Mutlu akşamlar efendim. İki haftalık bir aranın ardından “Çıkış Yolu” yeniden İstanbul’da. Ekranlarınızın başına hoş geldiniz. Eşinize, dostunuza, Türkiye’deki anayasa tartışmasını özellikle merak eden kim varsa haber verebilirsiniz. Çünkü anayasa tartışmalarıyla ilgili özel bir başlık ayırdık bugün Çıkış Yolu’na. Gündemin diğer başlıklarında da vaktimiz yettiğince konuşacağımız bir program olacak.
Neler var? Dediğim gibi anayasa başlığımız var. Bugün grup toplantıları vardı. Yine grup toplantılarında öne çıkan başlıkları ve gündemde merak ettiğiniz diğer konuların hepsini konuşacağız. Ben çok uzatmadan sözü hemen Sayın Perinçek’e vermek istiyorum. Hoş geldiniz efendim.
“Merhabalar efendim, hoş bulduk.”
Teoman Ali de az önce buradaydı, stüdyodaydı. Şimdi programda… Ben yine programa bir korsan giriş yaptım. Sen bu korsanın…
“Korsan değilsin, demirbaşsın. İltifat etmiyorsun, zaman zaman firar ediyorsun. Mevcutlu olarak yakalarız, getiririz. Son getirildiniz, evet.”
Teşekkürler. Efendim, hızla başlayalım isterseniz. Gündemde yaklaşık 10 gündür anayasa konusu tartışılıyor. Gerçi siz geçtiğimiz hafta ve diğer katıldığınız programlarda da bu konuya ilişkin fikirlerinizi söylediniz ama biraz daha bu programda ayrıntılı ele almak istiyoruz. Biz de sorularımızı o kapsamda hazırladık. İzleyenlerden de o yönde sorular geliyor. İsterseniz bir genel giriş yapalım. Tartışmayı bir haftadır izliyoruz. Şu anki geldiği nokta bakımından siz bunu ciddi bir tartışma olarak mı görüyorsunuz? Yoksa ortaya çıkan ilk fikirlerde dikkat çeken neler var? Bir tehlike içeriyor mu? İlk yorumunuz nedir?
“Şimdi anayasaların ciddiyetini yaşanan süreç belirler. Yani anayasalar devrimlerle gelir, devrimler anayasaları doğurur. Bütün anayasaların anası devrimdir. Şimdi yaşadığımız süreç devrimci bir süreç, 2014’ten bu yana süregelen bir devrim süreci. Onun için bu sürecin bir anayasa doğurması mecburi. Mutlaka bir anayasa doğuracak bu süreç. Ve o doğuracağı anayasa da İstiklal Savaşı anayasalarının yavrusu olacak. Çünkü ‘İkinci İstiklal Savaşı’ndayız’ diyoruz. O zaman İkinci İstiklal Savaşı’nın anayasası da Türkiye’nin devrimci anayasa geleneğine kendisini bağlayacak. Onu görmemiz lazım.”
“Türkiye’nin ilk anayasası olan 1876 Kanun-ı Esasi’den beri ‘anayasa’ kelimesi Türkçeye yerleşti. Aslında bu teknik olarak yanlış bir kelime. Anayasa; kurucu hukuk, devleti kuran hukuk demektir. ‘Temel yasa’ denmesi daha doğrudur. Batı dillerinde de (Fransızca, Almanca, Slav dillerindeki ‘ustav’) hepsi ‘kurucu hukuk’ anlamına gelir. Türkiye’de anayasa hukuku kavramı yerleştiği için dokunamıyoruz ama izleyicilerimizin anlamını bilmesi açısından; anayasa, kuruluş dönemlerinde ortaya konan kurucu hukuktur.”
“Fransız Devrimi bir anayasa getirir. 1776’da başlayan Amerika’daki İstiklal Savaşı, 1787’de kendi anayasasını yapar. 1648 İngiltere’de anayasanın temelini oluşturur ama İngiliz anayasası yazılı değildir, bir gelenektir, örf ve adettir; herkes bu geleneği bilir ve uyar. Bütün dünyada devrimler kendi anayasalarını getirir.”
“Kendi süreçlerimize bakalım: 1876’da Birinci Meşrutiyet devrimi oluyor, Kanun-ı Esasi geliyor. Sonra II. Abdülhamid onu rafa kaldırıyor ve 31 yıl anayasasız kalıyoruz. 1908 devriminden sonra Kanun-ı Esasi tekrar ilan ediliyor. 1909’daki değişiklikler o kadar köklüdür ki hukuk kitaplarında buna ‘1909 Anayasası’ denir. İstiklal Savaşı’nın göbeğinde, 20 Ocak 1921’de ise yeni bir anayasa geliyor. Bu anayasanın ilk taslağı, 13 Eylül 1920’de Mustafa Kemal Paşa tarafından ‘Halkçılık Programı’ adıyla Meclis’e önerilmiştir. Bu çok önemlidir; çünkü anayasa, bir devletin kuruluş programının hukuk diline çevrilmesidir.”
“Yeni bir devlet kuruyorsunuz, programını yapıyorsunuz; sonra bu programı hayata geçirmek için devleti nasıl örgütleyeceğinizi, yasama-yürütme-yargı ilişkilerini ve devlet ile vatandaş arasındaki hürriyetler meselesini bu hukukla düzenliyorsunuz. Atatürk, bağımsız, milliyetçi, halkçı, devletçi, laik ve devrimci bir cumhuriyet programı kurdu. Bu programı hayata geçirmek için de anayasa yazıldı.”
“12 Eylül Anayasası ise bir karşı devrim anayasasıydı. Karşı devrimlerin de bir programı vardır ve o programı hayata geçirmek için devlet teşkilatına bir düzen verirler. 1961 ve 1982 anayasaları bu anlamda karşı devrimci süreçlerin ürünüydü. 82 Anayasası o kadar çok değişti ki artık geriye eski halinden çok az şey kaldı.”
Sayın Başkan, yaptığınız vurgu çok önemli. Türkiye Cumhuriyeti’nin devrim tarihinin 1920’de, 23 Nisan’da başladığını söylüyorsunuz. Devrim bir anayasa gerektiriyorsa, Türkiye’de bugün devrim mi yaşanıyor?
