Çıkış Yolu • 07.03.2023

Çıkış Yolu • 07.03.2023

Müzik, müzik… Efendim, başkent Ankara’dan, Türkiye’nin çözümünün konuşulduğu programdan, çıkış yolundan hepinize mutlu akşamlar.

Aydınlık Gazetesi Ankara Temsilcisi İsmet Özçelik’le birlikte Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek ile birlikteyiz. Sorularımızı yönelteceğiz. Gündem her hafta olduğu gibi çok yoğun. Ben hiç vakit kaybetmeden bu haftanın ve sanırım önümüzdeki günlerin de en çok konuşulacak konusuyla başlamak istiyorum. Müsaadeniz olursa, biraz da geç başladığımız için hemen sorumu sormak istiyorum.

Şimdi, tribünlerde çeşitli eylemler oldu; buna bağlı da çeşitli kısıtlamalar meydana geldi. İki görüş var: Biri “Anayasal haktır, protesto edilebilir, hükümet istifaya çağrılabilir” diyor. Diğer görüş ise “Bir yerden düğmeye basıldı” diyor. Sizin yorumunuz nedir? Bu tribünlerdeki hareketliliği nasıl değerlendirirsiniz?

İki görüşün ikisi de haklı olabilir. Fenerbahçe maçından bu yana üç gün geçti. Üç günden beri Türkiye yeni bir sürece girdi; bunu çok iyi anlamamız lazım. Ondan evvel ne vardı? Propaganda düzleminde; “Devlet yok, ordu yok, polis yok, böyle bir hükümet yok” propagandası yapılıyordu. Ama o bir propaganda sloganıydı. Şimdi ise bir eylem başladı. Tribünlerde “Hükümet istifa” sloganları yükseldi; Fenerbahçe’nin arkasından Beşiktaş tribünlerinde de aynı sesler çıktı.

Tabii ki bütün vatandaşlarımızın hükümetin istifasını talep etme hakkı vardır, bu anayasal özgürlükler kapsamına girer. Ama özgürlüklerin kötüye kullanılması diye de bir şey var. Yürümek özgürlük, miting yapmak özgürlüktür; ancak Türkiye’yi bölmek için de miting yapabilir, yürüyüş yapabilirsiniz. Bunları bir kenara bırakıyorum. Burada kesin olan bir şey var: Burada bir düğmeye basıldı. Bu, tribünlerdeki vatandaşların tamamen halisane bir haykırışı değil. Yüzde 98’i samimi olarak söylüyordur veya havaya giriyordur; tribünleri suçlamanın çok büyük bir yanlış olduğunu özellikle vurgulayım. Ben taraftarı konuşmuyorum, süreci konuşuyorum.

Bugün Tayyip Erdoğan hükümetinin devrilmesi durumunda, seçime giden süreçte bunun bir seçeneği yok. Parlamenter sistem olsaydı, hükümet başkanı giderdi, “Yakup Bey, gel hükümet başkanı ol” denirdi; sigortalar vardı. Ama şimdiki Cumhurbaşkanlığı sisteminde, Cumhurbaşkanı istifa ettiği zaman seçime gitmek dışında bir çözüm yok. Seçime gittiğinde de anayasaya göre seçime kadar yine o Cumhurbaşkanı yönetecektir.

Burada mesele hükümetin istifası değil. Seçime giden süreçte karşı güçler, yani “Amerika yanlısı Biden tayfası” dediğimiz güçler halkı kazanmaya çalışıyor. Bu tamamen seçim hedefli bir eylem. Hükümetin istifa etmeyeceğini onlar da biliyor. Ama ne görüntü yaratmak istiyorlar? “Türkiye’de halk Tayyip Erdoğan hükümetinden tamamen vazgeçti.” Yaratmak istedikleri görüntü bu. Bu, seçmen oylarını da etkileyen bir olay. Bir merkezden planlandığı çok açık ve bunun kanıtları da zamanla ortaya çıkacaktır.

Biliyorsunuz, 1 Ocak günü Foreign Policy dergisinde—ki kendisi Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nın yarı resmi organıdır—”Seçime doğru Türkiye’de kan banyosu olacak” kapağı vardı. Biz bunu, “Amerika Birleşik Devletleri kan banyosuna giden bir senaryoyu hazırlamış” diye yorumladık. Şu anda bir kan banyosu yok ama bu, o yönde bazı gelişmeler bekleyebileceğimiz bir süreç. Arkasından Almanya’nın Stern dergisi, ki Alman devletinin kontrolündeki bir dergidir, Sayın Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ı “Kundakçı” (Brandstifter) ilan etti. Hem kan banyosu senaryosunu hazırlıyorlar hem de suçlusunu “yangın çıkaracak adam” diyerek ilan ediyorlar.

