Çıkış Yolu • 04.03.2017

Çıkış Yolu • 04.03.2017

Bu geçmişteki, yakın geçmişteki… Devrimle kurduk biz bu cumhuriyeti. Halkın %50-52’ye bölündüğü bir durum tasviri. Türk milletinin mantığa çıktığı dönüm. Ben yere atarım ve onu çiğnerim. Çiğniyorum burada. Bu ülkedeki bu yangın, Irak’taki bu… Hayır’da birleş, birleşme. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.

Sevgili izleyiciler, iyi akşamlar. Yeni bir “Çıkış Yolu” programıyla birlikteyiz. Konuğumuz Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek. Gündem zengin, gündemin ne olduğunu biliyorsunuz. Dolayısıyla biz sorularımızla gündemi tayin edelim. Hatta şöyle diyelim; bugün bayrağı konuşacağız, “Karargâh rahatsız” haberini konuşacağız, Münbiç Harekâtı’nı konuşacağız. Seyircilerimizden gelen sorular var, onları konuşacağız. Vakit kalırsa diğer konulara da değineceğiz.

Ama ben önce başka bir konuya geçmek istiyorum. En son maç izlemek üzere stadyuma ne zaman gittiniz?

Hapishaneden çıktıktan sonra maça gittim mi tam hatırlamıyorum. 2008 falandı galiba, en son o zaman gittim. Çok olmuş. Geçen gün beni Galatasaray yöneticileri davet ettiler; “Gel Beşiktaş maçını birlikte tribünde izleyelim” diye ama Ankara’da olduğum için gidemedim. Sizin futbol maçlarına düşkün olduğunuzu biliyorum, meraklıyım evet. Gidemeseniz bile televizyondan izliyorsunuz. Ben bunun iyi bir şey olduğunu, insanı zenginleştirdiğini düşünüyorum.

Peki, maçı izleyebildiniz mi? Nedir durum?

Galatasaray iyi, dişli bir takım. Yani yenildi ama 1-0 o maçın sonucunu yansıtmıyor. Galatasaray iyi oynuyor, Beşiktaş da çok esaslı bir takım. Güzel bir maç oldu. İki takım da çok çetin mücadele ettiler. İyi 90 dakikaydı, iki takım da çok güzel götürdü. Zevk verdi yani. Gol olmaması bir yana; Galatasaray iyi gol pozisyonlarına girdi. Özellikle son 15-20 dakika içinde 3-4 golü bulabilirdi. Olmadı ama Beşiktaş’ı kutluyoruz.

Beşiktaş önde yanlış bilmiyorsam, Galatasaray ile aralarında 10 puan oldu. Fenerbahçe’nin de önünde olduğunu biliyorum, 12 puan fark var. Fenerbahçe’yi yabancı hoca çalıştırıyor, Galatasaray’ı yabancı hocalar çalıştırdı, Beşiktaş’ı ve ikinci sıradaki Başakşehir’i yerli hocalar çalıştırıyor. Bunun bir anlamı var mı sizce?

Vallahi yerli hocalar, biz futbolda bayağı iyiyiz. Yerli hocalar Türk futbolcusunun ruh halini, yeteneklerini çok iyi anlıyor. Ama tabii takımlarımızda sadece Türk futbolcuları yok. Artık kadroda yabancı sınırı kalktı, istersen 11 yabancıyla oynatabiliyorsun. Ama her şeye rağmen dünya çapında neticeler alabiliyoruz. Ben Türk hocalarına güveniyorum. Türk futbolu dünya ölçülerinde; aşağılanmasını doğru bulmuyorum.

Peki, Galatasaray’ın yeni hocası hakkında bir fikir edinebilir miyiz?

Onu bilemem, acele değerlendirmeler çok yanlış. Daha iki maç oldu, hemen direğe asmak… Bizde sabırsızlık çok yaygın. Galatasaray’ın Galatasaray olduğu dönemlerde o takımı tutmaya başlayan genç kuşaklar için, benim bilebildiğim kadarıyla, Fatih Terim ile Galatasaray’ı eşleştirirler. Fakat o UEFA Kupası’nı kazandığı dönemden beri birkaç denemesi oldu, sonuç alamadı.

Siz Fatih Terim’i de iyi tanıyorsunuz. Tekrar eşleşebilirler mi?

Galatasaray’ı Turgay’la, Oktay’la eşleştirirler ama hoca olarak… Bakın, Almanların geldiği dönemler oldu; Derval gibi. Onlar Galatasaray’a çok şey kazandırdı. Fatih Terim de onların devamıydı. Türk futbolunda bu kadar rağbet gördüğüne göre mutlaka bir yeteneği var.

Milli takımda başarılı buluyor musunuz?

Şu ana kadar bir başarı yok ama uzun süredir başta. Tabii, Tayyip Erdoğan da uzun süredir Türkiye’nin başında, Abdülhamit 32 sene yönetti; yani uzun süre başta olmak başarı anlamına gelmiyor. Japonya’daki Dünya Kupası’nda üçüncü olduk, Avrupa Şampiyonası’nda dördüncü olduk. İki tane önemli başarımız var. Eskiden milli maç başladığında “kesin yeneriz” derdik, şimdi o inancı alamıyorum. Ne milli takımdan ne de Galatasaray’dan.

Peki, bayrak hadisesine girelim. Kuzey Irak’taki bölgesel Kürt yönetiminin başkanı Mesut Barzani Türkiye’ye geldi. Bu ziyaret esnasında İstanbul Atatürk Havalimanı’nda ve Ankara Esenboğa’da, Irak ve Türk bayraklarının yanı sıra bölgesel yönetimin bayrağı da göndere çekildi. Siz peş peşe basın açıklamaları yaptınız ve Devlet Bahçeli’ye bir çağrıda bulundunuz. Cevap alabildiniz mi?

Veremedi. Bizim sorumuz şuydu: “Bu bilinçli mi yapıldı yoksa şuursuz bir bürokratın eseri mi? Tercihiniz nedir?” Binali Yıldırım, Bahçeli’nin bu sorusuna “Bu bizim teamülümüzdür, biz uyguladık, tercih meselesi değil” diyerek net cevap verdi. Devlet Bahçeli, hükümete bir pas atmıştı; “Bürokrat mı siz mi?” diye. Hükümet “Biziz” dedi.

