Çıkış Yolu • 24.02.2017

Çıkış Yolu • 24.02.2017

Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz. Ulusal Kanal’ın değerli izleyicileri, merhaba. Bugün yanılmıyorsam 23 Şubat 2017. Sayın Doğu Perinçek’le aşağı yukarı 10 yıl sonra Çıkış Yolu programlarına bir anlamda tekrar başlamış oluyoruz. Böylece konuğumu da size söylemiş oldum; zaten duyurusu yapılmıştı. Evet, bu akşam Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek’le biraz aktüel, biraz ideolojik meseleleri, vaktimiz el verdiği oranda konuşacağız. Her perşembe akşamı 20.30’da beraberiz değil mi?

Şimdi en taze konuyla başlayalım. Bugün olanlar hariç, El-Bab meselesi hariç; dün Milli Savunma Bakanlığı bir karar aldı ve orduda türbanı serbest bıraktı. Nasıl karşılamak lazım? Bu bir fitnedir. Yani Türk ordusu savaşırken, İkinci İstiklal Savaşı’nın ortasında ordunun içine ayrılık gayrılık sokuluyor. Bu başka bir yere benzemez. Meclise türban, kamu yerlerine türban alındı, mahkemelere türban alındı… Kamu yerinde zaten yanlış ama orduda yanlış da değil, ihanettir. Çünkü ordu nedir? Üniformadır. Orduyu halktan ayıran nedir? Askerdir. Tarih boyunca ayrı bir üniforması vardır. Siz o üniformayı iki forma yapıyorsunuz. Üniforma ne demek? Tek biçim, tek tip giysi demek. Siz iki biçim yapıyorsunuz. Bu nedir? İki ordu yaratma hevesidir. Ne kadar iyi niyetli bilemem, belki oylarını artırmak için yapılan zavallı bir girişimdir. Amaç bu mudur? Başka türlü olsa da nesnel olarak bakarsanız bu fitnedir.

İki ordu, iki elbise yaratmak; şimdi ne olacak? Bir türbanlı ordu, bir de Mustafa Kemal’in ordusu. Mustafa Kemal’in askeri vardı ya, şimdi bir de bunun yanına Fethullah’ın askeri mi olacak o türbanlılar? Bu çok vahim ve çok büyük bir yanlış. İsterse üç kişi olsun türbanlı subay veya astsubay, bunun önemi yok. Sonuç itibarıyla bunu yapanlar, bir savaşın ortasında orduyu bölüyor, moralini kırıyor, ikilik yaratıyor. O bakımdan bunu geri almalılar. Vatan Partisi önümüzdeki dönem Türkiye’yi yöneten merkezlerde, hükümetin içinde olacak ve bu kararlar uygulanamaz. Kimse orduyu ikiye bölemez.

Bu sadece referandum amaçlı bir girişimse akıl almaz bir şey, çok akılsızca bir şey. Bunu yapanlara şaşırıyorum. Ama ille bir akıl aramak gerekirse, referandumda Saadet Partisi ve Büyük Birlik Partisi tabanı gibi inanmış kesimden de geniş yurttaş kitleleri evet oyuna karşı çıkıyor, hayır diyeceğini ilan ediyor. Onları kazanmaya kalkıyorlar ama bunu yaparken Türkiye’nin o büyük laik birikimini, cumhuriyetçi ve aydınlanmış birikimini de karşısına alıyorlar. Aslında burada evet oyları kaybetti. Bakın, orduya türbanı sokmak kesinlikle hayır oylarını çoğalttı ve evet oylarını azalttı. Onların hesabı yanlış çıkacak.

AKP’nin kararsızları üzerinde bu nasıl etki yapmıştır? Kararsızlar üzerinde de bu olumsuz etki yapar. Çünkü AKP’nin kararsızları o en dini açıdan bağnaz, türban etrafında mevzilenmiş, aslında İslamiyet’ten de uzak duran kesim değildir. Kararsızlar daha çok ortada duran, cumhuriyetçi, aydınlanmış kesimlerdir. AKP’nin kemik oyları yüzde 15 ise, öbür tarafı Anavatan Partisi’nden, Doğru Yol Partisi’nden gelmiş, cumhuriyetçi, ilerici, hatta CHP’den gelmiş oylardır. Kararsızlar daha çok bunlardır. Bu türban dediğiniz zaman o kararsızları da kaybediyorsunuz.

Bende başka izlenimler de var. Bu karar alındığında bazı İslamcı dostlarla bunu istişare ettim; liberal falan değil bunlar, bayağı İslamcı ilkelerine inanmış, yıllardır muhafazakâr olan, hatta onun da ötesinde ideolojik olarak İslamcı insanlar. Tepkilerinden biri şu oldu: “Ne o şimdi, yani bir ‘gavur’ olacak mı? Gavur hangisi acaba?” Ben de “Gavur hangisi?” diye soruyorum. Ama sizi aslında ilgilendiren kısmı şu olsun bence: Bu sadece orta sahadan gelen AKP seçmenini etkilemeyecek; devlet aklıyla bakan, nizam fikriyle bakan ve ordunun tarih içindeki seyrini bilen insanlar bakımından da biraz sıkıntı yaratacak gibi geliyor.

Fakat orada sizi ilgilendiren başka bir yön var. İslamcı dostlar dedi ki: “Sizin müttefikiniz dedi. Bak, Tayyip Erdoğan’ı ‘siz milliniz’ diyor, koruyorsunuz; bakınız ne yapıyor?” dedi. Evet, bunlar yanlış şeyler ama Tayyip Erdoğan aynı zamanda Fırat Kalkanı’nda, PKK’nın ve FETÖ’nün üzerine yürümede milli safta duran bir siyasi lider. O bakımdan çok önemli. Neden biz devlet ve milletin güçlerini topyekûn birleştirmeye çalışıyoruz? Devletin de PKK’ya karşı, bölücülüğe karşı mücadelede olması lazım. Peki, devlet başkanını karşı tarafa iterek bu mücadeleden başarıyla çıkmak mümkün mü?

15 Temmuz’dan sonra bir Vatan Partisi-AKP ya da Tayyip Erdoğan-Doğu Perinçek ittifakından söz edilebilir mi? Bir “Vatan Savaşı” var ve bu süreçte konuşulmuş, anlaşılmış bir ittifak yok. Ama Vatan Partisi’nin programı var; 2014’ten sonra hem PKK’nın üzerine silahla yürünmesi hem FETÖ’nün tasfiyesi noktasında hem de Avrasya’ya yönelmek, Şanghay İşbirliği Örgütü’ne yönelmek, Rusya’yla ve İran’la dostluk gibi temel programlarda yakınlaştık. Yakınlaşmadık, o geldi.