Arkasından da deprem oldu. Bu, Türkiye’nin önündeki zorlukları ağırlaştıran beklenmedik bir durum. Bugün Türkiye; bir yanda Türkiye tarafı, diğer yanda kaos planı olan taraf olmak üzere iki farklı cepheyle seçime gidiyor. Diğer taraf; ordunun içine FETÖ’yü geri getirecek, hapishaneden çıkaracak, “Hüküm giymiş olsalar bile onları devletin içine oturtacağız” diyorlar. Bu, Türkiye’yi kaosa götürmektir. Buradan kargaşalık çıkar.

Eskiden iktidar değişiklikleri partiler arasında görev-sorumluluk değişimi şeklinde olurdu. Bu sefer öyle bir seçime gitmiyoruz. İstiklal Savaşı’ndan bu yana kanımca en kritik seçim bu. Düğmeye basıldı ve seçimi etkileyecek bir halk hareketi süreci başladı. Amerika tarafı bu seçimde Tayyip Erdoğan’ı götürmek istiyor. Seçimden sonra da bu iş bitmeyecek; bu, sonuç itibarıyla kimsenin yenilgiyi kolay kolay kabul etmeyeceği bir boy ölçüşmedir.

Yeni bir sürece girdik ve buna bugüne kadar uygulanan modellerle yanıt verilemez. Biden tayfası stratejisini kurmuş; CHP, İYİ Parti ve birtakım sivil toplum örgütlerini birleştirip Erdoğan iktidarını yıkmak üzere bir plan hayata geçiriyor. Türkiye tarafı ise; en başta Vatan Partisi, AK Parti ve MHP gibi güçleri barındırıyor. Ancak 2002’den bu yana uygulanan AK Parti modeli bitti. O modelle; Tayyip Erdoğan çıkar, MHP hiçbir şey almadan ve kendisini eritmek pahasına onu destekler, seçim kazanılır… Bu model artık çalışmıyor. Çünkü Türkiye’nin önünde çok büyük zorluklar var; bu zorluklar ancak yeni bir akılla, yeni bir iktidar mimarisiyle çözülür.

Toplumun zihninde, “Bu meseleyi çözer” dedirtecek çok kuvvetli bir sarsıntı yaratacak çözüm üretilmesi lazım. Cumhur İttifakı ve Millet İttifakı dışında kalan yüzde kırk civarındaki kitleyi de etkileyecek olan, AK Parti’nin ana güç olduğu, Sayın Cumhurbaşkanı’nın reisliğinde; Milliyetçi Hareket Partisi ve Vatan Partisi’nin de ortak olduğu bir hükümet modelidir. MHP’ye “tabii” olmak değil, gerçek bir ortak olmak gerekir. Mevcut “Adayımız belli, kararımız net” sloganı MHP’yi eriten ve AK Parti’ye de zarar veren bir slogandır.

Vatan Partisi yüzde 7 barajının üzerine çıkacak; çünkü Türkiye’nin buna ihtiyacı var. Bir zorunluluk ortaya çıktığı zaman tarih o ihtiyacın arkasına yığılır. Buradan Sayın Cumhurbaşkanımıza ve Sayın Devlet Bahçeli’ye sesleniyorum: Seçimden önce, büyük zorluklara olağanüstü çözümle yanıt verecek bir hükümet modeli şarttır. Ya bu olur mu? Bu olağanüstü. Olağanüstü durumlarda çözüm de olağanüstüdür. Seçime giderken bunun olabilirliği ne kadar gerçek? Bu, Sayın Cumhurbaşkanı’nın ufku ve dirayetiyle ilgili bir mesele. Eğer Sayın Cumhurbaşkanımızın önümüzdeki süreçle ilgili derinlikli bir ufku varsa —ki olması gerekir— ve karşılaştığımız zorlukları görüyorsa —ki görmesi gerekir— o zaman bu zorlukları aşacak başka bir çözüm göstersinler.

Buradaki mesele nedir? Milletin en geniş güçlerini arkasına alacak, otoritesi olan bir yapı kurulmalı. Vatan Partisi bu hükümete ek bir otorite katar; doğru bir programı ve kararlılığı vardır. Vatan Partisi’nin o hükümette yer alması zaten bir program ilanıdır; ne olduğu hem Türkiye’de hem de dünyada bilinmektedir. Türkiye’nin karşısına çıkılıp, “Ey Türk milleti, evet büyük zorluklarla karşı karşıyayız; bu deprem zorluklarımızı büyütmüştür ama bizim çözümümüz o zorluklardan daha büyüktür. Türk milletinin kuvvetini en geniş şekilde harekete geçirecek bir kararlılık, otorite ve disiplinle çıkıyoruz” denilmelidir.

Benim önderliğimde —yani Sayın Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan’ın önderliğinde— ana gövdesini AK Parti’nin oluşturduğu, Milliyetçi Hareket Partisi ve Vatan Partisi’nin de yer aldığı bir hükümeti kurmalıyız. Ayrıca Cumhuriyet Halk Partisi’nin ve İYİ Parti’nin vatansever kitlelerine de sesleniyoruz: Siz de bu programa, bu kararlılığa ve bu büyük çözüme katılabilirsiniz; sizi davet ediyoruz. Bu üç partinin yanında o kuvvetleri de harekete geçirebilecek bir tavır alınabilir. Gelirler ya da gelmezler, en sonunda bu tavır karşısında onların erimeye başladığı görülecektir. Bunun karşısında Amerika da caydırıcı bir güçle karşılaşır. Türkiye’nin potansiyel müttefikleri de “Türkiye çözüme doğru gidiyor” der.

