Çıkış Yolu • 10.01.2023

Çıkış Yolu • 10.01.2023

İzlediğiniz için teşekkür ederim. Değerli Ulusal Kanal izleyicileri ve Ulusal Radyo dinleyicileri, her hafta salı günleri Vatan Partisi Genel Başkanı ve aynı zamanda Cumhurbaşkanı adayı Sayın Doğu Perinçek ile yaptığımız “Çıkış Yolu” programına hepiniz hoş geldiniz. Sayın Perinçek, hoş geldiniz efendim. Aydınlık Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Sayın İlker Yücel de bizimle, hoş geldiniz.

Evet, gündem yoğun. Bugün grup toplantısı vardı; Sayın Kemal Kılıçdaroğlu grup toplantısında önemli açıklamalar yaptı. İsterseniz izleyicilerimizin de hatırlaması bakımından konuyla ilgili haberimizi izleyelim, ardından sorularımızla gündemi değerlendirelim.

(Haber videosu izlenir)

“Komuta kademesi haddini bilsin. Siyaset askerin işi değildir. Herkes haddini bilecek. Herkes bulunduğu makamın ne olduğunu anlayacak.”

Partisinin grup toplantısında konuşan CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, savaşan Türk ordusunun komutanlarını hedef aldı ve HDP’ye açık destek verdi. “Siyasal partilerin kapatılması askerî dönemlere ait bir gelenektir” diyen Kılıçdaroğlu, terörle mücadelede destan yazan Türk ordusunun komuta kademesini hedef alan sözler sarf etti. ABD’nin “kan banyosu” söylemlerini dile getirdiği dönemde Kılıçdaroğlu’nun bu açıklamaları yapması dikkat çekti. CHP liderinin hedefinde komutanlarla birlikte Vatan Partisi Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı adayı Doğu Perinçek de vardı. “Siyaset mi yapmak istiyorlar? Çıkarsınlar o kutsal üniformayı, hizalansınlar Erdoğan’ın yanına. Perinçek’e de takılsınlar. Erdoğan artık o dünyaların adamı, beraber olsunlar.”

HDP ile yaptıkları ittifak gündemdeyken Kılıçdaroğlu, HDP’ye de sahip çıktı: “Siyasal partilerin kapatılması askerî dönemlere ait bir gelenektir. Artık demokrasilerde siyasal partiler kapatılmaz.” HDP’ye hazine yardımının kesilmesi konusuna da değinen Kılıçdaroğlu, kararın demokrasi dışı bir uygulama olduğunu iddia etti. Partisinin değiştiğini, CHP’nin artık “halkın partisi” olduğunu savundu: “Ama önemli olan zoru başarmaktı ve biz zoru başardık. Şimdi Cumhuriyet Halk Partisi gerçek anlamda halkın partisidir.”

***

**Sunucu:** Evet Sayın Perinçek, Kılıçdaroğlu’nun Türk ordusuyla ilgili bu açıklamalarına ne diyorsunuz?

**Doğu Perinçek:** Burada maalesef Ulusal Kanal haberi eksik vermiş. Benim dinlediğim konuşmada Türk ordusuna, Türk komutanlarına yönelik düşmanın mevzisinden gelen, düşmanca ve hakaret dolu ifadeler vardı. “Onlar Orta Doğu paşalarıdır, bunlar savaşamazlar, firar ederler” gibi sözler sarf etti. Şimdi bu Kılıçdaroğlu’nun konuşmasını dinleyince aklıma hemen 1920 yılında, İstiklal Savaşı’nın başında Mustafa Kemal Paşa’nın Afyon’da zabitlere yaptığı o çok önemli konuşma geldi.

Mustafa Kemal Paşa şöyle diyor: “Subaylar, fedakârlar sınıfının en önünde bulunmak mecburiyetindedirler. Çünkü düşmanlarımız herkesten evvel onları, yani subayları öldürürler. Onları aşağılar ve hor görürler. Hayatımda bir an olsa bile subaylık yapmış, subaylık izzetinefsini, şerefini duymuş, ölümü küçümsemiş bir insan hayatta iken düşmanının tasarladığı ve reva gördüğü bu muamelelere katlanamaz. Onun yaşamak için bir çaresi vardır: Şerefini korumak. Hâlbuki düşmanlarımızın da kastettiği o şerefi ayaklar altına almaktır.”

Kemal Kılıçdaroğlu bu konuşmasıyla Türk subayına, Türk komutanına düşman olduğunu göstermiştir. Bunun altını çiziyorum. Çünkü doğrudan doğruya Türk komutanını, Türk subayını aşağılamaktadır. Bu görev, doğrudan doğruya Amerika Birleşik Devletleri’nin 6. Filosu’nun bir kara propagandasıdır; bir memurun yapacağı iştir. Aynı, Amerika’nın psikolojik harekât dairesinde çalışan bir görevli gibi konuşuyor.

Şimdi Amerika Birleşik Devletleri’nin yayın organı Foreign Policy’de, sizin de son 4-5 gündür Aydınlık’ta manşet yaptığınız ve Ulusal Kanal’da haberleştirdiğiniz üzere, “Seçim sürecinde kan banyosu olacak” deniliyor. Yani İngilizce tabiriyle “bloodbath”. Demek ki ABD bir çatışma, savaş, silahların konuştuğu bir süreç öngörüyor; “Sandıktan çıkmayacak, silahlar konuşacak” diyor. Kılıçdaroğlu bu konuşmasıyla, ABD’nin Türkiye’ye karşı hazırladığı bu savaşta bir psikolojik harekât görevlisi olduğunu kanıtlamış durumdadır. Bu son derece önemlidir. Bu, bir orduya savaş ilanıdır.

Bunu dinleyen bir Mehmetçiği düşünün; komutanı hakkında “Bunlar savaşamaz, bunlar firar eder” deniliyor. Ne zaman? Türk Silahlı Kuvvetleri savaşırken! Komutanlar kahramanca dağlarda PKK teröristlerini kovalarken, birliklerine kumanda ederken, büyük başarılar kazanırken Kılıçdaroğlu kalkıyor, ABD’nin emir kulu olarak Türk subayına hakaret ediyor. Bu, Mehmetçiğin komutanına olan güvenini sarsmaya yönelik, İstiklal Savaşı dönemindeki hainlerden bile daha aşağılık bir psikolojik harekâttır.

Şimdi bu hangi ortamda yapılıyor? ABD’nin “kan banyosu olacak” dediği; Ege’de Dedeağaç’tan başlayarak Kavala, Selanik, Larissa, Girit’in kuzeyi ve Kıbrıs’ın güneyine yığınak yaptığı; namluları Türkiye’ye çevirdiği ve Güney Kıbrıs’ı NATO’ya almaya çalıştığı koşullarda yapılıyor. Tam da bu süreçte, Türk ordusuna karşı böyle bir psikolojik harekâta girişmek bir intihar konuşmasıdır.

