Çıkış Yolu • 22.02.2023

Çıkış Yolu • 22.02.2023

Efendim, Ulusal Kanal’ın Başkent Ankara Stüdyoları’ndan, Hasan Yalçın Stüdyoları’ndan yeni bir çıkış yoluyla karşınızdayız. Vatan Partisi Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Adayı Dr. Doğu Perinçek ve Vatan Partisi Merkez Karar Kurulu Üyesi, aynı zamanda Uluslararası İlişkiler Bürosu Sekreteri Berke Mustafa Berkil konuğumuz. Aydınlık Gazetesi Ankara Temsilcisi İsmet Özçelik ile birlikte bu akşam sorularımızı yanıtlayacaklar.

Türkiye’de gündem her zaman yoğun ancak bölgede de çok önemli yeni gelişmeler var. Bugün Bakü’de, Avrasya’nın kalbi diyebileceğimiz bir başkentte, Azerbaycan Avrasya Uzman ve Analitik Merkezi ile Rusya’nın Azerbaycan Büyükelçiliği ortaklığında “Azerbaycan, Avrasya’daki Entegrasyon Girişimlerinin Buluştuğu Yerdir” başlıklı çok önemli bir toplantı düzenlendi.

Toplantı neden çok önemli? Çünkü devlet temsilcileri orada. Rusya’nın ve Azerbaycan’ın devlet temsilcileri, Rusya’nın Bakü Büyükelçisi, Kazakistan Cumhuriyeti’nin Bakü Büyükelçisi, Çin Halk Cumhuriyeti’nin Bakü Büyükelçisi, Kırgızistan Büyükelçisi ve Belarus diplomatları orada. Aynı zamanda Azerbaycan Milli Meclisi’nden milletvekilleri de katılıyor. Türkiye’den ise Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek, toplantının onur konuğuydu ve açılış konuşmasını yaptı. İsterseniz bu toplantıya ilişkin kısa haberimizi izleyelim, ardından arka plan detaylarını konuşmaya başlayalım.

(VTR GÖSTERİLİR)

Evet değerli dostlar, “Yeni bir dünya kuruluyor” sözleriyle konuşmasına başlayan Perinçek, yükselen Avrasya vurgusuyla devam etti: “Avrasya, insanlığın erdemler birikiminin iklimidir. Avrasya, çöken Atlantik sisteminin karşısında yeni dünyanın kurucusudur. Dünya Avrasya çağına girmiştir.” Türkiye, Azerbaycan ve Rusya dostluğunun önemine değinen Perinçek, Asya’nın güvenliğinde iş birliği noktasına dikkat çekti: “Biz Azerbaycan Türkleri, Ruslar ve Türkiye Türkleri olarak bugün Avrasya’nın ön cephesindeyiz. Dün Atlantik sistemine karşı Karabağ’da savaştık ve nöbetteyiz. Bugün Ukrayna cephesinde savaşıyoruz, Suriye’nin ve Irak’ın kuzeyinde savaşıyoruz ve Doğu Akdeniz’de ABD namlularına karşı tetikteyiz.”

Ekonomiye de değinen Perinçek, “Atlantik çöküyor, Batı’nın neoliberal ekonomisi bitiyor. ABD, İkinci Dünya Savaşı sonrasında bir haraç imparatorluğu kurmuştu ama artık dolar saltanatının sonuna geldik. Dünya ekonomisinin ağırlığı artık Asya’dadır” ifadelerini kullandı. ABD’nin Rusya yaptırımlarını tanımadıklarını belirten Perinçek, “Bu toplantıda buluşan Rusya, Azerbaycan ve Türkiye, Karabağ Savaşı’nda Kafkaslara barış getiren bir model yaratmışlardır. Bu model, Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e ve Hürmüz Boğazı’na kadar bütün bölgemiz için güvenlik modelidir” dedi.

Sayın Özçelik, sorunuzla başlayalım efendim. Ne anlama geliyor bu toplantı?

İsmet Özçelik: Bu toplantı herhangi bir sempozyum değil, tarihi ve çığır açan bir toplantıdır. Rusya Federasyonu ve Azerbaycan Cumhuriyeti bu toplantıyı düzenledi. Vatan Partisi’nin süreçte çok etkin, hatta belirleyici bir katkısı olmuştur. Azerbaycan’ın Avrasya ile bütünleşmesi toplantısıdır. Dünyada genel olarak Atlantik sistemine yakın görülen Azerbaycan, bu toplantıdan sonra Avrasya’ya yerleşmiştir.

Peki, Türkiye Büyükelçiliği neden katılmadı?

Berke Mustafa Berkil: Bize gelen ilk programda Türkiye Büyükelçiliği’nin temsilcilik düzeyinde katılacağı ifade edilmişti. Ancak son dakika, “Katılamayacağız” diye bir beyanda bulundular, herhangi bir mazeret de belirtmediler. Avrasya’da mevzilenen ülkeler, ekonomik iş birliği ile güvenliği bir madalyonun iki yüzü olarak görüyor. ABD’nin dayattığı yeni dünya düzenine karşı birleşildiği bir mevzide AK Parti hükümeti, bulunmamayı tercih etmiş oluyor.

Sayın Genel Başkan, Azerbaycan neden önemli?

Dr. Doğu Perinçek: Azerbaycan çok önemli bir enerji kaynağı. Ayrıca eski İpek Yolu, şimdi de Çin’in “Kuşak ve Yol” girişimi üzerinde çok kritik bir ülke. Kafkaslarda Rusya’dan sonra en güçlü ülke Azerbaycan’dır. Bu toplantı, girilen bir yolun ilanıdır. Rusya ile Azerbaycan devletleri arasında bir yakınlaşma oldu, biz de Vatan Partisi olarak buna büyük emek verdik. Rusya ile tüm Türk devletleri ve halkları arasında bir iş birliği ve dayanışma sürecinin dünyaya ilanı oldu. Ben şunu da kavramaya çalışıyorum; müsaade ediliyor mu? Estağfurullah. Şimdi Rusya ve Azerbaycan arasında birçok anlaşma var. Hatta güvenlik anlaşması da var. Hatta ve hatta Ukrayna’daki bu operasyon başlamadan bir gün önce İlham Aliyev Moskova’daydı ve bir güvenlik anlaşması daha imzaladılar. Bu kadar ileri anlaşmalar varken bu toplantıyı ne önemli kılıyor? Bakın, anlaşmalar var ama bir de stratejik yöneliş var. Öte yandan Azerbaycan’ın Amerika’yla da bazı anlaşmaları var, İsrail’le de bazı anlaşmaları var. Yani bir sürü anlaşmalar bütünü, yığını söz konusu. Ama bir de stratejik süreç var.

