Bu geçmişteki, yakın geçmişteki… Devrimle kurduk biz bu cumhuriyeti. Halkın yüzde elli, elli ikiye bölündüğü bir durum tasviri. Türk milletinin malta açıktığını… Ben yere atarım ve onu çiğnerim. Çiğniyorum burada. Bırak! Bu ülkedeki bu yangın, Irak’taki bu… Hayır da birleş, birleşmek gerek. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.
Sevgili izleyiciler, merhaba. Yeni bir “Çıkış Yolu” ile birlikteyiz. Konuğumuz her zaman olduğu gibi Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek. Bu hafta da gündemimiz çok yoğun. Çünkü Türkiye’nin ve bölgenin gündemi bize bu sözü söylemeye hak verdiriyor. İçeride de dışarıda da bütün gelişmeler birbirine bağlanmış durumda. Bugün Sayın Perinçek’le bunları konuşacağız. Efendim hoş geldiniz.
— Merhaba. Sıcaklara rağmen programdan hiç vazgeçmiyorsunuz.
— Siz vazgeçmiyorsunuz, ben de vazgeçmiyorum. Çok iyi yapıyorsunuz. Şimdi hemen ben kendi gündemimle başlayayım. Bugün neleri konuşacağız? Bir; CHP yürüyüşünü ve CHP’nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başkanlık referandumunun iptaliyle ilgili başvurusunu konuşacağız. Mescitlerle ilgili gelişmede partinizin bir girişimi var, onu konuşacağız. 25 Eylül Barzani’nin bağımsızlık referandumu var, o konuda yeni gelişmeler var. Astana toplantılarının beşincisi Kazakistan’ın başkenti Astana’da devam ediyor. Bana göre önemli bir gelişme oldu; Rusya Savunma Bakanı Türkiye’ye geldi.
— Yakut Türkü’dür o, biliyor musunuz?
— Onu bilmiyordum.
— Evet, Türktür o.
— Güzel, o zaman konuşalım. Tarabi Köşkü’nde, Ankara’daki değil, buradaki köşkünde önemli bir toplantı oldu. İki saat sürdü. Hulusi Akar, Fikri Işık, Hakan Fidan, İbrahim Kalın, Cumhurbaşkanı’nın yanında görüşmeye katıldılar. Herkes bunu “Türkiye Afrin’e harekat yapacak” diye yorumladı. Neyse, birinciden başlayalım. CHP Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu bugün partisinin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuru dilekçesini imzaladı. Referandumun iptali için Anayasa Mahkemesi’ne de gidilmişti. Ben sizin gündeme bir müjdeyle gireyim.
— İlla kendi gündemini söyleyeceksiniz. Biz sizin gündeminize boyun eğiyoruz, teslim vaziyetindeyiz ama bugün sizin de sevineceğiniz bir haberle başlayalım.
— İsviçre Milli Meclisi’nin Hukuk ve Adalet Komisyonu’nda, İsviçre’de soykırımı inkarı cezalandıran 261. maddenin 4. fıkrasının bizim istediğimiz şekilde değiştirilmesine, yani “Ermeni soykırımı yalanı”nın kapsam dışı bırakılmasına uygun bir önerge 13’e 11 oyla kabul edildi. Biliyorsunuz, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) 2. ve 4. dairesi, Perinçek-İsviçre davasında bizi haklı bulmuş, İsviçre Devleti’nin temyiz talebini reddetmişti. Kararda çok önemli bir konu vardı: “Bir soykırımdan söz edebilmek için yetkili bir mahkemenin kararı gerekir.” Ya o ülkenin yetkili mahkemesi ya da Uluslararası Ceza Mahkemesi “1915 olayları soykırımdır” diye karar vermeli. Böyle bir karar yok. AİHM dedi ki: “Ermeni soykırımı uluslararası bir yalandır, emperyalist bir yalandır, tarihsel bir yalandır. Bunları söylemek Avrupa’da serbesttir.”
Aynı zamanda şunu da söyledi: 1915 olayları, Yahudi soykırımı sınıflamasına girmiyor. Çünkü Yahudi soykırımı hakkında bir mahkeme kararı var, 1915 olayları hakkında ise yok. İsviçreli milletvekili Yves Nideger, AİHM kararına uyarak İsviçre Ceza Kanunu’nun 261. maddesinin 4. fıkrasını değiştirmeyi önerdi. Federal Mahkeme de Doğu Perinçek hakkındaki kararı zaten kaldırmıştı. İsviçre şimdi kanunu, bizim savunmamıza uygun şekilde değiştiriyor. Yani bir mahkeme kararı olmaksızın, “soykırım yoktur” diyenler artık İsviçre’de yargılanamayacak. Bu, Türkiye için olağanüstü bir başarıdır. 12 yıl önce, “Biz İsviçre’nin kanunlarını değiştirmeye gidiyoruz” dediğimde gözaltına alınmıştım. Bugün ise İsviçre yasasını değiştiriyor. Maalesef bu, Türkiye’de yeterince yansıtılmıyor. Bugün bu dava, Avrupa’nın 20’yi aşkın üniversitesinde ders olarak okutuluyor.
— Sizi tebrik ederim. İddianızı başından beri takip ediyorum. Kısmen de içinde bulundum. Şimdi şunu anlıyorum; İsviçre Meclisi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin sizinle ilgili Perinçek-İsviçre davasını iyi anladığını tespit ediyorsunuz. Yves Nideger’in yaptığı formülasyon olağanüstü. Peki, Türkiye’deki kurumlar, mesela Dışişleri Bakanlığımız İsviçre’nin kavrama düzeyinde mi?
