Çıkış Yolu • 05.10.2017

Çıkış Yolu • 05.10.2017

Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.

Değerli Ulusal Kanal izleyicileri, Çıkış Yolu programında birlikteyiz. Gazeteci ağabeyimiz Rafet Ballı bugün aramızda bulunamadı, programı bugün ben sunacağım. Çıkış Yolu’nda Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek, hem bizim hem de sizlerin sorularını yanıtlayacak. Tabii ki sizlerin katılımı bizim için çok önemli. Sizlerden gelecek sorularla programı çok daha verimli bir şekilde sürdürme imkânımız olacak. O yüzden kafamızda hiç soru işareti kalmasın; sorularınızı yazın, Ulusal Kanal’a yollayın, biz de buradan Sayın Perinçek’e soralım.

Peki, bize nasıl ulaşacaksınız? 0212 251 50 90 numaralı telefondan sorularınızı iletebilirsiniz. Ayrıca 3969’a mesaj yollayabilirsiniz. Mesajlarınıza isminizi de eklerseniz, sorunun kimden geldiğini buradan ifade etme şansına sahip oluruz. Sorunuzun başına “ulusal” boşluk bırakıp isminizi yazmanızı rica ediyoruz. Aynı zamanda ulusal.com.tr adresinden e-postalarınızı, Twitter üzerinden ise #ÇıkışYolu etiketiyle sorularınızı bizlere ulaştırabilirsiniz değerli izleyiciler.

Evet Sayın Perinçek, bugün gündemimiz her zamanki gibi çok yoğun. Türkiye, dünyanın kalbinin attığı bir noktada; bu yüzden hem bölgedeki hem de ülkemizdeki gelişmeler açısından neredeyse her hafta yepyeni bir program yapıyor, bambaşka gündemleri tartışıyoruz. Bugünün en kritik, en sıcak gelişmesi, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın İran’da yaptığı görüşmelerdi. Hem Cumhurbaşkanı Ruhani hem de Dini Lider Hameney ile yapılan görüşmeler ve burada verilen mesajlar oldukça önemli.

Diğer yandan, Barzani’nin sözde Kürdistan referandumu tartışmaları sıcaklığını koruyor. Bunları tartışacağız ancak sadece bölgemize bakmayacağız. Bir referandum tartışması da Barcelona’da gerçekleşen ve Katalonya’nın bağımsızlık sorusunu içeren referandumla gündemde. Bunun dışında Los Angeles’taki saldırıyı, Kıbrıs meselesini ve tütün üreticilerinin yaşadığı sorunları konuşacağız. Bugün dolu dolu bir gündemimiz var, o yüzden hızlı ve dinamik bir şekilde başlayalım.

Özellikle İran’daki görüşmelerle ilgili ilk yorumunuz nedir? Ruhani ile yapılan görüşme ve yaklaşık 1 saat 10 dakika süren Hameney görüşmesi… Hameney ile olan görüşmeye dair ayrı bir açıklama gelmedi ancak bu görüşmenin gerçekleşmiş olması bile önemli ve anlamlıdır diye düşünüyoruz. Nasıl yorumlarsınız Sayın Perinçek?

***

Astana süreci yürüyor, Batı Asya ülkelerinin birleşme süreci ve Avrasya uygarlığının yükselişi devam ediyor. Bunlar olağanüstü önemde, devrimci gelişmelerdir. Yeni bir dünya kuruluyor ve bu yeni dünyada Türkiye, İran, Suriye ve Irak hep birlikte yerlerini alıyorlar.

Sayın Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile İran Cumhurbaşkanı Ruhani arasındaki görüşme sonrasında her iki liderin yaptığı açıklamalar çok önemli. Türkiye, İran, Suriye ve Irak’ın, Suriye ve Irak’ın kuzeyinde birlik içerisinde olduğu ve sürece el koyduğu belirtildi. Bu, aynı zamanda bir eylem birliğidir. İran, Irak, Suriye, Türkiye ve bunlara eklenen Rusya; Suriye ve Irak’ın kuzeyinde cephe tutmuş durumdadır. Bu, İsrail ve Amerika’nın kaybettiği anlamına gelir. Onların PKK ve PYD’yi kullanarak Irak’ın kuzeyinden Doğu Akdeniz’e uzanan bir terör koridoru, bir Amerika-İsrail koridoru kurma planları iflas etmiştir. Dolayısıyla bir Kürdistan planı, bu cepheleşme karşısında bir hayalden ibarettir. Bu, çok müjdeli bir gelişmedir.

