Çıkış Yolu • 04.01.2023

Çıkış Yolu • 04.01.2023

İzlediğiniz için teşekkür ederim. Merhabalar efendim, hoş geldiniz. 2023’ün ilk yayınında sizlerle birlikteyiz. Her hafta olduğu gibi Vatan Partisi Genel Başkanı ve Vatan Partisi Cumhurbaşkanı Adayı Sayın Doğu Perinçek’e gündeme ilişkin sorularımızı soracağız; sizlerin merak ettiklerini de aktaracağız.

Bugün yanımızda Aydınlık Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Mustafa İlker Yücel var. Ancak yayına başlarken önemli konuklarımız var, önceliği onlara vereceğiz. Sirkeci Tahtakale Vakıf Han esnaflarından Sayın Necati Balcıoğlu, Sayın Muhammed Erdem ve Sayın Kılıç Aslan Durak bizlerle. Yıllardır orada ticaret yapıyorsunuz, sorunlarınızı bir de sizden dinleyelim. Muhammed Bey, sizinle başlayalım.

Öncelikle merhabalar, bize bu kürsüyü sağladığınız için teşekkür ederim. Babam Tahtakale’de 25-30 yıldır esnaflıktır. Hukuk fakültesini bitirip avukatlık ruhsatımı aldıktan sonra baba ocağımız olduğu için döviz işine döndüm; yaklaşık 2-3 senedir bu işle meşgulüm. Malum, pandemiyle beraber dünyanın yaşadığı bir enflasyon belası var. İnsanlarımızın alım gücü düştü, bu durum esnafa çok ciddi yansıdı. Enflasyonla beraber işverenin giderleri kalem kalem saymakla bitmeyecek şekilde yükseldi. En önemlisi kira ücretleri; Vakıflar Genel Müdürlüğü, 2023 yılı için kira bedellerini çok fahiş bir artışla, yaklaşık yüzde 300 oranında güncelledi.

Bunun yanı sıra asgari ücret zamlarıyla artan işçi maliyetleri, sigorta primleri ve maktu vergi harçları da yüzde 122 oranında zamlandı. Bunların hepsini topladığımızda büyük bir yük altındayız. Tahtakale Vakıf Han esnafları olarak bu duruma bir serzenişimiz var.

Peki, mülk sahibi olarak Vakıflar Genel Müdürlüğü ile kiracı ilişkisi mi yaşıyorsunuz?

Evet, vakıflarda kiracı olmak zorundasınız, mülk edinemezsiniz. Devletin belirlediği kira bedeline uymak durumundayız fakat bu son artış, yükümüzü taşınamaz hale getirdi. Sizce makul artış ne olmalıydı?

TÜFE rakamı aralık ayında yüzde 72,60 açıklandı. Biz de en azından buna yakın bir artış bekliyorduk. Hatta esnaflar o kadar çaresiz ki, “İki katına çıksaydı razı gelirdik” dediler. Neden yüzde 300 gibi bir rakama tevessül edildi, bir bilgimiz yok. Kira bedelimiz 6 bin 500 TL’den 23 bin TL’ye çıkarıldı.

Necati Bey, bu zamlar geri çekilmezse ne olur?

Hükümet konutlarda yüzde 25 sınırı getirirken, piyasada yüzde 77 TÜFE varken bu artışlar kabul edilemez. Esnaf zaten elektrik, su, doğalgaz ve personel giderleriyle boğuşuyor. İnanın 127 dükkânın ancak 27’si kendini kurtarıyor. Esnaf sırf dükkânı açık tutabilmek için direniyor. İflas tehlikesi karşısında olanlar var; dükkânlar sürekli el değiştiriyor. Biz yılların verdiği birikimle ayaktayız, yoksa iş yaparak ayakta kaldığımız yok.

Vakıfları aradığımda, “Enflasyon yüzde 300, bilmiyor musunuz?” dediler. “Siz başka bir enflasyona mı tabi misiniz?” diye sordum. “İtiraz edecekseniz dava açın” yanıtını aldım. Bizim tek isteğimiz, bu kira artış oranının makul seviyelere çekilmesi.