— İnşallah herkes kavrayacak. Şu anda değil. Dışişleri Bakanlığı, 2013’teki karardan sonra “bu bir milattır” dedi, bu çok isabetliydi ama işin hukuki boyutunu, yani “mahkeme kararı yoksa soykırım yoktur” formülünü tam olarak kavrayamadı. Türkiye’de zaten hiçbir parti bunu anlamış değil. Maalesef aydınlarımız arasında da bu konunun farkında olmayanlar bir hayli fazla. Bunu anlayan, Okan Üniversitesi’nden Profesör Levent Bey dışında pek kimse yok. Ama biz bu konuyu anlatmaya devam edeceğiz. Sayın YÖK Başkanı’na gidip “Bizzat hukuk fakültelerini toplayalım; bu konuda hukuk fakültelerinde doktora dersleri yapılsın, dersler okutulsun ve insan hakları derslerine bölümler olarak geçsin; Avrupa’da böyle yapılıyor” dedim. O da çok ilgi gösterdi. Benden bir not istedi, kendisine yolladım. Bakalım, sonuçlarını bekliyoruz. Yanlış bilmiyorsam bu görüşmeyi yapalı birkaç ay, hatta üç aydan fazla oluyor. Dolayısıyla şimdi şu veya bu şekilde sonuçlarını bekleme hakkımız doğuyor. Soralım isterseniz. Yekta Saraç Bey’di değil mi? Evet, lütfen, Profesör Yekta Saraç. Bu konuda duyarlı bir tavır sergiledi. Buradan kendisine selam olsun, YÖK’ten bir açıklama bekliyoruz.
Şimdi bu mücadeleyi Lozan’da çok değerli bir ismin başkanlığında, himayesinde başlattınız: Rauf Denktaş büyüğümüz, yani Cumhurbaşkanımız. Gerçekten kahraman bir devlet adamıydı. İlk teklifi götürdüğümüzde “Niye onu seçtiniz?” derseniz, ondan bekliyorduk. Türkiye’deki diğer hükümet ve devlet adamlarına da önerilerde bulunduk ama Rauf Denktaş gibi üst düzey, Cumhurbaşkanı sıfatına sahip bir insanın buna “evet” diyeceğini, arzuyla, iştiyakla ve coşkuyla bizimle birlikte hareket edeceğini biliyorduk, emindik. Ve hakikaten öyle davrandı.
Konuşmamızı hiç unutmuyorum; Ferit arkadaşımla beraber İstanbul’da kaldığı, iki oda bir salon gibi küçük ve mütevazı bir dairede buluştuk. Son derece günlük kıyafetlerleydi. Teklifimizi söyler söylemez, “Bu bir görevdir, milli bir görevdir ve ben varım” dedi. “Bana ne istiyorsanız söyleyin, her türlü işi yapmaya hazırım.” Bizimle beraber Lozan’a geldi, meydanlara çıktı ve salon toplantılarında çok güzel konuşmalar yaptı. O meşhur Lozan yürüyüşümüzde ve mitingimizde, İsviçre’deki Alparslan Işıklı arkamda yürüyordu; kendisini saygıyla anıyorum. Orada Mehmet Gül’ü görüyorum, kahraman bir insandı. Ona “Doğu Perinçek’le yürüyorsun” diye hücum ettiklerinde verdiği cevaplar, hakikaten karakterli bir Türk vatanseverine yakışan, son derece kararlı cevaplardı. Sayın Yaşar Okuyan’a da buradan selam gönderiyoruz; şu anda iyileşiyor, o da bu davaya en önde katkıda bulunan arkadaşlarımızdandı. Bugünlere oralardan yürüyerek geldik.
O dönemdeki o Lozan yürüyüşüne Milliyet Gazetesi 5 bin, diğerleri 10 bin civarında katılım olduğunu yazmıştı. Yabancı bir ülkede bu iyi bir rakamdır. Bu arada yürüyüş öncesinde çok provokasyon oldu; İsviçre gazeteleri “Yürüyüşte kanlı olaylar olacak, Kürtler saldıracak, kan gövdeyi götürecek” diye başlıklar attı. PKK da bu yürüyüşe karşı aynı gün Lozan’da bir miting düzenledi ancak hepsine toplam 30-40 kişi katıldı. Ertesi gün İsviçre gazeteleri şu başlığı attı: “Türkler zafer, Kürtler hayal kırıklığı.” Ben onlara Kürt demiyorum, PKK diyelim. PKK büyük hayal kırıklığına uğradı.
Bize saldıracakları ihbarı üzerine arkadaşlarımız onların toplantılarını gözlemledi. Biz de bir kilometre öteden, saldırı olması durumunda püskürtecek tedbirlerimizi almıştık zaten. Üniversite rektörlerimiz; Kemal Alemdaroğlu ve Gazi Üniversitesi ile Abant Üniversitesi rektörlerimiz de yürüyüşte yer aldılar.
Strasbourg’daki büyük dairede mahkemenizi izlemeye gittiğimde de benzer bir tablo vardı. Türkiye’den ve Avrupa’dan binlerce insan destek için gelmişti. AKP’liler de vardı, bunu özellikle belirteyim; muhafazakâr kesimler, imamlar, hocalar oradaydı. Ermeni örgütlerine gelince; Strasbourg veya Fransa’da 300 binden fazla Ermeni olmasına rağmen 30-40 kişi bile yoktu. 15-20 kişi bağırıp çağırarak kışkırtma yapmaya çalıştı ama Türklerden bir saldırı olmayacağından o kadar emindiler ki; zaten biz de provokasyonu önleyecek tedbirleri almıştık. Berlin yürüyüşümüzde de 15 bin kişi yürüdü. Yolun ortasında Ermeni grubu çeşitli sövgülerle bizi kışkırtmaya çalıştı ancak yürüyüş disipliniyle yüzlerine bile bakmadık. Bu, Türk’ün vakarının, gururunun, vatanseverliğinin ve devrimciliğinin karakteridir.