Bakın, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin komutanlarını tam da bugünlerde hedef alıyorlar. Geçmişte, Türk Silahlı Kuvvetleri komutanları Gladio’ya veya NATO’ya bağlı eylemlerde bulunduğu sıralarda Kılıçdaroğlu’ndan Türk ordusuna karşı böyle bir tavır görmedik. Ama ordu bugün aslanlar gibi savaşırken, görevini yaparken Kılıçdaroğlu elinde paslı Amerikan kılıcıyla saldırıyor. Savaşlarda birinci hedef komutandır; komutanı düşürürseniz orduyu da düşürürsünüz. Kılıçdaroğlu, düşman mevzisinden tavır almıştır.

Daha önce arkadaşlarım soruyordu; “Türkiye ile Amerika doğrudan savaşa girerse CHP ne yapar?” diye. Ben de “Amerika’nın yanında saf tutarlar” diyordum. Şimdi gözüktü; evet, Amerika’nın yanında saf tutuyorlar. Doğrudan doğruya Amerika’nın safından Türk komutanlarına karşı son derece adi bir şekilde saldırıya geçtiler.

**Sunucu:** Peki, komutanların Arifiye’deki törende alkışlaması doğru mu sizce?

**Doğu Perinçek:** Alkışlamaları çok doğru. Neyi alkışlıyorlar? Harf sanayisiyle (savunma sanayisi) ilgili bir teslim töreni var. Bu, Türk ordusu için bir iftihar günü, bir gurur günü ve düşmana meydan okuyan bir gündür. Tabii ki orada kendi savaş araçlarımızı ve silahlarımızı yapıyoruz, bunu alkışlayacağız. Komutan orada bir siyasi lideri değil, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni güçlendiren millî atılımları alkışlıyor. Alkışlamazsa o komutanın ruhu yok demektir. Orada bir moral savaşı veriliyor. Türk ordusunun özgüveni ve kendi silahını üretme başarısı, milletçe alkışlayacağımız bir durumdur. Buna “alkışlamayın” demek, “savaşmayın” demektir.

**Sunucu:** Sayın Perinçek, Kılıçdaroğlu konuşmasında “Unutmayın ki bol apoletli Orta Doğu askerleri savaşlardan kaçtılar. Onun için komuta kademesi haddini bilsin” diyor.

**Doğu Perinçek:** Bunlar hayasızca, utanmazca Türk komutanlarına karşı yürütülen psikolojik savaş temalarıdır. Fitneyi devam ettiriyorlar. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin içinde Tayyip Erdoğan, Doğu Perinçek gibi isimleri kullanarak bir yabancılaşma ve ayrılık yaratmak istiyorlar. Türk Silahlı Kuvvetleri’nde hiç kimse kimsenin arkasına takılmaz; bunlar tamamen Amerika’nın bugüne kadar kullandığı propaganda yöntemleridir.

Bakın, Amerikan basını ne diyor? “Türkiye’nin Suriye’deki muhalefeti terk etmesini ve Esad ile çalışmasını talep eden, Rusya ve Çin ile yakınlaşarak Ankara’yı NATO’dan uzaklaştırmayı amaçlayan Doğu Perinçek…” Bunları yazanlar, aynı zamanda Türk ordusu içinde fitne çıkarmaya çalışıyorlar. Kılıçdaroğlu da bu Amerikan fitne memurluğunu üstlenmiştir.

Kılıçdaroğlu, “Korkunç bir tiran oldu, militarizmin savunucusu oldu” diyerek Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı suçluyor. “Militarist” dedikleri şey; PKK ile savaşması ve Amerika’ya kafa tutmasıdır. Amerika’ya boyun eğse, 2014 öncesindeki gibi Büyük Orta Doğu Projesi’nin bir parçası olsa bu hücumlara muhatap olmayacak. Kılıçdaroğlu’nun “Etrafınıza siyaset koridorlarında kariyer devşiren askerler koyarsanız, elinizde bol yıldızlı, bol apoletli Orta Doğu üniformaları kalır” şeklindeki sözleri, devletin çürüdüğünü iddia eden bir iftiradır. Asıl çürümüşlük, bu dili kullanan siyasetteki zihniyettir. Unutmayın ki bol apoletli Orta Doğu askerleri savaşlardan, cephelerden kaçtılar. Kariyerizmden asla ve asla hayır gelmez. Onun için komuta kademesi haddini bilsin. Siyaset, askerin işi değildir. Bir daha söylüyorum: Siyaset askerin işi değildir. Herkes haddini bilecek, herkes bulunduğu makamın ne olduğunu anlayacak. Siyaset mi yapmak istiyorlar? Çıkarsınlar o kutsal üniformayı; hizalansınlar Erdoğan’ın yanına, Perinçek’e de takılsınlar. Erdoğan artık o dünyaların adamı, beraber olsunlar.

Sevgili arkadaşlarım, sevgili halkım; açık söylüyorum: Biz değiştik, biz halkın partisiyiz. Biz hangi yanlışları terk ettiysek saray tam odur. Statükocu, anti-reformcu, anti-özgürlükçü; Kenan Evren kafasına geldiler, tamamı Kenan Evren’in hizasında. Bakın burada CHP grubu da intihar ediyor. CHP grubunun haline bakın! Bir tane adam çıkıp da orada, “Ne diyorsun ya? Ne demek Türk ordusunun komutanlarına ‘haddinizi bilin’? Sen Amerika’nın olduğu yerden bağırıyorsun” demiyor.

Bu komutanların yaptığı ne? Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı PKK’nın üzerine gitmeleri, 16 Temmuz gecesi FETÖ’yü ezmiş olmaları, Amerika Birleşik Devletleri’nden gelecek saldırılara karşı Türk ordusunu savaşa hazırlamaları ve Türkiye’nin kendi silahını yapması konusundaki üstün çabaları. Arifiye’de neyi alkışlıyorlar? Bir siyasi partiyi, siyasi parti liderini alkışlamıyorlar ki; Türkiye’nin silah yapmasını alkışlıyorlar. Yani orada bir siyasi partiye mensubiyet, siyasi partiye taraftarlık yok. Orada bütün Türk milletinin paylaştığı bir yürek, bir ruh hali, bir moral var. “Biz silahımızı yapıyoruz” diyorlar.

Amerika size “Silah yapmayın, Amerika’ya boyun eğin, silahları NATO’dan alın, Amerika emir verdiği zaman o silahları kullanabilirsiniz” diyor. “Amerika emir vermediği zaman kullanamazsınız, siz NATO komutanı olun, NATO’nun askeri olun” diyor. Kılıçdaroğlu bugünkü komuta heyetine, Türk komutanı oldukları için bu şekilde sesleniyor. NATO komutanı olduklarında hiç böyle bir tavırları yoktu. Yani Kenan Evren’e, 12 Mart’taki komuta kademesine, 12 Eylül’deki komuta kademesine; darbe yaptıkları zaman Kılıçdaroğlu’lardan böyle sözler duymadık. Tam tersine; boyunları eğikti ve Türk ordusunun NATO komutanlarına karşı dalkavuklardı. Türk komutanı olunca birdenbire ABD’nin bulunduğu mevzilerden savaşa sürüldüler.

