Çıkış Yolu • 22.06.2017

Çıkış Yolu • 22.06.2017

İyi akşamlar değerli izleyiciler. Yeni bir “Çıkış Yolu” programıyla birlikteyiz. Konuğumuz her zamanki gibi Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek. Programlarımıza hep “gündem çok yüklü” diyerek başlıyoruz; vallahi gerçekten her hafta öyle. Türkiye belki de hiç böyle bir dönem yaşamamıştı. 20 yıldır mı, 30 yıldır mı böyleyiz; o da ayrı bir tartışma konusu. Hoş geldiniz.

— Merhaba, hoş bulduk.

Ankara’daydınız. Bu ara çok sık toplantı yapıyorsunuz; Merkez Karar Kurulu, Merkez Yürütme Kurulu…

— Yok, çok sık değil. Bizim tüzüğümüze göre Merkez Yürütme Kurulu toplantılarını ayda bir yapıyoruz.

Ankara’da yapıyorsunuz…

— Ankara’da, bazen İzmir’de veya İstanbul’da da yaptıklarımız oldu.

Neydi gündeminiz? Sadece satır başlarıyla…

— Gündemimiz esas olarak hükümet seçeneği yaratmak ve önümüzdeki seçimler. İkincisi; Anayasa’nın gayrimeşruluğu iddiası ve önümüzde yapılmakta olan her işin gayrimeşru olduğu konusu…

Enteresan, bizim gündemle örtüşüyor. Türkiye’nin gündemi; işçi hareketi, Petkim hareketi… Hükümet seçeneği meselesi önemli. Erken bir seçim öngörüyor musunuz?

— Öyle bir olasılık var. Arkadaşlarımızın büyük çoğunluğunun kanaati erken bir seçimin olabileceği yönünde.

Erken seçimden kastınız 18 Mart gibi mi?

— Kasım zor gözüküyor ama 18 Mart 2018 yerel seçimleriyle birlikte bir erken seçim olabilir. Bir parti, hem kendi hazırlığına bakar hem de rakiplerinin hazır olup olmadığına bakar. Rakiplerin hazır olmaması önemlidir. Erdoğan ve kurmayları, meclisteki partilerin pek hazır olmadığını düşünüyor. Ben de bu anlamda erken seçim ihtimalini yüksek görüyorum.

Erken seçim, her şeyden evvel bir hükümet seçeneği modeli oluşturmaktır. En büyük hazırlık o. Şu anda AKP’nin kafasında her şey net. Bakın, “hükümet başkanı” diyorum, cumhurbaşkanı demiyorum. Çünkü artık sistem değişti. Eskiden Cumhurbaşkanı deyince akıllara Ahmet Necdet Sezer veya Fahri Korutürk gibi partilere dayanmayan, tarafsız, bağımsız, emekliliğini geçirecek bir figür gelirdi. O model artık yanlış. Yeni anayasaya göre Cumhurbaşkanı hükümeti kuran, yöneten kişidir; yani eskiden “başbakan” dediğimiz kimse artık Cumhurbaşkanı’dır. Dolayısıyla Cumhurbaşkanı seçerken aslında bir başbakan seçeceğiz.

Muhalefet hazır mı buna? Cumhuriyet Halk Partisi’nin henüz bu tarifi yapmadığını görüyorum. Hâlâ “çatı adayı çıkaracağız” deyip duruyorlar. Türkiye’yi yönetme iddiası o zaman yok demektir. “Ben başbakan olacağım” demeyen bir parti, hükümet etme iddiasının dışında durmuş oluyor. Dışarıdan bir aday aramak da bunu gösterir. Elbette başka partilerle koalisyon planları olabilir ama Cumhurbaşkanı adayı, aynı zamanda bir hükümet başkanı adayıdır.

Türkiye’nin artık asıl gündemine geçelim. 14 Haziran’da Çağlayan Adliyesi’nde 14. Ağır Ceza Mahkemesi bir karar verdi. CHP milletvekili, benim de meslektaşım arkadaşım Enis Berberoğlu’nu önce müebbet, sonra 25 yıl hapse mahkûm etti. Böyle bir karar bekliyor muydunuz?

— Türk adliyesinden böyle bir karar beklemiyordum. Bugünkü yargı mekanizmasından beklemiyordum. Bu karar hem Anayasa’ya hem de yasalara aykırı.

Neden Anayasa’ya aykırı?

— Bir kere tutuklama kararı… Enis Berberoğlu’nun kişiliğiyle de düşündüğüm zaman, suçlamayı haksız görüyorum ve kesinlikle beraat edeceği kanısındayım. Ümit değil, göreceksiniz aklanacaktır. Esas mesele; milletvekili sıfatı düşmeden tutuklanıyor olmasıdır. Anayasa’ya göre bir milletvekilinin cezasının infazına başlanması için hükmün kesinleşmesi, yani Yargıtay tarafından onaylanması gerekir. Yargıtay onayı mahkemeye gelip kesinleşecek, Meclis’e bildirilecek ve orada okunacak. O zaman milletvekili sıfatı düşer. Burada infaza, sıfat düşmeden başlanıyor. Biz bu tutuklamayı “tedbir” niteliğinde görmüyoruz; çünkü tutuklama için kaçma şüphesi veya delil karartma olması gerekir. Oysa burada hükümle birlikte tutuklama yapılıyor, yani infaza başlanıyor.

Bu aceleyi neye bağlıyorsunuz? Mahkemenin bu hukuk dışı kararının altında AKP’nin bulunmadığını “düşünüyorum” değil, “biliyorum” diyorsunuz. Neden bu kadar eminsiniz?

— Biliyorum tabii. AKP’nin birçok insanı da bu durumdan memnun değil. Akıllıca bir şey değil. Çünkü bu durum, FETÖ’ye ve PKK’ya karşı yürütülen mücadeleyi sorgulatan bir iklim yaratıyor. Mahkeme, kaçma şüphesi olmayan, her duruşmaya katılmış bir ismi infaz amacıyla tutukluyor. AKP’nin yargıya hükmettiği iddiası da yanlıştır; bu, bugünkü Türk yargısını bilmeyenlerin iddiasıdır. AKP’nin bunu istediğini sanmıyorum, aksine memnun olmadıkları bilgilerini alıyorum.

Fakat Erdoğan bu karardan rahatsız olduğunu belirten tek bir cümle kurmadı. Tam tersine savundu…

— Erdoğan dışındaki hükümet yetkililerinin “hukuki süreç bitmemiştir” şeklindeki açıklamaları, aslında bir anlamda bu hükmün kesinleşmesine karşı duyulan şüpheyi ifade edebilir. Bazı AKP’li gazeteciler de kaygılarını yazdılar. Ancak ben şunu söyleyeyim: AKP, izlediği siyasetle bu tür durumların önünü açıyor. FETÖ ve PKK’ya karşı, özellikle FETÖ’ye karşı mücadelenin belirgin siyasetleri ve adli stratejileri oluşturulmuş değil. Kimlerin hedef alınacağı, adaletin süratli işletilmesi ve yayılmaması konusunda berrak bir siyaset yok. Oluşturulmadığı için bu tür şeyler oluyor; bu noktada AKP sorumludur.

Sayın Kılıçdaroğlu 13 Haziran’da Anayasa’yı gayrimeşru ilan eden bir konuşma yaptı. Bunun doğal sonucu sokaktı. Ertesi gün bu karar verilince akla, “AKP yönetimi, bir kalkışma olsa bile ben bunu ezerim mi diyor?” sorusu geliyor. Siz nasıl görüyorsunuz?

— Ben “ezerim” dediğini duymadım. Bu tür sözler bir devlet adamının söylememesi gereken, ciddiyetsiz ifadelerdir. Öyle sizin bahsettiğiniz gibi bir Sorosçu, turuncu büyük bir sokak hareketi beklemiyorum; bunun koşulları yok. CHP’nin bunu yapacak gücü de zemini de yok.

