İyi akşamlar efendim. Bu kez Çıkış Yolu programında birlikteyiz. Bu hafta özel bir konuyu ele alacağız: Türkiye’nin uyuşturucuyla mücadelesini konuşacağız. Sayıları değil, insanları konuşacağız. O yüreklere, ocaklara düşen ateşleri nasıl söndürebiliriz, onu konuşacağız. Nasıl çareler üreteceğiz? Çarpıcı yakınmalarla, diz dövmelerle değil; sahaya inen, Türkiye’mizin bu sorununu tam da can evinden bilen, hedefleyen, saptayan ve “Bütün gücümüzle biz iyileştiririz, biz kazanırız, biz önleriz” diyen konuklarım stüdyomda.
Hemen onlarla konuya başlamak istiyorum. Programın kapısını ardına kadar bizlere açan Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek de bizimle birlikte; kendisine teşekkür ediyoruz. Türkiye’nin bu yoğun siyasi gündeminde uyuşturucuyu tartışmaya açtınız. Programın müdavimleri başka konuları bekliyordu belki ama neden uyuşturucu? Size bu soruyu soracağım ancak öncesinde ikinci bir zor sorum daha var: Neden kadınlarla birlikte bu konuyu konuşuyoruz? Siz bu soruların yanıtlarını düşünürken konuklarımı tanıtmak istiyorum.
Çok değerli konuklarım var. Sayın Derya Ülger, Ak Hayatlar Uyuşturucu ve Bağımlılıkla Mücadele Derneği Genel Başkanı. Sayın Prof. Dr. Tülin Oygür, Cumhuriyet Kadınları Derneği Genel Başkanı, hoş geldiniz. Sayın Meltem Ayvalı, Vatan Partisi Öncü Kadın Genel Başkanı, siz de hoş geldiniz. Pazar günü kurultayınız vardı, orada aldığınız önemli kararlardan biri de buydu. Hepsini birazdan konuşacağız.
Programa gelmeden önce haberlerde gezindim. Beyoğlu’nda sokak ortasında uyuşturucu kuyruğu oluşmuş; polis 60 ayrı adrese baskın yapıyor. Bunlar bir, bir buçuk günlük haberler. Eylül Sultan’da, Göztepe Mahallesi’nde aramalar yapılmış; polis helikopteri ve özel harekât operasyona katılıyor. Batman’da, Diyarbakır’da, Manisa’da ve Giresun’da da aynı hareketlilik var. Bolu’da bir araç “dur” ihtarına uymuyor, arama yapıldığında içerisinden 35 kilo ağırlığında 216 bin uyuşturucu hap çıkıyor. Gümrüklerde çikolata ve çay kutularına gizlenmiş 46,5 kilogram uyuşturucu ve 109 bin 200 adet hap ele geçirildi. Ticaret Bakanlığı’na bağlı gümrük muhafaza ekipleri, bu yılın ilk 8 ayında gerçekleştirdikleri operasyonlarda 5 milyar değerinde uyuşturucu ve kaçak eşyaya el koydu.
Öte yandan, uyuşturucu bağımlısı kızını sokak ortasında sopayla döven bir anne haberi düştü gündeme. Beşiktaş’ta da iki gencin üzerinde kokain yakalandı. Sayın Perinçek, size dönmeden önce bir ekleme yapayım: Narkotik tarihinde bir ilk yaşandı. Polis, şüphelendiği aracı durdurdu, araçta hiçbir şey bulamadı. Ancak şahsın sürekli kol saatine bakması polisin dikkatini çekti. Saatin arka tarafında mıknatıslı gizli bir bölme olduğu anlaşıldı ve içerisinden uyuşturucu çıktı.
Evet, bu son günlerin manzarası. Sayın Perinçek, neden bu yoğunluk? Siz bunu nasıl açıklıyorsunuz?
***
**Doğu Perinçek:** Sizin bu açıklamanız İçişleri Bakanlığı bülteni gibi oldu. Biz ise daha çok insaniyet açısından bakıyoruz. Başta da söyledim, sayıları konuşmayacağız. 3 milyon bağımlıdan bahsediyoruz belki ama biz “nedenini”, “nasıl iyileştireceğimizi”, “nasıl kazanacağımızı” ve “nasıl önleyeceğimizi” konuşalım istiyorum.
Bu, Türkiye için çok büyük tehditler içeren, vicdani bir sorun. Gençliğimizi kurtarmak önümüzde duran en esaslı görevdir. Bu gençlik; sanayide, tarımda, sanatta ve siyasette Türkiye’nin geleceğini kuracak insanlarımızdır. Onları zehirleyen, hayattan koparan bir tehditle karşı karşıyayız. Cumhuriyet Kadınları Derneği ve Vatan Partisi Öncü Kadın bu sorunu ele almayı kararlaştırdı. Biz de parti olarak bu işin içine gireceğiz. Uyuşturucu bir suç bataklığıdır. İnsanımızı kaybedersek hiçbir şeyimizi kurtaramayız. Prof. Dr. Tülin Oygür önderliğinde başlayan “Uyuşturucuya Karşı Anneler Hareketi” kutsal bir harekettir ve inanıyorum ki bütün toplumu seferber edecektir. Bu mesele sadece ailelerin değil, devletin de meselesidir. Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin bu konunun önemini kavraması lazım. COVID-19 salgınında Türkiye nasıl dünya ölçeğinde başarılar kazandıysa, bu toplumsal hareket sayesinde uyuşturucuyla mücadelede de başaracağız.
**Sunucu:** Sayın Perinçek, bu illet hayatımıza ne zaman girdi?
**Doğu Perinçek:** Bu uyuşturucu bize Batı’dan, Batı’nın çürüyen ideolojisinin sirayetiyle girdi. Batı toplumlarında büyük bir umutsuzluk ve karamsarlık var. Gençliği mücadeleden koparmak, esir almak için bireyciliği, benbenciliği pompaladılar. 68 hareketi temizdi, devrimciydi; uyuşturucuyla hiçbir ilgisi yoktu. Ancak 68 hareketi bastırıldıktan, gençler hapse tıkıldıktan sonra o umutsuzluk ortamında Türk gençliği Batı’nın yozlaşmış kültürüyle karşı karşıya kaldı. Esas olarak 80’lerden sonra, 12 Eylül darbesi sonrasında bu bela topluma tamamen sirayet etti.