Bakın, önündeki kâğıttan okuyor; dikkat ederseniz sürekli olarak eline kâğıdı vermişler. Amerika o kâğıdı vermiş. Yazıp da vermiş manasında söylemiyorum; sonuç itibarıyla o metin ancak Amerika’dan, Pentagon’dan, Amerika’nın altıncı filosundan veya istihbarat birimlerinden çıkıp önlerine konacak metinlerdir.

Hiçbir Türk vatandaşı, Türkiye’nin şu anda dolaylı bir savaş yaşadığı ve ABD tehdidinin önümüzde olduğu bir koşulda kendi komutanlarına karşı durmaz. Ege kıyılarındaki üslere ABD uçakları gelmiş, tanklarını yerleştirmiş, askerlerini oturtmuş. Ötesinde Güney Kıbrıs’ı, Kıbrıs Rum yönetimini NATO’ya alma faaliyeti başlamış. Ufukta savaş tehlikeleri, kan banyosu senaryoları resmen Amerikan Dışişleri Bakanlığı organlarında ifade ediliyor. Bu koşullarda birdenbire Kılıçdaroğlu, Türk komuta kademesine karşı bu hayasız, utanmaz ve düşmanca tavrı alıyor.

Atatürk, 1920 yılında Afyon’da Türk subaylarına yaptığı çok önemli konuşmada, “Düşman, önce Türk subayını hedef alır, önce Türk komutanını aşağılar, hor görür” diyor. “O komutan da o koşullarda, o hakaretlere ve saldırılara karşı kendi şerefini ve izzetinefsini korumakla görevlidir” diyor. Çok önemli. Savaş durumlarında bu manzaralar çıkar. Çok kritik bir sürece girdiğimizi bu halinden de anlıyoruz.

Bu, oy toplayacak bir konuşma değil; bu bir Amerika görevi. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin komutanlarına bu şekilde hayasızca saldıran, ancak PKK şeflerinin oyunun alabilir. Hatta PKK tabanının bile oyunu alamaz. Eğer PKK şeflerinin oyuyla seçim zaferi kazanacaklarsa, bravo; alkışlamaya devam etsin o CHP grubu. Cumhuriyet Halk Partisi’nin bundan 30 yıl öncesine kadar bir özelliği vardı: Türk devletiyle, Türk ordusuyla, Türkiye’nin devlet kurumlarıyla beraberliği vardı, onların şerefini ve izzetinefsini koruma tavırları vardı. Şimdi ise TİKO’cular gibi, PKK’laşmış bir şekilde konuşuyorlar.

Bu konuşmayı bir tek PKK şefleri yapar. Hatta onlar bile toplumdan gelecek tepkiyi düşünerek bu kadar hayasızca yapamaz. Bu bir düşman konuşmasıdır. Atatürk de bu konuşmaları düşmanın yaptığını söyler. Savaşlarda komutanı düşürürseniz orduyu bozguna uğratırsınız. Askerin moralini bozmak için komutanını kötülersiniz; “Bu komutan kaçar” derseniz, Mehmetçik’in ruh halini bozmaya çalışırsınız. Kılıçdaroğlu tam olarak bunu yapıyor. Amerika’nın istihbarat görevlerinde çok açık, fedai bir şekilde en ön planda roller üstlenmiş oluyor. Bunun yenilir yutulur bir tarafı yok ve bu bence bir intihar konuşmasıdır.

Amerika Birleşik Devletleri ile Türkiye arasındaki her türlü boy ölçüşmede, düşmanla beraber olduğunu ilan etmiştir. Türk komutanına karşı olduğun zaman düşmanla berabersin, başka bir pozisyon var mı? “Çıkarın o üniformayı” diyorlar, “firar ederler” diyorlar. Türk komutanı firar etmez. Hele bugünkü Türk komutanlarının hiçbiri firar etmez; hepsi aslanlar gibi savaşır, ölümü göze almıştır. Botlarını giymişlerdir, ellerinde makinalı tüfekleriyle, gerekirse kılıçlarıyla savaşırlar. Bundan en küçük bir şüphemiz yok. Türk milleti komutanına güveniyor, Mehmetçik komutanına güveniyor.

Bu konuşma oyları mahveder, Cumhuriyet Halk Partisi’ne gidecek oyları kırar. Üstelik CHP tabanında da büyük tepki çekiyor. Hatırlarsanız Sayın İnce de “Apoletini sökerim” diyerek tartışmanın öznesi olmuştu, o zaman da CHP’nin üst düzey yöneticisiydi ve siz çok sert tepki göstermiştiniz.

Askerliğimi 65. Mekanize Piyade Tugayı’nda yaptım. Obüsler sınıra görevlendirildiğinde biz askerler, obüsü selamlardık. Obüs, o askerin bedeniyle bütünleşen bir varlıktır. O obüs teslim törenini izleyen kişi bir heyecan duyar; “Türk milletinin varlığı, gücü kuvvetleniyor” diye düşünür. Şimdi CHP grubuna bakıyoruz; Kılıçdaroğlu’nun karşısında nasıl ayağa kalkıyorlar! Gerçekten nerelere sürüklendiklerini görmek bakımından çok çarpıcı. PKK’nın ruh halini paylaşıyorlar. Yunan ordusu Amerika’nın aleti olup birtakım maceralara kalkarsa, o obüs onların tepesinde patlayacak. Dolayısıyla Cumhuriyet Halk Partisi; Amerika’yla, PKK’yla, FETÖ’yle aynı cephede.

Türkiye’yi yönetebilir mi bu zihniyetler? İş orayı geçti artık. Eskiden CHP’nin Türkiye’yi yönetmeyi düşünmediğini söylerdik. Neden? Çünkü “Türk Silahlı Kuvvetleri PKK’ya karşı kimyasal silah kullanıyor” dediler. Bu, PKK’nın bir psikolojik harekâtıydı. CHP yöneticileri bunu tekrar ederek uluslararası alanda Türk ordusunu suçlu duruma düşürmeye çalıştılar. Ama şimdi daha da ötesine geçtiler; doğrudan Amerika’nın bulunduğu siperlerden Türk ordusuna düşmanca saldırıyorlar. Amerika’nın kara propaganda memuru gibi Türk komutanına karşı, savaş koşullarında faaliyet gösteriyorlar.

Beni bu hayasızca alkışlamaları çok daha fazla üzdü. TİKO’da, PKK’da Türk ordusu, Türk devleti ve Atatürk düşmanlığı vardır. Ama PKK bu tür lafları daha dengeli söylerdi, bunlarda o denge de kalmadı. Tamamen düşman mevzisindeler. İktidar; devletin cebir kuvvetini kullanma yetkisidir. Sen o cebir kuvvetine hakaret ediyorsun, polisine aşağılıyorsun, “Savaşta kaçar” diyorsun. Demek ki bunlar savaşta kaçan bir ordu istiyorlar. Savaştan kendileri kaçıyor, hatta düşman tarafa geçmiş durumdalar.