CHP, Berberoğlu’nun mahkûmiyeti üzerine Ankara’dan İstanbul’a bir yürüyüş başlattı. Altı gündür sürüyor. Siz buraya katılmayı düşündünüz mü?

— Hayır. Adalet talep ediliyor, peki kim için? Herakol Dağı’nda şehit düşen Mehmetçik için mi, yoksa İzmir Adliyesi’nde canlı bombayı durdururken şehit olan Fethi Sekin için mi adalet talep ediliyor? Bugün cezaevlerinde Deniz Gezmişler, Mahir Çayanlar, Mümtaz Soysallar, Doğu Perinçekler, İlker Başbuğlar, Teoman Komanlar yok. Bugün cezaevlerinde 50 bine yakın FETÖ, 10-20 bin civarında da PKK soruşturmasından tutuklu var.

Eğer siz bugün “cezaevlerinin kapısını açalım” derseniz, bunun tek bir anlamı vardır: Fethullahçı Terör Örgütü’nü korumak. İsimleri sayılan Nazlı Ilıcaklar, Ekrem Dumanlılar için adalet isteniyorsa, amaç çok açık. Bu yürüyüşe CHP ile birlikte HDP yandaşları ve Fethullah yandaşları katılıyor; Amerika destekliyor, Atlantik sistemi destekliyor. Bu yürüyüşte hiç Amerika’ya veya PKK’ya dokunan bir söz duydunuz mu? “Kahrolsun PKK” diye levha taşıyan bir vatandaşı yürütürler mi orada? Kılıçdaroğlu’nun FETÖ’ye dokunan tek bir sözü var mı? Tam tersine, hepsini kucaklayan bir söylem görüyoruz. Kim için adalet istendiği çok açık. Hani Enis Berberoğlu falan filan bir perde. Zaten o perde de pek kullanılmıyor. Enis Berberoğlu için yalnız yürümüyoruz. O zaman kimin için yürüyorsunuz? FETÖ ve PKK soruşturmasına uğrayanlar için. Bunu da ikinci bölümde konuşalım isterseniz. Şimdi kısa bir ara verelim. Kemal Bey’in bugünkü grup konuşmasından, yol boyundaki konuşmasından birkaç sesli ve görüntülü alıntımız olacak. Onun üzerine daha somut konuşabiliriz.

Değerli izleyiciler, kısa bir aramız var. Tekrar birlikte olacağız. Çıkış Yolu devam ediyor. Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek’e sorularımızı belirli bir konuya yoğunlaştırarak devam edelim. Şimdi siz, “Kemal Bey kimin için yürüyor?” diye sordunuz. Kemal Bey değil, yani bütün o yürüyüşçüler… Şahıs olarak kimseyi hedefe almıyoruz. Doğru, doğru. Şimdi isterseniz CHP diyelim, Sayın Kılıçdaroğlu’nun bugünkü grup konuşmasından iki görüntülü alıntı olacak. Bir ve iki numaralı videoları peş peşe verirsek üzerinde daha somut konuşabiliriz.

“Soruyorlar, neden bu yürüyüş? Bu soruyu sorana şunu sormak isterim: Sen adaletten ne anlıyorsun? Nedir senin için adalet? Bir haksızlığa uğradığın zaman mı adaletsizlikten söz edeceksin? Yoksa herhangi bir insan haksızlığa uğradığında hep birlikte adaletsizlikten mi söz edeceğiz? Adaleti hep birlikte savunmak bizim ortak görevimiz değil midir? Bakın şunu ifade edeyim; bütün peygamberler, evliyalar, enbiyalar adaletten yana olmuştur. Adalet bu kadar soylu bir kavramdır. Ben kendim için yürümüyorum. Ben adalet arayan bütün mağdurlar için, bütün mazlumlar için yürüyorum. Ve 20 Temmuz’da bir darbe yaptılar. 20 Temmuz darbesini hiç unutmayın. OHAL kararnamesiyle kararname çıkarma yetkisinin hükümete verildiği tarihtir 20 Temmuz darbesi. Ne yaptılar 20 Temmuz’da değerli arkadaşlarım? Geldiler… Bu kanuna parlamentoda Cumhuriyet Halk Partisi karşı çıktı. Sayın Başbakan beni aradı, dedi ki: ‘OHAL ile ilgili kanun getiriyoruz ve hükümete yetki vereceğiz.’ Kendisine aynen şunları söyledim: ‘Bu parlamentoda demokrasiyi savunacak bir partiye ihtiyaç var ve o da en çok Cumhuriyet Halk Partisi’ne yakışır. Çünkü biz ne olursa olsun sonuna kadar demokrasiyi savunan bir partiyiz. Kusura bakmayın, biz buna evet diyemeyiz.’ Kendisi hayatta. Geldiler, kararnameler çıktı arka arkaya. 105 bin 836 kamu görevlisinin işine son verdiler. Bunlar mı darbeyi yaptı?”

Biraz uzunca verdik ki bağlamından koparmayalım. Sayın Kılıçdaroğlu ne demek istiyor? Onu tam nakledelim dedik. Birinci bölümde “Ben adalet arayan bütün mağdurlar için yürüyorum” diyor; ikinci bölümde de “20 Temmuz darbesi oldu, 105 bin 836 kamu görevlisinin işine son verdiler” diyor.

Şimdi bakın; biz 40 yıldır, hatta 1970’lerden, yani 12 Mart darbesinden bu yana 45 yıldır Türkiye’den kontrgerillalar temizlensin diye mücadele ediyoruz. Kontrgerillanın merkezine 1980’lerden sonra Fethullahçı Gladio oturtulduğu zaman, ta o zamanlardan beri, yani 30 küsur yıldır Fethullahçı Gladio’nun devletin içinden, yargıdan, polisten, askerden temizlenmesi için mücadele ediyoruz. Silivri’nin kapısına 70-80 bin insan iki kez dayandı. Duvarların önünde ne dedi? “Fethullahçı Gladio yargılanacak!” Biz de duvarların içinden “Fethullahçı Gladio yargılanacak” dedik. Mahkemelerde o bizi yargılayan hakimlere, savcılara dedik ki: “Siz F savcısınız, C savcısı değilsiniz.” İlk duruşmada Mehmet Ali Pekgüzel ve diğerleri oturuyorlar; Zekeriya Öz vesaire… “Siz Fethullah’ın savcılarısınız” dedik. Mahkemelere şunu söyledik: “Biz bugün içinde bulunduğumuz hücrelerden çıkacağız; ey Hüseyin Özese, ey falanca, siz oraya gireceksiniz!” Şimdi onların hepsi oralara girdiler. O tertibi, Ergenekon tertibini yapan polisler, o tertibe katılan çeşitli kamu kurumlarındaki personel… Bunlar Gladio’dur, bunlar Amerika’ya bağlıdır dedik. Ordu içindeki yuvalanmaları var dedik. Bütün arkadaşlarımız, korgeneraller, tümgeneraller partimize katıldılar. Kendi kuvvetleri içinde; kara, deniz, hava, jandarma oralarda bu FETÖ terör örgütünün yuvalanmalarını saptadılar. İsimleri tespit ettiler, bunları duruşmalarda açıkladılar, kitaplarda yazdılar.

Arkasından 15 Temmuz darbesi oldu. Türk milletine silah sıkıldı, Meclis bombalandı, halkın üzerine ateş açtılar. Amerika kendi silahlı gücünü Türk milletinin üzerine sürdü. Çıktık, “Türk ordusu bunları ezecek” dedik. Şimdi bunların hepsi içeri atıldı. Bunları mı kurtaracağız?