O zaman Devlet Bahçeli’nin bir tavır belirlemesi gerekirdi. Örneğin, “Madem Kürdistan bayrakları asıyorsunuz, o zaman sizinle olan beraberliğime son veriyorum ve referandumda hayır diyorum” demesi beklenirdi. Çok sert açıklamalar yaptı ama son cümlede “Türklüğün bekası için evet diyeceğiz” dedi. Bence o bağırtı çağırtı, AKP’ye teslim olmuşluğun yarattığı fikirsizliği örtüyor. İçi boş başak dik durur derler; o gürültü, boşluğu örtmek için.

Peki, AKP niye böyle bir şey yaptı? Mümbiç’e Türk Silahlı Kuvvetleri ilerliyor ve Barzani güçleri Türkiye tarafından değerlendiriliyor. Bunu yapmak için Kürdistan bayrağı asmaya lüzum yoktu. Bence Barzani’nin gelişi PKK-PYD’ye karşı mücadele eksenliydi.

Hükümet, bu adımla HDP’yi ikiye ayırıp, bir cenahın oyunu almayı hedefledi diye yorumlandı. Ben bunu yabana atmam. Ancak “Bu bayrakla oyları artırırım” düşüncesi çok büyük yanlış. Aksine, Kürdistan bayrağı AKP’ye bölgede çok büyük oy kaybettirdi. “Hayır” oylarını güçlendirdi. CHP de şunu anlamıyor: Kürt milliyetçiliğinin kuyruğuna takılarak Kürt oyu alınmaz. PKK’nın ezilmesinden yana kararlı bir tutum alırsanız Kürt yurttaşımız sizinle birleşir. Bugün Vatan Partisi’ne Kızıltır’dan Van’a kadar büyük bir yöneliş var; çünkü vatandaş huzur istiyor.

Sonuç olarak, bu bayrak olayı “evet” oylarında en az 3-4 puan kaybettirdi. Herkes mantığı sizin gibi yürütmek zorunda değil; siyaset bilgiyle, kararlılıkla yapılır. Hükümet ise bu olayı tırmandırmak istemedi, “bir yanlışlık oldu” diyerek önemsizleştirmeye çalıştı. Ama şimdi o kadar olay var ki bu ortamda, “Biz yanlış yaptık” deme erdemini gösteremediler. Aslında bunu gösterseler biz de onları alkışlayacağız. Hele şimdi en önemlisi şudur; bakın, Mehmetçik niçin savaşıyor? Kürdistan planını bozmak için. Mehmetçik Kürdistan planını bozmak için savaşırken, kan verirken, şehit olurken Ankara’da Kürdistan bayrağı astığınız zaman, o Mehmetçiye ihanettir. Mehmetçiyi arkadan vurmuş oluyorlar, moralini bozuyorlar ve Türk ordusunun harekâtını sabote etmiş oluyorlar.

Değerli izleyiciler, kısa bir ara vereceğiz, tekrar birlikteyiz.

Tekrar merhaba değerli izleyiciler. Çıkış Yolu devam ediyor. Baştan da anons etmiştik; konuğumuz Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek. İkinci bölüme kaldığımız yerden devam edelim. Bayrak meselesini konuşuyorduk; AKP’nin hesabı nedir diye. Siz, bu Barzani’nin birinci bölümde çağrılmasının esas nedeninin, Suriye’deki PKK-PYD harekâtında Barzani’nin Türkiye ile birlikte tavır almasını sağlamaya yönelik bir girişim olduğunu söylemiştiniz.

Evet, zaten sağlanmış durumda ama herhalde bunun daha ayrıntıları vardır. Benim de bilgilerim o yöndeydi ancak buna konjonktürel olarak referandumun da eklendiğini seyircilerimize arz etmiştim. Şimdi burada CHP’nin ilginç bir tavrı oldu. CHP sözcülerinden Sayın Selin Sayek Böke, “Acaba Devlet Bahçeli ne düşünür?” diye bir soru sordu ve bıraktı, yani gazetecilik yaptı. Ben de şu soruyu soruyorum: Acaba CHP ne düşünüyor? Hâlâ CHP’nin ne düşündüğünü öğrenemedik. Sözcüleri bir ara karşı çıkar gibi yaptılar ama hayır, karşı çıkmadılar. Şu anda karşı çıkan tek bir sözcü yok. Diğer sözcü Yılmaz Bey, “Irak acaba ne der?” dedi. Bakın, önce “Devlet Bahçeli ne der?” dendi, şimdi “Irak ne der?” deniyor. Hâlâ CHP’nin ne dediğini öğrenemedik. Öğrenemeyiz de çünkü Cumhuriyet Halk Partisi’nde hâlâ Kürt milliyetçisi örgütlerle iyi geçinme, el ele tutma ve HDP’nin gönlünü hoş tutma çizgisi var. O çizgide olan bir parti, Kürdistan bayrağına karşı çıkamaz; çıkmasını arzu ediyoruz ama çıkamıyor.

Ben bu süreçte sadece CHP’li değil, çok önemli birçok şahsiyetle görüştüm. Bugün Sözcü Gazetesi de haberini yaptı; hayır oylarında bir patlama var. Bu Kürdistan bayrağı konusunda Vatan Partisi’nin kararlı mücadelesi sonucunda hayır oyları yüzde altmışlara vurdu. Burada hayır cephesi açısından çok güzel bir fırsat yakalandı. Bunu gündemde tutmalıyız. Referandum mücadelesine başlarken “AKP, siz teröristlerle berabersiniz” derken, şimdi tabak gibi bir tablo ortaya çıktı: AKP, Kürdistan bayrağı açarak PKK’nın, HDP’nin ve bütün ayrılıkçıların alkışını aldı, Kürt halkının da tepkisini çekti.

İzleyicilerden gelen bir soru var, üstelik sizin partinizden: “Bu süreçte CHP’yi eleştirmek doğru mu, yeri mi, zamanı mı? Üzülüyorum.” diyor. Kardeşim, CHP’yi eleştirmek gibi bir derdimiz yok ama siz soru sorduğunuzda ben ne yapacağım? Kabahat gazetecilerde, siz görevinizi yapıyorsunuz. Ancak hayır cephesinde beraberiz diye CHP’nin bu tavrını korumanın, hayır oylarını berbat etmenin âlemi var mı? Eğer referanduma başlarken “Hiçbir şekilde HDP ile yan yana gelinmeyecek” şeklinde köşeli bir tutum koymasaydık, acaba bugün neler olacaktı? Biz hayır cephesinin stratejisini başarı için oturtuyoruz.

