gündemimizde olacak. Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek, hoş geldiniz efendim.
Sayın İsmet Özçelik ile birlikte Aydınlık Gazetesi Ankara temsilcisi olarak sorularımızı yönelteceğiz. Sayın Özçelik, siz de askerden döndünüz, hoş geldiniz.
— Sağ olun efendim, teşekkür ederim.
— Hatıralar bitmiyormuş, değil mi?
— Bitmiyor, bitmiyor… Kütahya’daki Hava Er Eğitim Tugay Komutanlığı’nda yaptık askerliğimizi. 21 gün dolu dolu geçti, anlatacak çok şey var.
Efendim, tekrar hoş geldiniz. Moderatör hakkımı kullanarak ilk soruyu ben sormuş olayım. Moskova’da Libya konulu temaslar çerçevesinde Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ve Dışişleri Bakanı oradaydı. Rus mevkidaşlarıyla önemli bir diplomasi trafiğine şahit olduk. Ancak orada beklenmedik bir gelişme daha yaşandı; MİT Başkanı Hakan Fidan ile Suriye İstihbarat Başkanı Ali Memlük bir araya geldiler. Suriye resmi haber ajansı SANA tarafından duyurulan bu görüşmede, İdlib ve Soçi Mutabakatı’nın hükümlerinin ele alındığı belirtildi. PKK ile mücadeleye ilişkin konuların da gündeme geldiği ifade ediliyor. Resmi bir açıklama olmasa da Ankara-Şam hattında “İlişkiler düzeliyor mu? Yeni bir başlangıç mı var? Büyükelçilikler açılacak mı?” gibi sorular soruluyor. Dün gece gerçekleşen bu görüşmeyi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Sayın İsmet Özçelik’in konuyla ilgili özel kulis bilgileri var, önce onları dinleyelim.
— Yarın Aydınlık’ta manşet haberimiz olacak, çünkü Libya olayının da önüne geçen bir hadise. Kulis bilgilerimize göre Sayın Putin, Şam’dan İstanbul’a geldiğinde Erdoğan ile görüşmesinde Şam’la yapılan diyalogda çıtanın yükseltilmesini önermişti. İstihbaratın alt kademelerinde görüşmeler zaten sürüyordu ancak bu çıtanın yükseltilmesi gerekiyordu. Moskova’da Türk heyeti oradayken, Ali Memlük başkanlığında bir Suriye heyeti de oradaydı. Ali Memlük, Esad’ın sağ kolu, baba Esad zamanından beri istihbaratın kritik ismi ve yönetim üzerinde çok etkili bir kişi. Onunla görüşme yapılmış olması ayrı bir önem arz ediyor; çünkü o, karar verici noktadaki bir yetkili.
Görüşmelerde dokuz maddelik bir çerçeve üzerinde anlaşıldığını biliyoruz. İçerisinde Fırat’ın doğusundaki PKK/YPG ile ortak mücadele konusu da yer alıyor. Türkiye’den bir takvim istenmiş; yani “ne yapılacak, ne edilecek” konusunda belirsizliklerin giderilmesi hedefleniyor. Moskova’daki kaynaklar, toplantının çok verimli geçtiğini ve görüşmelerin sürdürülmesi konusunda irade beyan edildiğini belirtiyor. Bu, ilişkilerin önümüzdeki süreçte devam edeceğinin göstergesidir. Türkiye-Suriye işbirliği artık resmileşmiş oldu.
— Evet, Sayın Özçelik’in de belirttiği gibi, bölgede tarih yazan önemli adımlar atılıyor. Vatan Partisi’nin öngördüğü gibi; sahadaki fiili işbirliği şimdi resmî bir nitelik kazandı. Bu gelişme, Türkiye’nin ve Suriye’nin bağımsızlığı, bütünlüğü ve Amerika’nın bölgemizden gitmesi açısından çok kritiktir. Irak’ın Amerikan askerlerini ülkeden çıkarma kararından sonra bu işbirliği, sürecin bir parçasıdır.
Hatırlarsanız, bazı çevreler mezhepçi bir pencereden bakarak Beşer Esad aleyhine devlet adabına yakışmayan söylemlerde bulunuyorlardı. Oysa bölgedeki saflaşma Sünni-Şii üzerinden değil, emperyalizme karşı bağımsızlık ve üretim ekonomisi üzerinden şekilleniyor. Türkiye, Rusya ve İran ile beraber hareket ediyor. Amerika’nın bölgede yaratmak istediği mezhepçi bloklaşma tutmadı ve tutmayacak.
Peki efendim, muhalefet “Türkiye mezhepçi bir dış politika izliyor” eleştirisini sürdürüyor. Buna ne dersiniz?
— Türkiye’nin mezhepçi bir dış politikası yok. Mezhepçi politikalar tutmadı; bugün Türkiye, Rusya, İran ve Suriye bir cephede buluştu. Bu, mezhep değil, millî çıkarlar ve egemenlik eksenli bir saflaşmadır. Amerika’nın piyonları ise kaybediyor. Devlet terbiyesi noksanlığıyla, saplantılarla hareket etmekten artık vazgeçilmelidir. Gelecek, bölge ülkelerinin işbirliğindedir. Türkiye, örneğin Libya’da ateşkes çabalarına önderlik etse de, Astana sürecini kursa da bu eleştiriler bitmiyor. Neden böyle? Efendim şimdi meseleyi ele alalım. Libya’da bir tarafta Sarrac hükümeti, yani Trablus’taki Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilen meşru hükümet var; öbür tarafta ise General Hafter var.
Hafter, Sünnilik açısından bakıldığında daha aşırı ve yobaz bir çizgidedir. Yani Sarrac ile Hafter’i kıyasladığımızda, eğer Türkiye Sünni politikası izliyor olsaydı, teorik olarak Hafter’i desteklemesi gerekirdi; çünkü o, Suudi Arabistan ile beraber Vahhabilerin yanında yer alıyor. Hafter’in seküler olduğunu iddia eden çokça tutum vardı. Cumhuriyet Gazetesi de öyle yazıyordu. Fakat oradaki mücadeleyi sekülerlik, laiklik veya çağdaşlık ile dincilik veya mezhepler arası bir saflaşma olarak tanımlamak yanlıştır. Orta Doğu’ya bu açıdan bakarsanız, oradaki mücadeleyi doğru okuyamazsınız. Orta Doğu’da esas mücadele; bir tarafta Amerikan emperyalizmi ve İsrail, diğer tarafta ise bölgenin bütün ülkeleri ve mazlumlar arasındadır.