Tabii işin ekonomik boyutu da çok önemli. Vatan Partisi olarak her zaman şunu söyledik: Amerika’nın İran’a uyguladığı ambargoyu tanımayalım. İran bizim komşumuzdur. Amerika’nın kendi siyasi hesaplarıyla İran’ı kuşatması, Türkiye’nin menfaatlerine, geleceğine, bağımsızlığına ve güvenliğine aykırıdır. Türkiye bu kuşatmaya dahil olamaz. Birleşmiş Milletler kararları ile Amerika’nın tek taraflı ambargosu arasında çok büyük farklar var. Türkiye artık “Ben bu ambargoyu kabul etmiyorum, komşularımla alışveriş yaparım, Amerika buna müdahale edemez” noktasına gelmiştir. İşte bu, Vatan Partisi’nin programında öngördüğü tavırdır.

Şu anda kuşatılmış olan artık Amerika ve İsrail’dir. Haritaya bakın: İran’ın kuzeyinde Türkiye, batısında Suriye, güneyinde Irak merkezi devleti var. Bu dördünün ortasında güya bir “ikinci İsrail” kurulacak… Haritaya bakan herkes bunun olmayacağını görür. Eğer Amerika, Türkiye ile İran, Türkiye ile Suriye ve Türkiye ile Irak arasına kama sokmayı başarsaydı, o sözüm ona “Kürdistan”ın kurulma süreci yürürdü. Ancak bu başaramadılar.

***

Sizin Temmuz ayındaki İran ziyaretinizde çok önemli kurumların temsilcileriyle görüşmeleriniz olmuştu. Özellikle Ali Ekber Velayeti ile yapılan görüşme çok anlamlıydı. Bugünkü görüşmelerde de kendisinin yer aldığını görüyoruz. Siz 11 Temmuz’daki görüşmenin etkilerini ve bugünkü tabloyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

İran İslam Cumhuriyeti’nin gerçek lideri İmam Hameney’dir. Onların devlet sisteminde, cumhurbaşkanının da üstünde bir “İmam” kurumu vardır. Sayın Tayyip Erdoğan’ın onunla görüşmesi çok olumludur. İmam Hameney bir Türktür; Türkçe şiirler yazar. Biz gittiğimizde kendisi hastaydı ancak İran’ın fiili yöneticilerinden biri olan Ali Ekber Velayeti ile çok verimli bir görüşme yaptık. Ardından onların önerisiyle bütün dünya kamuoyuna “İkinci İsrail’in kurulmasına izin vermeyeceğiz” diye ilan ettik.

İran Devrim Muhafızları Komutanı, meclisteki güvenlik ve dışişleri komisyonu başkanları, Enformasyon Bakanlığı yetkilileri ve İmam Hameney’in stratejik kuruluşuyla görüştük. Orada şunu anlattık: Türkiye ile dostluk zorunludur; bizim için de İran ile dostluk zorunludur. İkinci İsrail’in kurulması sadece toprak bütünlüğümüze değil, rejimlerimize de tehdittir. Amerika, Türkiye’de de iktidarı değiştirme süreçlerini yönetmek istiyor. Bu görüşmelerde tam bir mutabakat sağladık.

***

Peki, Sayın Erdoğan’ı “Fars milliyetçiliğinin yayılmasını engellemek gerekir” derken bu noktaya getiren süreç nedir?

Mecburiyetler. Türkiye’de İran, Rusya veya Suriye düşmanlığı yaparak kimse hükümet yönetemez. Yapmaya kalkarsa hayat onu düzeltir. Rusya düşmanlığı bitti ve el uzatıldı. Vatan Partisi’nin büyük gayretleriyle Putin ve Erdoğan arasındaki görüşmeler beşinciye ulaştı. Suriye de artık bu sürecin içinde.

Hükümetin politikaları bu süreçle değişiyor. Karşılık olarak İran’ın da Türkiye’ye bakışında bir farklılaşma olduğunu görüyoruz. Eskiden bize karşı bir mesafe koyuyorlardı ama artık vaziyetin değiştiğini, insanlığın ön cephesinde beraber olduğumuzu görüyorlar. Biz Rus devletiyle, Sayın Beşer Esad ile, Çin ve İran yönetimiyle görüşmeler yaptık. Bütün bu çalışmaların sonuçlarını alıyoruz.