Öztürk Yılmaz mesela, bayrak meselesinin bir bağımsızlıktan ziyade referandum öncesi Doğu ve Güneydoğu’daki muhafazakâr Kürt oylarını AKP lehine çevirme stratejisi olduğunu düşünüyor. Yani AKP’yi savunuyor, eylemini hafifletmeye çalışıyor. Kürdistan bayrağı açmak bir rezalettir, skandaldır. Cumhuriyet Halk Partisi ise bu konuda sükût hâlinde. Sayın Kılıçdaroğlu bugün perşembe olmasına rağmen hâlâ tek bir cümle etmedi. Türkiye’nin bu kadar temel bir meselesinde ana muhalefet nerede?

Kimi çevreler “Bölgesel Kürt yönetimi bağımsız bir devlet değil, neden bu kadar büyütüyorsunuz?” diyor. Benim derdim Türkiye’nin vatan bütünlüğü. Amerika’nın bir Kürdistan planı var ve bu plan doğrudan Türkiye’nin toprak bütünlüğünü hedef alıyor. Tataristan veya Kırım örnekleri Türkiye’yi bölmüyor ama bu proje kanla kuruluyor. Müslüman kanıyla, Türkmen, Kürt, Arap kanıyla… Bu “İkinci İsrail” projesidir. Vatanseverlik bugün Amerika’nın Kürdistan planını bozmaktır. Mehmetçik sınır ötesinde şehit düşerken, arkada Kürdistan bayrağı asılmasına müsaade edilemez.

Münbiç meselesine gelince; Fırat Kalkanı Harekâtı’nın bir numaralı hedefi PKK ve PYD’nin temizlenmesidir. Şu anda herkes Genelkurmay Başkanı olmuş, herkes strateji kuruyor. Bırakalım da Türk Silahlı Kuvvetleri’nin komuta kademesi, hangi taktikle hedefine varacağını kararlaştırsın. Biz burada siyaseti tartışalım: PKK, PYD ve YPG temizlenecektir. Bunun karşısına da hiç kimse bayrak açarak çıkamaz. Daha önce PKK’lılar kendilerini korumak için Amerikan bayrağı açıyorlardı, yani korkuluk gibi. Bizim içinse vatan bütünlüğü esastır. Amerika’nın bilgisi dahilinde bak; yani onlara rağmen değil. Tabii canım. İyi ama Amerikan bayrağını mı dinledi Türk ordusu? Amerikan bayrağı füze mi, roket mi, tank mı, top mu? Amerikan bayrağı ile siz Türk ordusunun harekâtını önleyemezsiniz. Onu söyleyeyim.

Bir ikincisi, daha ne istiyor Suriye, Irak, İran ve Rusya? Türk ordusu; IŞİD gibi bölge ülkelerini, Irak’ı ve Suriye’yi bölen, başlarına bela olan ve çok geniş alanları işgal etmiş olan, Amerika’nın beslediği bir gücü şehitler vererek tasfiye ediyor, eziyor, temizliyor. Suriye’nin bunu alkışlaması lazım; Türk ordusu onların vatanını, vatanlarındaki teröristi, bölücüyü, yobazı temizliyor.

İkincisi, PKK, PYD sonuç itibarıyla nedir orada? Bir Kürt koridoru açılırsa, bir Kürdistan kurulursa kim bölünecek? Irak bölünecek, Suriye bölünecek. Zaten Irak, kısmen de olsa o “Kürdistan” ile bölünmüş durumda. Türk ordusu bunu tasfiye ediyor. Şimdi Suriye’ye mi cevap veriyorsunuz? Evet, Suriye yanlış yapıyor. Bunu ekrandan yapmak yerine… Mesela sizin kanallarınız var, yaptınız mı? Ekrandan da yaparım, kanallarımızda da yapıyorum. Zaten kanallarımızda yaptığım şeyi ekrandan söylüyorum. Buralarda Suriye’nin, Rusya’nın, İran’ın da ciddi yanlışları var. Onların menfaati için, onların vatan bütünlüğü için ve Türkiye’nin vatan bütünlüğü için yürütülen bir askerî harekât var. Bu harekât Rusya ile iş birliği hâlinde devam ediyor. Cumhurbaşkanı’nın ve Dışişleri Bakanı’nın konuşmalarında da bunlar var. “Biz bunları Rusya ile iş birliği hâlinde, Rusya’nın oluruyla yapıyoruz” gibi gerçekler söyleniyor.

Bu ortamda Suriye bayraklarını kim çekti, o sizin bilginiz. Ben bunların ne kadar doğru olduğunu bilmiyorum ama bu tür bilgiler aynı zamanda birtakım fesat ve fitneleri de çağrıştırıyor. Yani “Suriye ile Türkiye karşı karşıya gelecek” bilgisi bütün ajanslarda var ama bütün ajanslar da Amerika tarafından yönlendiriliyor. Saddam Hüseyin olayında da hep ajanslar aynı şeyi yapmadı mı? Bu yeni bir şey değil.

Daha evvel El-Bab’ın Afrin’e doğru olan tarafındaki, daha doğusundaki köylere de Suriye ordusunun girip bayrak çektiğini biliyorum. Suriye ordusu elbette kendi vatanına bayrak çeker, orası Suriye. O köyler, o kasabalar Suriye’nin. Oraya Suriye’nin askerî güçlerinin bayrak çekmesi kadar doğal bir şey yok. Ama biz o bayrağı Türk ordusuna karşı bir meydan okuma gibi yorumlamaya kalkarsak, o zaman fitne başlar. Ben o yoruma katılmıyorum. Suriye bizim dostumuz ve Suriye ile Türkiye arasında bir savaş çıkmaz, çıkmayacak. Bunu önleyecek kuvvetlerin başında da hep Vatan Partisi oldu. Ama Suriye’nin de bu konuda son derece dikkatli olması gerekiyor; hiç kimseye böyle bir yola kapı aralamamalı.

“Beşar Esad’ı devirmek için girdik” dendiği zaman, bunun karşısına kim çıktı? Vatan Partisi çıktı ve 48 saat içinde o yanlış düzeltildi. Cumhurbaşkanı’nın son açıklamasına gönderme yapıyorsunuz; evet, ilk başta öyle açıklama yapılmıştı ama arkasından Millî Güvenlik Kurulu, hükûmet ve Cumhurbaşkanlığı bunu düzeltti. Ne güzel. Yanlış uygulamaları düzeltmek bir çözüm olmalıdır. Suriye’nin, İran’ın, Irak’ın ve Rusya’nın bu konularda akıllı olması lazım. Mesela siz, “Afrin’in önüne Suriye ordusu yığınak yapıyor, Türk ordusunu önlüyor” diyorsunuz. Niye önlesin? Önlemesi ne kadar akılsızca bir şey. Daha ne istiyor Suriye? Vatanın bütünlüğünü sağlama gücü şu anda Suriye’nin yok. Türk ordusu girmiş, Suriye’ye hizmet ediyor, IŞİD’i eziyor, PKK/PYD’yi temizliyor. Daha Suriye ne isteyecek? Türkiye’ye karşı bu kuşkulu bakışlar doğru değil. Biz bunları Suriye yöneticilerine de söyledik.