Adalet ve Kalkınma Partisi, PKK ile “açılım” yaptı. “Yapamazsınız” dedik. “Bu açılım PKK’nın mayın döşemesine, kuvvet toplamasına, belediyeler aracılığıyla hendekler kazmasına ve sonuç olarak Mehmetçiğimizi, polisimizi, köy korucumuzu vurmasına hizmet edecektir. Daha kanlı senaryolar getirmektedir bu çözüm süreci. Yapmayın, etmeyin, durdurun bunu!” dedik.

Şimdi ne oldu? 2014 yılından sonra Türkiye’de Fethullahçı Terör Örgütü’ne karşı polis ve yargı içinde çok önemli operasyonlar oldu. 15 Temmuz’dan sonra bunlar içeri atıldı. Yine PKK terör örgütüne karşı büyük mücadeleler oldu; hendeklere gömüldüler, mağaralarda, dağlarda, sınır ötesinde yakalandılar ve Türk adaletine teslim edildiler. Şimdi Türkiye bunları serbest mi bırakacak? Onlar için mi adalet isteniyor?

Biz de diyoruz ki; Hakkari’de şehit düşen Mehmetçiğin anası için adalet isteyelim. İzmir Adliyesi’nin kapısında canlı bombanın üzerine atlayıp şehit olan Fethi Sekin’in çocukları, eşi ve ailesi için adalet isteyelim. 15 Temmuz gecesi vurulan insanlarımız için adalet isteyelim. Bakınız, burada iki tane adalet talebi var: Bir, FETÖ’cüler ve PKK’cılar için adalet talebi. Bu yürüyüşten o çıkıyor. Çünkü içeride başkası yok. Vatan Partisi, gerçek haksızlığa uğrayanların hesabını soran ve peşinden koşan partidir. Onları kurtarmak başka şey, ama 70 bin insanın içinde yanlışlıklar olabilir. Binde biri 70, yüzde biri 700 eder. Diyelim ki 700 kişide yanlış var. Geriye kalan 69 bin 300 kişi ne olacak? Bunlar FETÖ ve PKK şüphelisi. Yani Türkiye’nin adalet meselesi, bu 69 bin 300 şüpheliyi hapisten kurtarmak mı? Çünkü bir ayrım yapılmıyor.

Biz yıllarca “Devletin içinden bunlar temizlensin” dedik. Hatta şimdi “Siyasi ayağı da temizlensin” diyoruz. Kemal Bey’e de öyle söylüyoruz. Bu temizlik, Türkiye’nin geleceği bakımından son derece tarihi ve doğru bir olaydır. Ha, bunların içinde hatalar oluyor. Haksız yere tutuklanan, işten çıkarılan insanlar Vatan Partisi’ne koşuyor. Bir izleme kurulu kurduk, Genel Başkan Yardımcımız Sayın Nusret Senem başkanlığında başvuruları inceliyoruz. İlgili makamlara belgelerle gidiyoruz ve birçok insanı içeriden kurtardık, kamu görevine iade edilenler oldu. Ama bugün “105 bin 836 kamu görevlisini işine geri getireceğiz, HDP’li milletvekillerini kurtaracağız” demek başka şey. Siz kimi kurtarıyorsunuz? O HDP’li milletvekilleri “Biz sırtımızı dağlara dayıyoruz, arkamızda PKK var” diyorlardı. “PKK terör örgütüdür” diye dedirtebildiniz mi onlara? Çünkü onlar PKK terör örgütünün yasal partisi. Bunu bilmeyen var mı?

CHP, maalesef mağdurlara dayanarak bir iktidar projesi kurdu. “105 bin mağdur var, bunların aileleri var, oylarını alırım” diyorlar. Bunlar hayal. Türk milleti PKK, HDP ve FETÖ ile birlikte bir iktidar projesine evet der mi?

Sayın Kılıçdaroğlu konuşmasında “Adalet bitti ve çöktü” diyor. O zaman adaleti kimden istiyorsunuz? İktidar olunca ne yapacaksınız? Yargı cihazını toptan reddedip nasıl bir sistem kuracaksınız? Biz Silivri’deyken de benzer şeyler söylüyorduk; çünkü o zaman yargı gerçekten FETÖ tarafından ele geçirilmişti. Şimdi ise Türkiye ondan kurtuluyor. Bugün, o Türkiye’ye kumpası kuranlar büyük ölçüde hapse atıldı. Şimdi bizim söylememiz gereken; bunun siyasi ayağının da içeri atılmasıdır. Ama onlar tam tersine, içeri atılanları çıkartalım diyorlar. Çünkü onlarla beraber bir iktidar projesi peşindeler. “Mağdurlarla iktidara yürüyeceğiz” diyorlar. Yürüyemezler. Yüzde 25 oy mu alıyor CHP? Bu süreçte yüzde 19’u da yüzde 9’u da alamazlar. Çünkü Türk milletinden kopuyorsunuz. FETÖ ile, PKK ile el ele verince… “El ele vermiyoruz” diyorlar; ama “Hapisten çıkartacağım” demekten daha ileri nasıl el ele verilir?

Son olarak; “Bugünkü yargı, AKP’nin denetiminde” diyorlar. Bu çok yanlış. Ben hukuk fakültesinde 8 yıl öğretim kadrosunda çalıştım. Bugün yargının en üst kademelerinde olan çok sayıda öğrencim var. Onlarla kısa süre önce Kastamonu’da buluştuk. Şunu çok kesin bir şekilde söylüyorum: Türk yargısı son 50 yılın altın devrini yaşıyor. Neden altın devrini yaşıyor? Bakın, şunu söyleyeyim; bu söylediklerim çok olağanüstü iddialı değil, herkesin katılacağı tespitlerdir. Neden? Türk yargısının tarihine, 1970’lere bakalım. O dönemde Doğu Perinçekler, Mümtaz Soysallar atıldı. 1990’larda yine benzer süreçler yaşandı. Her dönemde benzer vakalar var; mesele benim olmam değil.

Müsaade edin, bir noktaya değineyim. FETÖ’nün içeri atıldığı döneme “altın devir” diyorum. Binlerce FETÖ mensubu hakkında soruşturma, kovuşturma yapılıyor ve hükümler veriliyor. Bu mu kötü yargı? Bundan daha iyi yargıyı nerede bulacaksınız? Yani bu yargı; FETÖ’lü terör örgütünü soruşturup, kovuşturup hapislere atınca mı kötü oldu? Eskiden “Savcılar nerede? Neden harekete geçmiyorsunuz? Neden FETÖ’cülere soruşturma açmıyorsunuz?” diye yakınıyorduk. Şimdi Fethullahçıları hapse atan yargı mı kötü, yoksa geçmişte onları beraat ettiren yargı mı iyi? Hangisi altın devir?

PKK’ya karşı mücadele açısından da durum aynı. Bir yandan terörle mücadele ediliyor, diğer yandan mahkemeler onları yargılayıp tutukluyor. 50 yıllık yargı tarihine, 70’lerin ve 80’lerin sıkıyönetim mahkemelerinin kararlarına bakın; hepsi yüz karasıdır. Şimdiki mahkemelerin kararları ise övünç duyacağımız kararlardır. Yargıtay’ın Ergenekon davasında “Örgüt yok, program yok, reis yok” diyen kararı ortadadır.

Yargıtay ve Danıştay’da kanunlarla yapılan temizlik son derece isabetlidir. Yargıtay’daki 200 üyenin tasfiye edilmesi tarihinde görülmemiş bir olaydır; bu isimler arasında ilerici veya kemalist pek kimse yoktur. Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun (HSK) yapısı büyük ölçüde aynı kalmış, sadece yeni atamalar olmuştur. “Yargı tamamen Tayyip Erdoğan’ın eline geçti” söylemleri uydurmadır ve kendi kendilerini kandıranların argümanıdır. Cumhuriyet Halk Partisi, bu süreci takip etmeyerek yanlışlar yapıyor. Şu anda hapiste olanlar FETÖ’cülerdir; Mümtaz Soysal veya Uğur Mumcu değil.