“Tam da oraya geldim. 2014’ten bu yana Türkiye bir devrim yaşıyor. 2014 Mart ayında Silivri duvarlarını yıkmamız, bu devrimin başlangıcıdır. Amerika, Türkiye’nin başına bir çorap örmüştü; TSK komutanlarını, Atatürkçü aydınları FETÖ ve Gladio’yu kullanarak hapse atmıştı. Silivri duvarını yıkarak bu tertibi bozduk ve Türk ordusunu özgürleştirdik. Türk ordusu hapse atılarak felce uğratılmıştı, bu dünya tarihinde eşi benzeri olmayan bir olaydı. O duvarın yıkılmasıyla Türk Silahlı Kuvvetleri özgürleşti ve 24 Temmuz 2015’te PKK’yı hendeklere gömen harekat başlatıldı.”
“Arkasından 15-16 Temmuz gecesi bir Türk-Amerika savaşı yaşandı ve Türkiye, ordusu ve yargısı içindeki Gladio birikimini ezdi. Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı harekatlarıyla Türkiye sınır ötesine taşan bir mücadele başlattı. Türkiye, 1945’ten beri başına örülen Atlantik boyunduruğunu kırarak Asya’ya yönelen yeni ittifaklar sistemi oluşturmaya başladı. Bu bir devrimdir ve devam ediyor.”
Bu durumda AK Parti devrimci bir parti mi oluyor? Geçenlerde basına da yansıdı, MYK toplantılarında “Kültürde muhafazakarız ama siyasette devrimciyiz” dedikleri konuşuldu.
“Bu tür tarihi analizlere ‘şu parti devrimcidir’ gibi kulplar takmak yanlıştır. Süreci tahlil etmek gerekir. 2014’ten bu yana Türkiye, silahlı güçle Amerikan emperyalizmine ve onun piyonlarına karşı bir devrim süreci yaşıyor. AK Parti de bu süreçte devletin başındaki parti olarak devrimci cephede konumlanıyor. Süreçteki rollere bakmak lazım. Devrim şimdi ekonomiye dayandı; orada ne başarılacağı ise ayrı bir konu.” Başarır mı, başaramaz mı? Ama o başaramasa bile bu devrim dalgasını Türkiye’nin sürdürecek cevheri, dinamiği var. O başarının yanına başaranlar geçer. Başaranlar geçecektir, bunu söylüyor. Çünkü bu sürecin sadece güvenlik ve dış politika planında, yalnızca vatan bütünlüğü ve terörün temizlenmesi planında kalması mümkün değil. Bu süreç kaçınılmaz olarak ekonomik bir üretim devrimine doğru seyretmek zorunda. Çünkü seyretmezse öbür kazançlarını da kaybeder. Ekonomisini üretim temeline dayandırmayan, istihdamı sağlamayan, insanlara iş bulamayan bir Türkiye, güvenlikte tekrar ters baskılarla karşılaşır; bunun hazırlıkları zaten yapılıyor. Buradan da görüyoruz ki güvenlik alanında ve dış politikada başlayan devrim, toprak bütünlüğünde başlayan devrim ekonomiye doğru ilerlemek zorunda. Şimdi o noktaya geldik. İlerliyor mu peki bir kıpırdanma? Bazı kıpırdanmalar gözüküyor; tarımda, hayvancılıkta, iç pazarı korumada, gümrükleri tekrar dikmede falan. Ama bu çok yetersiz. Vatan Partisi Türkiye’ye işte tam burada lazım.
Efendim, bir şey görüyoruz: “Vatan Partisi Cumhur İttifakı’nı yönetiyormuş” falan filan diye kışkırtmalar… Bu konuya da değinelim bence. Vatan Partisi Cumhur İttifakı’nın içinde değil. Bu bir; biz Cumhur İttifakı’nda değiliz. Buradan bir kere daha ilan ediyoruz: Hiçbir yerde “Biz Cumhur İttifakı’ndayız” demedik. “İttifakı destekliyor musunuz?” diyorlar. Destek sözcüğü bizim sözlüğümüzde yok. Vatan Partisi’nin sözlüğünde destek yok; Vatan Partisi önderlik yapar, cepheyi paylaşır, cephe tutar ama artçı bir parti değildir. Yani arkadan destekleyen bir parti değildir ve hiçbir zaman olmayacaktır. Cumhur İttifakı bugün değer verdiğimiz bir ittifak; AK Parti-MHP iş birliği Türkiye için faydalı, olumlu bir iş birliği ve onun devam etmesi Türkiye için çok gerekli. Evet, ama Vatan Partisi sorumluluk ve yetki aldığı pozisyonlarda bulunur. Yani destekçi olmaz. Eğer bir ittifakın içinde yer alacaksa Vatan Partisi hükümet olarak yer alır. Yani “İttifak mı yapıyoruz? O zaman Türkiye’yi birlikte yöneteceğiz” deriz. Bunun gereği ne? Hangi siyasal program? İşte o programı söyledik: Vatanın bütünlüğü, terörün temizlenmesi, üretim ve istihdam ekonomisinin inşası, Türkiye’nin Avrasya’da yerleşip bağımsızlık ve güvenliğini garanti altına alması, Doğu Akdeniz’den gelen tehditleri kararlılıkla göğüslemesi… Bu programı kabul ediyor muyuz? Evet. İki, bu programın uygulanmasında sorumluluk ve yetki paylaşacağız. Yoksa bizde öyle “destekçi-meslekçi” işler yok.
Türkiye’nin üreticisi, Türk milleti, emekçileri ve Türkiye’nin bağımsızlığı, güvenliği için yapılan her şeyde Vatan Partisi en öndedir. Ona biz destek demiyoruz; biz Türkiye cephesindeyiz. Cumhur İttifakı’nın içinde olmak gibi bir talebimiz veya sevdamız da yok, yerimizden memnunuz. Çünkü biz bu bulunduğumuz yerden Türkiye’nin önündeki üreticilerin hükümetine, milli hükümete doğru gidiyoruz. Biz hükümet olacağız. Şu anda Cumhur İttifakı’nın içinde değiliz, herkes rahat etsin. Vatan Partisi ile AK Parti veya MHP’nin arasını açmaya yönelik kışkırtmalar tutmayacak. Türkiye’yi biz yönetmiyoruz; yönetsek Türkiye’nin bugünkü gibi işsizlik sorunu olmazdı, üretim şartları dört dörtlük olurdu, Türkiye 450 milyar dolar dış borca batmazdı. Bizim yönettiğimiz Türkiye’nin manzarası bugünkü manzara olmazdı. Ama biz Türkiye’nin rotasını belirliyoruz. Bunu söylemek hakkımız; çünkü herkes görüyor.