***
**Derya Ülger:** Sayın Genel Başkanım, programımızı bize tahsis ettiğiniz ve bizleri konuk ettiğiniz için teşekkür ederim. 17 Eylül’de “Uyuşturucuya Karşı Anneler Hareketi” için basın açıklaması yaptık. Orada bir hata yaptık, sadece projemizin adıyla çağırdık basını. Keşke “Taliban’a, haşhaş ekimini yasakladığı için teşekkür ediyoruz” deseydik, o zaman basın akın ederdi! Biz emperyalizmin yarattığı bu sistemin kurbanıyız. Batı, kendi gençliğini çürütürken bunu başka ülkelere de ihraç etmek zorunda. Esrarın “masum” gösterilmesi tamamen siyasidir. Biz çok açık bir saldırı altındayız. 70’lerde başlayan, 80’lerde yerleşen bu yıkıcı ideolojiye karşı toplumun uyanması gerekiyor. Saldırı net, sorun burada; saldırıyı ne kadar algılıyoruz? İki-üç kadın bir araya geldiği zaman konuşulanlar belli; hangi partiden olursa olsun hiç fark etmez. Oturuyorlar, “Müştücü çok yayıldı” diyorlar. Hepsi bu durumdan muzdarip. “Ne biçim diziler bunlar, ne biçim kitaplar bunlar?” diye yakınıyorlar. Bakarsanız hep bunlar konuşuluyor ama bu, toplumun önemli bir kesiminin maalesef gerçek derdi değil. Tehlike burada.
Bu bakımdan projemizin çok önemli bir yönü var; toplumu anne ve babalar üzerinden sarsmak istiyoruz. Çünkü bu saldırının merkezinde uyuşturucu meselesi var. “Uyuşsun” istiyorlar. Uyuşturucu dendiğinde anladığımız şeyin şöyle bir farkı var: Muhakeme gidiyor, beyin ölüyor. Bu, başka türlü bir uyuşma şekli. Sadece tek bir kişinin beyni ölmüyor; ailenin beyni ölüyor, annenin beyni ölüyor, babanın beyni ölüyor, diğer çocukların beyni ölüyor, çevresindekilerin beyni ölüyor. Çocuğun kimyasal olarak ölüyor, diğerleri de ruhsal olarak ölüyor.
Bu kadar açık bir mesele herkes tarafından biliniyor, herkesin dilinde ama böyle devam edemez. Anneler ve aileler, bu muazzam saldırının önündeki en büyük set olduklarını anlamak zorundadır. Bu saldırıya en büyük darbeyi indirecek yapı; milli, ailevi ve geleneksel değerlerimizi yaşatmaktır. Bu da aileden, anneden ve babadan başlayacaktır. Biz çalışmalarımızı anneler üzerinden başlattık. Anne evladını kurtaracak, Türk gencini ve Türk toplumunu kurtaracak; analık yapacak, geleceğimizi ve milli devletimizi kurtaracak. Nasıl Diyarbakır anneleri “Ben çocuğumu istiyorum” diyerek teröre ve emperyalizme karşı bir başkaldırının simgesi haline geldiyse, bu da öyle.
Vatan Partisi yöneticilerini ve Öncü Kadın Genel Başkanlığı’nı tebrik ediyorum. Başarılı bir kurultaydı, başarılı bir yönetim sergilediniz. Vatan Partisi’ne, Öncü Kadın’a, Derya Hanım’ın derneğine ve bütün Türk kadınlarına bu projeye verecekleri katkılar için şimdiden teşekkür ediyorum.
Peki, bu bir kadın meselesi mi? Yani Öncü Kadın meselesi mi? Kurultaydaydım, tüm konuşmaları dinledim; ana konu olarak uyuşturucuyla mücadeleyi ele aldınız. Bu bir sosyal mesele mi, siyasi mesele mi yoksa kadın meselesi mi? Niye Vatan Partisi’nin geneli değil de öncelikle siz buna sahip çıktınız?
Kadına ve kadın mücadelesine “mor gözlüklerle”, yani Batı veya Atlantik merkezli gözlüklerle bakarsanız, uyuşturucu sorununu bir kadın meselesi olarak görmezsiniz. Çünkü oradan baktığınızda göreceğiniz tek şey şiddettir. Fakat kadın gözüyle, Türkiye’den bakarsanız, bunun tam olarak bir kadın meselesi olduğunu ve kadınların seferber edilmesiyle, kadının değiştirici gücünün harekete geçirilmesiyle çözülebileceğini görürsünüz. Türkiye’yi dolaşıyoruz, kadınlarla buluşuyoruz. Şırnak’taki kadına da, İzmir’in, Antalya’nın, Trabzon’un kadınına da soruyoruz: Senin sorunun ne? Köyde de kentte de uyuşturucu sorunundan bahsedilmeyen tek bir yer görmedim.
Bu, toplumun sorunudur, dolayısıyla kadının sorunudur. Kadını toplumsal meselelerden koparmaya çalışan neoliberal feminist hareketin karşısına dikiliyoruz. Yönetim kurulu toplantımızda Yadigar Özen arkadaşımız, “Bu uyuşturucu sorununu gündeme getirdiğimizde aynı zamanda anneliği de kurtaracağız” demişti. Feminizm, kadının anne olmasını lanetli bir şey olarak görür; kadının anneliğinden kurtarılması gerektiğini savunur. Fakat kadın anne olarak çok güçlüdür. Evladını uyuşturucudan kurtarmak istemesi kadının en doğal hakkıdır ve en kutsal mücadelesidir.
Polis Akademisi’nin 2017-2019 yıllarını kapsayan kadın cinayetleri raporunda, cinayet nedenleri arasında yüzde 13 madde kullanımı yer alıyor. Şiddet olgusunda bu oran çok daha yüksektir. Bu bir sağlık sorunudur, kamu sağlığı sorunudur; güvenliği, ekonomiyi ve en önemlisi geleceğimizi etkileyen bir sorundur. Bu nedenle uyuşturucuyu kadın mücadelesinin merkezine koyduk.
Aileler parçalanıyor, boşanmalar artıyor. Kadın bundan sorumlu tutuluyor: “Çocuğuna sahip çıkamadın, iyi yetiştiremedin.” Aslında sadece çocuklar değil, eşler de bağımlı oluyor. Şiddet artıyor; ertesi gün hatırlamayacağı şeyleri yapan bir eşle yaşamak zorunda kalıyor kadınlar.
Bu bir kadın sorunudur ve bu savaşı ancak kadınlarla yenebiliriz. Çünkü çocuğun eğitimiyle, sağlığıyla, arkadaşlarıyla, hayatıyla ilgilenen temel kişi kadındır. Verilere baktığımızda, madde bağımlılarının çoğunun ev hanımlarının çocukları olduğunu görüyoruz. Babalar genellikle bu durumdan utanç duyuyor, geri duruyor. Oysa “Yuvayı dişi kuş yapar” denir; annenin elinin değmesi gereken bir mücadeledeyiz. Annelerimiz “Kızım ölsün de mezarını bileyim”, “Cezaevine girsin de nerede olduğunu bileyim” diyecek kadar çaresiz. Her telefon çaldığında ölüm haberi almaktan korkuyorlar. Evlatları ellerinin arasından kayıp gidiyor.