Kitap önerime gelecek olursak; bu “Perinçek-İsviçre Davası” belgelerini Kaynak Yayınları çok büyük bir özenle bastı. İngilizce, Fransızca ve Türkçe metinlerin bir arada olması çok önemli çünkü Avrupa’daki aydınlara ve hukukçulara verdiğimizde Türkçe metnin tek başına faydası olmuyor. Bunlar, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi dosyalarındaki resmî metinlerdir. Bir de benim “Ermeni Sorununda Strateji ve Siyaset” adlı kitabım var. Biz bu davayı çok özel bir stratejiyle kazandık. Ermenilere hücum etmedik, emperyalizmi hedef aldık. 1915’teki iddialar da bugün olduğu gibi bir emperyalist yalandı. Biz davayı kazanırken emperyalist politikaların hizmetindeki psikolojik harekâtı deşifre ettik. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de kararında, “Doğu Perinçek Ermenileri değil emperyalistleri suçluyor, ırkçı bir kötü niyeti yok” diyerek nefret suçu işlemediğimizi tescilledi. Diğer siyasi gruplar ve dernekler “Amerika’yı kırmayalım, karşımıza almayalım” diyerek bizimle kavga ettiler ama biz bu stratejiyle kazandık.
Rauf Denktaş’ı da anmadan geçemeyiz. Köprüden Geçemedim adlı türküyü bizzat kendisi düzenlemişti; büyük bir devlet adamı, kahraman ve Avrasyacılığın Türkiye’deki ilk önderlerindendi. 2004’teki Avrasya Konferansı’nda Süleyman Demirel ile birlikte yapmış olduğu konuşmalar olağanüstüydü. Denktaş çok boyutlu, sanatsal yönü olan, vefalı, sadık ve faziletli bir insandı. Fotoğrafçılığı da müthiştir; fotoğraf sanatını, ışığı ve enstantaneyi çok iyi kullanırdı.
Son olarak; bu dava milli bir davaydı. Başlangıçta CHP milletvekilleri mesafeli durdu ama Gülsün Bilgehan Toker, Avrupa Konseyi kürsüsünde “Doğu Perinçek ne diyorsa ben de tekrar ediyorum” diyerek esaslı bir tavır aldı. AKP’den Mehmet Dülger gibi birkaç milletvekili de Talat Paşa Komitesi’ne katılmıştı ancak üzerlerindeki baskı nedeniyle çekilmek zorunda kaldılar. MHP ise o süreçte resmî olarak yer almasa da Mehmet Gül gibi kıymetli isimler bu mücadelenin içindeydi. Mehmet Gül çok meydan okudu. Ona çok baskı yaptılar. O kadar güzel cevaplar verdi ki o dönem gazetelerde geniş yer buldu. “Ben vatan davası için kim varsa onunla yürürüm; Doğu Perinçek’le yürürüm, yürüyorum, bir daha yürüyeceğim, yine yürüyeceğim” dedi. Sayın Mehmet Gül, Berlin yürüyüşümüze de katıldı. Bütün bu yürüyüş, miting ve toplantılarda sahneye çıktı, çok güzel konuşmalar yaptı. Kendisini saygıyla anıyorum. Mehmet Gül, bugün yaşıyor olsaydı Türkiye için çok yararlı olacak bir liderdi. Kendisini çok beğenirdim.
Tabii Yaşar Okuyan, rektörlerimiz… Bugünkü konularımız yoğun, vaktimiz çok azaldı. Müjde diye başlattığınız birinci mesele gündemde değildi, 40 dakikamız eksildi. Neyse, konu önemliydi diyelim. Şimdi sorunuza tekrar dönelim. CHP’nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) gittiğini, Genel Başkan’ın dilekçeyi imzaladığını belirtmiştiniz. CHP önce Danıştay’a başvurdu. Tabii o yanlıştı; çünkü Yüksek Seçim Kurulu (YSK) bir mahkemedir, yargı organıdır. Kaymakamlık, valilik veya herhangi bir kamu idaresi kurumu değildir. Mahkeme kararına karşı Danıştay’a başvuramazsınız. Zaten başvuruları reddedildi, orada hata yaptılar.
Fakat hem Vatan Partisi hem Cumhuriyet Halk Partisi, Mayıs ayında Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) başvurdu. Biz Vatan Partisi olarak kurumların da bireysel başvuru yapabildiğini biliyorduk, bu konuda AYM’nin kararları var. Referandumun hukuka ve adil seçim ilkesine tam aykırı olduğunu belirterek iki gerekçeyle başvuru yaptık. Başvuru dilekçemizi Sayın Turgut Okyay (Genel Başkan Yardımcımız) ve Mehmet Cengiz birlikte vermişlerdi. Hukuk projesinin başkanı Sayın Turgut Okyay’dı. Dilekçemiz hala AYM’nin gündeminde.
“Niye AİHM’e gitmediniz?” sorusuna gelince; hukuk yolları henüz tükenmedi. Benim bu konuda tecrübem var; İsviçre devletine karşı iki, Sosyalist Parti’nin kapatılmasına karşı Türkiye devletine karşı bir olmak üzere üç AİHM davası kazandım. Anayasa Mahkemesi’ndeki süreç sonuçlanmadan böyle bir başvuru yapıldığında, AİHM “Kendi ülkenizdeki hukuki süreçleri tamamlamamışsınız” diyerek davayı reddeder.
Diyelim ki Türkiye’deki hukuki süreç tamamlandı ve CHP başvurusunu yeniledi. AİHM “Başvuranlar haklıdır, seçimlerde adil seçim ilkesi ihlal edilmiştir” dese ne olur? AİHM’in Türkiye’deki herhangi bir yargı veya idari uygulamayı doğrudan iptal etme yetkisi yoktur. Bir yazı yazar; 16 Nisan referandumunun Avrupa hukukuna aykırı olduğunu bildiren bir muhtıra veya bildirimde bulunur. Tazminat talep edildiyse ona hükmedebilir ama referandumu iptal edemez.
Örneğin, Perinçek-İsviçre davasını kazandığımızda, AİHM kararını İsviçre’ye bildirdi. İsviçre Federal Mahkemesi, daha önce benim hakkımda verdiği mahkûmiyet kararını, bu bildirim üzerine kaldırdı. Hem ödediğim para cezasını iade ettiler hem de geçtiğimiz günlerde kanton mahkemesi, İsviçre devletini bana tazminat ödemeye mahkûm etti. Masraflarımız çok oldu; 300’ün üzerinde aydınımız, üç uçak dolusu insan İsviçre’ye gittik, herkes kendi masrafını karşıladı. Hata yaptık, tüm masrafları makbuza bağlamalıydık; ileride kazanıldığında tazminata dahil oluyor.