Bunu görmek için 2014 öncesi hükümetin politikalarına bakalım. Fethullah ile beraber Türkiye’yi yönetmiyor muydu? Tayyip Erdoğan yönetimi, Fethullah ile beraber Türk ordusunu ve bizleri hapse attı mı? Attı. E şimdi Fethullah’ın üzerine yürüyor. Burada değişen kim? Vatan Partisi değişmedi, hep savaşıyordu. 2010’da Kürt açılımı yaptılar, PKK ile yol haritaları çizdiler, hatta İmralı’da anayasa yapmaya başladılar. Bugün ise Türk hükümeti, Türk devleti PKK’nın üzerine yürüyor, onu hendeklere gömüyor ve sınır ötesinde takip ediyor. Burada değişen kim? AK Parti’nin bu değişikliği yaşamasını alkışlıyoruz. Geçmişte şunu yaptınız diye de sorgulamıyoruz; o işi CHP, İYİ Parti falan yapıyor çünkü kendileri geçmişte AK Parti ile beraberdiler. Şimdi AK Parti doğru yere geldi, onlar ise eski Amerika güdümündeki konumlarını sürdürüyorlar; PKK’nın, HDP’nin, FETÖ’nün yanındalar. Vatan Partisi ise ne 2014’ten önce ne de sonra FETÖ veya PKK masalarına oturmuştur; hep silahla bu işi çözme cephesinde bulunmuştur.
Uluslararası mevzilere gelince; biz 25-30 sene evvel Avrasya planını yapmışız. 1996’da ilk defa dinlemeye taşındı. O zaman Rusya Başbakanı Primakov’un doktrini çıktı, ben de “Primakov’dan önce Vatan Partisi Genel Başkanı bunu 96’da yazdı” demiştim. Vatan Partisi 1980’lerde “çok kutuplu dünyaya doğru” diyerek Amerikan ekonomisinin inişe geçeceğini, Sovyetler Birliği’nin çıkmaza girdiğini görmüştü. Türkiye, Vatan Partisi’nin daha 80-90’larda ortaya koyduğu Avrasya programına gelmiştir. Bilimsel bir parti olduğumuz için, kılavuzumuz bilim olduğu için geleceğe bakıyoruz. Bugün de anayasa tartışmalarında, 2012’de merkezinde bulunduğumuz Milli Anayasa Cephesi’nin hazırladığı birikimle hazırlıklıyız. Biz, “Türkiye bir vatan mücadelesi sürecine girmektedir” demiştik ve bugün bu gerçekleşiyor. Temelimiz; bağımsız, halkçı, Avrasya’da mevzilenmiş, aydınlanmış, laik ve devrimci Türkiye’dir. Türkiye, o meclislerin açıldığı 1876’dan 1908’e, oradan istiklal savaşına uzanan devrimci rotasında yürümektedir. O meclis sayesinde. Sonra İngilizler geliyor, 16 Mart 1920’de İstanbul’u fiilen işgal ediyorlar. Ondan sonra Padişah Vahdettin o meclisi irade-i seniyeyle, fermanla tatil ediyor. Peki, o meclisi kim açıyor? 23 Nisan 1920’de Ankara’da. Padişah 19 Mart’ta kapatıyor; ondan bir ay dört gün sonra, Ankara’da Mustafa Kemal Paşa önderliğindeki devrim, 23 Nisan 1920 günü meclisi açıyor. Bakın tarihimiz burada ne? Meclisi açanlarla kapatanlar arasındaki mücadele tarihi.
Tanzimat ile başlayan Türkiye’nin sömürgeleşme ve batılılaşma süreci var. O sürecin sultanları var: Abdülmecid, Abdülaziz, Abdülhamid. Onlara karşı meclis açmak, hürriyeti getirmek, milli hakimiyeti ve milli iradeyi tesis etmek için verilen bir mücadele var. Bakın, burada Abdülhamid tartışmaları için de çok önemli bir ipucu var. “İşte Abdülhamid şöyle muazzam, böyle muazzam” diyorlar. İyi ama Abdülhamid meclis kapattı kardeşim! 23 Aralık 1876 günü Kanun-ı Esasi çıktı ve meclis açıldı. Bir yıl geçti; Ocak 1878’de, yani bir yıl bir ay sonra Abdülhamid o meclisi kapattı. Orada kim ilerici, kim gerici, kim Türkiye’den yana, kim emperyalizmden yana? İşte burada meclisi açanlar ve meclisi kapatanlar var. Meclisi açanlar millici, demokrat ve hürriyetçidir. Meclisi kapatanlara gelince… Hani vesayete karşıyız diyoruz, “meclissiz olmaz” diyoruz, “milli hakimiyet” diyoruz. Milli hakimiyet diyerek sen Abdülhamid’i savunamazsın. Ya milli hakimiyetten vazgeçeceksin ya Abdülhamid’den. Milli hakimiyeti kim getirdi? 1908 devrimi. 1876’da getirildi, meclis kapatıldı, Kanun-ı Esasi rafa kaldırıldı. 13 ay içinde! Arkasından bir devrimle o milli hakimiyet tekrar geldi.
Bakın, çok anlamlı; Meclis-i Mebusan 1908 devriminden sonra kurulduğu zaman başkanlığına Ahmet Rıza Bey getiriliyor, yani Jön Türklerin liderlerinden. Ahmet Rıza Bey’in orada çok önemli bir meclis açılış konuşması var. Orada diyor ki: “Bizim şimdi meclisimizin bir numaralı temel görevi milli hakimiyeti tesis etmektir.” Cumhuriyet programı, yani milli hakimiyet. İngiltere’de de kral var ama milli hakimiyet var, gerçi o bozuk bir milli hakimiyettir ya neyse… Sonuçta Abdülhamid’i devirenler milli hakimiyeti getirdi. Abdülhamid’i devirmeden milli hakimiyeti getiremezlerdi. Biz burada bir Abdülhamid tartışması açmak istemiyoruz ama anayasayı önünüze getirdiğinizde hayat bu problemi de önünüze çıkarıyor. Çünkü sonuç itibarıyla yaptığınız anayasayı bir köke bağlamak zorundasınız. Lavoisier’in kanunu var ya, “Hiçbir şey yoktan var olmaz.” Bir anayasa yapıyorsun, yoktan var olamaz, bir kökü olması lazım. O kök nerede? 1876 devriminde.
