Değerli Ulusal Kanal izleyicileri, Ulusal Kanal Ankara Stüdyosu’nda “Çıkış Yolu” programına devam ediyoruz. Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek’le beraberiz.
Evet Sayın Perinçek, ilk bölümü tamamlarken “ikinci İsrail” söyleminden bahsetmiştik. Şimdi hem referanduma giden süreçte yapılan bazı mitinglerde; Erbil’de, Duhok’ta, bunun dışında Köln’de referandumu destekleyen mitinglerde ve en sonunda kutlamalarda İsrail bayraklarının, fotoğrafların merkezde olacak şekilde sürekli kullanıldığını gördük. Bu durum, “ikinci İsrail” söylemini bir nevi destekleyen bir tablo.
Bayrağı olmayan halklar; bu ayıp değil, devlet kuramayan halkların bayrakları olmaz. Böyle başka devletlerin silahıyla girişimler başlayınca, o devletlerin bayraklarını sallamaya başlarlar. Bu, Kürtlerin vakarına, gururuna ve onuruna da aykırı bir durum. Bu aynı zamanda bir itiraf. “Biz burada Kürdistan falan kurmuyoruz, ikinci İsrail’i kuruyoruz” itirafının bir fotoğrafı oldu o İsrail bayrakları. Kosova’da da Amerikan bayraklarıyla kutlamalar yaptılar. Şimdi “Kosova Devleti oldu mu Amerikan bayrağı olur” deniliyor. Onlar ne güzel, Yugoslavya’nın birliği ve bütünlüğü içinde her şeyi paylaşarak özgürlükleri ellerinde yaşıyorlardı. Yugoslavya’yı parçaladığınız zaman ne oldu? Bütün o ülkeler esir durumuna düştü; Amerika’nın, Avrupa Birliği’nin oyuncağı haline geldiler.
Şimdi değerli izleyicilerimizden sorular geliyor. “Çıkış Yolu” etiketiyle Twitter üzerinden sorularınızı iletebilirsiniz. İzleyici sorularına geçeceğim ama ondan önce bir şey daha sormak istiyorum: Bu referandum sürecini, “2. İsrail” kurulma sürecini yaşadıklarımızla toplama itibarıyla düşünürsek; buralarda AKP hükümetinin ve Recep Tayyip Erdoğan’ın geçmişte yaptığı hataların payı yok mu?
“Büyümezseniz küçülürsünüz” gibi söylemleri Cengiz Çandarlar da savundu, solun içinden maalesef bunu savunanlar da oldu. Tayyip Erdoğan yönetimi de zaten bunun için Türkiye’nin başına getirildi. Bakın, 2002 yılında Türkiye’nin seçime gideceği yoktu. İlk önce DSP’yi böldüler Kemal Derviş’le. Ondan sonra Milliyetçi Hareket Partisi Başkanı Devlet Bahçeli, Temmuz 2002’de “erken seçime gidiyoruz” diye koalisyonu bozdu. Ecevit’e ve Mesut Yılmaz’a haber vermeden böyle bir açıklama yaptı. Türkiye seçime sokuldu; Amerika’nın savaş takvimine göre. Amerika, Irak’a saldıracaktı ve saldırırken Türkiye’nin yanında olması lazımdı. Kasım’da seçim oldu, ardından Amerika Irak’a girdi.
O zaman Ecevit hükümeti direndi. Amerika’dan adamlar geldi. Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu, “Biz buna kesinlikle izin vermeyiz ve oraya gireriz” diyordu. İki şey yaptılar: Ecevit hükümetini böldüler ve Tayyip Erdoğanları hazırladılar. Amerikan kaynaklarında, 1996 yılında çıktı bu. Biz o zaman bunu Türkiye’nin gündemine getirdik. 1997 yılında RAND Corporation, yani CIA’nın kontrolündeki strateji kuruluşu dedi ki: “Türkiye’nin başına başbakan olarak Tayyip Erdoğan gelecek, dışişleri bakanı olarak da Abdullah Gül.” Daha 1996 yılında; Erdoğan belediye başkanı, milletvekili bile değil, parti başkanı değilken bunu dünyaya ilan ettiler. Hatta Sayın Tavşanoğlu’nun Cumhuriyet Gazetesi’nde benimle yaptığı söyleşide de bunları söyledim.