49 bin FETÖ şüphelisinin içeri atılması, 40 yıldır talep ettiğimiz bir şey değil miydi? Genelkurmay Başkanlığının raporuna göre 30 bin silahlı kuvvetler personeli, terör örgütü bağlantıları nedeniyle tasfiye edildi. 30 bin içinde binde bir hata olsa bile bu, temizliğin doğruluğunu değiştirmez. Bugün “Adalet” diye yürüyenler, ellerinde PKK ve FETÖ lehine levhalar taşıyor. Kimin için adalet istiyorlar? Nazlı Ilıcaklar, Mehmet Altanlar; bunlar Ergenekon ve Balyoz tertiplerinde rol almış isimler değil mi? Bu kampanya Türkiye’de adaleti değil, FETÖ’cüleri ve PKK’lıları kurtarmayı amaçlıyor.

25 Eylül’de Barzani’nin referandum kararı varken, Türkiye’nin içindeki bu terör unsurlarını temizlemeden nasıl direnci olabilir? CHP neden bu konuda net bir tavır almıyor? PYD ve YPG’yi savunmakla meşguller.

Enis Berberoğlu meselesine gelince; Aydınlık gazetesi MİT TIR’ları haberini ilk yaptığında yasak yoktu, yasağı çiğneyenler başka bir süreç yaşadı. Berberoğlu’nun mahkumiyeti sadece bu haberle ilgili değil; suç tarifi farklı. Vatandaşın yargıya olan güvensizliği, bu FETÖ ve PKK odaklı kampanyaların bir sonucudur. Daha Berberoğlu tutuklanmadan önce “yargı bitmiştir” kampanyası yürütenler, esasında Türkiye’nin terörle mücadelesini boşa çıkarmaya çalışmaktadır. Onun devamı yapılıyor. Hükümet, Enis Berberoğlu’nun tutuklanmasında ne kadar dahli varsa akılsızlık yapıyor, yanlış yapıyor. O ayrı mesele. Buradan Sayın Cumhurbaşkanı’na yönelik “Siz de çağrılabilirsiniz” sözüne şöyle bir yorum yapayım: Ben de şimdi buradan Sayın Tayyip Erdoğan’a diyorum ki, siz de çağrılabilirsiniz. Bu gerçekçi bir şey. Ama bu söylenir mi? Bir devlet başkanı, bir hükümet başkanı, bir cumhurbaşkanı kalkıp da “Siz de çağrılabilirsiniz” diyebilir mi? Böyle hukuk dışı bir davranış olabilir mi? Bu ayrı mesele ama siz bunları söyleyerek Türkiye’nin büyük harekâtını, içinden gladyoyu temizlemesini lekeleyeceksiniz. Yani bir bulgur, bir mercimek çuvalının içinden bir tane fare pisliği atacaksınız, bütün çuvalı berbat edeceksiniz. Olay bu.

Sizin sorularınız da tamamen buna odaklı. “Vatandaş buna bakıyor” diyorsunuz. Vatandaş dediğiniz kesim Türkiye’de yüzde 10 bile değil. Vatandaş neye bakıyor biliyor musunuz? Ben dün Ankara’dan İstanbul’a gelirken bir benzin istasyonuna girdim. Orada bir televizyon dizisi açık. Dizide bir özel kuvvet komutanı, “Kan kusacaksanız, kızılcık şerbeti diye içeceksiniz” diyor. Bütün insanların gözü o dizide ve öyle bir iklim var. Türkiye’deki iklim bu. Vatandaş sizin dediğiniz vatandaş değil. Türkiye’deki vatandaş, *Vatanım Sensin*’de heyecan duyan; “Kızılcık şerbeti diye içeceksin kustuğun kanı” açıklamasından duygulanan, gözleri yaşaran vatandaştır. Cumhuriyet Halk Partisi’nin “vatandaş” dediği şey çok büyük bir hata. O nedir? FETÖ mağdurları, PKK mağdurları dedikleri kümelerin etrafındaki dar çevreler ve onların aldattığı kesimler. Vatandaş o değil, çok büyük bir yanılgı içindesiniz.

Türkiye’deki iklimi ve vatandaşın kim olduğunu bilelim. Artık Amerika’dan adalet talep eden çizgi, vatandaş tarafından mahkûm ediliyor ve bu AKP’yi güçlendiriyor. Bizim buradaki tartışmamız, “Cumhuriyet Halk Partisi ile aslında AKP’yi nasıl yeneriz ve nasıl iktidar oluruz?” tartışmasıdır. “PKK’cıları yanına al, FETÖ’cüleri yanına al, onlara adalet iste” çizgisiyle olmaz. “Berberoğlu için değil, hepsi için adalet” diyorlar. Berberoğlu için değilse kim kalıyor geriye? Onlara adalet istediğiniz zaman toplum sizden nefret ediyor. Çünkü toplum, o kustuğu kanı kızılcık şerbeti diye içen Mehmetçik’le beraber çarpıyor. Karakoldaki Mehmetçik’le, polisle çarpıyor. Toplumun istediği adalet budur. İçeride olanların büyük çoğunluğu da o adalet talebinin gerektirdiği kişilerdir. Mahkeme yargılar, suçsuz olanları çıkarır; bu ayrı. Ama “Hepsini çıkartacağız, topuna özgürlük getireceğiz” demek adaletin çöküşüdür.

Peki, Sayın Kılıçdaroğlu’na ve CHP yöneticilerine soruyorum: Adalet çöktüyse, adalet bittiyse kim adaleti yerine getirecek? Kimden adalet istiyorsunuz? Engin Altay, İstanbul Adalet Sarayı’nın kapısında “Tayyip Erdoğan savaş suçlusu olarak yargılansın” dedi. Savaş suçlusu ne demek? Hangi savaşı veriyor bugün Türkiye? PKK’ya karşı, FETÖ’ye karşı savaşıyor. Suriye’deki eylemlerini kastederek “Savaş suçlusu olarak yargılansın” demek, PKK’nın, FETÖ’nün ve Amerika’nın talebidir. “Tayyip Erdoğan Lahey’de yargılansın” demek, adaleti Amerika’dan talep etmektir. Yürüyüş “Dünyaya sesleniyorum” diye başlıyor. Niye Türk milletine seslenmiyor? Bu Suriye’nin, Irak’ın kuzeyindeki gelişmelerden bağımsız mı? Niçin Kürdistan referandumuna tavır alınmıyor?

Siz “Adalet bitti, hükümet gayrimeşru” dediğiniz zaman Türkiye’de hiçbir kurum kalmıyor. Askeri görevler, devletin yapacağı harekâtlar gayrimeşru hale geliyor. Gayrimeşru tespiti, hukukta “artık bu yönetimi hukuki yollarla değiştirme imkânı kalmamıştır, bunların iktidardan indirilmesi için her aracın kullanılması meşrudur” demektir.

Siz hukukçusunuz, “suçlu” demiyorsunuz, “şüpheli” diyorsunuz çünkü yargı olmadan kimsenin suçlu ilan edilemeyeceğini biliyorsunuz. Ama bu FETÖ-Gladyo darbesini, Ergenekon tertiplerini unutmayalım. Hükümetin hukuk anlayışı, devlet anlayışı yok; fırsatını bulsalar istediklerini yapacaklar. 2010’da yaptılar da. Ancak bunları, FETÖ ve PKK operasyonlarını gölgelemek için gündeme getirmek yanlıştır. FETÖ ve PKK konusunda yürütülen adli soruşturmalar esas olarak haklıdır, doğrudur ve yerindedir. Bunu dedikten sonra “Ama şu da var” dediğinizde, o fare pisliğini çuvala atıyorsunuz. Türkiye’de son 50 yılın, 1945’ten bu yana Atlantik sistemi içindeki çürümesi temizleniyor. Ordu, yargı, polis içindeki kanserli yapılar neşterle temizleniyor. Önce bunu görelim. O ayrıntılarla, büyük uygulamayı lekelemek yapılıyor zaten.

