İzlediğiniz için teşekkür ederim. Büyük milletimiz iyi geceler, hoş geldiniz. Evet, bugün “Çıkış Yolu” programında birlikteyiz. Yine İstanbul stüdyolarındayız. Geçen hafta “Çıkış Yolu” Ankara stüdyolarındaydı; bugün ise Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek ile birlikteyiz. Aydınlık gazetesinin genel yönetmeni Tevfik Kadam da bugün programı birlikte yürütmek üzere yanımızda.
Sayın Doğu Perinçek’e sorularımızı yöneteceğiz. Çok yoğun bir gündemimiz var. Özellikle bildiğiniz gibi Sincan-Uygur meselesi tartışılıyor. Bugün Aydınlık gazetesinin “RAND Corporation” raporu üzerine çok önemli bir manşet haberi vardı; orada çarpıcı şeyler var, onları konuşacağız. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı İmamoğlu’nun ortaya attığı “merkezi hükümet” tanımı da artçılarıyla beraber ilginç bir nokta, oraya da değineceğiz.
Ekonomideki gelişmeler, Vatan Partisi’nin Türkiye’nin pek çok noktasında devam eden “Üretim Devrimi” kurultayları ve Türk Akımı’nın başlamasıyla ilgili stratejik vurgular gündemimizde. Libya meselesi ve biriken daha pek çok konu var. Süremizi verimli kullanmaya çalışacağız. Sayın Perinçek, hoş geldiniz.
Dilerseniz Sincan-Uygur meselesiyle başlayalım. Türkiye’de bu konu sürekli gündemde tutulmaya çalışılıyor ve siz burada ortaya atılan pek çok şeyin yalan olduğunu söylüyorsunuz. Öncelikle Sincan-Uygur nedir, neresidir ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin yapısı içinde nasıl bir konuma sahiptir? “Doğu Türkistan” ifadesi ile bölgenin gerçek statüsü arasındaki farkı anlamamız gerekiyor.
Sincan-Uygur Bölgesi, Çin Halk Cumhuriyeti’nin bir parçası olan özerk bir bölgedir. Çin Halk Cumhuriyeti Anayasası’na göre Tibet, Sincan-Uygur, İç Moğolistan ve Guangşi olmak üzere dört özerk bölge ile Pekin gibi eyalet düzeyinde yönetilen dört özerk kent bulunmaktadır. Bu özerkliklerin bölgeye çeşitli faydaları vardır; kendi hükümetleri mevcuttur ve merkezi bütçeden bu bölgelere özel fonlar ayrılmaktadır.
Faik Işık ile birlikte Çin Halk Cumhuriyeti’ne yaptığımız ziyaretlerde camileri gezdik. Uluslararası bir konferansta; Bangladeş ve Mısır meclis başkanları, Rusya Komünist Partisi temsilcileri ve 46 ülkeden siyasi parti temsilcileri arasından ilk konuşmayı Vatan Partisi olarak biz yaptık.
Dün de gördük; “camiler kapatılıyor” iddiası büyük bir yalandır. Dünyada kişi başına düşen cami sayısı bakımından Sincan-Uygur bölgesi çok yüksek bir orana sahiptir. Bölgede 500 kişiye bir cami düşerken, Mısır’da bu oran 800, Türkiye’de ise 1000 kişidir. Yani bölgedeki cami sayısı Türkiye’nin iki katıdır. Önceki ziyaretlerimde Turpan gibi çeşitli kentlerde camileri gezdik; insanlar ibadetlerini serbestçe yapıyorlar. “Sakal yasağı var” diyorlar ama çektiğimiz fotoğraflarda da sokaklarda çok sayıda sakallı insan görebilirsiniz.
Çin Halk Cumhuriyeti, Atatürk’ün yaptığı gibi cemaat ve tarikat yapılanmalarına karşı net bir duruş sergiliyor. Bazıları “irticaya karşıyım” diyerek Çin’e bakıyor, ancak orada cemaat ve tarikatların mevzisinde yer alıyorlar. Biz ise cemaat ve tarikat mensubiyetini ortadan kaldıran, insanları özgürleştiren bir devrime karşı çıkanların tarafında değiliz.
Sincan-Uygur Özerk Bölgesi’nin nüfusunun yaklaşık yarısını Çinli (Han) vatandaşlar, diğer yarısını ise Uygur, Kazak, Kırgız ve Tatar gibi Türk kökenli halklar oluşturmaktadır. Söz konusu eğitim merkezleri, Çin’in köklü bir geleneği olan ve Deng Xiaoping gibi devlet başkanlarının da geçmişte süreçlerinden geçtiği, toplumsal uyumu sağlayan eğitim kamplarıdır. Bu, sadece Uygur bölgesine özgü bir uygulama değildir.
Ben bugüne kadar 12 kez Çin’e gittim ve ülkenin tarımdan sanayiye, kültür-sanattan şehirleşmeye kadar gelişimini yakından gözlemledim. Bugün o bölgede gördüklerimiz göstermelik olamaz. Her köyde tiyatro salonları, modern villalar, ulaşım ağları, trenler ve iki dilde (Çince ve Uygurca) yapılan duyurular… Bunları sadece bize göstermek için inşa etmediler. Çarşıdaki tabelalardan kütüphanelerdeki eserlere kadar her yerde Uygur kültürünün korunduğunu görüyorsunuz.
Çin devleti, bölgenin tarihi mirasına büyük değer veriyor. Örneğin, “yerin altındaki Çin Seddi” olarak bilinen 5000 kilometre uzunluğundaki karız kanalları, bugün İngilizce ve Uygurca eserlerle tüm dünyaya tanıtılıyor. “Divan-ı Lügat-türk”ün orada ne kadar kaliteli basıldığını ve bölge halkının kendi tarihine nasıl sahip çıktığını bizzat satın aldığım eserlerde görüyorum. Çin, bu tarihi değerleri saklamıyor; aksine tüm dünyaya sergiliyor. İngilizcede, Japonların “kâriz” kanalları ile ilgili o kadar çok yazı buldum ki… Japonlar, Orta Asya tarihiyle acayip ilgileniyorlar; şu anda her şeyi görüyoruz. Bu kâriz kanalları olağanüstü bir uygarlık harikası. O kanallar sayesinde çölün ortasında Turfan gibi yerlerde harikalar yaratılmış. En güzel üzümler, en güzel karpuzlar, kavunlar orada yetişiyor. Kavuna “kovun”, karpuza “karpuz” diyorlar; tıpkı bizim dediğimiz gibi. Çölde üretiliyor bunlar; dünyanın en güzel, en tatlı üzümleri. Mevsim çok sıcak ve yerin 100 metre altında; deniz seviyesinin 100 metre altında bir Turfan havzası. Çok verimli topraklar. Bakın, bu kâriz kanallarının altından geçtiği çöl, inanılmayacak bir şey.