Kılıç Aslan Bey, siz ne eklemek istersiniz?

Bizim katımızda 2 bin lira olan kira 6 bin liraya çıkarıldı. Sadece dükkân kirası değil, ev kiraları ve faturalar da bizi bitirdi. Yeminle söylüyorum, evde doğalgazı kısmak için üzerime hırka giyerek yemek yiyorum.

Muhammed Bey, siz Vakıflar Genel Müdürlüğü ile görüşebildiniz mi?

Evet, şifahen görüştüm. 2016’dan beri rayiç bedel uygulaması yapılmadığını savunuyorlar. Ancak bu kira ilişkisi bir müktesep haktır; yıllardır kiralar aksatılmadan ödenmiş. Şimdi ise “rayiç bedel” diyerek bizleri cezalandırıyorlar. Dışarıdaki özel mülk sahipleri dahi piyasa şartlarını gözeterek bu seviyede zam yapmıyor.

Her sene vakıflar kira kontratını günceller ve biz de o artışları kabul ederdik. Ancak bu seferki durum bambaşka. Tebligat elime ulaştığında şok yaşadım. Devletimiz iş yerleri için TÜFE oranında artış önerirken, vakıfların yüzde 300 zam yapması kabul edilemez. Hükümetimiz kendi kiracısı için bile daha makul davranırken, kamu kurumunun esnafına karşı bu kadar sert olması vicdanları yaralıyor. “Bu sene ne oldu?” dedi. “Ne yapalım, zamanı nasıl istersen öyle yapalım,” dedim. Hükümet, “Yüzde yirmi beş zam,” açıkladı; yüzde yirmi beş imzalı. “Ben de canın sağ olsun,” dedim. “Valla siz vakıf gibi davranmışsınız.” Benim kiram da bin altı yüzden dört bin altı yüze çıktı mesela. Yani yüzde üç yüz artış… Hükümetin kendi vaatlerine uyması lazım. “Enflasyonu yüzde yirmi beş, yüzde otuz seviyelerine çekeceğim,” diyorlar. Yüzde 200-300 oranında zam yapmakla vatandaşa alay edildiğini düşünüyorum. Hükümet bizimle adeta alay ediyor. %200-300 enflasyon karşısında söyleyecek laf bulamıyorum. Yetkililerin bununla ilgilenmesini rica ediyoruz.

Bir de şunu söyleyeyim: Hanların yakıtı, gece bekçisi, gündüz bekçisi, elektrik, su parası, milleti kullandığı tuvaletlerin masrafları, abdest alınan yerlerin giderleri; hepsini han sahipleri ödüyor. Bizim Vakıf Han’da asansör dahil bütün masrafları esnaf ödüyor. Bak, 350 lira şu an her bir dükkan aidat ödüyor. İnanır mısınız, bekçi temizlik için dolaşıyor, esnafın durumunu en çok o görüyor; nasıl iş olup olmadığını, kimin ne durumda oturduğunu… Biz dördüncü kattayız; düşünün, dördüncü katta insan geçmiyor. Yüzde üç yüz zam yapıyorlar. Yani cadde katı bile olsa yapılmaz, hele hanın dördüncü, beşinci katına böyle zamlar çok abes bir şey.

Bekçiye dedim ki; “Gel hanın durumunu, esnafın halini anlat. Sen bizden daha çok görüyorsun. Biz dükkana kapanıp internete bakıyoruz, iş olur olmaz oturuyoruz. Sen geziyorsun, her şeyi görüyorsun.” İnanın her on günde bir bizim han bekçimiz anons ediyor; “Suyu kapatacağız, elektrik kesilecek” diye. Aidatlar zor ödendiği için her 15 günde muazzam bir anons yapıyor. Esnafın durumu bu kadar vahim. Piyasalar vahim; sadece biz değil, genel piyasa böyle. Kazanç genelde dövizle oluyor ama adam malı sattığı zaman aldığı parayı yerine koyamıyor. Para sabun gibi eriyor. Durum bundan ibaret, ne diyeyim başkanım?