Bu toplantı, Azerbaycan Cumhuriyeti ve Rusya Federasyonu devletlerinin ortak toplantısı olarak, stratejik bir yönelişi dünyaya açıklamış oldu. O stratejik yöneliş de nedir? Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Avrasya ile bütünleşmesi. Zaten toplantının başlığı da bu. O bakımdan tarihi bir önemi var.

Demin saydığım Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile birlikte yedi devlet oluyor. Yani Türkiye, Azerbaycan, Türkmenistan, Özbekistan, Kırgızistan, Kazakistan ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti. Bu yedi devlet coğrafi olarak Asya’da, ama siyasi olarak da artık Asya’dalar. Sırf kıta olarak Asya’da değiller; yani Atlantik sisteminin kontrolü dışında birleşiyorlar. Başka bir yerde birleşemezlerdi. O bakımdan bu toplantı, yaşadığımız sürecin bir anlamda yeniden ilanı toplantısı oldu.

Amerika bir yenilgi daha aldı diyebilir miyiz? Göreceksiniz, yarından sonra Amerikan basınını izleyelim. Amerika bu toplantıda çok ağır bir tokat yedi. Yani tokatın ötesinde bir olay; Amerika kontrolünü kaybediyor. Bir coğrafya Amerika’nın altından kayıp gidiyor. Afganistan’ın kurtuluşundan sonra, Kazakistan’daki darbe girişimi de Türk devletlerinin, komşu Çin’in ve Rusya’nın ortak tavrıyla yerle bir edildi; Rusya oraya asker gönderdi. Afganistan kendi gücüyle, silahlı kuvvetiyle kurtuluşu gerçekleştirdi. Türkiye’deki FETÖ/Gladio darbesi, Amerika için bir hezimet oldu. Rusya’da Putin gibi Atlantik sistemine karşı kararlı duran ve Ukrayna’da Amerika Birleşik Devletleri ve müttefikleriyle savaşan bir yönetim var. Bunların hepsini topladığımız zaman, yaşadığımız süreci görüyoruz; Amerika yenilgi üstüne yenilgi alıyor.

Sayın Özçelik, “Avrasya” diyoruz, Asya’daki diğer ülkelere de gözümüzü çeviriyoruz: İran İslam Cumhuriyeti, Afganistan, Pakistan, Hindistan… Bu toplantılar bir silsileye dönüşebilir mi? Devamı gelecek mi? Ve bu ülkelerin dahil olması için bir girişim söz konusu mu?

Tabii ki bu toplantı bir başlangıç. Neyin başlangıcı? Avrasya’daki o mevzilenmenin ve stratejik işbirliğinin başlangıcı. Zaten Sayın Genel Başkanımızın konuşmasından sonra toplantıdan aldığımız yönelimler de bunun göstergesi. Hem Azerbaycan Devleti yetkililerinden hem Rus Devleti yetkililerinden hem de Türk Cumhuriyetleri temsilcilerinden aldığımız sinyaller, bu işbirliğini artık geliştirmemiz, genişletmemiz ve somut adımlar atmamız gerektiğini gösteriyor. Burada bütün bölgeyi kapsayacak bir adım atmamız lazım. Sayın Genel Başkanımız konuşmasında bunu şöyle ifade etmişti: Karadeniz’den başlayarak Doğu Akdeniz ve Hürmüz Boğazı’na kadar bir cephe var. Bu cephe Batı Asya’nın bir ucunu tutuyor, diğer ucu da Güney Çin Denizi. Aslında orada bütünleşik bir cephe var. Bu cephe içerisindeki bütün kuvvetleri ve ülkeleri yan yana getirmemiz lazım. Bu toplantı bu sürecin başlangıcıydı. Önümüzdeki süreçte Türkiye’de ve diğer ülkelerde bu toplantılar olmaya devam edecek.

Bu toplantılarda en çok olumlu tepki alan şey, Amerikan hegemonyacılığının bölgeye yönelik girişimlerine karşı kararlı duruş oldu. Mesela toplantıda, “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanıtacağız” dedik, en çok alkış aldığımız yer orası oldu. “Abhazya’yı tanıyacağız” dedik, yine büyük destek gördü. Önerilerimiz içerisinde ekonomik maddeler ağırlıkta olmakla birlikte; Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin, Abhazya Cumhuriyeti’nin birer devlet olarak dünyada tanınması, Kırım’ın Rus toprağı olduğunun kabul edilmesi ve Donbass’ta kurulan cumhuriyetlerin tanınması şeklindeki önerilerimiz alkış aldı. Orada kürsüde üç veya dört Rus konuşmacı vardı ancak dinleyici kitlesinin büyük çoğunluğunu Azeriler ve Orta Asya’dan gelen Türk Cumhuriyetleri’nin temsilcileri oluşturuyordu.

Sizin sıkça yaptığınız bir uyarı var: “Amerika’nın hedefinde İran, Suriye, Irak var” deniliyor ama siz ısrarla “Ön cephede Türkiye var” diyorsunuz. Bunu biraz daha açıklar mısınız?

“Ön cephede biz yokuz, İran’dan sonra sıra bize gelecek” şeklindeki görüş bir hurafedir. Gerçek öyle değil; Türkiye savaşıyor. Türk Silahlı Kuvvetleri… Bir kere 15-16 Temmuz’da Türkiye’de Amerika ile savaştık. 250’nin üzerinde şehit verdik, 2000 kadar gazimiz oldu. Karşı tarafta Amerika’nın Gladio kuvvetleri vardı; hatta o savaşta bazı NATO generalleri hayatını kaybetti. Gladio generallerini hapse tıktık, bugün Türkiye hapishanelerinde NATO generalleri var.