Bizim İstiklal Savaşı’mızda da durum aynıydı. İngilizler, Fransızlar ve üzerimize sürdükleri Yunanlılar, demokratik devrimlerini yapmış, laiklik ve sekülerlik konusunda büyük mesafeler almış Batılı güçlerdi. Bizim yanımızda ise Hindistan Müslümanları, Afganistan’ın padişahı Amanullah Han ve Sovyetler Birliği vardı. Dolayısıyla İstiklal Savaşı’mızda biz, kendilerine “seküler” diyen emperyalistlerle savaştık. Çağımızda da dış saflaşmaları “sekülerler ve dinciler” diye görmeye çalışmak, gerçeklerle ilgisi olmayan bir bakış açısıdır.
Bugün çözümün merkezi Asya’ya kaydı. Eskiden krizler Washington’da veya New York’ta çözülmeye çalışılırdı; şimdi ise çözüm merkezleri Soçi, Ankara, Tahran, Astana ve Pekin’dir. Rusya-Türkiye ekseni, Suriye’de ve Libya’da olduğu gibi, sahada askerî varlığıyla ve diplomasisiyle sorunu çözen bir yapıdır. Türkiye’nin asker göndermesi, Libya’da sürecin önünü açan bir olaydır. Türkiye bu süreçte bir eliyle Rusya ile iletişim kurarken, diğer yandan kıyıdaş ülkeler (Suriye ve Mısır) ile iş birliği zeminini zorlamaktadır. Çünkü Suriye ve Mısır ile ortak menfaatlerimiz var; denizlerdeki yetki alanlarımızı onlarla belirleyeceğiz. Bu sayede Amerika, İsrail ve Yunanistan’ın Doğu Akdeniz’deki girişimlerini yerle bir ediyoruz.
Muhalefet ise hâlâ “Taraf tuttuk, o yüzden Hafter ateşkesi kabul etmedi” diyor. Oysa Türkiye oraya asker göndermeseydi Hafter asla hizaya gelmezdi. Hafter’in ordusunda Libya halkı yok; dışarıdan gönderilen paralı askerler, it kopuk çeteler var. Türkiye’nin ağırlığı hissedilince Hafter dizginlendi. Sonuç itibarıyla, ateşkes geçici bir çözümdür; kalıcı olan, Amerika ve İsrail’in aleti olmayan, bölge ülkelerinin dostu bir Libya hükümetidir.
CHP’nin “Libya’ya Birleşmiş Milletler Barış Gücü gitsin” önerisi ise çok vahimdir. Bu, Türk askerine karşı çıkıp emperyalist bir askeri gücü davet etmektir. CHP, Ergenekon-Balyoz süreçlerinden bu yana ordu düşmanlığı yaparak, PKK’yı hendeklerde koruyarak, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı harekatlarına karşı çıkarak hep aynı çizgide durmuştur. İYİ Parti ise MHP’den kopup gelmiş bir tabana sahip olduğu için milliyetçi görünmeye çalışsa da, pratikte NATO’nun bulunduğu tarafta mevzilenmektedir.
Son olarak, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Putin’in ateşkes çağrısı tesadüf değildir. Putin gibi bir lider, bunun altyapısını kurmuş, tahlillerini yapmıştır. Bu çağrıyı yaparken sonuç alacağını bilir ve kendi prestijini riske atmaz. Hesap kitap yapılmıştır diye düşündük ve o çağrının tutacağını bir anlamda hesaplamıştık. Yani bir muhalefetin bu çerçevede, gazeteciler kadar bir sürü bağlantısı var. Büyükelçi, diplomatlar falan da kadrolarında var. Bunu hesaplayamayacak kadar acizler mi? Yani ben onu anlayamıyorum. Hesap meselesi değil bu, herkes kendi cephesinde.
Cumhuriyet Halk Partisi çok açık bir şekilde Amerika Birleşik Devletleri cephesinde; Türkiye’de PKK ve HDP ile beraber hareket ediyor. İstanbul’da en son gördüğümüz gibi, Selahattin Demirtaş’ın tiyatro eserlerinde şurada burada beraberler. Yani PKK ile aynı saftalar. İstanbul Belediyesi PKK kitaplarının reklamcılığını yapıyor, sergiliyor, satıyor vesaire. Her konuda böyle; PKK’yı hapisten çıkartmaya çalışıyorlar, FETÖ’yü hapisten çıkartmaya çalışıyorlar. Onun için burada “hesap kitap” diye bir şey yok. Herkes kendi bulunduğu cepheden bir mücadele yürütüyor. Onun için “hesaplayamıyorlar” diye eleştirmek bence tam yerine oturmuyor; bulundukları cepheden yapmaları gerekeni yapıyorlar.
Putin ile Sayın Erdoğan’ın müdahalesi ise gecikmemesi gereken bir müdahaleydi. Belki 24, 48 veya 72 saatte sonuç almayabilir. Nitekim Hafter iki gün süre istiyormuş, karşı tarafa kaçtı falan filan. Ama bunu yapmaları lazımdı; süreci başlatmak ve ilerletmek bakımından son derece isabetli oldu. Türkiye-Rusya ekseni iyice oturdu. Libya üzerinden deniz yetki alanlarının sınırlandırılması mutabakatı da biliyorsunuz ki imzalandı. Tabii tezkereden ve ateşkes görüşmelerinden çok önce, ilk o konu konuşulmaya başlanmıştı.
Şimdi aynı anlaşmanın İsrail’le de imzalanması gerektiğine dair bazı görüşler dile getiriliyor. Türk medyasında da özellikle bunun yer bulduğunu görüyoruz. Aynı zamanda Doğu Akdeniz denkleminde İsrail’le ilişkilerin normalleştirilmesine ilişkin bazı çağrıların yer aldığını görüyoruz. Hatta bu konu Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’na da soruldu. Çavuşoğlu, “Şu andaki hükümetle biz bir ilişki kurmayız ama hükümet değişirse ve bizim temel yaklaşımlarımıza yaklaşırlarsa bu noktada yeniden ilişkilerimizi normalleştirebiliriz” dedi. Bazı değerlendirmelerde ise “Doğu Akdeniz denkleminde İsrail ile ilişkileri normalleştirmeniz ve Libya benzeri bir anlaşma yapmamız Türkiye’nin lehinedir” şeklinde görüşler var. Ne dersiniz?