Şimdi gelelim CHP’nin yürüyüşüne… 20 günü geçen bir yürüyüş. Kandıra Cezaevi önünden HDP heyeti katıldı. Yarınki yazımın başlığı “CHP yönetimi örgütünü HDP ve PKK ile ittifaka hazırlıyor”. CHP, halkı değil, kendi tabanını ve örgütünü “bonzai” ile uyuşturuyor. Bu yürüyüş sadece bir “adalet yürüyüşü” değil; PKK ve HDP ile bir seçim ittifakı yürüyüşüdür. Gerçek yüzleri ortaya çıktı. Yürüyüşe katılanlara “Sizi Duran Kalkan mı, Cemil Bayık mı yolladı?” diye sorun, “Hayır” diyemezler. HDP, PKK’nın yasal koludur. Türkiye’de hukuk varsa HDP kapatılmalıdır; çünkü terör örgütüne lojistik destek sağlıyor, dağa adam yolluyorlar. Kendileri de açıkça “Sırtımızı YPG’ye dayıyoruz” diyorlar. CHP, bu yürüyüşle PKK ile birlikte uçuruma doğru gitmektedir.
2015 seçimlerinden beri “HDP’yi meclise sokacağız” diyerek bir terör örgütünün siyasi kolunu meclise taşıdılar. Sayın Kılıçdaroğlu ile görüştüğümüzde “HDP’ye gitmeyin, MHP’ye gidin” dedik. Vatanseverlerin ortak hükümet planı başarılı olurdu. HDP’ye giderseniz %49 iddianız %19’a düşer. Bu yürüyüşle CHP tabanı PKK ile birlikte olmaya alıştırılıyor. Bu proje, Amerika ve İsrail’in Türkiye’de iç cepheyi bölme çabasına hizmet eder. Zamanlama çok manidar; 25 Eylül’de Kürdistan’da bağımsızlık referandumu var.
Sorularınıza gelince; Tayyip Erdoğan’ın referandumda “Siz HDP ve FETÖ ile birliktesiniz” demesiyle benim eleştirim arasında fark var. Bu yürüyüş doğrudan FETÖ ve PKK’nın hedeflerine odaklanmıştır. “Adalet istiyoruz” diyorlar; 105 bin kişi OHAL kararnamesiyle görevden alındı. Kim bunlar? FETÖ’cüler ve PKK’cılar. Türkiye, devleti kontrgerilladan temizliyor. Bu yürüyüş, kontrgerillanın devletin içine geri dönmesi için yapılıyor. Gezi ile alakası yoktur; o gün farklı bir toplumsal süreç vardı, bugün ise doğrudan terör örgütü mensuplarını hapisten çıkarma ve temizlenen FETÖ/PKK kadrolarını devlete iade etme girişimi söz konusudur. Yürüyüşe işçi, yoksul değil; FETÖ’cüler ve HDP’liler katılıyor. Olay bu kadar nettir. Bu yürüyüşe katıldığınız zaman buraya gidip de bu yürüyüşün karakterini değiştiremezsiniz. Biz Vatan Partisi ve halk olarak bu yürüyüşe katılsak bile, karakterini değiştiremeyiz. Bir kere orada kavga çıkar ve yürüyüşe karşı yanlış bir tavır gelişir. O bakımdan bu yürüyüş ne Gezi’ye ne de referanduma benziyor. Gezi’de de referandumda da haklı ve doğru bir zemin vardı; ancak bu yürüyüşte haklı ve doğru bir zemin yok. Bu yürüyüşün temeli yanlıştır.
Adalet kavramıyla üstü örtülen, tamamen bölücülere ve FETÖ’cülere hizmet eden bir yürüyüşle karşı karşıyayız. Adalet kavramı onun üstünü örtüyor; zaten neyin üstünü örttüğünü de görüyoruz. Mustafa Sarıgül 1011 metrelik Türk bayrağı getirmiş. O bayrağın altını kaldırdığınız zaman HDP yöneticileri, PKK yöneticileri, Cemil Bayık, Duran Kalkan gibi isimler çıkıyor. Mustafa Karasu gelip de bu yürüyüşün önünde yürüyemez ki; onlar zaten PKK olarak bu yürüyüşü desteklediklerini resmen açıkladılar. Kandil’den gelip yürüyemezler ama Ertuğrul Kürkçü gibi adamlarını yollayarak onları yürütüyorlar. Bu adamlar zaten PKK’yı savunduklarını, sırtlarını dağlara dayadıklarını, YPG/PYD’yi arkalarına aldıklarını açıkça belirtiyorlar. Belediye imkanlarıyla dağlara erzak taşıyorlar, iş makineleriyle PKK’ya hendek kazdırıyorlar. Yani PKK ile HDP arasındaki iş birliği ortadadır.
O bakımdan bu yürüyüşün referandumla ilgisi yoktur. Referandumda haklı ve doğru bir “hayır” vardı. AKP iktidarının getirdiği anayasa değişikliği bir atanmışlar diktasını korumak ve iç cephede Türkiye’yi bölmek üzerine kuruluydu. Aynı bu yürüyüş gibi, anayasa değişikliğinin de Türkiye’de iç çatışmayı kışkırtan bir özelliği vardı, biz bu yüzden karşı çıktık. HDP ise emperyalizmin “hayır” üzerinden bir turuncu hareket geliştirme planı nedeniyle sürece katıldı. Referandumda HDP ve PKK’nın işe karışması hayır cephesinin aleyhine oldu.
Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) ise burada çok ayrı hataları var. Referandumun başında onlara, hayır diyen partileri ve örgütleri toplayıp HDP’yi dışlayan bir mesaj vermelerini önerdik. Ancak CHP, HDP ile beraber olduğunu sürekli vurguladı. Kürdistan bayrağı asıldı, buna tavır almadılar. Suriye’yi bombalayan Amerika’ya, Yahudi lobisine sığınan Tayyip Erdoğan’a karşı tavır almalarını söyledik, yine almadılar. Kısacası CHP, PKK, HDP ve Amerika konusundaki yanlış konumlanması nedeniyle hayır cephesine zarar verdi.