Peki, şimdi Sayın Perinç’e soralım; bu iş nasıl çözülecek?

“Burada nasıl çözülecek bu iş?” sorusuna gelince… Tahtakale Vakıf Han’daki 127 esnafımız sonuna kadar haklı. Gerçekten %300 fahiş bir artış; kaldırılacak bir yük değil. Hükümet bir yandan “Enflasyonu %50’ye indireceğim” diyor, bir yandan %300 kira zammı yapıyor. Bu son derece tutarsız. Esnafın belini bükmek, mevcut düzenin esnafa bakış açısını yansıtıyor. Burada çok büyük bir haksızlık var. Ayrıca bunu duyan diğer hanlar, diğer esnaflar da kirasını artıracak. Bir yerde %200 olması gerekirken %150 yapılmış, bu durum enflasyonu da kırbaçlayan bir olay. Vakıflar ve devlet bunu yaparsa, vatandaş “Ben niye yapmayayım?” diyor. Bu, piyasanın ahlakını da bozuyor.

Vakıf nedir? Vakıf aslında bir hayır kurumudur. Selçuklu’dan, Osmanlı’dan bu yana hukukumuzda vakıf; bir malı veya mülkü insanlara hizmet etmek, iyilik yapmak, ihtiyaçlarını karşılamak için bağışlamaktır. Tepesine binmek, boğazını sıkmak değildir. Bu, vakıf geleneğine ve kültürüne de aykırıdır.

“Sayın Başkanım, bir şey anlatabilir miyim bu konuda? Bir vakıf binasında ortaklıkla iş yaparken ayrıldık, üzerime alacağım diye gittiğimde oradaki bir görevli hanımefendi bana imalı bir şekilde baktı. ‘Siz de mi ayrılıyorsunuz, dümen mi yapıyorsunuz?’ dedi. Dedim, hanımefendi, resmi evrak var, liste var. Karı koca ayrılıyor, iki esnaf birbirinden ayrılmış, çok mu görüyorsunuz? Vakıflar bu konularda o kadar zorluk çıkarıyor ki… Yeminle söylüyorum, vakıf hayır kurumuydu. Benim malım olsa ölsem bir santimini vermem. O çektiğimiz acıları biliyorum. Vakıflar halkın yanındadır, hizmet için kurulmuştur; zorluk çıkarmamalıdır.”

Sonuç itibariyle bu toplum birbirine dayanışma göstererek ayakta kalacak. Devletin esnafın arkasında olması lazım. İdareciler insanları vakıftan da, devletten de bıktırıyor. Vatan Partisi olarak esnafın dertlerini temsil ediyoruz. Programlarımız; zanaatkardan, çiftçiden ve emekçiden yana olan bir üretim devrimi üzerine kurulu. Yarın Vakıflar Genel Müdürümüzü arayacağım ve bu 127 esnafımızın derdini bizzat anlatacağım. %300 kira artışı fahiştir, vakıf kültürüne aykırıdır ve enflasyonu körüklemektedir.

“Başkanım, itiraz dilekçemde de belirttim. İdareciler Ankara’dan, halkın ve vatandaşın çektiğini bilsinler. Yanlış ekonomi politikalarıyla bu zamlar yapılamaz. İnanın, vakıflardan bir yetkili gelse ve sorsa; ‘Sizin gelirlerinizde %300 artış var mı?’ diye. Yok efendim, eriyor! Gelir düşerken kira %300 artıyor. Tahtakale bölgesi rekabetin çok güçlü olduğu bir yer, marjları artıramazsınız. O zamları karşılayacak bütçe daralıyor.”

“Hükümet, uygulamış olduğu politikalarla ülkedeki cari açığı tırmandırıyor. Üretim namına bir şey kalmadı. Bütçe açıkları esnafla beraber kapatılmak isteniyor. Bunun ceremesini de biz çekiyoruz.”