2014’te Silivri duvarını yıkmamızdan sonra Türk Silahlı Kuvvetleri PKK’ya karşı sınır ötesi harekâtlara başladı. PKK’yı hendeklere gömdü. Derken Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı harekâtı ve en son Barış Pınarı Harekâtı peş peşe geldi. Şimdi de Irak’ın ve Suriye’nin kuzeyinde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, Amerika’nın piyonlarına karşı savaşı var. Türkiye ön cephede savaşıyor, İran ise daha arkada duruyor. Amerika’nın hazırlıklarına bakıyoruz; Dedeağaç, Kavala, Selanik, Larissa, Stefanoviç, Girit’in kuzeyi, Kıbrıs’ın güneyi, Suriye ve Irak’ın kuzeyi… Amerika Birleşik Devletleri’nin bütün namluları İran’a değil, Türkiye’ye dönük. Biz bunu İranlı dostlarımıza da anlatıyoruz. Amerika; İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs ile birlikte Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye karşı Nemesis ve Nabuldina gibi tatbikatlar yapıyor. Yani Türkiye, İran’ın önünde bir kalkan konumunda savaşıyor. Ön cephede üç ülke var: Ukrayna cephesinde Rusya, Doğu Akdeniz ve Suriye-Irak kuzeyinde Türkiye, bir de 13 yıldır Amerika’ya karşı savaşan Suriye.

Cumhurbaşkanımızın Suriye’nin doğusunda Türkiye, Suriye, Rusya ve İran işbirliği açıklaması oldu. Hatta İran’ın da dahil edileceği belirtildi. Amerikalı yetkililerle görüşen bazı düşünce kuruluşu temsilcileri, Amerikalıların bu işbirliğinden çok rahatsız olduğunu söylüyor. Sizce durum nedir?

Tabii ki bozulurlar. Ancak şu gerçekleri de görelim: Türkiye hükümetinde çok önemli zaaflar ve bölünmeler var. Bir yanda Cumhurbaşkanımızın “Suriye’nin kuzeyinde Rusya, İran ve Suriye ile Amerikan emperyalizmine karşı harekât yapacağız” açıklaması var; diğer yanda Dışişleri Bakanımızın NATO ile ilgili konuşmasında “NATO için birinci tehdit Rusya’dır” demesi var. Hükümet hangisi? Cumhurbaşkanı mı, Dışişleri Bakanı mı? Cumhurbaşkanı, Dışişleri Bakanının bu açıklamalarının farkında değil mi?

Ayrıca Bakü’deki bu önemli toplantıya Türkiye Büyükelçiliği önce katılacak gibi görünürken son anda “katılmıyoruz” diyor. Türkiye Dışişleri Bakanlığı, Sayın Tayyip Erdoğan’ın denetiminden çıkmış, Amerika Birleşik Devletleri’nin kontrolüne girmiş gibi gözüküyor. Rusya’ya “birinci tehdit” demek, bir yandan doğalgaz alıp diğer yandan Rusya ile ilişkileri berhava etmek demektir. Hükümetin içinden Cumhurbaşkanı sabote ediliyor. Yine Dışişleri Bakanı “Amerika’nın Rusya’ya koyduğu yaptırımlara uyacağız” diyor; yaptırımlara uyarsan enerjiyi nasıl alacaksın, Türkiye’nin güvenliğini nasıl sağlayacaksın? Büyük tarihi fırsatlar kaçırılıyor. Daesh ya da başka herhangi bir terör örgütüne karşı bir başka terör örgütüyle iş birliği yapmanın yanlış olduğunu, bunun ölümcül bir hata olduğunu her zaman söylüyoruz. Dolayısıyla PKK-YPG’nin de Daesh’le mücadele ettiği iddiasının doğru olmadığını her zaman kanıtladık.

Gündemde F-16 alımı ve F-35 sorunu da vardı. Biden yönetimi, F-16’ların hem yükseltilmesi hem de yenilerinin sunulması konusunda Türkiye’yi desteklemektedir. Yönetim olarak bu desteği sağlamak için F-16 modernizasyonu konusunda çalışmalarımız devam ediyor. ABD yönetimi kararlı bir duruş sergiler ve Kongre üzerinde birlikte çaba sarf edersek bunu aşabileceğimizi düşünüyorum. Birbirinden bağımsız iki konunun, özellikle iki ülkenin NATO üyeliğinin F-16 alımına şart koşulması doğru olmaz, adaletli de olmaz. ABD Dışişleri Bakanı, basın toplantısının ardından Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’la bir araya geldi. Görüşme, Esenboğa Havalimanı’ndaki şeref salonunda gerçekleşti. Blinken, görüşmenin ardından Anıtkabir’i de ziyaret etti.

Sayın Genel Başkan, bakın burada Dışişleri Bakanımız Kafkaslar’da barış ve istikrarı Amerika ile kuracağından bahsediyor. Oysa Kafkaslar’da barış ve istikrarı Türkiye, Azerbaycan ve Rusya, Karabağ Savaşı’nda birlikte oluşturdular. Bir Kafkas barışı kuruldu. Amerika ise karşı tarafta yer alıyor. Bu barış nasıl kuruldu? Azerbaycan ordusunun kahramanlığı, Türk Silahlı Kuvvetleri ve Türkiye’nin Azerbaycan ordusunun yanında yer almasıyla kuruldu. Ki o savaşın başında Vatan Partisi sürece müdahale etmiştir. Hükümet o zaman “Gelsin dünya çözsün” diyordu. Biz “Dünyayı buraya çağırmanın alemi yok, Türk Silahlı Kuvvetleri gidecek, Azerbaycan ordusunu destekleyecek” dedik. Rusya da bizimle beraber oldu. Bunu Sayın Cumhurbaşkanımız da New York’tan dönerken uçakta, “Putin olmasaydı biz Karabağ Savaşı’nı kazanamazdık” diyerek ifade etti. Kafkaslar’da Rusya, Türkiye ve Azerbaycan’ın kurduğu “Türk-Rus barışı” dediğimiz bir barış var. Şimdi Dışişleri Bakanımız çıkıp “Blinken ile Kafkaslar’da barış ve istikrar kuracağız” diyor. Ermenistan’ın arkasında olan, Kafkas barışını bozmak isteyen, hem Rusya’ya hem Türkiye’ye düşman olan, Türkiye’ye namlularını çevirmiş bir Amerika ile mi barış kuracaksınız? Amerika, Ermenistan’ın yanındayım diyor; Pelosi’nin ziyaretini hep birlikte izledik.