Gezi’ye gelince; Gezi, doğayı korumak gibi haklı bir taleple başladı. Vatan Partisi ve gençlik örgütleri o yürüyüşe girerek bir süre sonra PKK’yı tamamen devre dışı bıraktı. Türk bayrakları altında, “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” diyerek vatansever bir eksene oturduk. Bugünü referandumla veya Gezi ile kıyaslayamayız. Bu yürüyüş haklı bir zeminde değil; PKK ve FETÖ’yü hapisten çıkartmayı hedefliyor.
Eğer bu yürüyüş; Fethullahçı Gladyo temizlensin, HDP kapatılsın, PKK cezalandırılsın diye yapılsaydı, en önünde biz CHP ile birlikte olurduk. Zaten o zaman ne PKK ne HDP ne de FETÖ oraya gelebilirdi. Biz AKP iktidarının rakibiyiz, düşmanı değiliz; siyasi düzlemde bir beraberliğimiz olamaz ama HDP ile hiçbir şekilde yan yana gelmeyeceğimizi de kararlaştırdık. CHP tabanında PKK ile HDP’nin farklı partiler olduğu ve HDP’nin PKK’dan kopacağı şeklinde bir aldanma var. Bu yürüyüş, insanları PKK ile yürümeye, Amerika’nın ortak iktidar projelerinde yer almaya alıştırıyor.
Hangi polis veya asker, PKK ile beraber yürüyen bir hareketi destekler? Bir asker veya polis için arkadaşlarını vuranlarla birlikte yürümek utançtır. Bu yürüyüş, İstiklal Savaşı’nda Yunan’ı veya İngiliz’i desteklemekten farksızdır. Bizim görevimiz, bu yürüyüşün anlamını kararlılıkla anlatıp Kılıçdaroğlu’nu ve diğerlerini bu yanlıştan caydırmaktır. AKP, bu fotoğraf üzerinden ana muhalefeti siyaset dışı bırakarak güçleniyor. Türkiye’nin yüzde 85’i bu durumu tasvip etmiyor. Cumhuriyet Halk Partisi, bu tutumuyla sadece oylarını erozyona uğratıyor. Falanca ilçenin halkı Yunan ordusuyla bir olmuş, Yunan ordusunu destekliyor. Anlıyor musunuz? Yani halklar bazen tarihi yanılgılara düşebilir. Ancak burada yanılgıya düşen bir halk yok. Türk milleti, Türk halkı böyle bir yanılgının içinde değil. Burada bir avuç insan var. Buraya halk diyorsanız, Türk milletinin dışına çıkarsınız. Burada tamamen aldatılmış, kandırılmış, PKK ile beraber yürüyen yurttaşlarımız var. Buradakine halk derseniz, Türkiye biter.
Bugün Türkiye’de bir referandum yapın; şu yürüyüşü destekleyenlerin oranı %10-15’i geçmez. O da Cumhuriyet Halk Partisi’nin etkisiyle olur. Ama “Bu yürüyüşü, PKK ile beraber destekliyor musunuz?” diye bu millete sorun, %10-15’i kesinlikle geçmez. Geçen gün anketler yapıldı; “Kontrollü darbe” diye tutturdular. Kim Rubin, kim Cumhuriyet Halk Partisi, kim HDP, PKK, FETÖ… Kontrollü darbe fikrini destekleyen %15 bile değil; %85’i buna “uydurma, saçma” diyor. Şu yürüyüşün peşinden gelecek insan Türkiye’de bir referandum yapın, kesinlikle %15’i geçmez. O da Cumhuriyet Halk Partisi’nin hatırı için, istemeye istemeye verilen oylardır. Burayı halk zannetmekten daha büyük bir çıkmaz yoktur. 73’ten sonraki seçim sonuçlarına bakın, Cumhuriyet Halk Partisi’nin oyları nereye düşmüş göreceksiniz.
Kahramanmaraş’tan bir izleyicimiz, CHP’yi eleştirmemi şiddetle kınadığını yazmış. İstediği kadar kınasın, ben de onları kınıyorum. Ben burada CHP’yi eleştirmiyorum, vatanımı savunuyorum; siz de vatanınızı savunacaksınız. Bu arkadaş bonzai içenlerdendir; bonzai içerseniz bu yürüyüşe boyun eğersiniz.
Bakın, bu yürüyüş hangi ortamda yapılıyor? “Kürdistan” referandumu ilan edilecek. Burada yürüyen PKK ve HDP’liler, referandumu ve bağımsızlığı destekliyor. Siz CHP olarak nasıl Kürdistan’da referanduma karşı mevzileneceksiniz? Türkiye, İran, Irak ve Suriye bunu önleyecek. İran, Kuzey Irak’ın suyunu kesti. Nedenini de açıklıyorlar; Kuzey Irak’taki bağımsızlık referandumuna karşı İran ihtarda bulunuyor. Ayrıca İran, PKK ve KDP kamplarını bombalamaya başladı. İran bu tavrı alırken, siz bu yürüyüşle ne yapacaksınız? 25 Eylül geldi, burnumuzun dibinde, kalmış iki ay. Bugünden tavır almak lazım. Vatan Partisi tavır alıyor, peki ya Cumhuriyet Halk Partisi’nden bir tavır var mı? Kürdistan’da referanduma karşı bir açıklama yok. Bülent Tezcan’ın bir açıklaması oldu galiba, olmaz o iş. Koskoca bir parti, referandum gibi hayati bir konuda tek bir net konuşma yapmıyor. Sen PKK’lılarla beraber yürürsen, Kürdistan’da referanduma tavır alamazsın; alırsan yürüyüşü dağıtırsın. Keşke tavır alsalar da o yürüyüş dağılsa.
