Bu geçmişteki, yakın geçmişteki devrimle kurduk biz bu Cumhuriyeti. Halkın yüzde elli, elli ikiye bölündüğü bir durum tasviri… Türk milletinin ayağa kalktığını görüyorum. Ben onu yere atar ve çiğnerim; burada çiğniyorum. Gölgedeki bu yangın, Irak’taki durum… Hayır, birleşmek güzeldir. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.
Değerli Ulusal Kanal izleyicileri, Ankara stüdyomuzda Çıkış Yolu programıyla sizlerle birlikteyiz. Sayın Doğu Perinçek ile birlikte gündemi değerlendireceğiz. Çok değerli gazeteci abimiz Rafet Ballı bugünkü programda aramızda olamadı, o yüzden programımızı birlikte yapacağız. Tekrardan stüdyomuza hoş geldiniz. Hoş bulduk Sayın Perinçek, sağ olun.
Bugün tabii ki gündemimiz çok yoğun. İzlediğiniz için teşekkür ederim, izleyicilerimizden bolca soru bekliyoruz. Peki, sorularını bize nasıl iletecekler? Ulusal.com.tr adresinden e-posta yoluyla veya Twitter üzerinden sosyal medyadan “Çıkış Yolu” etiketiyle sorularınızı bize iletebilirsiniz. Bize ulaştırdığınız soruları burada Sayın Perinçek’e soracağız. Kendisinin hem samimiyetini hem de siyasi bakış açısını yansıtan yanıtlarını, Vatan Partisi’nin çözüm önerilerini dinleyeceğiz.
Tabii ki gündem çok hareketliydi; özellikle geçtiğimiz hafta bölgemizde, ülkemizde tansiyonun gerçek anlamda yükseldiği bir haftayı geride bıraktık. Sizle birlikte özellikle Barzani’nin Irak Bölgesel Yönetimi’nde gerçekleştirdiği referandumu konuşacağız. Tabii onun dışında hem iç hem dış politikaya dönük meseleleri değerlendireceğiz; ancak bugünün ana ekseni referandum olacak. Sürece baktığımızda, daha önceki açıklamalarınızda ve programlarımızda vurguladığınız noktalarla bugüne kadar gelen tabloyu analiz ettiniz ve çözüm önerilerinizi ortaya koydunuz. Peki, artık referandum gerçekleşti. Bu noktadan sonra ne yapmak gerekir? Türkiye’nin kendi ekseninden baktığımızda, sorunlarımız ve bölgemiz açısından nasıl bir gündem bizi bekliyor?
Öncelikle bütün izleyicilerimizi saygıyla, sevgiyle selamlıyorum. Tabii önce bu referandumu kimin yaptığını iyi değerlendirmek lazım. Çünkü bizim ne yapacağımız da buna bağlı. Bu referandumu yapan Barzani değil, yaptıran var: Amerika Birleşik Devletleri ve hatta ondan da önce İsrail. Çünkü Barzani’nin boyu, bosu ve elindeki kuvvetler; İran, Irak, Suriye ve Türkiye beraberliğini dize getirmeye yetmez. Bu ülkelerin hiçbiriyle baş edemez. Bu referandum, doğrudan doğruya Amerika’nın hepimizin bildiği “İkinci İsrail” planı çerçevesindedir.
Amerika Birleşik Devletleri bu işe 1990 yılında, ilk Körfez saldırısıyla başladı. Irak’ı işgal etti; ardından 2003 baharında ikinci Körfez saldırısını yaptı. İkisinin de amacı petrolden ziyade bölgeyi parçalamaktı. Saddam Hüseyin, Amerika’ya direnmişti çünkü “seni böleceğim” dediler. O dönemde Aydınlık olarak şunu söyledik: Amerika’nın bu saldırısının amacı, Irak’ın kuzeyinden başlayarak bölgede İran, Türkiye, Irak ve Suriye topraklarının bir kısmını kapsayan bir Kürdistan kurmaktır. Biz buna daha o zaman “İkinci İsrail” dedik. Hatta genel yayın yönetmenliğini yaptığım “2000’e Doğru” dergisinde “Üçüncü İsrail Planı” manşetiyle çıkmıştık. Eğer Kürdistan kurulursa, o da İsrail olursa Türkiye de İsrailleşir; bu aslında bir “Üçüncü İsrail” planıdır. Çünkü orada bir Kürdistan kurduğunuzda ve Türkiye’yi parçaladığınızda, Türkiye artık Türkiye olarak kalmaz, tam Amerikan hegemonyasına girer.