Tek tek ele alalım: Vatan Partisi “PKK’nın üzerine silahla yürünmesi gerekir, başka türlü terör önlenemez” dediği zaman, onlar “açılım” yapıyorlardı. Oraya hendeklere gömme politikasına geldiler. Bu, Vatan Partisi’nin durduğu yer. FETÖ’ye gelince; kırk yıldır “Fethullahçı Gladio” diyoruz. Beraber koalisyon kurmuşlardı, bizi birlikte hapse atmışlardı. Ne yaptı? Şimdi FETÖ’nün üzerine yürümeye başladı 2014’ten itibaren. 15 Temmuz darbesini de birlikte göğüsledik. Rusya’ya gelince; Rus uçağını düşürmekle övünüyorlardı. Bunun yanlış olduğunu söyledik ve en sonunda Putin’den özür dileyerek elini Rusya’ya uzattı. Bu da bizim siyasetimize geldi. Avrasya’ya yöneldiler. Bütün bunlara baktığımız zaman vatan bütünlüğü için mücadele, PKK ve FETÖ ile savaş, Avrasya’daki onurlu yerini alma gibi konularda bizim yanımıza geldiler. Bu bizim başarımızdır.

“Erdoğan milli kuvvettir” gibi bir Aristo mantığıyla değil, pratiğe bakıyoruz. Bugün Türkiye’nin birinci meselesi terörle mücadele, bu mevzidekiler. İkinci meselesi ekonomi; orada daha üretim ekonomisine tam gelmediler ama borç batağında iflas ettiğini tespit ediyorlar ve el yordamıyla üretim ekonomisine ait unsurları bulmaya başladılar. Üçüncü mesele ise komşularıyla iş birliği ve Avrasya’da yer alması; orada da açık bir tutum içindeler. Bunları alkışlıyoruz, Türkiye bu sayede ufka açılmaya başladı.

Devlet Bahçeli’nin “Bir tarafta Tayyip Erdoğan, bir tarafta Perinçek olduğu müddetçe biz Tayyip Erdoğan’ı seçeriz” sözüne gelirsek; bu, “Ordu içindeki taraftarlarım, birileri bu biçimde ayağa kalkarsa biliniz ki biz buna karşıyız, uzak durunuz” mesajı vermekti. Ethem Sancak’ın gazetesinde “Perinçek Mart’ta Türkiye’yi alev alev yakacak” minvalinde bir yazı çıkması beni şaşırttı. Bu Ethem’in fikri mi, yoksa AKP karargahının fikri mi bilmiyorum. Ancak bir darbe ortaya çıkarsa onu en önde göğüsleyecek olan parti Vatan Partisi’dir. AKP’nin içinde çok kuvvetli bir Amerikancı, Fethullahçı grup var ve o grup istikrarsızlık anlarında Tayyip Erdoğan’ı bile alaşağı eder. Vatan Partisi ise darbe konusunda sınavdan geçmiş bir partidir. Darbe geliyorsa da Vatan Partisi’nin ağırlığıyla o darbe püskürtülecektir. Dolayısıyla önümüzdeki darbe tehdidi Amerika’dandır. Şu anda Türkiye’nin çok ciddi bir krizin içinde olduğunu düşünüyorum. Aralık ayındaki peş peşe patlayan bombalar—Kayseri’deki, İstanbul’daki saldırılar; arkasından Rus Büyükelçisi’nin öldürülmesi ve Reina’daki yılbaşı eğlencesi sırasında yurttaşlarımızın katledilmesi gibi olaylar—Amerika’nın Türkiye’de bir darbe ortamı hazırladığını veya bu hükümeti düşürmek için zemin oluşturduğunu gösteriyor. Yani bu bombalar açıkça “Sizin partiniz olursa bu ancak Amerika’dan gelir” dedirtiyor. Bugünkü koşullar da öyle. Neden? Çünkü bugün Türkiye’de iktidarda olan AKP, Amerika’nın istemediği bir tavır içinde. Fırat Kalkanı’nda Amerika’nın güçleriyle çarpışıyor; Türkiye’de FETÖ’nün ve PKK’nın üzerine yürüyor. Yani Amerikancı güçlerin üzerine gidiyor. Amerika da Tayyip Erdoğan’ı devirmek istediğini her kanaldan açıkça ilan ediyor.

Türkiye’nin milli güçlerinin ise Tayyip Erdoğan’la böyle bir anlaşmazlığı yok; laiklik gibi konularda farklı düşünseler de bu böyle. Çünkü AKP, Türkiye’nin en güçlü iktidar partisi. Bu bakımdan bir darbe olacaksa, bunun milli, Atatürkçü veya ilerici çevrelerden gelme ihtimali yok. O tür maskeler kullanılsa bile bunun Amerikancı bir darbe olacağı çok açık.

Peki, bunun koşulları var mı? Şu anda yok; ama patlayan bombalar, ekonomik krizin derinleşmesi ve borçlanma ekonomisinin çıkmazlarının sarsıcı şekilde ortaya çıkması—zaten 15 Temmuz darbesini de o ortamda yapmak istiyorlardı, erken fırlamak zorunda kaldılar—bu ortamlarda darbe koşullarını doğurabilir. Daha doğrusu darbeyi ordunun kucağına bırakırlar. Nasıl mı? Öyle bir asayişsizlik, can güvenliğinin olmadığı bir ortam, patlayan bombalar falan yaratılarak toplumda bir darbe talebi oluşturulur. “Birileri gelsin de barışı, güvenliği sağlasın” beklentisiyle asker istemese bile bu tür şeylerle karşı karşıya gelebilir. Bunları hesaba katmak ve Amerika’nın bu bombaları boş yere patlatmadığını görmek lazım.

15 Temmuz’dan sonra darbe ile ismimin çok sık yan yana kullanılmasının sebebi, Vatan Partisi ile Tayyip Erdoğan’ın AKP’sini birbirine düşürmek isteyen emperyalist fitnecilerdir. Şu anda somut bir ittifakımız yok. İttifaklar, “oturup anlaşalım” diyerek kurulmaz; bugün bir vatan savaşı var ve o cephede beraber olan kuvvetler var. Bu, nesnel bir ittifaktır. Vatan savaşında AKP ile, orduyla, polisimizle beraberiz. FETÖ ve PKK’ya karşı mücadelede Tayyip Erdoğan yönetimiyle beraberiz; daha doğrusu onlar bizle beraber. Bu beraberliği bozmak Amerika’nın bir numaralı meselesi. Çünkü 15 Temmuz gecesinde bu beraberlik yüzünden kaybettiler. Vatan Partisi o gece gevşek davransaydı, darbenin karşısına gümbür gümbür ve cesur bir tavırla çıkmasaydı, darbeciler kısa vadede vaziyete hakim olabilirlerdi. TRT’yi ve Genelkurmay’ı işgal etmişlerdi. Genelkurmay işgal edildiğinde, “Türkiye Silahlı Kuvvetleri mi yapıyor?” düşüncesiyle herkes beklemeye geçmişti. Hatta bir bilgi vereyim; Emniyet Genel Müdürlüğü’ndeki tepe yöneticiler toplanmış, “Ordu darbe yaptı, polisin yapacağı bir şey yok” kararıyla bütün polis telefonlarına “olduğunuz yerde durun, direnmeyin” mesajı geçilmişti.