AK Parti hükümeti içerisinde bugün çok açık bir fay hattı oluşmuş durumda. Fay hattının bir tarafında, Suriye, Rusya ve İran ile beraber hareket edip “Suriye’nin kuzeyinde harekat yapacağız” diyen bir Cumhurbaşkanı; diğer tarafında ise Amerika’ya gidip “Gel, Suriye’de biz çözelim” diyen bir Dışişleri Bakanı var. Amerika’yı sürece dahil etmek bir fay hattıdır. AK Parti içindeki bu ikilik, Cumhurbaşkanlığı’nın Dışişleri Bakanlığı’nı kontrol edemediği bir manzarayı ortaya çıkarıyor. Eğer NATO için Rusya’yı birinci tehdit olarak kabul ederseniz, Azerbaycan ve Rusya sizi tabii ki dışlar.

Tek taraflı yaptırımları kabul etmediğimizi söylüyoruz ama aynı zamanda yaptırımları delmediğimizi de ifade ediyoruz. Bu, yaptırımlara uyduğumuz anlamına gelir. Zaten Mir sistemi ödeme sisteminden, tam Rusya ile toplantı yaptığımız gece çıkıldı. Seçime giden Türkiye’de Amerika ile Rusya arasında bocalayan bir siyaset ayakta kalamaz. Türkiye’de iktidarların artık Amerika tarafından tayin edilmediği bir döneme girildi. AK Parti bile Atlantik sisteminden koptuğu için ayakta durabiliyor.

F-16’lardan veya F-35’lerden medet ummak, stratejik bir hatadır. Amerika, Dedeağaç’tan Girit’e kadar üsler kurarak Türkiye’ye tehdit oluşturuyor. Kendi güvenliğinizi, sizi tehdit eden bir güce bağlayamazsınız. F-16 yerine İngiliz uçakları almak da bir şeyi değiştirmez; aynı sisteme bağlısınız. Türkiye, savunma stratejisini Rusya gibi her alanda iş birliğine hazır ülkelerle yeniden kurmak zorundadır. Hava kuvvetlerinde Rus uçaklarının, manevra kabiliyeti ve vurucu güç açısından Amerikan uçaklarına göre üstün olduğunu tecrübeli pilotlarımızdan biliyoruz. F-16’ların peşine takılmanın bir anlamı kalmamıştır. F-35 olmayınca F-16’yı bari modernize edelim dedik, Türkiye’nin bir buçuk milyar dolarını çarptılar. Hakikaten, bir buçuk milyar doları çarpıyorsun; üç beş kuruş, üç beş milyon dolar depremde yardım edince neredeyse bayram edecekler var. Yani bir buçuk milyar dolar ne demek? Otuz milyar Türk lirası demek. Türkiye’nin otuz milyarını çarpıyorlar.

(Reklam arası)

Dış politika ve mevcut gündemin dışında yeni bir konuya geçeceğim. Sorunuz yoksa Sayın Özçelik? Yoktu. Şimdi seçim ve deprem… Deprem varken seçim olur mu? Anayasa’da sadece savaş durumunda seçimin ertelenebileceği belirtiliyor ancak savaştan daha ağır koşulların olduğu yorumları var. Siz Vatan Partisi Cumhurbaşkanı adayısınız; mevcut koşullar seçim için elverişli mi?

Ben tabii Cumhurbaşkanı adayıyım ama aynı zamanda bir kamu hukukçusuyum. Hukukla, kanunla gidelim. Seçmen kütükleri hakkındaki kanunun 36. ve 39. maddelerine bakarsak bir sonuca varabiliriz. Rejiden rica edeyim, 36. maddeyi ekrana getirelim. Biz biliyoruz ama izleyenlerin iyi anlaması için tane tane okuyalım.

36. madde şöyle diyor: “Seçmen kütüğü, adres kayıt sistemindeki bilgiler esas alınarak her yıl güncelleştirilerek oluşturulur. Kütük düzenlemesi nedeniyle seçmen hiçbir şekilde oy kullanma hakkından yoksun bırakılamaz. Adresi kapanmış olması sebebiyle adres kayıt sisteminde görünmeyenler, Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü’nün adres kayıt sisteminde bulunan en son geçerli adres kayıt bilgileri kapsamında seçmen kütüğüne kaydedilir.”

Ayrıca madde, seçmen kütüğünün 4 yılda bir yeniden düzenlenmesi ve 2 yılda bir denetlenmesi için Nisan ayının ikinci pazar günü yazım yapılmasına Yüksek Seçim Kurulu’nca karar verileceğini belirtiyor. Buradan anlıyoruz ki Nisan ayının ikinci pazarına kadar yazım yapılması lazım.

Seçimi 14 Mayıs’a alacaklarını söylüyorlar. Anayasa gereği seçim, başlangıç tarihinden 60 gün önce süreç başlar. Eğer 14 Mayıs’ta yapılacaksa 14 Mart’ta süreç başlamalı, yani 20 gün kalmış. Eğer 18 Haziran’da yapılacaksa 18 Nisan’da başlıyor, ona da 48-55 gün var. Şimdi, bu süre zarfında adres kayıt sistemi ne olacak? Yıkıntıların altında kalan cenazelerimiz var; kim öldü, kim kaldı bilmiyoruz. Vatandaşımız sağ mı, kayıp mı? Ölülerle seçim yapılmaz, ölülerin seçme hakkı yok.