CHP tabanı vatanseverdir, bunu hazmetmez. Ama CHP tabanına girmiş ipini satmış, vatansız, sahte solcu takımı, PKK ile beraber olan bir avuç vatansız, onları alkışlıyor. Oradaki adamların oturup düşünmesi lazım: “Ben neyi alkışlıyorum?” Türk ordusunun komutanlarına karşı yapılan psikolojik harekâtı alkışlıyorlar.

Amerika Birleşik Devletleri Ege’de ve Doğu Akdeniz’de bu kadar tahkimat yaparken ve Türkiye’ye karşı silah kullanma kararını verecekken, görüyorum ki bu takım Amerika’nın tarafında olacak. İstiklal Savaşı’nda Kuvayi Milliye’ye karşı İstanbul’daki mütareke basını neyse, bunlar da o göreve hazırlanıyorlar. Ama Türk milleti ve CHP tabanı onların peşinden gitmez.

Neyi alkışladıklarını otursunlar, tekrar tekrar seyretsinler. Hangi hıyaneti, hangi düşmanlığı alkışlıyorlar? Biz burada Vatan Partisi olarak Türk komutanıyla beraberiz. Biz hükümet olduğumuzda bu orduya siyasi bakımdan önderlik ederiz; asker olarak da o komutanların emrinde, Türkiye’nin düşmanlarına karşı Vatan Partisi’nin her üyesi ölümü göze alarak savaşır. Biz onlara, vatanseverliklerine, komuta yeteneklerine, cesaretlerine, ahlaklarına ve erdemlerine sonuna kadar güveniyoruz. Düşman mevzilerinden atılan mermilere karşı biz de o komutanlara güvenerek Türkiye mevzisinden, Türk vatanseverlerinin, Türk milletinin mevzisinden bir mermi atıyoruz. Mermiye mermi!

Sayın Genel Başkan, pek üzerinde durmadınız ama soracağım; Pelinç’e takılsınlar bakalım. İsminizin bu konuşmalarda geçmesi şu açıdan önemli: Kılıçdaroğlu bir ay kadar önce Aydınlık’ın ismini vererek “Hakkımda yalan yazıyor” diye açıklama yapmıştı. Davutoğlu iki konuşmasından birinde sizin isminizi geçiriyor. Babacan, *Teori* dergisini elinde salladı; sizi statükocu ve 28 Şubatçı ilan ederek bir konuşma yaptı. Sayın Ethem Sancak’ı da hedef aldılar iki gün önce; evet, Ethem Sancak zaten hedefte. FETÖ sizin her adamınızı takip ediyor ve sürekli hedefsiniz. PKK yöneticileri, “Çetesi ve onların güvenlik konsepti Türkiye’yi esir aldı” diyerek isminizi anıyor; PKK’nın arşivlerini açın, yıllardır onların bir numaralı düşmanı Doğu Perinçek’tir. Az önce Pentagon’un yayın organlarından birkaç örnek seçip gösterdik; hep siz varsınız.

Bunun temel sebebi ne? Çünkü Vatan Partisi ve yöneticileri, 1960’lardan beri Türk devrimci geleneğinin, emekçi geleneğinin, vatanseverlik ve milliyetçilik geleneğinin en ön cephesinde dik durmuştur. Amerika’nın oyunlarını, dolaplarını ve tertiplerini boşa çıkartanlar, hayatı Amerika’nın hapishanelerinde geçmiş kişilerdir. Peki, onları alkışlayanlar kim? Türk vatanı ve milleti için geçmişte hangi mevzide, hangi cesareti ve kararlılığı göstermişler? Kurcalayalım bakalım. Vatan Partisi liderlerinin hepsi ateşten geçerek buraya geldi; bütün hayatları Amerikan emperyalizmine karşı savaşla geçti. Biz buraya Amerika’nın hapishanelerinden, işkencehanelerinden geçerek geldik. Türkiye’nin Avrasya cephesinde yer alması ve Amerikan emperyalizmine karşı direnmesinde Vatan Partisi’nin en etkin rolü oynadığını bütün dünya yazıyor, çiziyor; Amerikan, Alman, Rus, Çin, İran ve Batı basını bunu kabul ediyor.

Burada bir fitne var; bu bir savaş görevi, bir kara propaganda görevi. Amaç, Türkiye’nin milli kuvvetleri içerisinde ayrılık, gayrılık, fitne ve fesat yaratmak. 15-16 Temmuz’da herkes imtihandan geçti. O gece FETÖ’cü NATO subaylarının önünde hiçbiri kahraman değildi. İYİ Parti’nin skandalı, Kılıçdaroğlu’nun o gece NATO’cu generallerin, Amerika’nın komutanlarının önünde kedi gibi olması… Bunlar Türk milletinin ve ordusunun Amerikan emperyalizmine ve Gladio’nun tertibine karşı direnişini paylaşmadılar. Şimdi ise Amerika’ya direnen Türk ordusunu hedef alıyorlar. Eskiden Türk ordusunun başında Gladio generalleri, NATO generalleri varken onların önünde kedi gibiydiler; onlara karşı böyle bir cesaretlerini hiç görmedik.

Bu noktada iki şeyin altını çizmek lazım. Vatan Partisi, milli devleti savunma kararlılığında bir kale gibidir. “Burayı yıkarsak, burayı devirirsek kaleyi daha rahat geçeriz” diye düşünüyorlar. Ergenekon tutuklamalarında da FETÖ’cü savcılar “Bir numaralı hedefimiz Doğu Perinçek’in partisi” dememişler miydi? ATV’deki haber bültenlerinde Zekeriya Öz’ün açıklamaları yayınlanmıştı. Hedef alınan iki güç var: Siyaseten Sayın Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan’ın ve Vatan Partisi Genel Başkanı’nın şahsında siyasi önderlik, esas olarak da Türk ordusu. Ergenekon-Balyoz süreçlerinde de aynısı yapılmıştı; Türk ordusunun komutanları ve Vatan Partisi hedefteydi.

(Program molası sonrası)

Sayın Genel Başkan’a şunu sormak istiyorum: Kılıçdaroğlu, “Biz değiştik, artık halkın partisiyiz, hangi yanlışları terk ettiysek saray tam odur” diyor. Burada tam ne demek istiyor? Cumhuriyet Halk Partisi’nin Atatürk’ten ve İsmet Paşa’dan gelen bir karakteri ve geleneği vardı. CHP, Atatürk’ün kişiliğinde padişahların devletine karşı isyandan gelen bir partiydi. Atatürk Nutuk’un 10. sayfasında, “Padişah hükümetine karşı isyan etmek lazım geliyordu” der. Başarılı oldular, saltanatı yıktılar ve yeni bir devlet kurdular. Şimdi Kılıçdaroğlu, “Artık onlardan değiliz” diyor; yani “Atatürk’ten, Fevzi Çakmak’tan, Türk Devleti’nden, milli devletten değiliz; Amerika’nın partisi, PKK’nın dostu olduk” diyor. Bunu çok açık söylüyorlar çünkü mücadele kızışıyor ve saflar netleşiyor.