Suriye, Lübnan ve Mısır’ın deniz haklarına ve yetki alanlarına zarar vermemek şartıyla Türkiye ile İsrail arasında da böyle bir deniz yetki alanı anlaşması yapılması doğrudur. Neden doğrudur? Çünkü bu anlaşma bir ittifak değil, bir iş birliğidir. Doğu Akdeniz’de sınırları olan iki devlet var; sonuç itibariyle aralarındaki sınırları belirleyecekler. Bu Türkiye’nin de İsrail’in de çıkarınadır. İsrail’in bir kara sınırı var; bir de deniz sınırı olacak. Deniz sınırı olamaz diyemezsiniz çünkü onun da Doğu Akdeniz’de kıyısı var. Belirsizlikle devam etmektense bu sınırları belirlemek çok daha doğrudur.
Şunu karıştırıyoruz: Sanki bu tür anlaşmalar bir ittifak, aynı cephede olma meselesidir. Hayır, öyle değil. Türkiye ile Yunanistan karşı karşıya duruyorlar ama aralarında deniz yetki alanlarını belirleme konusunda bir anlaşma olsa kötü mü olur? İyi olur. Bu, en azından Türkiye ile Yunanistan arasında savaş ihtimalini ortadan kaldırır. Hatta yapabiliyorsak Yunanistan’ı razı edip Doğu Akdeniz’de ve Ege’de deniz kaynakları konusunda beraber hareket etmeyi de hesaplamalıyız. Yunanistan’a şunu söyledim ve Yunan gazeteleri manşet yaptı: “Amerika size bir kemik veriyor ve Türkiye’yi paylaşmanızı teklif ediyor. Amerika okyanusun ötesinde. O, petrolü ve doğalgazı çıkarttığı zaman seninle Türkiye gibi adilane bir paylaşım önermiyor ki. Sen onun aletisin, ona muhtaçsın. Amerika istediği gibi seni kullanır. Amerika’yı bırak, Türkiye ile anlaş.” Yunanistan’a bizim söyleyeceğimiz bu olmalı. Bu, Yunanistan’ı Amerika’dan koparacak bir formüldür.
Yunan kamuoyunda da Türkiye ile anlaşmak isteyen bir kesim var. Konstantakopoulos, Yunan başbakanlarına uzun zaman danışmanlık yapmış önemli bir gazetecidir. Onun da verdiği bilgilerden görüyorum ki, Yunanistan tarihinde Türkiye düşmanlığının hiç karlı sonuçları olmamıştır. Bugün de Yunanistan Türkiye ile bir hesaplaşmaya girerse büyük kayıplarla çıkar; akıllı Yunanlılar bunu görecektir.
Mısır şansını nasıl görüyorsunuz? Libya ile yaptığımız anlaşmanın en önemli noktası, uluslararası hukukta kabul edildiği üzere, adaların kıta sahanlığı belirleyici olamayacağıdır. Eğer bu esas alınırsa, mesela Rum kesiminin sınırları daralıyor ve Mısır’ınki genişliyor. Yani bu durum Mısır’ın lehine. Biz bunu doğru anlatsak, onlar da anlayacaktır. Bizim komutanımız, Barlas Doğu abimiz ve partimizi temsil eden Yunus Soner, Mısır’a gidip bunları anlattılar. Zaten Mısır’ın anlamayacağı bir şey yok; onların da denizleri var ve bu işi bilen bir ülke. Bence problem Mısır’da değil, bizim hükümetimizde. Kıbrıs’ı bir kara devleti gibi ele alıp 200 millik kıta sahanlığı iddia edemezsiniz; o küçücük bir adadır. Küçücük bir adayla kıta ülkelerinin deniz yetki alanları aynı olamaz.
***
(Aradan sonra)
Şimdi İran konusuna girelim. Bölgeyi sarsan bir olay oldu: Kasım Süleymani suikastı. Amerika bunu sahiplendi; Bağdat’ta havaalanından çıkar çıkmaz bir suikast düzenlediler. Bunun üzerine hem Irak hem de İran yönetiminden çok ciddi tepkiler geldi. Kasım Süleymani toprağa verilirken İran Amerikan üslerini vurdu. Eskiden “Amerika birisine ceza keser ve kimse ona karşılık veremez” diye bir algı vardı, şimdi bu algı kırıldı.
Güçler dengesi değişti. Amerika artık bölgede tutunamıyor ve gidici. Bu koşulları İran çok iyi değerlendirdi, son derece cesur davrandı. Üsleri vurduklarında “fazla zarar vermedi” dediler ama Amerika’nın kendi televizyonları görüntüleri yayınladı; üsler ağır hasar aldı, neredeyse kullanılamaz hale geldi. İnsan zayiatı konusunda İran 80 rakamını verdi; biz tam bilemiyoruz ama İran’ın yaptığı açıklamalara güvenilebilir.
Ukrayna uçağının düşürülmesi ise İran’ın prestijine zarar verdi ama savaşlarda bu tür trajik hatalar olabiliyor. Bizim de Kıbrıs Barış Harekatı’nda Kocatepe destroyerimizi batırdığımızı hatırlatırım. Bu durum İran’ın durumunu hafifletmez ama tetikte olduklarını gösterir.
Şu anda İran’da ciddi protestolar yaşanıyor. İran o uçağı düşürmese her şey lehineydi; Amerika tecrit edilmiş durumdaydı. Hatta Kanada gibi Atlantik sistemi içindeki bir ülke dahi, uçak kazası nedeniyle İran’ı değil, bölgede istikrarsızlık yaratan Amerika’yı sorumlu tuttu. Bu çok önemliydi. Fakat o hata Amerika’ya bir imkan tanımış oldu. Protestoların bir kısmı, Amerika tarafından yönlendirilen Halk Mücahitleri Örgütü gibi güçler eliyle köpürtülüyor. Esas sorun, ambargolar nedeniyle halkın yaşadığı ekonomik sıkıntılardır. Amerika, bu ekonomik sıkıntıları kullanmaya çalışıyor.