Enis Berberoğlu’nu tutuklayanlar da buna zemin hazırlıyor. AKP yönetimi, PKK’nın 24 Temmuz’dan sonra üzerine giden kararlı bir siyaset izledi. Biz o kararlılığı destekliyoruz. Siz “AKP her şeyi yanlış yapıyor” dediğinizde bu kararlılığı da gölgelemiş oluyorsunuz. “AKP şöyle, AKP böyle” diyerek o kararlılığı eleştirmekten korkmayın. Gerçekleri savunmada cesur olalım; aksi takdirde millet bize inanmaz. Iğdır’da AKP yöneticileri neden Vatan Partisi’ne katılıyor? Çünkü siz vatanı savunuyorsunuz, FETÖ’nün ve PKK’nın karşısında kararlı duruyorsunuz. Kim kararlıysa millet onu görüyor.

Tayyip Erdoğan suç işliyorsa onu yargılayacak mahkeme Türk yargısıdır. Niye uluslararası mahkemelere topu atıyoruz? Neden emperyalist merkezlerdeki ceza mahkemelerine bu kadar güveniyoruz? “Mahkemelere baskı yapıyorsunuz, bu suçtur, ileride yargılanacaksınız” denilebilir. Türk hakimleri yargılayacak dedik ve nitekim kumpasçıları yargılayıp hapse attılar. Ama savaş suçlusu ilan ettiğiniz zaman, bu doğrudan Amerika’nın söylemine hizmet eder. Amerika zaten “Türkiye savaş suçu işliyor, PKK’ya karşı harekâtlar suçtur” diyor. Rubinler, Mubinler bunu söylüyor. Biz ise bu kumpaslara karşı durduk ve kazandık. Türkiye’nin yürüttüğü bu mücadele bir Vatan Savaşı’dır. Şimdi Rubin’le birlikte niye Tayyip Erdoğan’ı “yüksek adalet divanına” sevk etme tehditleriyle, savaş suçu iddialarıyla yargılamaya kalkıyorsunuz? Bu emperyalizm… Miloşeviç örneğini hatırlıyor muyuz? Eski Yugoslavya lideri Miloşeviç… Aynen öyle. Miloşeviç benim de dostumdu. Karşı karşıya gelmedik ama dostumdu. Haberleştiğimiz, bana yazdığı çok uzun son bir mektup da vardır; bunu söyleyeyim. Miloşeviç vatanını savunduğu için, Yugoslavya’nın birliğini ve bütünlüğünü sonuna kadar savunduğu için yargılandı. Bosna’da birtakım ağır hatalar yapmış olabilir ama sonuçta emperyalistler onu aldılar ve savaş suçlusu olarak yargıladılar. Bizim örneğimiz bu mu? Tayyip Erdoğan’ı götürüp emperyalistlere teslim edip orada yargılanmasını mı istiyoruz? O zaman onun yanındaki diğer suçlular kim olacak? Bugünkü vatan savaşını yürüten generaller, polis yöneticileri… O zaman Türkiye’nin vatan savaşı suçlanacak. Onun için bunlar çok dikkatsiz sözler. Dikkatsiz değil, vahim; kelime bulamıyorum.

Cumhuriyet Halk Partisi; “Bugün bu anayasaya dayanarak yapılan her şey gayrimeşrudur” tespitleriyle ve Irak ile Kuzey Suriye’deki oluşumları; yani YPG ve PYD’yi Suriye’nin kuzeyinde vatan savaşı, kurtuluş savaşı veren örgütler olarak gören görüşleriyle birleşiyor. Türkiye’nin orada çamura battığını, Fırat Kalkanı Harekâtı’na tavır alarak söylüyorlar. Bunların hepsi birbirini tamamlıyor. Bakın, en önemlisi de şu: Kürdistan’da bağımsızlık referandumu yapılacak. Cumhuriyet Halk Partisi’nin burada bir açıklama yapmasını bekliyoruz. Liderleri arasında bu konuda rahatsız olan insanlar olduğunu sanıyorum, onların açıklama yapmasını bekliyoruz. Aslında referanduma çok az kaldı, 25 Eylül.

17 Haziran günü bir karar aldık. Birinci madde: Türkiye kesinlikle buna izin vermeyecek. Devleti ve milletiyle, orada Amerika güdümünde ikinci bir İsrail devleti kurulmasına kesinlikle izin vermeyeceğiz. Bunu çok iyi biliyoruz. İkincisi; bunun için yaptırımlar uygulamamız lazım. Bakın, AKP iktidarını haklı yerlerde eleştirelim, haksız yerlerde değil. Cumhurbaşkanlığı sözcüsü İbrahim Kalın ve hükümet sözcüsü, “Biz yaptırım düşünmüyoruz” dediler. Peki, sen yaptırım düşünmezsen o referandum yapılır.

Biz Vatan Partisi olarak dedik ki: Barzani yönetimine, Irak kuzeyindeki Kürt yönetimine bir muhtıra verilmelidir. Devletten devlete bir muhtıra anlamında değil ama oradaki bölgesel yönetime şu bildirilmelidir: “Derhal bu kararı kaldır. Kaldırmadığın takdirde Habur Sınır Kapısı’nı kapatacağız ve sana süre veriyoruz; ikinci bir kapı açılması için derhal hazırlıklara başlanmalıdır.” İkincisi; 15-16 Haziran gibi Ankara’da bir Kürdistan yönetimi temsilciliği açıldı. O temsilcilik, büyükelçiliğin yolunu açmış oluyor. Bu referandum kararı iptal edilene kadar o temsilcilik kapatılmalıdır. Kaldırıldıktan sonra tekrar açılabilir. Şirketler temsilcilik açabilir, o ayrı mesele. Ve üçüncü, belki de en önemlisi: Hemen Irak yönetimiyle bu konu masaya konmalı ve birlikte hangi tedbirler alınacağı kararlaştırılmalıdır. Türkiye; Suriye, İran, Irak ve Azerbaycan ile bu Kürdistan referandumu konusunu görüşmeli ve ortak eylem planı yapmalıdır.

Merkez Karar Kurulu olarak bu kararları aldık ve kamuoyuna ilan ettik. Başka bir partiden de –genel sözler dışında, ki onu da olumlu kaydediyoruz– Sayın Devlet Bahçeli “Kürdistan referandumuna karşıyız” dedi. Güzel bir şey ama karşıyız demek yetmez. Bunu barışçı yoldan önlemek için ne gibi önlemler alınmalıdır? Vatan Partisi bunun çarelerini ortaya koymuştur.

İran’a davet edildik, Temmuz ayında görüşmelerimiz olacak. Gündemin en önemli maddesi bu referandum. Çok elverişli koşullar doğdu; bakın, Almanya bile Kürdistan’daki referanduma karşı çıktı. Çok önemli bir gelişim. Yine Almanya; Katar, Türkiye ve İran’ın birlikte hareket etmesini savundu. Yani Katar, Suriye, Irak, İran, Türkiye; hepsi yan yana geldi. Rusya’yı da katalım. Avrasya dediğimiz, Almanya’dan Çin’e kadar uzanan cephe, Amerika her hamle yaptığında daha da güçleniyor.