Adalet Bakanımız Sayın Abdülhamit Gül’ün açıklaması da ne diyor? “Yeni anayasa yapacağız, bunun kökü 20 Ocak 1921 Anayasası’dır” diyor. Sayın Abdülhamit Gül diyor ki: “İlk anayasamız, bu toprakların tapusunun kimde olduğunu gösteren bir mühürdür ve bu mührün sahibi de aziz milletimizin ta kendisidir.” Gaziantep’te, gazilik unvanının verildiği kanunun çıktığı günden, yani 20 Ocak 1921’den 10 gün önce bu anayasa kabul edilmiştir. 1921 Anayasası (Teşkilat-ı Esasiye) ile özgürlüğüne aşık bir milletin tarih sahnesinden silinemeyeceği ilan edilmiştir. Bugün Abdülhamit Gül Bakanımız devam ediyor: “1921 Anayasası’nın ruhuyla, yani İstiklal Savaşı ve devrim ruhuyla, Cumhuriyetimizin ikinci yüzyılına girerken yeni bir toplumsal sözleşmeyi Gazi Meclisimizin iradesiyle yapacağız.” Yani bugünkü yeni anayasa atağını İstiklal Savaşı’na ve 1921 Anayasası’na bağlıyor.
Şimdi burada Sayın Abdülhamit Gül, yeni anayasayı tarihi bir köke ve temele bağlıyor. O tarihi temel; İstiklal Savaşı devriminin, milli devrimin yaptığı 1921 Anayasası ve halkçılık programıdır. Size çok enteresan bir şey söyleyeceğim; 1921 Anayasası bir meclisler anayasasıdır. Köylerde köy meclisleri (ki kaldırdılar), ilçelerde ilçe meclisleri, vilayetlerde vilayet meclisleri, merkezde de Büyük Millet Meclisi… Bir meclisler sistemi kuruyor. Gerçek bir demokrasi. Mustafa Kemal Atatürk iki ayrı yerde diyor ki: “Bu bir şuralar sistemidir. Buna Ruslar ‘Sovyet’ derler ve ilelebet Türkiye bu şuralar meclisiyle idare edilecektir.” Evet, Sovyet de zaten Rusça meclis demek değil mi?
Tabii o zaman Anadolu’da muazzam bir şey var; Sovyetler Birliği kurulmuş ve büyük Türkiye için bir çıkış yolu. Çünkü düşmanımız Çarlık Rusyası yıkılmış. Bizim en büyük düşmanımız Çarlık’tı, çünkü İstanbul’u almak istiyordu. Bizim yöneticilerimiz İngiltere, Fransa ve Rusya’ya gidip “Bizi de aranıza alın” diye yalvardılar. Talat Paşa, Sazonov’la görüştü; adamlar “Biz sizi böleceğiz, parçalayacağız” dediler. Bizim bulunacağımız tek yer vardı, o da Almanya ile ittifak; vatanımızı böyle savunduk.
1921 Anayasası, işte Çarlık Rusyası’nın yıkıldığı o ortamda Türkiye’nin sırtını dayayacağı bir Sovyet Rusya çıktığında yapıldı. 3 Şubat 1920’de Mustafa Kemal Paşa kolordu komutanlarına şifre yolladı: “İngilizlerin kurduğu Kafkas seddi yerinde kalırsa mahvoluruz.” Sedi dediği; Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan. Biz bunları Sovyet Rusya ile iş birliği yapıp iki taraftan presleyerek yok etmek zorundayız. Yoksa biz İstiklal Savaşı veremeyiz. Çünkü hem Kafkaslardan hem batıdan Yunan ordularıyla kuşatılmış duruma düşüyorsun. 24 Nisan 1920’de meclisi kuruyorlar, bir gün sonra Lenin’e mektup yazıyor Mustafa Kemal Paşa: “Gel beraber şu Kafkas seddini yıkalım.” Ve o iş birliğiyle oradaki o üç cumhuriyet ortadan kaldırılıyor. Çünkü İngiliz ile iş birliği yapan bir Azerbaycan değil, bağımsız bir Azerbaycan istiyoruz. Bugün de Azerbaycan, Türkiye ve Rusya iş birliğiyle oradaki işgale son verildi ve Amerika’nın orada basacağı yer bırakmadı. Türkiye sırtını tekrar Kafkas dağlarına, Azerbaycan’a ve Rusya’ya dayadı.
1921 Anayasası, işte bu ideolojik ortamda yapıldı. Destan gibi bir girişi vardır. 13 Eylül 1920’deki halkçılık programında ve 17 Kasım 1920’deki halkçılık beyannamesinde o metin şöyledir: “Bizi esir yapmak isteyen emperyalizme ve kapitalizme karşı bir meydan okuma.” İşte Sayın Abdülhamit Gül’ün gönderme yaptığı o anayasa, emperyalizme ve kapitalizme kafa tutan bir anayasadır.
Peki, 24 Anayasası ve 1930’lardaki altı ok? 24 Anayasası çok önemli. Çünkü o, İstiklal Savaşı’nı bitiren, 30 Ağustos’ta zaferi kazandıktan sonra yapılan bir anayasadır. Cumhuriyet ilan edilmiş, saltanat kaldırılmış, Lozan bitmiş. Vatanın bağımsızlığını sağlamışız ama devrim devam edecek. Devrim nasıl devam eder? Kuvvetli bir yürütme ve otoriteyle. 1924 Anayasası, 21 Anayasası’nın meclis hakimiyet sistemini sürdürür; yani devletin merkezine yasama organını oturtur. 21 ve 24 Anayasası’nda meclis hakimiyeti vardır; Cumhurbaşkanı da bakanlar da meclis tarafından seçilir. 24 Anayasası’nda o meclis hakimiyeti sürdürülmekle beraber, yürütmeye daha kuvvetli bir otorite verilmiştir. O zamana kadar hep vekil. Hatta 50’lerde tekrar eski dile dönüldü. Ben mesela 50’lerde, çocukluğumda hatırlıyorum; “bakan” değil, bir süre “vekil” dendi. Sonra tekrar “bakan” dendi. 61 Anayasası’nda yine bakan dendi. 18 Kasım 1920’yi bulduk, herhalde onu söylüyorsunuz. Hani o beyanname… Evet, “Alkışlık Beyannamesi”. Orada kapitalizm, emperyalizm… Tabii, “emperyalist devletlerin devlet ve milletimizin hayatına açıkça kastetmeleri neticesinde… meşru müdafaa için toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisi… Bir kere daha bütün cihana arz için şu beyannameyi yayınlamaya lüzum görmüştür.”