Kılıçdaroğlu bir oyuncak kuvvettir. Hangi güç adına Türk komutanlarına “Haddinizi bilin” diyorsun? Kimsin sen? Arkanda 6. Filo mu var, Amerika’nın uçakları mı var? Ancak Amerika’nın gücüne güvenerek Türk komutanlarına meydan okuyabilirsin. Türk komutanları Türkiye’nin obüs yapmasını, kendi silahını üretmesini alkışlayacaktır; bu, bir milli tavırdır, özgüvenin alkışlanmasıdır. Orada bir siyasi parti liderini alkışlamıyorlar.

(Anayasa tartışmaları)

Anayasadan “Türk” adını çıkartmak, Amerika’nın Türkiye’ye dayattığı bir projedir. Türk’ü çıkarttığın zaman ortada Türkiye kalmaz. Milletsiz devlet mi olur? Millet çağından sonra devletler milletlerin devletidir. Siz Türk milletini çıkarttığınızda, kimin anayasasını yapıyorsunuz? “Herkes kendisini bulacak” diyerek Türkiye’yi bir kalabalığa dönüştürmeye çalışıyorlar. Bizi birleştiren şey Türk milletidir. Bu “Türksüz Anayasa” teması ile Kılıçdaroğlu’nun Türk ordusuna düşmanlığı birleşiyor; aynı cepheden iki ayrı saldırı. Biri Türkiye’yi ordusuz ve komutansız bırakmak, diğeri ise o ordunun koruduğu Türk devletini ve anayasasını tasfiye etmektir.

CHP de bu sürece ortak oldu. İbrahim Kaboğlu’nun hazırladığı ve Kılıçdaroğlu’nun ön sözünü imzaladığı metinde “Türk” kelimesini çıkartmışlardı; inkar etseler de imza ve logoyu yayınlayınca kabul etmek zorunda kaldılar. Ben hapisteyken, mahkeme salonunda o FETÖ’cü yargıçlara “Türkiye’yi bölmek isteyenler, anayasadan Türk milletini silmeye kalkanlar mahvolacak” demiştim. Ve mahvoldular! Şimdi onlar hapiste, ben buradayım. Bugün de aynı şeyi söylüyorum: Türk milletini anayasadan silmeye kalkanlar, Türk komutanlarına hakaret edenler yine mahvolacaklar.

Zafer Partisi ve Ümit Özdağ’ın “yerli ve milli katil” başlığıyla yürüttüğü kampanya ise korkakça bir iftiradır. “Biliyorsan söyle bakalım, gücün yetiyorsa” diyoruz. Biz mahkemede isim vermekten çekinmedik; “Siz, sizin efendileriniz, sizin iktidarınız mahvolacaksınız” dedik. Bu korkakça tavırlar onlara yakışıyor. Eğer gücün yetiyorsa kim olduğunu söyle. Böyle “kim” diye ortaya bir şey atılmaz, çamur atılmaz. Mert ol, eğer bir şey söylemek istiyorsan yumurtla onu, söyle; söyleyemiyor.

Ümit Özdağ partiyi kurup açıklamalar yaptıktan sonra siz iki noktaya dikkat çekmiştiniz: Birincisi NATO ile ilgili programlarında yer alan madde, ikincisi ise izledikleri çizginin tamamen ABD’nin işine gelen, onların kaos planlarına hizmet eden bir çizgi olması. Tabii NATO’cu bir parti, programlarında var.

Sizin geçen sene Aralık ayında, sanırım Nisan’dı galiba, yaptığınız bir açıklamayı arşivden çıkardım. Çankaya ilçesinin kurultayındaki konuşmanızda, Zafer Partisi ve Genel Başkanı’nın tamamen Türkiye’de Amerika’nın kaos planlarına hizmet eden bir faaliyette bulunduğunu, Afgan düşmanı olduğunu söylemiştiniz. Amerika’yı, İsrail’i bırakıyor, onlara sırtını dönüyor; çünkü arkasındaki kuvvetler onlar. Nereye vuruyor? Fukara Afgan’a, fukara Suriyeliye vuruyor. Amerika var, İsrail var ama onlar Zafer Partisi’ni sahaya sürüyor.

Şimdi bugünkü Bahçeli’nin konuşmasından bir bölüm: “Adına Zafer denilen, yenilmiş ve casuslar şebekesine dönmüş marjinal bir partinin ümitsiz vakası, ‘hepimiz katilin kim olduğunu biliyoruz’ açıklamasıyla Cumhuriyet savcılarının görev alanına giren bir açıklamada bulundu. Bu istihbarat fosiline bildiklerini sormak kuşkusuz şerefli Türk savcılarının ana görevidir.” Bahçeli mert bir şekilde diyor ki: “Kim olduğunu biliyorsan git savcıya söyle.”

Bakın, şimdi “milli” ve “yerli” kavramlarını da kirletmeye çalışıyorlar. Yani “milli olan katil, yerli olan katil” algısı yaratıyorlar. Amerikan emperyalizminin yanından ancak böyle olunur. Yani yerliler, milliler katil olacak; Amerika’nın ve İsrail’in maşaları ise katil olmayacak, şerefli insanlar olacak. Bu istihbarat fosiline bildiklerini sormak, şerefli Türk savcılarının görevidir. Mertse gitsin, savcıya “falanca” desin. Şimdi de parti binalarına “Yerli ve milli katil kim?” yazılı afişler asacak kadar küçülüp yerin dibine geçtiler.

Sayın Perinçek, Bahçeli “casus şebekesi” diyor, Zafer Partisi diyor, Ümit Özdağ diyor, “Ümitsiz Vaka” diyor. İki taraf arasındaki fark bu; biri “siz casus şebekesisiniz” diyor, diğeri ise “kim?” diye geveliyor. Öte yandan “beşinci kol faaliyetlerinin farkındayız, seçime kadar her türlü provokasyon beklenmelidir” uyarısında bulunuyorsunuz. Türkiye’nin milli güçlerini zaafa uğratmak, Türk milleti içerisinde kargaşalıklar çıkarmak, orduya ve liderlere güvensizlik yaymak için çeşitli provokasyonlar deniyorlar.

Tam bu sırada Enver Altaylı, isminizin geçtiği bir açıklamada bulundu. Avukatı aracılığıyla paylaştığı 8 Ocak tarihli metinde; sizin hedef göstermeniz sonucu 7 bin civarında MHP’linin katledildiğini iddia ediyor. Kılıçdaroğlu’nun bugünkü konuşmasından iki gün önce yazıldığı anlaşılan bu belgeyle, “Doğu Perinçek’in elinde ülkücü kanı var” diyor.

