Çıkış Yolu • 07.03.2023

Çıkış Yolu • 07.03.2023

İzlediğiniz için teşekkür ederim. Efendim Ankara’dan, Ulusal Kanal Hasan Yalçın Stüdyolarından, Türkiye’nin çözümünün konuşulduğu program “Çıkış Yolu”ndan hepinize mutlu akşamlar.

Çıkış Yolu’nun konuğu, Vatan Partisi Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı adayı Dr. Doğu Perinçek. Efendim, hoş geldiniz.

“Merhaba, hoş bulduk. Siz takdim ederken ben de içimden diyorum ki, bıkmadınız mı?”

“Estağfurullah.”

Aydınlık Gazetesi Ankara Temsilcisi İsmet Özçelik ile birlikteyiz. İsmet Özçelik’le birlikte gündeme dair soruları Sayın Perinçek’e soracağız. Yanıtları tüm Türkiye gibi biz de merak ediyoruz. Ben hemen vakit kaybetmeden başlayayım.

Sayın Genel Başkan, bir basın toplantısı yaptınız, bir basın açıklamanız oldu. Müsaadeniz olursa İsmet abi, ben bu soruyla başlamak istiyorum. “Ankara’da gizli bir karargâh var” dediniz. Bu hem seçim süreci hem de tribünlerle başlayan kışkırtmalarla ilgili bir karargâhın olduğunu ifade ettiniz. Yavuz Donat da Ergenekon tertibi sürecinde meclise 500 metre yürüme mesafesinde bir karargâhtan bahsetmişti. Siz de benzer bir karargâhın olduğunu ifade ettiniz. Biz de bunu Yavuz Donatlar’dan öğreniyoruz; o dönemde de öyleydi. Buradan kendisini de selamlıyorum. Bu sefer Yavuz Donatlar’dan öğrenmedik ama kulağı delik olanlardan öğrendik.

Şunu belirteyim; Vatan Partisi’nin bir tarihi var ve biliniyor. Hiçbir zaman kulaktan dolma bilgilerle hareket etmez. İyice doğrulatmadan, kesin bilgi sahibi olmadan böyle saptamaları kamuoyunun gündemine getirmez. Onun için çok rahat bir şekilde şunu söyleyeyim: Evet, Ankara’da gizli bir karargâh var. Operasyonlar oradan yönetiliyor. Hem stadyumlarla ilgili kışkırtmalar hem de önümüzde karşılaşacağımız çeşitli tertipler oradan düzenleniyor.

“Karşılaşacağız dediğimiz; böyle bir beklenti var mı?”

Onu kesin olarak biliyoruz. Zaten bir süre sonra bunun adresleri de dökülecek. Orada çalışan birtakım operasyon uzmanları vesaire var ya; Amerika’nın turuncu devrimlerde gönderdiği adamlar ve FETÖ artıkları o karargâhta bulunuyor. Ayrıca İYİ Parti ve Cumhuriyet Halk Partisi genel başkanlarını izlesinler; birçok önemli görüşmesini dinlenemeyen mekanlarda yapıyorlar. Bunlar da ortaya çıkacak. O karargâhın var olduğunu biz kesin olarak saptadık. Bize gelen duyumlarla o açıklamayı yapmıyoruz. Zaten bakın, bizim açıklamamızdan sonra kimse “yok” demedi. Üzerinde duran da olmadı. Ayrıca bunun bir “Amerika dayatması” olduğu bütün medyada manşetlere çıktı. Arkadaşlarım rakamları getirdi, o açıklamamızın görüntülenmesi 10 milyonu geçmiş durumda. Açıklamamız hep şu başlıklarla yansıtıldı: “Amerika’nın dayatmasıyla Meral Akşener tekrar masaya oturtuldu.”

Peki siyaset? Ona biraz sabırlı olalım. Biz kamuoyunu bu konuda aydınlatmak durumundaydık çünkü herkes şaşırdı. Hani çocukluğumuzda görürüz; kediler yavrularını ağızlarıyla enselerinden tutar taşırlar. Teşbihte hata olmaz, Meral Akşener de tekrar o sandalyeye oturtuldu; hem de kendi iradesi dışında. Peki, neden masadan 24 saat önce ayrıldı da 24 saat sonra oturtuldu? Masadan ayrılması bir İYİ Parti refleksiydi. Orada Amerika yoktu. İYİ Parti, “Ne oluyoruz? Partimiz önemsizleştiriliyor. Gücümüzle ve iddialarımızla bağdaşmayan bir konuma düştük, bize verilen paylar şanımıza yakışmıyor, kalkalım” dedi. Bahadır Erdem dışındaki bütün üyeler masadan kalkılmasını istiyordu. Bu, İYİ Parti’nin tepkisiydi. Meral Akşener de o İYİ Parti refleksini temsil etti. Ancak o tepkiden sonra Amerika devreye girdi, “O masaya döneceksiniz” dedi. Bahadır Erdem de Amerika’nın iradesini iyi anlamıştı. İYİ Parti refleksi boyun eğmek durumunda kaldı.

Efendim, Altılı Masa kurulurken sanki Ekrem İmamoğlu’na göre kurgulanmıştı. Amerika beceremedi mi, yoksa hangi dengeler değişti de Kılıçdaroğlu’na döndü? Başta Kılıçdaroğlu’nu bir anlamda çizmişlerdi, açıkça bunu yazıyorlardı. Amerika, “kazanacak adamı” belirler. Ocak 2020’de meşhur Rand Corporation raporu yayınlandı. Genel Başkan Yardımcımız Serdar Üsküplü hemen o raporu inceledi. 276 sayfalık raporda çok açık bir şekilde “Tayyip Erdoğan’ı indireceğiz, bunu muhalefetle yapacağız” deniyordu. CHP, İYİ Parti ve muhafazakarlar (Abdullah Gül, Davutoğlu, Babacan) hedefleniyordu. Sokak hareketleri de işin içindeydi. Orada Meral Akşener’den övgüyle bahsediliyordu. Neden? “Gladio Kraliçesi” olduğu için. Ta 1990’lardan beri istediklerini yaptırmışlar. Şimdi Gladio Kraliçesi’nin sonunu izliyoruz.