Türkiye Büyük Millet Meclisi; milli sınırlar dahilinde hayat ve bağımsızlığı temin, hilafet ve saltanat makamını kurtarmak adıyla teşekkül etmiştir. Dolayısıyla hayat ve bağımsızlığını yegâne ve mukaddes emel bildiği Türkiye halkını, emperyalizm ve kapitalizm tahakküm ve zulmünden kurtararak irade ve hakimiyetinin sahibi kılmakla gayesine ulaşıyor kanaatindedir. Milli hakimiyetin kurulması için emperyalizm ve kapitalizmin tahakkümünden kurtulacağız. Yani ya emperyalizm tahakküm eder ya da milli hakimiyet olur.
Türkiye Büyük Millet Meclisi, milletin hayat ve bağımsızlığına suikast eden emperyalist ve kapitalist düşmanların tecavüzlerine karşı müdafaa ve bu maksada aykırı hareket edenleri cezalandırma azmiyle kurulmuş bir orduya sahiptir. Evet, yaptırım gücünü koyuyor. Yani “Seni cezalandırırım” diyor. Eğer emperyalizm ve kapitalizmle iş birliği yaparsan ve milli hakimiyete kastedersen, benim ordum var; o Türk ordusuyla seni cezalandırırım. Hani şimdi bazıları diyor ya “İşte Atatürk zamanında şöyle yapıldı, böyle yapıldı” falan. Ya emperyalizmden, kapitalizmden mi vatanı kurtarıyorsun? Sen emperyalizmle iş birliği yapan ihaneti cezalandırmadan nasıl kurtaracaksın? Dünyada var mı öyle bir kurtuluş örneği? Emir ve kumanda salahiyeti, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin manevi şahsiyetindedir; Türk ordusunun kumandası ondadır.
Türkiye Büyük Millet Meclisi, halkın öteden beri maruz bulunduğu sefalet sebeplerini yeni vasıtalar ve teşkilat ile kaldırarak yerine refah ve saadet ikame etmeyi başlıca hedefi sayar. Dolayısıyla toprak, maarif, adliye, maliye, iktisat ve vakıflar işlerinde ve diğer meselelerde toplumsal kardeşlik ve yardımlaşmayı hakim kılarak halkın ihtiyaçlarına göre yenilikleri ve tesisleri vücuda getirmeye çalışacaktır. Bakın, burada dikkat edin; ekonominin amacında bir tarif var; kâr değil, halkın ihtiyacı. Yani ekonomideki temel motifi tespit ediyor. Kapitalizmin getirdiği nedir? Kâr amacıyla üretim yapmak. Bu ise “Hayır, ekonomi halkın ihtiyacı için çalışacak” diyor. Bunun için de siyasi ve toplumsal ilkelerini milletin ruhundan almak ve tatbikatta milletin eğilimlerini ve ananelerini gözetmek fikrindedir.
Türkiye Büyük Millet Meclisi; memleketin idari, iktisadi, toplumsal bütün ihtiyaçlarıyla alakalı hükümleri peyderpey incelemeye ve kanun şeklinde tatbik mevkine koymaya başlamıştır. “Veminallahüttevfik” diyor; 18 Teşrinisani 1336. İşte bu meşhur beyanname. Ama bu okuduğunuz, 13 Eylül 1920 tarihli, Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal Paşa imzasıyla meclise sunulan anayasa tasarısının dibace bölümünde de var. İşte bununla o 21 Anayasası yapılıyor. Bir program yapmadan anayasa yapamazsınız; programını koymuş, sonra anayasasını yapıyor. Yani “Ben devleti öyle bir teşkilatlayacağım ki emperyalizmden Türkiye’yi kurtaracak ve halkı refaha kavuşturacak.”
Onun için tekrar geliyoruz: Anayasa yapmadan önce soyut hukuk tartışmaları olmaz. Önce arkadaş, senin programın ne? Programın yoksa anayasa yazamazsın. Demin bana sordunuz, sizin programınız ne diye? Bizim programımız: Bağımsız, vatan bütünlüğünü sağlamış, terörden temizlenmiş, halka huzur ve barış getirilmiş, aydınlanmış, laik, demokratik bir Türkiye. İşte programımız bu.
Türkiye’nin bugünkü gidişatı (2014’ten sonrasını kastediyorsunuz) yürürlükteki anayasayı aştı mı? Karşılamıyor. Yani eciş bücüş, yamalı bohça gibi bir anayasa var. Bir anayasa hukukçusu olarak söylüyorum; bugün Türkiye’nin anayasası yamalı bohça gibi. 47 defa değişir mi bir anayasa? Devamlı 82 Anayasası’nda oradan düzelt, buradan düzelt…
Bakın, şu önemli: 45’te biz bir sürece girmişiz; Atlantik süreci. Amerika gelmiş, Türkiye Amerika’ya bağlanmış. 61 Anayasası her ne kadar belli ölçülerde hürriyetler, grev hakkı, toplu sözleşme hakkı ve emekçilere örgütlenme imkânları getirse bile, anahtar formülüne bakalım; hâlâ Atlantik sürecinin dayattığı formüldür. 27 Mayıs’ın getirdiği anayasa aslında o Atlantik sisteminin anayasasıdır. Ama içinde hürriyetler de var; bocalayan bir şey.
61 Anayasası’nın formülüne bakalım: Demokratik, laik, sosyal hukuk devleti. Altı oku kaldırıyor mu? Kaldırıyor. 1924 Anayasası’na bakalım. Altı ok ne zaman girdi? 1937, 2 Şubat. Atatürk ölmeden önce anayasada çok önemli değişiklik yapıldı. Önce devletin anahtar formülünü koydu ikinci maddeye: “Türkiye Devleti cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, laik ve devrimcidir.” Sırası da aynen bu şekildedir.