Rahmetli Profesör Halil İnalcık’ı aradım. Ondan sonra Orta Asya tarihiyle ilgilenen diğer profesörlerimizi aradım. “Bunları anlatalım, bunları işleyelim. Orta Asya tarihi kılıç kalkan tarihi değildir; bunu medeniyet tarihi açısından ele alalım” dedim. Burada Uygurlar yaşamış. Göktürk Devleti’nden sonra Orhun havalisinde Uygurlar geliyor, Göktürkleri yıkıyorlar. Dokuz Oğuzlardan sonra Uygurların yerine Kırgızlar gelip hakimiyeti ele alıyor. Bunun üzerine Uygurların bir kısmı şimdiki Uygur bölgesine geliyor, bir kısmı Çin’e gidip Sarı Uygur bölgesini kuruyor. Daha sonra orada Karahanlı Devleti geliyor. Turfan, Urumçi, Kaşgar bölgesinde muazzam bir medeniyet var. Kültürel eserlere bakın: Dîvânu Lugâti’t-Türk oradan çıkıyor, Atabetü’l-Hakâyık oradan çıkıyor. 11. yüzyıl… Yalnız bunlar değil; Biruniler, Fârâbîler, Harezmîler… O büyük felsefeciler, matematikçiler, geometriciler bu topraklardan çıkıyor.
O zamanın alimleri, dünyanın enlemini, ekvatorun boyunu hesaplıyorlar. Yanlış hatırlamıyorsam 30-40 santimlik bir hatayla; yani çölde yaşayan bu alimler, geometrik ve cebirsel yollarla dünyanın küresel olduğunu sapladıkları gibi, oturdukları yerden ekvatorun boyunu hesaplıyorlar. Bugünkü hesaplamalardan sadece 30-40 santim şaşıyor. 40 bin kilometre deyip geçiyoruz; biz daha fazla yanılıyoruz.
Amerikan eski büyükelçisi Starr’ın “Kayıp Aydınlanma” diye olağanüstü güzel bir kitabı var. Kitap, Bîrûnî ile İbn-i Sînâ arasındaki mektuplaşmayla başlıyor. Biri 26, diğeri 32 yaşında iki genç adam. Aralarında 400 kilometre mesafe var ve güvercinlerle haberleşiyorlar; güvercinlerin ayaklarına cebir problemlerini, felsefi tartışmaları bağlayıp birbirlerine gönderiyorlar. O zamanki cebirde, hendesede, geometride, felsefede geldikleri düzey, Avrupa’nın çok ilerisinde. 10 ile 15. yüzyıl arasında 500 yıllık muazzam bir bilimsel birikim var. 15. yüzyıldan sonra Batı’da kapitalizmin gelişmesi, Rönesans ve Amerika’dan getirilen altınlarla merkantilizm başlıyor. Avrupa uygarlığı bütün felsefi ve bilimsel temellerini bu birikimden alıyor. Mesela “Cebir” kelimesi Harezmî’den, “Algoritma” terimi yine Harezmî’nin adından geliyor.
Biz bu medeniyeti görmüyoruz, daha çok asker, kılıç tarafına odaklanıyoruz. Onlar da önemli tabii; her medeniyet kılıçla kuruluyor ve kılıçla korunuyor. Çünkü kılıç barış demektir; kılıcın getirdiği barışla medeni hamleler yapılıyor.
Bugün çarşılardan aldığınız ürünler ortada. Birileri “asimilasyon varmış, Türkçe yasakmış” diyor. Gidiyorsun; hava meydanında, otelde, her yerde dört tane ayrı televizyon kanalı var: Uygurca, Kazakça, Kırgızca, Tatarca. Hepsi 24 saat yayın yapıyor. Şehri dolaşırken parkları, modern binaları, fabrikaları görüyorsun. Urumçi, Amerikan veya Türkiye şehirlerine benziyor; büyük gökdelenler var. Topraklar sınırlı olunca gökdelen bir gereklilik oluyor. “Bu gökdelenleri Uygurları bodrum katlarına tıkmak için yapıyorlar” diye şaka yapıyordum arkadaşlara. Hayır, o refahı ve medeniyeti onlar paylaşıyor. Trene bindiğin zaman elektrikli trenlerle Uygurlar gidiyor. Çin’de uçak hızında, hiçbir sürtünme olmadan rayların üzerinde giden trenler var. Ağanın, beyin marabası iken özgürleşmiş bir halk var. Atatürk’ün “Şeyhler, dervişler, müritler ülkesi olamaz” prensibini orada uygulayınca modernlik oluyor; burada uygulayınca “Uygurları eziyorlar” diyorlar.
Doğu Perinçek görev yapıyor, Türk devletlerini Rusya ve Çin ile kaynaştırıyor diyorlar. Zaten Türk devletleri o yola girdi. Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Azerbaycan, Türkmenistan; bu beş Türk devleti zaten Çin ve Rusya dostu. Onları kaynaştıran ben değilim. Benim görevim, Vatan Partisi’nin genel başkanı olarak Türkiye’nin Avrasya’daki konumuna yerleşmesi ve Atatürk devrimini tamamlamasıdır. Atlantik sisteminde Atatürk devrimi yıkıma uğruyor. Amerika bize “Küçük Amerika olacaksın” diyor, borç batağına sürüklenen bir ekonomi dayatıyor. Türkiye ise üretim ekonomisini Avrasya’da kurabilir. Vatan bütünlüğümüzü Rusya, İran, Irak, Suriye ve Çin dostluğuyla sağlayabiliriz. Türklerin birliğini Amerika’nın güdümünde sağlayamazsınız, Avrasya’da sağlayabilirsiniz.
Rusya ile Türkiye arasında dengeli ilişkiler var. 2030 yılına baktığımızda Türkiye dünyanın beşinci, Rusya sekizinci ekonomisi olacak. Birinin diğerine tahakküm edeceği bir dengesizlik yok. Türkiye’nin seçenekleri var; komşularımızın hepsi enerji kaynaklarına sahip. “Türkiye Rusya’ya bağlanır” demek yanlıştır. Çin dünyanın birinci ekonomisi haline geldi ama emperyalist bir ülke değil. Sosyalizmin varlığı, emperyalist olmaması için bir sigorta.
Uygur meselesine gelince; biz Çin’e insan hakları müfettişi olarak gitmiyoruz. Dünyanın insanlığını en çok ezen Amerika, insan hakları müfettişi kesiliyor. Biz Türkiye’nin bağımsız ve başı dik yaşaması için bir ittifaklar ağı kuruyoruz. İstiklal Savaşı’nda Sovyet Rusya ile dostluk olmadan nasıl başarı kazanamadıysak, bugün de Amerikan emperyalizminin dayattığı bölünmeye karşı koymanın tek çaresi komşularla ve Asya ile işbirliğidir. Çin düşmanlığı tamamen Amerika kaynaklıdır; Uygur meselesini kışkırtan da CIA ve bölücü örgütlerdir. Ayrılıkçı ve bölücü Doğu Türkistan İslami Hareketi’ni örgütleyen ve kışkırtan da Amerika’dır. Yani PKK’nın bağlı olduğu merkezle, Doğu Türkistan İslami Hareketi’nin bağlı olduğu merkez aynıdır; CIA ve Amerika tertip merkezleri, kumpas merkezleri onlardır. “PKK’ya karşı mücadele ediyoruz ama diğer tarafta oradaki teröristi destekliyoruz, Çin’de de teröristi destekliyoruz” demek çok tutarsız bir şeydir.