Seçmen şu anda nerede? Van’a mı yerleşti, Mersin’e mi gitti, İstanbul’a mı geldi? Bunları bilmiyorsunuz. Bu insanların oy hakkını nasıl garanti altına alacaksınız? Apartmanı, evi, ocağı yıkılmış; şu anda hangi konteynerde, hangi çadırda? Bunları 15-20 gün içinde nasıl kaydedeceksiniz? 9 Nisan’a denk gelen yazım tarihine şunun şurasında 45 gün var.

Bir de 39. madde var. Seçmen kütüğünde yazılı adreslere göre muhtarlık bölgesi askı listeleri her yıl Mart ayında hazırlanır. Mart ayına bir hafta kaldı. Bir haftada bu listeler nasıl hazırlanacak? Hatay Seçim Kurulu Başkanı nerede? Hastanede mi? Muhtarımız nerede? Konteyner kentin muhtarı kim? Çadır kentte oy verilir diyormuş bazı aklı evveller; hukuku bilmeyenler. Çadır kentte “muhtar” mı var? Kafadan uydurma muhtar seçimi mi yapacaksın?

Bu kanun 90 sayfa. Seçim yapmak kafadan uydurulduğu gibi bir olay değildir. Türkiye’nin problemi demokratik, tartışmasız ve herkesin sonuçlarını meşru göreceği bir seçim yapmaktır. Seçimden sonra “yasal değildi, kayıtlar uydurmaydı, mükerrer oy kullanıldı” tartışmalarına yol açacak bir tabloyla karşı karşıyayız.

Türkiye’de 1945’ten sonra Atlantik güdümünde bir sistem oluştu. 1980’den sonra bu sistem yozlaştı ve “sandık odaklı” düşünen bir politikacı tipi çıktı. Türkiye, Türk milleti veya insan odaklı düşünmüyorlar; “bizim oyumuz artar mı” diye düşünüyorlar. İnsanı, yaşayanı düşünmediği gibi mübarek ölülerimizi de düşünmüyorlar. Bu, CIA demokrasisi dediğim, sandığı putlaştıran bir sistem yozlaşmasıdır.

Anayasa koyucu, savaş halini seçimlerin ertelenmesi için öngörmüş ama bugün karşı karşıya olduğumuz durum, atom bombalarının yarattığı yıkımdan farksız, Ukrayna’daki savaştan daha ağır bir yıkımdır. Türkiye bu yıkımdan bir ganimet mi çıkarmaya çalışacak, yoksa “Türkiye nasıl demokratik bir seçimle çıkar” sorusuna mı yanıt arayacak? Felaketin üçüncü gününde seçim tartışmaları başladı, maalesef sadece altılı masa değil, genel bir anlayış sorunu var. AK Parti içinden de “seçim ertelenmeyecek, yapılacak” deniliyor. Şu anda seçimi daha hızlı yapma eğilimi var. Bunu nasıl yorumladınız? Sizin yorumunuz nedir?

Yorumumu biraz evvel söyledim. Yani yapılamaz bir seçimle karşı karşıyayız. Bakın, Yüksek Seçim Kurulu bu maddeleri önüne koyacak. Ben şimdi buraya 36-39. maddeleri getirdim ama siz de söylediniz; kanun kaç sayfa? 90 sayfa. Yüksek Seçim Kurulu bu 90 sayfayı önüne koyacak; koymuştur bile şimdi. Zaten Yüksek Seçim Kurulu, bölgeye üyelerini vesaire gönderdi. Önüne koyduğu zaman Yüksek Seçim Kurulu diyecek ki: “Ya arkadaş, bizim bu kanunlara göre hukuka uygun bir seçim yapma koşullarımız yok. Bir mücbir sebep var, zorunlu bir sebep ortaya çıktı.” Yüksek Seçim Kurulu bununla karşılaşacak. O zaman Meclise bir yazı mı gönderecek? Tabii ki Yüksek Seçim Kurulunun bunu saptamaması mümkün değil. Hepimiz Yüksek Seçim Kuruluna gidelim, 90 sayfalık kanunu önümüze koyalım. Hakim olmayabiliriz; bakın, şu maddeyi okuduk, çoban bile bu maddeyi anlar, yargıçlar fazlasıyla anlar. O zaman bu kanunlara göre bu seçim nasıl yapılacak? Demokratik olacak mı o? Yoksa yangından mal mı kaçırılacak? Yani felaketten bazıları ganimet mi çıkartmaya çalışıyor?

Seçim tarihi yaklaşırken Atlantik medyasında “kaos” başlıkları, “kan banyosu” manşetleri atılıyor. Siz de çok dikkat çekici bir yere işaret ettiniz; “Tartışmasız seçim önemli” dediniz. Yani her koşulda bu tarif olursa tartışmalı olur. Hukuka uygun, kanunlara uygun, meşru ve halkın vicdanında da kabul edilen bir seçim yapmak durumundayız. Yoksa aceleye getirmek, depremden kâr üretmek, bu amaçla seçim olmaz. Sonuç itibarıyla arada bir tarih farkı olabilir ama sağlıklı bir seçim olur. Veya ondan sonra Türkiye’yi daha derin çatışmalara sürükleyecek, herkesin meşru kabul etmeyeceği bir seçim de yapılabilir.

Peki, “ertelenirse bir kaos iklimi oluşur” çekincesi olabilir mi? Hayır, olmaz o kardeşim. Ben ertelemeden yana bir şey söylemiyorum, ben olayı Yüksek Seçim Kuruluna bırakıyorum, kanunları koyuyorum. Yüksek Seçim Kurulu yarın bu 90 sayfalık kanunları önüne koyar; koyacak, koymuştur; şu anda koymuş bulunuyor. Ondan sonra “Aslanlar gibi çok güzel, demokratik bir seçimi ben yönetirim” diyorsa amenna. Burada bir sorumsuzluğa ve vurdumduymazlığa dikkat çekiyorum. Halkın dertleriyle beraber olmayan bir politikacı tipi üretildi demokrasi adı altında. Sandığa kilitlenmiş, kendi çıkarlarına kilitlenmiş, halkı düşünmeyen… Devrim döneminde o vurdumduymaz politikacı yok; Anadolu’ya geçmiş, kelleyi koltuğa almış, en büyük demokrasiyi yaratmış. Çünkü sandığa seçmeni götürmek mi demokrasi, yoksa Anadolu’nun köylüsünü silahlandırıp, hayatını ortaya koyarak düşmanı ta Akdeniz’e kadar döküp kovmak mı demokrasi? Biri sandığa bir adamı götürmek, diğeri adamın ölümü göze almasını sağlamak. Hangisi demokrasi? Mustafa Kemal mi demokrasinin lideriydi, yoksa falanca mı? Mustafa Kemal sandıktan çıkmadı denebilir; gerçi Erzurum’da, Sivas’ta o da sandıktan falan çıktı ama neyse. O zaman iki dereceli seçmen vardı, beğenmiyorlar şimdi. Ama Mustafa Kemal ne yaptı? Bu milleti ölümü göze alarak cepheye toplayabildi ve şehit olarak düşmanı denize döken bir ordu ve millet kurdu.