Şimdi bu nedenle karşımızdaki güç büyük; Amerika ve İsrail var. Ama ne oldu? Amerika, kendi karşısındaki gücü de yarattı. Bu ısrarı sonucunda Türkiye, Irak, İran ve Suriye ittifakı oluştu. Bu olağanüstü önemli bir gelişme. Yıllar önce “Olamaz, yapamazlar, Şiiler ve Sünniler birbirleriyle savaşacak” senaryoları vardı. Bu da o planın bir parçasıydı. Ancak bölgede böyle bir kamplaşma olmadı; Amerika bunu başaramadı. Tam tersi oldu: Sünni çoğunluklu Türkiye ile Şii çoğunluklu İran ve Irak, yine Alevi nüfusun önemli olduğu Suriye yan yana geldi. Yanlarında Katar gibi ülkeler varken, karşılarında Suudi Arabistan gibi güçler yer aldı. Yani bir mezhep bölünmesi değil, “emperyalizm ile ezilen milletler” saflaşması oluştu. Rusya da bu mevziye girdi, bölge ülkelerinin yanında konumlandı.
Peki, ne yapmak lazım? Yapılacak şeyler zaten yapılıyor. Bakın, Aydınlık’ın bugünkü manşeti: “Ordular Buluştu”. Türk askerinin elinde Irak bayrağı, Irak askerinin elinde Türk bayrağı… Bu, 1920 yılında Atatürk’ün meclis kürsüsünden yaptığı, Sovyet Kızılordusu ile Türk ordusunun Nahçıvan’da buluştuğunu müjdelediği konuşmayı hatırlattı. O gün olduğu gibi, bugün de anti-emperyalist savaşta önemli bir dönüm noktasındayız.
Siz bir noktaya dikkat çektiniz; Amerika’nın kurduğu hükümet, şimdi Amerika’ya kafa tutuyor. Bu, olgulara bakmamız gerektiğini gösteriyor. Kim yönetirse yönetsin; ezilen milletlerin devletleri, orduları ve halkları kendi bağımsızlıklarını korumak için bir refleks gösteriyorlar.
Sayın Perinçek, bir soru sormak istiyorum. Barzani burada neyi amaçlıyor? Bunu “bir pazarlık manevrası” olarak değerlendirenler oldu. Barzani’nin bağımsız bir iradesi olabilir mi, yoksa tamamen Amerika ve İsrail’in dayatmalarıyla mı hareket ediyor?
Barzani’nin burada bağımsız bir iradesi olamaz. Bu, bölge çapında bir saflaşmadır. Sahada Rusya, Amerika, İsrail, Türkiye, Irak ve İran var. Suriye’de Türk, İran ve Rus askerleri var. Bu kadar gücün olduğu bir yerde Barzani’nin boy ölçüşme şansı yok. Referanduma onu iten üç güç var; İsrail ve Amerika. Amerika referanduma karşı çıktığını söyleyerek dünyayı oyalıyor ama bu bir oyun. Karşı olsa referandum yapılmazdı.
“Ne yapmalı” sorusuna gelirsek; birinci gereği, bölge ülkelerinin birleşmesidir. Vatan Partisi’nin yıllardır söylediği budur. İkincisi, Türkiye’nin kendi yaptırımlarıdır. Habur Sınır Kapısı kapatılmalı, Erbil temsilciliği kapatılmalı ve ekonomik-diplomatik yaptırımlar uygulanmalıdır. Hatta İncirlik Üssü’nün Amerikan uçaklarına kapatılması çok önemliydi. Bunlar yapılmadığı için bugün askeri önlemler konuşuluyor. Türkiye sözün bittiği yerdedir; artık laf zamanı değil, eylem zamanıdır. Askeri güç kullanmak en barışçıl çözümdür, çünkü bugün silahsız bir barış mümkün değildir. Barış, ancak kararlı bir devlet iradesi ve caydırıcı güçle gelir. Tıpkı “açılım” sürecinde uyardığımız gibi, bugün de pasif kalmanın bedeli çok daha ağır olacaktır. Vatan Partisi olarak merkezi yönetimimizle oy birliğiyle karar aldık: Tek çözüm, kararlı ve hızlı devlet yaptırımıdır. Barış, kendi içinde kuvvetler dengesini barındırır. 1 Eylül Dünya Barış Günü’ne baktığımızda, Hitler’in yenilgisiyle gelen bir barıştan bahsediyoruz. Barış nasıl geldi? Hitler’i yenerek. Hitler önce Batı’ya saldırdı; tankıyla, uçağıyla, denizaltısıyla Belçika ve Fransa gibi ülkeleri ezip geçti. Ardından Doğu’ya yöneldi. O dönemde “Barış çözüm olsun” demek, Hitler’in daha çok istila etmesine ve daha kanlı savaşların davet edilmesine neden olmaktan başka bir şey değildi. Dolayısıyla dünya, Hitler’i yenenler ve vatan savunması yapanlar sayesinde barışa kavuştu. 1 Eylül Barış Günü, aslında bu zaferin bir sonucudur.