Barzani referandumu aslında şer getirecekken hayır getirdi diyebilir miyiz? Bölge ülkelerinin yakınlaşmasını doğurdu. Amerika ve İsrail, onları ateşe sürerek sonuç itibarıyla Türkiye, İran, Irak ve Suriye’yi birleştirdi. Bunun güvenliğin ötesinde ekonomik sonuçları var ve bu süreç Batı Asya Birliği’ne doğru gidiyor. Batı Asya’da bölgesel bir birlik oluşuyor ve oluşmak zorunda. Çok kutuplu dünyada mazlumlar ve gelişenler dünyası da birlikleriyle yerlerini alıyorlar. Böylece dengeler sağlanıyor ve Amerikan emperyalizminin sistemleri yerle bir oluyor. Tabii Rusya gibi Hristiyan bir ülke de orada. Yani Amerika, dine ve mezhebe dayanarak bir bloklaşmayı beceremedi; bunu hesap edemedi. Yine Amerika, “fitne sokarım, Suriye ile Türkiye’yi karşı karşıya, hasım vaziyette tutarım; Türkiye’den Suriye’ye terör ihraç ettirir, iki ülke arasında bir husumet yaratırım” diye düşündü. Bu, bir süre başarılı oldu ama artık tutmuyor. Rus uçağının FETÖ’cüler tarafından düşürülmesi, Türkiye ile Rusya’nın arasını açma planıydı; o da olmadı. Amerika ve FETÖ’cüler bunu da beceremedi. Sonuç itibarıyla Amerika’nın hesap edemediği açıkça görülüyor.

Fakat hala ısrar etmeleri, yani Amerika’nın Barzani’yi hala desteklemesi ve bu konuda ısrarcı olması, arkasında başka şeyler aranması gerektiğini gösteriyor. Burada amaç ne olabilir? İran’a karşı bir cezalandırma veya bir şiddet gösterisi yaparak Amerika’nın prestijini toparlama gibi planlar olabilir. Veya Türkiye’de iç cephede karışıklıklar yaratıp Barzani’nin “Kürdistan” girişimi üzerinden Kürt yurttaşlarımızı harekete geçirme, ardından “adalet” başlığı altında bir takım kumpaslar kurma amacı güdülüyor olabilir. Ancak bunların başarı şansı yok; hiçbiri tutmadı.

Ben son dönemde, özellikle 2000’lerin başında yazılmış Amerikalı stratejistlerin kitaplarını okuyorum. Açıkçası, tırnak içinde söylüyorum, bir nevi eğlenceli oluyor. Çünkü anlattıklarının hepsinin masal olduğu bugün ortaya çıkmış durumda. Brzezinski ve diğerleri, “Dünyanın jandarması Amerika, önümüzdeki 50 yıl boyunca tartışmasız bir numaralı süper güçtür” diye teorilerle kitapları doldurmuşlardı. Ama hepsinin tezlerinin ve teorilerinin çöktüğü bir dönemi yaşıyoruz. Buradan izleyicilerimize de öneririm: En azından o “masallar” neymiş diye tekrar okurlarsa, bugün anlatılan bazı şeylerin de aslında birer masal olduğunu görebilirler.

Diğer taraftan referandum meselesi çok yoğun tartışıldı. Olayların fazla ateşlenmesi sebebiyle de gündeme oturdu. Katalanlar, Barcelona merkezli bir bağımsızlık referandumu gerçekleştirdiler. Tabii İspanya hükümeti bunun karşısında konumlandı, bunun yasal ve meşru olmadığını ifade etti ve sandıkları kurdurmayacağını söyledi. Sonrasında sert bir müdahale geldi; yanlış hatırlamıyorsam yedi yüzün üzerinde yaralı var, ikisi ağır. Ciddi anlamda bir tartışma koptu diyebiliriz. Katılım oranına baktığımızda ise yaklaşık yüzde kırk gibi çok düşük bir oran görüyoruz. Sandığa gidenlerin yüzde doksanı “evet” demiş olsa da, bu toplamda yüzde otuz altı civarında bir anlama geliyor. Sadece sonuç üzerinden değil, bu referandumun gerçekleşmesi üzerinden bakmak lazım. Barzani’yi ilk tebrik eden de bu referanduma imza atanlar oldu. Şimdi PKK ve Barzani de onları tebrik ediyor.

Siz bu durumu nasıl yorumluyorsunuz? Bakın, İspanya’nın içinde “Katalonya diye bir prenslik, devlet” gibi bir şey olmaz. Monaco veya Liechtenstein var ama bunlar tarihten gelen, belirli devletlerin himayesindeki küçük prensliklerdir. Zaten Avrupa Birliği diye bir birlik var. Fransızlar ve Almanlar iki dünya savaşında milyonlarca kayıp vermişken, şimdi Avrupa Birliği çatısı altında bir araya geliyorlar. Şimdi siz, Avrupa Birliği üyesi İspanya’yı parçalayıp Katalonya’yı kurarsanız; o zaman Fransa’da, İngiltere’de, Almanya’da da eyaletleri ayırmanız gerekir. Bu mümkün değil. Bunlar, Amerika’nın karşısında başını dik tutabilecek ülkelerde iç sorunlar yaratarak onları zayıflatma ve tek kutuplu dünya planını koruma girişimleridir. Ama olmadı, tutmuyor, tutmayacak.