Zaten Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki oylamalarda da görüyoruz; Çin zulmüne karşı önergeleri kim veriyor? HDP, PKK, Cumhuriyet Halk Partisi, İYİ Parti. Bir bakın, kiminle beraber “Çin zulmü” diye önerge veriyorsunuz? İYİ Parti ve CHP bir baksın; önergenin altında kimin imzası var? HDP ve PKK var. Sen HDP ve PKK ile birlikte Çin zulmüne karşı çıkıyorsun. Neden? Çünkü Amerika sizden bunu istiyor. “Çin zulmü” diyerek Türkiye’yi Çin’den koparırsan, arasına kama sokarsan, Türkiye için Amerika’ya teslim olma seçeneğinden başka bir seçenek kalmıyor. Bugünkü dünya ve bölge dengelerinde durum budur.
Zaten Astana süreci, İran’la ilişkiler ve bölgedeki ilişkiler bağlamında Amerika’nın kukla Kürdistan planını, ikinci İsrail planını biz nasıl önledik? İran’la, Irak’la, Suriye’yle ve Rusya’yla iş birliği yaparak önledik, değil mi? Şimdi bu iş birliğinin içinde Çin de var. Onu reddettiğin zaman, CHP’nin yaptığı gibi İran’a düşmanlık yapacaksın; CHP ve İYİ Parti’nin yaptığı gibi Çin’e düşmanlık yapacaksın. İran konusunda İYİ Parti yine HDP ve PKK ile beraber düşmanlık yapıyor. Ondan sonra Suriye’ye ve Irak’a düşmanlık yapacaksın; HDP, CHP, İYİ Parti hepsi beraber. Ondan sonra Amerika’ya teslim olmaktan, Amerika’nın güdümünde hükümetler kurmaktan ve Türkiye’yi bölmekten başka bir program kalmıyor.
Efendim, “CHP ve İYİ Parti bizimkiler Amerika’ya bağlı” diyorlar. Daha ne olacak? PKK ile FETÖ ile berabersiniz. Sizin iktidar planınız, Amerika’nın önünüze koyduğu plandır. Cumhuriyet Halk Partisi “Mağdurlarla iktidara yürüyorum” demiyor mu? Bunu konuşalım.
(—)
Sincan-Uygur meselesine dönecek olursak; Türkiye-Çin ilişkilerine ve hükümetin tutumuna ilişkin bir sorum olacak. Geçen gün AK Parti Sözcüsü Mahir Ünal da bu konuya değindi ve “Libya’dan Sincan’a bir terör koridoru kuruldu” ifadesini kullandı. Sizin de ifade ettiğiniz gibi bölgemizdeki terör ile oradaki terör eş benzerdir. Hükümetin bu noktadaki tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Batı basınında Türkiye-Çin ilişkilerini bozmaya yönelik çok yoğun bir antipropaganda var. Hükümet buna sessiz kalarak bir tutum belirliyor belki ama bu yeterli mi? Yoksa daha proaktif bir tutum mu takınılmalı?
Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan’ın hükümeti, 2014 yılından sonra FETÖ’yü ve PKK’yı ezme, tasfiye etme ve buna bağlı olarak Amerika’ya karşı dik durma çizgisine girdi. Bu durum Çin politikasını da belirledi. Eğer Türkiye’nin bağımsızlığını ve bütünlüğünü savunacaksan, terörle mücadele edeceksen Çin’le dost olacaksın. Denklem budur. Hem terörle mücadele edip hem de Amerika’ya karşı dik dururken aynı zamanda Çin’e düşmanlık yapamazsın. Çin’e dost olarak ancak terörle mücadele edebilir ve Amerika’ya karşı başını dik tutabilirsin.
Cumhuriyet Halk Partisi ve İYİ Parti ise terörle (PKK ve FETÖ) müttefik oldukları ve Amerika ile beraber hareket ettikleri için Çin’e düşmanlar. Çin düşmanlığında yanlarında kim var? HDP var. Meclis’e verilen Çin mezalimini protesto önergelerine bakın; altındaki imzalar PKK, HDP, İYİ Parti ve CHP’dir. Bu beraberlik yalnız Sincan-Uygur meselesinde değil, her meselede var. Doğu Akdeniz’de, Karadeniz’de, Afrin Harekatı’nda Amerika ile beraberler. Hendeklerden PKK’yı çıkartmak için ellerini uzattılar.
Cumhuriyet Halk Partisi, resmi olarak PKK, HDP ve FETÖ ile birlikte bir iktidar projesi içinde olduğunu “Mağdurlarla iktidara yürüyeceğim” diyerek ilan etti. Bugün kim mağdur? Biri PKK, biri HDP. CHP’nin demokrasi ve insan hakları adı altındaki tüm programı, hapishaneden PKK’lıları ve FETÖ’cüleri çıkartmaktır. Sürekli bir şekilde PKK ile yan yana fotoğraf veriyorlar, İstanbul Belediyesi’nde onların kitaplarını satıyorlar. CHP ve İYİ Parti, FETÖ ve PKK ile birlikte bir iktidar projesine girdi.
Tayyip Erdoğan ve Devlet Bahçeli ise Türkiye İttifakı içerisinde Amerika’yı karşılarına aldılar. Amerika da Tayyip Erdoğan’ı yok etmeye çalışıyor. Bunlar, güneşin her sabah doğudan doğması kadar açık ve göz önündedir.
(—)
Cumhuriyet Halk Partisi’ni neden sürekli hedef aldığımıza gelince; biz Türkiye’yi savunuyoruz. FETÖ ve PKK ile beraber olanlara cephe almadan Türkiye’yi terörden nasıl kurtaracağız? Atatürk’ün “Türkiye şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar ülkesi olamaz” programını nasıl hayata geçireceğiz? 15-16 Temmuz darbelerine karşı nasıl mücadele edeceğiz?
CHP yönetimi ve İYİ Parti; PKK, YTP ve FETÖ ile birlikte Amerika’nın bir iktidar projesinin içindeler. Yanlarına Abdullah Gül, Ahmet Davutoğlu ve Ali Babacan’ı da aldılar; onlar da FETÖ’nün müttefikleri. Cumhuriyet Halk Partisi’nin temel program olarak demokrasi ve özgürlükleri alması da bunu ele veriyor. Bugün Türkiye’nin temel meselesi HDP’ye özgürlük müdür? PKK’yı meclis kürsüsüne çıkaran Cumhuriyet Halk Partisi’dir. Seçim ittifakı yapmadılar mı? Beraber dans ediyorlar, beraber oynuyorlar.
“Milliyetçiyim” diyen İYİ Parti’yi bu ittifaka nasıl dahil ettiler? Milliyetçi Hareket Partisi’ni bölüp içinden bir parçayı alarak CHP’nin ve HDP’nin yanına getirdiler. Milliyetçi insanlar, “HDP ile ittifak yapacağız” denilse gelmezdi; ama “CHP ile seçim ittifakı yapıyoruz” denilerek bu insanlar oraya çekildi. O milliyetçi insanların sağına soluna bakması lazım; yanlarında PKK, HDP ve FETÖ var. İYİ Parti’nin de FETÖ ile geçmişte çok yakın ilişkileri, görüşmeleri ve buluşmaları olduğu ortadadır.