Hazırlamışlardı ve savaş takvimine göre Tayyip Erdoğanları getirdiler. Ve “açılım” yaptılar. Açılım, PKK’ya fırsat verdi. Türkiye, Barzani’nin ordusunu eğitti, birtakım ekonomik ilişkilerle onu kuvvetlendirdi. Bir nevi Irak’ı bölen süreçte Tayyip Erdoğan hükümetinin de payı oldu. Fakat bugüne geldiğimiz zaman, Türkiye’de iki tane cephe görüyoruz. Bir grup cephesini Tayyip Erdoğan’a dönmüş ve onu yıkmak için Amerika ile birlikte hareket ediyor. Her olayda ve her fırsatta Tayyip Erdoğan’la savaşıyorlar. Diyelim orada bir Barzanistan kurulmuş, referandum yapılıyor; Türkiye’nin toprak bütünlüğünü, bağımsızlığını tehdit eden bir olay var. Bakıyoruz, bir takım kuvvetler oraya cephelerini dönmüyorlar. “Biz nasıl bu ikinci İsrail’i önleriz?” diye sormuyorlar. Önlerindeki soru şu: “Biz nasıl Tayyip Erdoğan’ı yıpratırız?” Sırtlarını Amerika’ya ve İsrail’e dönüyorlar, Tayyip Erdoğan’la savaşıyorlar. Oysa geldiğimiz noktada Amerika ve İsrail’in bu tehdidine karşı ülkenin en geniş güçlerini birleştirmek lazım. İşte Vatan Partisi bunu yapıyor.
Evet, Tayyip Erdoğan’ın geçmişte hataları oldu. Bugün Barzani’nin otoritesini orada kurmasında ve kendini pekiştirmesinde çok büyük kabahati var. Doğru. Ama biz şimdi burada kabahatli aramaya, suçları yargılamaya bakmıyoruz. Biz vatanımızın bütünlüğünü savunmaya bakıyoruz. Vatanımızı Amerika ve İsrail’e, onların piyonlarına karşı savunacağız. O zaman cepheni oraya döneceksin. Türkiye’nin bütün güçlerini, Tayyip Erdoğan dahil o cephede tutmak lazım. Orada Tayyip Erdoğan kararlı olan güçlerden biri. Amerika ile Türkiye cephe cepheye gelmişken, Tayyip Erdoğan’ı o cephede tutmak senin görevinken, onunla savaşırsan Amerika’nın planlarına alet olursun. Bugün Amerika’yı bırakıp “Tayyip Erdoğan da Tayyip Erdoğan” diyerek ona karşı savaşmak, Amerika’nın bizi iç cepheden vurma planlarına hizmet ediyor. Bunu net olarak koymak lazım.
Bakıyorum, Aydınlık’ta dahi devamlı böyle bir şey var. Kafalar kilitlenmiş, beyinler kelepçelenmiş bir Tayyip Erdoğan düşmanlığına. Ne vatan bütünlüğü var, ne Türkiye’nin bağımsızlığı; “Tayyip Erdoğan yara alsın da nasıl olursa olsun.” Bu bozgunculuktur, hıyanete giden bir çizgidir. “Saray savaşı” dediler; utanmıyorlar mı? Bu savaş “saray savaşı” mıydı? PKK’yı hendeklere gömen savaş, Fırat Kalkanı Harekatı; hepsi Türk vatanı ve Türkiye Cumhuriyeti içinmiş. Bu süreçte ispatlandı ki bu, Türkiye’nin vatan savaşıymış.
Şimdi bu “saray savaşı” diyen çevreler yine cepheye girmiyor. Yine Amerika ve İsrail’e karşı mücadele etmiyor. Bu sefer Tayyip Erdoğan’a karşı; “sen şu kabahati yapmadın, bu kabahati yapmadın” diyorlar. Siz de “açılım” taraftarıydınız. CHP kaynaklı bu söylem, “biz senden daha iyi yaparız” diyerek açılımı destekliyordu. Şimdi ise Adalet Yürüyüşü’yle kolunuza takmışsınız PKK’yı, HDP’yi.