İşte o ortamda Vatan Partisi, ekranlardan millete seslenerek bunun Amerikancı, FETÖ’cü bir darbe olduğunu, Türk ordusunun darbesi olmadığını ve darbecilerin ezileceğini ilan etti. Hem orduya görevini hatırlattık hem de hükümete direnmesi mesajını verdik. Bunu telefonlarla da ilettik, Başbakan’la konuştuğumuzu biliyoruz. Şimdi bunu gören Amerika, başarıya ulaşmak için Vatan Partisi ile AKP’yi birbirine düşman hale getirmek zorunda. Bu yüzden o fesat haberleri sürekli döndürülüyor.

Vatan Partisi’nin 15 Temmuz’un önlenmesindeki rolü belirleyici olmuştur. Bunu hangi gücümüze dayanarak söylüyoruz? Ordu içinde hiçbir gücümüz yok, zaten bu çok vahim bir hata olur. Bizim gücümüz; itibarımızdan, doğru teşhislerimizden, doğru siyasetimizden ve cesaretimizden geliyor. Darbeyi bir iki gün öncesinden haber almıştık; 31 Temmuz’daki bildirimizi hatırlatırım. Ayrıca Sayın Atilla Uğur komutanımız, FETÖ’cülerin Askeri Şura öncesinde darbe hazırlığında olduğunu iletmişti. Rusya’dan gelen Alexander Dugin ve heyeti de Türk ordusu içinde bir hareketlenme gördüklerini ve bunu hükümete bildirmemiz gerektiğini söylemişlerdi.

“Piyasa alev alev olacak” sözüme gelirsek; bu, ekonomiyle ilgili yaptığım bir uyarıdır. “Berlin’i yakmayın” derken de aynı şekilde ekonomiyle ilgili bir tespitte bulunmuştum. Bu uyarılar, bir krizin geleceğini önceden görmenin ve buna karşı önlem alma çabasının bir sonucudur. Yine bu “fesat cephesi”, bu sözleri AKP ile aramızda fitne sokmak için kullanıyor.

Referandum konusuna gelince; Cumhuriyet Halk Partisi’ne anayasa değişikliğini Anayasa Mahkemesi’ne taşımamaları çağrısı yaptık çünkü Anayasa Mahkemesi’ne başvurmak “Evet” oylarını güçlendirir. Bu, millete güvenmemek ve mindere çıkmaktan korkmak anlamına gelir. Biz “Hayır”ların kazanacağından eminiz. Bir futbol maçı 3-0 mağlupken bile 4-3 yenmeyi hedeflemek gibi, Türkiye’nin geleceği için kazanmaya kilitlendik. Bu, Türkiye’nin ölüm kalım savaşıdır ve biz kazanmak için gerekeni yapıyoruz. Anayasa Mahkemesi’ne başvurmak problemi kökten çözmez, aksine karşı tarafa “Bürokratlar Türkiye’nin sürecine müdahale etti” argümanını verir. Milletin sandıkta “Hayır” demesi ise bu problemi kökten çözmek ve sırtını yere yapıştırmaktır. Ve bu savaşta -diyelim- size birkaç puan kaybettirir ve belki de bu savaşı, “savaş” kelimesinin pek yerinde olmadığı bu mücadeleyi kaybetmenize yol açar. Yani sonuç itibarıyla %53-54 ile kazanacağınız bir şeyde 3 puan kaybedip öbür tarafa geçtiği zaman dengeler değişir. O bakımdan bir tahlil yaptık ve “Anayasa Mahkemesine gitmek değil, gelin mindere artık” dedik. Arkadaş, mindere çıkın! Mindere çıkıp bir sırtınızı yapıştırın. Bu aynı zamanda sizin örgütünüze ve size umut bağlayan kitleye de bir güven veriyor. Yani saflarınızı pekiştiriyor ve güçlendiriyor. Karşı tarafa da bir bunalım yıkmış oluyorsunuz.

Hatta onlar o sırada ümit ediyordu, onu da söyleyeyim. “Evet, Tayyip Erdoğan yönetimi birileri Anayasa Mahkemesine başvursa da bu şeyden kurtulsak” diyorlardı. Çünkü gördüler yani, şu anda da görüyorlar; bir çıkmaz içindeler. “Hayır” oyları ağır basmış durumda ve buradan bir “evet”e döndürme şansları da gözükmüyor. Onun için topu taca atarak meseleyi çözmeye çalışıyorlar. Bu çağrıyı yaptığınızda sonuçtan bu kadar emin değildiniz, ben öyle çıkarıyorum konuşmanızdan. Ben savaşı kazanmak, yani bizim tarafı güçlendirmek ve karşı tarafın “evet” tarafını zayıflatmak için Anayasa Mahkemesine gitmemek gerektiğini düşünüyordum. O aşama geçildi.

Şu andaki beklentiniz? Hayır çıkacak. Bakın, “hayır çıkacak” diye kameraya söylüyorum. 17 Nisan veya ondan sonraki perşembe günü yapacağımız görüşmede, parmağımla da işaret ederek tüm milletimize buradan ifade ediyorum: Hayır çıkacak. D planınız var mı? “Evet” çıkacak. “Evet” de çıksa, “hayır” da çıksa Vatan Partisi çığ gibi büyüyor. Bir; “evet” de çıksa, “hayır” da çıksa Türkiye, AKP iktidarının sonuna gelmiştir. AKP iktidarı son demlerini yaşıyor; Türkiye, AKP ile devam etmeyecek.

Ancak şöyle; AKP iktidarının tek başına dönemi bitti. Ama AKP’siz de bir iktidar kurulmayacak. AKP’nin de içinde olduğu bir “milli seferberlik hükümeti” gerekecek. Bakın bu şu bakımdan önemli: Darbe veya AKP’yi yıkma gibi projelerin içinde değiliz. AKP’nin Türkiye’ye lazım olduğunu görüyoruz. Neden lazım? Çünkü AKP vatan savaşında, PKK’nın ve FETÖ’nün üzerine yürümede şu an kararlı bir güç. Bu kararlı gücü bugünkü Türkiye’de dışladığınız zaman Amerika’nın kucağına düşersiniz. O zaman Amerika ile beraber “Tayyip Erdoğan’ı yıkma” projesine dahil olursunuz.

Bakın, demin konuştuğumuz konu açısından da çok önemli; yani Rubinler veya Amerika’daki o fitne odakları diyor ki: “Bunlar, ordu içindeki güçlerine dayanarak Vatan Partisi AKP’yi yıkmaya çalışıyor.” Ben de diyorum ki: AKP’nin otoritesini artırarak Türkiye’nin hiçbir sorunu çözülmez; AKP’yi dışlayarak da hiçbir sorunu çözülmez. Yani Türkiye bugün teröre karşı mücadele ediyor; AKP’yi atın, onsuz bir iktidar kurmaya kalkın, o iktidar teröre karşı mücadele etmez.