Özetle mevzilenme şudur: Bir tarafta Amerika ve onun kontrolündeki CHP, İYİ Parti, HDP, PKK, FETÖ, Gül, Babacan ve Davutoğlu var. Diğer tarafta ise Türkiye İttifakı dediğimiz AK Parti, MHP ve Vatan Partisi var. Kılıçdaroğlu, Davutoğlu ve Babacan’la beraber olacaklarını zaten açıkça söylüyor. Ahmet Davutoğlu, başbakanlıktan uzaklaştırıldığı zaman “Amerika, Ankara’daki adamını kaybediyor” denilmişti. Bugün ise Kılıçdaroğlu ve Davutoğlu, KHK’ların kaldırılması ve Selahattin Demirtaş’ın serbest bırakılması konusunda aynı görüşte olduklarını belirtiyorlar. “KHK’lar kaldırılsın” demek, FETÖ ve PKK’yı kurtarmak demektir.
Siyasi sorumluluk ile cezai sorumluluğu ayırmak gerekir. Bir kimseyi her önüne gelene “FETÖ’cü” diyerek suçlayamazsınız. Ben CHP ve İYİ Parti’den bahsederken “FETÖ ile aynı cephede ve aynı programın içinde yer alıyorlar, siyasi birlikleri var” diyorum. Suç işliyorlar demiyorum, ancak siyasi olarak aynı mevzide bulunduklarını, fotoğraf karelerinde, kitap satışlarında ve ortak eylemlerde beraber olduklarını belirtiyorum. Bu, onların siyasi tercihidir. Siyasi sorumluluğunuzun fotoğrafı bu. Şu fotoğraf bir siyasi sorumluluk fotoğrafı değil mi? PKK’lılarla Cumhuriyet Halk Partililer aynı fotoğrafta, hep aynı eylemleri yapıyorlar, beraber iş yapıyorlar. CHP’li belediyelere bakıyorsunuz; PKK’lılar da var, HDP’liler de var. Oradan maddi yardımlar yapıyorlar. “Kadınların tiyatro seyretmesi…” Bu bir tiyatro değil kardeşim. Burada PKK’nın tiyatrosu var, bir dayanışma var. Ben de oraya gidip seyredebilirim, ayrı mesele; ama burada PKK ile CHP arasında çok açık bir dayanışma var. Buna da şu savunmayı yapıyorlar: “Efendim, HDP, PKK diyeyim…” HDP diyor ki: “Ben PKK’yım.” Onlar diyor ki: “Aman kendini ondan ayır.” HDP diyor ki: “Niye ayıracakmışım? Başkan Apo bizim arkamızda. Abdullah Öcalan bizim reisimiz, onun heykelini dikeceğiz.” Her şey iç içe.
Peki, Diyarbakırlı ana öyle mi görüyor? Diyarbakırlı ana, PKK’daki evladını almak için HDP’nin kapısına dayanıyor. 150 gündür eylem yapıyor. O biliyor HDP’nin, PKK’nın askerlik şubesi olduğunu. HDP, PKK’nın askerlik şubesi olarak çalışıyor, aynı zamanda mali ve vergi örgütü olarak çalışıyor. Her konuda PKK’nın hizmetinde olan bir örgüt HDP. Dolayısıyla onları meclise sokan kim? Cumhuriyet Halk Partisi. “Efendim, oy verildi” falan… İnsanlar yanlış yere oy verebilir. Hitler’e de oy verdiler, faşistlere de oy veriyorlar. Halklar yanılmaz diye bir şey yok, halklar da yanılabilir. Sen neredesin? Oy veriyorlar diye PKK’nın yanında mı olacaksın? O zaman Türkiye’yi kim kurtaracak? Mehmetçik de onlarla mücadele etmesin mi? “Oy veriyorlar” diye Mehmetçik, vatanımızın bir bölümünü terör örgütüne mi versin? Türk Silahlı Kuvvetleri ve Türk Polisi mücadeleden vazgeçmiyor. Bir hakikat var.
CHP’nin iktidar modeline ilişkin iki tane çok çarpıcı açıklama geldi. Sayın Ekrem İmamoğlu geçen gün Cumhurbaşkanı’na verdiği bir mektubun ardından, “Merkezi hükümetle bölgesel hükümet arasındaki ilişkileri bozmak isteyenler var” diyor. Bir de daha önce “İstanbul Ankara’dan yönetilemez” gibi ifadeleri vardı. Şule Perinçek, Aydınlık gazetesinde bunu çok güzel yazdı: “İstanbul Ankara’dan yönetilemez” derken zaten Türkiye’ye federatif, özerklik gibi bir anayasa anlayışını dayatmış oldu. Eğer Ankara yönetmeyecekse, Mustafa Kemal’in orduları 2 Ekim 1922 günü niçin İstanbul’u aldı? Niçin İstanbul’u kurtardı? Yani bu, tamamen ABD’nin “metropollerin özel kalması” şeklindeki programının bir parçası. Yurt dışında finans kuruluşlarıyla görüşmesi de Türk devletinin mali kaynaklarından umudu olmadığı için, kendisini Türk devletinden kopardığı için yapılan bir girişimdir. Siyasi bakımdan burada bir sorumluluk var. Siyasi sorumluluk ile cezai sorumluluğu ayırmak lazım; siyasi bakımdan sorumluluk olduğu çok açık.
“İstanbul’da ekümenik patrik ilan edildiği zaman, İstanbul dünya Ortodoksluğunun merkezi haline gelir ve bu, Rusya’nın da hoşuna gitmez. Biz dört sayfalık mektubumuzda, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile merkezi hükümet arasındaki kanalların bozulmasını isteyen kişilerin olduğunu, bunun düzeltilmesi gerektiğini yazdık.”
Merkezi hükümet ve bir de “özel” belediyeler… Bunu İzmir Belediyesi de aynı çizgide yapıyor. Artık bunların arasına yerleşmiş bu. Amerika bu söylemi, bu programı İzmir ve İstanbul belediyelerine yerleştirmiş. Ankara Belediyesi için pek bir şey duymadık ama bu, doğrudan üniter devlet yapısını hedef alan bir ifade. Zaten İstanbul Belediyesi’ne birçok PKK’lıyı doldurmuşlar. Kürt kökenli vatandaşlarımız Türk milletinin bir parçasıdır, her yerde çalışırlar; hatta onlara ayrıcalık tanımak da ayrı mesele ama PKK’lı başka bir şey.
Amerika Birleşik Devletleri’nin güdümündeki ittifak artık netleşiyor. Gizlenecek tarafı kalmadı. Açıkça ortaya koymakta bir çözüm görüyorlar. Merkezde Cumhuriyet Halk Partisi; onunla beraber İYİ Parti, PKK, HDP, FETÖ, Ali Babacan, Ahmet Davutoğlu ve maalesef Saadet Partisi var. Tayyip Erdoğan düşmanlığı, insanları nerelere sürüklüyor! O düşmanlığa girdin mi programını kaybediyorsun ve bambaşka yerlere gidiyorsun. Bunların kurtuluşu için Tayyip Erdoğan’ın kötü bir şey yapmasını bekliyorlar. Ancak bu cepheye demir attılar; Amerika’nın, PKK’nın, FETÖ’nün yanında siyaset yapan unsurlar bunlar. Artık açık fotoğraflar veriyor, açık söylemlerde bulunuyorlar.
