M.K.: Merhabalar, bir Çıkış Yolu programıyla daha karşınızdayız. Herkese mutlu akşamlar diliyoruz. Bu hafta da Vatan Partisi Genel Merkezi’nden özel bir yayınla karşınızdayız. Konuğumuz Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek. Sayın Perinçek, hoş geldiniz.
Doğu Perinçek: Teşekkürler.
M.K.: Bu hafta Sayın Perinçek’e sorularımızı Aydınlık Gazetesi Ankara Temsilcisi Sayın İsmet Özçelik ile birlikte yönelteceğiz. Sayın Özçelik, siz de hoş geldiniz.
İsmet Özçelik: Teşekkürler.
M.K.: Değerli izleyenler, son dönemde özellikle artan bir tempoyla hareketli günler yaşıyoruz. Bu akşamki programımızda gündem belirleyen konu başlıklarını ele alacağız ve sorularımızı Sayın Perinçek’e yönelteceğiz. Hiç vakit kaybetmeden başlayalım. Bugün Aydınlık Gazetesi’nde bir manşet vardı; “Turkey Tribunal” yani sözde “Türkiye Yargılama Mahkemesi” Cenevre’de kuruluyor. 23-25 Eylül tarihleri arasında sözde duruşmalar devam edecek. Firari FETÖ’cüler ve PKK’lılar Türkiye aleyhine orada tanıklık yapacaklar. Bu sözde mahkemenin heyetinde eski Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi yargıçları da bulunuyor. Bu girişimi, özellikle Biden’ın Amerika’da iktidara gelmeden önce Türkiye’de iktidar değişikliği mesajları vermesi ve sonrasındaki “Türk Demokrasi Projesi” gibi girişimlerle birlikte nasıl okumak lazım? Hakikaten Türkiye’ye karşı düşmanca bir süreç mi başladı?
Doğu Perinçek: Yani hep düşmanca tavırlar vardı ancak şimdi işi daha pratik bir düzleme taşıyorlar. Aydınlık Gazetesi’ni tebrik ediyorum, gerçekten diğer basında bu haber yok. Diğer basının bu önemli haberi atlaması değil, artık görmemeye çalışması söz konusu. Mahkemenin alt başlığı ilginç: “Because silence is the greatest enemy of fundamental human rights.” Yani “Susmak, temel insan hakları konusundaki en büyük düşmandır.” Türkiye’ye karşı susarsanız, insan haklarına düşmanlık yapmış olursunuz demek istiyorlar. Tam bir “bozacının şahidi şıracı” durumu. Mahkemedeki tanıklar da FETÖ’cüler ve PKK’lılar. Yani Türkiye düşmanlarını tanık olarak getirip, insan hakları kılıfı altında Türkiye’yi mahkûm etmeye çalışıyorlar.
Haberdeki önemli bir detay da şurası: Buradan Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne (Lahey Adalet Divanı) başvurulacak deniyor. Bu “çakma mahkeme”, bir rapor hazırlayıp hüküm verecek ve bu hükmü, Lahey’de açılacak bir ceza davasının gerekçesi veya iddianamesi olarak kullanacaklar. Bu, Yugoslavya eski cumhurbaşkanı Miloşeviç’i yargıladıkları yöntemin bir benzeri. Eğer bu gerçekleşirse, bir süre sonra Tayyip Erdoğan gibi isimleri de uluslararası ceza mahkemesinde sanık olarak yargılamaya kalkışacaklar. İşin oralara kadar gelebileceğini ve Türkiye’nin bu girişimin altından kalkamayacağını sanmıyorum ama sonuç itibarıyla bu kurumlar uydurma kurumlar değil. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin eski hâkimleri yargı kürsüsünde; okkalı adamlar var. Yani Avrupa büyük sermayesi ve devletleri, Türkiye’ye karşı yeni bir atak başlatıyor.
M.K.: Avrupa Konseyi’nden de halen görevde olan bir başkan yardımcısı orada bulunuyor. Avrupa Konseyi’nin resmi olarak bu işin içinde olması, Türkiye’nin ayağa kalkması gerekmiyor mu?
Doğu Perinçek: Ayağa kalkması gerekiyor tabii. Ancak bizdeki “Atlantik camiası” bunu görmezden geliyor. Bakalım yarın, “Biz Aydınlık’tan gördük” diye haber yapacaklar mı? 24 Nisan’ı hatırlayalım, Biden orada bir işaret fişeği çakmıştı. O günden bu yana uygulamalar peş peşe geliyor.
İsmet Özçelik: Peki efendim, Avrupa’nın bunu yapmasını neye bağlıyorsunuz? Avrupa’nın Türkiye ile kapışması aslında Avrupa’nın aleyhine değil mi? Merkel de zaman zaman bunu dile getiriyor. Bugün Fransa, Amerika ve Avustralya ile yaşanan kriz nedeniyle diplomatlarını geri çekiyor; bu Avrupa’nın Amerika’ya karşı bugüne kadar görülmemiş sertlikte bir tutumu. Böyle bir ortamda Avrupa’dan gelen bu hamleyi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Doğu Perinçek: Bu, Avrupa içindeki “Amerikancılar”ın hamlesidir. Siz benden önce söylediniz; Avrupa kimliğinin, Alman veya Fransız milliyetçiliğinin içinde Amerika’nın tavrını yansıtan bir kanat var. Almanya’da da, Fransa’da da devlet içinde NATO’ya bağlı unsurlar mevcut. Bunlar aralarında toplanıp, eski yargıçları katarak bir mahkeme heyeti oluşturmuşlar. Türkiye’yi sanık sandalyesine oturtmaya kalkıyorlar. Bu, Avrupa içindeki Amerika’nın hamlesidir.
İsmet Özçelik: Tanık olarak katılacak FETÖ’cüler “Türkiye’de işkence var”, PKK’lılar “soykırım yapılıyor” teziyle ortaya çıkıyorlar. Siz yıllarca cezaevlerinde kalmış biri olarak, bu iddiaları nasıl yorumluyorsunuz?
Doğu Perinçek: Bakın, ben 6 sene Fetih döneminde, arkasından Silivri’de kaldım. 12 Mart ve 12 Eylül dönemlerini biliyorum. 1971’den beri yaklaşık 15 yılım cezaevlerinde geçti. 12 Mart’ta da 12 Eylül’de de gerçek işkence vardı; Filistin askısı, elektrik verme gibi yöntemler uygulanıyordu. Ancak 2008-2014 arasında böyle bir şeye tanık olmadım. “Koğuşumda fare vardı, kapıyı sert kapattılar” gibi komik şeyleri işkence diye anlatıyorlar. Yalan söylüyorlar. Bizim araştırmalarımız sonucunda vardığımız sonuç, Silivri’de böyle bir işkencenin olmadığıdır.