Biz Vatan Partisi lider kadrosu olarak birkaç gündür bunları tartışıyoruz; uykumuzda bile bunları konuşuyoruz. Önümüzdeki senaryoyu, yani Amerika’nın neler yapabileceğini hesaba katan bir tavır içindeyiz. Bakın bir soru atayım ortaya; hatta soru da değil. Yunan generali ne diyor? “Fırsattır, fırsattır; 12 mil karasularını ilan edelim” diyor. Tribünlerden “hükümet istifa” sloganları atılırken, yarın şu tip provokasyonlar da olabilir: Birileri öldürülür, “polisi öldürdüler” denir, yürüyen bir grubun içine dışarıdan ateş edilir ve arkasından cenaze törenleri ile kaos başlar. Türkiye bir yandan depremle uğraşırken bir yandan da bu iç karışıklıklarla boğuşursa Yunanistan, “12 mil karasularını çıkarttım” der. Bunları hesaba katmak zorundayız.

Bugün tribünlerle ilgili bir düğmeye basıldı ama Amerika bunun daha büyüğüne de basar. Yunan eski genelkurmay başkanının bu seçeneği masaya koyması, Türkiye’nin elindeki “savaş nedeni” (casus belli) kozunu provoke etmek içindir. Türkiye 12 mil karasularını tanımadığını söyleyip o bölgeye girdiğinde; karşısında Ege’deki Amerikan üslerini, oradaki uçakları, denizaltıları ve Doğu Akdeniz’de İsrail ile tatbikat yapan Amerikan donanmalarını bulacaktır. Bu tablo, hükümeti devirmeye yönelik karşı tarafın elindeki imkanları gösterir. Türkiye’nin hem iç hem de dış cephede caydırıcı kararlara ihtiyacı vardır. O caydırıcı karar, Türkiye’nin en geniş milli gücünün sahaya çıkartılmasıdır. Türkiye’nin potansiyel enerjisi muazzamdır ancak bunu sahaya çıkartmak bir liderlik meselesidir.

21 yıldır süregelen ve AK Parti’ye başarı kazandıran statüko içinde, 22. yılın çözümü yoktur. Sayın Cumhurbaşkanımıza ve Sayın Devlet Bahçeli’ye sesleniyorum: Arkada kalan 21 yılın başarı kazanmış statükosu içinde 22. yılın çözümü yok. Bunu yüksek sesle söylüyorum çünkü söylenmesi gerekiyor. 22. yılın çözümü, büyük zorlukların üstesinden gelecek daha büyük bir kuvvettir. Karşımıza çıkan ekonomi, güvenlik ve deprem zorluklarını yenecek iradeyi, disiplini, otoriteyi ve Türk milletinin bütün yeteneklerini hayata geçirecek hükümet çözümünü öneriyorum.

Dünyada yepyeni bir saflaşma var; bütün dengeler değişiyor, doların kullanımı sarsılıyor. Bu durum içerideki kuvvetlerde de bölünmelere yol açıyor. Zorluk demek kriz demektir, kriz demek de fırsat demektir. Türkiye artık bir istikrar döneminde değil; deprem bile mevcut sistemi sarsmıştır. 500 milyar dolar borca batmış, Ege’de Amerikan üsleriyle çevrelenmiş bir Türkiye var. Artık büyük kararlar almak gerekiyor. Mart 2023 itibarıyla bu büyük zorluklar bir kamuoyu da yaratmıştır; Türk milleti artık eski adetlerle bu sürecin üstesinden gelinemeyeceğini görmektedir.

Tribünlerdeki sloganları fotoğraflarla, yasaklarla çözemezsiniz; bu şekilde halkı kaybedersiniz. Çözüm, Amerika’nın operasyon düğmesine bastığını Türk milletine açıkça ilan etmektir. “Ey vatansever futbol seyircisi, biz sizi anlıyoruz ama Amerika bir operasyon düğmesine basmıştır; buna alet olmayın” demek gerekir. Bu büyük çözüm; yani AK Parti, MHP ve Vatan Partisi hükümeti, bir milli direnme hükümetidir. Devletin yaptırım gücü, ancak halkın meşru gördüğü bir ortamda kullanıldığında sonuç verir. Bunun için de milletin en geniş kesimini kucaklayan, Amerika’nın planlarını bozan büyük bir milli seferberlik şarttır. Tam çıkışlı reklamların ardından program kaldığı yerden devam ediyor. Tarihi örneklerden tribün konusuna girmiştik. Tribündeki sloganlar, protestolar nereye gider? Sayın Özçelik, Çin tarihinden meşhur bir örnek verdi. Devletin zor gücünü kullanmasıyla ilgili… Tabii biz kendi tarihimizden de örnekler verdik; İstiklal Savaşı’mızdaki iç isyanların Cemal Paşa önderliğinde ezilmesi gibi. Ancak dünya tarihinden verilen o Çin örneği, devletin yaptırım gücünün ustaca kullanılması açısından gerçekten çok çarpıcıdır.