Türkiye’nin birinci meselesi üretim ekonomisini kurmak ve vatan bütünlüğüdür; güvenlik ve Doğu Akdeniz’den gelen tehditleri göğüslemek esastır. Demokrasi ve özgürlük ise Türkiye’nin en arkadaki meseleleridir. Kılıçdaroğlu ise “Ülkede demokrasi taraftarları ve demokrasi karşıtları var” diyor. O zaman bu tarife göre FETÖ ve PKK bu demokrasi taraftarlarının içinde yer alıyor.
Türkiye, 2014’ten bu yana Amerika ile savaşıyor, Gladio’yu eziyor. Gladio’yu ezmek bir devrimdir. Türkiye PKK ile savaşıyor, FETÖ ile savaşıyor. Bütün bunlara baktığımızda, 2014’ten bu yana Türkiye bir devrimci sürece girdi ve bu süreç yükseliyor. Bu arada “Kürdistan” senaryosu bertaraf ediliyor; Türkiye, Rusya, Irak, İran yan yana geliyor. Türkiye, Atlantik’ten kopan ve Avrasya’ya yerleşen bir sürecin içinde. Bu süreç, yeni bir iktidarı da dayatıyor; zorlukları paylaştıran, daha geniş tabana dayanan, vatansever güçleri birleştiren bir dönüm noktasına geldik.
İyi Parti ise bir Amerika operasyonuyla kuruldu, MHP’yi bölme operasyonu. AK Parti hükümetini ve müttefiklerini zayıflatmak için Amerika, Meral Akşener ve peşinden gidenleri toplayıp bu tarafa getirdi. FETÖ’nün ve PKK’nın tam yanına oturttu. Böyle bir parti dağılır, zaten eriyor. İktidara gelemezler çünkü iktidara gelirlerse Türkiye parçalanır. Türkiye parçalanmayacağına göre bunlar iktidara gelemez. Şu an Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı ve Türkiye meclisten değil, Cumhurbaşkanlığı makamından yönetiliyor. Türkiye’yi yönetemez hale gelmedikleri sürece erken seçim beklentisi gerçekçi değil. Ekonomide 2018-2019 yıllarında dış ticaret açığının 50 milyar dolardan 30 milyar dolara düşmesi gibi bazı olumlu göstergeler de var. Dış ticaret açığının kapanması, sanayinin daralması ve dışarıdan aldığımız ara mallarının ithalatının azalması pahasına, yani büyümeden vazgeçilmesiyle gerçekleşti. Bu bağlamda dış ticaret açığının 50 milyardan 30 milyar dolara düşmesi, aslında bir ferahlamadan ziyade ümit veren ancak bedeli olan bir olaydı.
Siz son zamanlarda çok sayıda iş insanıyla görüştünüz. Rus heyetini ağırladınız, Çin Büyükelçisi ile ekonomik toplantılar yaptınız. Farklı yıllarda iş insanlarıyla bir araya geldiniz. İş dünyası genel olarak ekonominin gidişatına nasıl bakıyor?
İş dünyası önümüzdeki dönemde çok zorlanıyor; zorluğu en iyi gören kesim de onlar. Çünkü fabrikası, makinesi, aleti, edevatı ve cihazı var. Üretim sürecini doğrudan örgütleyip yönettiği için Türkiye ekonomisinin zorluklarını en iyi onlar görüyor. Çalışan kesim ise daha çok pazardaki filesine, tenceresinde ne kaynadığına, çocuğuna harçlık verip veremediğine bakıyor. İş dünyası ise iflas tehdidiyle karşı karşıya; konkordato ilan etmiş, üretim düşmüş, eğitilmiş iş gücü bulamıyor. Bu sorunlarla boğuşan iş adamları pek ümitli bir manzara çizmiyorlar.
Peki Türkiye’nin yeni yerleştiği o Avrasya kampında büyük fırsatlar görüyor musunuz?
Bu çok açık; Türkiye’nin tek çıkış yolu bu. Bunu yalnız ben değil, TÜSİAD ve büyük iş adamları da görüyor. İş dünyasında bunu görmeyen hemen hemen kimse kalmadı. İş birliği konusu ise sadece Çin’den doğrudan para almak gibi değil, karşılıklı bir iş birliği ortamı şeklinde olmalı. Hükümet, borçları döndürmek ve çarkı çevirmek için sıcak para ihtiyacıyla, yani dayatmalarla yüz yüze olduğu için biraz farklı bakabiliyor. Ancak üretimle ilgili projeleri olan iş adamları; sermaye kıtlığımızı içeriden giderelim, beraber iş yapalım, istihdam yaratalım ve kazanalım görüşündeler.
Sayın Başkan, tekrar RAND Corporation raporuna dönmek istiyorum. 10 Ekim 1996 tarihli Aydınlık Gazetesi’nde yayımlanan bu rapor, o dönemde Tayyip Erdoğan’ın konumunu ve geleceğini adeta bir falcı gibi öngörmüştü. Bugünkü raporda da çarpıcı bir şey var: Bir taraftan muhalefetten bahsediyorlar, diğer taraftan bir alternatif sıralıyorlar. Bu alternatifte özel olarak “Perinçek ve grubu” vurgusu var. Ergenekon ve Balyoz döneminde içeri atılan milliyetçi subayların etkisiyle güçlü bir hükümet tablosu çizildiğini ve Erdoğan’ın da hedef alındığını belirtiyorlar.
Amerika, Rusya ve Çin gibi büyük devletler, gerçekleri görmeden politika yapamazlar; yaparlarsa toslarlar ve başarısızlığa uğrarlar. Büyük devletin gerçekleri görme yeteneği daha büyüktür. RAND Corporation, Türkiye’de kimin kiminle olduğunu net bir şekilde saptıyor. Amerika; bir tarafta CHP, İYİ Parti, HDP, PKK ve Ali Babacan, Abdullah Gül, Ahmet Davutoğlu gibi isimleri görürken; diğer tarafta AK Parti, MHP ve onunla aynı cephede olan Vatan Partisi’ni, yani güvenlik politikalarını etkileyen “Avrasyacı Sosyalistleri” görüyor.
Bu durum, 2014 sonrası güvenlik politikalarının Vatan Partisi’nin çizgisine yaklaştığını gösteriyor. Rapor, AK Parti ve MHP’yi korkutmak için Vatan Partisi’nin büyümesini bir tehdit gibi sunuyor. Ahmet Hakan da köşesinde, “Vatan Partisi’nin büyümesi, sonunda AK Parti ile kapışmalarına yol açacak” diyerek bu senaryoyu dillendirdi. Amerika’nın planı, AK Parti ile Vatan Partisi’ni kapıştırarak süreci kendi lehine çevirmektir.