Kırklareli’den bir izleyicimiz ilginç tespitler yapmış: “Kılıçdaroğlu’nun bir tek doğrusu var, o da adalet yürüyüşü.” diyor. AKP, Oslo’da PKK ile görüşürken, Dolmabahçe’de pazarlık yaparken, AKP’yi destekleyen %50 uyuşmamış mıydı? Bugün AKP’ye karşı çıkanlar uyuşuk durumda mı yoksa milli mi? Efendim, Oslo ve Dolmabahçe süreçlerinde tavır alan tek parti Vatan Partisi’ydi. CHP ise “Açılım” sürecini destekledi, “Biz sizden daha iyi açılırız.” dedi. Vatan Partisi hep aynı yerde durdu. Dolmabahçe görüşmesinin bir ihanet olduğunu, ertesi gün Suriye’ye giderken hava meydanında bütün Türkiye’ye açıkladık.
AKP hükümeti ve Tayyip Erdoğan, Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) eş başkanlığını terk etti. Maalesef Cumhuriyet Halk Partisi ve Kemal Kılıçdaroğlu, o ortada kalan BOP eş başkanlığını kaptı. BOP eş başkanlığı demek, Amerika’nın Türkiye’yi bölme planlarında rol almak demektir. Bunu PKK ile beraber yürüyerek yaparsınız. O zamanlar AKP bu planlara hizmet ediyordu, şimdi bıraktı. Onu tebrik ediyoruz. Cumhuriyet Halk Partisi de bıraksın, onu da tebrik edeceğiz. Şimdi aynı tavrı Cumhuriyet Halk Partisi’ne karşı uyguluyoruz: PKK ile beraber yürümeyin, Kürdistan referandumuna tavır alın, Türkiye’nin birliği içinde yer alın. “Türk ordusu çamura battı”, “Sur’da, Diyarbakır’da Türk askeri viran etti” gibi lafları bırakın. Bu, Türk ordusunun Amerikan emperyalizmine karşı mücadelesini çamura batmak olarak nitelendirmektir.
Vatan Partisi olarak Cumhuriyet Halk Partisi’ne çağrı yapıyorum: Gelin, Mehmetçik’i yurt içinde ve dışında desteklediğimizi, Türk polisini desteklediğimizi, FETÖ’ye karşı operasyonları desteklediğimizi haykıralım. Bayrağı açın, şartsız olarak sizinle yürüyelim, hatta sizi sırtımızda taşıyalım.
CHP’nin tüm yaptıklarının şifresini Michael Rubin veriyor. Rubin’in 138 sayfalık raporunda baş hedef Vatan Partisi’dir. O raporda Rubin, PKK’yı, FETÖ’yü ve CHP’yi destekliyor. CIA bu yürüyüşü destekliyor, müjdeler olsun size! Uyuşturulmuş kardeşlerim, 25 Eylül’e az kaldı, sizi uyarmak için söylüyorum: Bu yürüyüşü Amerika destekliyor, PKK da onlarla beraber yürüyor.
Bölgedeki duruma dönersek; İran askeri ve engelleyici adımlarını attı. 8 Temmuz’da, benim başkanlığımda Soner Polat, Tugay Şen, Yunus Soner, Mehmet Bedir Gültekin ve Çağdaş Cengiz’den oluşan 7 kişilik bir heyetle İran’a gidiyoruz. İran Devletiyle, Meclis başkanlığıyla ve hükümet yetkilileriyle görüşüp sonuçları Türkiye’ye bildireceğiz. Türkiye’nin bağımsız bir Kürdistan’a izin vermeyeceğini göreceksiniz. Türk ordusu var, Türk polisi var, Türk vatanseverliği var. Amerika, Katar’a bile söz geçiremiyor; bölgede Suudi Arabistan, birkaç emirliğin dışında sadece Barzanistan ve PKK kaldı. Bu girişim, Kürtleri ateşe sürmeye, onları Amerika ve İsrail’in piyonu yapmaya yöneliktir.
İki gün önce Rusya Savunma Bakanı Sergei Şoygu ile yapılan toplantıda Türkiye ile Rusya artık el ele verdi. Ruslar Afrin’den kuvvetlerini çekti ve Türkiye’ye “Buyur, harekatını yap, yanındayım” diyor. Türkiye artık Rusya, İran, Irak, Suriye, Çin ve Hindistan’la beraber yürüyor. Amerika ise PKK’nın “kara gücü” olduğunu ilan etti. Olay bu noktadadır. Amerika’nın, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Afrin operasyonuna yeşil ışık yakması mümkün değil. Çünkü orada yalnız Türkiye yok; Türkiye, Rusya, İran ve diğerleri var. Amerika’ya karşı bir cephe kurulmuş durumda. Amerika, PKK’yı o cepheye ezdirdiği takdirde artık itibar edilecek veya otoritesine güvenilecek bir gücü kalmaz. “Ben senin Afrin harekâtına karşı çıkmayayım, sen de benim başka yerlerde attığım adımlara ses çıkarma” gibi bir pazarlık söz konusu olamaz. Mesela Kürdistan referandumu… Bunlar birbirine bağlantılı konular. PKK ezilirse Kürdistan referandumu çöker. Amerika’nın bunu görmemesi mümkün değil. PKK ezilirse, Barzani’nin gücüyle mi Kürdistan referandumu yapılacak? Amerika’nın bölgemizdeki ve Kürtler arasındaki esas gücü Barzani değil, PKK’dır. Bunu iyi bilmemiz lazım. PKK ezildiği zaman —ki eziliyor— Amerika’nın veya İsrail’in Kürdistan referandumu yapacak hâli kalmaz.
Bu noktada tek bir cephe söz konusu. Bu cephe Ege’mizden başlıyor; Kıbrıs, Suriye’nin kuzeyi, Amerikan-İsrail koridoru, Irak’ın kuzeyi, Kürdistan referandumu, İran ve İran Körfezi üzerinden Katar’a kadar uzanıyor. Bu cephede herkes tutarlı; “Bir tarafta olayım, diğer yerde öbür tarafta olayım” gibi bir durum yok. Bir tarafta Türkiye, Rusya, İran, Irak, Suriye ve Katar birlikte hareket ederken; diğer tarafta Amerika, İsrail, PKK, Barzani, Suudi Arabistan ve Körfez şeyhlikleri yer alıyor. Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ı da bu cepheye, Amerikan tarafına katmak gerek. Dolayısıyla ya her yerinde Türkiye ile birliktesiniz ya da her yerinde Amerika ile birlikte Türkiye’nin karşısındasınız.