Parlamentoda AKP’nin bir çoğunluğu var. Teröre karşı mücadelede CHP’ye değil, AKP’ye mi güveniyorsunuz? Güvenme diye bir şey yok, gerçeklere bakıyoruz. Bugün teröre karşı mücadelede AKP daha kararlı; sınır ötesinde Mehmetçik can vererek mücadele ediyor. PKK’ya karşı mücadelede AKP kararlı. Ama HDP’yi kim koruyor? CHP koruyor. Yani CHP, “Silahla olmaz” diyor, Fırat Kalkanı’na “Çamura batıyoruz” diye karşı çıkıyor. Siz “Fırat Kalkanı’nda çamura batıyoruz” dediğiniz an buradan ne çıkar? Türk ordusu orada yenilsin sonucu çıkar. Çünkü “çamura batıyoruz” iddiası ancak Türk ordusu orada başarısız olursa ispatlanmış olur. Şimdi “çamura batıyoruz” dediğiniz an teröre karşı mücadele edebilir misiniz? Teröre karşı mücadele eden bir orduya “çamura batıyor” diyorsunuz.

Sorunuza cevap veriyorum, referandumu şöyle bir tüketelim: Siz bir taraftan AKP’nin kararsızlarına sesleniyorsunuz, “Bu bir seçim değildir, iktidar tayini seçimi değildir, bir anayasa teklifi var, buna ‘evet’ ya da ‘hayır’ deme oylamasıdır” diyerek Tayyip Erdoğan’ı yine Cumhurbaşkanı, Binali Yıldırım’ı Başbakan olarak konumlandırıp onları rahatlatıyorsunuz. Ama öbür taraftan da aynı konuşmada “AKP iktidarının sonuna geldik, artık Türkiye’yi tek başına yönetemez” diyorsunuz. “Evet” çıksa da mı? Evet çıkarsa daha felaket sonuçları olur. Çünkü gücünü tescil ettirmiş olur ama o zaman öyle bir kampanyayla karşılaşacaktır ki… Saddam Hüseyin’in de gücü vardı, Kaddafi’nin de gücü vardı.

(Yönetmenimiz Esra Babacan bizi uyarıyor, bir ara verelim.)

Değerli izleyiciler, tekrar merhaba. “Çıkış Yolu” programı devam ediyor, ben Rafet Ballı. Konuğumuz Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek idi. Önceki bölümün sonunda şöyle kalmıştık: Vatan Partisi’nin tek başına hükümet kurması değil, AKP’nin tek başına hükümet dönemi bitmiştir ama AKP’siz hükümet mümkün değildir diyorsunuz. Bunu biraz açalım. Mesela “Perinçek, Recep Tayyip Erdoğan’ı samimi buluyor mu?” diye izleyicimiz sormuş.

Bu Tayyip Erdoğan düşmanları, hadi AKP’siz bir hükümet kursunlar, somut konuşalım. Bugün parlamento aritmetiğinden başlayalım. Ben biliyorum, siz 40 yıllık arkadaşımsınız ve benim Recep Tayyip Erdoğan konusunda kendi partimizde bile bir dirençle karşılaştığımı biliyorsunuz. Yeni bir döneme girdik. 2014’ten sonra başka bir süreç başladı; 3 yıl oldu. Tayyip Erdoğan yönetimi, Fethullah ile iş birliği yaparak Türk ordusunun komutanlarını ve Vatan Partisi’ni içeri atacak kadar bölünme projesine teslim olmuştu. İnsanların kafalarında hâlâ Tayyip Erdoğan’la ilgili direnç olması çok normal.

Vatan Partisi kendini toparladı ve bu konuyu anlıyor. Yeni dönemlerde daima birtakım bunalımlar ve arayışlar olur. Mesela Stalin, Hitler ile saldırmazlık paktı yaptığı zaman Fransa’da birçok komünist intihar etti. Ama o saldırmazlık paktını yapmasa o savaşı demokrasi cephesinin kazanma şansı yoktu. İki yıl hazırlanma fırsatı buldu. O saldırmazlık paktı sayesinde Hitler batıya döndü, Sovyetler Birliği o iki yılda savaşa hazırlandı.

Size münasebetsiz bir soru sorayım: Siz Recep Tayyip Erdoğan’ı Hitler olarak mı görüyorsunuz? Hayır, hiçbir alakası yok. Recep Tayyip Erdoğan’a “diktatör, faşist” diyenler var; bunlar gerçek değil. Vatan savaşı yapan, Amerika ile karşı karşıya olan bir insana faşist ve diktatör diyerek, Amerika’nın güttüğü unsurlar o çamurları atıyor.

Gelelim esas sorunuza: O Tayyip Erdoğan düşmanları kursunlar bakalım hükümeti. AKP’siz bir hükümet nasıl kuracaksınız? Bir azınlık hükümeti mi? AKP’nin 316 milletvekili var. CHP ile HDP birleşse bir hükümet olur mu? Tamamen Amerika’nın FETÖ darbesiyle getirmek istediği hükümeti kurarsınız; yani bölücülerle, Fethullahçılarla beraber. O da Türkiye’nin felaketi olur. Bugün AKP’siz bir hükümet olmaz diyorum; 16 Nisan’dan sonra da olmaz.

Türkiye’nin önündeki seçenekler şunlar: Ya Amerikancılar, Abdullah Gül ve Davutoğulları yanlarında CHP ve HDP ile bir hükümet kuracaktır; yahut Türkiye’nin milli güçleri; AKP’nin, PKK ve FETÖ’nün üzerine yürüyen Tayyip Erdoğan yönetimindeki kesimini yanlarına alıp bir milli hükümet kuracaktır. Ben Amerikancı seçeneği mümkün görmüyorum; o, Türkiye’nin mecburiyetlerini ve dinamiklerini karşısına alan bir seçenektir. Amerika’nın böyle bir kabiliyeti yok; Türkiye’nin Avrasya’ya yönelişi (Rusya, Çin, Almanya ile ticaret) ortadayken, onlara meydan okuyarak Türkiye’de bir hükümet kuramazsınız. Tayyip Erdoğan bu mecburiyeti ne zaman görür? Yani başka halk güçleriyle ve milli kuvvetlerle birlikte olma mecburiyetini… Hayat bunu gösterecektir. Bakın, Yenikapı’da yaşananları gördük. Bir darbe girişimi oldu ve bir “Yenikapı Ruhu” doğdu. Demek ki hayat bize bunu öğretiyor; ille de bir darbenin olması şart değil. Ekonomik sorunlar, ağırlaşan terör olayları ve Türkiye ile Amerika’nın Fırat Kalkanı Harekatı’nda karşı karşıya gelmesi gibi durumlar, kaçınılmaz olarak AKP’yi kendi müttefikleriyle birlikte hareket etmeye ve yeni müttefikler yaratarak bu dönemin üstesinden gelmeye zorlayacaktır. Bunu gören pek çok AKP’li var; bizim de görmemiz gereken nokta şudur: Eğer bizler milli ve vatanseversek, bugün PKK’nın üzerine yürüyen, FETÖ ile mücadele eden, Şanghay İşbirliği Örgütü’ne ve Avrasya’ya yönelen bir AKP’yi dışlayarak Türkiye’de ilerici, vatansever ve bağımsızlıkçı bir iş yapılamaz.