Tayyip Erdoğan, 12 Şubat’ta Bahreyn, Suudi Arabistan ve Katar’ı kapsayan bir Körfez seyahati yaptı. Bahreyn’de bir strateji kuruluşunda meşhur bir konuşma yaptı. İki vurgusu vardı: Birincisi “Bölgede bölücü Fars milliyetçiliğine karşı mücadele etmeliyiz” dedi, İran’ı hedef gösterdi. İkincisi, “Suriye’deki güvenli bölgede Suriye’ye bir millî ordu kurmalıyız” dedi. İkisi de yanlış. Geçen hafta konuştuk bunu. Suriye açısından bakalım; senin ordunu tanımayan, senin sarayından ayrı bir ordu kurmaya kalkan bir siyasal lider var. Bu güvenilmez bir şey. Olgun ve akıllı devlet politikası, zıtlaşmak değil, ortak çıkarları gözetmektir. Türkiye’de Türk ordusundan ayrı ikinci bir silahlı kuvvet kurmak ne kadar yanlışsa, Suriye’de de aynısını yapmak o kadar yanlıştır. Akıllı politika gerginleştirmek değil, uzlaştırmaktır. Çünkü o çatışmanın sonunda herkes kaybeder, Suriye en çok kaybeder.

Türkiye’nin yöneticilerine sesleniyorum; bu tür değerlendirmeler son derece yanlıştır ve Türkiye’nin geleceği, güvenliği açısından sağlıklı bir tavır değildir. Biz Türkiye’de ikinci bir silahlı güç örgütlenmesinden yana değiliz, sizin de Rusya veya Suriye’de böyle bir oluşum taraftarı olmanızı hiçbir dostane tavra yakıştıramıyoruz. Uçak krizi sürecinde ne oldu? Tayyip Erdoğan kritik bir noktada Putin’e mektup yolladı, özür diledi; o gerginliği devam ettirmedi. Örnek tavır budur. Suriye’nin, Putin’in, İran’ın da buna benzer bir tavır alması lazım.

Sonuç itibarıyla Türkiye ve Suriye birlikte hareket etmeye mecburdur. Ben Suriye’nin dostluğunu hiçbir şeye değişmem. Şu anda Münbiç Harekâtı’nın başarısı açısından Suriye’nin dostluğu kadar önemli bir şey yok. Onun için yapıcı ve birleştirici olmak şart.

Aydınlık’taki yazılarımda da dilim döndüğünce buna vurgu yapıyorum. Türkiye, 24 Temmuz 2015’te hendeklere ve Irak’taki PKK varlığına karşı bir harekât başlattı. 24 Haziran 2016’da ise Rusya ile barıştı. Bunlar doğru yönde atılmış, olumlu sonuçlarını gördüğümüz büyük adımlardı. Fakat AKP yönetimi, bu sürecin tamamlayıcı adımı olan Suriye ve İran’la sıkı, açık koordinasyon ve dostluk adımını bir türlü atamıyor. İran ile ilişkiler hiçbir zaman kesilmedi ama bugün neredeyse kriz hâlinde. Suriye ile el altından temaslar var ama bir türlü süreç yürümüyor. Bu yüzden kopukluklar yaşanıyor; Münbiç’teki bayrak asma hadisesi gibi adımlar atılıyor.

Türkiye bu adımı atmazsa PKK’ya manevra alanı sağlarız, ayrıca Rusya’nın, İran’ın ve Suriye’nin PKK konusunda Türkiye’ye karşı yanlış adımlar atmasına meydan veririz. Eleştirelim ama sonuçta bunları düzeltecek olan sahadaki adımlardır. Güzel sözlerle hiçbir devlet hareket etmez; önemli olan Türkiye’nin atacağı somut adımlardır. AKP’nin bu adımı atmaya henüz hazır olmadığını biliyorum, İslamcı cenahtan görüştüğüm isimler de bunu doğruluyor. Fakat hayat, bu inadı kıracak. Münbiç’e ilerlemeye karar verdiğinizde karşınızda Amerika ve İsrail varken, Suriye’ye düşmanlığı devam ettiremezsiniz. Öyle bir şansınız yok. Hayat onları eğitir, hizaya getirir.

Bunun için çok yönlü bir ikna çabası içinde olmamız lazım; sadece AKP iktidarına karşı değil, Suriye, İran ve Rusya yönetimlerine karşı da. Aralık ayında Rusları, “Alternatifiniz NATO’nun hükûmetleridir” diyerek ikna etmedik mi? İkna çok önemli. Suriye yönetimine de, “Arkadaş, daha ne istiyorsunuz? Türk ordusu IŞİD’i eziyor, temizliyor” diye anlatmak lazım.

Astana Zirvesi sırasında dolaşan anayasa taslağındaki “Kürt özerkliği” meselesine gelirsek; Ruslara, “Böyle büyük yanlışlar yapıyorsunuz, Türkiye-Rusya dostluğunu tahrip ediyorsunuz, derhal bu yanlışı düzeltin” dedik. Bunun üzerine Rus generaller, Aydınlık üzerinden Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunduklarını ve Kürdistan planları olmadığını açıkladılar. Ancak bu açıklamalar yine de tam tatmin edici değil. Federasyon sistemini savunanlar, toprak bütünlüğünü savunduklarını ifade ediyorlar. Ancak bu durumun, beraberinde ciddi hatalara yol açtığı görülüyor. Ortada muazzam bir Amerikan fitne kampanyası ve örgütlenmesi var. Amerika’nın dünya çapında medya üzerinden yürüttüğü bu organizasyon ve ellerindeki büyük imkânlar sayesinde, küçük olaylar bile anında dünyaya yayılarak gerginlikler tetikleniyor.

Tüm bu fitnelerin temel amacı Türkiye ile Rusya’nın ve Türkiye ile Suriye’nin arasını açmaktır. Bu tür tertiplere, yalan veya kışkırtıcı haberlere karşı uyanık olmak ve dolduruşa gelmemek, bir devlet adamı sorumluluğudur. Biz bu konularda sürekli uyarılarda bulunuyoruz; tavırlarımız son derece kararlı ve nettir.