Evladın uyuşturucuya alıştıktan sonra karakteri değişiyor, sevginin ne olduğunu bilmiyor; ne vatan, ne devlet, ne bayrak sevgisi kalıyor. Biz buna “uyuşturucu terörü” diyoruz. Birçok boşanmanın temelinde bu çocuklar var. Baba, “Sen yetiştiremedin” diyerek sorumluluktan kaçmaya çalışıyor ama iyi olduğunda “benim çocuğum” diyen baba, kötü olduğunda da sorumluluğu paylaşmalı.
Projemiz hem anneye hem babaya, yani tüm aileye yöneliktir. Babaları bu işin dışında tutmak mümkün değildir. Uyuşturucu bir hastalıktır; kanserden farkı yoktur, önlenebilir ve tedavi edilebilir. Bunu yüz kızartıcı bir utanç sebebi haline getirmeyi bırakmalıyız. Bu projeyle babalar da çocuklarının uyuşturucuyla tanışmasını önlemede ne kadar önemli bir role sahip olduklarını anlayacaklar. Dolayısıyla bu konuya tavırları da değişecek tabii. İşin içine girecekler yani. Ama ben demin komutanı onun için getirdim, komutanın askerlerini de… Asker genç adam. O genç adamların içinde bu tür hastalıklar var. Nasıl başka hastalıklar varsa uyuşturucu bağımlılığı da genç askerlerimiz arasında var. Bunu nereden biliyorum? Birçok arkadaşım askere gitti. Döndükleri zaman askerde bunun ciddi bir sorun olduğunu anlatıyorlar. O zaman bu komutanın sorunu; takım komutanından bölük komutanına, tabur, alay, tugay, tümen ve ordu komutanına kadar herkesin ve Genelkurmay Başkanı ile Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın sorunu. Bizim bu hareketi analardan başlayıp bütün topluma mal etmemiz ve herkesi seferber etmemiz lazım. Çözüm burada.
Kemalist devrimin büyük başarıları var. Trahomayı bitirdi, milyonlarca körümüz vardı; çiçeği bitirdi, çocuk felcini, sıtmayı, frengiyi bitirdi. Bunlar Cumhuriyet’in sağlık alanındaki olağanüstü başarılarıdır. Kemalist devrim ne yaptı dendiği zaman bence en önemlisi, toplumumuzu bütün bu salgın hastalıklardan kurtarıp sağlıklı bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı yarattı. Refik Saydamları, o büyük hekimlerimizi ve Atatürk’ü saygıyla anıyoruz. “Halk sağlığı” kavramı o zaman giriyor dilimize. Bugün de uyuşturucu, bence kanserden çok daha tehlikeli bir olay. Devlet ve millet olarak buna yönelmek ve bu işi kökünden çözmek zorundayız.
Acı, aynı zamanda dönüştürücüdür ve yaratıcıdır; büyük acılarla büyük çözümler üretilebilir. Nerede büyük acı varsa orada büyük çözüm vardır. Türkiye’de acı çeken insanlarımız, bu toplumsal hareketin en dinamik gücü olacaklar. Biz bu bireysel acıları ve isyanları iyi örgütlersek, Türk devletinin ve hükümetinin bu konuya ciddiyetle eğilmesini sağlayacağız. Hedefimiz bu. Bu, Cumhuriyet’in Atatürk döneminden sonraki sağlık alanındaki ikinci büyük başarısı olacak. On, yirmi, otuz yıl sonra altın harflerle tarihimize yazacağız: “Uyuşturucu meselesini hükümetimiz ve milletimizle el ele vererek çözdük.”
Bu mesele sadece askerlerimizin değil, sanayicinin de meselesi. “Üretim devrimi” diyoruz, hangi gençle yapacağız bu işi? Bu, anadan başlayıp toplumun geneline yayılan bir mesele. Sayın Tülin Uygur başkanlığında, Meltem Hanım ve Derya Ülger gibi bu konuya eğilen derneklerin önderliğinde bu işin üstesinden geleceğiz. Vatan Partisi’ni biz bunun için kurduk; mutlu, özgür ve geleceğini kuran bir Türk milleti yaratmak bizim amacımız.
Konu sadece parti meselesi değil, bütün partilere çağrı yapıyorum. Adı ne olursa olsun, bütün partilerin alt kuruluşları Cumhuriyet Kadınları Derneği ile temas kursun. HDP’ye oy vermiş kadın seçmenlerimize de sesleniyorum; PKK’nın uyuşturucu ticaretinden kazandığı para ve gençleri canlı bomba yapmak için uyuşturucuya alıştırması bir gerçektir. Diyarbakır anneleriyle tanıştığımızda söyledikleri şuydu: “Bizim çocuklarımız önce uyuşturucuya alıştırıldı, sonra götürülmesi kolay oldu.” Afganistan’dan Amerika’ya kadar uzanan bu ticaret ağı, aynı zamanda siyasi bir halkadır. 1980’li yıllarda uyuşturucu ticareti dünya ticaretinde 1 trilyon doların üzerindeydi. Bir malın üretim maliyeti 10 TL olsa da, tehlikesi dolayısıyla değişim değeri 1000 TL’ye çıkıyor.
Türkiye’de yasaklı olan 178 madde var ama halk bunların en fazla 10 tanesini biliyor. “Ottur, günahı yoktur” deniyor; oysa o ottan tam 25 tane farklı uyuşturucu ve uyarıcı madde elde ediliyor. Esrar bir geçiş maddesidir; narkoloji raporlarına göre esrar içenlerin çoğu başka maddelere geçiyor. 9 yaşına kadar inen bir bağımlılık tablosuyla karşı karşıyayız. Birleşmiş Milletler rakamlarına göre Türkiye, uyuşturucuya bağlı ölümlerde Avrupa’da birinci. Türkiye’nin hedefte olmasının, lider bir ülke olmasının bunda payı var.
Kadınların harekete geçmesi şart. Toplumda bağımlılık bir ayıp olarak görüldüğü için aileler çocuklarını saklıyor, utanıyor. Ancak şefkatle ve bilimle bu önyargıları yıkmalıyız. Nasıl kanserli bir çocuktan utanmıyorsak, bağımlı bir çocuktan da utanmamalıyız. Bir gencimizi ya da çocuğumuzu bağımlı gördüğümüzde onu ötekileştirmemeli, tam tersine ona dokunmalıyız. 24 yaş altına bağımlılık eğitimi verilmesinin engellenmesi ise çok yanlış bir uygulamadır. Vatan Partisi olarak bu programı Türkiye’nin gündemine alacağız.