Devletimiz bu konuda Dışişleri Bakanlığı düzeyinde “büyütmeyelim” havasında. Bu çok yanlış. Ciddi bir devlet, bu tür olayların üzerine gider, meydan okur ve karşı saldırıya geçer. Bu, maalesef şu anki Batı karşısında boynu bükük, ezik dış politikamızın bir tezahürüdür.
İsmet Özçelik: Bir kartopu misali Türkiye’ye karşı kara propaganda büyüyor. Türkiye buna karşı nasıl tedbirler alabilir?
Doğu Perinçek: En önemli tedbir, tehdidi doğru tespit etmektir. Türkiye’ye yönelik tehdit, Amerika merkezli, İsrail ortaklı bir yapıdan geliyor. Avrupa’nın içindeki Amerika da bunun bir parçası. Bunu saptadıktan sonra kendi “öz güçlerimize” dayanmalıyız. Biz Vatan Partisi olarak tehdidin Doğu Akdeniz ve Kıbrıs’ta odaklandığını saptıyoruz. Namluların Türkiye’ye çevrildiği “Nemesis” gibi tatbikatlar yapılıyor. Bu tehdide karşı, bölge ülkeleriyle iş birliği şarttır.
Suriye ile “terörü bitirmek için hazırız” noktasına gelindi, bu çok güzel. Suriye bizim kıyıdaşımız; İsrail ve Amerika tehdidine karşı onlarla iş birliği yapmalı, tıpkı Libya ile yaptığımız gibi deniz yetki alanları anlaşması imzalamalıyız. Mısır ile de aynı şekilde iş birliği yapıp Çin’i de bölgeye davet etmeliyiz. Çin, denizden doğal gaz çıkarma teknolojisinde en ileri ülke. Onları oraya çektiğimizde hem ekonomik hem de stratejik dengeleri değiştiririz. Rusya, Çin, Türkiye ve İran ile Mersin açıklarında ortak askeri tatbikatlar yapmak, karşı tarafı müthiş şekilde caydırır. Biz bu önerimizi Çin tarafına ilettik ve çok olumlu cevap aldık. Türkiye ise şu an bu önerilere bile sırtını çeviriyor. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin tanınması süreci gibi hayati konularda bile hükümetimiz maalesef hareketsiz kalıyor. Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ve Türkiye akıllı ve doğru siyasetler izlerse, Çin’e kadar uzanan bir birikim potansiyeli var. Ancak bu, beklediğiniz yerde gökten yağmurun yağması gibi Allah’tan gelecek bir destek değildir. Bu durum; aktif dış politikanız, ekonomi politikanız ve küresel ölçekteki doğru tercihlerinizle gerçekleşecek bir süreçtir. Ne var ki, mevcut hükümeti hiçbir zaman bu konumda görmüyoruz. Kırım politikası, Ukrayna meselesi ve Suriye konusu gerçekten çok kritik olaylardır.
Bize gelen bilgilere göre, 28 Haziran’da geniş çaplı bir yol haritası belirlemek için bir toplantı vardı. Onun öncesinde Türkiye’de birtakım provokasyonlar yapıldı; “Seçimleri tanımıyoruz” gibi açıklamalar oldu. Biraz önce Cenevre’deki Türkiye mahkemesini konuşurken “Avrupa’daki Amerikancılar” tabirini kullandık. Türkiye’de de benzer bir yapı mı var? Yani bu işleri engelleyen Amerikancı bir kanat mı var? Hatta “Amerikancı”nın da ötesinde, doğrudan Amerika’nın kendisi söz konusu. AK Parti, 2002 yılı Kasım ayında ABD’nin projesi olarak hükümet oldu. Arkasından Sayın Cumhurbaşkanımız, o dönem Başbakanken, Büyük Orta Doğu Projesi’nin eş başkanı olduğunu 34 yerde ifade etti. Bunlar kamera önündeki resmi açıklamalardır. ABD ile Türkiye yönetiminin neredeyse özdeş olduğu bir süreç yaşadık.
Ancak bu durum 2007-2008 yıllarına kadar sürdü. O ittifaklar, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni ve Vatan Partisi’ni Silivri duvarlarının içine atmaya kadar vardı. Fakat biz o duvarları 2014’te yıktık. O duvarları yıkmamızla beraber Türkiye’yi özgürleştirmeye ve zincirleri kırmaya başladık. Türk Silahlı Kuvvetleri’ni o duvarların arasından Vatan Partisi önderliğindeki mücadeleyle çıkardık. Hem mahkemede hem de duvarların ötesinde, iki defa Silivri’nin önüne 80-100 bin insanı dağ başına yığdık. Polis ve jandarma barikatlarını aşarak yaptık bunu. Dünya tarihinde şehrin içindeki hapishaneyi basmak olur ama Allah’ın dağındaki bir hapishanenin önüne 80-100 bin kişilik bir güçle gelmek görülmemiş bir şeydir. Bunları başardık ve o duvarları yıktık. Böylece ordumuzu, Genelkurmay dahil, esir alındığı o yerden kurtardık. Türkiye’nin önü açıldı.
Bu sürecin devam etmesi tarihsel bir zorunluluktur; başarıya ancak böyle ulaşabiliriz. Fakat şu an AK Parti hükümetinde Suriye, Ukrayna ve Kırım konularında bocalamalar başladı. Suriye ile ilişkilerde geldiğimiz nokta çok vahim. Dışişleri Bakanlığımız, Suriye’deki bir takım muhaliflere “meşru hükümet” gibi muamele ediyor. Suriye’nin meşru bir hükümeti varken; teröre bulaşmış, ne olduğu belirsiz birtakım cemaat ve tarikat gruplarına veya Suriye hükümetiyle kavgalı olan yapılara “meşru temsilci” demek büyük bir hatadır.
Türkiye’nin bugünkü Suriye politikası çok yanlış. Doğu Akdeniz’deki tehdide karşı hazır bir komşumuz var ve iş birliği yapmaya hazır. Suriye ile iş birliği yaptığımızda iç cephede PKK’yı bitiririz. PKK’yı bitirdiğimizde ise Doğu Akdeniz’deki güçlerimizi daha fazla pekiştiririz. Çünkü Doğu Akdeniz’de başlayan tehdit, aslında Türkiye’nin içindeki Amerikancı güçleri harekete geçirmeye yönelik bir tehdittir; yani Amerikan ordusu ile FETÖ ve PKK arasındaki askeri iş birliğini gündeme getirmeye çalışıyorlar. Suriye, 2010’dan beri aynı tehditlerle savaşıyor. Biz şimdi kalkıp ona sırtımızı dönüyoruz. Sığınmacı sorununun çözümü de Suriye’nin istikrara kavuşmasıyla mümkündür. Hem PKK’yı bitirmek hem de sığınmacıların vatanlarına dönmeleri için Suriye ile iş birliği hayati önemdedir.