Vatan Partisi 1970’li yıllarda, sol ile ülkücüler arasındaki silahlı çatışmalarda hiçbir şekilde cephe tutmadı, aksine bu çatışmaların karşısında tavır aldı. Mahallelerde, üniversite kapılarında “şebekesi olan okula girsin, hiçbir şekilde şiddet kullanılmasın” dedik. O çatışmaların arkasında Amerika Birleşik Devletleri vardı. Vatan Partisi, Gladio’nun Türkiye’yi 1980 darbesine sürüklemek için istikrarsızlık yarattığını söyledi. Türk gençlerine “birbirinize kurşun sıkmayın” dedik. Hiçbir zaman vurucu, kırıcı, katleden tarafta olmadık. Bize karşı saldırı olduğunda kendimizi savunduk, bunu herkes bilir.

Altaylı bu açıklamayı, Sinan Ateş cinayeti bağlamında yapıyor. MHP kitlesiyle Vatan Partisi kitlesini tekrar çatışmaya sürüklemek, birbirlerine güvensizlik duymalarını sağlamak istiyor. Bu da bir Amerikan projesidir. Ancak bunu başaramazlar. Biz 1980 öncesinde değiliz. Üstelik Vatan Partisi bugün de hiçbir şekilde Türk milleti içerisinde şiddet kullanılmasını onaylamıyor. Fakat birisi kapıdan girip bize silah sıkmaya kalkarsa cezasını görür.

Sinan Ateş cinayetinden sonra Amerikan güdümlü medya, önce Süleyman Soylu’yu, sonra Devlet Bahçeli’yi hedef aldı. Şimdi de Enver Altaylı üzerinden bir kampanya yürütülüyor. Bu cinayetin Milliyetçi Hareket Partisi’ne zarar verdiği çok açık. Bu, MHP’yi zayıflatmak için planlanmış bir Gladio cinayetidir. Türkiye’yi kaosa sürüklemek isteyenler, Meral Akşener’i nasıl PKK’nın yanına çektiyse, aynı kuvvetler bu cinayeti de işletiyor. Enver Altaylı; askeri casusluktan, FETÖ ile bağlantıdan 23 yıl 4 ay ceza almış biridir. Onun “milli katil” sorusu, milli kuvvetler arasında ihtilaf çıkarma çabasıdır.

Şimdi yeni konuya, HDP’ye geçelim. Geçtiğimiz hafta HDP’nin hesapları donduruldu. Vatan Partisi Genel Başkan Yardımcısı Ethem Sancak, Anayasa Mahkemesi önünde HDP’nin kapatılması talebini dile getirmişti. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Bekir Şahin de “HDP, PKK’nın asker alma şubesidir” diyerek kapatmanın hukukiliğini vurguladı. Bu süreçte AK Parti’nin HDP ile görüşme trafiği başlatması ve ardından HDP tarafından reddedilmesi, AK Parti açısından bir rezalettir. Anayasa yıkıcılarının kapısını çalmak büyük bir hatadır. Onlar sizi muhatap kabul etmiyor, adam yerine koymuyorlar.

Bu koşullarda, yani PKK’ya karşı sınır ötesi operasyonlar sürerken, düşmanın kapısını çalıp “gel beraber anayasa yapalım” demek, AK Parti’nin tutarsız bir konumda olduğunu gösteriyor. Vatan Partisi, PKK’nın kapısını çalmaz. PKK’nın teröristlerini öldürmek için emir verip, bir yandan da onların siyasi temsilcilerini meşrulaştıramazsınız.

Kılıçdaroğlu, “teröriste özgürlük” temalı açıklamalar yapıyor. Oysa terörist siyasal parti kuramaz. Terör örgütüne asker toplama yetkisi, mali yardım ve 480 milyon TL gibi kaynaklar sağlarsanız, “PKK’nın finans kaynaklarını keseceğim” demenizin bir anlamı kalmaz. Böyle yaparsanız terör örgütünü bitirebilir misiniz? Çok açık söylüyorum; terör örgütüne özgürlük yoktur, parti kurma hakkı yoktur, parti faaliyeti olamaz. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde terör örgütünün konuşma hakkı yoktur. Bunların özgürlükle, demokrasiyle ilgisi yoktur. Demokraside “Devleti yıkacağım, vatanı böleceğim” diyeceksiniz ve onlara demokrasi tanıyacaksınız; böyle bir demokrasi yok. Dünyanın hiçbir yerinde; Fransız devriminin, Amerikan devriminin, Batı demokratik devrimlerinin getirdiği demokrasi ile Kılıçdaroğlu’nun savunduğu sözde demokrasi ve hürriyetler arasında en küçük bağ olmadığı gibi tam bir zıtlık vardır. Gerek Fransız, gerek Amerikan, gerekse İngiliz devriminde; teröre ve şiddete karşı demokrasi, şiddetle cevap vermiş ve onu ezmiştir. Demokrasiler öyle kurulmuştur.

Bugün Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Bekir Şahin, Yüce Divan salonunda 45 dakika boyunca konuşma yaptı. Temel vurgularından birisi, davalı partinin terör örgütünün sözde asker alma dairesi gibi faaliyet yürüttüğüdür. Burada kanıt olarak Diyarbakır annelerini gösteriyor, onların mücadelesini anlatıyor. En son da davalı partilerin terör örgütü PKK’yı kınamadığını, PKK’yı terör örgütü olarak görmediğini, silahlı halk hareketi olarak tanıdıklarını ifade etti. Bekir Şahin’in sözlü savunmasında söylediği şey, aslında onların terör örgütünün doğrudan aleti olarak çalıştığıdır. Sayın Başsavcımız bence orada HDP’ye karşı insaflı davranmış. HDP terör örgütünün bir şubesi gibi; onun emrinde çalışıyor, ona adam topluyor, terörist topluyor, para topluyor. Hatta kendi elindeki belediye imkanlarını terör örgütüne tahsis ediyor. “Terör örgütü olarak görmüyor” demek bunlar için oldukça insaflı ifadelerdir.

Peki, HDP kapatılmalı mı? Kapatılması şart. Eğer Türkiye bir devletse, Atatürk’ün kurduğu devlet ise onu 24 saat içinde kapatması lazım. HDP’nin kapatılmasının Türkiye’yi savunan kuvvetlerin oy kaybına yol açacağını düşünenler yanılıyor; tam tersine oyları artar. HDP’yi kapatmak, oradaki vatandaşlara “Bu Türkiye’de bölücülere hayat yok, Türk devleti bölücülere hiçbir zaman izin vermeyecek” mesajını verir. Sözde Kürdistan adı altında, Amerika’nın güdümünde ikinci bir İsrail devleti kurma hayalleri son bulur. HDP’yi kapattığınızda o oylar Türkiye’nin milli güçlerine, milli partilerine yönelir. AK Parti’nin “HDP bir oy deposudur, kapatılırsa oyları başka yere gider” anlayışı çok yanlıştır.