“Teşekkür ederim. Bu iş bizim işimiz, rahat etmek yok, çalışacağız. Türkiye’nin önü açık; çalışkan insanı, iş gücü, emekçisi, zanaatkarı, sanayicisi ve büyük bir tarihi var. Çözümle çıkacağız. Türkiye’de üretim, tarım, hayvancılık ve sanayiye mütamadiyen ağırlık vermemiz lazım. Hazıra dağ dayanmaz. İthalatı bırakıp, üretimi destekleyen politikaları savunuyoruz.”

“Evet, Türk milleti çalışkandır. Pandemi döneminde Amerika dahi esnafına yardım yaparken, bizim hükümetimiz bizden İBAN istedi. Yedek akçelerimiz çarçur edildi. Büyük İskender, Diyojen’e ‘Benden bir muradın var mı?’ dediğinde, Diyojen ‘Gölge etme, başka ihsan istemem’ demiş. Gerçekten Türk milleti de bunu söylüyor; başka bir beklentisi yok.” Yeter ki ağır vergi yükü olmasın; bu ülke çok rahat bir şekilde kalkınır. Buna inancım sonsuz, kesinlikle. Teşekkür ederiz efendim sizlere. Bir de başka bir sürü davet istiyorum teşekkür olarak. Ben sizi, ulusal kanalı devamlı her hafta bütün programları izliyorum; sizin içinizde çalışanlar bile bu elektron olaylarını, mahkemeleri benim kadar bilmiyor. Sizin devamlı üretimden yana, sanayiden yana, çiftçiden yana olduğunuzu duyuyoruz. İnşallah Allah muvaffak eder, başarılı olacağız. Çok teşekkür ediyorum.

Bir iki cümle buyurun. Konumuz vakıflarla açıldı. Bu pandemi döneminde, zor dönemde vakıflara teşekkür ederiz; kiramıza artış yapmamışlardı o zaman. Çok isabetli bir karar almışlardı. Ama şimdi yapılan yüzde üç yüz zam çok acı oldu. Vakıflardan bu kirayla alakalı da bir iyileştirme bekliyoruz. Onu yarın Sayın Vakıflar Genel Müdürü’nü bizzat arayacağım ve görüştükten sonra sizlere bilgi vereceğim. Teşekkür ederiz, sağ olun. Biz, bu sorun çözülene kadar size gelmeye ve sesinizi duyurmaya devam edeceğiz.

Değerli izleyenler, Sirkeci Tahtakale Vakıf esnafını ağırladık, sorunlarını ve çözüm yollarını konuştuk. Bir beş dakikalık aramız var, aranın ardından yine buradayız.

Değerli izleyenler, “Çıkış Yolu”na devam ediyoruz. Şimdi önemli bir haberi sizlere sunacağız. Amerika’nın Türkiye’ye ve önümüzdeki günlere bakışını özetleyen bir rapor yayımlandı. O rapora ilişkin haberimiz üzerine Sayın Perinçek’e sorularımız olacak. Haberimiz gelsin.

İçeride altılı masayla, dışarıda *Foreign Policy* gibi araçlarla Türkiye ve 2023 seçimleri hedeftir. Dünyada yükselen Atlantik karşıtlığından duyulan rahatsızlık açık tehditlere dönüştü. ABD Dışişleri’nin yarı resmi yayın organlarından *Foreign Policy* dergisi, tehditler savuran makaleler yayımlamaya başladı. Derginin editör yardımcısı Alison Meaghen, dünyada 2023 yılında yapılacak seçimlere ilişkin bir makale hazırladı; Türkiye başlığı ise skandal ifadelerle dolu.