Ekrem İmamoğlu’na gelince; Rand Corporation raporunda o öndeydi ama Amerika’nın öngördüğü gibi gitmiyor her şey. Amerika, Kılıçdaroğlu’nu “kazanamayan aday” olarak tespit etmişti. Kılıçdaroğlu’nun üzerini çizmişti ama o çizgiyi kendisi kaldırmak zorunda kaldı. Amerika Birleşik Devletleri Türkiye’de kontrolü ve inisiyatifi kaybetti; geri mevzilere çekilerek yeni çözümler üretmeye çalışıyor.

Peki, Akşener’in “Ya tarih olacağız ya tarih yazacağız” sözünü nasıl değerlendiriyorsunuz? O konuşması son derece akıcı ve kendine güvenliydi; belli ki partisinin desteğini arkasına almıştı. Ancak sonra hayat İYİ Parti’nin istediği gibi devam etmedi. Amerika müdahale etti, “Altılı Masayı dağıtamazsınız, geri döneceksiniz” dedi ve emir yerine getirildi. Meral Akşener, devirdiği masaya kedi yavrusu gibi elle alınıp kondu.

İYİ Parti’nin “kullanım süresi” doldu. Milliyetçi Hareket Partisi köklü bir partidir, darbeler görür ama yoluna devam eder. İYİ Parti ise bir operasyonla doğuruldu; Amerika’nın MHP’yi bölme operasyonuydu. Şimdi ise PKK’nın yanına oturtulmuş bir parti konumunda. İYİ Parti’yi bölünme de değil, yok olma bekliyor. Yaşama şansını kaybetti.

Peki efendim, bu Türkiye’deki seçimlere açık Amerikan müdahalesi değil mi? Tabii ki açık müdahale. Eskiden, yani 1980 öncesinde Amerika ile Türkiye arasında bir iş birliği vardı ancak Türkiye’nin iktidarlarını doğrudan tayin etme durumu yoktu. 1945’ten sonra “Küçük Amerika” süreci başladı ancak 1980’e kadar kamu iktisadi teşebbüsleri, tarım destekleri ve korumacı siyasetlerle Atatürk’ün karma ekonomi programı devam etti. 1980’deki 24 Ocak kararlarıyla Türkiye neoliberal rotaya sokuldu. Milli devletin ve milli ekonominin tasfiyesi o dönemde hız kazandı. Dolayısıyla Amerika’nın seçimlere bugünkü gibi doğrudan müdahale edip iktidarları belirlediği bir dönem değil, Türkiye’nin kendi kararlarını alabildiği bir dönemdi. Ama 1980 darbesiyle birlikte süreç değişti. Arada 12 Mart 1971 muhtırası var; o, Gladio vasıtasıyla yapılan bir müdahaleydi. Amerika, o dönemde bir general cuntasını Türkiye’nin başına getirdi. Ancak Türkiye’nin dinamikleri yine devreye girdi ve 1973 yılından itibaren tekrar parlamenter sisteme dönülerek kendi yönetimini sistem içerisinde belirlemeye devam etti.

Fakat 1980 darbesi ve 24 Ocak kararlarıyla birlikte artık Amerika, iktidarları doğrudan belirler hale geldi. Turgut Özal bunun ilk önemli örneğidir; ardından Tansu Çiller geldi. Sonra 2002 yılında yapılan operasyon ve AK Parti hükümetinin iktidara getirilmesi de Amerika’nın müdahalesiyle oldu. Çok açık bir durum bu. Irak’ın işgaline “evet” demediği için Ecevit hükümetini dağıttılar. Amerika’nın savaş senaryosunda rol almayan Ecevit hükümeti tasfiye edildi ve yerine AK Parti getirildi. Ancak AK Parti de bir süre sonra Amerika’nın kontrolünden çıktı.

Bütün bu süreci anlayabilmek için Türkiye’nin gerçekliğine bakmak lazım. Türkiye’nin işçisi, çiftçisi, esnafı, sanayicisi; milli sınıfları, ekonomisi, askeri, polisi, devlet geleneği ve arkasında devrimci bir mirası var. Türkiye’yi Washington’dan bir “Muz Cumhuriyeti” gibi veya piyon gibi yönetemezsiniz. Mesela “Büyük Ortadoğu Projesi” (BOP) Başkanlığı meselesini anlayamıyorlar. Tayyip Erdoğan’a bu görev yaptırılmadı. Vatan Partisi olarak o dönemde meydanlarda, minibüslerin üzerinde “BOP Başkanlığı yapamazsınız” diye mitingler yaptık ve Türkiye bunu Erdoğan’a yaptırmadı. Bunun üzerine FETÖ senaryosu devreye sokuldu; 2008-2014 yılları arasında Türk ordusunu ve bizleri hapse attılar. Ancak Silivri duvarlarını Türkiye’nin gücüyle ve dinamikleriyle yıktık. 15-16 Temmuz 2016 gecesi ise Amerikan Gladiosu darbe yapmaya kalkıştı. 1971 ve 1980 darbeleri ilk başta başarılı olmuş gibi görünse de Türkiye süreçten galip çıkmıştır; 2016 darbesi ise o gece ezildi. Şu anda Türkiye’nin hapishanelerinde NATO generalleri yatıyor. En büyük Türkiye gerçeği bugün budur.