Neden en başta cumhuriyeti koyuyor? Çünkü iktidar cumhuriyetle ele geçiriliyor. Arkasından milliyetçi, yani bağımsızlık. Çünkü bağımsızlık en temel özelliği. Sonra halkçı; bağımsız ama halk için bir devlet. Sonra devletçi; devletçi olmadan ne bağımsızlık olur ne halkçılık. Sonra laik; yani dünyevi amaçlarla devlet yönetilecek. Din herkesin vicdanındadır ama vicdandan taşıp toplumsal hayatı, iktisadi hayatı, kültürü dini esaslara göre düzenleyemezsin. Çünkü dinin getirdiği kurallar 7. yüzyıldan kalma kurallardır. O dönemin hukukuyla 20. veya 21. yüzyılın Türkiye’sini düzenleyemezsin. Bunun adı laikliktir.
Atatürk 1937 yılında devrimin programını altı maddede özetliyor ve anayasaların başına koyuyor. Çünkü bunu koymasa anayasayı yapamaz. Bu bir milli demokratik devrimdir. İki büyük hedefi var: Biri milli, ikisi demokratik. İşte o milli demokratik devrim programını altı tane sözcükle oturtuyor. Halkçılık orada demokrasiyi karşılıyor.
“Sivil anayasa” tartışmasına gelince; dünyada her şeyin sivili olur, bir tek anayasanın ve devletin sivili olmaz. Anayasalar devletin teşkilatlanmasının hukukudur. Sivil ise “devlet dışı” demektir. Bu kavramlar Roma’dan, “civitas”tan gelir; sivil, kentli demektir. Polis, devlet; sivil, vatandaş. Sivil anayasa ifadesi saçma sapan, cahilce ve biraz da gülünçtür. Bir anayasa hukukçusu açısından bu, “susuz deniz” demek gibidir. Anayasa devletin düzeni, devletin hukuku demektir. Sivil değil, devletseldir. Bolu kenti, Bolu Bey’i… Dedikleri bey Bolulu değil. Ta Erzincan Refahiye’den, Erzurum oralardan… O Bolu Bey’ini maalesef bizim çok âlim insanlarımız bile Düzce’nin oradaki Bolu zannediyorlar. Bolu Bey demek, şehir beyi yani.
Her neyse, sivil anayasaya dönecek olursak; anayasanın sivili olmaz. Çünkü anayasa devlete aittir. “Sivil anayasa” dediğiniz zaman bu, devletsiz anayasa gibi bir şey olur. Ama anayasa devlet için yapılıyor. Devlet yoksa anayasa da yok. Yani diyelim ki devletin olmadığı kabile toplumlarında hukuk töredir; çünkü orada devlet yoktur. Anayasa için devlet olması lazım. Bu çok fark ediyor. “Askerî olmayan” bir anayasa… İşte olay buraya geliyor. Halkın dilinde “askere gitti, sivile döndü” gibi ifadeler vardır. “Sivillerini giydi” der mesela, resmî elbise dışındaki kıyafet için. O resmî elbise devletin elbisesidir. Oradaki sivil sözcüğünden yola çıkarak yapılan asker-sivil ayrımı yanlıştır. Neden yanlış? Çünkü askersiz bir anayasa olmaz. Devletin temel gücü nedir? Silahlı gücü ve yaptırım gücüdür. Askeri olmayan, polisi olmayan bir devlet var mı?
Peki ne oldu? Türkiye’deki ordu karşıtlığı, sinsi bir ordu karşıtlığı, Kemalist devrim karşıtlığı; kendisini “sivil” kelimesinin arkasına gizledi. Buradan da “vesayet rejimi” gibi kavramlar yerleşti. Abdullah Gül’e kadar devamlı “sivil anayasa” deyip durdular. Bunlar bilgisizliktir. Hükümet başkanları, parti başkanları bunları yapamaz. Kahvedeki bir insan “askerden döndü, sivil elbisesini giydi” diyebilir; bunun Türkçede bir anlamı vardır. Ama bir politikacı veya bir devlet adamı anayasadan bahsederken “sivil anayasa” diyemez. Derse, o anayasayı da yapamaz. Çünkü anayasa sivil değildir.
Bazıları “halkı kastetmek istiyoruz” diyorlarsa, o zaman öyle söylesinler. Bırakın şu “sivil” lafını. Bu durum ya cehaletten ya da devlet otoritesinin zayıflatılmak istenmesinden kaynaklanıyor. İş oraya varır. Bugün ordusuz, polissiz Türk devleti ne olur? Amerika’ya yem olur. 15-16 Temmuz’da ordun, polisin olmasaydı ne olurdu? Türk ordusu ve Türk polisiyle önlendi o kalkışma.
***
Şimdi, AK Parti ve Milliyetçi Hareket Partisi de anayasayı değiştirme gerekçelerini sunuyorlar. Bu gerekçeleri dinlediğimizde, yeni anayasa yapmak için uygun mu? Ben tam bir berraklaşma olmadığını görüyorum. Mesela Sayın Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’ün Gaziantep’te yaptığı konuşmadaki sunuş berrak. İstiklal Savaşı anayasasına dayanıyor ve Türkiye’nin bugünkü bağımsızlık mücadelesini o temele oturtuyor. Fakat onun dışında ilk dört maddeye vurgular yapılıyor. Hepsi güzel, terörle anayasa yapmayın; bunlar doğru.
Ancak hukuki formüllere gelince durum değişiyor. Sayın Cumhurbaşkanımız, 2007-2010 yıllarındaki anayasa girişimlerini örnek gösterdiğinde bu ürkütücü oluyor. Çünkü o dönemdeki girişimler, bugün yaşadığımız sürecin tam tersidir; o, İbrahim Kaboğlu Anayasası’dır. O, CHP ve İYİ Parti’nin anayasasıdır. 2014 öncesindeki o girişimleri temel almaktan kesinlikle vazgeçmek zorundasınız. Çünkü bu, 2014 ve sonrasına ihanet olur.
Biz 2014-2020 arasındaki bağımsız, birleşik, üreten Türkiye hedefinin anayasasını yazacağız. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ni daha berraklaştıracağız deniliyor. Ben olsam şunu söylerim: Türkiye çetin bir döneme girmiştir, güçlü bir yürütmeye ihtiyacı vardır. 24 Anayasası’ndaki gibi, çevik ve kararlı bir devlet… Güçlü hükümet, ancak güçlü bir meclis zemininde kurulur. Meclisi devre dışı bıraktığınızda halkla hükümet arasındaki bağı koparırsınız.