Rusya’da da bu süreçlerle ilgili ciddi şikâyetler var. Avrasyacılar ve Rusya’nın milli güçleri, yaşanan sıkıntıların maalesef kendi içlerindeki Atlantikçi unsurlardan kaynaklandığını söylüyorlar. Putin devletin tepesindeki isim olarak bu tavırların dışındadır; ancak hem Rusya hem de Türkiye içerisinde Atlantik yanlısı unsurların bu tür kışkırtmaları devam ediyor. Türk ordusu savaşırken, kadın subayın başına türban geçirmek gibi bir uygulamayı bir ajan provokatörden başka kim yapabilir? Türkiye referanduma giderken, AK Parti oylarına zarar verecek ve ordu içinde fitne yaratacak bu akılsızca işleri kimler tezgâhlıyor?

Türk uçağının düşürüldüğü 24 Kasım olayından sonra Rusya’ya heyetler göndererek süreci hızla yönettik. Benim bildiğim kadarıyla iki sivilden oluşan bir heyet Rusya ile görüştü. Bu görüşmeler sonucunda Rusların, AK Parti ve Tayyip Erdoğan’a bakışında “iş yapılabilir” kanaati yeniden uyandı. Suriye ve İran ile olan temaslarımızı da biliyoruz. Ancak Rusya’nın Kürt meselesinde bazen tavizkâr görünmesi veya İran’ın haklı ya da haksız rahatsızlıkları heyet trafiğinin önemini artırıyor.

Rusya ve İran, PKK’yı Amerika’nın elinden alabileceklerini zannediyorlar. Onlara şunu söylüyoruz: PKK ile Amerika arasındaki ilişki stratejik bir piyon ilişkisidir; bu piyonu Amerika’nın elinden almanız mümkün değildir. PKK, İsrail ve Amerika’nın desteğiyle bir devlet kurma planı yapıyor. Kaderini Amerika’ya bağlamış bir örgütü manevralarla oradan koparamazsınız; aksine sağladığınız manevra alanlarıyla Amerika’nın piyonunu güçlendirirsiniz. Ruslar ve İranlılar analizlerimizde bize hak veriyorlar ama hâlâ Cenevre süreçlerinde PKK’yı nötralize etme çabası güdüyorlar. Rusya’nın mevcut politikalarının, büyük devlet siyasetinden ziyade olayları kısa vadeli değerlendiren bir anlayışla yürütüldüğünü düşünüyorum.

Rus heyetleriyle (Korgeneral Timki ve Lebedev başkanlığındaki heyetler) Vatan Partisi olarak sürekli görüşüyoruz. Rus Büyükelçisi Ankara’da vurulduğunda her iki taraf da son derece akıllı ve soğuk kanlı davrandı. Yakın zamanda heyetlerimiz tekrar Rusya’ya gidecek; sürekli bir trafik içerisindeyiz.

Devletler bazen söyler ama yapmazlar; söylemekle yapmak arasında her zaman bir mesafe vardır. İranlılarla konuştuğumuzda “Amerika bizi bölmek istiyor” diyorlar ancak sahada bunun gereğini yapma konusunda tartışmalı bir görüntü sergiliyorlar. Yine de sürece teslim olmamalı, müdahil olmalıyız.

Münbiç meselesine gelince; hükümetten gelen kararlı açıklamaları çok önemsiyoruz. Bir süredir Amerika’dan gelen CIA şefi veya Genelkurmay Başkanı ile yapılan görüşmeler sonrası, Türkiye’nin tekrar Amerikan planlarına yapıştığına dair şüpheler oluşmuştu. Ancak bugünkü kararlı duruş, bu algının yerle bir olduğunu gösteriyor. Türkiye, PYD ile bütünleştirilmeye çalışılıyor; bu tür analizler savaş halindeki bir ülkede sadece zarar verir. Bugün Cumhurbaşkanı ve Çavuşoğlu’nun Münbiç konusundaki kararlılığı, Rusya ve İran ile iş birliğini sürdüren sağduyulu bir çizgidir. Biz Vatan Partisi olarak bu noktadan sürece müdahil oluyoruz. Mehmetçik savaşırken, Suriye ile olan inatlaşmaların maliyeti yüksek olur; bu yüzden Suriye ile iş birliği artık acil ve yakıcı bir görevdir.

Geçmişte Ergenekon ve Balyoz davalarında “Siz hukuksuzsunuz, yarın burada yargılanan siz olacaksınız” dediğimde, bunun gerçekleşeceğini bilimin ışığında ve süreçleri doğru okuyarak görüyorduk. Bu kolektif bir çabanın ürünüdür; Vatan Partisi’nin tecrübeli kadrosuyla yaptığımız değerlendirmelerden gelir. Bizi F-Blok’a koyduklarında da “Fethullah ile mücadele ediyoruz, alın size F” gibi bir manidar durum oluşmuştu. Şimdi o mahkemelerde yargılananlar, bizim “kehanet” dediğimiz ancak aslında öngörü olan o süreci yaşadılar.

Münbiç’e girme konusundaki kararlılığınız güzel ama siyasal zemini hazırlamadan girersek Suriye ve Amerika ile karşı karşıya kalabiliriz, diyorsunuz. Evet, ancak savaşan biz olduğumuza göre kararlılığı göstermek ve Suriye ile iş birliğini kurmak zorundayız. Hamama giren terler; biz bu kararlılığı sergiledikçe, Suriye ile olan iş birliğinin de kaçınılmaz bir askeri ve siyasi gereklilik olarak ortaya çıkacağını göreceksiniz. Zaman çok değerli, doğru adımı atmak için geç kalmamalıyız. Bakın, bu durum daha önce Fırat Kalkanı Harekatı öncesinde de yaşanmıştı. O dönemde de aynı tartışmalar yapıldı. “Durun, Fırat Kalkanı’na girmeyelim; önce Suriye’yle, Rusya’yla, İran’la anlaşalım, ondan sonra girelim” denildi. Biz ise “Girelim, o anlaşmalar peş peşe gelecektir” dedik. Nitekim öyle de oldu. Önce Rusya’yla anlaştık, sonra Fırat Kalkanı’na girdik. Fırat Kalkanı’na girdikten sonra kimseyle anlaşmadık; anlaşmayı önceden yaptık. Erdoğan ve Putin, 9 Ağustos’ta Petersburg’da buluştular, 24 Ağustos’ta ise Fırat Kalkanı başladı.