Bugün vatanımızı savunuyorsak cephemizi Amerika, İsrail ve piyonlarına döneceğiz. Karşıda büyük bir kuvvet var, mümkün olan en büyük gücü yığmamız lazım. Tayyip Erdoğan şu anda devletin başında, Türkiye’yi yönetiyor. Devletin kuvvetleri olmadan Amerika ve İsrail tehdidine karşı koyamazsınız. Mitingler yaparak, bildiriler dağıtarak Amerika ve İsrail’in bu girişimini önleyemezsiniz. Ordunuzla, polisinizle, milletin ve devletin güçlerinin birleşimiyle önlersiniz. Tayyip Erdoğan burada çok önemli. Vatanseverlik; eğer bu vatanın bütünlüğünü sağlayacaksak, bağımsız ve başı dik yaşayacaksak, Tayyip Erdoğan’ı bu mevzide ne kadar tutabilirsek o kadar vatana hizmet etmiş oluyoruz.
Diyelim ki Tayyip Erdoğan bu mevzide durmuyor, tutarsız; o zaman onun yerine iktidar olacağız. Ama onun yerine iktidar olmak için vatan savaşına sırtımızı dönüp onunla kavga ederek değil; “biz daha kararlı, daha tutarlıyız, biz daha iyi yönetiriz, biz zafere götürürüz” diyerek yapacağız. Vatan Partisi olarak biz bu vatan savaşını Tayyip Erdoğan yönetiminden çok daha başarılı yönetiriz, bu ispatlanmış bir şey. Tayyip Erdoğan Rusya’ya düşmandı, Vatan Partisi’nin siyasetine geldi. Daha 4-5 ay önce “Fars Milliyetçiliği” diye İran’a saldırıyordu. Neyi keşfettiler? Vatan Partisi’nin İran dostluğu programını keşfettiler. Şimdi hala Suriye konusunda takıntılarını aşamadılar. Orada da Vatan Partisi’nin programı tek çare. Vatan Partisi Irak’la dostluğu, Çin ve Avrasya ülkeleriyle dostluğu savundu. “Kürt sorunu silahla çözülmez” ısrarına karşı Vatan Partisi “Silahtan başka bir şeyle çözülmez” dedi. Çünkü karşı taraf silah kullanıyor, Amerika onu silahlandırıyor. Türkiye burada da Vatan Partisi’nin çizgisine geldi.
Murat Soycan diyor ki: “Emperyalizmin saldırılarına karşı AKP’nin korkak davranması mücadeleyi baltalıyor, söylem var ama eylem yok.” Ahmet Lütfüoğlu, “Türkiye niye Erbil’in Ankara temsilcisini sınır dışı etmiyor, Habur’u, Yumurtalık vanasını, İncirlik’i kapatmıyor?” diye sormuş. Bunları Tayyip Erdoğan’a sormaları lazım. Ben de Vatan Partisi Merkez Kurulu olarak sordum. Ama daha önemlisi, Vatan Partisi bunları 17 Haziran’da, 3 ay önce gündeme getirdi. Türkiye bunları Vatan Partisi’nden öğrendi. Vatan Partisi yöneticileri, devlet tecrübesi olan liderleri kafa kafaya verip o programı ilan etti. Türkiye’yi bugün yönetebilecek tek parti Vatan Partisi’dir. Türkiye şimdi bizim 17 Haziran’da ortaya koyduğumuz tedbirleri talep ediyor. Vatan Partisi’ni hükümet yapmakta geciktiğimiz ölçüde bedel ödeyeceğiz.
Bugün, o diplomatik ve ekonomik yaptırımlar evet faydalı ama artık yetersiz. Bugün, devletin yaptırım gücünü bölge ülkeleriyle birlikte kullanmak zorundayız. Tayyip Erdoğan yönetimi gecikirse, şunu öğrenmiş olacağız: Doğru çözümleri Vatan Partisi buluyor, Türkiye’nin önüne koyuyor, Tayyip Erdoğanlar ise bunu arkadan nal toplayarak uyguluyor. O zaman şuna karar vereceğiz: Vatan Partisi’ni hükümete getirelim, bunları zamanında uygulasın, bedel ödemeyelim.