Anayasa’nın 15. maddesinde şu ifade var: “Savaş, seferberlik veya olağanüstü hallerde, milletlerarası hukuktan doğan yükümlülükler ihlal edilmemek kaydıyla, durumun gerektirdiği ölçüde temel hak ve hürriyetlerin kullanılması kısmen veya tamamen durdurulabilir veya bunlar için Anayasa’da öngörülen güvencelere aykırı tedbirler alınabilir.” Fakat siz bu maddeye dayanarak seçimi erteleyemezsiniz çünkü seçimin ertelenmesine ilişkin Anayasa’da özel bir hüküm var. Özel hüküm olduğu zaman bu genel hükümlerden yararlanarak o özel hükmün üstünden atlayamazsınız. Anayasa’da çok açık bir hüküm var, “Savaş nedeniyle seçim ertelenebilir” diyor. Dolayısıyla ya Anayasa’yı değiştireceksiniz ya da hakikaten demokrasiye bel bağlamış güçler Mecliste 400 oy çıkarıp erteleyecek. Veyahut erteleyemezler ama Türkiye’nin önüne dağlar gibi yeni sorunlar yığarlar. O zaman bu seçim hiçbir şeyi çözmez, yeni seçim kışkırtmış olursunuz.

Şu anda sorumsuzluk ortamı var. “Korkaklar arenası”nda yaşıyoruz; herkes korkuyor. Ya ben bu karşılaştığımız tabloyu ortaya koyarsam derler ki “Seçimden kaçıyor”. Bu halkı düşünmeyen, demokrasiyi düşünmeyen, seçmeni düşünmeyen, hakiki bir seçimi düşünmeyen, kendi dar parti çıkarını düşünen korkaklar var. İnşallah onlar azınlığa düşerler.

Avrupa’daki birçok ülke Ukrayna Savaşı’nda Amerika’nın kuyruğuna takıldı ve hem Avrupa’yı mahvettiler hem de kendi iktidarlarını riske attılar. İngiltere’ye başbakan dayanmıyor. Kuzey Akım’ı Amerika’nın patlattığı ortaya çıktı. Bir gazeteci bir sürü ayrıntı yayınladı, itibarını sarsmaya çalışıyorlar ama belge sunuyor. Acaba Scholz bundan haberdar mı diye bir soru var. Birleşmiş Milletler’de gerek Rusya gerek Çin bunun araştırılmasını istiyor. Bu süreç nereye gidiyor?

Bakın, Türkiye açısından olaya bakarsak; Amerika’nın güdümüne girerseniz size başbakan da dayanmaz, meclis de dayanmaz. Türkiye’nin “NATO için birinci tehdit Rusya’dır, biz de NATO ülkesiyiz” diyenlerden kurtulması lazım. Türkiye, Amerika’ya bağlı olarak sorunlarını çözemeyeceği gibi sorunlarını kangren haline getirir. Bugün istikrarın coğrafyası Avrasya’dır; Türkiye, Rusya, Çin, İran… Cezayir’den Afrika’ya, Latin Amerika’ya kadar buralar. Amerika’nın güdümüne giren ülkelerde istikrarsızlık oluyor. Türkiye Amerika denetiminde kalırsa kaosa yuvarlanır. İYİ Parti ve CHP yöneticileri “İktidara geleceğiz, hapishanedekileri çıkartacağız, onları tekrar ordunun ve polisin başına getireceğiz” diyorlar. Bu bir kaos. FETÖ’yü, PKK’yı tekrar devletin içine yerleştirmeye kalkarsanız kaos olur. Atlantik sisteminde Türkiye için kaostan başka bir şey yok. Türkiye’nin bağımsız olabileceği iklim Avrasya’dır.

Kutadgu Bilig ve devlet teorisi üzerine 15-20 yıllık emeğimin ürünü olan bir inceleme yaptım. Devlet teorisi hocası olduğum için hep kamu hukuku derslerinde Aristo’yla, Eflatun’la başlayan değil, Batı Asya coğrafyasındaki bu kurucu büyük teorisyenlerin birikimiyle başlamayı düşünürdüm. Oktan Oğuz’un “Bozkurt Efsaneleri ve Gerçekleri”, “Orta Asya Uygarlığı” gibi kitaplar bu çalışmaların temelini oluşturdu. Kutadgu Bilig’i tekrar okudum; bin sayfa uzunluğunda bir eser. Koca koca tarihçiler onun “öğütler kitabı” olduğunu söylerler ama o, Türklerin devlet tecrübesinin yazıya döküldüğü büyük bir aydınlanma eseridir. Şehname ile ilgili incelemem de çıkıyor, Nizamülmülk’ü de ekleyip bunu kitap haline getireceğim.

Neden 11. yüzyılda bu eserler yazılmış? Yusuf Has Hacip Kutadgu Bilig’i, Nizamülmülk Siyasetname’yi yazmış. Farabi’nin ideal devleti biraz Eflatun ve Aristo tekrarı gibi, ama Yusuf Has Hacip ve Nizamülmülk’ün eserleri Türklerin devlet birikimini teori haline getirmiştir. Bir de “Türk Şehnameleri” var, kayıp ama Kutadgu Bilig’in mukaddimesinden Yusuf Has Hacip’in bu eserlerden yararlandığını anlıyoruz. Orhun Yazıtları’nda da 8. yüzyılda bir devlet teorisi var. Türklerin devlet kuruculuğu M.Ö. 3000’lerden, atlı çoban kültürünün yarattığı örgütlenme kabiliyetinden gelir. Dolayısıyla hukuk fakültelerimizde, siyasal bilgilerde bunları okutmamız lazım.