İranlılarla sohbet ettiğimde bölgenin ihtiyacının Tahran’ın, Ankara’nın, Bağdat’ın ve Şam’ın güçlenmesi olduğunu söylüyorlar. Bu dört ülke arasında bir ortak kader birliği var. Amerika ve İsrail, Türkiye’nin güneydoğusu ve İran’ın batısında bir “ikinci İsrail” devleti kurmak istiyor. Bu dört ülke, bu girişimleri boğabilecek güçtedir. Dolayısıyla bu ülkeler arasındaki beraberlik mecburi ve kıymetlidir. Ancak hükümetin Suriye ve İran politikalarında bocalamalar var. İran ile Türkiye arasında tam bir karşılıklı güven oluşturulmuş değil. Halbuki İran çok uygun siyasetler gütmeye başladı. İranlı üst düzey yetkililerle yaptığım görüşmelerde, “İslam eksenli değil, anti-emperyalist ve anti-siyonist bir politika izleyeceğiz” dediler. Vatan Partisi’ne de bu yüzden önem veriyorlar. İslam Uyanış Konferansı’na Türkiye’den sadece bizi davet ettiler; çünkü anti-emperyalist politikanın tartışmasız temsilcisi Vatan Partisi’dir. Afganistan’da da gördük; İran, Şii-Sünni ayrımı yapmaksızın istikrar için çalıştı. Amerika’nın istediği bloklaşmayı Atlantik sistemi başaramadı.
İran’ın Şangay İşbirliği Örgütü’ne tam üyeliği bölge için çok önemlidir. Şangay İşbirliği Örgütü, artık bir Asya beraberliği ve ittifakı oluşturmuştur. Türkiye’de bu örgüte üye olmayı programına alan tek parti Vatan Partisi’dir. Bölgedeki tüm dostlarımız orada: Çin, Rusya, Türk Cumhuriyetleri, Pakistan ve şimdi İran. Türkiye’nin de buraya dahil olması hem terörle mücadele hem de dış tehditlere karşı en büyük güvencemiz olacaktır. Şangay İşbirliği Örgütü, Hindistan ve Pakistan gibi birbirleriyle nükleer rekabet yaşayan ülkeleri dahi bir araya getirerek Asya’daki iç çekişmeleri adım adım ortadan kaldırmaktadır.
Cumhurbaşkanımızın Sakarya manifestosu, Batı medeniyetinin lime lime döküldüğünü ve Doğudan yeni bir medeniyetin yükseldiğini ifade etmesi açısından çok kıymetliydi. Şangay İşbirliği Örgütü’nün de hedefinde dinsel ve etnik aşırılık ile terörizm vardır. Cihatçı terörü ve bölücü örgütlenmeleri hedef alan bu yapı, askeri tatbikatlarla da bölgeyi çelikleştiriyor.
Gelelim Kırım meselesine… Dışişleri Bakanlığı’ndan “Kırım’ın ilhakını tanımıyoruz” şeklinde bir açıklama geldi. Bu, Türkiye tezi değil, Amerika ve Ukrayna tezidir. Rusya ile görüşmeye giderken “işgalci” ilanıyla masaya nasıl oturacaksınız? Kırım’daki Tatarlar zaten Rusya Federasyonu içinde yer almayı benimsemişlerdir. Ukrayna ise 2018’de Türk Akımı’nı engellemek için Amerika ile anlaşma imzalamış, Türkiye karşısında konumlanmış bir ülkedir. Ukrayna, Karadeniz’deki Yunanistan’dır; Yunanistan da Akdeniz’deki Ukrayna’dır. İkisi de Amerika’nın koçbaşıdır. Rusya’ya giderken bu tarz açıklamalar yapmak ya bir sabotajdır ya da “masada kozum olsun” diyen küçük devlet aklıdır. Oysa Rusya gibi bir devlete karşı bu tür “at pazarlığı” kafası sadece zafiyet gösterir. Türkiye, emperyal geleneklerine ve Atatürk devrimlerine yaraşır bir dış politika izlemelidir. İkisinin de politikaları, hem Türkiye hem de bölge ve Asya politikaları aynı. Ezici bir çoğunluğu farklı bir noktada olan, yani aynı politika ekseninde istikrarlı bir ülke var. Böyle bir ortamda insan analiz etmek durumunda. Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de Amerika, İsrail ve Yunanistan tehdidine karşı doğal müttefiki kimdir? Büyük devlet olarak Rusya’dır. Tabii Suriye ve Mısır önemlidir ancak askeri güç olarak düşündüğümüzde, Doğu Akdeniz’de yanımızda tutmaya çalışmamız gereken güç Rusya Federasyonu’dur. Rusya orada ve Amerika’nın karşısında ama sadece seyrediyor; aktif tutum almıyor. Bu yüzden uygulanan politikalar feci bir yanlış; Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin tanınması açısından da, Karadeniz güvenliğimiz açısından da, Azerbaycan açısından da ciddi bir yanlıştır. Karabağ’ı kurtardık, vatan toprağımızı geri aldık, bu başarıda Rusya’nın bizim tarafta olması önemli bir ağırlıktı. Siz şimdi Rusya’yı karşı tarafa iterseniz veya tarafsızlaştırıp seyirci kalmasına neden olursanız bu bir güvensizlik yaratır ve ciddi bir sıkıntıdır.
Suriye’nin kuzeyinde de Rusya bize lazım. Orada Amerika’nın bir an evvel Afganistan’da olduğu gibi defolup gitmesi gerek. Bu süreçte Türkiye, Rusya, İran, Suriye ve Irak’ın ağırlığı önemlidir; Rusya’nın dostluğuna ihtiyacımız var. Kırım’ın ilhakını tanımıyoruz gibi açıklamalar, Türkiye’nin milli politikası, güvenliği, dış ilişkileri ve ekonomik gelişmesi açısından yanlıştır. Rusya son birkaç yıldır en büyük üç ticaret ortağımızdan biri, hatta geçen sene birinci ticaret ortağımızdı. Sadece Kırım konusu değil, NATO görevi kapsamında Polonya’ya gönderdiğimiz savaş uçaklarının Karadeniz’de Rus uçaklarına karşı engelleme faaliyetlerine katılması da iki ülke arasındaki gerilimi artırabilir.
NATO üyeliği meselesine gelince; Ruslar bunu bir noktaya kadar hoşgörüyle karşılıyor. Türkiye 1952’de NATO’ya girdi ve Ruslar “olabilir” diyor, ille de “NATO’dan çıkın” diye bir ısrarları yok. Hatta Türkiye, veto hakkını kullanarak Rusya’ya karşı bazı NATO uygulamalarını önleyebiliyor. Birkaç ay evvel bunu yaptı ve bu çok önemliydi. Ancak stratejik olarak baktığımızda, NATO’nun bugün bir numaralı düşmanı Rusya; burada bir tutarsızlık olduğu da aşikâr.