Şanslıyız ki bütün saldırılara rağmen Türkiye’de aile kurumu dimdik ayaktadır. Anneler çok acı çekiyor ama çocuklarından vazgeçmiyorlar. Biz bu aileleri bilinçlendirip örgütleyerek, uyuşturucu belasını Türkiye’nin gündeminden tamamen kaldıracağız. Hayır, çoğu zaman gizlemek için. Yani çocuğunu korumak için bunu dışarıdan, çevresinden gizliyor. Çünkü çevre dışlıyor. Evet, çevre dışladığı için ebeveynler çocuklarını korumak adına gizleme yoluna gidiyor. Şimdi işte bu aile kurumunu güçlendirmek lazım. Bir kere neden kadınlar? Çünkü anneler ayağa kalkmaya başladı. Bakın, Cumhuriyet Kadınları Derneği; orada Türkiye’nin en öncü, en ileri anneleri, en ileri kadınları var ve onlar ayağa kalkmaya başladılar.
Aydınlık gazetesinde bir haber çıkmıştı; mahalleye uyuşturucu satıcılarını sokmamak için anneler yol kesiyor, yol kapatıyorlardı. İşte orada bir anne isyanı başladı. Bu isyan şimdi babaları da yanına alacak; toplumun tamamını, gençleri, devleti, farklı siyasi görüşleri kapsayacak şekilde büyüyecek ve biz bu sorunu el birliğiyle çözeceğiz. Ama önce tehlikenin farkında olmamız lazım. Bu durum basit açıklamalarla, pansuman tedbirlerle veya göstermelik işlerle geçiştirilemez.
Gençlerimiz her gün çok yoğun bir bombardımanın altında. Sosyal medyadan, televizyonlardan, dijital platformlardan ve arkadaş çevrelerinden gelen çok yoğun bir ideolojik bombardımanla karşı karşıyalar. Bu ideolojik bombardıman ne diyor? “Bütün aidiyet duygularını ortadan kaldır, yok et; insanına ait olma, milletine ait olma, ailene ait olma, cinsiyetine ait olma; hiçbir şeye ait olma!” Yani bütün aidiyet kurumlarını ortadan kaldırıp “Sadece özgür ol” diyorlar. Burada bir özgürlük yanılsaması var. Sahte özgürlükler pompalanıyor; “Özgür ol, madde kullan”, “Özgür ol, cinsiyetsiz ol”, “Özgür ol, cinsel budala ol.” Bunların hepsi aynı merkezden, Türk gençliğinin üzerine boca ediliyor.
Bununla birlikte bir umutsuzluk ve karamsarlık da körükleniyor. Her şeyden kaçma, uzaklaşma, kendisinde ve toplumda bir gelecek görememe durumu… Mesela Türkiye’yi gezerken her seferinde “Ne kadar yüksek karakterli bir milletin ferdiyim” diyorum. Fakat gençlerin içerisinde “Ben buradan gitmek istiyorum, kaçmak istiyorum” diyenler artıyor. Sosyal medyada “Kendisi kaybetti, Almanya bir hizmetçi kazandı” gibi yurt dışına çıkmayı özendiren içerikler yaygınlaştı. Bunların hepsi bir bütünün parçaları. İşte bu havayı dağıtmak için çok güçlü bir ideolojik çıkışla karşı koymak zorundayız.
Geçen yıl bir basın açıklaması yapmıştık. Bir sosyal medya fenomeni —ki neden meşhur oldukları tartışma konusu— bir şey üretmiş mi? Hayır. Bir fikir belirtiyor mu? Hayır. Topluma önderlik edecek hiçbir vasfı yok. Şu an gençliğe rol model olarak sunulan pek çok ismin hiçbir niteliği yok; sadece kolay yoldan para kazanmışlar, bu özgürlük budalalığına kapılmışlar ve onu kendi çevrelerine yayıyorlar. Bu fenomenlerden biri uyuşturucuya özendiren bir paylaşım yaptı, bir rapçi de şarkısından dolayı ceza aldı. Biz onların ceza almasını doğru bulduğumuzu ifade eden bir basın açıklaması yaptığımızda, kendine “Atatürkçü, solcu, ilerici” diyen kesimler tarafından büyük tepkiyle karşılandık. Hatta meşhur bir yayınevi bizi hedef tahtasına oturttu. Oturtabilir, bizim için sorun yok; ancak bu durum, anlayışlarındaki eksikliği görmemiz açısından önemli.
Söz konusu sosyal medya fenomeni kitap yazmış, içinde Türkçe yok; “tarzanca” bir dil, küfürden oluşan cümleler, olumsuz özellikler, dedikodu… İşte bu isimler gençlere örnek olarak gösteriliyor. Uyuşturucuya özendirme konusunda devletin ve toplumun daha kararlı olması gerekiyor.
Mesela bazı rap şarkılarına baktım; “Esrarın da etkisiyle geri ışık daha parlak”, “Çek bir duman, bana dön bunu, harmanım içmedim 10 gündür”, “Süpermarketten çaldık sosis salam, yerim kafam düşer ot ister canım” gibi sözler var. Eskiden dağlardaki temiz “duman” kavramı vardı; Anadolu insanı için bu bir doğa tasviriyken, bugün bu kavramı uyuşturucuya indirgediler. “Harman” bizim için en kutsal kavramlardan biriyken, onu da yozlaştırdılar. Bu, dilimizi de çürüten bir saldırı.
Bu sanatçılar hakkında dernek olarak suç duyurusunda bulunduk ancak takipsizlik kararı geldi. Demek ki adalet sistemimizde de ciddi bir problem var. Harman, duman gibi kavramlarımızı kirletiyorlar. Bu konuda büyük bir ideolojik mücadeleye girmemiz lazım. Uyuşturucu propagandası yapan kitapların imza günlerini görüyoruz. Bunları yapanları utandırmalı, cesaretlerini kırmalıyız.
Uyuşturucuyu normalleştirmenin ötesinde, onu “bir başkaldırı, protesto” olarak övüyorlar. “Sen nasıl karşı çıkarsın?” diye eleştiriliyoruz. Türk milletinin tarihten gelen kahramanlık ve cesaret duygusunu bu yola yönlendirmeye çalışıyorlar. Türkiye’nin uyuşturucuya bağlı ölümlerdeki yüksek oranının arkasında sadece istatistiksel veriler değil, ideolojik sebepler de var. Üstelik otopsi raporlarında uyuşturucuya bağlı kalp krizleri bazen gizleniyor, sadece “kalp krizi” denilerek geçiliyor. Bence gerçek rakamlar açıklananın iki katıdır.
Bu karanlık tablonun üstesinden gelmek için iki ana unsurumuz var: Birincisi aile kavramı; uyuşturucuya ve yozlaşmaya karşı en önemli zırhımızdır. İkincisi ise büyük bir ideolojik mücadeledir. Türk milletinin vicdani erdemlerini ayağa kaldırmalıyız. Türkçe’yi yok etme, cinsiyetsizlik, bireycilik, kolay yoldan para kazanma; bunlar Türkiye’ye dayatılan bir programın parçası. Bunun karşısında vatan sevgisi, çalışkanlık, şefkat, merhamet ve paylaşmacılık gibi değerlerimizi inşa etmeliyiz.