New York Times, Washington Post, Wall Street Journal gibi dünya basını sürekli kapımızı çalıyor. Ayrıca Almanya’nın yükselen ana muhalefet partisi “Alternative für Deutschland”ın yayın organı, Suudi Arabistan’ın en büyük gazetesi El-Yav ve Orta Doğu çapında yayın yapan önemli basın kuruluşları benimle röportaj yaptı. Türkiye’yi anlamak için dünya bizi izliyor. İran’ın önde gelen Ayetullahlarından ve Hameney’in halefi olarak görülen Seyit Hasan Amili, Kasım Süleymani’nin şehit edilmesinden hemen sonra, devlet görüşmelerinin yanı sıra sırf bizimle görüşmek için İstanbul’a geldi. Bu, Vatan Partisi’nin bölgesel önemini gösteriyor.
Ekonomi konusuna gelince; dün Berat Albayrak, kamu bankalarının 2020’de ilk üçe gireceğini ve özelleştirilmedikleri için bunu başardıklarını söyledi. 1980’lerden bu yana süren dünya ekonomisiyle bütünleşme ve özelleştirme siyaseti iflas etti. Türkiye yeni bir döneme, “Üretim Devrimi”ne giriyor. İflas eden işletmelere Merkez Bankası’nın iştirak etmesi, bizim birkaç yıl önce ilan ettiğimiz karma mülkiyet sistemimizin bir yansımasıdır. Kamunun %51, işçi ve memurun %40, patronun %9 pay aldığı bu üç ayaklı sistem, üretim çarkını döndürmek için tek çıkış yoludur. Hükümetin bu adımları yetersiz ve cesaretsiz olsa da, bu yöndeki arayışlar olumludur.
Son olarak izleyicilerimizden gelen bir soruyla devam edelim: “Türkiye, Rusya ve İran ile siyasi süreci yürütebilir mi?”
Batı Asya’da Amerika ve İsrail’in senaryosu, bölgeyi Sünni ve Şii ekseninde bölmekti. Ancak Sünni ağırlıklı Türkiye, Şii ağırlıklı İran ve Hristiyan ağırlıklı Rusya ile aynı safta buluştu. Buna karşılık Vahabi Suudi Arabistan ve Körfez şeyhlikleri, İsrail ile aynı cephede yer aldı. IŞİD ve PKK gibi örgütler de İsrail ve Amerika’nın yanında, Türkiye ve İran’a karşı savaşıyor. Bu tablo, “Siyasal İslam” projesinin ve mezhep temelli bölünme senaryolarının iflas ettiğini kanıtlıyor. AK Parti’nin İhvancı olduğu iddiaları da bu gerçekler ışığında geçersizleşen, ezbere dayalı iddialardır. Aynı gemideyiz gerçeği, bölgedeki mazlumların Amerika ve İsrail’e karşı direnişinde somutlaşmaktadır. Bütün bunlar gösteriyor ki bölgemizdeki bölünme Sünni, Şii veya dinsel İslam projeleri ekseninde değil. Amerika ve İsrail bir tarafta; buna karşı, emperyalizme karşı mücadele eden gelişen ülkeler ve mazlumlar bizim tarafta.
Türkiye dış politikasında son dönemde iki önemli zirve gerçekleşti; biri Moskova Zirvesi, diğeri ise geçtiğimiz günlerde yapılan Berlin Zirvesi. İkisi de Libya özelinde gerçekleşse de yepyeni bir tablo ortaya çıktı. Muhalefet, Türkiye’yi dış politikada yalnız kalmakla ve kötü diplomasi yürütmekle suçluyordu. Peki, Türkiye dış politikasını nasıl değerlendirmeliyiz? Yalnız mıyız, yoksa yeni iş birlikleri mi kuruluyor?
Nasıl yalnız oluruz? Herkesle iyi ilişkiler kuruluyor; İran ile berabersiniz, kıyıdaş ülkeler diyerek Suriye ve Mısır ile görüşmeler yapıyorsunuz. Moskova sürecinde Suriye ile beraberlik yolunda gelişmeler var. Mısır’a selamlar yollanıyor. Almanya’yı yanımıza çekip Yunanistan’ı yalnız bırakıyoruz. Örneğin, Libya ve Doğu Akdeniz sürecinde Yunanistan, Berlin Konferansı’ndan dışlandı; “Kongo’yu çağırdınız, bizi çağırmadınız” diye şikâyet etti. Doğu Akdeniz’e kıyısı olan bir ülke olmasına rağmen Yunanistan bu sürecin dışında kaldı. Hatta tüm adalarının kıyılarını hesaplasanız bile, kara ülkesinden farklı olarak ada devletleri küçük adalarla çok geniş kıyılara sahip olsalar da Yunanistan bu konumda dahi yalnızlaştırıldı. Bu durum Türkiye’nin değil; Yunanistan’ın, İsrail’in ve Amerika’nın yalnızlaştığını gösteriyor.
Rusya ekseni bölgeye hâkim oldu; Orta Doğu’ya, Batı Asya’ya ve Doğu Akdeniz’e Rusya-Türkiye ittifakı (İran ve Suriye’nin de dâhil olduğu) ağırlığını koydu. Bu, çok önemli bir gelişme. CHP ve İYİ Parti ise Amerika’nın yanında yer aldıkları için bu süreci “yalnızlaşma” olarak nitelendiriyorlar. Onlara göre Amerika’dan ve İsrail’den ayrılan her politika yalnızlaşmadır çünkü efendilerinden kopmuş oluyorlar. Bu yüzden Rusya, İran ve Çin düşmanlığı yapıyorlar; mazlumlar dünyasına karşı duruyorlar.
Berlin Zirvesi’nden sonra Avrupa Birliği Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı Borrell, Türkiye-Rusya ittifakının Akdeniz’de belirleyici rol oynamaya başladığını belirtti. Gerçeği herkes görüyor. Fakat bu inisiyatife rağmen Hafter, her iki toplantıda da imzayı atmadı. Rusya, Hafter’i kısmen kontrol etmeye çalışsa da Türkiye’nin ağırlığını koymasıyla birlikte Hafter’i silah bırakmaya ve Libya’nın birliğinden yana bir tutuma zorlayan bir pozisyona girdi. Libya’daki seçim süreci ise oldukça zorlu; çölde aşiretlerin olduğu bir coğrafyada kimin silahı güçlüyse sonucu o belirleyecektir.
Tezkereye onay vermemizle ilgili şartımıza gelince; biz sadece asker göndermeyi değil, aynı zamanda Suriye ve Mısır ile Libya ile yaptığımız anlaşmanın benzerlerini yapmayı hedefledik. Denizdeki yetki alanlarını sınırlayan bu sözleşmeleri Suriye ve Mısır ile de yaparsak Doğu Akdeniz’de çok daha güçlü oluruz. Libya’ya asker göndermek, bu diplomatik adımlarla birleşirse anlamlı olur.