Mehmetçik PKK’ya karşı görevini yaparken, teröristi etkisiz hale getirerek halkımıza “Bunlara hayat yok, hedeflerine ulaşamayacaklar” mesajını veriyor. Bu mesajı Anayasa Mahkemesi’nin de, Türk devletinin diğer kesimlerinin, yargının ve hükümetin de vermesi lazım. Yalnız asker ve polisin “Bunlara hayat yok” demesi yetmez; devletin toptan bu tavrı sergilemesi gerekir.

Diğer yandan, Suriye ile yürütülen süreç çok faydalıdır. Türkiye’nin savunma bakanlarının Rusya ve Suriye ile görüşmesini bir çığır olarak değerlendirdik. Ancak bu sürecin başarısı için bazı zorlukları da görmemiz lazım. Ne yazık ki AK Parti hükümeti, Suriye devletine muhalifleri iktidara ortak yapma gibi dayatmalarda bulunabilir. “Anayasanızı dışarıdan yapsınlar, Cenevre süreci olsun” gibi şartlar koşarlarsa bu iş yürümez. Ne Rusya, ne Suriye, ne de İran bunu kabul eder. Bu büyük bir tarihi fırsatı heba etmek olur.

Seçim sürecine gelince; Vatan Partisi seçim çalışmalarını hızlandırdı. Şırnak’ta, Mardin’de, Mazıdağ’da hem HDP’den hem de İYİ Parti’den büyük gruplar halinde partimize katılımlar oluyor. HDP kapatılsın dedikçe, HDP tabanından Vatan Partisi’ne yönelim artıyor. Vatan Partisi sistemin dışındaki partidir; sisteme boyun eğmeyen, Türkiye’nin bağımsızlık ve üretim sistemini getirecek olan partidir. Amerika’nın kurduğu sistemi yıkacak olan biziz. Bu yüzden sistem, Vatan Partisi’nin üstünü kapatmaya çalışıyor. Medya organları bizi görmezden gelse de Türkiye’nin önünü açacak olan Vatan Partisi’dir. Vatan Partisi’nin %7 barajını aşıp meclise girmesi, Türkiye’nin kaosa sürüklenmesini engelleyecek ve bağımsızlığını koruyacak tek çözümdür.

Türkiye’nin önünde iki seçenek varmış gibi gösterilen Atlantikçi düzene karşı milletimiz bir çıkış yolu arıyor. Vatan Partisi o çıkış yoludur. 15-16 Temmuz gecesi Amerikan gladiyosuna karşı Türk milleti ayağa kalkmıştı; şimdi de Türk devleti Amerika’nın çizdiği sınırların dışına çıkmıştır. Kimse bu süreci tersine çeviremez. Özellikle Diyarbakır’dan Ferdi Tanan Başkan’a da ulaşan isimler, “Bu büyük bir hata. Bunu anlatsa anlatsa, cezaevinde kalan Doğu Perinçek anlatabilir; nasıl büyük bir hata olduğunu,” diyorlar. Evvela cezaevinin müze yapılması kararı doğru mu? Çok yanlış. Neden? Çünkü Diyarbakır Cezaevi, PKK’yı hortlatan yerdir.

Müze yapılmasının ne zararı olacak? Kütüphane yapalım. Müze yaptığınız zaman, o “PKK Müzesi” oluyor. Yani PKK’nın canlanması, hayat bulması, aşılanması, yeniden dirilişi demek. O müzenin adını koyayım: “PKK’nın Yeniden Diriliş Müzesi.”

Diyarbakır Cezaevinde 1990 sonunda kaldım. Mamak Cezaevinde, 1970 ve 1980 dönemlerinde, Selimiye’de, Haymana’da kaldım. Mamak’ta da Diyarbakır’da da çok ağır zulümler oldu. O dönem PKK bitmişti, Öcalan Suriye’ye kaçmıştı. Diyarbakır Cezaevindeki zulümle PKK yeniden dirildi, hortlatıldı. Çünkü tutukluların aileleri o zulmü gördü, bu durum bir dayanışma ateşledi ve haksızlık yüzünden infial oluştu. Orada müze yapmak, PKK’nın yeniden dirilişini anıtlaştırmak demektir. Müze kültürel ve tarihsel değerleri yaşatmak için yapılır, burada ise PKK’yı yaşatma çabası söz konusu.

Cumhurbaşkanımızı bu konuda çok hatalı görüyorum. Orası kütüphane yapılabilir; Diyarbakır gibi tarihi bir kentin uygarlık mirası, tarihi eserleri sergilenebilir. Ama cezaevi olarak müze yapılması çok büyük yanlış. Kültür Bakanlığı bu işin üzerinde çalışmalı. Diyarbakır’a gelen turistler internetten gezilecek yerlere bakıyor. Onları “PKK’nın Diriliş Müzesi”ne soktuğunuzda ne düşünürler? Bizim kendi insanlarımızı, Türk milletini düşünelim. O müze, yerli ve yabancı herkese PKK’yı yeniden diriltme imgesini verecektir. En tehlikelisi, bu müzenin PKK’yı meşrulaştırmasıdır.

Devletin, orduyla, polisle, yargıyla bir direniş sürecine girdiği ortamda; geçmişteki hataları, ayıpları devamlı milletin önüne koymanın, devlete güvensizlik aşılamanın hiçbir faydası yok, aksine büyük zararı var. Diyarbakır Cezaevini müze yapma fikri zaten PKK’nın fikridir. Kültür Bakanlığı’nın bu projeye girişmesi, AK Parti’nin o “Kürt Açılımı”ndan kalan tortuları ve tutarsızlıklarıdır.

Diyarbakır’a Şeyh Said heykeli koymak da büyük bir hata. Türk devletine isyan etmiş, Türk askerini şehit etmiş bir adamın heykelini dikmek ve ardından cezaevini müze yapmak kabul edilemez.

Diğer bir konu, ODTÜ’de yaşanan hadiseler. Savunma sanayii etkinliğini Türkiye Gençlik Birliği üyesi gençler planlarken, rektörlük PKK’yı koruyan bir karara imza attı ve etkinlik malzemelerinin parçalanmasına yol açtı. TGB Genel Başkanı geri adım atmadı, üniversite yönetimiyle görüştü.

Üniversite rektörlüğü burada tamamen Amerika’dan ve PKK’dan yana bir tavır alıyor. Türkiye’nin kendi silahlarını üretmesi, savunma sanayiini kurması; vatansever olan herkesin desteklemesi gereken çabalardır. Bunun karşısında ise Amerika Birleşik Devletleri var. 1968 kuşağı, Amerikan emperyalizmine karşı Komer’in arabasını devirip yakmıştı. Bugünün sahte solcuları ise 68’e ihanet ederek o arabanın camlarını siliyor; Amerikan emperyalizminin emriyle savunma sanayiimize hücum ediyorlar. Bu çok öğretici bir olaydır; Türkiye’de solun bir kısmı nasıl devşirildi, nasıl Deniz Gezmişlere ve Mahir Çayanlara ihanet etti, burada görüyoruz.