1989 yılında Amerika, Çin’de bir Gorbaçov üretmeye çalıştı. Rusya’yı kapitalizme nasıl soktularsa, Çin’de de aynı yöntemle bir Gorbaçov arayışına girdiler. Aynı zamanda bir halk hareketiyle desteklenen provokasyonlar başladı. Çin’in o meşhur Tiananmen Meydanı’nda, milyonlarca kişinin bulunduğu çok büyük bir gösteri alanında, aniden Amerika’nın desteklediği bir takım gruplar kitlesel gösterilere başladı. Hatta o meydanda bulunan Mao’nun büyük resmine çamur attılar. Bütün gazetelerde yayımlandı; Mao’nun üstünde çamur lekeleri vardı.

Çin hükümeti çok ilginç bir tutum izledi. Hemen olayın üzerine askerle, polisle yürümedi. Gösteriler bir aydan uzun sürdü; başbakanlar ziyaretçi gitti, görüşmeler yapıldı. O süreç içinde Çin hükümeti hem kendi içinde bulunan Gorbaçovlara (hükümet içinden gösterileri destekleyenlere) karşı hem de sokaktaki harekete karşı son derece sabırlı ve akıllı bir süreç izledi. “Yanlış yapıyorsunuz, okullarınıza gidin” diyerek sakin bir tavır takındılar. Hatta hareketin liderleri arasında dış güçlerin ajanlarının olduğu daha sonra ortaya çıktı. Çin hükümeti, bir aylık sürede adım adım o hareketi daraltıp zayıflattı. Dış güçlerin parmağı olduğunu halka anlatarak desteği kesti. En sonunda, göstericiler birkaç polisi öldürdüğünde ve kitleler tamamen küçüldüğünde tepelerine binip olayı bitirdi.

Devletin yaptırım gücü akıllıca kullanılmalı. Her kitlesel hareket karşısında hemen paldır küldür, “haydi orduyla gidelim” demek yerine; karşı tarafı zayıflatan, ajanları iyi niyetle aldatılan kesimlerden ayıran siyasetler üretmek gerekir. Devlet, zor gücünü hak edenin üzerine en sonunda kullanmalıdır. Maç örneklerine bakarsak; bir takımın arkasında on-on beş milyonluk taraftar kitlesi varken, o kitleyi kırıp incitmek ve onları düşmanlaştırmak haksız bir tutum olur. Devlet, şer kuvvetler ile onların aldattığı kesimleri birbirinden ayırarak toplumda meşruiyet sağlamalıdır. Toplum, geniş kesimleriyle devletin zor gücünü kullanmasını “Tamam, artık yeter, çok şımardılar” diyerek haklı gördüğü zaman o güç etkili olur.

27 Mayıs öncesindeki Kızılay gösterilerinde Menderes’in arabasından inip göstericilerin arasına girmesi de ilginç bir örnektir. O da bir diyalog kurmaya çalışıyordu. O protesto ortamında linç edilme ihtimali bile vardı, ancak o da benzer bir anlayışla hareket ediyordu.

Türkiye’nin iktidar formülü ve zorluklardan çıkış yoluyla ilgili bir perspektife ihtiyacı var. Geçen hafta Azerbaycan’da yapılan “Azerbaycan’ın Avrasya ile Entegrasyonu” konulu uluslararası toplantıya şeref misafiri olarak davet edildim. Orada Türkiye’nin Avrasya’ya açılması, Türk Cumhuriyetleri’nin birleşmesi ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Rusya ve Azerbaycan tarafından tanınması gerektiğini vurguladım. Ayrıca Donbass ve Kırım’ın Rusya Federasyonu’nun bir parçası olduğunu belirttim. Bu, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de Amerika-İsrail ikilisine karşı ittifak potansiyelini harekete geçirmesi demektir. Yunanistan’a karşı caydırıcı gücü ancak böyle oluşturursunuz. Yoksa sadece “Yunanistan’ı denize dökeriz” demek, Polatlı’ya kadar gelmiş bir ordu yokken, tarihi gerçeklerle örtüşmeyen, bugüne uymayan ilkel ve moral yükseltmeye yönelik laflardır. Karşınızda Amerikan üsleri ve altıncı filo varken, bugünden o çareleri hazırlayan bir milli direnme hükümeti anlayışı şarttır.