Berlin Konferansı’nda Türkiye-Rusya inisiyatifi öne çıktı; konferansın liderleri gibiydiler. Akdeniz’deki saflaşma, konferansın belirleyicisi oldu. Kıbrıs Adası’nda ise durum netleşti. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, İsrail ve Yunanistan ile sözde “Doğu Akdeniz projesi”ne imza attı. Ancak Vatan Partisi olarak bizim hazırladığımız ve uluslararası alana taşıdığımız “Doğu Akdeniz, Karadeniz Dostluk ve Barış Planı” kapsamında Abhazya ziyaretimiz çok önemli bir sonuç doğurdu. Abhazya Meclisi ile imzaladığımız bildiriyle Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) ve Abhazya’nın karşılıklı tanınması sürecini başlattık. Bu durum Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ı çıldırttı. Ayrıca KKTC Başbakanı Ersin Tatar’ı Abhazya Cumhurbaşkanı ile bir araya getirerek resmi bir ilişki kurulmasını sağladık. Bu, Türkiye ve KKTC için büyük bir başarıdır.
Yunanistan’da artık bazı kesimler “Hafter’e destek vererek yanlış ata oynadık” veya “Türkiye ile baş edemeyiz, anlaşmalıyız” demeye başladı. Yunan gazeteci Konstantakopulos ile yaptığımız görüşmelerde de vurguladığım gibi, Amerika size sadece bir kemik verir ama Türkiye ile Ege’yi paylaşarak hakkaniyetli çözümler üretebilirsiniz. Amerika’nın peşinde sürüklenmek, Yunanistan için Birinci Dünya Savaşı sonundaki felaketleri yeniden yaşamak anlamına gelir.
Son olarak Türkiye, enerji arzında bir merkez haline geliyor. Kuzeyde Türk Akımı, güneyde TANAP ve Doğu Akdeniz kaynaklarıyla Türkiye, enerjinin taşındığı ana yol oluyor. Bu durum Türkiye için büyük bir olanaktır. Rusya ve Almanya ile kurduğumuz bu stratejik bağlar, dış politikada Türkiye’nin elini güçlendirmektedir. Fransa da uzun vadede Amerika ile aramızda, bizim tarafımızda yer alacaktır; bu konular politik müdahalelerle başarılacak süreçlerdir. Yani kendiliğinden Fransa senin yanında olmaz. Kendiliğinden Romanya senin yanında olmaz. Kendiliğinden Suriye veya Mısır, seninle en uyumlu politikalara girmez. Bu siyasette müdahale var, değil mi? Müdahale etmezsen, ağırlığını koymazsan, doğru siyasetlere ulaştırmazsan olmaz. Mesela “Sisi’ye sövüp sayıyorsun, darbeci” diyorsun. Böyle siyaset olmaz. Bu müdahale değil, karşı müdahaledir; düşmanın yapacağı işi sen kendi ağzınla yapıyorsun. Veya Suriye’ye, Beşar Esad’a karşı o düşmanca söylemler… AK Parti kontrolündeki birçok gücün bu söylemleri ifade etmesi çok sorumsuz, çok ciddiyetsiz. Ama bunun sorumlusu kim? Tabii ki AK Parti yönetimi.
Enerji demişken ilginç bir gelişme yaşandı. Erbil ile ABD’li ExxonMobil şirketi büyük bir petrol çıkarma anlaşması yapmıştı ama dün itibarıyla bunun sonlandığını öğrendik. Çünkü ExxonMobil, üzerine düşen yükümlülükleri yerine getirmemiş. Bu sefer Erbil, Gazprom ile 3 yıllık bir anlaşma yapmış; yani Rus enerji şirketleri Erbil’e girmeye başladı, ExxonMobil’in yerini dolduruyorlar. Peki bu noktada ABD Kürt kartını da kaybediyor mu? Çünkü Batı Asya’daki ağırlığınız gittiği zaman sadece Kürt ağırlığı kalmaz. Orası bir ada gibi; Amerika’nın orada en son terk edeceği güç İsrail’dir, daha doğrusu terk edemeyeceği güç İsrail’dir. Ancak sonuç itibarıyla oradaki Barzani yönetimi, bölge ülkeleriyle birleşmek zorunda. Çünkü Barzani’nin orada bir zemini var; o coğrafyayı, o dağları, o toprakları, o kentleri bırakıp bir yere gidemez. Sonuçta orada İran, Irak, Suriye ve Türkiye’nin arasında nasıl yaşayacaksın? Bu dört ülkeye, Amerika ile birlikte meydan okuyarak yaşama şansın yok. Onun için hizaya gelecek, geliyorlar da. PKK için bu şans da yok; o bitecek, bitiyor. Çünkü PKK’nın ayağını bastığı bir toprak yok.
Rusya da Erbil’de bu yatırımı yaparken “Buradan PKK’yı temizleyin” diye bir şart koşuyor. Bakın, bu süreçler o kadar önemli ki. Bizimle tartışan güçler “Gördüğünüz gibi Rusya’da PKK’nın bürosu var” diyorlardı. Biz de “Sürece bakın” diyorduk. Rusya’da bürosu var ama Türkiye’de PKK meclis kürsüsünde; mecliste sıraları, sandalyeleri var, HDP var. Sen başka bir ülkeyi, “Rusya’da bürosu var” diye eleştiriyorsun; kendi ülkende PKK meclisinde, kürsüde. Kendine bakmıyorsun, kalkıp Rusya’yı eleştiriyorsun. Vatan Partisi olarak ne dedik? Türkiye, Rusya’yı kazanır, kazanacaktır; Rusya da Türkiye’yi kazanacaktır ve bunların beraber olması kaçınılmazdır. İşte o süreci yaşıyoruz.
Peki, stratejik ortaklık mı var artık Türkiye ile Rusya arasında? Zaten Sayın Erdoğan da uçaktan dönerken söyledi, yeni olan bir şey değil. Türkiye ile Rusya stratejik ortak oldu; Türkiye ile Çin, Rusya ile Çin, Türkiye ile İran da stratejik ortak oldu. Stratejik ortak ne demek? Bir tarihi dönem boyunca beraberlik. İçine girdiğimiz bu Avrasya çağında Türkiye, Rusya, İran ve Çin stratejik ortak olmak zorundadır.
Günün çok konuşulan başka konuları da var ama ondan evvel önümüzdeki faaliyetlerden bahsedelim. 26 Ocak Pazar günü saat 13.00’te Petrol-İş Genel Merkezi’nde Aydınlık okurları buluşuyor. Aydınlık okur; artık bir kurumlaşma, bir örgütlenme oluyor. Aydın okurlarımız aydınlığa sahip çıkıyor, yönlendiriyor ve kendi eğilimlerini yansıtıyor. Bütün yöneticilerimiz, Genel Yayın Yönetmenimiz İlker Yücel başta olmak üzere orada olacağız. Aydınlığın büyük bir atak yapması için koşullar çok elverişli. Sabahları bakıyorum, hakikaten Türkiye’de hiçbir gazete Aydınlık ile karşılaştırılamaz; hiçbir gazetede yer almayan bilgiler, haberler sadece bizde.
Ayrıca Şubat başında bir toplantımız daha var. Öncü Gençlik çok güzel bir albüm hazırladı; bunun tanıtımı için 1 Şubat Cumartesi günü saat 18.00’de Taksim Hill Otel’de gençlerimiz buluşuyor.