Geçtiğimiz hafta barış haftasıydı; ancak barış haftasının arkasında savaşlar var. Barışı getiren her zaman savaştır. PKK’nın veya geçmişte Hitler’in en fazla kullandığı kavram “barış”tı. Hitler her saldırısının başında “barış getiriyorum” diyerek yola çıkar, olmayınca silahlı gücünü devreye sokardı. Roma İmparatorluğu da “Pax Romana” yani Roma barışı derken aslında kendi lejyonerlerini, kılıcını ve şiddetini kullanarak kendi barışını dayatıyordu. Bugün de emperyalist güçlerin “barış” dediği şey, kendi çıkarlarını dayatmaktan ibarettir.
Atatürk, istilacı ordulara karşı savaşarak yurda barışı getirdi. Eğer Atatürk, Yunan, Ermeni, Fransız veya İngilizlerin dayattığı barış anlaşmalarını kabul etseydi, Türkler esir bir halk olacaktı. Ancak düşmanı denize dökerek gerçek barışı sağladı. Bugün bir yanda Amerika ve İsrail’in “barış” adı altında yürüttüğü ve milyonlarca insanın ölümüne, yüz binlerce kadının tecavüze uğramasına yol açan politikaları var; diğer yanda ise Türkiye, Irak, İran ve Suriye gibi bölge ülkelerinin gerçek barış arayışı bulunuyor. Bölgeye barışı getirecek olan güç, bu devletlerin ordularıdır.
Batı Asya Birliği fikrini 1980’lerden beri savunuyoruz. Amerika’nın Körfez Savaşı niyetlerini ortaya koymasıyla birlikte, bölge ülkelerinin birleşerek ortak hareket etmesinin tek çözüm olduğunu gördük. Bu birlik, Kürt meselesinin çözümünde de anahtardır. Eşit yurttaşlık temelinde, ülkelerin ortak çıkarları ve güvenlik iş birliği bugün Batı Asya Birliği’ni hayata geçiriyor.
Referandum meselesine gelince; Irak anayasasına aykırı olan ve hiçbir uluslararası denetimi bulunmayan bu girişim, aslında bir “kendi çalıp kendi oynama” durumudur. Geçmişte ulusların kaderini tayin hakkı, sömürgecilikten kurtulmak ve devletleşmek için ilerici bir haktı. Ancak bugün emperyalizm, bu kavramı milli devletleri bölüp parçalamak ve kendi piyonu haline getirmek için bir araç olarak kullanıyor. “Kürdistan” kurma çabası, bir milletin özgürlüğü değil, Amerika’nın kara gücü olarak bölgeyi devletsizleştirme ve istikrarsızlaştırma girişimidir.
Bugün bölge ülkeleri, Irak’ın toprak bütünlüğünü savunma konusunda oldukça kararlı. Amerika ve İsrail’in bölgede kalıcı bir “Kürdistan” kurma şansı yoktur; çünkü bu, Türkiye, İran, Irak ve Suriye’nin sırtını yere getirmelerini gerektirir ki bu başarılamadı. Amerika, Suriye’de başarısız oldu ve prestij kaybetti. Kürdistan projesi, Amerika’nın prestijini kurtarma, İran’ı kuşatma veya Türkiye’de hükümeti düşürme gibi senaryolardan ibarettir.