Geçtiğimiz günlerde Yunanistan, “uyuşturucu var” gerekçesiyle uluslararası sularda bir Türk gemisine ateş açtı. Bu, Türkiye’yi meşgul etmek ve Irak ile Suriye’de atacağı adımlara engel olmak için bir tehdit gösterisi olarak okunmalıdır. Yunanistan, Türkiye’nin Kürdistan referandumuna karşı aldığı kararlı tavrı bozmak için “Ben de buradayım, tehdit altındasın, rahat hissetme” mesajı veriyor.
Karşımızdaki güç sadece Yunanistan veya Güney Kıbrıs değildir; karşımızda Amerika ve İsrail vardır. Soner Polat komutanımız da yazdı; Güney Kıbrıs ve Yunanistan, 10-15 gün önce İsrail ile ortak askeri tatbikat yaptılar. Artık karşımızda geniş bir düşman cephesi oluştu. Bu kadar güçlü bir düşman karşısında Türkiye, iki cepheyi bire indirmek zorundadır. Bu da ancak Suriye ve Irak’ın kuzeyinde mümkündür; çünkü orada Rusya, İran, Irak ve Suriye ile birlikte kuvvet üstünlüğümüz var. Tayyip Erdoğan ve hükümetinin, Suriye konusundaki inadı bırakıp bu ülkeyle el ele vermesi gerekiyor. Orada hızla çözüm üretip barış ve istikrarı sağlamalı, Kürdistan planlarını yerle bir etmeli ve PKK’ya karşı mücadeleyi kesin sonuca ulaştırmalıyız. Bu, birkaç ay içerisinde gerçekleştirilebilecek bir hedeftir. Orayı sağlama aldığımız zaman, Ege ve Kıbrıs’ta Amerika, İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs dörtlüsüne karşı çok daha kararlı bir tavır alabiliriz. “Oraya ateş açıldı, biz de ateş açalım” gibi tepkisel yaklaşımlar yerine, Vatan Partisi’nin kurduğu strateji gibi planlı bir yol izlemeliyiz.
***
(Genel Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Tülin Ögün’ün basın açıklaması):
“24 Haziran 2017 günü Resmî Gazete’de yayınlanan, her derece ve türdeki örgün ve yaygın eğitim kurumlarında abdesthane ile kadın ve erkek için ayrı mescitler bulunmasını zorunlu kılan yönetmeliğin yürütmesinin durdurulması ve iptali için Vatan Partisi olarak bu sabah Danıştay’a başvurmuş bulunuyoruz. Daha önce ‘talep hâlinde uygun mekân ayrılabilir’ hükmü varken, şimdi anaokulları dâhil tüm kurumlarda mescit zorunlu kılınmıştır. Bu düzenlemeyle Anayasa’nın eğitim kurumlarında yalnızca eğitim, öğretim ve araştırma yapılacağına dair maddeleri ile laiklik, vicdan hürriyeti ve eşitlik ilkeleri alenen ihlal edilmiştir.”
***
Vatan Partisi olarak bu davayı açtık ve önümüzdeki dönemde on binlerce veliyi seferber ederek büyük bir kampanya yürüteceğiz. İlahiyat fakültesi hocaları, küçücük çocuklara din telkini yapılmasının pedagojik açıdan yanlış olduğunu belirtiyor. Ders ortasında namaz için sınıftan çıkışlar olması eğitimin disiplinini bozar. Biz, Türkiye’nin çocuklarının özgürce ve insanca okuması davasına sahip çıkıyoruz. Cumhuriyet Halk Partisi’ni, Milliyetçi Hareket Partisi’ni ve AKP içindeki vicdanlı, laik, gerçek Müslümanlığa inanan insanları bu mücadeleye davet ediyorum. Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ı da yapılan bu yanlışı gözden geçirmeye çağırıyorum.
Bana sıkça “AKP’yi neden eleştirmiyorsun?” diye soruluyor. AKP yanlış yaptığı zaman karşısına Vatan Partisi çıkıyor; mescit olayı bunun en somut örneğidir. PKK ile iş birliği yapan CHP’ye ses çıkardığımızda, bu durumu “AKP’yi neden eleştirmiyorsun?” diyerek örtbas etmeye çalışıyorlar. Vatan Partisi, CHP’yi eleştirirken korkup AKP’ye de bir yumruk atarak kararsız kitlelere yaranmaya çalışan bir parti değildir. Biz durduğumuz yerde sağlam dururuz.
Bir izleyicimiz, adalet yürüyüşünü PKK ve FETÖ ile kıyasladığım için beni kınıyor. Ben kıyaslama yapmıyorum; manzarayı görüyoruz. Cemil Bayık ile, Duran Kalkan ile beraber yürüyorlar. Onların lideri “Serok Apo”dur. Bu yürüyüş, CHP’nin “bonzaisidir”; vatanseverlik cephesindeki kararlı tutumu bozmaya çalışıyorlar. Türkiye, vatan savaşının çok kritik bir dönemine girmektedir.