Toplumda, Batı’dan gelen bu “ölü buketi” medeniyet zanneden bir algı var. Bunu kafamızdan atmamız lazım. Saldırı sadece uyuşturucuyla sınırlı değil; Netflix’ten basılı kitaplara kadar her yerden geliyor. Kendi değerlerimize, tarihimize güvenmeli ve özgüven sahibi olmalıyız. Batı’dan artık sadece yozlaşma geliyor. Bu durum 40 yıldır kasti bir şekilde pompalanıyor. Türkiye, ulus devlet olduğu ve güçlü bir ülke olduğu için hedef alınıyor.
Özellikle kimlik arayışındaki gençleri hedef alıyorlar; onlara “hiçlik” dayatılıyor. Türk milleti silahla, şiddetle teslim alınamaz ama “dumanla” uyuşturulup teslim alınma tehlikesiyle yüz yüze bırakılıyor. Atatürk’ü ve onun toplumcu ahlakını kaybettiğimiz an, bu saldırılara karşı savunmasız kalıyoruz. “Sahte solculuk” dediğimiz, emperyalizm tarafından zehirlenmiş akımlar, vatan ve bayrak gibi değerlerimizi değersizleştirerek dayanışma kültürümüzü çürütüyor. Bizim yeniden o köklere dönüp, kendi dayanışmacı ahlakımızı ayağa kaldırmamız gerekiyor. Bir anı “meşrubat” sayılması gibi bir şeye bağlanmak oluyor ama… Bakın, bireyi meşrubat sayanlar… Yani o da bir şey. Parlamentoda… …tesadüf olamaz diye düşünüyorum. İslamcılar falan çoğunluk bireyi meşrubat yerine koyan… Çok enteresan. Bu da ilginç. Mesela Atatürk zamanında yapılan… Şöyle tamamlayayım; bir dakika, cümlemi bitireyim. Bir bardak rakı yerine Türkiye’yi kurtarmamızı tercih ettikleri için biraz da oraya… Yani değer yargılarımızı öyle oluşturmaya çalıştılar. 80’den sonra esas değişti onlar. Vatansızlık işte diyelim hakikaten… Bütün bu değer yargılarının… “Benim memurum işini bilir” hikayesiyle de başladı olay. Tabii 80’den sonra.
Atatürk zamanında yapılan Müskirat Kanunu falan düzenlemeler var. Orada mektep, medrese, ibadethane falan bunların 500 metre çevresinde müskirat, yani alkollü içki satışı olmuyor. Ben bunu yeni öğrendim. Bugün Yıldırım Beyatlı hocam söyledi. Biz bunu zannediyorduk ki hep bir propaganda; AK Parti zamanında bu getirildi. Halbuki Atatürk getirmiş bunun 500 metre meselesini. Şimdi biz AK Parti’nin Türkiye’ye yaptığı büyük zarar işte, “bize 500 metrede alkol izni vermiyor, satış yaptırmıyor” falan diye.
Programın sonuna doğru geliyoruz. Şeyi yapalım; yani şimdi kamudan beklentilerimiz nedir? Bir koruma, bir kurtarma, kazanma, yeniden kazanma. Orada da kamunun… İçeride bir toplumsal hareketi örgütleyelim ve oradan kamuya geçelim. Çok kısa: Bizim bir toplumsal hareket örgütlememiz lazım. Öncü Kadın veya Cumhuriyet Kadınları Derneği bir toplumsal hareket yaratmalı. Hepimiz asker olacağız. Bu dava için milyonları asker yapacağız. Yani en çok acı çekenlerden başlayarak; onlar bizim merkezi güçlerimiz, hücum kuvvetlerimiz. Fatih Sultan Mehmet’in delileri gibi, mevzularına delice hücum eden, içi yanan, gözü pek insanları toparlamamız lazım. Milyonları bu toplumsal harekete katacağız, örgütleyeceğiz. Mücadeleye geçmek isteyenleri yazmaya başlayalım. Bizi dinleyenleri de ben haddimi aşarak Cumhuriyet Kadınları Derneği’ne, Öncü Kadın’a davet ediyorum.
Bunu bir toplumsal harekete dönüştürelim. Buradan hükümet mevzilerine, devlet mevzilerine, askeri komuta mevzilerine… Çünkü elindeki asker malzemesini görüyor. Bugün bizi dinleyen çok sayıda komutan da var mutlaka. O komutanlar şimdi bize çok hak veriyorlar çünkü o asker malzemesiyle savaşıyorlar. Bazı annelerin askere şu amaçla da gönderdiğini biliyorum: “Gitsin o da adam olsun, ben kurtaramıyorum, onlar kurtarsın.” Orası da bir kurtuluş yeri ama bizim bir toplumsal hareket yaratmamız lazım.
Çok özür dilerim, buyurun başkanım.
O zaman hemen bir şey yapayım. İlk mesajımızı bir cumhuriyet kadını gönderdi. İzliyorsa programı, selam olsun. Adını soyadını biliyorum, hatırlıyorum ama hiç tanışmadım. Basın açıklaması yaptığımız gün şöyle yazmış: “Ben başı örtülü bir cumhuriyet kadınıyım. Atatürk hayatım boyunca hayran olduğum liderimdir. Projenizi dinledim. Bir bağımlı annesiyim. Çocuğumu kurtarmak için işimden ayrıldım. Sizinle temas kurmak istiyorum, projenizde size destek olmak istiyorum.” İlk gün hemen irtibatı kurduk bu arkadaşımızla, sağ olsun, var olsun.
Bu proje mahallelerde yürüyecek. Mahalle muhtarlarından çok büyük destek alacağız. İçişleri Bakanlığımıza da çok teşekkür etmek istiyorum çünkü projemizin maddi yükünü üstlendiler. Proje olarak verdik, destek istedik ve hibe ettiler. Sağ olsunlar, Sivil Toplumla İlişkiler Genel Müdürlüğü projemizi desteklemektedir. Mahalle muhtarlarıyla irtibat kuracağız, CKD şubeleri çalışacak. Muhtarlarla ön çalışmalar yapılacak. Muhtarın göstereceği bir toplantı salonunda eğitim materyallerimizle çalışacağız. Uzman hocalarımız Defne Tamar Gürol, Yıldırım ve Doğan hocalarımız çok katkı verdiler.