Haziran 2023’te yapılması öngörülen Cumhurbaşkanlığı seçimi, Türkiye’nin en kritik seçimi olarak tanımlandı. “Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ı devirecek” ifadesiyle altılı masaya sahip çıkıldı. Masanın adayları arasında CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’ın yanı sıra PKK’nın siyasi kolunun eski başkanı Selahattin Demirtaş da gösterildi ve Demirtaş aklanmaya çalışıldı. FETÖ ve PKK’ya yönelik yargı operasyonları üzerinden seçimlerin adil ve özgür olmayacağı ileri sürüldü. Makalede PKK ve HDP’nin Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde belirleyici rolü olacağı görüşüne geniş yer verildi. Masanın seçimlerin birinci ve ikinci turu için plan yapması gerektiği, her iki planda da HDP’ye mecbur oldukları kaydedildi. Önünde sonunda masanın çoğunluğu elde etmek için PKK’yı resmi olarak masaya oturtacağı belirtildi. Makalenin sonlarına doğru, Türkiye’nin kalbi İstanbul’da yılın son günlerinde bombalar patlatıldığı hatırlatıldı. Yazar Meaghen, “kan gölüne dönüşmeye vaat eden bir ortam” ifadesiyle Atlantik cephesinin esas mesajını verdi. Türkiye açıkça tehdit edildi; 2023 seçimlerinin Türkiye’yi kan gölüne çevireceği savunuldu.

Efendim, şimdi habere ek olarak rapordan tercüme edilmiş kısmı biraz daha ayrıntılı söyleyeyim. Raporda şöyle diyor: “Erdoğan iktidarı elinde tutmaya daha az bağlı kalsaydı ve bir seçim, kan banyosuna dönüşmeyi vaat eden bir ortamda kovulmayı beklemek yerine, kendi isteğiyle daha önce istifa etmiş olsaydı, çok farklı bir mirasa sahip olabilecekti.” Böyle bir ifadeyle ayrıntılandırmışlar. Bence bu habere yazık olmuş, kendimizi eleştiriden başlayayım. Bir sürü kalabalık sözler bir yana, bu haber yalın bir şekilde 2023 seçim ortamının bir kan banyosu ortamı olduğunu söylüyor ve Tayyip Erdoğan’ın da kanla kovulacağını açıkça ifade ediyor.

Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanlığı’nın yarı resmi organı olan *Foreign Policy* bunu yayımlıyor; yani bu Amerikan Devleti’nin resmi görüşü. Doğrudan doğruya Amerika Dışişleri Bakanlığı’nın görüşünü yansıtıyor. 2023 seçim ortamı, kan banyosu, kan gölü… Kavramlar bunlar. Ne demek istiyorlar? Darbe mi? “Kan gölü” derken neyden bahsediyorlar? Burada Türkiye’yi kan gölüne çevirme iradesi var. Tarafsız bir gözlemci değiller; çünkü Türkiye’yi kan gölüne, kan banyosuna çevirme kudreti Amerika Birleşik Devletleri’nde. Başka kim yapabilir bunu?

“Tayyip Erdoğan iktidarda kalmakta ısrar ederse biz onu silahla, kanla deviririz” diyorlar. Yani, “Sen seçimlere katılırsan ben de seni silahla, kan dökerek deviririm ve kovalarım” demeye getiriyorlar. Olay bu. Amerika’nın birçok tavrı içinde bu bir anlam kazanıyor. Dedeağaç, Kavala, Selanik, Larissa, Stefanoviç, Girit’in kuzeyi… Buralara Amerikan üsleri kurmak ne demek? “Kan gölüne çevireceğim” demek. Türkiye’ye Dedeağaç’tan çiçek mi atacaklar? Amerika Birleşik Devletleri’nin son yıllarda İsrail ve Yunanistan ile birlikte yaptığı *Nabıldina* ve *Nemesis* tatbikatları… Turist mi getirecek o Amerikan zırhlıları, 6. Filo, İsrail destroyerleri? Bunlar kan gölü aletleri. Türkiye’ye çevrilmiş namlular var. O namlulardan çıkan bombalar, roketler ne olur? Kan döker.

Sayın Genel Başkan, siz ısrarla oraya dikkat çektiniz. 28 Kasım ile 15 Aralık arasında 10 bin ABD personeliyle, adaları işgal ve denizde savaş senaryosu içeren, tamamen Türkiye ile ABD ordusunun savaşına dayanan “Çelik Şövalye 2023” tatbikatı yapıldı. Yunanlılar da katıldı. Bu isimler eski haçlı seferlerini hatırlatan kavramlar. Türkiye’yi kan gölüne çevirecek olanlar, bu tatbikatları yapanlardır. Türkiye’yi kan gölüne çevirecek içeride bir güç yok; PKK temizlendi, FETÖ temizlendi. Amerika’nın içerideki aletleri ezildi. Ne kaldı? Ege kıyılarındaki namlularını Türkiye’ye çeviren Amerikan üsleri ve Doğu Akdeniz’deki Amerika-İsrail donanmaları kaldı.