Şimdi de yine Rusya ve İran ile bir anlaşma söz konusu. Sayın Mevlüt Çavuşoğlu’nun da bugün belirttiği gibi, bu harekat onlarla iş birliği halinde sürdürülüyor. Ayrıca şu zihniyet de yanlış: Türkiye’nin toprak bütünlüğünü sağlamak için ille de birilerini ikna etmemiz gerektiği düşüncesi doğru değildir. Biz kararlılığımızı gösterdiğimizde, dostlarımız ikna olacak, düşmanlarımız da cayacaktır. Benim önerim, daha az bedel ödenmesi yönündedir. Sizin öneriniz teorik olarak doğru olabilir ama şu an Türkiye’yi siz yönetmiyorsunuz. Siz yönetseydiniz bu problemler çıkmazdı ancak yönetimde değilsiniz. Mevcut koşullarda bu adımın atılması gerektiğini savunuyoruz; çünkü bu adım atılmazsa Amerika baskısını artıracak. Yani bir yol ayrımındayız. Bu adımı atmazsak, süreç daha kötüye gidebilir. Münbiç’e ilerleme ve PKK’yı oradan temizleme kararı almazsak, tereddütlerin getirdiği tehlikelerle karşı karşıya kalabiliriz.

Amerika ile yaşanan bocalamalar, Amerikan planlarının tartışılması gibi durumlar, arkasında esaslı dayanakları olan bir hükümetin olmayışından kaynaklanıyor. Biz hükümette olsaydık kendimize güvenir, bu zikzakları yapmazdık. Sürecin zikzaklı ilerlediği bir gerçek; ancak bu zikzaklar 2014’te Türkiye’nin yeni bir sürece girmesiyle derinleşti. 2014’ün kökleri ise 12 Eylül 1980’e, Turgut Özal, Kenan Evren ve devamındaki süreçlere dayanır. Bugünkü yönetim aslında 12 Eylül’ün çocuğudur; dünya ekonomisiyle bütünleşme ve borçlanma ekonomisinin en gaddar uygulayıcısıdır. Ancak bugünkü yönetim dahi artık bu siyaseti sürdüremez noktaya gelmiştir çünkü Türkiye’nin gerçek dinamikleri buna engeldir.

İyimserlik meselesine gelince; ben gerçekçiyimdir. İyimser olmak için sebeplerim var: PKK hendeklere gömülüyor, FETÖ eziliyor, 15 Temmuz darbesi başarısızlığa uğratılıyor ve Türk ordusu Fırat Kalkanı ile başarılar kazanıyor. Bütün bu olgular iyimser olmamı gerektiriyor.

Talip Özkan’ın “Avşar Beyleri” türküsü bugüne çok uyuyor. Münbiç’e yürüyen Mehmetçiğin kararlılığını ve bir yiğitlik duruşunu simgeliyor. Bu, aynı zamanda Ahmet uyanıyor, Mehmet Günay gibi Söke’nin köylü önderlerinin hatırasına bir saygıdır. Ege’nin o ruhunu yansıtan bir türküdür.

Hürriyet gazetesinde yayımlanan “Karargah Rahatsız” haberi ve ardından gelen tepkilere gelince; Türkiye’de Türk ordusuna karşı bir fitne olduğu bir gerçek. Bu, orduya moral vermek ve komutanlara güveni sağlamak yerine, orduyu yıpratmaya yönelik bir tutumdur. Hürriyet Gazetesi bu haberiyle belki de genelkurmay adına bir aydınlatma görevi üstlendi. Bu haber, Türkiye’nin orduya olan güvenini kuvvetlendiren bir kamuoyu faaliyeti olmuştur. Bundan rahatsız olmak, darbe korkusuyla hareket eden ilkel bir zihniyetin ürünüdür. Cumhurbaşkanı’nın “bedel ödeyecekler” gibi yargı yetkisini aşan söylemleri ise denge noksanlığından kaynaklanan son derece yanlış tepkilerdir. Türkiye’de diktatörlük tartışmalarına gelirsek; Amerika ile mücadele eden bir yönetim diktatör olamaz. Eğer 15 Temmuz darbesi başarılı olsaydı, o zaman gerçek diktatörlüğü görecektik. Ancak hukuk profesörü ve devlet teorisi hocası olarak belirtmeliyim ki; şu anki şartlarda bu durumu sıradan bir diktatörlükle karıştırmamak gerekir. Yani diktatör olmak için yasama, yürütme ve yargı yetkilerinin hepsinin bir elde toplanması gerekir. Anayasa’da bu olacak, eğer geçerse. Bakın, anayasayla diktatör olunmaz; yumrukla, silahla diktatör olunur. En önemlisi bu. Hiç kimse kanun çıkararak, kararname çıkartarak veya anayasa değişikliği yaparak diktatör olamaz. Diktatörlük sonradan gelir; önce diktatör olunur, ondan sonra kanun getirilir. “Ben diktatör olacağım, kanunu getiriyorum” diyerek kimse diktatör olamaz. Tarihteki bütün diktatörlük süreçlerini inceleyelim; Roma’dan beri silahla, zorbalıkla gelir otururlar, oturduktan sonra da kendi kanunlarını yaparlar. Ancak kanunla diktatör olan tek bir insan tarih boyunca görülmemiştir. Anayasalar üzerinden diktatörlük, federasyon gibi şeyler kurgulamak; kanunla, hukukla, yönetmelikle veya kararnameyle olacak işler değildir.

Bir de Tayyip Erdoğan’ın diktatör olabilmesi için aynı zamanda silahlı güce hükmetmesi lazım. Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’deki Türk Silahlı Kuvvetleri ve polis gibi silahlı güçleri diktatörlüğe ikna edecek bir gücü yok. Yasalar içerisinde silahlı güce hükmedebilir ama o diktatör değildir. “Benim diktam altında hareket edeceksiniz, benim sopam altında olacaksınız” diyerek ne Türk ordusuna ne de Türk toplumuna diktatörlüğü dayatabilir; o gücü yok. Dayatmak istiyor da demiyorum; onu belirteyim.

Son dönemde falsolar biraz arttı. Mesela bu anayasa girişimi baştan aşağı riskli, Türkiye’yi krize sürükleyebilecek maddeler taşıyor; bunları konuşacağız zaten. Türban konusunda “provokasyon” dediniz, bunu yaptı. İşte bayrak hadisesi… Bir gazete başlığından dolayı olağanüstü, orantısız ve çok kuvvetli bir tepki gösterdi. Sanıyorum bu, hayır oylarının yükselişinin görülmesinden kaynaklanıyor. Onlar da araştırmalar yapıyorlar, bu durum AKP yönetim kadrosunun sinirlerini gerdi. Ancak bu, Tayyip Erdoğan’ın geleneksel tutumudur. Kişinin mizacı doğru; biraz sinirli, gergin bir kişiliği var. Çok kolay parlayan, kendisini tam denetleyemeyen bir yapısı var.