Ulusların kaderini tayin hakkı, evet, Fransız Devrimi’yle başladı, Wilson İlkeleri’nde yer aldı, burjuva demokratik dünyada kabul gördü. Sosyalist ve ilerici ülkeler de bunu savundu ama bu olay 1970’li yıllarda bitti. Esas olarak sömürgelerin kurtuluşuydu bu; sömürge olan ülkeler kendi devletlerini kursunlar, bağımsız olsunlar, milli bağımsızlık yoluyla demokrasiye ulaşsınlar diye… 1970’lerde Vietnam, Laos ve Kamboçya’nın kurtuluşu; arkasından Gine-Bissau, Mozambik ve Angola gibi ülkelerin bağımsızlıklarını kazanmalarıyla herkesin bir devleti oldu. Şimdi siz her etnik gruba, her farklı dil konuşana, her mezhebe bir devlet kurmaya kalkarsanız, sadece Afrika’da 1100’den fazla dil konuşuluyor; 1100 tane devlet mi olur? Onlar devlet değil, emperyalizm için kolay lokma olan küçük şehir devletleri olur. O projenin yürüme şansı yok. Amerika için değil, Asya için de bu geçerli.

Gelişmiş kapitalist ülkeler; İngiltere, Fransa, Amerika, Almanya, Japonya ne yaptılar? Demokratik devrimleriyle aynı zamanda milli birliklerini sağladılar. Kendi içlerindeki farklı feodal devletleri, beylikleri kaldırdılar ve halkı tek bir dil etrafında kaynaştırdılar. İtalya 1871’de birleştiğinde bir kontun kürsüde, “İtalyan devletini kurduk, şimdi sıra İtalyan milletini kurmaya geldi” dediği anlatılır. Fransız Devrimi de farklı lehçeler konuşanları Fransızca etrafında birleştirdi. Türkiye’de ise durum daha farklıdır; bizde birbirini anlamayan bir Türkçe yok. Osmanlı Devleti ve Selçuklu, bir dil birliği sağlamıştır. Bizimle Kerkük’teki, Suriye ve Irak’ın kuzeyindeki Türkmenler arasında bile lehçe farkı yok.

Lenin’in ulusların kaderini tayin hakkı konusundaki saptaması çok önemlidir. Lenin, bu hakkı savunurken, bunun mevcut ulusların bölünmesi için kullanılmasının karşısındaydı. “Balkanların acı çeken halklarıyla kaygılanıyorsanız yapacağınız tek şey, onların işine karışmamak, devrimlerini boğmamaya çalışmaktır” diyordu. Bugün Yugoslavya’nın dağılmasından sonra herkesin o günleri aradığı bir tablo görüyoruz. Türkiye’de de bölücü hamleleri ulusların kaderini tayin hakkı üzerinden temellendirmeye çalışanların aslında bir iki yüzlülük içinde olduğunu görmek lazım.

Özetle; milletlerin kendi kaderini tayin hakkı sömürgelerin kurtulması içindi. Ama şimdi Amerika, bu hakkı, kendi devletini kurmuş gelişen ülkeleri ve oluşturmaya çalıştıkları milletleri parçalamak için kullanıyor. Fransa, Almanya, İngiltere 150-200 yılda kendi birliklerini sağladılar. Arkadan gelen milletlerin de bu hakka sahip olması lazım; bizi tekrar aşiret, mezhep veya feodal bey düzenine döndüremezler. Demokratik devrimler aynı zamanda milli devrimlerdir; yani ulusların kaderini tayin hakkı, devletin kurulması içindir, devletin parçalanması için değil.

Geçtiğimiz haftanın önemli gündemlerinden biri de Amerika’daki Los Angeles silahlı saldırısıydı. Hepimizin tüylerini diken diken eden bu görüntülerde, bir terör örgütünün siyasi bir amacı olmadığını, bir otelin katından insanların üzerine otomatik tüfekle ateş açan bir katliam olduğunu gördük. Daha önce dünyada böyle bir şey yaşandı mı? Amerika’da ve bazen İskandinavya’da oluyor bu. Yarınki Aydınlık gazetesinde de bu konuyu yazdım, okuyucularımıza tavsiye ederim. Bu durum Çin’de, Rusya’da, Türkiye’de veya Asya-Afrika coğrafyasında olmuyor. Terör eylemleri başka bir şey; orada en azından “Kürdistan’ı kuracağım” veya “İslam devleti kuracağım” gibi bir amaç var. Ama burada, müzik festivaline gelen insanlara karşı, hiçbir amaç gütmeden sadece insan öldürmek için yapılan bir katliam var.