Kaos senaryoları hayata geçiyor. Zaten kan gölünde bir kaos vardır, iktidar yoktur. Raporda sandıktan hiç bahis yok; sadece istediği seçeneği tarif ediyor. İmamoğlu diyor, Mansur Yavaş diyor, Akşener diyor. Kandan, kan banyosundan söz ediyor ve “kanla kovalanacak” deniyor. Sonuç itibarıyla kan nasıl dökülür? Silahla, şiddetle dökülür. Türkiye bir dış tehditle karşılaştığı zaman, içeride hangi kuvvetlerin dış tehditle birlikte hareket edeceği zaten bellidir. Cumhuriyet Halk Partisi, İYİ Parti… Bunların Amerika ile birlikte hareket ettiklerini görüyoruz. Zaten Amerika’nın *Rand Corporation* raporlarında ve Biden’ın açıklamalarında bu aktörler var.

Buna nasıl önlem alınır? “Silaha silah.” Bir silahlı tehdit varsa, ona karanfil uzatarak cevap veremezsiniz. AK Parti şu an gül uzatmıyor ama bu tehditleri net bir şekilde göremiyor. Cumhurbaşkanımızın veya AK Parti sözcülerinin ağzından “Türkiye’ye tehdit Amerika ve İsrail’den geliyor” dendiğini duydunuz mu? Bunu söylemeden o tehditlere nasıl karşı koyacaksınız?

Bugün bu haberi *Ulusal Kanal* yayımlıyor. Cumhurbaşkanı’nın etrafında bir sürü danışman var, Beştepe’de maaş alan bir sürü insan var. İngilizce biliyorlar. Bunu okuyup Tayyip Erdoğan’ın önüne koymaları lazım. Ben buradan Sayın Cumhurbaşkanı’na sesleniyorum: *Foreign Policy*, Türkiye’nin seçim sürecine Amerika’nın silahla, şiddetle müdahale edeceğini ilan ediyor. Bir devlet önce tehdidi saptamalı, sonra ona göre bir strateji kurmalıdır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Batı sınırımızda Amerika var” diyerek Yunanistan’daki üslere işaret etti. Ancak bu, “Atina’yı vururuz” demekten daha farklı bir şey. “Atina’yı vururuz” demek gayriciddi. Doğru hedef Dedeağaç’tır, Amerika’nın üsleridir. Türkiye’yi savunmak için silaha silahla karşılık verilir. Savunmada “önleyici vuruş” da olur, geri çekilmek de olur, taarruz da olur; bunlar strateji içindeki taktiklerdir.

Sayın Hulusi Akar’a Adalar Denizi’ndeki tatbikatları sorduğumuzda, “Takip ediyoruz” yanıtını aldık. Bu yeterli değil. Bu mesele Erdoğan veya AK Parti meselesi değil, Türkiye meselesidir. Türkiye’ye yönelik “kan banyosuna çeviririz” diye bir tehdit yöneltiliyorsa, Vatan Partisi olarak biz kendimizi o tehdidin ön cephesinde görürüz. Geçmişte Ergenekon kumpasını nasıl göğüsleyip püskürttüysek, bugün de Türkiye’yi savunacak olan, savaş cephesinin komuta mevkiinde olan güç Vatan Partisi’dir. Karşımızda, Türkiye’ye karşı yürütülecek stratejilerin ve siyasetlerin nasıl geliştirileceğine dair net bir duruş ve buna dönük fiili bir kumanda iradesi olduğu zaten görülecektir. Bu tehditler karşısında bizim hangi konumda olacağımız ve parti olarak hangi sınamalarla karşı karşıya kalacağımız konusunda kafamızda berrak fikirler var. Birileri kaçabilir; bakın, o tehditler karşısında birileri kaçabilir ama Türkiye’de kaçmayacak bir güç var: Vatan Partisi. Onun kaçacak yeri yoktur. Onun konumu, daima tehdidi cepheden karşılamak ve savuşturmaktır.