“Başkanlık sistemi” bu anlamda doğru bir sistem değil. Türkiye’nin anayasa geleneği temelinde meclis odaklı bir sistem olmalıdır. 21 ve 24 Anayasası sistemin odağına meclisi yerleştiriyordu. Bugün “kabine” gibi Türk anayasal tarihinde yeri olmayan uydurma kavramlarla devlet otoritesi kurulamaz. Biz yeni bir anayasa yapacaksak, 1945’te bize dayatılan Atlantik sisteminin anayasalarından kesin bir kopuş gerçekleştirmeliyiz. Başkanlık sistemi Türk milletinin ruhuna uygun değildir.
Özetle, anayasa taktik bir konu değildir. Stratejik bir dönemdeyiz. Önümüzdeki hedef bağımsız, demokratik ve üreten Türkiye’dir. Anayasaya siyaset değil; program ve strateji ışık tutar. Faiz lobisi, sonuçta Batı Dünya Finans Merkezleri’nin Türkiye’yi yağmalama sistemidir. Dolar saltanatına ve faiz saltanatına son vermek gerekir; çünkü faizin olduğu yerde sanayi gelişmez. Faiz, orta çağdan kalan bir gelir kategorisidir, tefecilerin yöntemidir. Kapitalizmde aslında faizin sıfıra inmesi lazım. Tutarlı gelişen bir kapitalizmde emperyalizm faizi yok eder; ancak kapitalizmden vazgeçip emperyalizme dönülünce faiz sistemi egemen oldu. Yani emperyalizm faiz sistemini getirdi. Geçmişteki vahşi kapitalizm dedikleri, aslında ilerici kapitalizmde faiz değil, kâr vardı. Sermaye kâra mı gidecek, faize mi gidecek? Kâra giderse sanayileşmeye gider, faize giderse orta çağı kuvvetlendiririz.
Birkaç izleyici sorusu ve mesajı var, onları konuşalım. Şırnak Silopi’den Başkanlık Kurulu Üyesi Sayın Arif Doğan, “Orada toplu bir şekilde izliyoruz, buradaki herkesin selamları var” diye not göndermiş. Aleyküm selam, sağ olsun.
Bir izleyicimiz şunu soruyor: “Bugünkü meclis aritmetiğinde Sayın Perinçek’in tarif ettiği devrimci anayasa çıkar mı?” Valla siz 2014’ten önce “PKK ile Türkiye mücadele eder mi? FETÖ’yü ezer mi? Gladio’yu temizler mi? Türkiye Rusya ile dost olur mu?” diye sorun; herkes “olmaz” derdi, hepsi oldu. Eğer biz 2014-2020 sürecinin anayasasını yaparsak o olur. Hayat bunu dayatıyor ve 6 yıldır bunu yaşıyoruz. Buradan Sayın Cumhurbaşkanımıza ve Sayın Devlet Bahçeli’ye sesleniyorum: 2014’ten bu yana yaşadığımız Vatan Savaşı’nın, İkinci İstiklal Savaşı’nın ve içine girdiğimiz istihdam ve üretim odaklı ekonominin anayasasını yapalım. Bu olacak.
Bugün mecliste üçte iki çoğunluk yok. Cumhurbaşkanı veya meclis, yeni anayasa için bir meclis kurmak amacıyla seçimi yenileyebilir. Cumhurbaşkanlığına AK Parti, meclise AK Parti artı MHP hakim. İster meclis ister Cumhurbaşkanlığı üzerinden Türkiye’yi yeni bir seçime götürebilirler. Giderken de millete “Biz bu yeni kurulacak mecliste bir anayasa yapacağız, bir kurucu meclis (asamble constituent) kuruyoruz” diyebilirler. O seçilen meclis aynı zamanda anayasa yapan bir meclis olur.
Yeni anayasa dediğiniz zaman milletvekillerinin yemininde “Anayasaya sadık kalacağıma” ifadesi var. Üzerine yemin edilen anayasayı bertaraf edip yeni bir anayasa yapmak, “Bu meclisin yeni anayasa yapma yetkisi yoktur” tartışmasına yol açar. Bu ciddi ve doğru bir itirazdır. Öyleyse Türkiye’yi seçime götürüp “Ey Türk milleti, bu seçimde öyle bir meclis kur ki yeni anayasa yapma yetkisini verdiğin bir meclis olsun” demek gerekir.
Muhalefet de yeni anayasa istiyor. Millet İttifakı’nın birinci maddesi bu. Ancak bizim yerimiz Atlantik’ten dayatılan CHP, İYİ Parti, HDP, PKK’nın yanı değil; Türkiye’nin yanıdır. Türkiye cephesindeki bulanıklıkları ve tutarsızlıkları gidermek, milli ve üretimci bir anayasa yapmak lazım. Birleşen ve üreten Türkiye’nin anayasası ancak AK Parti ve MHP’nin bulunduğu yerden, milli devrimci bir zeminden çıkabilir. Biz Vatan Partisi olarak fikirlerimizi bütün berraklığıyla ortaya koyuyoruz. Zaten karşı taraf dağılıyor; CHP’den kopmalar oluyor, İYİ Parti çatlamış durumda, Saadet Partisi sallanıyor, HDP baş aşağı gidiyor. Çünkü orası Türkiye’ye muhalefet ediyor.
Sayın Perinçek güçlü yürütmeye vurgu yapıyor, başkanlık sistemini mi destekliyor? Güçlü yürütme için illaki başkanlık sistemine gerek yok; 1924 Anayasamız başkanlık sistemi değildi ama güçlü yürütme getirdi. Türkiye’nin girdiği zorlu dönem, dış tehditler ve üretim devrimi ancak güçlü bir yürütmeyle yönetilebilir.
“Doğu Bey’in çözümlerini diğer partiler mecburen ortaya koyuyorlar ama neden Doğu Bey ve partisi bunun sonucundan olumlu geri dönüş alamıyor?” sorusuna gelirsek; Vatan Partisi bir devrimci parti. Türkiye köklü çözümler dönemine girdi. Cumhur İttifakı’ndan da, muhalefetten de kopuşlar oluyor. Vatan Partisi ise Türkiye’nin önündeki programı temsil ediyor. Vatan Partisi’ne Türkiye’nin her yerinde muazzam bir ilgi var. Tıpkı 1918 sonrası Atatürk’ün tarih sahnesine çıkışı gibi, Vatan Partisi de devrimci sürecin doruğa çıktığı noktada büyük bir sıçrama yaşıyor.