Tarihe bakalım; ne kabile toplumlarında ne kölecilik ne de feodalizm dönemlerinde “sırf insan öldürmek için” yapılan bir kırım yok. İmparatorluklar bir tarafı dize getirmek için savaşır, düşman hedeflenir. Ama burada “insan öldüreceğim” diye öldürmek bir amaç haline gelmiş. Mehmet Akif’in dediği gibi, “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar” hakikaten doğruymuş. Kapitalist-emperyalist medeniyetin doruğundaki Amerika’da bu sistem artık “insansızlaşmayı” ve insana yabancılaşmayı üretiyor. Roma İmparatorluğu veya Cengiz Han bile bir katliam yaparken, imparatorluğun bekası veya teslim alma gibi stratejik hedefler güdüyordu. Yani aslında az kan dökmek için uygulanan sert yöntemlerdi bunlar. Ancak bugünkü vahşetin hiçbir amacı yok; bu sistemin nasıl bir insan düşmanına dönüştüğünün en somut kanıtı bu. Batı kaynaklı bir olayla karşı karşıyayız. Genellikle bu böyle olur ama şimdi burada farklı bir durum var. Amerika’da okula girip rastgele ateş açan, çocukları öldüren saldırganların çoğu zaman belirli bir siyasi amacı yok. Sadece öldürmek dışında bir hedefleri yok. Amerika’da bu tür eğilimler her yıl birkaç kez yaşanıyor; 30, 40, 50 kişi öldürülüyor.

Hiç dikkatinizi çekti mi? Bu cinneti geçirenlerin arasında siyahi yok. Saldırganların hepsi beyaz; çekik gözlü veya Kızılderili de değiller. Çünkü onlar, emperyalist kapitalist sistemin altında ezilen halklar. Bu çok ilginç. Amerika’da bir suç işlendiğinde hemen siyahların üzerine atılır; yan kesicilik olsa, bir kavga çıksa veya bir cinayet işlense hemen “Siyah yaptı” denir. Siyahlara karşı büyük bir önyargı var. Peki, bu katliamları neden siyahlar yapmıyor? Elinde makineli tüfekle katliam yapan bir siyahı neden hiç görmüyoruz? Hep beyazlar karşımıza çıkıyor.

Emperyalist, kapitalist sistem artık doğayı ve insanı yıkan bir noktaya geldi. Kapitalizm doğduğu dönemde böyle değildi; İngiliz Devrimi, Fransız Devrimi ve Amerikan Devrimi süreçlerinde “eşitlik, kardeşlik, özgürlük” gibi ilerici fikirleri vardı. Ancak emperyalist sistemden sonra durum değişti. Bu cinneti yaşayanlar toplumda çok azınlıkta kalsa da, neden sadece Amerikan toplumundan çıkıyorlar? Cengiz Han döneminde, Osmanlı’da, Orta Çağ Yunanistan’ında, Roma’da veya Mısır’da piramitleri inşa eden köleler bile toplu katliam yapmıyordu. İnsanlık tarihinde, hayvanları bile toplu bir şekilde yok etme amacı gütmeyen bir geçmiş var. Sinekleri, fareleri veya tarıma zarar veren keneleri öldürürken bile temelinde bir insan sağlığı veya tarımsal verim gibi rasyonel bir amaç olur. Ancak bugünkü sistemde amaçsız bir insan kıyımı söz konusu.

Kapitalizmin üretimden kopmasıyla, özellikle neoliberal dönemde emperyalizmin insanı kendisine yabancılaştırmasının bir bağı var mıdır? İnsan; üretime, topluma ve hatta kendi cinsiyetine bile yabancılaştırıldı. Bu durum bazı bireylerde aşırılık noktasına gelerek onları böyle katliamlara sürüklüyor. Feodal veya köleci dönemlerde dahi, sınıf düşmanlığı veya kavim çatışması olsa da, böyle bir “nedensiz insan düşmanlığı” yoktu. Çanakkale’de bile, Liman von Sanders askerlere eğitim için canlı köpeklere ateş açtırdığında, bizim Anadolu köylüsü “Yapamazsın, öldüremezsin” diyerek isyan ediyordu. O topraklarda “Öküzün gözünden öpün” diyen Pir Sultan Abdal’ın mirası, bir sevgi kültürü vardı. Şimdi ise tüm o değerlerden kopuş yaşanıyor.

Türkiye, Irak ve İran arasında bir iş birliği süreci başladı. Türkiye’nin siyaseti artık net; Irak devletiyle iş birliği hukuki zemine oturdu. Suriye konusunda da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıkladığı gibi Türkiye, Suriye, Irak ve İran ile üçlü zirve mekanizmaları üzerinden hareket etmeye hazırız. Astana süreci ve çatışmasızlık alanlarındaki iş birliği devam ediyor.