Meltem Hanım’ın yaptığı en güzel eğitim çalışması; konunun uzmanı olan psikiyatrlar veya tedavide birikimi olan hekimlerimizin yanında, daha da önemlisi, gençliği bu olayın içine çeken ideolojik ortamın belirlenmesi ve ona karşı bayrağı açıp kılıcı çekmek… İdeolojik planda tabii, fiziki manada söylemiyorum. Bir yandan anne, baba, çocuk, aile değerleri, bir yandan anne babayı bu konuda bilinçlendirme; bizim esas işimiz bu. Şimdiden söyleyeyim, web sitemiz AnnelerHareketi.com da hazır. Videolarımız hazırlanıyor, broşürlerimiz basılıyor. Ekimin ilk haftası başlıyoruz.
Sizin bu konuda önerileriniz var mı? Bizler dernek dışında, bağımlı ailelerimizden oluşan çok geniş bir kitle, bir platform oluşturduk. Çok kısa bir sürede ciddi bir şekilde örgütlendik, kilitlendik birbirimize. İçi yanan acılı ailelerimiz, bir taraftan mücadele ederken bir taraftan hayat kavgası veren gözü pek annelerimiz. Babalarımız da yeni yeni katılmaya başladı. Evlatlarımızın nöbetini tutmaya başladık. Sayın Genel Başkanımızla yapmış olduğumuz görüşme neticesinde ailelerimiz gerçekten çok umutlandılar. Biz bu konuda Cumhuriyet Kadınları Derneğimizin bize destek olacağını düşünüyoruz. Şu an annelerimiz harekete geçmek için bizden haber bekliyorlar. Kendi çapımızda mücadelemizi yapmaya çalışıyoruz ama desteğe çok ihtiyacımız var.
Evet, bekliyoruz. Umarım bu çağrılarımız, bu mücadelemiz meyvelerini verecektir. Diyarbakır anneleri nasıl ki evlatlarını dağdan yavaş yavaş almaya başardılarsa, biz de çocuklarımızı o bataklıktan çekip kurtaracağız. Mevcuttaki sayıyı aza indirdiğimizde, uyuşturucunun bir ayağını aslında kesmiş olacağız. Diğer ayak ise önlemedir; önleme tedaviden daha önemlidir.
Sayın Genel Başkanım, ailelerimizin taleplerini de dile getirmek istiyorum:
Bir: Mevcuttaki AMATEM’lerin daha güvenilir, daha sağlıklı koşullar haline getirilmesi. Bizim çocuklarımız terörist veya azılı suçlu değil, hasta çocuklar. Bu yüzden hasta haklarını göz önüne alarak, daha insancıl bir tedavi uygulanmasını talep ediyoruz.
İki: AMATEM’lerdeki 28 günlük detoks sürecinden sonra çocuklarımız rehabilite edilmediği ve sosyal hayata adapte olamadığı için tekrar maddeye dönüyorlar. Bu yüzden Türkiye’de hızlı bir şekilde tedavi ve rehabilitasyon merkezlerinin, derneklerin değil, devletin çatısı altında kamu hizmeti olarak açılmasını istiyoruz.
Üç: Mevcuttaki AMATEM’lerin birçoğu kadın hasta kabul etmiyor. Gerekçe olarak kadın ve erkek hastalar bir aradayken yaşanan uygunsuz ilişkileri gösteriyorlar. Oysa AMATEM yönetmeliğine göre yatakhanelerin ayrı yapılması gerekiyor. Koşulları sağlamadan ruhsat verilmemeli. Kadın hastalarımız, erkek kardeşlerimizden çok daha fazla istismar riski altındalar.
Türkiye’de bağımlı sayısında artış var. Yaş aralığı çok küçük; son on günde başvuran on yedi hastanın dokuz tanesi kadın. Ve biz yer bulamıyoruz. “Erkek AMATEM’imiz var, kadın AMATEM’imiz yok” cevabını alıyoruz. Sağlık Bakanlığımız, hükümetimiz, devletimiz bu işe ciddiyetle yönelmeli. Nasıl Covid-19 salgınına karşı dünya çapında başarı kazandıysak, bu soruna da daha büyük kaynak ayırarak çözüm bulmalıyız.
Son olarak; rehabilitasyon süreci bittikten sonra çocuklarımızın sosyal hayata adapte olmaları için iş imkanları sağlanmalı. Takdir edersiniz ki bu çocukların birçoğu madde bağımlılığına bağlı suça sürüklenmiş kişiler. Sabıkası olmayan çok az. Hırsızlık veya gasp gibi suçları var. Boşluğa düştükleri an başa dönüyorlar.
O zaman çok kapsamlı bir program hazırlıyoruz. Cumhuriyet Kadınları Derneği ile toplumsal seferberlik başlatıyoruz. Acının enerjiye dönüştürülmesi bizim prensibimiz olacak. Büyük acılardan büyük, köklü devrimci çözümler çıkar. Türkiye’nin işgale karşı İstiklal Savaşı’nı verdiği gibi, biz de hastalarımızın ve ailelerinin yaşadığı acılardan bir enerji üreteceğiz. O enerjiyle bağımsız, başı dik, üreten bir Türkiye kuracağız. AMATEM kapısından çıktığı andan itibaren, ayakları üzerinde durana kadar o rehabilitasyon sürecini takip etmek lazım. Tekrar geri dönüşü engellemek lazım.
Türkiye genç nüfusuyla övünüyor. Gelecek projeksiyonlarında Türklerin genç nüfusu, en büyük üstünlüğü olarak görülüyor. Bunu değerlendireceğiz.
Evet efendim, kısa bir aradan sonra tekrar devam edeceğiz. Çıkış yoluna devam ediyoruz. Konumuzu değiştiriyoruz, Rusya’yı konuşmak zorundayız. Soçi’deki gelişme çok önemli. Cumhurbaşkanımız “Yeni bir dönem başlayacak” dedi. Sizce bu nedir? Vatan Partisi açısından meseleye bakarsak; Türkiye şu an ekonomi ve güvenlik açısından çok kritik bir noktada. Ekonomi öne geçmiş durumda ama bu, güvenlik açısından zaaflar ve düşmanı cesaretlendiren durumlar yaratabiliyor. Türkiye, İstiklal Savaşı’ndan bu yana en kritik dönemine girmiş olabilir. Amerikan emperyalizminin geri çekildiği koşullarda, onların kendi onurlarını kurtarmak için cüretkar hamleler yapma tehlikesini göze almalıyız. O bakımdan Türkiye-Rusya, Türkiye-Çin, Türkiye-İran, Türkiye-Suriye-Irak ilişkileri çok önemli. Türk Silahlı Kuvvetleri PKK’yı bitirmeye gidiyor. Suriye ve Irak ile işbirliği yapacağız; tabii buna İran ve Rusya da dahil. Bölgenin iki önemli devleti olarak Türkiye ve Rusya, Soçi’de terörü -etnik terörü, yobaz terörünü- temizlemeyi konuşacaktır. Stratejik ortak çıkarlarımız var. Düğüm noktası; Karadeniz ve Akdeniz barış planımızdır. Bu dostluk ve barış planının düğümü şu an Suriye’de. Ancak bu, tek merkezli çözülebilecek bir olay değil. Stratejik olarak ele almamız lazım. Sırf İdlib’e veya belirli bir noktaya odaklanarak çözüme ulaşamayız. Hem stratejik derinliği gözetmeli hem de bütün coğrafyayı kapsayan bir program üretmeliyiz.