Rusya seçimlerine gelirsek; 1996’da Moskova’da görüştüğüm tecrübeli bir siyasetçi olan Zuganov’un yönetimindeki Rusya Komünist Partisi’nin %19’a çıkması önemli bir gelişmedir. Bu parti artık ana muhalefettir ve siyasetleri Türkiye’ye dost, hedefleri ise programlarında belirttikleri “Milli Demokratik Devrim”dir. Rusya’daki seçim sonuçları, geçmişe göre Türkiye açısından çok daha olumlu. Rusya’nın Amerikan emperyalizmine karşı dik durması ve Asya Birliği’nin pekişerek ilerlemesi bekleniyor. İran’da da anti-Amerikan mevzi güçlendi; reformcu denen Batıcı kuvvetler ağır bir yenilgi aldı. Kazanan, Türkiye dostu olan milliyetçi muhafazakâr kuvvetler oldu. İran’da dini lider Ali Hamaney zaten Türk’tür ve devletin yönetiminde anayasal olarak en tepeye yerleştirilmiştir.
Rusya’da “zehirlendi” diyerek kıyameti koparan liberaller ise seçimlerde hiçbir varlık gösteremedi. Bu da dikkat çekici bir sonuç. Rusya’da Avrasyacılık, Asya’da Türkiye ve Çin dostluğu yükseliyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’ndaki konuşmasında göç, Libya, Filistin, Çin’in toprak bütünlüğü çerçevesinde Uygur Türklerinin hakları, TÜRKOVAK aşısı ve Kafkaslar’da istikrar mesajları önemliydi. Ayrıca teröre karşı net bir tavır alarak, terör örgütleri arasında ayrım yapılmasına karşı çıktı.
AUKUS projesine gelirsek; Amerika, İngiltere ve Avustralya’nın Çin’i engellemeye yönelik bu hamlesi, Fransa’nın denizaltı anlaşmasının iptal edilmesiyle sonuçlandı. Bu, Amerika’nın Atlantik sisteminde dikiş tutturamadığını ve kendi müttefiklerini kontrol edemediğini gösteriyor. Amerika artık Avrupa’yı da kendi ajandasına tam anlamıyla bağlayamıyor. Avrupa, Amerika’nın peşine takılıp gitmeyecek kadar büyük bir güç. Amerika’nın kendi içine dönme eğilimi, yani “First America” (Önce Amerika) programı, aslında dolar saltanatının çöküşüyle ilgili. Doların yayılma alanları daraldıkça, Amerika dünyadan haraç toplayamaz hale geldi. Bu durum Amerika’nın iç sorunlarını çözmede büyük problem yaratıyor.
Son olarak, Ekrem İmamoğlu’nun Yunanistan ziyareti ve yaptığı açıklamalara değinelim. İstanbul ve Atina’yı “birbirine zimmetli” olarak tarif etmek, İstanbul açısından vahim ve yanlış bir siyasi söylemdir. Komşuluk ilişkileri ve ziyaretler elbette normaldir ancak kullanılan bu tür ifadeler kabul edilemez. Ama şimdi bu ziyaretten çok daha önemlisi, hatırlayacaksınız; İstanbul Büyükşehir Belediye Seçimleri’nden önce Fener Rum Patrikliği’ni ziyaret etti. Seçim kampanyasına Fener Rum Patrikhanesi’nde başladı. “Ekümenik” ya, “Dünya Merkezi” falan… Oradan zimmetlemeye, oradan başladığı gözüküyor. Bu tamamen Türk seçmenine ve İstanbul seçmenine bir meydan okumadır. Yani en antipatik şeyden başlıyor. Ama orada mesajlar veriyor. Kime? Dünya merkezlerine, Amerika Birleşik Devletleri’ne, finans çevrelerine; “Ben sizin adamınızım, merak etmeyin” diyor. Asıl sorun orası. Mesajları verdi.
Bugün Cumhuriyet Halk Partisi’nin mevcut uygulanan politikalara taban tabana zıt bir dış politika uygulayacaklarını söylüyorlar ya; zaten o politikayı uyguluyorlardı. Orada da Ekrem İmamoğlu, bunlar arasında en göze çarpan, en sivri, en küstah diyelim, uygulamaların temsilcisidir.
Bu açıklamalar tabii ilginç. Ziyaret olur, biz de ziyaret ederiz. Biz arkadaşlarımızı hangi yıllarda gönderdik? Atina’da gösteriler yaptık. Soykırım iddialarına karşı Atina’nın meşhur Sintagma Meydanı’nda arkadaşlarımız, Türkiye’den bir avuç insan gittiler ve gösteri yaptılar. Hatta polisler uçağa doldurup hepsini geri göndermeye çalıştı. İçlerinde emekli generallerin olduğu Yunus Soner ve dış politika temsilcilerimizle ziyaretler yaptık. Daha sonra yine ziyaretler yaptık; Yunanistan’ın önemli partileriyle görüşmeler yaptık. Ziyaret olur ama buradaki olay ziyaret değil, zimmetleme; yani İstanbul’u Yunanistan’a zimmetliyor.
Zaten Mavi Vatan’la ilgili açıklamaları bence… Cumhuriyet Halk Partisi’nin çok… Evet, oradan devam edelim o zaman. Ünal Çeviköz, CHP Genel Başkan Başdanışmanı ve dış politikadan sorumlu. Faik Öztrak, yaptığı açıklamaların CHP’yi bağladığını ve CHP’nin programı olduğunu açıkladı. Mavi Vatan politikasını yayılmacı ve saldırgan olarak yorumluyorlar. Mavi Vatan politikası böyle mi efendim? Şimdi bakın… Bizim Genel Başkan Yardımcımız, eski Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkan Vekili Hasan Korkmazcan dedi ki: “Cumhuriyet Halk Partisi yoksa Yunanistan’da mı seçime girecek?” Üstelik Yunanistan’da ona kimse oy vermez. Çünkü Türkiye ile hiç kimse Yunanistan’da kolay kolay başını belaya sokmak istemez. Onu da görmemiz lazım.
Diyelim ki Yunanistan’da aşırı milliyetçi, fanatik bir kamuoyu var; Cumhuriyet Halk Partisi’nin bu açıklamaları, Yunanistan’da seçime girecek fanatik, yobaz bir sözde Yunan milliyetçisi partinin yapabileceği açıklamalar gibidir. Türkiye’nin partisinin yapabileceği açıklamalar değildir. Artık Türkiye seçmeni bunu silmiştir. Bu, Cumhuriyet Halk Partisi’nin dış politikasının mimarı ve yöneticisi olan emekli büyükelçinin değil, bizzat Cumhuriyet Halk Partisi’nin açıklamasıdır. Zaten siz de belirttiniz; Faik Öztrak da “Bu açıklama Kemal Kılıçdaroğlu’nun görüşleri içerisindedir” dedi. Genel Sekreterimiz Sayın Özgür Bursalı bugün bu konuda çok güzel bir basın toplantısı yaptı; herkesin izlemesini öneririm. Orada partimizin görüşlerini çok güzel açıkladık.