2009’da Ergenekon savunmamda, “Biz burada kendi derdimizde değiliz, bölge savaşlara gidiyor ve Türk ordusu buradaki en kıymetli varlığımızdır” demiştim. O dönem daha Suriye’ye girilmemişti. Bölgedeki Amerikancı tertiplerin esas geldiğini gördük. Silahların konuştuğu bir döneme girdik. 2007-2008’de Ergenekon-Balyoz tertipleriyle Türk ordusunu ve Vatan Partisi lider kadrosunu içeri attılar. Demek ki düşman taraf, Türkiye’yi bölmek için silahlı gücü (Türk ordusunu) ve siyasi gücü (Vatan Partisi’ni) hedef alıyor. Türkiye’yi silahsızlandırmak istediler. Demek ki silahların kullanılacağı bir döneme girildiği anlaşılıyordu. Amerika ve İsrail silah kullanacak ve bizi de buna karşı silah kullanamayalım diye içeri atıyorlardı. Dikkat edilirse, kimler seçilerek içeri atıldı? Kemalist subaylar, Mustafa Kemal geleneğine bağlı, Türk milletine ve Türk devletine bağlı, gözünü budaktan esirgemeyen, bilgisi ve birikimi olan bir komuta kademesiydi. Ancak bu kademeler içeri atıldı. Bunlar bize, sizin söylediğiniz tahlili yaptırdı: Bölgemiz silahlı tokuşmalara doğru gidiyor. Diğer başka etkenleri de gördük tabii. Önümüzdeki sorunlar ancak silahla çözülür; Türkiye de tam olarak oraya geldi. Sorunların silahla çözümü sadece bugün başlamadı; Türk Silahlı Kuvvetleri’ni hendeklere gömerken, 24 Temmuz 2015’te gecikmiş bir şekilde Türkiye silahla çözüm yoluna girmeye başladı.
Erol Kasapoğlu’nun sorusu şöyleydi: “Irak, Suriye, İran ve Rusya birlikte girsinler diyorsunuz da kararlı bir dış politika izlemeyen Türkiye’ye nasıl güvensinler?” Ben “birlikte girsinler” demiyorum, “beraber olsunlar” diyorum. Yani biri girer, diğeri destekler; örneğin Irak’ın toprak bütünlüğünü sağlamak için Irak ordusunun buradaki mücadelesini desteklerler. Burada bu ülkelerin birliğine ve beraberliğine her cephede ihtiyaç var. İşin operasyonel tarafı ise hem Genelkurmayımızın planlayacağı hem de diğer ülkelerin genelkurmaylarıyla görüş alışverişi ve ortak çalışma içinde yapılacak bir iştir. Nitekim genelkurmay başkanları trafiğine baktığımızda, bir ortak çalışma içerisine girdiklerini görüyoruz.
Soruyu soran arkadaş, “Neyine güveneceğiz?” diyerek bir yanlışlık içinde. “Güven” meselesini gündeme getirenler asıl korkaklardır; tereddüt içinde olanlar, eli ayağı birbirine dolaşanlar onlardır. Çünkü bu “güven” muhabbeti, elimizi kolumuzu bağlıyor. “Rusya’ya güvenme, İran’a güvenme, Irak’a güvenme” dendiğinde, hepsi birbirine güvenmeyince ortaya Amerika-İsrail planının başarısı çıkıyor. Başarı kazanmak isteyen, kendi güçlerini güvenilir hale getirmelidir. Rusya, Türkiye’yi güvenilir hale getirecek; Türkiye de Rusya’yı güvenilir hale getirecek. Savaşlarda da böyledir; komutan, askerinin bitkinliğini görüp “Bunlar savaşamaz” derse teslim olur. Aksine, “Hadi aslanlar, hadi kaplanlar!” diyerek onları yüreklendirmelidir. Müttefiklerin birbirine güvenmesi, zafer için şarttır ve güvenilir hale getirmek sizin elinizdedir.
Vatan Partisi, bu sürece önderlik ediyor. Hiçbir zaman Rusya’ya, İran’a veya Türkiye yönetimine karşı “güvenilmez” söylemini kullanmıyoruz. Çünkü kendine güvenen, dostuna da güvenir; kendine güvenen, sürece müdahil olur ve herkesi güvenilir kılar. Liderlik budur.