Burada Suriye ve Türkiye’nin birbirlerine at pazarlığı usulü baskılar yaparak, birtakım ayak oyunlarıyla çözebilecekleri sorunlar yok. Her iki tarafın da dürüst ve samimi olması, birbirine güven vermesi gerekiyor. “Ben ondan şunu alacağım, ona karşı bunu vereceğim” zihniyetiyle bu iş çözülmez. İki ülkenin de ortak çıkarlarının bilincinde olması lazım. Bizim ortak çıkarlarımız var ve bunlara güvenmemiz son derece gerçekçidir. Bu ortak çıkarlar, aynı zamanda bölge ülkelerinin ve bütün dünyanın menfaatinedir. Nedir bu ortak çıkarlar? İki ülkenin ekonomik gelişmesi ve güvenliğidir.
Rusya ve Türkiye aynı tehditlerle karşı karşıya. Tehditler Amerika merkezli; Rusya’ya yönelik tehditler Kırım ve Ukrayna üzerinden kuzeyden geliyor. Türkiye’ye yönelik tehditler ise hem Kıbrıs ve Doğu Akdeniz’den hem de güney sınırlarımızdan, yani Suriye ve Irak’taki Amerikan üslerinden; üzerimize sürdükleri PKK ve DEAŞ gibi yapılar üzerinden geliyor. Her iki ülkenin ekonomisi de el ele gelişme şansına sahip. Bugün Türkiye’nin en büyük ticaret ortakları Rusya, Çin ve Almanya’dır. Rusya sık sık birinci, Çin ikinci veya üçüncü, Almanya ise en çok ihracat yaptığımız ülkedir. Bu üç ülkeden vazgeçemeyiz; ancak bize en yakın olanlar sosyoekonomik koşulları bakımından bize benzeyen Rusya ve Çin’dir. Almanya zengin Batı dünyasının parçasıyken; Türkiye, Rusya, Çin, İran, Suriye ve Irak gelişen dünyanın parçasıdır. Bu gelişen dünya içinde Rusya, Türkiye ve Çin çekirdek ülkelerdir. Rusya bölge sorunlarıyla daha iç içe olduğu için kader birliğimiz daha kuvvetlidir.
Peki Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan bunun neresinde? Sayın Cumhurbaşkanımız yakın zamanda yaptığı bir açıklamada, “Putin olmasaydı, Rusya olmasaydı Azerbaycan’dan zaferle çıkamazdık” dedi. Bu çok önemli. 44 günlük savaşta Azerbaycan topraklarının işgalden kurtarılması, Azerbaycan’ın askeri gücüyle Türkiye’nin dayanışması ve Rusya’nın tutumu sayesinde oldu. Vatan Partisi olarak o süreçte televizyonlarda, Rusya’nın bu işin içinde bizimle beraber olduğunu savunduğumda çok tepki almıştım; oysa başından beri süreci beraber çözdüğümüzü belirtiyordum. O dönem Rusya düşmanlığını kışkırtanların arkasında Amerika vardı. Çünkü ABD, bölgedeki siyasetini yürütmek için Türkiye ile Rusya’nın, Türkiye ile İran’ın, Türkiye ile Suriye ve Irak’ın arasını açmak zorundadır.
Bütüncül bir stratejide anlaşmak gerekir. Vatan Partisi olarak “Karadeniz-Akdeniz Dostluk ve Barış Planı” diyorduk. Karadeniz’den başlayıp Akdeniz’e dönen, oradan güney sınırlarımızdan Hürmüz Boğazı’na kadar uzanan bir yay üzerinde kapışma noktaları var. Kırım, Ukrayna, Gürcistan, Doğu Akdeniz, Kıbrıs, Libya, Suriye ve Irak’ın kuzeyi… Buralarda Amerika ve İsrail merkezli bir cephe oluşmuş durumda. Bu plan kimleri hedef alıyor? Türkiye, Suriye, Irak, İran ve Rusya’yı.
Bu noktada bencil politikalardan uzaklaşmalıyız. “İran’ın meselesi, Kırım meselesi Rusya’nın meselesi” diyerek süreci yönetemeyiz. Hepimiz ortak tehdide karşı vaziyet almalıyız. Karabağ’da başardığımız gibi; Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin tanınması, Abhazya’nın tanınması ve Kırım’ın Rusya Federasyonu toprağı olarak kabul edilmesi sürecinde beraber hareket etmeliyiz. Özellikle Kırım konusunda Amerikan politikalarına alet olup Rusya’ya karşı takınılan gayrimeşru tavırlar, bizim Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ndeki haklılığımızı zayıflatır.
Ekonomik bakımdan, Türkiye’nin en büyük ticaret ortaklarının Asya-Avrasya ikliminde olması bir tesadüf değildir. Türkiye ekonomisi, Atlantik sistemi içinde olduğumuz halde Rusya ve Çin ile ilişkiler sayesinde serpilmeye başlamıştır. Büyük sanayicilerimizle konuştuğumuzda hepsi “Çin’siz ve Rusya’sız Türkiye ekonomisi gelişemez” diyor. Amerika ise bizi finansal araçlarla tehdit ediyor, PKK’yı destekliyor ve 1980’lerden bu yana bizi borçlandırıyor. Enerji güvenliğimizi sağladığımız Irak, İran, Azerbaycan ve Rusya’dan vazgeçemeyiz.
Dünya ekonomisi bir stagflasyona doğru giderken, dolar sisteminin ve Amerika’nın haraç düzeninin çöktüğü görülüyor. Amerikan ekonomisi, silahlı gücüne ve doların dayatmasına dayalı bir refah seviyesini sürdüremez hale geldi. Bu krizden çıkışın yolu, Türkiye’nin kendi milli ekonomisine dönmesi ve Rusya, Çin, İran, Suriye gibi Asya ülkeleriyle ortak bir sistem kurmasıdır. 1929 dünya krizinde Türkiye, Sovyetler Birliği ile dostluğu ve kamucu politikaları sayesinde dünyada en hızlı gelişen ülkelerden biri olmuştu. Bugün de benzer bir kriz döneminde aynı dayanışma ve stratejiye ihtiyacımız var. Türkiye için Rusya, İran, Irak, Suriye ve Çin ile dostluk kurmak çok önemlidir. Asya’da Türkiye’nin ekonomik gelişme imkanlarını zorlaması hayati bir meseledir. Tesla ve Apple’ın tedarikçiliğini yapan Çin firmalarının üretimi durdurması, Çinli şirketlerin yaklaşan krizi ve bu firmaların taleplerinin düşeceğini öngördüklerini gösteriyor. Çin ekonomisi oldukça dayanıklı; bir buçuk milyarlık nüfusuyla iç pazarını refaha kavuşturabilecek güce sahip. Enerji sorunları olsa da sahip oldukları büyük ihracat kapasitesi ve dış ticaret fazlası, onları mevcut ekonomik kriz karşısında en güçlü ülke kılıyor. Apple sarsılırsa Amerikan ekonomisi daha beter sarsılır ki zaten Amerikan ekonomisi batmaktadır.