Şehname ile Kutadgu Bilig’i karşılaştırdığımda, ikisi de 11. yüzyıl olmasına rağmen; Şehname’de efsane çok, Kutadgu Bilig’de efsane yok. Kutadgu Bilig daha gerçekçi ve pratikten üretilmiştir. Ama orada 700 yıl, 1000 yıl yaşayan insanlar, devler falan filan var. Bizim Kutadgu Bilig’imizde hiç öyle şeyler, efsaneler yok. Son derece gerçekçi, tecrübeden ve pratikten üretilmiş bir Devlet Teorisi görüyoruz. Ama edebi bakımdan tabii Şehname çok müthiş bir kitap. Kutadgu Bilig de manzum; edebi değeri çok yüksek olan bir eser.

Bugünkü sivil toplumculukla karşılaştırırsanız ne söylemek istersiniz? Valla şunu söyleyeceğim: Bazen böyle tweetler görüyorum. Diyor ki: “Depremden bizi emekçiler kurtarır.” Ben de diyorum ki, örgütsüz bir emekçi, bırak deprem altındaki adamı, kendisini bile kurtaramaz. Bakın, “Emekçiler yapar, emekçiler…” gibi budalaca bir şey var. Örgütsüz emekçi ancak köle olur. Gerçek kurtarıcı; Vatan Partisi’nde örgütlü emekçi, ama daha önemlisi devletin örgütlenmesinin başına geçen halktır. Örgütsüz, devletsiz emekçiye muazzam kudretler izafe etmek uydurmadır. Depremle karşılaştığımız zaman “Sivil toplum şunu yapar, bunu yapar” diyorlar. Nasıl yapar devlet olmadan? Hangi ekskavatörüyle yapacak? Sivil toplumun ordusu mu, askeri mi, polisi mi var? Yolları, tırları, kamyonları nasıl ulaştıracak? Kaç battaniyesi, kaç dirhem ilacı var? Devlet, örgütlü bir devlet bunu başarabilir.

Örgütsüz emekçi, örgütlü sermaye sahibi kadar bile insancıl olamaz. Bireysel olarak bir bardak su verebilir ama Türkiye devletle çözülecek problemlerle karşı karşıya. Devleti devre dışı bırakıp devletsizliğe prim verenlerin bilimle, bilimsel sosyalizmle, Atatürk’le hiçbir ilgisi yok. O zaman Atatürk devlet kurmazdı. Atatürk dönemindeki veya İsmet Paşa dönemindeki depremlerde sivil toplum mu yaraları sardı? Erzincan depremi ve ondan evvelkiler ortada. Bunlar, halkçı gözükerek insanları hurafelerle aldatan, gerçekçilikle ve halkla hiçbir ilgisi olmayan sivil toplumcu yaklaşımlardır. Oysa emekçiler çadır kentlerde, konteynerlerde hep ne diyorlar? “Devletimiz sağ olsun, sorunları çözeriz, Allah devlete zeval vermesin.” Çünkü devletsiz kaldığı zaman ayak altında, duvar altında, çizme altında kalacağını biliyor.

Peki ya liyakat konusu? Bu eleştirilerde kuşkusuz haklılık var. Bu durum, yozlaşmış sözde demokrasinin sonuçlarıdır. Partiler halkı düşünen, halka hizmet eden karakterde değil; tamamen iktidara gelip Türkiye’nin kaynaklarını paylaşma odaklı hale geldi. “Eniştemi buraya koyayım, bacanağımı şuraya getireyim, baldızım, komşum, aşiretimden biri olsun” anlayışıyla bir sistem oluştu. Bu demokrasi değil. Atatürk zamanında liyakate dayanan bir devlet yönetimi vardı. O dönemde liyakatli insanları tayin etmenin yanı sıra onları yetiştirmek de çok önemliydi; Köy Enstitülerini kuruyordu, Halkevlerini kuruyordu. Talip Apaydın’ı, Fakir Baykurt’u, Mahmut Makal’ı o yokluktan alıp yetiştiren bir devrimci dönemdi. Onlardan hiçbiri yamuk, bozuk adama dönüşmedi; hepsi namuslu, çalışkan ve liyakatli insanlar oldular.

Demek ki devletin liyakatli insan yetiştirme, yani milli eğitim sorunu var. Ben de Köy Enstitüsü’nün devamı olan bir öğretmen okulundan mezunum. Aksu Öğretmen Okulu’nda üç bin dönüm pamuk tarlamız vardı; çapasını, budamasını, pamuk toplamasını kendimiz yapardık. Üretimle eğitimi harmanlıyorduk. Keşke şimdi bu tür okulları yaygınlaştırabilsek. Büyük romancımız ve hikayecimiz Osman Şahin de bir Köy Enstitüsü mezunudur. Toroslar’dan, Mersin’in Aslanköyü’nden çıkmış bu değerli dostumuzun “Bozkırda Vivaldi” adlı, Köy Enstitülerini anlatan kitabı bugünün okuması olsun.

Sayın Genel Başkan, deprem sürecinde Diyanet İşleri Başkanlığı da hedef tahtasına konuldu. “Diyanet kapatılsın” propagandası yapılıyor. Personelin sahada olduğunu, taş taşıdığını, battaniye dağıttığını görüyoruz. Diyanet, Türk devriminin bir kurumudur. Onu kapattığınız zaman irticaya tam bir özgürlük verirsiniz. Diyanet düşmanlığı, en sonunda Atatürk devrimi düşmanlığına çıkar. Türkiye’deki bazı çevreler her fırsatta imam hatip ve Diyanet düşmanlığı yapıyor, bu çok yanlış.