Irak konusuna gelirsek; Amerika 2003’te işgal ettiği ve kendi iktidarını oturttuğu Irak’tan bugün “ülkeyi terk et” kararı çıkıyorsa, devletlerin bağımsızlık arayışı her şeye galip geliyor demektir. Irak halkının Amerikan emperyalizmine karşı mücadele geleneği zaten vardı ve bu irade sonunda parlamentoya da yansıdı. Amerika’nın Büyük Orta Doğu Projesi içindeki konumu, 2014 yılına kadar Sayın Tayyip Erdoğan tarafından açıkça ifade ediliyordu; ancak 2014 sonrasında söylem değişikliği yaşandı. Ülkelerin dinamikleri ve bağımsızlık istekleri, yönetimlerin kararlarını belirliyor; bunu doğru okumak gerekir. Libya özelinde baktığımızda, Hafter veya temsil ettiği güçlerin ilerleyen dönemde farklı bir konumda görülmesi sürpriz olmaz. Rusya-Türkiye iş birliği, Hafter ile Serhat’ı birbirine yakınlaştırarak Libya için bir çözüm üretebilir veya bu dengeler başka bir yöne evrilebilir. Sonuç itibarıyla, her ülkenin kendine has dinamikleri vardır ve hükümetler bu dinamikler tarafından belirlenir. Kendi tarihimizde bunu çok yaşadık, bu yüzden gerçeklere ve pratiğe odaklanmalıyız.
Bugün Irak, İran, Suriye ve Türkiye Amerika’ya direniyor. Bölgede Amerika’ya direnmeyen tek aktör Suudi Arabistan gibi görünse de, o da kendi içinde bir değişim sürecindedir. Yaklaşık 6-7 ay önce İran’dan gelen heyetle yaptığımız görüşmelerde, Mısır’ın bölgedeki stratejik önemini vurgulayarak bu ülkeyi ihmal etmememiz ve kazanmamız gerektiğini ifade etmiştim. Sonuçta Türkiye, İran ve Mısır bölgemizin en önemli ülkeleridir.
İran ile Amerika arasındaki gerginliğin ardından, özellikle Irak parlamentosunun kararıyla Amerikan üslerinin durumu gündeme geldi. Amerika kalıcı olduğunu iddia etse de süreci gözlemliyoruz. Türkiye’deki İncirlik, Kürecik ve Diyarbakır gibi üslerin durumu da tartışılıyor. Biz, 1968’lerden beri İncirlik Üssü’nün kapatılması için mücadele eden bir geleneğin temsilcileriyiz. Çıkardığımız “İşçi Köylü Gazetesi”nde dahi bu yönde çağrılarımız vardı. Bugün bu eğilim çok daha güçlendi; hükümetin zaman zaman üslerin kapatılabileceğine dair açıklamaları olumlu bir adımdır. Türkiye’nin NATO’dan adeta aforoz edilmesiyle birlikte, üslerin Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kontrolüne geçmesi önümüzdeki süreçte beklenen bir gelişmedir. Amerika’nın üslerini Erbil’e taşıma planları ise çok tehlikelidir; zira orada sadece bir “Barzanistan” kurgusu vardır ve bu yapının Amerika’ya yataklık yapması durumunda akıbeti meçhul olacaktır.
İran’ın füzelerinin isabet kabiliyetinin artması ve hava savunma sistemlerini delebilecek teknik kapasiteye ulaşması, savunma teknolojisindeki başarılarını gösteriyor. Tahran temsilcimiz Yakup Aslan’ın da paylaştığı teknik veriler, İran’ın bu alanda ciddi bir mesafe katettiğini doğrular nitelikte.
Katar Emirinin Tahran ziyareti ve ardından gelen Amerika’nın “gerginliği tırmandırmayalım” mesajları, bölgedeki aktörlerin hamlelerini gösteriyor. Alexander Dugin’in de belirttiği gibi, İran ile girilen bu çatışma süreci aslında Trump’ın “Orta Doğu’dan çıkacağız” vaadiyle çelişiyor. İntihar olarak görülen bu politika, aslında Trump’ın rakiplerinin siyasetidir. Amerika’nın bölgeden çekilmek zorunda kalması, İran ve müttefikleri için büyük bir başarı olacaktır. Ayetullah Seyit Hasan Amili ile görüşmemizde de vurguladığımız gibi, hedef Amerika’nın bölgeden çıkması ve mezhep çatışmalarının sona erdirilerek kardeşlik ikliminin kurulmasıdır.
İç siyasete baktığımızda; terörle iltisaklı bir partinin (HDP) ve onun temsilcilerinin kitaplarının, CHP yönetimindeki İstanbul Büyükşehir Belediyesi aracılığıyla meşrulaştırılması kabul edilemez. Bir belediye, terör örgütü liderlerinin propagandasına araç olmamalıdır. CHP yönetimi, bu politikalarla kendi kimliğini tasfiye ederek adeta “HDP’leşmektedir”. CHP’nin Seyit Rıza heykeli önündeki anma törenlerinden Demirtaş kitaplarının dağıtılmasına kadar uzanan bu süreç, partinin köklü geçmişiyle çelişen ve Türkiye’ye büyük zarar veren bir yol ayrımıdır. Silinir yani. Çünkü bir ülkenin geleceği ve kaderi konusunda bu kadar net bir tavır; bölücülerle, teröristlerle beraber bu kadar açık bir iş birliği daha ne kadar olabilir? Hapislerden kurtarmaya çalışıyorlar, her yerde beraberler, değil mi? Türk askeri PKK’nın üzerine yürüdüğü zaman, hep PKK’nın önünde CHP kalkanı var. Bunu artık Türkiye’de görmeyen kimse kalmadı. Bu durum, Cumhuriyet Halk Partisi’nin Türk milletinin değerlerine karşı da tavrını belirlemeye başladı.
Mesela geçenlerde Muğla’nın Ortaca ilçesine gittiğim zaman, Pir Sultan Abdal Derneği’nin kurultayında HDP’liler ve CHP’liler; İstiklal Marşı’nın söylenmesine ve Atatürk adına saygı duruşunda bulunulmasına karşı çıkmışlar. Bakın, Cumhuriyet Halk Partisi nereye geldi? İstiklal Marşı’na ve Atatürk’e karşı çıkıyor. Atatürk ile Seyit Rıza arasında bir tercih yapılması gerekir; ikisini aynı anda idare edecek bir konum yoktur. Atatürk, Seyit Rıza ile savaştı ve onu idam ettirdi. Seyit Rıza, Atatürk’e isyan etmişti. Bugün de aynı şey geçerli; PKK Türkiye’ye karşı savaşıyor, Türkiye de PKK’yı tepeliyor.