Mavi Vatan, bizim vatanımızın parçasıdır. Ayrı bir vatan yok; karadaki vatanımızla Mavi Vatanımız birdir, tek bir vatanımız var. Mavi Vatan, denizlerdeki vatanımızdır. Hatta denizlerdeki vatan, karasal vatandan sanki daha da öne çıkmaya başladı. Bu arada TRT’de Barbaros dizisinin gündeme gelmesi yararlı bir şey. Türklerin imparatorluk fikriyatı nedir? Ticaret yollarını denetim altına almak. Ticaret yolları denizlerden geçer. 1071’de Anadolu’ya geldiğimiz zaman, 1081’de Çakabey İzmir’de donanma kuruyor; 10 yılda Malazgirt’ten İzmir’e gelip donanma kuruyoruz. O bakımdan bu tarih çok önemli.
Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye yönelik tehdit odaklanıyor. Dolayısıyla Cumhuriyet Halk Partisi de diyor ki: “Biz Doğu Akdeniz’de, Mavi Vatan’da emperyalistlerin yanındayız. Türkiye burada agresif, saldırgan ve kendi milli egemenliğinin ötesinde sınırlar belirliyor. Onun için Mavi Vatan söylemine karşıyız.” Yani “vatansızlık mı”? Bu, vatan düşmanlığı ve emperyalizme açık iş birliğidir; “Ben senin hizmetindeyim, Türkiye’nin egemenliğine ve bağımsızlığına karşıyım” demektir. Diyarbakır ile Akdeniz’deki sularımız arasında veya Ankara/Edirne ile Karadeniz’deki sularımız arasında hiçbir fark yoktur. Cihat Yaycı amiralimiz müthiş rakamlar verdi; Doğu Akdeniz’de olağanüstü büyük doğal gaz ve petrol rezervleri var.
Mavi Vatan’a karşı bu düşmanca tavır, Cumhuriyet Halk Partisi’nin artık Türk milletinden koptuğunu ve bütün ümidini Amerika Birleşik Devletleri’ne, Yunanistan’a ve İsrail’e bağladığını gösteren çok üzücü bir tablodur. Bunu niye bağlıyorsunuz? Ben CHP’yi yıllardır izlemeye çalışıyorum. Daha önce Murat Özçelik diye bir genel başkan yardımcısı vardı. Bağdat’ta büyükelçiyken Maliki’nin özel kalemindeki bir isme, herkesin duyacağı bir sesle “Bu adam Türkiye’nin büyükelçisi mi, Amerika’nın büyükelçisi mi?” diye sormuştu. Sonra o adam geldi CHP’nin dış politikadan sorumlu genel başkan yardımcısı oldu. Demek ki CIA atıyor, nasıl oluyor bu işler anlamıyorum.
Peki, Türkiye’de seçime girecek bir parti, 7’den 70’e herkesin desteklediği Mavi Vatan konusunda nasıl bu kadar cesur davranabiliyor? Tuhaf değil mi? Yok, tuhaf değil. Çünkü Cumhuriyet Halk Partisi’nin seçmeni Biden. Biden onları seçip belli pozisyonlara oturtacak. Kayseri’den, Gaziantep’ten, Trabzon’dan oy alma diye bir derdi yok. Derdi; “Amerika Türkiye’de hükümetleri belirler, ben de Amerika’ya yaranırım.” Azerbaycan vatanını kurtarırken, “Türkiye oraya teröristleri taşıyıp savaştırıyor” diye Azerbaycan’ın Kurtuluş Savaşı’na karşı tavır almadılar mı? Hem PKK’nın hem FETÖ’nün hem de HDP’nin yanında duruyorlar. Maalesef bütün yumurtaları tek sepete koydular, artık başka bir seçeneğe yönelme şansları da yok.
Cumhuriyet Halk Partisi, İYİ Parti, FETÖ ve PKK ile beraber bir yola girdi. İçlerinden bazıları (Aslı Baykal veya Yılmaz Ateş gibi) tepki gösterdi, kendilerini tebrik ederim ama bunlar etkili bir tavır değil. Atatürk devrimcisi bir CHP’li tavrı almıyorlar. Dersim katliamını dile getiriyorlar, buna karşı güçlü bir itirazları yok. Memleket Partisi ayrıldı, o da neredeyse CHP’den daha Atlantikçi. “Silahla çözülmez” diyorlar; bu, Türk ordusunun elinden PKK’yı kurtarmaya çalışmaktır. HDP’ye “muhataptır” demek, PKK’yı meşrulaştırmaktır.
104 emekli amiral bildirisi de Biden’ın projesinde rol aldı. O bildiri baştan sona Atlantik kokuyor; Global İlişkiler Forumu gibi Amerikan derin devletine bağlı yerlerden hazırlandı. Sonradan “Montrö’yü ikna etmek için kullandık, aslında amacımız başka” diye mesajlarını da attılar. Cihat Yaycı gibi amiraller imza atmadı, çünkü onların konumu farklı. Atlantik güdümlü olan 6-7 kişi, diğer 100 kişiyi kandırdı. Afganistan’da yaptıkları gibi klasik yöntem; halkın hükümete baskısını önlemek için uydurma gerekçelerle gündem değiştiriyorlar.
Erdoğan’ın Kıbrıs’la ilgili konuşmasına gelirsek; “Kıbrıs meselesi adil, kalıcı ve sürdürülebilir çözüm ancak sonuç odaklı gerçekçi bir yaklaşımla mümkündür” diyor. Bu bence çok zayıf ve eksik bir konuşma. Orada şunu söylemesi lazımdı: “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti diye bir devlet var ve ben Birleşmiş Milletler’in gündemine bu devletin tanınmasını getiriyorum.” Halk değil, devlet var orada ve bu devletin uluslararası statüsünün tescil edilmesi şarttır. Katıldığım bütün forumlarda Doğu Akdeniz’i ve Kuzey Kıbrıs’ı merkeze oturtuyorum. Örneğin, en son gerçekleştirilen China MENA (Çin, Orta Doğu ve Kuzey Afrika) konferansına Suudi Arabistan Kralı adına veliaht prens, Birleşik Arap Emirlikleri ve Çin katıldı. Arap dünyası dışından davet edilen tek siyasi parti genel başkanı bendim. Mısır, Irak, İran veya Suriye gibi ülkeler davet edilmemişken, Türkiye’den Vatan Partisi Genel Başkanı olarak tek Müslüman temsilci sıfatıyla yer aldım.
Konferansta merkezi olarak şunları anlattım: Bu bir Orta Doğu ve Kuzey Afrika konferansıysa; Süveyş Kanalı ve Hürmüz Boğazı’nın, dolayısıyla üretilen petrolün dünyaya ihraç yollarının kontrolü hayati önemdedir. Çin’e de şunu söyledim: “Doğalgaz ve petrol ihtiyacınızın önemli bir kısmı Hürmüz Boğazı’ndan geliyor. Kıbrıs Adası, sizin boğazınızı sıkabilecek bir konumdadır, batmayan bir uçak gemisidir. Bu nedenle Türkiye’nin orada varlığı çok önemlidir ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) tanınmalıdır.”