Tamam, beraber akıl yürütelim. Referanduma 50-55 günlük bir süre kaldı, 16 Nisan’da gerçekleşecek. “Hayır” diyeceğinizi bilerek soruyorum: “Evet” çıkarsa bir senaryo yazın; Türkiye’nin, bölgenin ve dünyanın tepkileri ne olur? Ya da “Hayır” çıkarsa ne olur? Eğer “Evet” çıkarsa, Türkiye bir kargaşaya sürüklenebilir. Neden? Çünkü yeni bir sistem, başkanlık sistemi getiriyorsunuz ancak bu sistemi iki buçuk yıl sonra uygulayacaksınız. Erken seçime göre bir hesap yapmayalım, bugünkü tabloya bakalım; bu Meclisten kolay kolay erken seçim çıkmaz. Milletvekillerinin büyük bir kısmı seçilemeyeceği endişesiyle erken seçime “evet” demez. CHP, MHP ve HDP buna zaten karşı çıkar. O bakımdan erken seçim garantili bir şey değildir. Diyelim ki erken seçim oldu; Türkiye’nin ekonomik kriz ortamında AKP’nin tekrar çoğunluk halinde seçilme ihtimali de zayıftır. Türkiye tarihine baktığımızda, devalüasyonlardan ve geçim derdinin ağırlaştığı koşullardan sonra iktidarların hep değiştiğini görürüz. Bu nedenle, AKP iktidarının tek başına otoritesini daha da ağırlaştırarak sürdüreceği iddiası gerçekçi değildir.

Peki “Hayır” çıkarsa ne olur? “Hayır” çıkarsa Türkiye’nin ufku açılır, AKP de kurtulur, Tayyip Erdoğan da kurtulur. Bu, Tayyip Erdoğan için de bir çözümdür; çünkü “Evet”in getireceği karışıklıklar, otorite bunalımları ve “diktatör” kampanyaları Erdoğan’ı yıpratır. Şu anda Avrupa ve Amerika “Evet”i tercih ediyor gibi görünüyor, ancak Türkiye’deki Amerikancı kesimlerin “Hayır”a çalıştığı iddiaları gerçeği yansıtmıyor. Amerikancıların bir şey yapmasıyla bir şey değişmez; Amerika “Evet” dedi diye Türkiye “Evet” demez.

FETÖ ve PKK ise kendi çıkarları doğrultusunda “Hayır” diyor. PKK, “Evet” çıkarsa halkı tamamen kaybedeceğinden, “Hayır”ın getireceği ortamda Tayyip Erdoğan’ı “diktatör” ve “faşist” olarak yaftalayarak kendisine yeni müttefikler bulma arayışında. Ancak “Hayır” çıktığı takdirde, Tayyip Erdoğan yönetiminin iktidarı daraltma ve milli seferberlik şartlarını bozma ihtimali ortadan kalkar. “Hayır” sonucu AKP’yi de hizaya getirerek milli güçleri birleşmeye yöneltir. Yazılarınızdan birinde “Hayır, AKP’yi iktidar yükünün altında ezilmekten kurtarabilir” demiştiniz. Bunu siz görüyorsunuz da onlar neden görmüyor? İçlerinde gören çok; ancak görebilmek için muskalara, hocalara değil, bilime ve vatana bağlılığa ihtiyaç vardır.

9-10 Aralık’tan bu yana şehirlerde eylemler dizisi başladı; Beşiktaş, Ankara, Kayseri derken İzmir’deki olayla durdu. Sebep ne olabilir? IŞİD şu anda sıkı kontrol altında, PKK da kıpırdayacak halde değil. Türk ordusu PKK ile mücadelede olağanüstü başarı kazandı. Güneydoğu’daki illerden muhtarlarımız arayıp “Bütün umudumuz Vatan Partisi” diyor. PKK artık oralarda hükmedemiyor, kaybetti. Eğer 16 Nisan’da “Evet” çıkarsa, PKK tekrar Amerika’nın desteğiyle Tayyip Erdoğan diktatörlüğü üzerinden kendine yeni müttefikler bulabilir.

Tayyip Erdoğan niye diktatör olamaz? Çünkü diktatör olmak için yasama, yürütme, yargı, polis ve ordunun tam kontrolünüzde olması gerekir. Şu anki hukuk rejimi içinde devletin organları iktidarın kontrolündedir, ancak diktatörlük, itirazsız bir otoriteyi ifade eder. 15 Temmuz’da gördük ki, AKP’nin ordu üzerinde tam bir kontrolü yoktu. FETÖ darbesini ordu, rejime bağlılığı nedeniyle bastırdı. Ayrıca diktatörlük Türkiye’de Amerika ile birlikte kurulur; Amerika ile savaşırken diktatörlük kuramazsınız.

Son dönemde yeni ABD yönetimi ile AKP hükümeti arasında yoğun görüşmeler yapılıyor. Bir pazarlık olduğu açık, ancak biz Türkiye’nin mecburiyetlerine güveniyoruz. Vatan Partisi olarak biz hükümette olsak biz de Amerika ile görüşürdük; dünyada hiçbir ülkeyi Amerika ile görüşmeden yönetemezsiniz. Önemli olan bu görüşmelerde neyi pazarlık ettiğinizdir. Bizim çizgimiz nettir: Vatanımızı bölemezsiniz, Cumhuriyetimizi yıkamazsınız, Kemalist devrimi tasfiye edemezsiniz. Eğer bunları kabul ederseniz dost oluruz. Amerika Batı Asya’da yenildiği için, güçlü bir yönetim Rusya, Çin ve İran ile iş birliği yaparak Amerika’yı hizaya getirebilir. AKP hükümeti şu an tutarlı bir konumda değil; El Bab’da kontrolü Suriye hükümetine devretmesi gerekirken hala Milli Ordu kurmaktan bahsediyor. Sözlerin önemi yok, icraat önemli. Ama eninde sonunda Türkiye kendi dinamikleriyle herkesi hizaya getirecektir. Bizim görevimiz, yoldan sapanları uyarmak ve topluma özgüven aşılamaktır. Türkiye bölünmeyi hiçbir şekilde kabul etmeyecektir; kim yönetirse yönetsin, bu millet buna izin vermez. Tayyip Erdoğan samimi mi değil mi sorusuna gelince; siyasette niyet okuma değil, gerçekler üzerinden tahlil esastır. Samimi mi değil mi? Buna hiç bakmamak lazım. Samimi olsa ne olur, olmasa ne? Ben Tayyip Erdoğan’ın samimiyetini laboratuvarda tahlil etmiyorum. Ben şunu biliyorum: Türkiye bölünmeyi kabul etmez. Türkiye bölünmeyi kabul etmeyince Tayyip Erdoğan da o bölünmeyi kabul etmeyen Türkiye’nin Cumhurbaşkanı olarak o safta yer almak zorundadır. Bunu görüyorum. Başka türlü yaşama, yani siyaseten yaşama şansı yoktur.

Sonuç itibarıyla ben Türkiye’ye güveniyorum. Türkiye’nin birikimine, tecrübesine, Kemalist devrimin kazanımlarına, vatanseverliğine, büyük imparatorluklar geleneğine ve kuvvetli ordu geleneğine güveniyorum. Millete güveniyorum. Bu soruları soran arkadaşlara diyorum ki: “Siz samimi misiniz? Siz kendinize güvenmiyorsunuz.” Kendinize güvenin, Türk milletine güvenin. O zaman Tayyip Erdoğan’ın da bu süreçte Türk milletiyle nerede duracağını göreceksiniz.