İYİ Partili bir vatandaş sormuş: “İYİ Parti ile HDP’nin bağını açıklar mısınız?” Bakın Yaşar Bey, İYİ Parti ile HDP arasındaki bu bağı CHP kuruyor. CHP’nin HDP-PKK ile bağı olduğunu inkar etmiyorlar ki. Bugünkü açıklamasında Kılıçdaroğlu projeyi ortaya koyuyor; “HDP’yi de ittifaka katacağız” diyor. CHP ile HDP her yerde beraber. İYİ Parti de CHP ile beraber olduğuna göre, İYİ Parti CHP’nin yanına getirilirken HDP’nin de yanına getirilmiş oluyor. Yani merkezde CHP var, bir tarafında İYİ Parti, bir tarafında HDP-PKK. İki fotoğrafı yan yana koyduğunuzda; Selahattin Demirtaş’ı alkışlayan CHP ve İYİ Parti, diğer yanda FETÖ’sü, Babacan’ı, Davutoğlu’su… Hepsi bir proje. 20 Ekim 1996 tarihli Aydınlık’ta Rand Corporation’ın o günkü projesini yayınlamıştık; “Tayyip Erdoğan Başbakan, Abdullah Gül Dışişleri Bakanı olacak” diyorlardı. O zaman Tayyip Erdoğan milletvekili bile değildi. Amerika bu projeleri yapmış ve uygulamış. Şimdi de aynı Rand Corporation; CHP, İYİ Parti, HDP-PKK, FETÖ, Davutoğlu ve Babacan’ın birleştiğini, ittifak haline geldiğini söylüyor. Fikret Bila’nın bugünkü yazısı da çok önemli; bizzat Kılıçdaroğlu’nu kaynak göstererek İYİ Parti ile olan ittifaka HDP’nin de dahil edileceğini yazıyor. İYİ Parti’ye çağrımız; aklınız varsa bu işten uzak durun.
Bugün MİT mensubu Enver Altaylı’nın iddianamesi ortaya çıktı. Orada Kaşif Kozinoğlu’na karşı önlem alınması gerektiği söyleniyor. Kozinoğlu cezaevinde şüpheli bir şekilde öldü. Onun mektuplarını “Kaşif Kozinoğlu’nun Mezara Götürmediği Sırlar” adıyla kitap yaptık, 33. baskıya hazırlıyoruz. Kozinoğlu bu mektupları bana kendi el yazısıyla ulaştırdı. Mektuplarda FETÖ meselesini esaslı bir şekilde koyuyor, Türkiye’nin Avrasya’ya yönelmesi gerektiğini anlatıyordu. Kozinoğlu, “Ben Vatan Partisi’ne güveniyorum, çünkü onlar benim CIA ile birlikte operasyonlarda yer aldığımı yazdılar ve yazdıkları her şey doğruydu. Ben o zaman büyük vahim hatalar içindeydim” diyordu. Çok önemli bir entelektüeldi; sadece istihbaratçı olarak görmek büyük yanlış. Yaşasaydı Vatan Partisi’nin lider kadrosunda olacaktı. Ölümüyle ilgili bizim ve koğuş arkadaşlarının değerlendirmesi, onun öldürüldüğü yönündedir. Mossad’ın birtakım operasyonlarında bulunmuş yöneticileri anlatan dört bölümlük bir belgesel izledim. Örneğin, bir Filistin liderine ya da Mısır’daki önemli bir lidere yolda omuz atılıyor ve adama suikast düzenleniyor. Almanya’daki o meşhur olayda, elinde Coca-Cola bardağı olan biri, hedefin omzuna çarpıyor. Bardaktan iki damla Coca-Cola elbisesine sıçrıyor ve adam ölüyor. Derisine temas etmese bile, elbisesine sıçrayan bir maddeyle bu tür suikastlar gerçekleştirebiliyorlar. Mossad’ın çeşitli operasyonlarını ve suikastlarını gösteren bu belgeselde, hedeflerin nasıl öldürüldüğünü tam olarak anlayamıyoruz. İlginç olan bir diğer nokta da, kriz geçirmesi üzerine hastaneye götürülen kişilerin, yolda ambulansın veya doktorun eksikliği gibi nedenlerle hastaneye ulaştırılamaması. Bizdeki koşullar ise böyle değil; her şey son derece pratik ve ellerindeki araçlar çok uygun. Bizde hastayı saatlerce yollarda bekletme diye bir durum söz konusu olamaz.
Bu tür olaylarda sorumlunun kim olduğu, polisin ve savcıların araştıracağı bir konudur. Ancak bizim kanaatimiz, tüm bulguların mahkemeye sunulması gerektiği yönündedir. Burada önemli bir konu daha var: Kaşif Kozinoğlu’nun 1400 sayfalık, Fethullah Gülen hakkında yazılmış çok kapsamlı bir iddianamesi ve kendi el yazısıyla hazırladığı mektupları mevcut. Türkiye’de Gülen hakkında yazılmış belki de tek kapsamlı çalışma budur. Devlet bu 1400 sayfalık dosyayı kimlerin aldığını ve nereye götürdüğünü biliyor. Bu belgelerin neden milletten gizlendiğini anlamak mümkün değil. Sayın Cumhurbaşkanı’na buradan seslenerek, bu belgelerin yok edilmediğini ve mutlaka bir yerde bulunduğunu belirtmek isterim.
Sözü biraz da güzel şeylere getirelim. Kadın Voleybol Takımımızın başarısı hepimizi çok gururlandırdı ve onurlandırdı. Olimpiyatlara katılacak olmaları hepimize yürek ferahlığı ve umut verdi. “Filenin Sultanları” ismi kamuoyunda çok güzel bir karşılık buldu. Onlardaki vatanseverliği, azmi, kararlılığı ve centilmenliği gördükçe hayran kalıyoruz. Sadece maç kazanmaları değil, sergiledikleri sporcu ruhu ve karakterleri de örnek teşkil ediyor.
Lozan 2005 sürecinde de Aydınlık gazetesine manşet olmuşlardı; ablaları onlara destek vermiş, maçlara çocuklarıyla gelmişlerdi. Atatürk devrimlerine bağlılıkları, vatanseverlikleri, Türk bayrağına gösterdikleri özen pırlanta gibi. Neslihan ve takım kaptanı Eda Akyol gibi isimlerin çocuklarıyla sahaya çıkmaları, Türk neslinin ne kadar güzelleştiğini gösteriyor. Eda Akyol, basketbolcu Cenk Akyol ile olan ailesiyle de hepimize mutluluk veriyor. Hepsini yürekten kutluyor, başarılarının devamını diliyoruz. Rakipleriyle olan ilişkilerindeki amatör ruhlu, kucaklayıcı ve saygılı tavırları bizi çok mutlu etti. Başarılarla dönmelerini bekliyoruz. Türkiye, olimpiyatlardan şampiyonlukla gelsin.
Sayın Perinçek, çok teşekkür ediyoruz. Değerli Ulusal Kanal izleyicileri, bugün de “Çıkış Yolu”nu noktalıyoruz. Hepinize sevgilerimizi ve saygılarımızı sunuyoruz. İyi akşamlar, iyi geceler efendim.