Bundan önce Çin Komünist Partisi’nin 100. yıl toplantısına 300 ülkeden katılımcıyla iştirak ettim ve konuyu yine merkeze oturttum. Dünya Marksizm Kurultayı’nda ise Çin Devlet Başkanı Xi Jinping açılış konuşmasını yaptı, kapanış konuşması (VIP konuşması) ise Vatan Partisi Genel Başkanı olarak bana verildi. Her platformda bu tezleri işliyoruz.
Birleşmiş Milletler kürsüsü çok büyük bir imkândır. Sayın Cumhurbaşkanımız Filistin konusunda, “Başkenti Kudüs olan ve toprak bütünlüğüne sahip bir Filistin devleti” diyor. Ancak aynı Cumhurbaşkanı, KKTC devletini orada gündeme getirip tanınmasını istemeliydi. Bunu yapmamak; çekingen, zayıf ve Kuzey Kıbrıs’ın dünya açısından önemini kavramayan, hatta kavramaktan korkan bir yaklaşımdır. Kırım konusunda Rusya’ya karşı bu kadar cesur söylemlerde bulunurken, KKTC konusunda hiçbir cesaret gösterilmiyor.
Üstelik Filistin ile KKTC kıyaslandığında da tutarsızlık var. Bugün Filistin Kurtuluş Örgütü ve hatta Çin Halk Cumhuriyeti, Filistin’in başkentinin “Doğu Kudüs” olduğunu belirtirken; Cumhurbaşkanımız sadece “Kudüs” diyor. KKTC’den ise hiç bahsetmiyor; bu kabul edilemez.
İsrail, Filistin’e karşı saldırgan olduğu gibi, Türkiye’ye karşı da Kürdistan adı altında ikinci bir İsrail devleti kurmak istiyor. Yine aynı İsrail; Doğu Akdeniz’de Yunanistan ve Güney Kıbrıs ile birlikte, arkasında ABD’nin olduğu silahlı ve ekonomik projeler yürütüyor. İsrail’i; Güneydoğumuzda, Doğu Akdeniz’de ve Filistin üzerinden bölge halklarına düşman konumda görüyoruz. KKTC’yi yıkmak isteyenler de yine Amerika, İsrail, Yunanistan ve yanlarındaki güçlerdir. Bu nedenle, Cumhurbaşkanı’nın bu konudaki tutumu Türkiye’nin hayati stratejik çıkarlarını savunur durumda değildir.
Doğu Akdeniz’de “en uzun kıyıya sahip Türkiye’yi yok sayan anlayıştan vazgeçilmelidir” demek ve bölge konferansı önermek tek başına yetmez. “KKTC’yi tanıyın” demeden oradaki haklar savunulamaz. Avrupa Birliği’nden beklenti içine girmek ise, kendini dağıtmış bir yapıdan medet ummaktır. Bu tavır, “Atlantik bloğuna bağlılıktan vazgeçmiyorum” mesajı taşır ve Afganistan’daki uçağın tekerleklerine tutunmaya çalışanların çaresizliğine benzer. Oysa Türkiye kararlı dursa, Avrupa’daki itibarı da artacaktır.
Afganistan konusunda da benzer bir çekingenlik var. Türkiye, Afganistan’ı tanıyan ilk ülke olmalıydı. “Bekliyoruz” diyerek değil, devlet olarak ilişki kurup kardeşlik görevimizi yerine getirmeliydik. Afganistan’da bir devlet var ve devletle ilişki kurmak gerekir. Devlet, halkın örgütüdür. Suriye’deki gerçek temsilcileri muhatap almak gerektiği gibi, Afganistan’daki yeni yönetimi de tanıyıp bölge ülkeleriyle birlikte desteklemeliyiz.
Yeniden Asya girişimi önemli bir başlıktır; ancak burada da kararlı bir tavır yerine, Asya ile Avrupa’yı birleştiren ortada formüller ifade ediliyor. Geçen yılki BM konuşmasında Cumhurbaşkanı, “Sarkaç Asya’ya kaydı, biz de o Asya içindeyiz” diyerek net mesaj vermişti, şimdiki geri adımlar Türkiye’nin içine girdiği ekonomik zorluklarla bağdaşmıyor. Türkiye’nin ekonomik darboğazdan çıkışı; üretim ekonomisini inşa etmekten ve bunu başta Çin, Rusya ve bölge ülkeleriyle yapılacak esaslı beraberliklerle sağlamaktan geçer. Mevcut iktidar bu iradeyi göstermiyor; bunu Vatan Partisi yapacaktır.
Suriye’deki terör örgütleri arasında ayrım yapılması ve terörün taşeron olarak kullanılması kabul edilemez. DAEŞ bahanesiyle PKK’ya destek veriliyor. ABD, bütün Asya’dan topladığı terör örgütlerini Suriye’de toplayıp eğitiyor. Ancak Taliban yönetimi, ABD’nin Çin ve Rusya’yı hedef alan terör örgütlerini temizliyor.
İç siyasete dönersek; CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Kürt sorununu meşru güçlerle (HDP) çözeriz” demesi ve İyi Parti’den gelen “HDP meşru bir partidir” açıklamaları, bu partilerin PKK ile olan ittifaklarını ilan ettiklerini gösterir. HDP, PKK’nın kolu, bacağı ve aracıdır. PKK’dan ayrı bir HDP yoktur. HDP’yi meşru ilan etmek, PKK’yı “fermanlı terörist” haline getirmektir. Bu durum, Türkiye’nin geleceğine yönelik en büyük kasttır. İyi Parti de maskesini atmış, Amerikan Gladio’sunun partisi olduğunu açıkça ortaya koymuştur. Tabanını PKK’ya ısındırmaya çalışsalar da bu çabaları sonuçsuz kalacaktır. Bir Amerikan operasyonuyla, bir Gladio operasyonuyla MHP’nin içinden bir gücü kopardılar ve CHP’nin yanına taşıdılar. İYİ Parti, Türkiye’nin bir partisi olarak konumlanırken, aynı zamanda seni PKK ve FETÖ’nün yanına yerleştirdi. İYİ Parti’nin FETÖ ve PKK yanındaki gerçek yüzü de şimdi ortaya seriliyor. Zaten Meral Akşener, “Kürdistan’ın temsilcisidir” dedi, sonra düzeltti; “Kürtlerin temsilcisidir” dedi. “Kürt siyasetinin temsilcisidir” ifadesini kullandı. Kürt siyaseti ifadesi, Kürtlerin temsilcisinden daha ileri bir anlam taşır çünkü siyaset devletle ilgilidir; “Kürt siyaseti” dediğiniz zaman Kürtlerin devletleşme siyasetini kastetmiş olursunuz.