İç cepheye gelecek olursak; halk hareketleri her türlü milli hassasiyeti kullanabilir. Deprem bölgesindeki maçlarda atılan oyuncaklar vatanseverce bir merhamettir ancak bunun arkasından “hükümet istifa” sloganlarının ve İzmir Marşı’nın gelmesi, kurgulanan bir model konusunda bizi uyarmalıdır. Hitler de bir halk hareketiyle iktidara geldi. Almanların Birinci Dünya Savaşı’nda kırılan gururunu milliyetçi ve sosyalist sloganlarla ayağa kaldırarak işçiyi, esnafı ve sanayiciyi arkasına taktı. O dönemde Alman Komünist Partisi, Alman halkının milli özlemlerini ve o andaki kırılgan ruhunu anlamadığı için başarısız oldu. Sonrasında Komünist Enternasyonal bu durumu öz eleştiriyle kabul etti. Dolayısıyla, bazen büyük kitleler gerici halk hareketlerine kapılabilir. Gerçek vatanseverler, bu tür manipülasyonlara karşı uyanık olmalı ve halkın milli duygularının düşmanlar tarafından istismar edilmesine izin vermemelidir. Ondan sonra büyük ekonomistler, büyük filozoflar, büyük şairler, Schillerler vesaireler her şeyi derler falan. Böylece Alman milletini Hitler’in kuyruğuna takıp götürdüler. Peki, nasıl götürdüler? Demagojiyle ve sahte vaatlerle; o milletin özlemlerine cevap veren şeylerle…

Onun için önümüzde “Bunlar Mustafa Kemal’in askerleriyiz” diyorlar ama yarın bir gün PKK’nın adamları veya başka gruplar, sahte bir şekilde o halk hareketinin kuyruğuna takılıp “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” falan derse, “Aha bunlar Mustafa Kemal’in askerleri” diye aldanmamak lazım. O halk hareketini planlayanlar, oyuncakları ilk önce sahaya atarak halkın vicdanını, merhametini ve duygularını yanlarına çekmeye çalışırlar. Benim kanaatime göre o senaryoyu kurgulayanlar aynı merkezden yönetiliyor. Sonuç itibarıyla bu senaryonun arkasında Amerika Birleşik Devletleri’ni görüyoruz. Bu işler böyle düzenleniyor.

Aynı şeyi Polonya örneğinde gördük. 1979 yılında bir maden işçisi çıktı; Lech Wałęsa. Adamın yüzü kömür karasıydı, tersane işçilerini arkasına aldı. Hepsinin talepleri haklıydı; “Hükümet istifa” diyorlardı. Siz demin söylediniz ya, “Hükümet istifa” demek haklı değil mi? Evet, haklı. Üstelik yüzleri kömür karası olan işçiler, Polonya halkını da arkalarına takıp Amerika’nın Polonya’daki iktidar projesini hayata geçirdiler. Sonra bir bakıldı ki bu Wałęsa CIA ajanıymış. Yani Tiananmen Meydanı’ndaki başarısız örneğin aksine, Amerika’nın Polonya’da kurduğu tezgâhta başarılı bir örnek var. Orada bir zemin var; halk bıkmış, ekonomik sıkıntılar var. Amerika o zeminden yararlanarak sanatçılarını, liderlerini buluyor ve piyasaya sürüyor. “Bakın, bunların yüzlerinde kömür karası var, bunlar emekçi” diyerek halkı kandırıyorlar. Türkiye’de de birtakım sahte sosyalist gruplar var; o zaman da öyleydi, hayran hayran “İşçiler ayağa kalktı” diyorlar. Ya arkadaş, işçiler ayağa kalktı da başında CIA var!

Dolayısıyla önümüzdeki sürece çok iyi hazırlanmamız ve bu süreci çok iyi anlamamız lazım. Türk devlet birikiminin aklıyla yanıtlar oluşturmak gerekir. Bu yanıt, yeni bir hükümet mimarisinden başlar. Yoksa “AK Parti içerisinde bakanlar yıprandı, onları değiştireyim” gibi hamlelerle karşılanacak bir süreçte değiliz. İnşallah yanlışlar yapmadan bunu anlarız; çünkü yanlışlar yapıldıktan sonra sürecin nereye doğru gittiğini anlamanın bir faydası olmaz.

Belki bunların böyle paldır küldür söylenmesi doğru görülmeyebilir ama benim görevim bunları söylemektir. Bugün yetkili konumda oldukları için bu ekrandan Sayın Cumhurbaşkanımıza ve Sayın Devlet Bahçeli’ye sesleniyorum. Seçimlere altı ay kala, hatta belki biraz daha önce, Amerika’nın yayın organları (Economist, Bloomberg vb.) “diktatör” yaftalarıyla bir kampanya başlattı. Yani zemin hazırlama yöntemine girdiler. Ama aydınlık dışında da kimse bunu yazıp çizmiyor. Ben birçok arkadaşla konuşuyorum, kimsenin bu yayınlardan haberi yok.