Almanya’da yapılan seçimlerde batıcılar, yani Sosyal Demokratlar ve Hristiyan Demokratlar karşısında çok az farkla kazandılar. Hür Demokratlar ve Yeşiller ile bir koalisyon kuruluyor. Yeşiller, batı yanlısı tutumlarıyla öne çıkıyor ancak Alman milletinin ve devletinin bağımsızlık eğilimi ve Amerika karşısındaki dik duruşu da her zaman güçlü kalacaktır. Büyük değişiklikler beklenmemelidir.
Azerbaycan, bizim Asya’ya açılan kapımızdır; sadece kardeş millet olmanın ötesinde enerji kaynakları ve jeopolitik konumuyla da çok önemlidir. Kazakistan ve İran da bu noktada kritik değerdedir. İran’ı dışlayan veya önemini görmezden gelen tezler yanlıştır. İran ile sırt sırta vermeden bölgedeki sorunların üstesinden gelemeyiz. Yeni hükümetleri, Amerika ve İsrail’e karşı dirençli ve kararlı duruşuyla Türkiye’nin de yararına bir seçim yapmıştır.
Amerika ile Rusya’nın anlaştığına ve PKK’yı desteklediklerine dair iddialar gerçeği yansıtmamaktadır. Bu iki büyük devlet arasında ortak menfaat yoktur; aksine her konuda rekabet halindedirler. Rusya’nın Türkiye’ye karşı PKK ile anlaşması kendi sonunu hazırlar. Alexander Dugin de Rusya’nın PKK’yı terör örgütü olarak tanıması gerektiğine dair mesajlar vermiştir. Bu tür yalanlar, Türkiye’yi yalnızlaştırmak için uydurulmuş Atlantikçi propagandalardır.
Suriye ile görüşme meselesine gelince; biz meseleyi sadece liderlerin görüşmesi olarak değil, Türkiye ile Suriye’nin iş birliği yapması olarak görüyoruz. İki ülkenin Doğu Akdeniz’de ve terörle mücadelede beraber olması hayatidir. Türkiye ile Suriye deniz yetki alanları konusunda anlaştığı takdirde, Yunanistan ve arkasındaki güçlerin iddiaları çökecektir. Ayrıca Suriye ile anlaşmak, PKK’yı 15 günde bitirmenin anahtarıdır. Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunurken, orada devlet dışı iktidar odaklarını desteklemek büyük bir yanlıştır ve sadece Amerikan politikalarına hizmet eder.
Diyarbakır sokaklarında PKK’nın “bittiğine” ve Türk ordusunun bölgeye girmemesi için yalvardığına dair söylentiler dolaşıyor. PKK artık son çare olarak ezilmektedir. Kuzey Irak yönetimi de kendi bekası için PKK’nın bölücülüğüne karşı tavır almaktadır. Türkiye’nin ise Kuzey Irak’tan ziyade Irak devletiyle enerji ve ticaret üzerinden ilişkilerini geliştirmesi gerekir. Musul ve Kerkük’e dair iddialar yerine, Türkiye, Suriye, Irak, İran ve Azerbaycan’ın dahil olduğu bir “Batı Asya Birliği” kurmak; tarihsel, ekonomik ve kültürel olarak tüm bölgeye güç katacaktır.
Son olarak; uyuşturucuyla mücadele, Türkiye’nin en önemli sorunlarından biridir ve bu konuda bir seferberlik gereklidir. Cumhuriyet Kadınları Derneği bünyesindeki Anneler Hareketi, bu mücadelede öncü rol oynamaktadır. Tüm medyayı, siyasi partilerin kadın kollarını ve halkımızı bu mücadeleye destek vermeye davet ediyoruz. Toplumun gerçek sorunlarını konuşmaya, bu seferberliği büyütmeye kararlıyız. Evet, bir seferberlik ilan edildi. Biz de hem dernek hem şahsım hem de bağımlı çocuklarımızın aileleri olarak bu seferberlik için hazır kıta bekliyoruz. İnanıyorum ki bu seferberlikten, bu mücadeleden, bu savaştan galip çıkacağız. Cumhuriyet Kadınları Derneğimizin “Uyuşturucuya Karşı Anneler Harekâtı”nı Vatan Partisi olarak var gücümüzle destekliyoruz. Desteklemenin ötesinde bu harekâtın en ön siperlerindeyiz. Bütün toplumumuzu, milletimizi bu harekete ve Cumhuriyet Kadınları Derneği’ne üye olmaya davet ediyoruz.
Şuna yürekten inanıyorum: Annelerimizin ve babalarımızın büyük acılarını kesinlikle büyük bir enerjiye dönüştüreceğiz ve buradan çok büyük çözümler üreteceğiz. Acılarla diz dövüp ağlayıp kalmayacağız; ayağa kalkıyoruz, ayağa kalkmış durumdayız ve harekete geçiyoruz. Buradan Türkiye Cumhuriyeti’nin yetkililerine, hükümetimize, devletimize, ordumuza ve bu uyuşturucu belasıyla yüz yüze olan bütün kamu makamlarımıza selamlarımızı, saygılarımızı yolluyor; onları da göreve davet ediyoruz. Onlarla bu konuları görüşecek ve Meltem Hanım’ın bahsettiği programı Türkiye Hükümeti’nin ve Türkiye Devleti’nin değerlendirmesine sunacağız.
Derya Hanım’ın da belirttiği gibi, buradan kesinlikle büyük bir zaferle çıkacağız. Nasıl Atatürk devrimleri Türkiye’den trahomu, frengiyi, tifoyu, tifüsü ve veremi temizlediyse; bugünkü hükümetimiz de bu uyuşturucu belasını temizleyen ve dünyaya örnek olan bir Türkiye pratiğine girmek üzeredir. O bakımdan hem milletimize hem de devletimize sonuna kadar güveniyoruz.
Katkılarınız için çok teşekkür ederim. Büyük zafere doğru yolumuz açık olsun diyoruz. İyi akşamlar diliyoruz.