Büyük Selçuklu’nun Haçlılar’la mücadelesi ile bugünkü durumu kıyaslamak doğru değil. Selçuklu bir feodal imparatorluktu; bugün ise emperyalist Amerika ile mazlum ülkeler arasındaki çelişkiler söz konusu. “Hristiyan-Müslüman çatışması” tezi de doğru değil, çünkü Hristiyan Rusya bugün bizimle aynı safta. Vatan Partisi olarak bize verilen görevleri, partinin kurultay kararları doğrultusunda başarıya ulaştırmak temel sorumluluğumuzdur.

Referandum konusunda geç kalındığı düşünülse de, bu durum yenilgi getirecek bir gecikme değil. Vatan Partisi, 17 Haziran’da gerekli yaptırımları sıralamıştı; ancak hükümet o inisiyatifi kullanmadı. Bugün gelinen noktada, Türkiye, İran, Irak, Suriye ve Rusya’nın bir araya gelmesi bu konuyu çözecek gücün toplandığını gösteriyor. Suriye’nin kuzeyi ile Irak’ın kuzeyini ayrı ele almak yanlış; bunlar birleşik bir tehdit oluşturuyor ve Türkiye için öncelikli mesele, Suriye’nin kuzeyindeki bu koridorun engellenmesidir. Güzel kurgulanmış bir süreç. Çünkü orada bugün oluşan birlik henüz emekleme aşamasında ilerliyor. O bakımdan müttefiklerimize; İran’a, Rusya’ya, Suriye’ye —Suriye tabii kendi toprak bütünlüğü için anlar da— özellikle İran ve Rusya’ya neyi kavratmamız lazım? Suriye’nin kuzeyinde oluşturulmak istenen koridorla, Irak’ın kuzeyinde yapılan referandum aynı planın parçalarıdır. Ortada tek bir cephe var. Yani Irak’ta ayrı cepheleşme, Suriye’nin kuzeyinde ayrı cepheleşme yok. İkisi de sonuç itibarıyla Amerika ve İsrail’in “İkinci İsrail” planının parçalarıdır. Bunu kavratmamız lazım, kritik soru budur.

Dursun Işık bir soru sormuş. Bu soruyla birlikte ben de birkaç ayrıntı vererek konuyu derinleştirmek istiyorum. Sayın Işık, Sayın Doğu Perinçek’in Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) hakkındaki yorumlarını sormuş. Bu durum, Hürriyet gazetesinden Cansu Çamlıbel’in KKTC Dışişleri Bakanı Tahsin Ertuğruloğlu ile yaptığı röportajdaki ifadelerden kaynaklanıyor. İsterseniz bu ifadeleri, takip edemeyen izleyicilerimiz için paylaşalım ve sizin yorumunuzu alalım.

Ertuğruloğlu özetle şunları söylüyor: Birleşmiş Milletler’de “Bundan sonra yeniden müzakere olacaksa bu ancak devletten devlete bir zeminde olur” dedik. Artık uluslararası tanınma için çalışmanın zamanı geldi; bugüne kadar bundan imtina ettik, ancak artık KKTC’nin tanınması için uğraşabiliriz. İkinci seçenek ise Fransa-Monako veya İngiltere-Cebelitarık modeli gibi özel bir cumhuriyet yapısı; yani dış işleri ve savunma yetkilerini Türkiye’ye devredip gerisini kendi içimizde yöneteceğimiz bir cumhuriyet. Henüz hangi yolu seçeceğimize karar vermedik, Ankara ile birlikte karar vereceğiz. Ayrıca Kıbrıslı Rumların petrol arama faaliyetlerine karşı, bu faaliyetleri engellemeye dönük yaptırımlara kadar varan hamleler yapılabileceğini ifade etti. Tabii buna karşılık CTP’den bu açıklamayı eleştiren bir tavır da geldi. Bu açıklamayı nasıl yorumlarsınız?

Bakın, KKTC bir devlettir ve onu şu anda tanıyan tek ülke Türkiye’dir. Tanınması için geçmişte yoğun bir diplomatik faaliyet gerekirdi. Tahsin Ertuğruloğlu şimdi bu yönde yoğun bir çalışmanın gerekli olduğunu söylüyor; çok doğru. Biz bu çalışmaları geçmişte yaptık. 2007 yılında İran’ın önemli devlet adamlarından biri olan Büyükelçi Sayın Devlet Abadi, beni ve 7-8 kişilik bir heyetimizi yemeğe davet etmişti. Biz de “Geliriz, memnuniyetle teşekkür ederiz. Ancak biz aynı zamanda KKTC Cumhurbaşkanı Sayın Rauf Denktaş’ın bir temsilcisini, özel büyükelçisini de yanımızda getirmek istiyoruz” dedik. İran tarafı “KKTC’yi tanımıyoruz, Tahran’a sormamız lazım” dedi. 15 gün sonra arayıp “Tahran onay verdi, buyurun gelin ama bunu basına duyurmayalım” dediler.