Şimdi, Sezai Temelli “Adres İmralı’dır” dedikten sonra HDP içerisinde “Hayır, adres biziz” şeklinde değerlendirmeler geliyor. Kandil ile İmralı arasında bir çatışma var mı? PKK’nın merkezi MİT’in avucunda olduğu için Abdullah Öcalan’ı dışlıyor ve HDP içinde de bu şekilde bir bölünme yaşanıyor. Bir tarafta İmralı’ya bağlı, dolayısıyla MİT’in kontrolünde olan bir güç; diğer tarafta ise Kandil ile ilişkili bir güç var. Seçimlerdeki mektup tartışmasında olduğu gibi, Kandil “Bu bize ihanettir, bizi bağlamaz” diyerek Abdullah Öcalan’ın mektubunu reddetmişti. Kandil şu anda tam Amerika’nın kontrolünde; başka türlü yaşaması mümkün değil. Amerika’dan gelen generaller bunları teftiş ediyor; silahı veren, tam kontrolü de sağlar. Sincar, Kandil ve Suriye’nin kuzeyi ayrı merkezler değil, hepsinin başkenti Kandil’dir. PKK’nın esas önderliği oradadır. Ancak yenilen güç içinde bölünmeler, iç kavgalar kaçınılmazdır. Tahminimce şu an Kandil’deki PKK yöneticileri canlarını nasıl kurtaracaklarının planlarını yapıyorlar.
Bağdat ile Türkiye arasında bir ilişki gözüküyor, Suriye ile de olsa bu süreç çok hızlanacak ancak yeni bir durum var. Bağdat ve Şam ile ilişkilerde cesur bir Türkiye hükümeti görmüyoruz. Eğer cesur olunsaydı, PKK’nın ömrü 3-5 aydır. Mehmetçik’in kanını dökmeye gerek kalmadan bu iş biterdi. Türkiye hükümeti 2015’ten bu yana silahla mücadele çizgisinde doğru bir şey yapıyor ancak bunu doğru bir dış politika ve komşularla iş birliğiyle tamamlamıyor. PKK Suriye’nin derinliklerine kaçıyor. Suriye’nin meşru hükümeti ve devletiyle birlikte hareket edersek oradaki terör örgütlerini tamamen temizleyebiliriz. Şu an ise Suriye Milli Ordusu gibi, Amerika’nın desteklediği ve Suriye Devleti’ne karşı konumlanmış yapıları muhatap alıyoruz; bu çok büyük bir yanlış.
Sayın Erdoğan’ın Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’ndaki konuşmasında iklim değişikliğine ilişkin mesajları oldu. Paris İklim Anlaşması’na taraf olacağımızı ve meclis onayına sunacağımızı belirtti. Biden’ın da “Green Project” yani yeşil proje üzerinden bir yayılma planı var. Basınımız bu kadar Amerika güdümlü ki, Azerbaycan, Filistin ve terör meselesi gibi çok daha kritik konular varken, bu konuşmadan sadece Paris İklim Anlaşması’nı manşete taşıdılar. Halktan, çiftçiden, çobandan hiçbiri bu konuyu öne çıkarmazdı.
Biden, Filistin meselesinde iki devletli çözümü desteklediğini ifade etti. Afganistan yenilgisinden sonra Amerika her yerde daha geri mevziler kurmaya başladı. Bu, Türkiye’nin atak davranması için bir fırsat dönemidir. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin tanınmasını Birleşmiş Milletler gündemine koymamız gerekirdi. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkeler de Çin’e doğru bir kayma eğiliminde. Katıldığım China-MENA konferansında, Araplardan daha cesur bir şekilde Filistin ve Doğu Akdeniz meselelerini dile getirdim. Çin Komünist Partisi temsilcileri dahi konuşmamın en etkili konuşma olduğunu belirttiler.
“Kürt sorununun çözümünde meclis devreye girmeli” demek, “devreden ordu çıkmalı” demektir. Mecliste çözüm, PKK ile müzakere etmek ve “Kürdistan’a özerklik” tanımak anlamına gelir. Cumhuriyet Halk Partisi’nin Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nı kabul etme vaadi, Kürtçenin resmi dil yapılması ve eğitimde kullanılması gibi adımlar ancak anayasa dışı bir kanun yapma süreciyle mümkündür.
Güneydoğu’da ise durum farklı. Diyarbakır sokaklarında halk “Kahrolsun PKK” diye haykırıyor. Bölgede PKK’ya karşı büyük bir nefret var ve insanlar bu yapıdan kurtulmak istiyor. İki yıldır Diyarbakır’da tek bir terör eylemi yok. PKK artık örgüt kuramıyor, kurdukları dağılıyor. Vatan Partisi’ne ise Mardin, Diyarbakır, Muş, Bingöl, Şırnak ve Uludere gibi illerimizde çok güçlü bir akım var. Biz orada şimdi en kuvvetli 2-3 partiden biri haline geliyoruz. Her partiden Vatan Partisi’ne katılımlar oluyor. Başta da AK Parti ve MHP olmak üzere tabanları eriyor ve Vatan Partisi’ne katılıyor. Neden? Vatan Partisi orada Türkiye’nin birlik ve bütünlüğünü savunan, üretim devriminin partisidir. Oradaki çiftçinin bütün meselesi DEDAŞ, yani elektrik terörüdür. Elektrik faturaları öyle bir hale gelmiş ki köylünün belini bükmüş durumda. Dün buraya Mardin’den Yeniköy muhtarımız Sayın Yunus Ete ile eski muhtarımız Nurettin Koç gelmişlerdi. Onlarla ve birçok muhtarımızla birlikte o bölgede üretim devrimi kurultayları yaptık. Herkeste bir PKK’dan kurtulma isteği var ve bu durum orada bir umudu büyütüyor.
Ancak en önemli mesele çiftçi borçlarının ertelenmesi, özellikle de elektrik dağıtım şirketinin, bankaların ve hacizlerin yarattığı terörün sonlandırılmasıdır. Bakın, şöyle bir şey görülmüş mü? Kocaman direkler dikiyorlar; elektrik sayacını 7-8 metre yüksekliğe koyuyorlar. Çiftçi kendi sayacını bile okuyamıyor. Şirket, faturaları kafasına göre düzenliyor. Bir çiftçinin sekiz kuyusu varsa, altısını görmezden gelip ikisi üzerinden fatura kesiyor, sonra da buradan rüşvet alıyor. Devlet ise şirkete yüzde altmış beş oranında destek sunuyor. O desteği şirkete vereceğine çiftçiye ver! Şirket faturaları şişirerek o desteği büyütüyor. Vatan Partisi olarak biz kamulaştırmayı savunuyoruz. Enerji üretimi ve dağıtımı bir kamu hizmetidir, kesinlikle özel sektöre bırakılamaz ve kâr konusu yapılamaz. Yaptığınız zaman kendi üretim temelinizi yıkarsınız. O güzelim Kızıltepe, Mardin ovaları; taş dikseniz biten verimli topraklar… İstanbul’a Kanal yapacağımıza Anadolu’ya su götürelim. Her tarafı su olan İstanbul’un ortasından bir daha su geçirmek için milyarlarca dolar harcıyoruz. Hâlbuki o kaynakla Anadolu’nun her tarafına suyu götürebilir, selleri denetim altına alabiliriz. İnsanlarımız sellerde gidiyor, tarlalarımız sular altında kalıyor ama biz o suyu tarımda kullanamıyoruz.