21. yüzyılın başında Amerika’nın dünyayı tek başına yönetebileceği tezleri çöp oldu. Bugün Çin, üretimde Amerika’yı geçmiş durumdadır ve dünyanın güç merkezi Asya’ya kaymaktadır. Amerika ise kendi emperyalist politikalarını sürdürmek adına bölgeyi istikrarsızlaştırmaya devam ediyor, ancak artık oyun kurucu olma niteliğini kaybetmektedir. Barışçıl yoldan Amerika’yı geçmek… Bir büyük devlet yükselirken emperyalist bir devlet, onun yükselişini kabul etmeyerek savaş çıkarır. Tarihteki savaşların çoğu bu şekilde çıkmıştır. Çin, bu deneyimleri bildiği için barışçıl yoldan; yani maliyeti düşürerek Amerika’yı geçmeyi hedefliyor. Bu nedenle Amerikan dolarlarını sürekli satın alıyor, bir nevi Amerika’yı yatıştırıyor; camların, çerçevelerin kırılmaması için ona bir “harç” veriyor.
Amerika’nın Çin’e karşı etkili olma stratejisi ise kuşatmaya dayanıyor. Çin’in petrol ihtiyacının %40-50 civarındaki kısmı Körfez’den karşılanıyor. Amerika Körfez’i egemenlik altına aldığında, Çin’in enerji kaynaklarını da kontrolü altına almış oluyor. İkinci olarak, jeopolitikte Orta Asya “dünyanın kalbi” olarak kabul ediliyor; Afganistan’a düzenlenen saldırıların temel nedeni de buydu. Orta Asya’nın kanadı ise Orta Doğu’dur. Dolayısıyla Amerika, doğrudan Çin sınırlarına hücum etmek yerine, Çin’i kuşatacak mecraları doğru saptayarak onu etkisiz hale getirme siyaseti izliyor. Ancak bu strateji başarısızdır; ne ekonomik bakımdan ne de Çin’in geniş coğrafyası ve savaş gelenekleri göz önüne alındığında Amerika’nın Çin’e diş geçirme şansı yoktur. Çin, en zayıf dönemlerinde bile Mao’nun önderliğinde önce Japon, sonra Amerikan emperyalizmini yenmiştir.
Bugün Amerika nereye el atsa tersi sonuçlar alıyor; Irak’ta, İran’da, Suriye’de ve Türkiye’de birbirine karşı kışkırtan icraatlarda bulunarak sonuç alıyordu ancak artık kurduğu hükümetler, işgalle getirdiği yapılar tersine işliyor. Amerika şu an kendisine olan direnci zayıflatmaya ve zaman kazanmaya çalışıyor.
“İkinci İsrail” söylemi, bugün Batı Asya ülkelerinin ortak söylemi haline geldi. Bu söylemin yayılmasında Vatan Partisi’nin rolü belirleyicidir. İran’da Batı yanlısı ve Atlantikçi kesimler, bir dönem Kürdistan kurulmasını ırktaşlık üzerinden meşrulaştırıyor ve bunu kontrol altında tutabileceklerini sanıyorlardı. Biz, İran’a gitmeden önce “İsrail sizin komşunuz oluyor” temasını işlemeye başladık. Kurulacak olanın Kürt devleti değil, burnunuzun dibine gelen bir İsrail olduğunu vurguladık. Bu durum, sadece İran’ın toprak bütünlüğünü değil, bizzat rejimini de tehdit ediyordu. Bu argüman İran’da çok etkili oldu; Ali Ekber Velayeti başta olmak üzere devlet yöneticileriyle yaptığımız görüşmelerde ve ortak basın açıklamalarımızda bu söylem hızla benimsendi.
“Kürdistan” dediğiniz zaman bir gerçeğin üzerini örtmüş oluyorsunuz, ancak “İkinci İsrail” dediğinizde bütün o balonu patlatıyorsunuz. Çünkü orada kurulacak olan devlet Kürtlerin değil, Amerika ve İsrail’in kukla devletidir.
Bu konuyu konuşmaya devam edeceğiz. Şimdi kısa bir ara veriyoruz. Aradan sonra özellikle bu söylemi doğrulayan Erbil’de ve Köln’de açılan İsrail bayrakları gibi görüntüleri değerlendireceğiz. Değerli Ulusal Kanal izleyicileri, kısa bir reklam arasından sonra “Çıkış Yolu”nda birlikteyiz.