Neden? Çünkü Amerika var. Mesela Ocak 2020’de RAND Corporation bir rapor yayınladı. O raporda; Cumhuriyet Halk Partisi’ni, İYİ Parti’yi ve birtakım sivil toplum örgütlerini (Mimarlar Odası, Tabip Odası vb.) kullanarak Tayyip Erdoğan’ın hükümetini devireceğini bu kadar açıklıkla söylüyor. Bunu Biden da seçim kampanyasında, New York Times’a veriyor. Peki, bunu Vatan Partisi, Aydınlık veya Ulusal Kanal dışındaki yayın organları niye söyleyemez? Çünkü onlar Amerika’nın kontrolünde. İlla doğrudan kukla olmaları şart değil; ideolojik olarak veya siyasi cephe olarak onun kontrolündeler.

Yahut Nemesis tatbikatı yapıyorlar; “İntikam tanrıçası” anlamına geliyor, Tevrat’taki bir intikam hikâyesi. “Kast edilen şey Türkiye’nin erkekliğini, yani Türk ordusunu kesmek” demektir. 2002 yılında Millenium Challenge tatbikatını Amerika yaparken, Türk milletine duyurmadılar. Ben o dönemde tatbikatın senaryolarını internetten bulup Sayın Ecevit’e, Sayın Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’e, Genelkurmay Başkanı’na ve tüm kuvvet komutanlarına yolladım. Birkaç komutan teşekkür etti, diğerleri ise “Doğu Bey havadan nem kapmıyor muyuz?” dediler.

Türkiye neden bu kadar önemli? Çünkü Türkiye bütün dengeleri değiştiren bir ülke; gücü, tarihi, coğrafyası, ordusuyla… Batı kampındaydı, şimdi oradan kalkıp öbür kampa gittiği zaman, bu iki katı güç demek. Türkiye, Azerbaycan, Türkmenistan, Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile birlikte 7 Türk devleti var. Bu, dünya dengelerini etkileyen bir olay. Amerika baş aşağı gidiyor, dolar saltanatı çöküyor. Türkiye’yi, Türk dünyasıyla birlikte değerlendirmek lazım.

Tribün olaylarına gelecek olursak; bu olayları sadece polisiye tedbirlerle durdurmak seçim kazandırır mı? Devletin yaptırım gücünü kullanmasını reddetmiyorum ama bunun halkın meşruiyet zemininde olması gerekir. PKK ile mücadele veya 15 Temmuz’da FETÖ’nün tepelenmesi gibi konularda toplum “İyi ki temizlendi” diyor. Hiç kimse buna itiraz etmiyor. Ancak tribünde bağıranlar için farklı bir dil kullanılmalı. Ben İçişleri Bakanlığı’nı bana versinler, hiç cop kullanmadan o işi önlerim. O spor seyircisi vatanseverdir. Onlara, “Ey sporsever, Amerika düğmeye bastı, bu senin düğmen olabilir mi? Türkiye seçime gidiyor, sandığa gidelim ama Amerika’nın bu operasyonuna alet olmak sana yakışır mı?” diye sorarsanız, buna cevap vermeyecek bir spor seyircisi yoktur. Devlet, Amerika’nın operasyonunu millete açıkça ilan etmelidir. Bakın, bunun delilleri de vardır. İşte gösterelim; şu Amerika Birleşik Devletleri’nin Foreign Policy dergisine bakın. Orada ne diyor? “Kan banyosu olacak” diyor. Acaba o “kan banyosu olacak” diyen dergiyi, Sayın Cumhurbaşkanımıza etrafındaki danışmanlar götürüp takdim ettiler mi? Bilmiyoruz, inşallah takdim etmişlerdir. Veya Almanya’nın Stern dergisi, “Kundakçı Tayyip Erdoğan” diyor ve altında da Tayyip Erdoğan’ın Almanya’da, Suriye’nin kuzeyinde, Türkiye’de birtakım silahlı hareketleri kışkırtacağını yazıyor. Bunlar zaten bize bugünkü yaşadığımız olayların haberini veriyor.

Hele bir de deprem geldi, o da müthiş oldu. Depremle birlikte müttefik de düşman oldu. Deprem bizim düşmanımız ama onu kullanan, ondan yararlanan içte ve dışta bir düşman daha var. Dolayısıyla bu koşullarda, o futbol seyircisine bunları çok güzel anlatmak gerekir; ancak ona seslenmeyi bilmek lazım. Bakın, “der Brandstifter” Almanca “kundakçı” demek. Keşke Almanca okuyabilseniz. Tayyip Erdoğan’ın bir şeyleri kundaklayacağını söylüyorlar. Fotoğrafa dikkat edin; Sayın Cumhurbaşkanı’nın gözüne kara gözlükler takıyorlar. Ondan evvel Foreign Policy dergisinde de “kan banyosu” ifadesi geçiyor. Arkadaşlar, bu “kan banyosu” değildir; bu, hezimet manasına geliyor. Sözlüğü açtığınızda her ikisini de görebilirsiniz ancak bu ifade, Amerikan İç Savaşı sırasında İngilizceye girmiş bir sözcüktür.