Tayyip Erdoğan’ın kontrol dışına çıkması karşısında Amerika bu sefer onu iktidardan indirme planını önüne koydu. Fakat bu planda da zorlanıyorlar; süreç Amerika’nın istediği gibi yürümüyor.

HDP’nin desteklediği Kemal Kılıçdaroğlu’nun kazanma ihtimali var mı? Bana göre kazanamaz. AK Parti’nin 21 yıllık yıpranmışlığı, ekonomideki sorunlar ve büyük deprem felaketi bir gerçek. AK Parti hâlâ 21 yılın modeliyle çözümler arıyor ancak bir ufku yok. Derin bir perspektiften ve kurmay birikiminden yoksun; tefeci-bezirgan geleneklerinden gelen bir politika izliyorlar.

Öte yandan Kılıçdaroğlu’nun da sorunu, Amerika tarafından tayin edilen bir aday olmasıdır. PKK ile açık iş birliği halinde ve bunu artık gizlemiyor. Altılı Masa’nın diğer üyeleri de bu iş birliğinden yana veya esir alınmış durumda. Cumhuriyet Halk Partisi, PKK ile birlikte seçime giriyor. Seçmen buna ne diyecek? Kılıçdaroğlu Türkiye’yi yönetecek bir izlenim vermiyor, aksine kaos vaat ediyor. Altılı Masa’nın görüntüleri ortada; bu masadan bir hükümet çıkar mı? “Londra bankalarından 400 milyar dolar getireceğim” diyorlar. Bunu ancak Türkiye’yi sömürge yaparak, Amerika’ya teslim ederek ve bölerek yapabilirsiniz.

AK Parti’nin tüm dar görüşlülüğüne rağmen Kılıçdaroğlu’nun kazanma şansını görmüyorum. Hayat, AK Parti’nin önüne daha geniş bakışlı çözümler koyabilir; buna seviniriz. Amerika’nın Suriye’de, Girit’te kurduğu üsler ve Yunanistan üzerinden yaptığı kışkırtmalar, seçime yönelik müdahale hamleleridir. Kılıçdaroğlu’nun kazanamayacağını anlarsa Amerika, bu kozları (12 mil tartışması, Doğu Akdeniz vb.) daha aktif kullanmaya başlayacaktır.

Son olarak, muhalefetin Atatürk ve Türk bayrağı vurgusuna gelince; tarih boyunca büyük çözümlere karşı olanlar, kritik anlarda o çözümün arkasına sığınmak zorunda kalırlar. Atatürk hangi taraftaysa o taraf kazanacaktır; bu yüzden sahtekarca da olsa Atatürk posterlerini kullanıyorlar. Ancak gerçek, bu manevraların ötesinde, Türkiye’nin kendi dinamikleri ve milli çıkarları etrafında şekillenmektedir. “O ‘hiçbiri’ diyenleri kim kazanırsa, oradan anlamlı bir kazanç sağlayan taraf bu mücadeleden başarıyla çıkacak. O bakımdan o ortadaki kesimde ne var? Atatürk var orada. En güçlü simge; Atatürk. Onun için Atatürk’e karşı hayırhah bir bakış açısı, bu seçim zaferi için şart.”

“Nisan, Genel Başkan, az önce aslında konuştuk ama biraz daha detaylandırmanızı rica edeceğim. Bir çeşitli tertipler görmeye başladık; tribünlerde başlayan olaylar… Bir de Amerika’nın Atlantik medyasında bir ‘kan banyosu’ senaryosu vardı. Bu senaryo devam eder mi? Biz Bursa Spor tribününde niye 90’lı yılları, Beyaz Torosları ya da Yeşil’i görüyoruz? Bunu kim yapıyor? Bazı siyasi partilerden de destek olduğunu görüyoruz. Bu kampanya senaryosu devam eder mi? Öngörünüz nedir?”

“İşte demin onu konuştuk. Amerika iki ayakla yürüyor: Bir ayak seçim, yani sandık; diğer ayakta şiddet ve kuvvet. Bir kere en anlamlı olay şu; Amerika niçin Dedeağaç’tan başlayarak -tekrar sayalım ki herkes ezberlesin- Dedeağaç, Kavala, Selanik, Larissa, Stefanoviç, Girit’in kuzeyi, Kıbrıs’ın güneyi gibi noktalara dokuz üs kurdu? Oralara eften püften değil, çok büyük askeri yığınak yaptı. Bunun Türkiye’yi hedef aldığı ve namluların Türkiye’ye döndüğü apaçık. ‘Bu Romanya’yı hedef alıyor’ gibi soru işaretleri yaratılıyor. Veyahut Ukrayna’yı hedef alıyorsa niye Ukrayna’nın yardımına koşmuyor o üsler? Türkiye’yi hedef aldığı çok açık. Zaten 2002’deki ‘Millennium Challenge’ tatbikatından beri Amerika, Doğu Akdeniz’de Türkiye ile silahlı bir boy ölçüşmeye gireceği senaryosunu benimsemiş. Böyle bir olasılığa göre askeri tatbikatlar yapıyor. Öyleyse Amerika’nın bir kuvvet kullanma seçeneği de var. Aniden bir ihtiyaç duyduğunda Amerika’nın Altıncı Filo’yu getirmesine gerek yok, hepsi burada hazır ve mevcut.”