Bazı profesörler veya aydınlar, Türk milletini “aptal” olarak nitelendiriyor. Atatürk ise “Türk milleti zekidir, çalışkandır” diyor. İstiklal Savaşı’nı veren, devrimleri yapan bu millete güvenmeyenler önderlik edemez. Milleti suçlayan tavırlar, aslında milleti tarihe müdahale eden bir kuvvet haline getiremeyen, önderlikten vazgeçmiş tavırlardır. Ernest Hemingway’in dediği gibi: “Bir insana güvenip güvenemeyeceğini nasıl anlarsın?” Cevabı şudur: Ona güvenerek. Türk milletine, müttefiklerimize güvenerek onları güvenilir hale getiririz.
Rusya’nın, Esad’a devlet nişanı vereceği haberi doğru mudur? Ben öyle bir şey bilmiyorum, bunu Rus devletine sormak lazım. Gerçekler, nişan veya madalyalarla değişmez.
Irak’ın kuzeyindeki referandum süreci ve oradaki “İkinci İsrail” girişimi gündeme geldi. Ancak bir de Suriye’nin kuzeyi var. Vatan Partisi olarak merkezi yönetim kurulu kararımızda belirttiğimiz gibi; Irak’ın kuzeyindeki sözde Kürdistan kurma girişimi ile Suriye’nin kuzeyindeki koridor oluşturma çabası tek bir amaca, yani İkinci İsrail’in kurulmasına hizmet etmektedir. Irak’ın kuzeyinde oluşturulan birliği Suriye’nin kuzeyinde de yaymamız ve müttefiklerimize bunu kavratmamız lazım. İkisi ayrı olay değil, tek bir cephedir. Eğer Irak’ın kuzeyinde müttefik olup Suriye’nin kuzeyinde seyirci kalırsak başarısız oluruz.
Suriye konusuna gelince; bugün Türkiye’nin en büyük tehdidi PKK-PYD’dir. Barzani bir ölçüde ön planda olsa da stratejik olarak PKK-PYD daha büyük bir tehlikedir. Amerika, İkinci İsrail’in başına Barzani’yi değil, PKK-PYD’yi oturtmayı planlamaktadır. Bu nedenle Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyindeki bu yuvalanmaya karşı hassasiyetini koruması ve dostlarına bunu kabul ettirmesi hayati önem taşımaktadır. Şimdi seyircilerimizden gelen sorulara geçelim. Bazı izleyicilerimiz isimlerini belirtmedikleri için isimsiz olarak soruyorum; ancak aynı soruların tekrarlandığını görüyorum.
Bir izleyicimiz, “Doğu Bey, önümüzdeki günlerde Irak ve Suriye çaplı geniş bir savaş durumu öngörüyor mu?” diye sormuş. Yine bir başka izleyicimiz, “Kuzey Irak ve İran kuzeyine müdahale olacak mı? Böyle bir müdahale olursa İsrail ne yapar? Sessizce oturup izlemeyecekleri kesin” ifadesini kullanmış. Bu süreçle ilgili öngörünüz nedir?
Şimdi bakın, bu çok söylenir: Bir tiyatro oyununda, oyunun başında duvarda asılı bir silah varsa o silah mutlaka patlayacaktır. Yani rejisör oraya o silahı özel olarak koymuştur; bu bir işarettir. Burada da Amerika, hesaplarımıza göre (en son 1.300 tır olarak hesaplamıştık) büyük bir yığınak yaptı. Her tıra 20 ton silah yüklendiğini hesaplarsak, bu yaklaşık 26.000 ton silah eder. Sayın Tayyip Erdoğan bu sayının 3.000 tır olduğunu belirtti, belki ben 1.300’ü yanlış telaffuz etmişimdir veya sayı artmıştır; ancak bizim hesabımız 26.000 ton silahın, 60.000 kişilik bir orduyu donatacak kadar ağır ve modern olduğunu gösteriyor.
Şimdi bunlar boş yere, resmi geçit için mi geliyor? 60.000 kişilik bir orduyu hangi tribünlerin önünden geçireceksiniz? Besbelli ki ileride bir çatışma olacağı düşünülerek bu yığınak yapılıyor. Türk ordusu da sürekli tatbikatlar yapıyor, ancak daha önemlisi; savaş zaten başlamış ve yürüyor. Türk ordusu PKK’yı hendeklere gömmüş, Fırat Kalkanı’yla Amerikan koridorunu yarmış, IŞİD’in tepesine binerek El-Bab’a kadar kovalamış ve 2.000 IŞİD’liyi imha etmiştir. En büyük yükü Türk ordusu çekiyor. Böyle bir ortamda, “Savaş çıkar mı?” sorusu, durumun farkında olmayan bir sorudur. Bölgemiz zaten çok açık bir şekilde savaşa doğru gitmektedir.