Türkiye iyiye mi gidiyor, kötüye mi gidiyor? Kesinlikle iyiye gidiyor. Bakın olguları söyleyeyim: Silivri duvarları yıkıldı. FETÖ’nün üzerine yürüldü. PKK hendeklere gömüldü. FETÖ darbesi ezildi. Fırat Kalkanı ile Türkiye Amerikan koridoruna girdi. Bunların hepsi iyi. Kötü olan ne? İktidarın hâlâ Abdülhamit üzerinden Atatürk’e veya Lozan üzerinden bir cephe açması; ordunun içerisine türbanı sokmaya çalışması veya askeri okulları kapatması… Bunlar kötü, ancak bu kötülüklerin ağırlığıyla diğerlerinin ağırlığı arasında çok büyük fark var. Türkiye’nin kaderini Abdülhamit-Atatürk tartışması belirlemez ama Fırat Kalkanı belirler.

Peki, Türkiye’nin daha iyiye gitmesi, tutarlı olması ve kesin başarıya ulaşması için ne lazım? En azından Vatan Partisi’nin iktidarı paylaşması ve bir milli seferberlik hükümeti kurulması lazım.

*(Ara sonrası)*

Tekrar merhaba. Programımıza devam ediyoruz. Biraz rahatlayalım; bir Iğdır türküsü dinleyelim. Zeynep İlhan söylüyor.

*(Türkü sonrası)*

Zeynep Hanım’a çok teşekkürler. Gayet güzel bir türküydü. Burada size bir eleştirim olacak: Haftanın müziği olarak neden hep halk türküsü tercih ediyorsunuz? Halk türküsüne itirazım yok ama neden hiç Türk sanat müziği ya da pop müzik yok? Müzik deyince illa halkçı veya devrimci olması için halk müziği mi gereklidir? Mesela pop müzik de devrimci olabilir. Bizim pop müziğimizde de vatanseverlik vardır; Cem Karaca, Edip Akbayram, Selda Bağcan… Bunlar hep vatanseverdi. Sizden sipariş ediyorum, önümüzdeki programlarda bunlara da yer verelim.

Şimdi MHP ile ilgili bölüme geçmeden önce seyircilerimizden gelen mesajları okuyacağım.

Referandum olmayacak diye söylentiler var, ihtimal veriyor musunuz? Sıfır ihtimal veriyorum. Kimse sandığı kaldıramaz artık.

AKP sizin yaptığınız yurt dışı görüşmeleriyle ne kadar ilgileniyor? Gizli bir görev mi yapıyorsunuz? Hayır, gizli hiçbir görev yok. Görüşmeleri yapan arkadaşlarımız, Türkiye’ye döndüklerinde ilgili makamlara bilgi veriyorlar. Rusya, Suriye ve İran gibi ülkeler bizden arabuluculuk talep ediyor, biz de buna gayret ediyoruz.

Doğu Bey, AKP ile ittifak imasında bulunuyor. İstediği kadar üzülsün, ittifak imasında bulunmuyorum. Bugün Türkiye’nin vatansever güçlerinin kalbi Fırat Kalkanı’nda çarpıyor. PKK’ya ve FETÖ’ye karşı mücadelede kim varsa biz onunla beraberiz. Orada AKP hükümeti olduğu için değil, o mücadele Türkiye’nin mücadelesi olduğu için beraberiz.

Erbakan ve D-8 için ne düşünüyorsunuz? Erbakan’ın İslam ülkelerini yakınlaştırma çabası faydalıdır. Ancak bunu sadece İslam ile sınırlayıp İslam olmayanlara karşı bir cephe gibi kurgularsanız yanlış bir yola girersiniz. Ezilen ve gelişen ülkelerin beraberliğini savunmak daha sağlıklıdır.

15 Temmuz’dan sonra NATO’dan çıkmak konuşulurken neden tekrar Amerikan güdümlü siyaset izleniyor? Bu süreç dalgalanmalarla ve zikzaklarla gidiyor. Bizim görevimiz mücadeleyi tekrar doğru rayına oturtmaktır.

Halk defalarca kandırılarak oy veriyor, neden hâlâ bunlara oy veriyorlar? Biraz da herkes kendisine baksın. 7 Haziran seçiminden sonra PKK’nın üzerine silahla yüründüğünde halkın AKP’ye yönelmesi, bu mücadelenin bir sonucudur.

Adalet sistemine güvensizlik hakkında ne düşünüyorsunuz? Bugün Türk yargısı son 30 yıl içindeki en sağlıklı noktasındadır. Yargıtay ve Danıştay büyük ölçüde temizlenmiştir. Bizi tutuklayan ağır ceza reisleri bugün bizim kaldığımız hücrelerde kalıyor. Adalet sistemindeki gelişmeyi bundan daha iyi hiçbir şey anlatamaz.

Korkut Borotov gibi 82 yaşındaki bir hocayı tartaklayan polis kimin polisidir? Ben de diyorum ki: Bombanın üzerine atlayan polis de Türk polisidir, PKK’yı hendeklere gömen polis de Türk polisidir. Polis kurumuna sahip çıkıyoruz, içinde yanlışlar olabilir ama bugün Türk polisi Cumhuriyet’in polisidir.

Darbede aktif yer almayan ama FETÖ’cü olanlara af düşünülemez mi? Elebaşıların üzerine yürümek lazım. Darbeye fiilen katılan suçlularla, kenarda köşede kalmış, kandırılmış yurttaşları birbirinden ayırmak lazım. Hatayla suçu ayırmak şarttır; onları eğitmek ve kazanmak gerekir. AKP ile Vatan Savaşı’nda ittifak… “Bu ülkenin dinamiklerini yormaz mı?” demişler. Niye yorayım? Nasıl baş edeceksiniz? AKP ile vatan savaşında ittifak yapmadan PKK’nın hakkından nasıl geleceksiniz? Bir de kazanılan başarılar var: Güneydoğu’ya huzur geldi, halk özgürleşti ve PKK’nın denetiminden kurtuldu. Türkiye, Amerikan koridoruna girdi. Bu başarıları niye görmüyoruz? AKP’yi hedef alarak ve dışlayarak başarıların hangisini kazanacak bu arkadaşımız? Ben bu arkadaşlara şunu söylüyorum: AKP düşmanlığı hastalığından kurtulun. Türkiye’yi düşünün. AKP düşmanlığı, Türkiye’yi düşünmenizi unutturacak kadar bir hastalık haline gelmiş. Bu soruyu soran arkadaşlar gibi düşünen Türkiye’de neredeyse milyonlarca insan var.