“Onun için 1 Ocak’ta *Foreign Policy*’de ‘seçim sürecinde kampanya olacak’ diye yazması, Amerika’nın senaryosunun ilanıdır. Yani ‘gerekirse kampanyayı yangına çevireceğiz’ diyorlar. *Foreign Policy*, ‘Türkiye yangın yeri olacak, yangını da Tayyip Erdoğan kundaklayacak’ diye kocaman kapak yaptı. Demek ki Batı’da; Türkiye’de patırtı kütür olacak, silahlar konuşacak, şiddet gündeme gelecek ve bunun sorumlusu da Tayyip Erdoğan olacak diye kurulu bir senaryo var. Yunanistan kıyılarından Suriye ve Irak’ın kuzeyine kadar bu senaryoya uygun bir mevzilenme ve kuvvet yığınağı da mevcut. Dolayısıyla seçim öncesinde veya sonrasında burada Amerika’nın tercihlerine bağlı bir durum var. Ben ‘şöyle yapacak’ demiyorum ama böyle bir tercih Amerika için masada. İki ayak dedik ya; hem seçimle hedefine ulaşmak hem de gerekirse bunu şiddetle, silahlı ayakla desteklemek. Hatta ikisinin birleşimi de olabilir.”

“Nasıl olur? Seçim ayağıyla yürürken bir yandan da namlu gösterir. Türkiye’deki seçimlerde olmuyor mu? PKK gidiyor silahları çekiyor, dağın başında köylülere ‘hadi bakalım’ diyor, getiriyor torbayı, oyları zorla sandığın içine attırıyor. Türkiye’nin dağındaki bazı seçimlerde bu uygulanıyor. Uluslararası planda da bunlar uygulanıyor tabii; çeşitli ‘Turuncu Devrimler’ gibi yerlerde şiddet unsuru aracı devreye girmişti. Amerika’nın o aracı elinde mevcut.”

“Peki efendim, iktidar bu tehdide karşı konumlanıyor mu sizce? Hazırlıklı mı?”

“Bence hazırlıklı değil, kafasından bunları kovmaya çalışıyor. Oralarda ne konuşuluyor bilmiyorum ama yaptıklarına bakarak şunu görüyorum: Onların kafasında bu tehditler yok. Evet, Türkiye savunma sanayisinde önemli yatırımlar yaptı, PKK’ya karşı başarılar kazandı. Bunları kabul ediyorum, bu doğru. Ama ABD’nin Doğu Akdeniz ve Ege’den gelen tehditleri, bunun gündeme gelebileceği varsayımı AK Parti’nin planlarında yok, görmezden geliniyor. ‘Bunu görmesek daha iyi, bunu görürsek işimiz zor’ gibi bir yaklaşım var. Bazen siyasi kuvvetler işine gelen senaryolar üzerinde çalışır, işine gelmeyeni kenara iter. Ben AK Parti’yi böyle görüyorum. AK Parti’nin kurmaylık birikiminde bunların ciddi olarak tartışılmadığını görüyorum. Şeye yansır; pratiğe, değerlendirmelere yansır. Ama AK Parti medyasında bu konularda fikir üreten, analiz yapan yazarlar var, o bir gerçek.”

“Karabağ’ı hatırlayalım. Ermeniler silah kullanmaya başladığında Türkiye devleti ne dedi? ‘Ey uluslararası camia, koşun, buraya müdahale edin!’ Biz dedik ki: ‘Uluslararası camia zaten Ermenistan’ın arkasında.’ Yani bu iş silahla çözülür. Biz bunu dediğimizde, televizyonlarda ‘Vay bizi savaştıracak mısın, memleket mi yanacak?’ dediler. Bir tek biz, Vatan Partisi, ‘Uluslararası camiayı bırakın, kuvvet kullanarak Ermenistan’ın bu işgali bastırılmalıdır’ dedik. Türkiye de Azerbaycan’la beraber kuvvet kullanmak zorundadır dedik. Ve ne oldu? Bizim görüşümüz hakim oldu. Şimdi Kıbrıs’ta da benzer bir şey bekliyor musunuz? Topyekun olur zaten. Doğu Akdeniz’de kuvvet kullanıldığı an; bu hemen kara, deniz ve hava savaşına sirayet eder. Irak’ın kuzeyinden Suriye’nin kuzeyine, Ege’den Kıbrıs’a kadar bir cephe oluşur. Trakya da bu ölçüşmenin alanlarından biri haline gelir.”

“Bir Türk-Yunan savaşı ihtimali ise sıfırdır. Arada çok önemli bir dengesizlik var. Onu ne Amerika ister ne başkası ister. Amerika arkasında olmadan Yunanistan cepheye sürmez. Yunanistan bir şeye başladığı zaman bilmeliyiz ki; arkasında Amerika olacak. Çünkü o kadar üssü niye kurdu? Demek ki burada ‘ben varım’ diyor Amerika. Dolayısıyla Türkiye, Ege ve Doğu Akdeniz’de çok ciddi güçlerle karşı karşıyadır. Bu savaş bir yerde mevzi olarak kalmaz, uzayan bir savaş olur. O da Türkiye ile Amerika arasında gerçekleşir. AK Parti’nin bir vizyon sahibi olmadığı burada da gözüküyor. Çünkü Rusya ve İran’a dirsek atarak, Ukrayna’da Zelensky ile dans ederek Doğu Akdeniz’de, Ege’de, Kıbrıs’ta karşına çıkacak tehlikeyi savuşturamazsın.”

“Ben bugün AK Parti yönetiminde Amerika’ya karşı ciddi bir tavır alma konusunda bir korku ve tereddüt görüyorum. Erdoğan karakter olarak cesur bir insan gözüküyor; ani durumlarda radikal tavırlar alabiliyor. Ama tabii onun da bir etrafı, önüne getirilen hesaplar ve onu yönlendiren güçler var. AK Parti’nin önündeki açmaz budur. 21 yılın siyasetleriyle 22. yılın sorunları çözülemez. 2014 öncesinde AK Parti’nin ‘Büyük Ortadoğu Projesi eş başkanıdır’ diye eleştiriliyorduk. Ama 15-16 Temmuz gecesi FETÖ darbesi başarılı olsaydı, biz Sayın Erdoğan’la mezarlıkta komşu olacaktık. O gece Türkiye bunu yaşadı. Erdoğan içine girdiğimiz süreçte hayatı tehdit edilen bir şahsiyettir. Bunu görmesi lazım.”