Peki Türkiye müdahale eder mi? Irak’ın kendi toprak bütünlüğünü sağlayacak yaptırım gücü bellidir. Irak devleti; askeri güçleri ve Haşdi Şabi gibi unsurlarla bu sorunu çözebilir ve çözmeye de başladı. Türkiye, İran ve Rusya buna destek veriyor. Ancak bu yardım yetmediği takdirde, bu kuvvetlerin fiilen mücadeleye girmesi kaçınılmazdır.
İsrail seyreder mi? Bu, İsrail’in karar vereceği bir şeydir. Peki ya seyretmezse ne yapacak? İran devlet yöneticileri, “İsrail’in girdiği bir savaştan zaferle çıkacak güce sahibiz” diyorlar. İran, coğrafi olarak Türkiye’den de büyük, 1.648.000 kilometrekarelik devasa bir alan. İsrail’in İran’a vereceği zararı, İran çok daha hafif silahlarla İsrail’e verebilecek kabiliyete sahiptir. O bakımdan İsrail de düşünmek zorundadır. 2006 yılında Lübnan’da Hizbullah’a karşı İsrail’in durumu bellidir; oysa İran ile aradaki güç farkı çok daha büyüktür. Kaldı ki savaş nerede cereyan edecek? Türkiye, Irak ve İran sınırlarında. İsrail buraya 1.500 kilometre uzaklıkta. Kara kuvveti kullanma kabiliyeti açısından İsrail’in durumu çok sınırlıdır. Türkiye bu harekata başladığı zaman, İncirlik’ten tek bir Amerikan uçağı kalkamayacaktır.
İzleyicilerimizden “Biz adam olmayız kompleksini, yıllardır bilinçaltına pompalayan eğitim sistemindeki tutarsızlığı değiştirmek gerek” şeklinde değerlendirmeler geliyor. Atatürk, Türk milletinin kafasına “Türk, öğün, çalış, güven” düsturunu yerleştirmişti. Atatürk dönemi eğitiminde gence, “Sen yaparsın, zekan ve yeteneğin buna yeter” mesajı verilirdi. Cefa Vurmaz isimli izleyicimiz, milletimizi suçlayanlara “Acaba kendileri hangi millete mensupturlar?” diye sormuş; o işi oraya kadar götürmeyelim, onlar da bizim milletimizdir.
Bir diğer ilginç soru ise Amerika ile Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti arasındaki çatışmanın Orta Doğu’ya nefes aldırıp aldırmayacağı. Kore bize şunu öğretti: Koskoca Amerikan donanması Kore’nin üzerine gelirken, Kore “Geliyorsan gel, her şeyim hazır ve seni sulara gömeceğim” diyerek karşı tehditte bulundu ve Amerika rotasını değiştirdi. Kore, 25-30 milyonluk nüfusuyla, ekonomisi çok güçlü olmasa da savaş ekonomisine ve teknolojiye yaptığı yatırımlarla dünyanın en güçlü dört ordusundan birini kurdu. Eğer ülkenin güvenliğini korumakta kararlıysanız ve gerekli fedakarlığı yapıyorsanız, en gelişmiş nükleer silahları dahi üretebilirsiniz. Kore, bu kararlılık sayesinde yok edilemiyor.
Şimdi bir ara vereceğiz. Aradan önce Beşiktaş’ın Leipzig ile oynayacağı Şampiyonlar Ligi maçı için skor tahmininizi alalım.
– Porto’yu yenen Beşiktaş, Leipzig’i İstanbul’da rahat yener. 3-1 Beşiktaş kazanır diyorum.
– Son Fenerbahçe maçındaki sakatlıklar ve yorgunluk bir etken olsa da biz de Beşiktaş’a başarılar diliyoruz.
Şimdi bir ara veriyoruz, aradan sonra tekrar birlikteyiz.