Türban konusu bir provokasyon muydu? Tabii ki. Tayyip Erdoğan mı yaptı provokasyonu? Kim yaptıysa o yapmış olamaz ama çevresine bakması lazım. “Bu parlak fikir kimlerden çıktı?” diye sormak gerek. Bugün Sayın Tayyip Erdoğan çok geniş bir kararsız kitle olduğunu söylüyor. Evet, hala bunu tespit ediyorlar; bu, rahatsız olduklarını gösteriyor. Hedef o kararsız kitleyi kazanmak değil mi? Hem hayırcılar hem de evet tarafı o kitleyi kazanmaya çalışacak. Peki, türban o kararsız kitleyi kazanır mı? Tam tersine, türban o kitleyi hayır oyuna itti. Çünkü o kararsız kitle fanatik, yobaz veya ordunun başına türban geçirmek isteyen bir kitle değil.

Şunu ayırmak lazım: Toplumda türbanı savunanlar olabilir, Türkiye bunu kabul etti. Ama toplumda türban başka, orduda türban başkadır. Mesela “Subaylar özgürdür, fötr şapka giysin” diyebilir misiniz? Başkası da çıkar, “Benim de dini inançlarıma göre Alevilerin kızıl tacı vardır, kızıl taç giysinler” diyebilir. Siz kendi inancınızı öne süremezsiniz. Türkiye’de türbana inanan insanlar var ama türbanın dinsel olarak, Kur’an tarafından emredildiği de tartışmalıdır. O ayrı bir tartışma, ona girmiyorum. Ancak tarihte türban diye bir şey bilmiyorum. Ne Selçuklularda, ne Osmanlılarda ne de Cumhuriyet tarihinde türban yok; başörtüsü başka bir şeydir.

Başörtüsü hepimizin babaannesinin, anneannesinin, halasının, teyzesinin taktığı, insanı tozdan, topraktan ve güneşten koruyan bir örtüdür. Ama türbanın bununla benzer bir tarafı yok. Türban tarihimizde olmayan bir şey. Mesela 1970 öncesine dair bana e-postalar yolluyorlar; “Nene Hatun türban giydi mi?” diyorlar. Erzurum tabyalarındaki Nene Hatun’un resimlerinde başörtüsü var. 1893 Harbi’nde türban diye bir şey yoktu. Abdülhamid’in sarayına bakın; zevceleri, kızları… Çoğunun fotoğraflarında başörtüsü bile yok. Son derece modern, çağdaş insanlar. Feraceleri olabilir ama birçoğunun saçları meydanda çekilmiş fotoğrafları var.

Referandum konusuna dönersek; Tayyip Erdoğan hala ciddi bir kararsız kitle olduğunu tespit ediyor ve bunu söylemek mecburiyetinde kalıyor. Referandumda işler onlar açısından ters gidiyor galiba. Şu anda Kürdistan bayrağı olayından sonra hayır oyları yüzde altmışları vurdu. Kararsızları da dağıtırsanız, hayır ile evet arasındaki makas çok açıldı. Özellikle bu bayrak olayı, AKP ve MHP tabanında hayır oyuna yönelimi artırdı.

Referandumla ilgili izleyicilerimizden gelen bazı sorular var. Yönetmenimizden rica ediyorum, videoları yayına versinler.

*(Video sonrası)*

Evet oyu verdiğimiz zaman Türkiye’yi “atanmışlar rejimi” bekliyor. Aslında bunun uygulaması başladı. Bugün Tayyip Erdoğan’ın çevresinde danışman denilen bürokratlar, teknokratlar ve uzmanlar var. İlnur Çevik, eski emekli general Tanrıverdi gibi isimler… Hükümet var ama Binali Yıldırım hükümeti yönetmiyor, bu ekip yönetiyor. Anayasa değişikliğiyle gelecek olan da bir hükümet değil, Cumhurbaşkanı etrafında oluşturulmuş bir bakanlar kuruludur. Bu kurulun meclisle hiçbir bağlantısı kalmıyor. Meclisten bir iki kişi seçilse bile milletvekilliğinden istifaya zorlanıyorlar. Ne oluyor? Cumhurbaşkanına tamamen biat eden atanmışlar ordusu oluşuyor. “Hızlı hareket etmek, verimli olmak, sonuç almak” için diyorlar. Sonuç alamazlar; bu durum, birikimleri ve tecrübeleri olmadığını, siyasetten ve süreçlerden anlamadıklarını gösteriyor.

Hitler gibi elinde sopayla “uygun adım” olmaz. Otoritesi olan bir hükümet disiplini sağlar ama otoritesi olmayan bir yapıyla bu mümkün değildir. Türkiye’nin güçlü bir hükümete ihtiyacı var ama güçlü hükümet Türkiye’de meclise dayanır. İstiklal Savaşı’nı düşünün; milletçe birleştik, güçlü bir hükümetimiz vardı ve orduya kumanda ediyordu. Güçlü hükümetten bunu anlıyoruz. Şimdi ise halkın itibar etmediği, seçilmemiş, atanmış kişilerle hükümet kuruyorlar. “Biz seçilmişler taraftarıyız” diyenler, bugün atanmışlar hükümeti kuruyorlar. Meclisten kopuk, milletin meclisinin yetkilerini kısıtlayan bir yapı… “Cumhurbaşkanını halk seçiyor” diyorlar; zaten bugün de seçiliyor. Ama bugün meclis hükümeti günbegün denetliyor, soru önergesi veriyor, gerekirse bakanı ya da hükümeti düşürebiliyor. Bu denetim yetkisi kalkıyor. Beş yıl boyunca bir cumhurbaşkanına ve onun etrafındaki atanmış teknokratlara bütün Türkiye’yi emanet ediyorsunuz. Türkiye’nin hangi sorununu çözecekler? Sıfır.