Benzer bir soruyu Ayhan Kutlu Bey de sordu. “PKK’ya karşı bugün AKP mi mücadele ediyor, Türk Silahlı Kuvvetleri mi?” diye. İkisi de. Türk Silahlı Kuvvetleri mücadele ediyor, AKP mücadele etmiyor dersek kendimizi ve halkı aldatırız. Halkı aldatmaya tabii ki karşıyız. Çok açık bir şey var; AKP bugün hükümettedir ve 24 Temmuz 2015’ten beri PKK’ya karşı mücadele etmektedir. Hükümet bu mücadeleyi desteklemese, istemese Türk ordusunun ve polisinin başarı kazanma şansı var mı? “AKP’yi kim buraya getirdi, nasıl geldi?” diye sorulabilir. Orada AKP dışı etkenlerin; Vatan Partisi, Türk Silahlı Kuvvetleri ve Türk Milleti gibi teröre karşı mücadele isteyen vatansever kesimlerin rolü çok açıktır. Ancak bugün “AKP mücadele etmiyor” dersek bu yanlış olur. İkincisi, arkadaşlarımızın “AKP kötü bir şey yapsın da biz ona muhalefet edelim” gibi çok yanlış bir bakış açısı var.

Ahmet Taşdemir Bey, “Siyasi konjonktüre göre davranan, renkten renge giren bir partiye nasıl bu kadar güvenebiliyorsunuz?” diyor. Biz “güveniyoruz” diye bir şey söylemiyoruz ki. Türkiye’nin iyiliği için onu belli bir mevzide daha kararlı ve tutarlı tutmak bizim sorumluluğumuz. “Kendimizi temiz, steril tutalım” gibi bir derdimiz yok. Bizim tek bir derdimiz var: Vatan savaşını kazanmak. Bunun için de AKP hükümetinin o mevzide daha kararlı olması gerekir.

Maşallah Delil Bey, “Doların değeri düştü, bu Batı’nın ‘Evet’e desteği olabilir mi?” diye sormuş. Hayır, Batı’nın “Evet”e desteği yok, kendimizi yanıltmayalım. Düşüşün sebebi; Türkiye’ye Katar’dan, Bahreyn’den para girmesi ve yapılan bazı operasyonlardır. Bir milyar doları bulan operasyonlar sonucunda dolar geçici olarak düştü.

AKP ya da “Evet” cenahından olduğunu tahmin ettiğim bir soru da Mehmet Topçu Bey’den: “Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan %52 ile geldi. Bu kitle anayasayı değiştirmek istiyor, 80’li yılların anayasasını istemiyor. Niye buna karşı çıkıyorsunuz?” Biz atanmışlar yönetimine karşı çıkıyoruz. Cumhurbaşkanı’nın etrafında meclise karşı sorumlu olmayan, sadece Cumhurbaşkanı’na biat eden sözüm ona bakanlar, memurlar… Biz memurlar hükümeti istemiyoruz. Meclise yüzü dönük, meclis tarafından denetlenen ve milletin en geniş kesimlerine dayanan bir hükümet istiyoruz. Başkanlık sistemi hükümeti meclisten koparıyor. Cumhurbaşkanı’nın etrafındaki memurlar grubuna Türk milleti “hükümet” demeyecektir.

16 Nisan’da “Hayır” çıkarsa siyasette bir ayrışma ya da solda birlik öngörüyor musunuz? 17 Nisan sabahı Türkiye, tek başına AKP’nin yönetmediği hükümet formülleri üzerinde konuşmaya ve yeni çözümler üretmeye başlayacak.

Gelelim asıl konumuza: MHP ve milliyetçilik. MHP’de şu anda iki kanat var; Devlet Bahçeli ve yönetimi ile dört genel başkan adayının bulunduğu muhalif kanat. Bahçeli ekibi “Evet” diyor, zaten anayasa değişikliğinin geçmesindeki birinci faktör onlar. Diğerleri ise “Hayır” diyor. Ancak ben bu iki kanat arasında pek fark görmüyorum. İkisi de Türk milliyetçiliğinin toplumcu, devrimci, vatansever köklerine bağlı değil. Mustafa Kemal Atatürk dünya çapında bir Türk milliyetçisiydi; bu kanatların hiçbiri kendisini ona bağlamıyor. Yusuf Akçura, Ziya Gökalp, İsmail Gaspıralı, Necip Asım, Hüseyin Zade Ali Bey… Bu isimler hürriyet ve istiklal mücadelelerimizin ideologlarıydı. MHP bu köklerden koptu. Türk milliyetçiliği toplumcuydu, devrimciydi. Bugünküler ise muhafazakâr ve devrim karşıtı.

MHP büyük bir bunalım yaşıyor; sebebi sadece Devlet Bahçeli mi? Değil. MHP “Atatürk’ü bıraktık, Atatürk karşıtı eğilimlerle birleştik” diyemediği için bu çıkmaza girdi. Ama ülkücü tabandaki bazı eski ocak başkanları ve milliyetçiler arasında bu gerçeği görenler var. Gençlik liderlerinde bu eğilimi görüyorum; zaten bu yüzden akın halinde Vatan Partisi’ne katılıyorlar. Eğer Milliyetçi Hareket Partisi’ndeki taraflardan biri Atatürk bayrağını açsa, insanlar orada kendilerini bulabilirlerdi. Ama öyle bir şey yok. Yusuf Akçura’nın “Türkçülüğün Tarihi” veya Ziya Gökalp’in eserlerini bugün kim basıyor? Vatan Partisi basıyor. 1925 yılında Türk Ocakları’nda verdiği konferansla Yusuf Akçura, bence Türk devriminin en önemli ve Ziya Gökalp’ten daha tutarlı ideoloğudur. Milliyetçi Hareket Partisi saflarında “Yusuf Akçura’yı tanıyor musunuz?” diye anket yapsanız tanıyanların oranı %3’ü geçmez.

MHP’deki iki kanadı şu açıdan önemsiyorum: MHP dağılmaya gidiyordu, bir dinamizm gösterdiler. Devlet Bahçeli ikide bir “eli kanlı aydınlıkçılar” diyor. Hangi gerekçeye dayanıyor bilmiyorum. Oysa biz, vatan savaşı veren bir Türkiye’de iç cephede kavga yaratmayı Mehmetçik’e ve polise ihanet olarak görüyoruz. Amerika’nın istediği şey, milli kuvvetleri birbirine düşürmektir. 1960 ve 70’lerde ülkücü-devrimci kavgasını kim yarattı? Amerika. Devlet Bahçeli şimdi o plağı tekrar döndürmek istiyor. Biz ise “Gelin, vatan savaşında bir olalım, fikir farklarını sonra konuşalım” diyoruz. Meral Akşener ise benim için hâlâ kapalı bir kutu; programatik bir konuşmasını duymadım. Ümit Özdağ’ın teorik yönü kuvvetli olsa da savunduğu siyasette bu köklere dönüşü görmüyoruz. Kısacası Türkiye’nin önündeki devrimci program; Atatürk ve arkadaşları tarafından temsil edilen, halkçı ve vatansever Türk milliyetçiliğidir. Ben notlarımı dün akşam aldım, ancak bulamadım. Namık Kemal Bey’i dün akşam tekrar inceledim; “Siz neleri okutuyordunuz?” diye baktım. Şimdi size beş kitap anlatayım, bir değerlendirme yapın.