Cumhuriyet Halk Partisi hem tarihsel olarak Seyit Rıza’nın yanında yer alıyor, hem onun heykeli önünde toplantı yapıyor hem de “Seyit Rıza benim idolümdür” diyerek gençlere sloganlar attırıyor. Sonra da “Atatürk” diyorlar; olur mu? Seyit Rıza üzerinden Atatürk’le savaşıyorsunuz. Seyit Rıza, Atatürk’le savaşın adıdır, başka bir anlamı yoktur. Cumhuriyet Halk Partililer hep Seyit Rıza’yı, hatta neredeyse Şeyh Said’i koruyan bir konumdalar. Bu çok tehlikeli bir süreç. Tarihsel olarak Seyit Rıza’yı, güncel olarak da terör örgütü liderlerini kendilerine dost, müttefik ve iş birlikçi olarak kabul ettiler.
“Atatürk’ün partisi olan CHP’nin kurtulma şansı yok mu?” diye sorarsanız; CHP tabanının kurtulmaya ihtiyacı yok, onlar zaten vatansever bir kitle, eninde sonunda yolunu bulurlar. Ancak ben CHP yönetiminin iflah olma şansını görmüyorum. Çünkü parti içerisinde dikkat çekici bir alternatif yok; ne yönetim katından ne de muhalefetten “Seyit Rıza’nın önünde toplantı yapamazsınız” diyen bir ses çıkıyor. Farklı genel başkan adayları var ama Atatürk’ü savunan, bölücülüğe ve PKK’ya tavır alan tek bir aday veya grup yok. Bu tür eğilimleri olanlar ise geçmiş dönemde tasfiye edildiler.
Deniz Baykal’ın Libya çıkışını sormuştunuz; bu iyi bir adım olsa da mesele daha merkezi konularda düğümleniyor. Baykal, CHP’nin HDP ile iş birliğine veya Zeytin Dalı, Barış Pınarı harekâtlarındaki tutumuna karşı çıkmıyor. Bu konular Türkiye için çok daha hayati.
Tank palet tartışması uzun süredir devam ediyor. Kılıçdaroğlu her grup toplantısında bu konuyu gündeme getirip iktidarı ve Ethem Sancak’ı eleştirerek “vatan haini” ifadesini kullanıyor. Ethem Sancak, yakından tanıdığım iyi bir dostumdur; ona vatan haini diyenler o konumlara yuvarlanır. Ethem Sancak, yaptığı işle de her zaman vatansever biridir. Türkiye’nin tank yapmasından rahatsız olanlar bu tarz hücumlarda bulunuyor.
Tank Palet Fabrikası’nın mülkiyeti Milli Savunma Bakanlığı’ndadır, kamuya aittir ve bakanlığın denetimindedir. Katar’ın orada bir mülkiyet hakkı yoktur, sadece fabrikayı kiralayan şirkete ortak olmuştur. Ortada bir yabancı orduya devir söz konusu değildir. Kılıçdaroğlu, Türk ordusunu yabancı ordu olarak görüyor olmalı ki bu tarz ifadeler kullanıyor. Türk ordusuna “lejyoner” diyerek hakaret etmek, milli değerlerden tamamen koptuklarını gösteriyor. Bu zihniyet, HDP ve PKK ile içli dışlı olmanın getirdiği bir ruh halidir.
Diğer taraftan, Ethem Sancak bugün Vatan Partisi heyetiyle birlikte Çin’e gidiyor. Çin Komünist Partisi ve Dış İlişkiler Bakanlığı’nın daveti üzerine, Türkiye-Çin dostluğunu ve ekonomik iş birliğini geliştirmek için çok önemli temaslarda bulunacaklar. Bugün vatanı savunmak bir palavra değil; Rusya, İran, Irak, Suriye ve Çin ile iş birliği yapmak vatanseverliğin ölçüsüdür. İstiklal Savaşı’nda Sovyet Rusya ile yaptığımız gibi, bugün de bu ülkelerle ittifak kurarak vatanı koruyabiliriz.
Öte yandan, Türkiye genelinde 17’ncisini düzenlediğimiz üretim kurultayları çok başarılı geçiyor. Düzce’deki son kurultayımızda AK Parti ve Saadet Partisi il başkanları da düzeyli bir katılım gösterdi. Üniversiteler, ziraat odaları ve yerel yönetimlerle kurduğumuz bu iş birliği çok değerli. Sahadaki izlenimim ise şu: Rakamlara baktığımızda dış ticaret açığında bir daralma ve başarı görsek de üreticiler “böyle gitmez” diyerek ortak bir şikâyet dile getiriyor. Çiftçi de işçi de, küçük üreticiler de, sanayici ve tüccarlar da “Bu şekilde gitmez” diyor. Çözüm; üretim, üretim, üretim! Hani herkes artık “üretim” diyor ama tabii üretimin büyümesi için ne yapmak lazım? O kısım çok açık değil. Bu kurultaylarda ve bu konularda çok güzel açıklamalar oldu, onu da söyleyeyim.
Mesela bir çözüm örneği olarak Anamur’daki muz üreticilerine bakalım. Anamur’da şunu öğrendik: Türkiye’nin muz üretimi 10 sene evvel 50 bin tondu. Gümrüklere %145 oranında vergi konulunca, birdenbire üretimimiz 600 bin tona ulaştı; yani 10 yılda 12 kat arttı. Düşünün, 10 yılda 12 kat artan bir muz üretimi! Siz de muz üreticilerinin olduğu yerden geliyorsunuz. Gazipaşa’daki artış oranı %30 denmişti ama Türkiye genelinde %1200’lük bir artış var. Gümrükleri koyduğumuzda üreticiyi koruduğumuzu görüyoruz. Muz üretiminde bunu yaşadık. Koruduğumuz ve desteklediğimiz zaman üretim artıyor. Anamur Kurultayı’nda da çok yüksek düzeyde konuşmalar yapıldı. Muzbir Başkanımız Hasan Bey ve diğer arkadaşlarımız çok esaslı konuşmalar yaptılar. Yani oradaki konuşmacıları alın, Tarım Bakanı yapın; rahatlıkla yönetirler, o düzeyde arkadaşlar.