Bu anlayış neden böyle? Tarih bilmemek, devlet tecrübesi nedir bilmemek… Devlet yönetimi dinsel dogmaların içinden çıkmaz. İslamcı ideoloji içerisinde devlet birikimini yansıtan ne var? Bunların hiçbiri İbn-i Haldun’u, Firdevsi’nin Şahname’sini, Kutadgu Bilig’i veya Nizamülmülk’ün Siyasetname’sini okumamıştır. Bunlar dünya devlet teorisinin temel kitaplarıdır. Erbakan dönemi kadroları, Osmanlı ve İslam geleneğinden beslenen, az da olsa bir devlet mevhumuna sahip kadrolardı. AKP’yi örgütleyen kadro ise siyasal bilinçlerini 1960’lardan sonra, Seyyid Kutub ve Mevdudi gibi bugünkü selefiliğin fikir babalarının eserleriyle kazandılar. Dolayısıyla bir köksüzlük taşıyorlar. Belediye tecrübesiyle veya tarikat/cemaat örgütlenmelerinin kültürüyle devlet yönetilmez. O tecrübeler yeterli değildir.

Tam bağımsızlık konusunda ise; Türkiye’nin hiçbir ülkeye bağımlı olmasını istemiyoruz. Ancak Türkiye’yi bölen, tehdit eden kuvveti saptamadan “Ne ABD, ne AB, ne Rusya, ne Çin” diyerek hepsini eşit kefeye koyamazsınız. Bugün Türkiye’nin karşısındaki temel tehdit ABD’dir. Atatürk ne yaptı? İngiliz-Fransız emperyalizmine karşı Sovyet Rusya ile iş birliği yaparak Kurtuluş Savaşı’nı verdi. Herkese kılıç sallayarak Atatürk olamazsınız. Atatürk, İstiklal Savaşı’nı verdi ama Türkiye’yi Sovyet Rusya’ya da teslim etmedi. İşte tam bağımsızlık budur. Amerika’yla da kavga etmeyeceğiz, yeri geldiğinde anlaşacağız ama Türkiye’nin bağımsızlığını koruyacağız.

FETÖ’nün siyasi ayağı konusuna gelince; o da ortaya çıkarılacak. Sürekli Tayyip Erdoğan’ın bir hatasını bulacağım diye çırpınan bir kamuoyu var. Kırk bin kişi hapse atıldı, yine tatmin olunmuyor. Siyasiler neden hedef alınmıyor diye soruluyor; göreceksiniz, yakında onlar da hedef olacaktır. Sakarya’ya gelme konusuna gelince; geliriz, memnuniyetle. Şanlıurfa’dan Nuray Olguner isimli bir hanımefendi, tek başlarına sokağa çıkmakta zorlandıklarını, Suriyelilerden kaynaklı problemler yaşadıklarını ve tedirgin olduklarını belirterek, “Türkiye’deki Suriyeliler ne olacak?” diye soruyor. Suriye’nin bütünlüğü sağlandığında, Suriye Devleti kendi egemenliğini kurduğunda ve Amerika’nın kışkırttığı terör örgütleri, Türkiye’nin ve diğer ülkelerin yardımıyla temizlendiğinde bu sorun çözülecektir. Bu süreç çok uzak değildir. O zaman Suriyeliler ülkelerine dönecekler ve bu Türkiye için de bir ferahlama olacaktır. Onlar geçici misafirlerimizdir. Biraz anlayışlı olmak gerekir; bunlar mazlum insanlardır, evinden yurdundan olmuşlardır. Hepsi Esad karşıtı da değildir, hatta önemli bir kısmı Esad taraftarıdır. Bunlar iç savaştan ve özellikle birtakım yobaz terör örgütlerinden kaçmışlardır.

Sakarya’dan Şeyhnaz Bahtım Hanım ise “Bardal Bayrağı’na flama dediniz, ‘saygısızlık etmem’ dediniz. Sonuçta suni olarak oluşturulan bu yapıyı kabullenmek anlamına gelmez mi?” diye soruyor. “Sünni” değil, “suni” demek istiyorsunuz. Irak Anayasası’nın 117. maddesine göre bölgesel federe bir yönetim var ama bir “devlet” ifadesi yok. O bölgesel yönetimin bir bayrağı var; devlet bayrağı derseniz bu doğru olmaz. Çünkü 194 Birleşmiş Milletler üyesi devlet içinde “Kürdistan” adında bir devlet yoktur. Ancak Irak Anayasası’nın meşru kabul ettiği bir federe bölge yönetimi olarak bu bayrak veya flama kabul edilebilir. Almanya’daki Bavyera, Schleswig-Holstein, Essen gibi eyaletlerin de bayrakları vardır.

Ferdinand Bardamu isimli bir izleyicimiz ise “PKK’yı Amerika’nın elinden alamıyoruz, peki Türkiye Barzani’yi PKK’nın elinden alsa kötü mü olur?” diye sormuş. Barzani zaten PKK’nın elinde değil, Amerika’nın elindedir. Barzani’nin PKK’dan biraz daha bağımsız bir özelliği, dayandığı bir halk kitlesi ve ekonomisi olsa da İsrail’in ve Amerika’nın desteği olmadan ayakta duramaz; zaten Amerikan silahıyla kurulmuş ve varlığını koruyabilmektedir. Türkiye’nin esas iş birliği yapması gereken yer Irak devletidir. Tabii ki kuzeydeki bölgesel yönetimle de ilişkilerimiz olacaktır ancak Irak’ı devre dışı bırakan değil, Irak’ı merkeze alan ilişkiler kurulmalıdır.

Vatan Partisi’nin 10. Genel Kurultayı, 11 Mart günü Ankara’da, 15 bin kişilik Arena Spor Salonu’nda toplanıyor. Bu kurultay, milletten yetki isteme, Türkiye’yi birleştirme, iktidara yönelme ve Türkiye’nin geleceğinde söz sahibi olma kararlılığının ortaya konduğu bir buluşmadır. Tüm vatandaşlarımızı kurultayımıza bekliyoruz.

Kurultay üç gün sürecek; aslında üç gün bile yetmez, daha uzun olması gerekir. Kurultaylar bizde şova yönelik değildir. İlk gün genel başkan konuşması ve sanat gösterisi olacak. Sanat gösterisinin başında Genel Başkan Yardımcımız Sayın İzzettin Özdil var, kendisi Türkiye’nin tek orkestra şefidir. Ayrıca Mir Sanat Topluluğu da sahne alacak. Genel Başkanımız Sayın Doğu Perinçek’in konuşmasında ana vurgumuz; milletimizden yetki istediğimiz, Ardahan’dan Diyarbakır’a kadar Türkiye’yi birleştiren bir parti olduğumuz üzerine olacaktır. Türkiye’de iktidarın yolu oralardan geçer.

Değerli izleyiciler, “Çıkış Yolu”na bu hafta noktayı koyuyoruz. Haftaya, Vatan Partisi’nin kongresinden iki gün önce, perşembe günü tekrar buluşmak üzere. Hepinize iyi akşamlar.

Paylaş