Evet, tek tek okuyorum:
Birincisi İsmail Hakkı Baltacıoğlu’nun *Türk’e Doğru* eseri. İsmail Hakkı Baltacıoğlu sol bir aydındır, bunu söyleyeyim. “Sol milliyetçi” diyebiliriz.
İkincisi Osman Turan’ın *Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi*. Muhafazakâr, sağ ve Atatürk’e yan bakan bir eğilimi vardır.
Üçüncüsü Fuat Köprülü’nün *Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar*. Bu çok güzel bir eserdir. Fuat Köprülü zaten ilerici, Fransız Annales Okulu geleneğinden gelen, Bolşeviklikten de çok etkilenmiş bir tarihçimizdir.

Diğer ikisi ise; biri Alparslan Türkeş’in *9 Işık* kitabı, diğeri ise Dündar Taşer’in konuşmalarından derlenmiş *Büyük Türkiye* eseridir. Bunları Rıza Nur değil, Ziya Nur isimli biri derlemiştir.

Şimdi, bu kitaplar iyidir ya da kötüdür, ayrı bir konu. Ancak mesela İsmail Hakkı Baltacıoğlu’na referans veriyorsunuz ama Fuat Köprülü’nün içinde olduğu bir listede Ziya Gökalp yok, Yusuf Akçura yok, en önemlisi Atatürk yok. Okuma kitabı olarak Fuat Köprülü veya İsmail Hakkı Baltacıoğlu verilebilir; ancak benim aklıma öncelikle Baltacıoğlu gelmez. 50 tane kitap saysanız da aklıma gelmez. Ama Fuat Köprülü gelebilir, *İlk Mutasavvıflar* gelebilir.

Fakat milliyetçiliğin çok önemli el kitapları var değil mi? Ziya Gökalp’in kitapları var, en başta da Atatürk var. Bir kere milliyetçi olan Atatürk’ün *Nutuk*’unu okuyacak. 30 ciltlik Atatürk’ün Bütün Eserleri yayımlandı, bu çok önemli.

Nihat Çetinkaya diye büyük bir gençlik lideri var, buradan selam olsun. Sağlık sorunları yaşadığını biliyorum, şu an nerede olduğunu maalesef bilmiyorum. Oğlu inşallah bize ulaşır, nerede olduğunu söyler. 1980’lerin sonunda, 90’ların başında tanıştık kendisiyle. Bir süre İstanbul İl Başkanlığı yaptı. 12 Eylül’den sonra dedi ki: “Ben il başkanıyım, ilçeleri dolaşıyorum. Akşamları gidiyorum, Atatürk’ün resimlerini astırıyorum; sabah gidip geliyorum, bakıyorum ki bu resimlerin hepsi kaldırılmış.” Yani MHP’nin durumu buydu. Kendi milli devletini kuran, Türk milliyetçiliğinin en başarılı programını yapmış, uygulamış tarihsel bir liderin, Türkiye’nin milliyetçi olduğunu söyleyen bir partide yeri yoktu. Orayı zaten bitirdiler. Milliyetçi Hareket Partisi’nin milliyetçiliği, Atatürk’e sırtını dönerek, hatta içinde bayağı Atatürk düşmanlığı barındırarak devam etti.

Dini inançlara saygı gösteriyoruz; bunlar kişinin özelidir. Ancak dini inancın siyasetin merkezine getirilip oturtulması, slogan haline getirilmesi ve biraz da saygısızca haykırılması çok yanlış. Türkiye’de milliyetçilik; bağımsız, halkçı, demokratik Türkiye’dir. Milliyetçilik, cumhuriyetçilik, halkçılık, devletçilik, laiklik ve devrimciliktir. İşte milliyetçilik budur. En başta cumhuriyetçilikle başlıyorsunuz. Milliyetçiliğin “elifba”sı, amentüsü budur. Bunların hepsi, Atatürk devriminden önce 1800’lerin sonunda, 1900’lerin başında milliyetçi cereyanın ortaya koyduğu programdır. Yani o “Altı Ok”, Atatürk tarafından icat edilmiş değildir; İttihat ve Terakki döneminde de bunların hepsi vardı.

Bu Yusuf Akçura’nın *Türkçülüğün Tarihi* eseri, haftanın kitabı olsun. Türkçüyüm diyen herkes bu kitabı okumalı. Türk milliyetçilerini eğitmek istiyorsak, listenin başında bu olmalı. Burada son derece bilimsel ve aynı zamanda siyasi duruşu olan bir Türkçülük tarihi var. Buradan Sayın Meral Akşener’e, Sayın Ümit Özdağ’a, Yusuf Halaçoğlu’na, Sinan Oğan’a ve Devlet Bahçeli’ye bu eseri gündemlerine almaları için çağrı yapalım.

Ben şunu öneriyorum: Türkiye’nin bütün vatanseverleri ve aydınları Yusuf Akçura’yı okumalı. Özellikle 1925 yılında Türk Ocağı’nda aydınlara seslendiği “Münevverlere Düşen Vazife” adlı konferansını incelemeliler. Çünkü bu, hepimizi birleştirecek bir devrim programıdır.

Bir de iğneyi kendimize batıralım; Türkiye’nin sosyalistleri, halkçıları ve devrimcileri de milliyetçiliğe sırtını dönmüştür desek yanlış olmaz. Vatan Partisi hariç. Bugün ayakta kalmasının sebebi, milliyetçiliğe sırtını dönmemiş olmasıdır. Atatürk devriminin altı okundan ikincisi milliyetçiliktir. Türk devrimini yapan zaten milliyetçiliktir. Milliyetçilik demek bağımsızlık demek; kendi milletinin diğer milletlerle uyum halinde gelişmesi demektir.

Peki, Türkiye’nin geniş sol kesimleri, hatta CHP, kendi partisinin altı ilkesinden biri olmasına rağmen milliyetçiliğe niye bu kadar sırtını döndü? 1945’ten sonra Türkiye ABD’nin güdümüne girdi. 1960’larda Mihri Belli, Hikmet Kıvılcımlı gibi isimlerle milliyetçilik ve sol bir aradaydı. Ancak 70’lerin ortalarından, 12 Mart’tan itibaren sol içinde de bir Atatürk düşmanlığı modası çıkartıldı. Mesela TİKKO’cular bizden ayrılırken bizi “Kemalist” olmakla suçladılar. Bugün hala kendilerine “solcu” diyen birtakım kimseler, Kemalizmi bir suçlama olarak kullanıyor. Hem milliyetçiliği Atatürk’e düşman ettiler hem de solu.

Sonuçta; milliyetçileri halkçılıktan kopararak MHP’yi, halkçıları milliyetçilikten kopararak bugünkü CHP’yi, sosyalistleri de milliyetçilikten kopararak vatansız bir solculuğu ürettiler. Böylece emperyalizmin kontrolüne girdik. Vatan Partisi bunların üçünü tekrar birleştiriyor; yani milliyetçileri, halkçıları ve sosyalistleri; vatan, emek ve cumhuriyet temelinde birleştiriyor.

Değerli izleyiciler, notlarımı programın sonunda alacağım. Haftaya bu konuları konuşmaya devam edeceğiz. Hoşça kalın.

Paylaş