“İzlenen politikalarla üretimin desteklenmesi konusunda bir ışık görüyor musunuz?” diye sorarsanız; radikal, kararlı ve ihtiyaç olan bir atağı henüz görmüyoruz. Hükümette üretime yönelik bazı adımlar var, mevcut politikalar çıkmazda olduğu için sonuç itibarıyla üreticiyi destekleyen, gümrüklerle yerli ithal ikamesine yönelen, üretimi teşvik eden ve tarımdaki destekleri yeniden gündeme getiren siyasetler var; ancak gerekli kararlılık yok.
Püf nokta ise tasarruf. Sayın Perinçek, bu soruya isterseniz daha ayrıntılı bir yanıt verelim, çünkü çok önemli. Tasarruf, altını çiziyorum.
***
Şimdi herkes “üretim” diyor; Vatan Partisi bunu yerleştirdi. Ekonomiden konuşan herkes “üretim” diyor, tılsımlı, sihirli sözcük oldu. Tamam, bu bizim partimizin büyük bir başarısı. Fakat üretimi nasıl yapacaksınız? Üretimi artırmanın tek bir yolu var: Yeni makine, teçhizat, fabrika veyahut tarıma, ticarete, turizme yatırım. Yani yatırım yaparak üretimi artırabilirsiniz, bunun başka yolu yok.
Yatırım için sermaye gerekiyor. Bu ya öz sermayeniz olacak ya da ülkenin ürettiklerinin bir kısmını tasarruf edeceksiniz. Buradaki tasarruftan kastım aile ekonomileri veya kişisel tasarruf değil, genel makroekonomik tasarruftur. Diyelim ki ülke bir bardak üretiyor; o üretimin ne kadarını yatırıma ayırırsanız üretimi o kadar artırabilirsiniz. Türkiye’nin tasarruf oranı %13’lere kadar düştü. 2001-2002’de %21, 1990’larda ise %20’nin üzerindeydi. Şimdi bizim en az %25 tasarruf etmemiz lazım. Ürettiğimizin %75’ini ihtiyaçlar, kamu giderleri ve tüketim için kullanalım; kalan %25’iyle fabrika açalım, istihdam yaratalım, tarıma destek verelim. Bundan bahseden yok, tam tersine tasarruf karşıtı muazzam bir popülist cereyan var. “Sana şu kadar vereceğim, sana bu kadar vereceğim” derseniz tasarruf yapamazsınız, yatırım yapamazsınız. Birkaç sene sonra hiç kimseye bir şey veremezsiniz; ne memura ne de emekliye maaş ödeyebilirsiniz.
Bu üretim devriminin püf noktası; tasarruf oranımızı %25’e çıkarmaktır. Kendi öz kaynaklarımızı yatırıma ayıracağız, dışarıdan gelecek ek kaynakları ise ayrı konuşabiliriz. Yani Türkiye, kuvvetli bir tasarrufla; dolayısıyla biraz kemer sıkarak ve zorlukları göğüsleyerek bu atağı yapacak. Bunu yapacak tek itibarlı ve saygın hareket Vatan Partisi’dir. Elbette hiç kimse tek başına yapamaz ama Vatan Partisi, bu zorlukları yenecek bir hükümet formülü getiriyor.
Tasarruf deyince toplumda “ekmekleri çöpe atmayalım” gibi bir algı var. Saraylarda yaşanan israf veya araba saltanatı eleştirileri de ülkedeki manevi ortam açısından faydalı. Ancak tasarruf yapabilmek için yöneticilerin zorlukları topluma kabul ettirmesi lazım. İtibarlı, saygın, güvenilir ve halkın zorluklarını paylaşan hükümetlerle bu tasarrufu yapabiliriz. Esas mesele devlet politikalarıyla tasarruftur. Vergi politikalarıyla, para politikalarıyla, ücret ve maaş politikalarıyla devlet tasarrufa karar verecek. Emekçinin ürettiğinin %75’ini insanca bir yaşam için verelim, ama %25’ini yatırıma, yani fabrikaya ayıralım.
Önümüzde iki seçenek var: Ya işsizden yana politika güdüp işsizlere iş sağlama politikası izleyeceğiz ya da üretilenleri yeni fabrika açmayıp şu anda çalışanlar arasında paylaştıracağız. İkincisinde tasarruf oranını düşürürsünüz; çalışanlara bol keseden maaş verirsiniz ama işsizlik büyür. Bunun manevi ve kültürel maliyetleri de olur; ülkede hırsızlık, yan kesicilik, aylaklık artar. Temel mesele tasarruf oranını en az %25’e çıkarmak; fabrikaları, makine ve donanımı tam kapasiteyle çalıştırmaktır.
Kayseri’de, Gaziantep’te, Denizli’de, Bursa’da küçük ve orta ölçekli sanayiyi geliştiriyorsak; dışarıdan almıyorsak biraz daha pahalı olabilir ama para Türkiye’de kalır, üretim artar. Teknoloji ithalatı yerine emek seferberliğiyle, daha emek yoğun bir politika izleyerek elimizdeki tüm kapasiteyi kullanmalıyız. Çin de bu şekilde gelişti; insan kaynaklarını bir emek seferberliğiyle en verimli şekilde kullandı.
Ekonomideki en büyük sorun güven sorunudur. Hem halkın hem de sermaye sahibinin izlenen politikalara güvenmesi lazım. Ancak şu an geleceğe yönelik bir güven yok. Yatırımcı parasını Romanya’ya, Bulgaristan’a, Rusya’ya götürüyor ama Türkiye’ye yatırmıyor. AK Parti’nin Türkiye’yi tek başına yönettiği dönem bitti. Sandıktan çıkan oylar, büyük kentlerin kaybedilmesi bunu gösteriyor. Halk bir dirsek gösteriyor ve bunu AK Parti’nin iyi anlaması lazım.
Zorlukları paylaşan, daha geniş tabanlı; MHP’nin sürece ortak olduğu, Vatan Partisi’nin dinamiği oluşturduğu ve hatta Cumhuriyet Halk Partisi’nin sorumluluğa davet edildiği bir hükümet gerekiyor. “Muhalefetçiliği bırak, gel Türkiye’yi bu üretim devrimiyle düzlüğe çıkaralım” denmeli. Üreticilerin milli hükümeti; zorlukları işçinin, çiftçinin üzerine yıkmadan bütün sınıflar arasında paylaştıran bir manevi ortam yaratmalıdır. Evet, birkaç yıl zorluk çekeceğiz ama aydınlığa çıkacağız, çocuklarımıza zengin bir Türkiye bırakacağız.