Amerika’nın iç savaşında, o dönem Kuzey Amerika’da yaşayan yirmi üç milyon insanın bir milyondan fazlası öldü. Kuzeyli ve Güneyli olarak 1861’den 1865’e kadar çok gaddar bir şekilde savaştılar. İzleyicilerimize “Civil War” diye bir dizi vardır, 10-11 bölümlük; çok öğreticidir. Amerika’da Kuzeyli ve Güneylilerin birbirlerine karşı ne kadar acımasız olduklarını gösterir. Kuzey ordusunun başına düşmanın iç cephesini yıkan bir stratejiye sahip bir general getiriyorlar. Doğrudan askerden ziyade, arkasındaki sivilleri hedef alarak top ateşleriyle onları çökertiyor. İşte o derece gaddar bir savaş.

Şimdi Hüseyin Bey, daha önceki bölümlerde “bir operasyon merkezi var” dediniz. Nerede bu merkez? 2007 yılında Ergenekon operasyonları başladığı zaman, Yavuz Donat’ın Sabah gazetesindeki yazısını hiç unutmuyorum. Meclise 500 metre mesafede, Oval Ofisi olan bir yerde Amerikalı uzmanların gelip karargâh kurduklarını ve tüm operasyonu oradan yönettiklerini yazmıştı. Şu anda elimizde altılı masanın içinden öğrendiğimiz birtakım bilgiler var. Merkez adresini tam olarak bilmiyorum ama bir kısım Amerikalı uzmanın Ankara’ya geldiği yönünde kesin bilgiler var; bu bir rivayet değil. Sadece kartla girilebilen ofislerden bahsediliyor, isimler bile belli. İstanbul’da da böyle ofislerin olduğu söyleniyor, seçim döneminde bunların hepsini tespit ettik.

Tribün meselesine gelince; dünyadaki birçok olayda bu tribünlerin ciddi bir rolü oldu. Örneğin Yugoslavya’nın parçalanma sürecinde veya İran’da, Hillary Clinton “İran’da değişim destekliyoruz” dediği zaman Tebriz’deki “Traktör” maçında yapılan bölücü çağrılar gibi. Kızıldız ve Partizan olayları da öyleydi. Rahmetli Teoman Alili, Yugoslavya’nın parçalanma sürecini ve “Otpor” hareketinin planlarını bize çok iyi anlatmıştı. Şunu söyleyeyim; Fenerbahçe ve Beşiktaş tribünlerinde başlayan olay kendiliğinden, birilerinin anlık haykırışıyla başlayan bir olay değildir. Düğmeye basılmıştır, bu planlıdır. Bunu görmediğimiz zaman kendimizi aldatırız. “Hükümet istifa” diye haykıran kitleler vatansever insanlardır, şüphesiz hürriyetlerini kullanmışlardır ancak bu insanların uyarılması lazım. Yetkililer, Sayın Cumhurbaşkanı, İçişleri Bakanı veya hükümet sözcüleri bunun bir Amerika Birleşik Devletleri operasyonunun başlangıcı olduğunu açıkça söylemelidir. Depremden yararlanıp “devlet yok, ordu yok” diyerek milleti devlete ve orduya karşı kışkırtmaya çalıştılar. Şimdi o propaganda aşamasından eylem aşamasına geçildi.

Bu süreçte Türkiye’de dalgalanmalar varken, Yunanistan “Karasularımı 12 mile çıkarttım” diyebilir. Zaten Yunanistan’daki eski genelkurmay başkanları “bu fırsatı kullanalım” diyorlar. Karşılaştığımız senaryonun iç ve dış cephedeki olasılıklarını kurmaylar olarak çok iyi analiz etmeliyiz. Hükümetin de böyle olması lazım. Ama ben o cesaretin olmadığını görüyorum; esas olarak “reis imajı” önünde susan insanlar görüyorum. Oysa bu meseleler hükümet masasında konuşulmalı. Atatürk’ün hükümetlerinde bunlar konuşuluyordu. Örneğin, 1924 sonunda bir briç esnasında Şeyh Said hareketinin haberi geldiğinde, İsmet Paşa oyunu bırakıp gitti; olay ciddiye alındı. Dersim ayaklanmasında da Atatürk hemen Bakanlar Kurulu’nu toplayıp müdahale kararını aldırmıştı. Devlet adamlığı, geceleyin bağıranları gözaltına almak değil, işin ciddiyetini görüp kararlı adımlar atmaktır.

Efendim, Reuters’ın dün yayınlanan haberinde; Türkiye’de olası bir iktidar değişikliği sonrası NATO’ya bağlılık ve IMF ile ilişkiler gibi çok çarpıcı başlıklar var. “Erdoğan sonrası Türkiye Batı’ya yeniden kabul görebilir” diyorlar. Bunu değerlendirecek bir taraf yok. Reuters’ın ne yazacağını ben size program olarak söyleyebilirim, çünkü belli bir programları var. Türkiye’nin önünde, 1980’den beri dayatılan ve 12 Eylül’ün sopasıyla gelen bir Batı programı var. Bu; liberal ekonomiyle borçlanan, üreticiyi kambur ilan eden, dışa bağımlı ve NATO’ya zincirlenmiş bir Türkiye programıdır.