“Amerika, ‘Madem darbeyle olmadı, seçim sürecinde de olmadı, o zaman AK Parti ile anlaşalım, beraber yürüyelim’ derse bu seçeneği çöpe atmaz. Ancak Kılıçdaroğlu’nun kazanacağı çok şüpheli. Amerika bütün araçlarını kullansa bile durum bu. Diğer taraftan Tayyip Erdoğan’la uzlaşmak da Amerika için soru işaretleri olan bir seçenek. Çünkü Amerika ‘hizaya getirme’ peşinde. Biz meseleyi sadece Tayyip Erdoğan’a kabul ettirmek diye ele alamayız; çünkü Erdoğan’ın arkasında bir Türkiye var. Amerika’nın Türkiye’nin önüne koyduğu dört madde var: Kürdistan’ın kurulması, Türk ordusunun Kıbrıs’tan çekilmesi, neoliberal ekonomik program ve Ermeni soykırımının kabulü. Bu dört maddeyi Türkiye’ye kabul ettirmek kolay değildir.” Bugün Kemal Kılıçdaroğlu’na veya Ekrem İmamoğlu’na bir şeyleri imzalatmak, kabul ettirmek kolay. Çünkü arkalarında “yumurta küfesi” yok, arkalarında Türkiye yok. İktidara geldikleri takdirde arkalarında bir Türkiye görecekler; Türkiye’nin başına geçip de istediğini yapamazsın. Bütün analizlerde en çok unutulan konu budur: Türkiye’nin dinamikleri, gerçekleri ve mecburiyetleri.

Geçtiğimiz günlerde Reuters’ta yayınlanan makalede yeni iktidardan beklentiler açıkça deklare edildi. Birkaç maddeyle özetlersek; ABD’ye sadakat, NATO’ya sadakat, Rusya’ya yaptırımlara tam uyum ve IMF ile anlaşarak ekonomiyi IMF denetimine alma gibi beklentiler sıralandı. “Loyalty” yani sadakat ara başlığı altında toplanan bu maddeler, Türkiye’deki hükümetlerin kolay kolay teslim olacağı veya boyun eğeceği maddeler değildir. Boyun eğdiğinizde hükümette kalamazsınız; çünkü bunun çarşıda, ekonomide, güvenlikte yansımaları olur; Türk ordusu, polisi ve halkı ne der? Tüm bu boyutlar işin içine girer.

Sonuç itibarıyla, bu akşam yaptığımız değerlendirme şuna varıyor: Bir tarafta başında Amerika Birleşik Devletleri’nin olduğu Atlantik sistemi, diğer tarafta ise güvenliğini ve ekonomik ilerlemesini Asya koşullarında, Asya ikliminde gören bir Türkiye var. Türkiye, bu çelişkiye dayanan bir sürece girmiştir. ABD ile Türkiye arasındaki çelişme çok derin, kıtasal ve küresel boyutlar taşımaktadır. Çin’den Rusya’ya, komşularımızdan Almanya ve Fransa’ya kadar herkesin bu çelişkide bir mevzisi ve konumu var. Bazı zikzaklar olsa bile temel yönelim değişmeyecektir. Tartıştığımız konu, Erdoğan ile ABD arasındaki basit bir pazarlık veya tehdit süreci değil; dünyayı ilgilendiren çok daha derin bir süreçtir. Televizyonlardaki dedikodulara dayalı, sığ tartışmaların aksine, büyük fotoğrafı görmemiz gerekiyor. Siyasi parti yönetimlerinde, AK Parti çevrelerinde bile bu derinlikte bir tartışmanın yapıldığını göremiyorum.

Türkiye’nin bugün vizyonu geniş, entelektüel yetenekleri yüksek bir hükümete ihtiyacı var. Ziya Paşa’nın “Asiyab-ı devleti bir har da olsa çevirir” dediği dönemlerdeki gibi, gözleri bağlı şekilde dönen bir enerjiye değil; ufku geniş, arkasını ve yanlarını gören, derinliği olan bir devlet görüşüne ihtiyaç duyduğumuz bir dönemden geçiyoruz. İttihat ve Terakki’den Cumhuriyet’in kuruluşuna kadar, o dönemin çalkantılarına cevap verebilecek entelektüel birikimi yüksek önderlikler mevcuttu.

Seçim başlığına dönersek, 6 Mart tarihli Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem programının 11. maddesinde, “Yeni bir seçime gerek olmaksızın 13. Cumhurbaşkanı ve TBMM görev süresini tamamlayacaktır” deniliyor. Bir hukukçu olarak söylüyorum, bu vaat anayasal olarak uygulanabilir değildir. Güçlendirilmiş parlamenter sistem, hükümet sistemi değişikliği demektir. Cumhurbaşkanlığı sisteminden parlamenter sisteme geçiyorsunuz ama seçim eski sisteme göre yapılmış. Yeni anayasayı değiştirdikten sonra, eski anayasaya göre seçilmiş bir yönetimin sorunları nasıl çözüleceği tam bir muamma.

Bu metin, tamamen Türkiye’nin kaynaklarını paylaşma ve “Halil İbrahim Sofrası” adı altında yağmalama kafasının ürünüdür. Aralarında makamları paylaşırken, “Bir yıl sonra sistem değişirse benim payım ne olacak?” diyenlere, “Merak etme, seçim yapmayacağız” diyerek bu maddeyi eklediler. Ancak bırakın anayasa değiştirmeyi, altılı masanın mecliste çoğunluğu kazanması bile şüpheliyken, anayasa değişikliği için gereken 360 veya 400 oy bir hayaldir.