Biz de kurucu Cumhurbaşkanımız rahmetli Rauf Denktaş’ın “Hüseyin Macit Yusuf benim özel temsilcimdir, onu alıp gidebilirsiniz” demesi üzerine, yanımda Semih Koray, Bedri Gültekin ve diğer genel başkan yardımcılarımızla birlikte gittik. Görüşmelerde İranlılara şunu söyledik: “Kıbrıs’tan ta İran sınırına kadar bir cephe var. Türkiye bu cephenin önündedir, Kıbrıs da bunun bir parçasıdır. Eğer Kıbrıs’tan Türk ordusu çıkarılırsa, orası batmayan bir uçak gemisi olur. Oradan kalkan Amerikan ve İngiliz uçakları İran için bir tehdit oluşturur mu?” Onlar da “Oluşturur” dediler. “O zaman niye KKTC’yi tanımıyorsunuz?” diye sorduk. Sayın Devlet Abadi’nin cevabı çok önemliydi: “Biz tanımak istedik, hatta 25 İslam ülkesiyle birlikte tanıyalım diye dönemin Türkiye yönetimine teklif ettik; fakat onlar ‘Hayır, yapmayın, tanımayın’ dediler.”

Bakın bu çok önemli bir açıklama. Demek ki Türkiye o dönemde KKTC’nin tanınması için çabalamak bir yana, “Aman durun, tanımayın” diyen bir konumdaydı. Tahsin Ertuğruloğlu vatansever ve değerli bir devlet adamıdır; onun bugün uluslararası alanda tanınma için yoğun bir çalışmaya girme önerisi çok doğrudur. Vatan Partisi olarak biz bu çalışmaları geçmişte yaptık ancak hükümet taş koyduğu için başarılı olamadık.

Bugün doğru anlatılırsa; yani Suriye’nin kuzeyinden başlayıp Doğu Akdeniz’e kadar uzanan bu cepheyi, İsrail-Yunanistan-Güney Kıbrıs arasındaki tatbikatları ve petrol arama faaliyetlerini merkeze alırsak; bu durum sadece bizim değil, İran, Irak, Suriye ve hatta Rusya’nın güvenliği için de bir tehdittir. O halde yapılması gereken, Kıbrıs’taki İngiliz üslerinin (Ağrotur ve Dikelya) tasfiye edilmesini talep etmektir. Türkiye “Türk askeri neden çıksın? Asıl İngiliz sömürgeci üsleri neden orada?” dediği zaman büyük bir uluslararası destek görürüz.

İkinci olarak, Sayın Ertuğruloğlu’nun “özel cumhuriyet” önerisi, yani dış politika ve savunmada Türkiye’ye bağlı bir yapı oluşturulması, aslında KKTC’nin Türkiye ile bütünleşmesi anlamına gelir. Köklü ve doğru çözüm budur. Vatan Partisi programının 19. maddesi zaten bunu öngörür: “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Türkiye ile bütünleşmesi Kıbrıs’ın her iki toplumu, Türkiye ve Yunanistan halklarının yararınadır.” Bu çözüm, bölgedeki emperyalist planları bozar ve kalıcı barışı getirir.

Kerkük ve Musul konusuna gelirsek; “Kerkük ve Musul’u alalım” görüşü olağanüstü yanlıştır. Çünkü bunu dediğiniz an Irak devletini hedef alırsınız, Irak’ın toprak bütünlüğünü savunan İran, Suriye ve Rusya ile karşı karşıya gelirsiniz. Bu da sizi sadece Amerika ve İsrail’in kucağına itmeye yarar. Yani “Kerkük ve Musul’u alalım” derken aslında Diyarbakır’ı verme riskini göze alırsınız. Mevcut ittifak sistemini çöpe atıp bölgede bozguncu bir konuma düşeriz. Bu yüzden gerçekçi ve milli bir dış politika, bu tür maceracı söylemlerden uzak durmayı gerektirir. O zaman hem Kerkük’ü hem Musul’u alamazsın; çünkü onların öksesine, yani tuzaklarına düşmüş olursun. Bu süreç, Amerika ve İsrail’in “ikinci İsrail” planının uygulanmasıyla sonuçlanır. Türkiye yalnızlaştığı için tepesine çullanmak adına elverişli koşullar doğar. Sonuç itibarıyla Türkiye bırakın Kerkük’ü, Musul’u almayı; kendi topraklarını tehlikeye atan bir sürecin içine yuvarlanır. Amerika-İsrail müttefiki olduğun için PKK güçlenir, Türkiye Avrasya’dan kopar ve borca batar. Bu, Türkiye’nin parçalanması için şahane bir formüldür.