Deprem bölgesinden kaçış ve göç konusunda ise şunu söyleyeyim: Amik Ovası Türkiye’nin en verimli alüvyon ovalarından biri; Türkiye’nin tarım ihtiyacının büyük kısmını karşılıyor. Orayı terk etmek, vatanı terk etmektir. Japonya’yı kimse terk etmiyor; depreme dayanıklı mekanlar, evler, ticarethaneler yaparak mücadele ediyorlar. Biz de planlı olmalıyız. Atatürk zamanında Yalova şeftali bahçesi, Adapazarı tarım alanı, İstanbul ise kültür ve finans merkezi olarak planlanmıştı. Biz ise sanayiyi fay hatları üzerine kurduk; maliyet ucuz diye. Şimdi ne oluyor? Devamlı yıkılıyoruz. Vatan Partisi olarak İstanbul’un nüfusunu 10 yılda 5 milyona düşüreceğiz. Sanayiyi Anadolu’ya, kıraç arazilere nakledeceğiz. Kanal İstanbul ile nüfusu 25 milyona çıkarmak depremi davet etmektir. Bizim projemiz İstanbul’a kanal değil, Anadolu’ya sudur.

Depremle ilgili yargılamalar başladı ama asıl yargılanması gereken 1945’ten beri uygulanan, 1980’den sonra iyice derinleşen “Küçük Amerika” programıdır. Kamuculuğu, planı, halkçılığı ve aydınlanmayı terk ettik; bu belayla karşılaştık. Suçlu programın kendisidir. Sadece iki müteahhidi içeri atıp sistemi kurtaramazsınız. Aydınlık gazetesi bir gün “Sanık sandalyesinde neoliberalizm var” diyor, çok doğru; ertesi gün “Konteyner vurguncularının peşindeyiz” diyor. Bu, sistemi kurtarmak için suçu kişilere yıkan bir yöntemdir.

Köy Enstitülerinin kuruluş yerlerine bakın; tarıma elverişli olmayan yerlere, yamaçlara, taşlık arazilere kurulmuştur. Çünkü toprağını korur. Biz ne yaptık? Adana’ya, Çukurova’ya, Adapazarı’na, en verimli ovalarımıza blokları diktik. Fay hatları üzerindeki o alüvyonlu topraklar milyonlarca yılın ürünü, verimli tarım topraklarıdır; depremin Türkiye’ye “iyiliği” bu topraklardır, biz ise oraları yok ettik.

Son olarak Azerbaycan’daki toplantıda okuduğum bir konuya değinelim. Bir İskit hikayesi vardır; tarih boyunca herkes kendini İskitlere bağlar. Ruslar “Atalarımızdı” der, Farslar “Dedelerimizdi” der, Türkler “Sakaydı, Türk’tü” der. Hepsi de doğrudur. İskitler hepimizin ortak atasıdır. Uçlarından çekiştirmeyi bırakıp ortak değerlerimize sahip çıkmalıyız. Ya şu İskitlerin bir tarafına yapışıp çekiştirmeyelim, yırtacağız İskitleri. Hepimizin dedesi İskitler. Çünkü İskitler, Pasifik Okyanusu’ndan Doğu Avrupa’ya kadar olan alanlara hâkim olmuşlar. Dolayısıyla o topraklarda yaşayan Slavlar da var, Türkler de var, Moğollar da var, Farslar da var falan filan. Onun için bu çekiştirmeyi bırakalım.

Alexander Blok diye bir Rus şairi var; 1918 yılında “İskitler” diye bir şiir yazmış. Hatta ben “Asya Çağı’nın Öncüleri” kitabında onun şiirine yer vermiştim. Çok müthiş bir şiir. Yani bir Asyalı meydan okuması; Batı emperyalizmine Asya’dan meydan okuyor. Bugün konferansta da okudum. Batı emperyalizmine sesleniyor Alexander Blok: “Siz milyonlarsınız, biz ise kıyamet kadarız. Deneyin savaşmayı bizle. İskitleriz, serde Asyalılık var, bu çekik ve bu aç gözlerimizle.” Bakınız, Rus şairi ama Ruslarda da tabii çekik göz çok fazla; Türklerle, Tatarlarla karıştıkları için. “Size yüzyıl, bize saat. Boynu bükük köle gibiyiz. Moğollarla Avrupa arasında bir büyük kalkan oluşturduk işte biz.” Rus tarihinde Slavlar eskiden Cengiz Han ile Avrupa arasında bir kalkan oluşturmuş ama şimdi ondan pişman, onu söylüyor.

Şiir çok uzun ama herkese öneririm, Google’dan bulabilirler. Sonuç şöyle: “Kımıldamayız kudurgan Hun’un eli ceset cebine girerken.” Yani siz Batılılar; Hunları, cesetlerin cebinden yağma yapan yağmacılar diye suçluyorsunuz. Ama artık sizin bu suçlamalarınız karşısında biz, Hun’a karşı, Asyalılara karşı kımıldamayız, bizi alet olarak kullanamazsınız. “Kenti yaktığı, yılkı soktuğu gün ve beyaz kardeş iti pişirirken…” Hunlar hakkındaki Batı’daki suçlamaları ifade ediyor ama artık bizi Hunlara karşı kışkırtamazsınız diyor.

Son kez kendine gel ey eski dünya! Yani yıkılan Batı sistemine sesleniyor. “Emek ve barış şölenidir.” Son kez kardeş şöleninde buluşmaya çağırıyor herkesi bu “barbar”. Bir barbar çalgısıyla Batı’ya sesleniyor; “Sizi bir kardeş şölenine çağırıyor, bize düşmanlığı bırakın” diyor. Güzel bir şiir.

Çıkış Yolu’nun sonuna geldik. Ben çok teşekkür ediyorum Sayın Genel Başkan. Alexander Blok’un olağanüstü güzel bir şiiridir bu. Alexander Blok’un bu güzel “İskitler” şiiriyle veda etmiş olalım, izleyicilerimize de önermiş olalım. Aydınlık Gazetesi Ankara Temsilcisi Sayın İsmet Özçelik ile birlikte sorduk; Sayın Genel Başkan Doğu Perinçek ve Sayın Berke Mustafa yanıtladı. Çıkış Yolu’nun sonuna geldik. Ulusal Kanal’da kalın. Esen kalın efendim.

Paylaş