İYİ Parti’nin, MHP’li seçmeni CHP ve HDP ile yan yana getirmeye çalışan bir operasyon partisi olduğunu daha önce de söyledim. Meral Akşener masaya döndüğü an teslim alındı. Eğdirilen baş bir daha kalkmaz; eline kelepçeler takıldı, artık itiraz etmesi imkansız. İYİ Parti refleksi diyebileceğimiz o ilk kopuş süreci bitti, şimdi PKK ile beraber Türkiye’yi yönetme iddiasındalar. Bu durumun seçmen nezdinde yarattığı “kan uyuşmazlığı” ve risk çok büyük. CHP ve İYİ Parti, HDP ile yan yana gelerek kendi tabanlarındaki oyu kaybedecekler. Hesap uzmanı dedikleri Kılıçdaroğlu, bu ittifakla yüzde 4-5’lik bir kayba uğrayacağı bir sürece giriyor. Çünkü artık orada hesap uzmanlığı değil, ABD’nin Türkiye’ye ilişkin planları geçerli. Kılıçdaroğlu, ABD tarafından adaylığa atanmış bir şahsiyettir.

Ekrem İmamoğlu efsanesi de bitti. 12. maddeyle Cumhurbaşkanı yardımcılığına getirilerek, gelecekte “Kılıçdaroğlu kaybetti, beni genel başkan yapın” deme şansını da kaybetti. Kılıçdaroğlu onu kendisinin altında bir konuma bağlayarak, aslında onu da ipin ucuna ekledi. Sonuçta yedi cumhurbaşkanı yardımcısının olduğu bir sistem, bu kaynak paylaşımı ve “Halil İbrahim Sofrası” vaatleri; Türkiye’nin gerçek ihtiyaçlarına değil, sığ bir güç paylaşımı arayışına işaret ediyor. Onun gibi o sıcak fırından, demir-çelik fabrikasının o ateş fırınından, bilmem kaç derece sıcağın önünden, o çeliği üreten adamın ürettiklerini paylaşmak diye bir sorun var. Sekiz tane, yedi tane—şimdi çoğalacakmış da—paylaşan var. O demirleri, o çelikleri, o maydanozları, o biberleri, o incirleri, o üzümleri Halil İbrahim sofrasında paylaştırıyorsun. Dolayısıyla o sofrada paylaşımın kavgalarını bir süre erteleyebilirsin ama onu ortadan kaldırma şansın yok. Onun için o sofra kavramı çok çok önemli.

Aklıma Tevfik Fikret’in o şiiri geldi: “Yiyin, efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin.” Bu altılı masa tam bu şiirin figüranları olarak canlandı. Bana milli piyango çıkarsa şunu yapacağım demek gibi; o kadar milli piyango kadar uzak bir varsayım değil ama sonuç itibarıyla Amerika’nın seçeneği olarak yine de bir ciddiyeti var. Benim gördüğüm, kazanma şansları şu anda pek gözükmüyor ama tabii bu 67 gün, uzun bir süre, her şey olabilir.

Ben, Sayın Kılıçdaroğlu’nun Ekrem İmamoğlu’nu yeniden İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı adayı yapacağına inanmıyorum. Çünkü kendisini başa getiren herkesi tasfiye etti. Cumhurbaşkanı yardımcısı oldukları an Ankara ve İstanbul belediye başkanlıkları da gidiyor. Ama ona bir açık kapı bırakmışlar; Cumhurbaşkanı’nın söyleyeceği zamanda olacak, orada başka bir hesap yapmışlar anlaşmada. Daha sonra Ali Babacan “Hukukçularımıza danıştık, bunun olamayacağı ortaya çıktı” diyerek ara verdiklerini açıkladı. Önce hem belediye başkanı hem cumhurbaşkanı yardımcısı diye düşünmüşler, hukukçular bunun olamayacağını belirleyince ikinci formül bulunmuş.

Bunu çoban bile görür; yani hukuka bakmaya lüzum yok. Bir adam hem cumhurbaşkanı yardımcısı hem belediye başkanı olamaz. Kime sorsan; çobana da, çiftçiye de, esnafa da sorsan “Olmaz böyle bir şey” der. Onurlu bir dönüş için belki… Sofrada etleri, payları bölüşmeye baktığın zaman orada ne hukuk kalıyor ne ahlak kalıyor ne de uygulanabilirlik.

Seçim döneminde Amerika’yla biraz daha iyi geçinip durumu kurtarma politikaları bunlar. Peki, Türkiye’ye gerçekten dost davranan, Türkiye’yi yanında gören, zor zamanında yardım etmek isteyen başka güçler yok mu? Rusya var, Çin var, Asya var. Onlar ne diyecekler? Biz onlarla en yüksek düzeyde görüşüyoruz. İki-üç ayda bir Rusya’dan geliyorlar, Çin hükümetiyle görüşmelerimiz oluyor. Vatan Partisi Genel Başkan Yardımcımız Ethem Sancak başkanlığındaki heyetimiz önümüzdeki günlerde yine Rusya’ya gidecek. Onlar Türkiye’nin bağımsızlığına ve egemenliğine özen gösteriyorlar, biz de zaten bunu istiyoruz.

Azerbaycan’da iki hafta evvel “Azerbaycan’ın Avrasya Entegrasyonu” başlıklı çok önemli bir toplantı yapıldı. Ben de o toplantının açış konuşmasını yaptım, onur konuğuydum. Türkiye’den bir tek beni davet ettiler; hükümeti değil, Vatan Partisi Genel Başkanı’nı davet etmeleri anlamlıydı. Özbekistan, Kırgızistan, Kazakistan ve Azerbaycan ile Vatan Partisi orada bir ağırlık oluşturdu. Rusya da çok üst düzeyde mevcuttu. Dört-beş gün önce Sergey Lavrov Bakü’ye geldiğinde, Azerbaycan strateji kuruluşunun başındaki Sayın Mamedov bana telefonda Lavrov’un benim konuşmamdan övgüyle bahsettiğini söyledi. Türkiye, Asya’ya yönelişte Azerbaycan’ın neredeyse gerisinde kaldı. Türkiye, Atlantik sisteminin denetiminde mi kalacak yoksa dünya Türklüğü ile Asya’da mı bütünleşecek? Asya’nın kurumlarında zaten Türk devletleri var; Türkiye’nin menfaatleri bizi oraya zorluyor.