“Kerkük ve Musul’u alalım” diyenler aslında Diyarbakır’ı verirler. Çünkü o zaman bütün müttefiklerini kaybeder, düşmanlarını büyütür ve Amerika ile İsrail’in kucağına düşersin. Onların planları için son derece uygun bir adım atmış olursun. Zaten Amerika niçin uğraşıyor? Seni İran’la, Irak’la, Suriye’yle çatıştırmak için uğraşıyor. Sen ise bu adımla onları kendine düşman ilan ediyorsun. Bugün Türkiye yönetim kademesinden öyle bir ses çıksa; çıktığı an ne İran dostluğu kalır, ne Rus dostluğu kalır, ne de Irak dostluğu kalır. Türkiye dımdızlak ortada kalır.

Devlet Bahçeli’nin “Kerkük 82., Musul 83. vilayet olsun” önerisine gelirsek; bırakalım devlet adamlığını, isminden başka hiçbir şeyinde “devlet” yok. Bunu söyleyenin devletle hiçbir ilgisi yoktur. Bir devlet adamı, bugünkü ortamda Türkiye’yi İran, Irak, Suriye ve Rusya ile birleştirerek Amerika’nın ikinci İsrail planını bozmalıdır. Bahçeli ise Türkiye’nin toprak bütünlüğünü bozacak bir atağa girişiyor. Çünkü bu ifade, Irak’ı, İran’ı, Suriye’yi ve Rusya’yı düşman ilan etmektir. Aynı zamanda bu tavır, Devlet Bahçeli’nin bu politikayı Tayyip Erdoğan’la nasıl beraber götüreceği sorusunu da gündeme getirmektedir.

Bizim geçmişte “Kürtler ayrılabilir” şeklindeki savunmamızın tek sebebi, Türkiye’nin toprak bütünlüğünü birliğin garantisi olarak görmemizdi. “Boşanma hakkının olması evlilikte ayrılmak demek midir?” mantığıyla, özgür iradeye dayalı bir birliği savunuyorduk. Ama buna rağmen o dönemde yanlış yaptık. Bunu sayın CHP’li milletvekillerine de söyledim; 90’lı yıllarda yaptığımız bu hatanın hiçbir yararı olmadığını gördük. Sizin bugün izlediğiniz HDP politikası da aynı yanlışı içermektedir. Aynı dersi sizin de yaşamanıza gerek yok.

Ali Koç’un 2019 seçimlerinde adaylığı meselesine gelince; partisiz bir cumhurbaşkanı olmaz. Ali Koç nasıl hükümet kuracak? İzleyicilerimiz eski Cumhurbaşkanlığı makamıyla karıştırıyor; eskiden Cumhurbaşkanı sembolikti, şimdi ise hükümetin başkanıdır. Ali Koç kıymetli bir aydınımızdır ama Holding yönetim kuruluyla Türkiye yönetilemez.

Meral Akşener’in partisinin programındaki “açılım” hakkında ne düşündüğü sorulmuş. “Sivil siyasetle kucaklaşmak” demek, HDP’yi ve dolayısıyla PKK’yı muhatap kabul etmek demektir. Bu programın Amerikalılar tarafından hazırlandığı ortadadır. HDP programından kopya çekmişler. “Eşit yurttaşlık” kavramı da aslında Türkiye’yi bir Türkiye-Kürdistan federasyonu içinde yeniden düzenlemeyi ifade etmektedir.

Teröre son verilmesi için önerim bellidir: Komşularla iş birliği, Kürt vatandaşlarımızı kucaklamak ve devletin yaptırım gücünü terör örgütüne karşı kararlılıkla kullanmak. Terör örgütüne silah, vatandaşa şefkat ve ekonomik refah gerekir.

KKTC ile bütünleşmemize Rusya ne der sorusuna ise şunu söyleyeyim: Vatan Partisi iktidarda olursa doğru konumu yakalarız. Biz geçmişte Rusya ile görüştük, Alexander Dugin’i Kıbrıs’a götürdük ve Sayın Rauf Denktaş ile görüştürdük. O süreci başlatmıştık ama Ergenekon, Balyoz tertipleri geldi.

Emeklilikte yaşa takılanlar konusunda ise Türkiye’de “mezarda emeklilik” sistemini getirdiler. 25 yıl hizmet verdikten sonra emeklilik hakkı tanınmalıdır. Sendikalarla ve işçi temsilcileriyle oturup taleplere göre bir çözüm üretilmelidir.

Son olarak Adıyaman’daki tütün üreticileri için şunu söyleyeyim: Üretmek isteyen insana hapis cezası getirilmez. Türkiye üretim ekonomisine geçmek zorundadır. Tütün üreticileri tarlalarında üretmeye devam etmeli, onlara getirilen yasaklar ve hapis cezaları kaldırılmalıdır. Biz o üreticilerin yanındayız.

Paylaş