Irak’ın açıklaması çok önemli. Maliki, “Silah kullanacağım, referanduma izin vermeyeceğim” dedi. Amerika bir taraftan Suriye’de uçak düşürecek kadar gözünü karartmış durumda; daha doğrusu kendini sıkışık hissediyor. Öte yandan bütün bölge ülkelerini bir araya getirecek bir hamle yapıyor. Amerika “Ben burada ikinci bir İsrail’i kuracağım” diyerek Kürdistan planında ısrar ediyor. Hedefleri; bu küçük devletçikleri Doğu Akdeniz’e kadar birleştirip ikinci bir İsrail yapmak. Ama bu bir hayal.

Üzüntü verici olan, Orta Doğu’nun en cefalı insanları olan Kürtlerin ateşe sürülmesidir. Kürtlerin kanıyla satranç oynuyorlar. Amerika ve İsrail bunu yapıyor. Barzani buralarda akıllı davranıyordu, bu tür maceralardan uzak duruyordu. Şimdi bu kararı almasını şaşırtıcı bir sürpriz olarak görüyorum. İtildiği ve mecbur kaldığı görülüyor. İsrail’i burada birinci etken olarak görüyorum. Amerika “Zamansız” dedi ama İsrail bunu istiyor. Barzani’nin kendi iç iktidar ilişkilerinde de sıkışmışlığı var; maaşları ödeyemiyor, petrol parası gelmiyor. Referandum, tehlikeli bir sürecin başlangıcıdır.

Vatan Partisi önümüzdeki dönem Türkiye’de iktidar konumlarında olacak ve daha kararlı siyasetler uygulayacaktır. Bu, komşumuz olan Kürt kardeşlerimiz için de en güzel çözümdür. Kürdistan, Kürtler için bir çözüm değil; kanlı, ateşli bir dönemin başlangıcıdır. Kürdistan bir hayaldir. Amerika’da da bunu gören çevreler var; Türkiye ile ilişkilerin tümden dinamitleneceği gerekçesiyle bu tür adımlara temkinli yaklaşıyorlar.

Katar olayı çok çarpıcı. Suriye’yi karıştıran ülkelerden biri Katar’dı. Şimdi Katar, Suriye’nin yanına geçti. Bu, Amerika’nın Orta Doğu’da, Batı Asya’da kaybettiğinin kanıtıdır. Amerika’nın yanında kim kaldı? İsrail, PKK, Barzani, Suudi Arabistan. Suudi Arabistan da bu tarafa yakında geçerse kimse şaşırmasın.

Suriye artık YPG’yi, yani PKK’yı vurmaya başladı. Amerika bundan dolayı telaşa düştü ve Suriye uçağını düşürdü. Bu taşlar yerine oturuyor. Katar olayından sonra bu hızlandı, çünkü Amerika’nın kontrolü altındaki ülkeler bizim tarafa katılmaya başladılar. Şimdi; Katar, Suriye, Türkiye, Irak, İran ve Rusya bir cephe oluşturuyor. Almanya da buna eklendi. Karşı tarafta kim kaldı? Amerika, İsrail, PKK, Barzani… Barzani de orada. Emanet aslında; her an bu tarafa gelecek. Mısır emaneti… Mısır’ı tam orada saymıyorum, saymayabiliriz ya da Suudi Arabistan orada ama ne kadar, ne zamana kadar orada, orası da belli değil. Şimdi biz tahmin edebilir miyiz; Katar Amerika’ya karşı tavır alacak ve Amerika ile neredeyse silah silaha, cephe cepheye bir konuma girecek? Çok önemli bir gelişme. Almanya da Kürdistan referandumuna karşı çıkacak; çıktı da. Tayyip Erdoğan’ın bu arada Fransa’nın yeni Cumhurbaşkanı Macron ile Katar bağlamında bir şeyleri ısrar etmesi, orada bir umut gördüğünü gösteriyor. Yani Fransa’nın tavrının da Amerika’dan farklı olduğunu ya tespit ediyor ya da farklılaşabileceğini bekliyor. Zaten bütün Avrupa’da, özellikle Fransa ve Almanya’da Amerika’ya karşı başını dik tutma ve bağımsızlık eğilimi yükseliyor; muhalefetlerde de yükseliyor. Almanya’da şimdi Alternatif (AfD) partisi çıkıyor, Amerika’ya kafa tutan… Zaten Merkel de Amerika’ya kafa tutan bir çizgiye girdi. Çok önemli gelişmeler bunlar.

Evet, şimdi izleyici sorularına geçelim. Önemli konular var ama tuhaf bir şekilde değişmeyen… Antalya’dan bir izleyicimiz; “Mustafa Kemal’in yolunda olduğunu iddia ediyordu, şimdi mevcut sistemi korumaya çalışıyor. İmam hatiplerle mi Kemalizmi koruyacağız?” diye sormuş. Değerli kardeşim, biz vatanımızı koruyoruz. Mustafa Kemal’in yanında olmak, vatanı korumaktır. İmam hatipler vatanı korumak için varsa ki var; bu hanımefendiden veya beyefendiden daha kararlı olarak var İmam Hatipliler. Bunlar çok büyük yanlışlar. Şu gün Türkiye bir vatan savaşı veriyor. Ayrıca şunu da söyleyeyim; siz niçin FETÖ ve PKK ile yan yana duruyorsunuz? Böyle mi Atatürkçü olacaksınız? Atatürkçülük; FETÖ ve PKK ile birlikte olmak, “Tayyip Erdoğan ile savaşacağım” diye FETÖ’cüleri, PKK’lıları hapisten çıkartmak mı? Tayyip Erdoğan ile savaşma ve illa onunla karşı karşıya olma düşüncesi… Siz irticayı hapisten çıkartmaya çalışan bir çizgide bu soruyu soruyorsunuz. Atatürk acaba size ne diyecek?

Bursa’dan bir izleyicimiz, “Biz boşuna mücadele ettik, Doğu Bey neye hizmet ediyorsunuz? Yazıklar olsun.” demiş. Ben bu arkadaşı ayıplıyorum. Neden? Türkiye’de bir vatan savaşı veriliyor. PKK’ya karşı mısın? FETÖ’ye karşı mısın? Şaşırmış durumda bütün bu arkadaşlarımız. Türkiye bugün PKK’ya ve FETÖ’ye karşı, arkalarında Amerika varken vatanını bütünleştirmeye çalışıyor, ülkeden temizlemeye çalışıyor. Yıllarca biz, bu arkadaşlarımızla birlikte “Gladio temizlensin” demedik mi? E şimdi Gladio temizleniyor, niye itiraz ediyorlar? Daha ne istiyorlar? Gladio Türk Devleti’nin içinden temizleniyor; niçin o temizlemenin karşısına çıkıyorlar? Aramızdaki sadakat bu mu? Yani biz Gladio ve kontrgerilla temizlensin diye 40 yıl mücadele ettik, şimdi niye Gladio’nun muhafızlığı konumuna düşüyorlar?

Başka bir izleyicimiz, “Tayyip Erdoğan’a arka çıkılıyor, Ulusal Kanal yanlış politika yapıyor.” demiş. Biz vatanımızı savunuyoruz. PKK ve FETÖ ile bizim bağdaşmamız, birleşmemiz, onları hoş görmemiz mümkün değil. Gladio’nun temizlenmesini savunuyoruz, vatanımızın bütünlüğünü savunuyoruz. Tayyip Erdoğan da buralarda bizimle birlikte bir cepheye yer yer geldiyse, biz bundan sevinç duyuyoruz. Bu arkadaşlar da bir gün bunu anlayıp geldiği zaman aynı sevinci yine duyacağız.