Türkiye’de artık “devlet aklı” öne çıktı. AK Parti’yi de hayat zorladı. 2014’e kadar Amerika projeleriyle, Kürt açılımlarıyla Türkiye bölünmeye doğru gidiyordu. Ama Türkiye’nin vatan bütünlüğü konusundaki kararlılığı etkili oldu ve AK Parti’nin Türkiye’yi yönettiği dönemden, Türkiye’nin AK Parti’yi yönettiği bir döneme geçildi. Bu, Türkiye için de hayırlı bir süreçtir.
Dün Denktaş’ın ölüm yıl dönümüydü. Denktaş büyük bir devlet adamı, bir kahramandı. Yakın tarihte “kim cumhurbaşkanı olsun” deseniz, hiç tereddütsüz Türkiye’nin cumhurbaşkanı olacak insan Rauf Denktaş’tı. Birikimi, bilgisi, insanlığı, mizahı, cesareti… Büyük bir kahramanımızdı. Ermeni meselesinde de çok haklıydı; hayatının son yıllarında bizimle beraber son derece cesur hareket etti. O, insana mutluluk veren bir abiliğe ve dostluğa sahipti. Çok kıymetli bir insandı. Yani bir insanın, “Gidip bak, vatana ihanet durumuna düşersiniz” diye kendisini dışarıdan uyarmalarına rağmen, mesela onlara değil, sizin tavrınıza inanması çok önemli. Tabii, bir de Avrasya meselesine bakalım. O süreç nasıl işledi, onu da anlatırsanız izleyicilerimize… Ama şöyle bakın, şimdi Türkiye ne oldu? Atlantik’ten kopuyor, Avrasya’ya gidiyor. Hangi yıldı? 2006 olabilir. Gazi Üniversitesi’nde biz bir Avrasya konferansı yaptık. Rusya, Kırgızistan, Azerbaycan ve çeşitli ülkeler katıldı. Bu arada iki cumhurbaşkanı; Sayın Süleyman Demirel ve Sayın Rauf Denktaş da katıldı. Gazi Üniversitesi’nin o dönemki rektörü çok cesur bir tavır aldı. Rauf Denktaş olsun, Süleyman Demirel olsun, Atlantik sistemine karşı Avrasya sürecini savunan çok cesur konuşmalar yaptılar. Onu unutmamak lazım.
O sizin dediğiniz olay; İsviçre’de, Lozan Mahkemesi’nde hakkımda mahkûmiyet kararı verildi. Ondan sonra biz bütün kanun yollarına başvurduk, en yüksek mahkeme de bizi reddetti. İsviçre’de kanun yolu bitti. “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) başvuracağız” dedik. Hükümet bize, Dışişleri Bakanlığı “Başvurmayın” diyor. Büyükelçiler geliyor, Cumhuriyet Halk Partisi “Başvurmayın” diyor. Hatta Sayın Rauf Denktaş, İstanbul’da bana dedi ki: “Doğu Bey, bize başvurmayın diyorlar. ‘İkimizi de CIA ajanı ilan edecekler’ diyorlar. Bizi tehdit ediyorlar. Gel, bu Doğu Perinçek’i sen ikna et, biz denedik yapamadık. Kaybedersek hiçbir hakkımız kalmaz, soykırım tescillenmiş olur diyorlar.”
Türkiye’nin avantajı, soykırım hakkında bir mahkeme kararı olmamasıydı. “Şimdi bir de ‘soykırım yapılmıştır’ diye bir AİHM kararı aldırırsanız, Türkiye’yi mahvedersiniz. Bunu ancak CIA ajanları yapar ve biz de sizi CIA ajanlığıyla suçlayacağız” diyorlardı. Ben dedim ki: “Sayın Cumhurbaşkanım, değerli ağabeyim, biz bu davayı kazanacağız.” “Nasıl?” dedi. Bir brifing verdik Sayın Rauf Denktaş’a. Avrupa’daki gelişmeleri, çeşitli mahkeme kararlarını ve bizim tezlerimizi anlattık. “Biz kazanma ümidiyle değil, kazanacağımızı bilerek bu davaya giriyoruz” dedik. O brifingden sonra “Hadi rastgele, Allah yolumuzu açık etsin” dedi. “Hiç merak etmeyin, biz onları kazandıktan sonra CIA ajanlığıyla suçlayacağız” dedim.
Sonucu göremedi galiba değil mi? 2013 yılı Aralık ayında karar çıktı, onu göremedi. Onun görmesini çok isterdim. En büyük mutluluğu ve sevinci yaşayacak insandı. Çünkü oraya hakikaten baş koydu, bütün ağırlığını koydu ve bütün dünyayı karşısına aldı. Unutulmaz bir insandı hakikaten. Bugün Dursun Karadağ arkadaşımızın da ölüm yıl dönümü. O da uzun atlar diyarı Nevşehir’in, Ürgüp’ün çocuğuydu; tam Anadolu bozkırının çocuğuydu. Hasan Yalçın’ın yanında Dursun Karadağ kardeşimiz; çok yiğit, üstün özellikleri ve erdemleri olan, olağanüstü bir fedai arkadaşımızdı. Bir yılı geride bıraktık, onu da saygıyla anıyoruz.
Şimdi burada Ankara ilimiz çok güzel bir albüm bastı: “Aydınlık Nöbeti’ndeki Resimler.” Bu albümle ilgili yarın saat 18.00’de Ankara il merkezinde bir toplantı yapıyoruz. Aydınlık tarihçesi üzerine sohbet edip albümü imzalayacağız. Ankara ilimiz çok başarılı bir iş çıkarmış. Aydınlık Hareketi’nin 50 küsur yıllık tarihinden; emekçilerle birleşme, mücadeleler ve partimizle ilgili çok güzel fotoğraflar bulmuşlar. Süpi Karamanlı abimiz, 27 Mayıs’ın önderlerinden devrim lideri, Cemal Süreya; hepsi var. Çok güzel bir albüm, herkese tavsiye ederim.