Bu saldırıdan sonra TGB’ye çok sayıda insan üye oldu. ODTÜ rektörü, 20-30 tane terör yandaşına teslim oldu, onları himaye etti. ODTÜ’nün geleneğinde anti-emperyalizm ve vatanseverlik vardır. Mevcut rektör, bu gelenekle bağdaşır işler yapmıyor.

Son olarak, Barış Atay’ın şehitlerimizle ilgili sözleri büyük tepki çekti. “Çözüm sürecini bitiren iki polisin infaz edilmesi” diyor, “şehit” kelimesinden rahatsız oluyor. Bunlar, PKK’nın koltuklarının altına sığınan, Türk milletinin değil, PKK’nın milletvekilleridir. Milliyetçiliğe karşı olduğunu söylüyor; oysa bütün sosyalist devrimler vatan savaşıyla, milliyetçilikle yapıldı. Lenin’in, Stalin’in, Mao’nun, Castro’nun vatanı yok muydu? Bu tür sahte solcuların vatanı, milleti, kimliği yoktur. Şehit kavramına karşı çıkmak, vatanın ve milletin varlığına karşı çıkmaktır. Geçmişte olduğu gibi, bu tür fikirlerle gelecekte de hiçbir devrim yapılamaz. Siz yıllar önce Karen Fogg’un postalarını açıkladığınızda, Karen Fogg’un hedeflerinden biri Barış Atay gibi vatansız, milletsiz, kendi tarihine düşman nesillerin yetişmesiydi. Sizin açıkladığınız belgelerden birinde, bunun için fonların da verildiği açıkça ifade ediliyordu. Buna “Türk tarihinin hakkından gelmek” diyorlardı. Ama şunu söyleyeyim; biz o Barış Atayları da vatansever, milletine bağlı solcular haline dönüştürürüz. Vatan Partisi’nin bu birikimi ve gücü var. Hayatımız bunun binlerce, on binlerce örneğiyle dolu. Biz birçok vatansız solcuyu gerçek devrimci, bilimsel sosyalist hale getirdik. Dünyadaki bütün büyük devrimci hareketler bunu başarmıştır. Bu arkadaşlarımızı da o vatansever, milletsever, gerçek sosyalistler haline getiririz. Kendimize de onlara da güveniyoruz.

İyimserlik bir gerçektir; bunun o kadar çok örneği var ki… Barış Atay gibiler… Siz yoğunluğunuzdan ve çalışmalarınızın kapsamından dolayı Barış Atay’ı pek tanımıyorsunuz. Barış Atay, PKK olmasa -meclise girmeyi bırakın- Türkiye Gençlik Birliği’nin herhangi bir eğitimine katılsa, orada kalacak düzeyde biridir. İyi yetiştirirsek kalabilir de… HDP kapatılırsa böyle isimleri, hatta kapatılmadan da kazanabiliriz. Kazanamayacağımız tek bir insan yoktur. Genel Sekreterimiz Sayın Özgür Bursalı, son kurultayda çok önemli bir şey söyledi: Vatan Partisi hırsızları namuslu, alçakları yüksek, tembelleri çalışkan yapar; karşı devrimcileri devrimciye dönüştürür.

Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi 1977 yılında toptan bize katılmıştı. O dönemin solcularının teorik düzeyi ile bugünküleri karşılaştırıyoruz; onları da kazanacağız, zaten kazanıyoruz. Şu anda da Vatan Partisi’ne çeşitli sol partilerden katılan arkadaşlarımız var ve kazanmaya devam edeceğiz.

“Türkçe edebiyat” tartışmasına gelince… Bu eski bir tartışma. Biz 3-4 sene önce Aydınlık’ta yazı dizisi olarak işlemiştik. Edebiyatımızın çınarları, Osman Şahin başta olmak üzere, Türk edebiyatını Aydınlık sayfalarında çok güzel müdafaa etmişti. Şimdi bu tartışma yeniden alevlendi ama bu sefer Türk edebiyatı mevzisini savunan edebiyatçılar atağa geçti. Hürriyet Gazetesi’nin birinci sayfasında ve çok izlenen televizyon kanallarının gündeminde yer aldı. Bu, kültürel anlamda millicilerin bir atağı olarak değerlendirilebilir.

Edebiyat nedir? Bir toplumun kültür ürünlerinin, yani emeğiyle yarattığı manevi değerlerin yazılı olanlarına edebiyat diyebiliriz. Edebiyat sadece dilden ibaret değildir; bir dille yapılır ama bir edebiyatı sadece dille anmak bilimsel değildir. Mesela Almanca, İngilizce, Fransızca, Çince veya Rusça edebiyat yoktur; Alman, İngiliz, Fransız, Çin ve Rus edebiyatı vardır. Çünkü edebiyat yalnız dil değil, o milletin tarihsel birikimi, tecrübesi ve değerlerinin yazılı metin haline getirilmesidir.

Orhun Yazıtları, Kutadgu Bilig, Divânu Lügâti’t-Türk var. 11. yüzyılda, yani 1070’te yazılan Divânu Lügâti’t-Türk varken, o dönemde başka hiçbir ülkenin sözlüğü yoktu. Alman, Fransız, İngiliz sözlüklerinin hepsi bizden çok sonradır. Ayrıca 8. yüzyılda Japonya’da kaybolan bir Türkçe sözlük, hatta M.S. 1. yüzyılda Sienpilerin (Türk kavmi) sözlüğü var. Ünlü Fransız sinolog Pelliot, Leningrad’daki konuşmasında Çin tomarları içinde bir Sienpi sözlüğü bulduğunu ve bunun Türkçe olduğunu ifade etmiştir. Kızım İpek Yolu tarihçisi Kiraz Karavit, şimdi o sözlüğün peşine düşecek. Dolayısıyla bu kadar köklü bir tarihe sahip bir milletin edebiyat ürünlerini “Türkçe edebiyat” diye anmak, “Türk edebiyatı” dememek büyük bir yanlıştır, bilimsellikten kopuştur.

İtiraz, “kapsayıcı olmak” adına yapılıyor. Hayır, Türklükten vazgeçerek kapsayıcı olunmaz; bu sadece Türk düşmanlarını memnun eder. Nazım Hikmet’e, Melih Cevdet’e, Atilla İlhan’a, Necati Cumalı’ya “Türkçe edebiyat” kavramını kabul ettirebilir misiniz? Mümkün değil. Onların hepsiyle yakın dostluklarım oldu; hiçbirine bu ifadeyi kabul ettiremezsiniz.

Haftanın kitabı olarak Soner Polat’ın “Atatürk’ün Ordusu” kitabını öneriyorum. Kılıçdaroğlu’nun Türk Silahlı Kuvvetleri komutanlarına yönelik hayasız saldırısına, biz komutan mevzisinden cevap veriyoruz. Soner Polat çok büyük bir entelektüel ve partimizin genel başkan yardımcısıydı. Onu saygıyla anarak “Atatürk’ün Ordusu” kitabını öneriyoruz. Türk ordusuna düşmanlık edenlere de Harbiye Marşı ile Türkiye’ye yakışan vakarla yanıt vermiş olalım.

Paylaş