Türkiye, Suriye, İran ve Rusya dışişleri bakanları toplantısı deprem nedeniyle ertelendi. Ancak o süreçte Sayın Dışişleri Bakanımızla görüşmelerim oldu. Yayladağı kapısının açılması ve Suriye’ye yardımların gitmesi konusunda duyarlı olduklarını gördüm.

Deniz Baykal’ın cenazesi deyince aklıma 1 Mart tezkeresi geldi. 22. dönem milletvekilleri her sene 1 Mart’ta Anadolu Kulübü’nde buluşurlar. Bu seneki toplantıya CHP yönetiminden ilk defa Sayın Kılıçdaroğlu geldi. Kendi partisindeki eski Baykalcıların olumsuz tavırlarını yumuşatmak için ilginç bir hamleydi, 20 sene sonra hatırlamış oldu.

Avrupa’daki duruma bakarsak; NATO karşıtı gösteriler büyüyor, Kuzey Akım’ın failinin Amerika olduğunun açığa çıkması bir süreç başlattı. Avrupa’da Amerika’ya kafa tutabilecek milliyetçi-muhafazakar bir birikim ve ekonomik temel var. Amerika’ya kafa tutanlar sosyal demokratlar değil, onlar daha bağımlı bir çizgide. Büyük sermaye grupları Amerika ile rekabet etmekte kararlı. Fransa’da, İtalya’da, Almanya’da bu akımlar yükseliyor. Ukrayna Savaşı Avrupa’nın enerji ve güvenlik sorunlarını derinleştirdi; Rusya ve Çin ile iyi geçinmek zorundalar.

Amerika’nın durumuna gelince; Amerika bir çöküş içinde. Halkta büyük bir fakirleşme ve kamu hizmetlerinin yürütülememesi sorunu var. Trump, savaşı önleyeceğini söyleyerek buna dayanıyor. Amerika’daki iç dinamikler, Biden’ın saldırgan çizgisiyle Trump’ın “Önce Amerika”cı çizgisi arasında derin bir iç savaşa doğru gidiyor. Dolar saltanatı çöktüğü gibi askeri güç de eskisi gibi değil. Alexander Dugin’in makalesinde vurguladığı gibi; Rusya, varlığına yönelik kırmızı çizgileri aşıldığında nükleer silahı kullanmaktan çekinmeyecektir. Dünya, kıyameti göze alarak böyle bir sürece girmeyi göze alamaz; Putin’in mesajlarını bir zafiyet olarak algılamamak gerekir. Dün arkadaşlar okuyamamıştım, bu deprem falan… Dolayısıyla arkadaşlarım beni özellikle uyardılar. Siteye de koyabiliriz efendim. Üçünü toplu hâlde siteye koyabiliriz; bir, iki, üç diye. O daha iyi olur. Çok öğretici bir çalışma; orada daha geniş görünüyor. Çeviri hataları var, mesela “Topyekûn Savaş” gibi hepimizin bildiği terimleri bile saçma sapan şekilde çevirmişler. Yani çeviriye yeniden bakmak lazım, epey çeviri hatası gördüm. “Topyekûn Savaş” yerine “Tam Teşekküllü Savaş” diyorlar; oysa onun adı “Topyekûn Savaş”.

Efendim, biraz önce Trump’ın açıklamalarından söz ettiniz. Mesela orada, “Amerika’da derin devleti bitireceğim” diyor; bu çok önemli. Daha önce hatırlarsanız Obama ve Hillary’yi konuşurken, “Onu Obama ve Hillary kurdu” diyor. Bu çok çarpıcı, çünkü bunu itiraf eden Amerika’daki herhangi bir yazar ya da gazeteci değil; Amerika’nın başkanı bizzat itiraf ediyor. Trump’ı “sağcı” diye suçladılar ama o, Amerikan tarihindeki bütün demokratik ve bağımsızlıkçı geleneklere, mirasa; Washington’lara, Jefferson’lara, Abraham Lincoln’lere sahip çıktı. Amerikan tarihinin İngiltere’ye karşı bağımsızlık savaşını vermiş, Amerika’ya özgürlük getirmiş, ilk Amerika Anayasası’nı yapmış, 1861-1865 iç savaşında Amerika’yı birleştirmiş o büyük liderlerin geleneklerini sahipleniyor. LGBT’ye karşı tavrı da ortada. Küresel efendiler, yani küreselciler, hedef olarak Amerika’nın o büyük finans kapitalini almış durumdalar. Trump’ın bu finans sermayesini hedef alması çok ilginç. Gittikçe o “kırmızı enseler” denen, orta sınıflara, emekçi kesimlere dayanıyor. Zaten işçi sınıfı da Trump’ı tercih ediyor; %70-80 oranında bir destek var.

Esas olarak Orta Amerika galiba. Bizde nasıl sahillerden itibaren CHP oyu varsa, orada da sahillerde neoliberalizm var. Çünkü Amerikan sanayisi, ticaret ve bankalar o sahillerde. Amerikan büyük sermayesi Atlas Okyanusu tarafında da olsa, Pasifik Okyanusu tarafında da olsa esas olarak o kıyılarda yoğunlaşmış durumda. Biden da onlara dayanıyor ve sahte solcuları etrafında toplamış durumda.