Efendim, izleyicilerimizden gelen sorulara da geçelim. Çok sık konuşulan bir konu olan erken seçim meselesi var. Ekonomik zorluklar iktidarın talebinden çok şartları zorlayabilir. Üreticiler ve halk bunu yaşıyor. AK Parti geçmişte seçimi erkene alarak bir soluk almıştı; eğer zamanında, yani 2019’da yapsalardı kazanamayacaklardı. Şimdi de ekonomide büyüyen bir hoşnutsuzluk var ve bu son anketlere de yansıyor. Eğer Sayın Cumhurbaşkanı’nın ifade ettiği “Türkiye İttifakı” yani bizim “Milli Hükümet” dediğimiz çizgide bir adım atamazsa, gecikirse, Cumhurbaşkanlığı sistemi içinde zor bir döneme girer. Bir devlet aklı gerekiyor. Biz olaya Vatan Partisi açısından bakıyoruz; Türkiye buradan büyük çözümü bulacak. Karamsar değiliz, üretim devrimi dönemine girdik. Güvenliğini sağlayan, üretici ve milli bir hükümet Türkiye’yi yönetecektir.
Bu arada bir son dakika gelişmesi var; Irak’ın başkenti Bağdat’ta ABD askerlerinin bulunduğu Taci Askeri Üssü’ne beş adet Katyuşa füzesiyle saldırı düzenlendi. Amerika’ya burada rahat yok. Bu füzeler aynı zamanda Trump’ın “Geri dönelim” politikasına da zemin hazırlıyor. Eskiden 12 Eylül sonrası Mehmet Gülcan ile gözaltındayken işkence seslerini dinlemenin, işkenceyi görmekten daha zor olduğunu tecrübe etmiştim. Amerikalılar için de benzer bir durum; her an bir yerden füze gelecek korkusu yaşamak zordur. Batı Asya’dan çekilirken kanlı bir süreç oluyor ama Amerika’nın direnci kırılıyor. Çelişki Batı Asya’dan Doğu Akdeniz’e kayıyor. Türkiye ve Rusya’nın iş birliği; Kıbrıs ve Abhazya’nın tanınması süreci gibi önemli gelişmeler yaşanıyor.
Ege Adaları meselesine gelince; evet, Yunanistan’ın işgal ettiği, bizim hükümranlığımızda olan adalar var ve Yunanistan oradan gidecek. Ancak Türkiye, Suriye ve Irak kuzeyinde bir mücadele yürütürken buradan cephe açmaya çalışmak ve Cem Gürdeniz gibi komutanlarımızı hedef almak kışkırtıcı bir tutumdur. Her şeyin bir sırası var. Çünkü Cem Gürdeniz bir hesap adamı, gerçek bir komutan; milletin hamasetini gıdıklayan değil, akla, mantığa ve kahramanlığa güvenen bir çizgide. Cem Gürdeniz ve Vatan Partisi işte böyle bir çizgi izliyor. Bir de oradan kıyıcılık yapan, akıl sahibi olmayan bazı unsurlar var.
Türkiye’yi şu an iki cephede mücadele noktasına getirmek çok büyük bir yanlış; zaten halihazırda bir anlamda iki cephede mücadele ederken bir de üçüncü bir cephe açmak hata olur. “Efendim adalarda işgal var, şunu yapalım, bunu yapalım” deniliyor. Oysa her şeyi akılla, kuvvetle ve karşı tarafın gücünü hesap ederek yapmalıyız. Yemeği lokma lokma yediğimiz gibi, hepsini birden midemize indirmeye kalkmıyoruz ya da merdivenleri birer birer çıkıyoruz. On basamak birden atlayamıyoruz, değil mi?
Bu konuda Ankara bir taktik uyguluyor mu? Bakın, Ege Adaları’nda Türkiye kararlılığını ifade etmeli. Bunu herkes bilsin; o Ege Adaları Türkiye’nindir ve Türkiye’nin olacaktır. Hukuken de öyledir ve oradaki işgaller son bulacaktır. Türkiye bunu söyleyecek, haklarını not edecek ve kaydedecektir. Ancak şu aşamada orada yeni bir cephe açmak isabetli değil. Yunanistan ile zaten Doğu Akdeniz’de bir kapışma halindeyiz. Fakat orada mesele sadece Yunanistan değil; arkasında Amerika, İsrail ve Güney Kıbrıs ile oluşmuş bir ittifak var. Bizim karşımızda bu büyük güçler bulunuyor.
Peki, süreçte neler oluyor? Rusya yavaş yavaş bizim yanımızda mevzileniyor. Biz de karşımızda bir kuvvet yumağı oluşturmaya başlıyoruz; Türkiye, İran, Rusya ittifakına Suriye ve Mısır’ı da kattığımızda sorunları birer birer çözeceğiz. İstiklal Savaşı’mızda da böyle yaptık; adım adım, birer birer ilerledik.
Vatan Partisi, Türkiye’nin önünde iktidar mevzilerine doğru hızla ilerliyor. Halkın bütün kesimlerinde; AK Parti, MHP, CHP ve HDP tabanlarında partimize büyük bir ilgi var. Yüksekova’dan, Mardin’den, Şırnak’tan, Cizre’den heyetler geliyor. Türkiye’nin her yerine gidiyoruz ve Vatan Partisi’ne büyük bir yöneliş var. Bu, Türkiye’nin umudunun güçlendiğinin bir ifadesidir.
Ayrıca “Üretim Devrimi” kurultaylarımız da devam edecek. 19 Ocak’ta Çorlu’da bir kurultay yapacağız. Okan Gaytancıoğlu, Mehmet Fatihçin, Ekrem Uluç ve Hakan Dedoğlu gibi Trakya’nın önemli önderleriyle bir araya gelerek üreticilerimizle buluşacağız.
Türkiye bir tarihi fırsat dönemine, büyük çözüm ve karar dönemine girmiştir. Ufkumuzda milli bir hükümet var. Zorlukları paylaşacak, devlet ve millet beraberliğini gerçekleştirecek birikimimiz mevcut. Kadınıyla erkeğiyle bunu başaracak durumdayız; o bakımdan geleceğe güvenle bakıyoruz.
Sayın Özçelik, sorularınız için teşekkürler. Değerli izleyenler, “Çıkış Yolu” programımızın bu haftaki bölümünün sonuna geldik. Haftaya salı günü İstanbul stüdyomuzda görüşmek üzere, iyi geceler.