Türkiye’nin en önemli gerçeği budur: Çiftçiye karşı müthiş bir banka ve haciz terörü var. Eskişehir Alpu ve Bozan gibi Çukurova ile yarışan verimli topraklarda, Ulaştırma Bakanlığı raylı sistem test merkezi kuruyor. Binlerce dönüm birinci sınıf tarım arazisini mahvediyorlar. “Arkada kıraç, üçüncü sınıf topraklar var, oraya yapın” diyoruz, dinlemiyorlar. Bu bir cinayettir, tarımı öldürmektir. Bir yandan gıda güvenliğinden bahsedip fiyatları denetlemeye çalışıyorlar. Fiyatlar ancak üretim artırılarak istikrara kavuşturulur. Siz üretimi baltalarsanız, arz talebi karşılamaz ve fiyatlar yükselir. Polatlı’daki, Konya’daki, Muş’taki çiftçi “Ekmeyeceğim” diyor. Çünkü traktörü haczedilen, gübre alamayan, mazot alamayan çiftçi nasıl üretim yapsın? Türkiye tarımına karşı işlenen bu cinayetin sorumlusu AK Parti hükümetidir.
Biz Vatan Partisi hükümeti olarak şunu yapacağız: Bir, faiz borçlarını sileceğiz. İki, borçları bir yıl erteleyeceğiz. Üç, mevcut borçları beş yıl vadeye yayacağız. “Bankalar iflas etsin” diyoruz; çiftçi iflas edeceğine bankalar iflas etsin. Türkiye’ye hiçbir şey olmaz. Zaten banka mevduatlarının arkasında devlet var. 190 bankaya gerek yok; 25-30 banka bize yeter. Çiftçinin mülkiyetine kimse dokunamaz; mülkiyet kutsaldır.
Kira ve yurt fiyatlarının artması da üretimdeki kıtlıktan kaynaklanıyor. Bugün Türkiye’de 2 milyon konut fazlası var. Devlet, bu konutları öğrenciye kullandırabilir. Müteahhit ile 10 yıllık ödeme planı yapar, konutu alır, öğrenciye veririm. Müteahhit de parasını alır, öğrenci de barınır. Ayrıca, iflas eden şirketleri kamulaştıracağız. Yörsan örneğinde olduğu gibi, fabrikayı devlet alacak, işçiye ve memura pay dağıtacak. Böylece hem üretim çarkı dönecek hem de işçi ile sermaye arasındaki çelişkiyi ortadan kaldıracağız.
Programımızı kapatırken, hayatını kaybeden değerli vatansever ve eski milletvekili Şahin Mengü’yü rahmetle anıyorum. Çok değerli bir dostumuzdu, Aydınlık gazetesinde yazıları yayımlanıyordu. Silivri’de bizi sık sık ziyaret ederdi. Her zaman başını dik tutan gerçek bir vatanseverdi. Onun çok önemli Cumhuriyet Halk Partisi analizleri vardı. Yani Kemalist devrimin geri çekilişi ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin Atlantik sistemiyle birlikte yozlaşması sürecini tahlil eden çok esaslı görüşleri vardı. Sayın Şahin Mengü’yü saygıyla, sevgiyle anıyoruz. İsmi gerçekten her zaman pırıl pırıl kalmıştır. Ailesine, Manisalı hemşerilerine ve bütün Türk milletine başsağlığı diliyoruz. Türkiye, çok değerli ve namuslu bir politikacısını; Atatürkçüler ise çok akıllı, birikimli ve örnek bir temsilcisini kaybetmiştir. Ruhu şad olsun.
Programın kitap önerisi kısmına geçecek olursak; Doğu Perinçek’in “ABD Yol Ayrımında” adlı kitabını öneriyorum. Burada Amerika Birleşik Devletleri’nin dolar saltanatının çöküşünü, bunun tarihçesini; 1945’ten sonra başlayan yükselişini ve ardından gelen çöküş dönemini rakamlarla, ekonomik analizlerle işliyoruz. Amerikan haraç sisteminin ve imparatorluğunun çöküşünü burada inceliyoruz. ABD’nin geldiği yol ayrımını, tüm seçeneklerini; Amerikan emperyalizminin ister dışa saldırgan, ister içe dönük olsun, dolara dayalı saltanat çöktüğü için önümüzdeki dönemde her iki seçeneğin de geçerli olamayacağını ele alıyoruz. Amerika’daki o eski demokratik geleneği, biz onu “kovboy” ile simgeliyoruz; onlar Avrupa’dan giden maceracılar. Okyanusun ötesine gidip macera arayan, hayatını kurtarmaya çalışan o cesur kökten gelen Amerikan kovboyu… Bunları işliyoruz. Aynı zamanda ABD-Türkiye ilişkilerini, ABD’nin Türkiye’ye yönelik hem dış tehditlerini hem de iç yıkıcılık planlarını ve “Biden tayfasını” bir kitap haline getirdim. Bunu bütün okuyucularımızın değerlendirmesine sunuyorum. Kaynak Yayınları’ndan çıktı.
Bir de ABD’nin çözümünü kovboy kültüründe gördük. Gene Autry’nin “Back in the Saddle Again” şarkısı… Bu sefer de bir kovboy şarkısı çalalım dedik. Amerikan halkının müziğini, kovboylardaki insancıllık, cesaret ve yiğitlik gibi özellikleri temsil eden bir müzikle programı kapatmış olalım.
— Biz de size teşekkür ediyoruz efendim, sorularımızı yanıtladığınız için. Sağ olun. Sayın Özçelik, size de katıldığınız için teşekkür ediyoruz.
— Değerli izleyenler, bu hafta burada da çok önemli bir haber çıkıyor anladığıma göre. Traktörün haczi mi?
— Evet, o konu vardı. Çiftçinin durumunu anlatan bir durumdu. Hakikaten ben akşam izleyince; “Köylü, benim traktörümü aldınız, ben o parayı nasıl ödeyeceğim?” diyen, bin lira yanılmıyorsam bir borcu olan ve bu borcu nasıl ödeyeceğini bilemeyen köylünün şaşkınlığı beni çok etkiledi. Bir de önümüzdeki günlerde öğrendiğim kadarıyla Aydınlık’ta, Türkiye’yi sarsacak ve uyandıracak çok önemli haberler var. Merakla ve heyecanla biz de bekliyoruz.
— Değerli izleyenler, “Çıkış Yolu” programının bu haftalık sonuna geldik. Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek ve Aydınlık Gazetesi Ankara Temsilcisi İsmet Özçelik sorularımızı yanıtladı. Her iki konuğumuza da teşekkür ediyoruz. Önümüzdeki hafta yeni bir programda görüşmek dileğiyle. Müzik ile sizi baş başa bırakıyoruz efendim. Mutlu akşamlar.