Dış politikaya biraz girdik. Yeni bir gelişme de var aslında; depremden dolayı gündem olmadı ama Arap ülkelerinin meclis başkanları Şam’ı ziyaret etti, Beşar Esad’la görüştüler. Yeniden Arap Ligi’ne dönecek mi veya böyle bir eğilim mi var? Bunu nasıl okumak gerekir? Döner tabii. Çünkü Beşar Esad’a olan soğuk, hatta düşmanca tavır kırıldı. Yeniden Beşar Esad’la birleşme eğilimi güçleniyor Arap dünyasında. Bu da Türkiye açısından hayırlı, olumlu bir gelişme. Türkiye’nin de elini çabuk tutması lazım. Sayın Cumhurbaşkanı; Rusya, Türkiye, Suriye ve hatta İran’ın da dahil olduğu iş birliğiyle oradaki terör örgütlerini temizleyeceğimizi ve Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlayacağımızı ifade etti. Bu çok önemli. Herhalde seçim dolayısıyla biraz ertelenmiş olabilir ama eninde sonunda gündeme gelecek. Belki Amerikan Genelkurmay Başkanı’nın ziyareti biraz da bu endişelerle ilgiliydi. Suriye’nin kuzeyi ve Ege’deki cepheleşme, hızla yayılma eğilimi gösterdiği için oraya geldiler herhâlde.

Efendim, sonuna doğru geliyoruz. Tekrar iç politikaya dönecek olursak; AK Parti’nin 2002’den 2014’e kadar gelen süreçte bir sürü hatası var. FETÖ’yle beraber olduğu Ergenekon kumpasındaki durumu gibi… Ancak 2014’ten sonra bambaşka bir çizgiye geçti. 2003 ile 2014 arasında 11 sene boyunca Büyük Orta Doğu Projesi eş başkanlığı yapan ve Atlantik denetimli bir AK Parti vardı. Şimdi son dönemde hafif yalpalama çizgisi, insanlara hemen geçmişi çağrıştırıp AK Parti’nin aleyhine bir algı oluşmasına yol açmıyor mu? Gerekiyor tabii ama AK Parti’nin dayandığı sınıflara, menfaat gruplarına baktığımız zaman, sistemin içinde doğan bir parti olduğunu ve Amerika Birleşik Devletleri’nin itmesiyle iktidar olduğunu görüyoruz. Hatırlayacaksınız, o zamanlar Rand Corporation raporu vardı. Cumhuriyet Gazetesi’nde Leyla Tavşanoğlu ile 1996’da yaptığım bir röportajda, “Bakın Amerikan raporlarını görmüyor musunuz? ‘Tayyip Erdoğan’ı başbakan yapacağız, Abdullah Gül’ü dışişleri bakanı yapacağız’ diyorlar” demiştim. Amerika, Türkiye’deki hükümeti düzenliyordu. “Artık Doğru Yol Partisi, Anavatan Partisi gibi merkez partiler bitti, onlarla Türkiye’de Amerika dostu bir yönetim olmaz” diyerek Erbakan cephesinin içindeki yenilikçileri tercih ettiler. Hakikaten Tayyip Erdoğan Başbakan, Abdullah Gül ise önce Başbakan, sonra Dışişleri Bakanı oldu. AK Parti, sonuç itibarıyla o Amerika planları içerisindeydi. Hatta Tayyip Erdoğan, “Ben Amerika’nın Büyük Orta Doğu Projesi eş başkanıyım” dedi. Biz 34 yerde bu itirafı tespit ettik.

Ancak ne oldu? Türkiye, Amerika’nın Büyük Orta Doğu projesi içerisinde gemlenebilecek veya bağlanabilecek bir ülke değil. Türkiye, 2014’ten itibaren Vatan Partisi önderliğinde o zincirlerini kırdı. 2014’ten sonra Tayyip Erdoğan FETÖ ile bağlarını kopardı; hem PKK ile açılım sürecini bitirdi hem de FETÖ’nün üzerine yürüdü. FETÖ bizi hapse tıkmıştı, bu sefer o FETÖ’yü hapse tıktı. Dolayısıyla Amerika’nın planlarında rol almak yerine; Rusya, İran ve Çin ile beraber Amerika’ya kafa tutmaya başladı. Bu çok önemli. Türkiye; imparatorluk birikimi olan, devrim birikimi olan, içinden Atatürk’ü çıkarmış ve ekonomisi her şeye rağmen hatırlı sayılır bir güce sahip olan bir ülke.

Efendim, çıkış yolunun sonuna geldik. Bir kitap ve bir müzik önerimiz olacak. Sözü size bırakıyorum.

Hep sofradan bahsettik; Sayın Kılıçdaroğlu “Halil İbrahim Sofrası” diyor. Bu altılı masayı bir arada tutan şey, “iktidarın nimetlerini gelin paylaşalım” düşüncesidir. İktidar, kaynakları paylaştıran otoritedir. Televizyonlarda sürekli “Üç bakanlık aldın, iki bakanlık aldın” gibi sandalye kavgalarını izliyoruz. O Halil İbrahim Sofrası’nda “butları kim kapacak, kime kanatlar düşecek, kemikleri kim sıyıracak?” kavgası var. Aklıma Tevfik Fikret’in “Yiyin efendiler, yiyin, bu han-ı iştiha sizin” dizeleri geldi. O müthiş bir şiir, olağanüstü. Onu Cem Karaca çok güzel seslendirmiştir.

Kitap olarak Tevfik Fikret’in bütün şiirlerini öneriyoruz. Müzik olarak da Cem Karaca’dan “Han-ı Yağma”yı dinleyelim. Bu büyük şairleri ve aydınlarımızı genç kuşaklar unutur gibi oldu, hafızamızı tazelememiz lazım. Tevfik Fikret’i ve Cem Karaca’yı saygıyla anıyoruz.

Paylaş