İYİ Parti’den Sayın Mehmet Ensarioğlu, “Kürtlerin ve merkez sağın oyunu almayan bir parti iktidar olamaz” diyor. Kürt vatandaşlarımızın oyunu almak için bölücü mü olmak lazım? Ensarioğlu’nun kafasındaki bu. Kürtlerin oyu vatan bütünlüğü içinde alınır. PKK’nın oy alacağı dönem geçti. Kanaat önderleriyle ve teşkilatımızla konuşuyorum; HDP oyları yarı yarıya düştü. İYİ Parti teşkilatları bile kendilerini kapatıp Vatan Partisi’ne geçiyor. Muş, Siirt, Gaziantep, Maraş, Adana, Hakkari, Yüksekova, Bitlis, Bingöl… Buralarda HDP eriyor, Vatan Partisi çığ gibi büyüyor. Batı’da da; Aydın Germancık’tan, Şarkışla’dan, Kayseri’den, Bodrum’dan telefonlar alıyoruz. Her yerde Vatan Partisi konuşuluyor.
Özellikle derdi olan, ormanını yitirmiş köylüler, yapı kayıt mağdurları, PTT işçileri, Genel Maden İşçileri Sendikası, cezaevlerinde eğitim veren öğretmenler ve hatta bale sanatçıları bile çözüm için bize geliyor. Çünkü sistemin içindeki idare-i maslahatçılıkla sorunlar çözülemiyor. Atlantik sistemine prangalanmamış, devrimci tek seçenek Vatan Partisi. Gençlik ve Spor Bakanlığı bir genelge yayınlayarak baleyi bir spor dalı olarak tanımladı ve bale eğitimiyle ilgili bir haftalık eğitim sonunda eğitmen olunabileceğine dair bir düzenleme getirdi. Bale sanatçıları bu karara itiraz ettiler; hatta sizinle de bir görüşmeleri oldu. Bu duruma yaklaşımınız ne olur? Bale spor olur mu? Bale futbola, basketbola veya atletizme benziyor mu? Bale bir sanattır; tiyatro, müzik ve heykel gibi. Bale sporsa, vücut hareketleri içerdiği için futbolu da sanat mı saymalıyız? Bu, kabul edilebilir bir mantık değildir; konuyla ilgili yanlış düzenlemeler yapılmıştır.
Bir haftalık eğitimle eğitmen olunur mu? Bir balerin nasıl yetişiyor biliyor musunuz? Çocukları 2-3 yaşından itibaren alıp eğitiyorlar. 17 yaşındaki, hatta 9-10 yaşındaki bir çocuktan balerin olmaz; bu sanat dalı en küçük yaştan itibaren verilen derin bir eğitim süreci gerektirir. Spor antrenörü ile bale öğretmenini aynı kategoride değerlendirmek mümkün değildir. Spor da değerlidir ancak bu kategorileri birbirine karıştırarak Türkiye yönetilemez.
Kültür Bakanımıza ve Gençlik ve Spor Bakanımıza sesleniyorum: Bale bir sanattır. Eğer “Bale sanat değil, spordur” derseniz dünyaya rezil oluruz. Bu, Türk kültür tarihine de bir hakarettir. Konservatuarlarımız, tiyatro, bale, müzik ve heykel gibi alanlarda büyük birikimlerimiz var. Baleyi sporun içine hapsetmek, Türkiye’nin sahip olduğu medeniyet ve sanat birikimiyle bağdaşmaz. Bu kararın kesinlikle değiştirilmesi gerekiyor ve inanıyorum ki değiştirilecektir.
***
Efendim, süremizin sonuna geldik. Çok teşekkür ederiz, uzun ve kapsamlı bir anayasa dersi oldu. Yine devam ederiz; biz de çok iyi ders aldık, öğrencilik dönemlerimi hatırlattınız. Kapanışta İttihat ve Terakki Marşı’nı (Vicdan-ı Muazzam Marşı) çalalım.
İttihat ve Terakki, anayasa geleneğimizde büyük bir yere sahiptir. Her şeyimizi başlatanlar o ittihatçılardı; Atatürk de onlardan biriydi. Mustafa Kemal, 1907 yılında Selanik’e geldiğinde İttihat ve Terakki’ye katılmıştı. İttihat ve Terakki’nin devrimci kanadındaydı. Eğer o devrimci hükümet kurulmasaydı, Çanakkale Savaşı’nda Türkiye direnemezdi. Edirne’nin kurtarılmasından Birinci Dünya Savaşı’na kadar verilen mücadelelerin arkasında o irade vardı.
İttihat ve Terakki, yukarıdan aşağıya bir komplo örgütü değil; halka, esnafa, zanaatkâra, subaya ve aydına dayanan milli bir hareketti. Zafer Toprak hocamızın “Milli İktisat” ve “Jön Türkler” üzerine yazdığı eserler bunu çok güzel anlatır. Bugün bahsettiğimiz milli hakimiyet ve milli irade kavramlarını anayasal düzenimize taşıyanlar İttihatçılardır.
Makedonya’nın milli kahramanı Yannes Andansky bile İttihatçıdır. İttihat ve Terakki, meclisi açan ve milli iradeyi Türk anayasasına getiren partidir. Buna karşı çıkanlar ise padişahlar ve etrafındakilerdi. Bu konu üzerine ileride daha kapsamlı bir program yapmalıyız. Taylan Sorgun abimize de buradan selamlarımı iletiyorum. Dağlara çıkan o hürriyetçi subaylar, “milli hakimiyet” için yola çıkmışlardı; onlara darbeci diyenler ne darbeden anlıyor ne de milli hakimiyetten.
Onlardan önce Türkiye’de modern manada millet, hürriyet ve vatan fikri yoktu; sadece cemaatler vardı. Namık Kemal’den Ziya Paşa’ya, Mithat Paşa’dan İttihatçılara uzanan bu mirasa saygıyla anmak gerekir. Kanun-i Esasi’yi getiren Mithat Paşa’nın sürgün edilmesi, aslında milli iradenin boğdurulmasıdır. Bu değerli anayasal mirasımızı unutmamalıyız. Değerli izleyenler, yayınımızın sonuna geldik. Mutlu geceler dilerim.