Yeni bir iktidar mimarisine ihtiyacımız var. Cumhur İttifakı’nın modeli yanlış; o, “hükmeden ve tabi olanlar” şeklindeki yapısıyla Türkiye’nin sorunlarını çözemez. Çözüm, Sayın Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan önderliğinde, AK Parti’nin ana güç olduğu, Vatan Partisi gibi büyük partilerin yer aldığı gerçek bir devlet seferberliğidir. Vatan Partisi, 15 Temmuz gecesindeki tavrıyla, Silivri duvarının yıkılmasındaki rolüyle ve Ermeni soykırımı yalanının bitirilmesindeki başarısıyla Türkiye’nin en büyük partisidir. Vatan Partisi, belli kriz ve çözüm anlarında “en büyük parti” olma özelliğine sahiptir; böyle bir gücü vardır. Bakın, şu anda da Vatan Partisi en büyük partidir. Neden? Çünkü Türkiye’nin önüne gerçek çözümleri koymaktadır. Başka bir parti, bugün konuştuğumuz bu meseleleri konuşuyor mu?

Hz. Muhammed’i ele alalım; Mekke’de taşlanıyordu, mübarek başına işkembeler geçiriliyordu. O anlara baktığınızda “Bu Muhammed kim?” dersiniz. Yapayalnızdır, etrafında kimse yoktur; Müslümanlığı kabul eden sadece Hz. Hatice, Hz. Ali gibi sayılı birkaç kişidir. Aritmetik olarak Hz. Muhammed azınlıktadır, yok gibidir. Ancak tarihsel sürece baktığınızda, Hz. Muhammed en büyük olandır. Dolayısıyla bugünkü sistemin içinde; ABD’nin önümüze koyduğu büyük-küçük ölçülerine göre bakarsanız, 1918 yılında Mustafa Kemal’in büyüklüğünü, 611 yılında 41 yaşındaki Hz. Muhammed’in büyüklüğünü veya 1040 yılında Dandanakan Savaşı öncesindeki Tuğrul Bey’in büyüklüğünü anlayamazsınız. Tarihsel süreçlerde “büyük” ya da “küçük” nedir? O sürece ve o sürecin vadettiği çözüme bakarak büyüklüğü veya küçüklüğü görebilirsiniz. Amerika 1945’te, hatta yakın zamana kadar dolar saltanatı sayesinde çok büyüktü; dünyaya kâğıtlar yollayıp karşılığında değer topluyordu. Ancak şimdi o devir kapandı.

Sivas Kongresi’nden sonra, 1919 yılının 16-29 Kasım tarihleri arasında gerçekleşen Heyet-i Temsiliye toplantısı (İkinci Komutanlar Toplantısı), benim hayatımda okuduğum en müthiş strateji dersidir. Harp Okullarında ve Siyasal Bilgiler fakültelerinde okutulması gerekir. 13 gün süren bu toplantılarda Mustafa Kemal Paşa, çevresindeki Rauf Bey ve Kâzım Karabekir Paşa gibi isimlerle ciddi fikir ayrılıkları yaşamıştır.

Mustafa Kemal, “Anadolu’da bir hükümet kurmalıyız” dediğinde, İstanbul’da padişah hükümeti varken buna karşı çıkılmıştır. “Meclisi İstanbul’da değil, Anadolu’da toplamalıyız, çünkü İstanbul’da İngilizler ve Fransızlar var, meclisi dağıtırlar” dediğinde yine yalnız kalmıştır. “Halkı silahlandırıp milis kuvvetleri kurmalıyız” dediğinde, “Köylüyü silahlandırırsak başımıza iş açarız” cevabını almıştır. “Halktan vergi toplamalıyız” dediğinde ise halkın fakirliği gerekçe gösterilmiştir. Ancak Mustafa Kemal, tüm bu itirazlara rağmen “Başka çare yok” diyerek Milli Mücadele’nin kurmaylık stratejisini adım adım hayata geçirmiştir.

Atatürk’ün bu süreçteki yalnızlığı, 27 Aralık 1919’da Ankara’ya gelişinden Meclis-i Mebusan’ın basılmasına kadar devam etmiştir. Misak-ı Millî kararlarında bile o dönemdeki bazı milliyetçiler, “dahilinde” ibaresine “haricinde” eklemesi yaparak Türk askerinin olmadığı yerleri terk etmeye razı olmuşlardır. Bugün devlet yönetimi, devlet adamlığı ve kurmaylık tartışmalarında bu Sivas zabıtları, Atatürk’ün tüm eserlerinin beşinci cildinin 182. sayfasından itibaren incelenmesi gereken eşsiz bir kaynaktır.

Bu haftaki kitap önerim olarak Atatürk’ün Bütün Eserleri’nin 5. cildini, müzik önerisi olarak ise Talip Özkan’dan “Avşar Beyleri”ni tavsiye ediyorum. Bizim sazımızın en büyük ustası merhum Talip Özkan’ı saygıyla anıyoruz.

Paylaş