Ankara’dan bir izleyicimiz; “2002’den 2017’ye kadar bu ülkeyi bu hale kim getirdi?” diye sormuş. Bakın, biz geçmişi yargılamıyoruz; bir savaşın içindeyiz. Kimseyi yargılama durumunda değiliz çünkü bu savaşta mümkün olan en geniş gücü yanımızda tutmaya çalışıyoruz. Tayyip Erdoğan ve AKP iktidarı burada çok önemli çünkü ellerinde iktidar var. Onların vatan savaşı mevzisinde tutulması, PKK’nın ve FETÖ’nün üzerine gitmesi kadar önemli bir şey var mı? Bu arkadaşlarımızın vatan savaşı diye bir dertleri yok; akılları fikirleri Tayyip Erdoğan düşmanlığına çakılmış. O yüzden Amerika’nın yanında duruyorlar, Gladio’ya hizmet noktasına geliyorlar.

Antep’ten bir izleyicimiz, “Kılıçdaroğlu’nun yürüyüşünü kınıyorlardı, tırlarla silahların kime gittiğini niçin konuşuyorlar?” demiş. Bunu ilk ortaya koyan Vatan Partisi, ilk ortaya koyan Aydınlık’tır. O haber yapıldığı zaman yasaklanmamıştı, sonradan yasaklandı. Cumhuriyet’in yayınladığı haber ise “siyaseti FETÖ adına etkilemek” suçlamasıyla iddianameye konu edildi. Bizim yeni genel yayın yönetmenimiz İlker Yücel de savcılığa çağrıldı. Biz o haberleri yasaklanmadan önce yayınladık, ancak yasaklandıktan sonra yayınlanması bir suç oluşturuyor. İkisi arasındaki fark budur.

CHP’nin üzerine gittiğime dair eleştiriler var. CHP’nin üzerine gitmiyorum, vatanımızı savunuyorum. FETÖ’yü kim hapisten çıkartmak istiyorsa, karşısına dikiliyoruz. Nasıl zamanında Tayyip Erdoğanlar FETÖ ile birlikte bizleri hapse attığında karşısına dikildiysek, bugün de aynı cephedeyiz. Bu, CHP ile mücadele değil; CHP bu yanlış yoldan dönmeli. Çünkü bu çizgi, CHP’yi uçuruma götürüyor; FETÖ ve PKK’nın yanında duran bir CHP, milletin desteklemeyeceği konumlara düşer.

Afyon’dan bir izleyicimiz, “Doğu Perinçek Silivri’de yatarken CHP’liler savundu, şimdi onları eleştiriyoruz.” diyor. Ben Silivri’de yatarken Kılıçdaroğlu “darbeciler yargılansın” dedi. Biz başımızı dik tuttuk, 60-70 bin kişiyi duvarların önüne yığdık; işte o sıralarda CHP tutumunu değiştirdi. İkincisi, beni birisi savundu diye benim onlara borcum yok; benim Türkiye’ye borcum var. Kim olursa olsun, terör örgütlerini hapisten kurtarmaya çalışıyorsa bunun karşısına dikilmek bir millet görevidir.

Son olarak Enis Berberoğlu meselesine değinelim. Türk Ceza Kanunu 330. maddenin birinci fıkrasından haksız bir mahkumiyet verildi. O maddenin cezası müebbet hapis gerektiriyor; ancak açıklanan şeylerde zaten gizli kalan bir bilgi yoktu. Bu karar haksızdır. Konuyla ilgili meşruiyet tartışmaları için Carl Schmitt’in “Yasallık ve Meşruiyet” kitabını öneriyorum; İthaki Yayınları’ndan çıktı. Bu kitap, Türkiye’deki anayasal tartışmaları anlamak için önemli bir klasiktir. Müzik konusuna gelince; “Eledim, eledim” türküsünü seçtim. Biz Mehmetçik için mücadele ediyoruz; Mehmetçik’i vuranlara ve onlara arka çıkanlara adalet istemeyiz. Bu, çok yanlış bir adalet talebi. FETÖ mensuplarına adalet istemeyelim; çünkü “155 bin kişiye birden adalet istiyoruz” deyince hepsi bu tanımın içine giriyor. Onların hak ettikleri cezalara uğraması Türkiye’nin geleceği bakımından son derece hayatidir. Biz; bu türküyü yakan insanlarımız, Mehmetçiğimiz, canlı bombaların üzerine kendisini atan polislerimiz ve 15 Temmuz’da Türkiye’nin geleceği, bağımsızlığı ve başı dik yaşaması uğruna canını feda eden sivil vatandaşlarımız için adalet istiyoruz.

Değerli izleyiciler, bu güzel türkümüzü dinledik. Üzerinde konuşmadan önce… “İkide bir gelmedi” diyor. “Bunlara adalet isteyelim” diyorlar. İsterseniz bu türkü ve izleyicilerimizden gelen diğer sorular üzerine konuşmadan evvel çok kısa, 30 saniyelik bir reklam arasına gidelim. Ardından asıl konumuza gelelim.

Programımızın son bölümündeyiz. Burada bütünüyle sizlerden gelen soruları soracağız. Destekleyenleri değil, özellikle karşı çıkanları sormaya gayret edeceğim. Türkiye’deki iklim bu; insanlar bu türküleri dinleyip gözyaşı döküyor, duygulanıyor. Halkımız adalet istiyor ancak FETÖ’cüye ya da PKK’lıya değil. Halk; “Benim evladım, Mehmetçiğim gitti, gelmedi” diyerek buna ağlıyor. Bir arkadaş anlatıyordu, Muş’tan geliyorum diyor. Otobüstekilerin hepsi Kürt; herkes “İsimsizler” dizisini seyrediyor ve gözyaşı döküyor. Türkiye’nin gerçek iklimi budur.

Buradan özellikle kendisine Atatürkçü, laik ve ilerici diyen insanlarımıza sesleniyorum: İmam hatipli düşmanlığını bırakalım. Bunlar çok büyük yanlışlar. Türkiye, imam hatiplisiyle, imam olmayanıyla bütün milletiyle bir vatan savaşı içindedir. Bu iklimi hissedenler Türk milletidir. Buna yabancı olanlar, PKK’yı hapisten kurtarma telaşına düşenler “Biz halkız” diye dolaşmasınlar. Halk, PKK’nın veya FETÖ’nün hapishaneden çıkmasını istemiyor. Onlara adalet talep etmek, halktan kopma ve halka sırt çevirme tutumudur. İmam hatiplilere karşı söylemler de çok yanlıştır; o insanların kalbi vatan için atıyor ve FETÖ irticasına karşı, onları lanetleyenlerin birçoğundan çok daha doğru mevzidedirler.

Siz, “Halk bunu seviyor, iklim budur” dediniz. Yakın zamanda, birkaç gün önceki bir hatıramı paylaşayım. Geçen haftanın sonunda bir Arap prensesiyle 10 saate yakın süren uzun bir görüşme yaptık. Görüşmenin bir saati Türk dizileri üzerineydi. Ben, 3-5 yıl önceki dizilerden haberdarlar sanıyordum, tam tersine şu anda oynamakta olan diziler üzerinde konuştu. “Vatanım Sensin”, “İsimsizler”… Bu vatansever dizileri yakından izliyor ve çok beğeniyor. Arap ülkelerinde Türk dizilerinin; Batı medyasından çok daha başarılı ve etkili olduğunu söylüyor. Bugünkü vatan savaşı dizileri, PKK ve FETÖ’ye karşı mücadeledeki kahramanlıklar, yalnız Türkiye’de değil, çevremizde de müthiş bir rüzgâr yaratıyor.

Sıradaki soruya geçelim. Sosyal medyada dolaşan, “İçeridekilerin tamamı FETÖ’cü ve PKK’lıdır” dediğim iddiası yalandır. Öyle bir mülakat yok; bunu söyleyen insanın deli olması lazım. Israrla ne diyoruz? Mahkemeler buna karar verecek. İçeridekileri toptan kurtaracağız derseniz, bu FETÖ ve PKK’yı kurtarmaktır. Yargı elbette suçsuzları tespit edecektir. Ancak hukuk birikimi olan bir insan olarak, “hepsini çıkartacağız” demek bambaşka bir şeydir. Biz bugün iktidarda olsak, FETÖ ile şu veya bu ölçüde bağlantılı herkesin üzerine bu şekilde gidilmesini doğru bulmayız; bir kısım suçsuzlar veya alet olanlar görmezden gelinebilir. Aynı şey PKK suçluları için de geçerlidir.