Türkiye’yi kuran Cumhuriyet Halk Partisi’nin, Şeyh Said’leri ve Seyit Rıza’ları övenlerle beraber yürür hâle gelmesi kabul edilemez. FETÖ ve PKK mensubiyetinden dolayı devlet kadrolarından 105 bin kişi temizlendi. Kemal Kılıçdaroğlu bu kişilere sahip çıkıyor. Bin kişide hata yapılmış olsa bile, geri kalan 104 bin kişi kimdir? Biz, yıllarca FETÖ’nün ve kontrgerillanın devletten temizlenmesini talep etmedik mi? Şimdi bu temizlik yapılıyor ve buna karşı yürüyüş düzenleniyor. Bu, devletin içinden temizlenen kontrgerillacıları, FETÖ’cüleri ve PKK’lıları kurtarıp tekrar kadrolara yerleştirmek isteyen bir yürüyüştür. Yani şunu dese: “Bu arada yapılan, suçsuz insanlara yapılan uygulamalara karşıyız,” dese, tamam biz de varız orada. Ama sen “105 bin” dediğin zaman bütün FETÖ’cülere sahip çıkıyorsun. Zaten bunun adını koydular: “Mağdurlarla iktidara ilerleme.” Türkiye’de bugün mağdur diye anılanlar kim? FETÖ’cüler, PKK’lılar. Başka bir mağdur var mı? İçeride Deniz Gezmiş mi var? Mahir Çayan mı var? Doğu Perinçek mi var? İlker Başbuğ mu var? Hurşit Tolon mu var? Mehmet Haberal mı var? Kemal Alemdaroğlu mu var? Kim var içeride? Fatih Hilmioğlu mu var? İçeride olanlar; PKK ve HDP mensupları, bu millete ateş açmış, Meclisi bombalamış, Türk askerini vurmuş, Türk polisini bombalı saldırılarla öldürmüş insanlardır. Bunları mı siz kurtaracaksınız? Buna hiçbirinizin gücü yetmez; Amerika’yı getirin, yine gücünüz yetmeyecek.
Ne oldu şimdi, CHP’yi mi eleştirmiş olduk? Vatanımızı savunuyoruz. Vatanınızı savunmadan hangi görevi yapacaksınız? Böyle kilitlenmişsiniz bir yere. Ondan sonra Tayyip Erdoğan PKK’nın üzerine yürüyor, yine Tayyip Erdoğan’a düşmansınız. Diyelim ki Tayyip Erdoğan “Fırat Kalkanı” diyor, sınır ötesindeki PKK’nın üzerine yürüyor, Amerikan koridoruna giriyor. Amerika “Dur!” diyor, siz yine Amerika ile beraber Tayyip Erdoğan’ın karşısındasınız. Böyle siyaset olur mu? Böyle strateji, vatanseverlik, cumhuriyetçilik olur mu? Onun için “bonzai” diyorum. Bonzai ile uyuşturulmuş bir kitle var; biz de ne yapacağız? Bir soğuk kova suyu gidip onların başından aşağı dökeceğiz ve ayılmalarını sağlayacağız. Bu kadar açık ve kararlı konuşuyoruz, çünkü iş oraya geldi.
Biz geçmişte de buna benzer tavırlar aldık. Sovyetler Birliği kapitalizme gidiyordu; “Kapitalizme gidiyor” dedik, herkes üzerimize geldi, işte gördüler. 1 Mayıs 1977’de “Aman, bu 1 Mayıs’a katılmayın, büyük bir tertip var, kavga çıkartılacak” dedik; biz katılmadık ve orada 35 insan öldürüldü. Veya “Deniz Gezmişler, Mahir Çayanlar banka soydu, olmaz; devrimci banka soymaz” dedik; yine birileri üzerimize geldi. Ne oldu? Tarih bizi haklı çıkardı. Şimdi en haklı olduğumuz konumdayız ve en kararlı olmak durumundayız. Önümüzde Kürdistan referandumu var; şu anda Mehmetçik içeride ve dışarıda savaşıyor, polis bombaların üzerine atlıyor. O zaman bu duruma uygun tavırlar almak lazım. PKK ve HDP ile yürümek ne anlama geliyor? Bunu Türk milletinin vicdanına bırakıyorum.
— Sayın Perinçek, çok teşekkür ediyorum.
— Biz teşekkür ediyoruz.
— Cumartesi günü Tahran yolcusu?
— Evet, Tahran’a gidiyoruz. Birkaç gün kalacağız ve önümüzdeki salı günü yokuz diyeyim ben.
— Ne gün dönüyorsunuz?
— Daha sonra galiba. Dolayısıyla izleyicilerimizden bir hafta izin alıyoruz.
— Vaktimiz bitti ama merak ettim, sormak istiyorum: İran’la bu muhabbet ne? Niye davet edildiniz?
— İran, Türkiye’de Suriye ile beraber Amerikan emperyalizmine ve İsrail’e karşı en sağlam duruşu olan ülke.
— Dava açıyorsunuz ama sonra İran seyahatine çıkıyorsunuz…
— Bakın, bunların hiçbiri birbiriyle çelişkili şeyler değil. İran, Türkiye’de laikliği tutuyor. Çünkü Türkiye’deki Sünni yobazı bir iktidarın İran düşmanı olacağını biliyor. Onun için Türkiye’deki laik, Atatürkçü kesime İran büyük değer veriyor.
— Siz AKP’lilere “Sünni yobaz” mı diyorsunuz?
— Hayır, öyle bir şey demiyorum. O eğilimler Türkiye’de var. İran bu konuda bizden daha hassas ve bizden daha abartılı değerlendirmeler yapabilir. Ama daha önemlisi; İran, Türkiye’de Amerika’ya ve İsrail’e karşı dik bir duruş istiyor ve bu duruşu Vatan Partisi’nde görüyor. İran, Türkiye’den sol ve Kemalist cepheden bir partiyi, benim bildiğim kadarıyla ilk kez lider seviyesinde davet ediyor. Bizim parti bugüne kadar 5-6 kez İran ziyareti yaptı; Uluslararası İlişkiler Büromuz, Koramiral İsmail Hakkı Pekin önderliğinde ve Hasan Korkmazcan önderliğinde heyetlerimiz gitti. Son 2-3 yıl içinde, daha doğrusu 1 yılda 3-4 kere heyetlerimiz İran’a gitti.
— Teşekkür edeceğiz. Değerli izleyiciler, bizi izlediğiniz için teşekkür ediyoruz. Başta Esra Babacan arkadaşımız, yönetmenimiz olmak üzere yayında ve yapımda emeği geçen bütün arkadaşlarımıza teşekkür ediyoruz. İkinci bir programda, muhtemelen 15 gün sonra buluşmak dileğiyle, hoşça kalın.