Geçmişte Silivri’de “Gladyo” dediğimde bir numaralı Abdullah Gül, iki numaralı Tayyip Erdoğan, üç numaralı Fethullah Gülen demiştim. O zaman öyle bir ortaklık vardı. Bugün “bir numara Fethullah Gülen” diyorum. Bugün Tayyip Erdoğan’ı aynı Gladyo içinde tanımlamak doğru değil. Gladyo, başından sonuna hep aynı kalıplar içinde devam eden bir örgüt değildir.

Ergenekon davası sırasında “Bu davanın savcısıyım” diyen Tayyip Erdoğan’dı. O zaman bunları siz söyleyemiyordunuz, biz mahkemelerde gümbür gümbür söylüyorduk. Ben o dönem AKP’nin kapatılması gerektiğine dair dilekçe verdim, o zamanlar 34 yerde “Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanıyım” diyordu. Ama o AKP, 2014’ten sonraki AKP değil. Şimdi Tayyip Erdoğan Amerika’ya kafa tutuyor ve Amerika onu ortadan kaldırmaya çalışıyor. Tarihin içinde mevzilenerek hangi sorun çözülmüştür? Durum bugünkü durumdur, zaman bugünkü zamandır.

Büyük adamlar, büyük davalar böyle kazanılır. Mao, Pekin’e girerken eski rejimin genelkurmay başkanını devlet başkan yardımcısı yapmıştır. Atatürk de Fevzi Çakmak’ı yanına almıştır. Büyük liderler geçmişteki kırgınlıklarla değil, geleceği inşa ederek kazanır.

Son olarak askerlerin zehirlenmesi meselesine gelelim. Özelleştirirseniz böyle olur. Eskiden karavana geleneği vardı; yemeği yapan komutan ilk tadımı yapardı. Askeri hastaneleri ve okulları özelleştirmek, ordunun yapısını bozmaktır. Amerika bu işi şirketlere (Blackwater gibi) veriyor; Türk ordusu özel şirketlerle mi savaşacak? Bu, ordunun özelleştirilmesi zihniyetidir ve çok büyük bir hatadır. Vatan Partisi iktidarında bunların hepsini düzeltecek; askeri okulları, Harp Okulu’nu tekrar açacağız. Bütün milletimize bunu vaat ediyoruz. Askeri okullardan haksız yere ihraç edilenleri alacağız. Ordudan atılan, çıkarılan… Karakterli Türk subayı ölçülerine uyan askerlerimizi tekrar ordumuzda göreve alacağız ki Türk ordusu önümüzdeki dönemde Türkiye’nin güvenliğini başarıyla sağlasın.

Çok sayıda gelen sorulardan biri de AKP’nin geçmişte FETÖ ile koalisyon halinde olması. Mesela “Sayın Perinçek, FETÖ’yü bu güce kim kavuşturdu?” diye soruyorlar. Şimdi de Cumhuriyet Halk Partisi, FETÖ’yü hapisten kurtarmaya çalışıyor. Bizim tutumumuz tutarlı. O zamanda FETÖ’yü o güce kavuşturan AKP ile mücadele ettik; şimdi de FETÖ’yü hapisten çıkartmaya çalışan Cumhuriyet Halk Partisi’nin yaptığına “çok yanlış” diyoruz. İkisi de tutarlı. Şu an AKP, PKK’ya karşı mücadele ediyor, FETÖ’ye karşı mücadele ediyor. “Sen geçmişte şunu yaptın, sen geçmişte bunu yaptın” demek yerine; bugün doğru olan yerde bütün milleti; CHP’siyle, MHP’siyle, AKP’siyle, Vatan Partisi’yle birleştirelim. Türkiye bugün büyük bir milli mücadelenin içine girdi ve önümüzde çok ciddi tehditler var. Bu tehditlere giderken sürekli “Sen geçmişte bunu yaptın” demek büyük bir yanlış. Onun yerine Cumhuriyet Halk Partisi de gelsin, vatan mevzisine girsin. Hep beraber Türkiye’yi bu FETÖ belasından, Gladyosu’ndan, PKK’sından kurtaralım, ülkemize huzur ve barış getirelim, çarşılarımıza şenlik getirelim, üretim ekonomisine geçelim. Orada hep beraber buluşalım. Bu çizgiye geldiği zaman ilk alkışlayan biz olacağız, onlara sarılacağız, belki beraber hükümet kuracağız. Ondan sonra “Geçmişte sen şunu yaptın, adalet yürüyüşü yapıp FETÖ’ye adalet istedin” demeyeceğiz. Yeter ki doğru yere gelsinler.

Dolaşmalarımda, özel şahsi sohbetlerimde rastladığım, hatta darbeden önceydi galiba; Fethullah’ın önemli birkaç gazetecisinin de söylediği bir şey vardı: “Şu anda AKP ile aranızda bir anlaşma var gözüküyor, oklar size döndüğü zaman sizin için çok üzülüyoruz.” Ne dersiniz? Arzu ediyorlar ki AKP, Vatan Partisi’ne veya Atatürkçülere karşı okları döndürsün, onlar da bayram etsinler. Vatan Partisi güçlüdür, kimse ona ok döndüremez. Döndürürse o oklar AKP’ye döner. Eğer Vatan Partisi’ne ok döndürmeye kalkan olursa bu tarihte denendi; oklar döndü ve ne oldu? O FETÖ’cülerin hepsi hapse girdi. Bize, vatansever olan, cumhuriyeti savunan, Atatürk devrimi yolunda olan Vatan Partililere kim ok atmaya kalkarsa o oklar kesinlikle ona döner. Ama şunu söyleyeyim; bu hinoğlu hin bir soru. FETÖ sorusu bu. Bugün vatan mevzisinde duranların birbirine karşı şüphe duymasını, birbirine her an pusuda beklemesini, “Ne zaman bana saldıracak?” şeklinde bir ruh hali yaratmaya çalışan hinoğlu hin, düşmanca bir soru.

Bugünün finalini yapalım. Türkiye 25 Eylül’e göre düşünmeli, oraya odaklanmalı. 25 Eylül’de Irak Kürt yönetimi bir Kürdistan referandumu yapacağını ilan etti. Bu çok kritik bir nokta. Arkasında İsrail ve Amerika var. Buna karşı bütün Türkiye’nin tek bir cephe olması lazım; Kılıçdaroğlu’suyla, Devlet Bahçeli’siyle, Tayyip Erdoğan’ıyla, Doğu Perinçek’iyle, imam hatiplisiyle, imamıyla, işçisiyle, çiftçisiyle bütün milletin tek vücut olması lazım. İçeriden Gladyo’nun, iç cepheyi yıkan unsurların temizlenmesi lazım. İç cephedeki yıkıcı faaliyetlere bulaşanların ve bu konuda yanlış yapanların da bu yanlışlarından vazgeçmeleri lazım.

Teşekkür ediyorum. Değerli izleyiciler, programımız burada bitiyor. Haftaya bayram olacak; izleyicilerimizin bayramını şimdiden kutluyoruz. Türkiye’nin bağımsızlık, vatan bütünlüğü, barış ve huzur bayramlarında bir olduğu günlerin gözlemiyle bütün izleyicilerimize sevgi ve saygılarımızı sunuyoruz. Gelecek programda buluşmak dileğiyle, hoşça kalın efendim.

Paylaş