Savaşlarda firarlar olur, bütün savaşlarda bu yaşanır. Ancak Vatan Partisi, firar etmeyecek, kaçmayacak ve ülkeyi düşmana teslim etmeyecektir. Bunu herkes bilir. Vatan Partisi’nin tehditler karşısında dik duracağını herkes, partinin tarihine bakarak bilir. Biz ne diyoruz? “Yedi ateşten geçerek geldik.” Başka hangi parti bunu söyleyebilir? Kimileri geçmişini, “Efendim, ben bir buçuk ay Trakya’da cezaevinde yattım” diyerek anlatıyor. Bunlar sefa sürmektir. Vatan Partisi’nin son 50 yılına baktığınızda ise bir ayağı zindanlarda, bir ayağı işkence tezgâhlarında, diğer ayağı ise savaş meydanlarında olan bir gelenek görürsünüz. İşte bu tecrübeyle pişmiş, kurmaylık birikimi olan ve şimdi önümüzdeki süreçte de “yedi ateşten” geçmeye hazır bir partiyiz.

Siz bir görev verdiniz; “Ege’ye gidiyorsunuz, Kuşadası’nda, adaların karşısında Doğu Akdeniz’den Türkiye’ye bir tehdit geleceğini bütün Türkiye’ye bir mitingle ilan ediyorsunuz” dediniz. Utku Reyhan arkadaşımla beraber gittik, orada bir hafta Kuşadası’ndaki vatanseverlerle çalıştık. Ege illerinden yoğun bir katılım oldu. O gün, yani 7 yıl önce kürsüden aslında tam bugün yaşadığımız, Foreign Policy’nin bahsettiği tehditleri anlatmıştınız. Tehdit oradan geliyor. 2014-2015 yıllarıydı, ben askere gitmeden birkaç ay önceydi. Aradan geçen 7 yılda karşı taraf Dedeağaç’ta üslerini tahkim etti, her yıl mevzilerini kuvvetlendirdi. Daha kaç yıl kaybedeceğiz?

Siz “7 yıl” diyorsunuz ama ben 1990’lı yılların başını hatırlıyorum. İstanbul’da, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde bir paneldeydik. Konuşmacılardan biri bendim, diğeri ise dönemin Dışişleri Bakanı’ydı. Türkiye’nin silahlandığını ve tehdidin Amerika odaklı olduğunu söylediğimde, o Dışişleri Bakanı benimle neredeyse dalga geçmişti. “NATO var, Amerika var, Amerika’dan tehdit gelir mi?” demişti. Şimdi artık kimsenin inkâr edemeyeceği bir gerçek var: Türkiye’ye tehdit Amerika ve İsrail ekseninden geliyor.

Türkiye’yi yönetmek, gerçeklere dayanmayı ve ülkenin bağımsızlığını, bütünlüğünü, huzurunu koruyacak görevleri devlet eliyle yerine getirmeyi gerektirir. Devletin en önemli görevlerinden biri, halkın canını, malını, egemenliğini ve ülkenin huzurunu korumaktır. Bugün devleti yönetenler, bu konularda berrak fikirlere sahip olmayınca veya tehdidi görüp millete anlatmayınca, tehlike daha da büyüyor. Bir zafiyet var mı? Elbette var. Hükümetin bir ayağı Atlantik sisteminde; oradan kurtulamıyor. Bir ayağı Asya’da. Bu süreç, bu tutumları taşımaz. Hâlâ “Amerika bize F-16 verecek” diye beklenti içindeler. Sana tehdit Amerika’dan geliyor; tehdit eden güç, sana savunma silahlarını verir mi? Bak, sen savunma silahlarını nereden buluyorsun? Rusya’dan veya Çin’den alıyorsun, çünkü onlar tehdidin merkezi değil.

Geçen hafta Dışişleri Bakanı Sayın Çavuşoğlu, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 1995 yılında aldığı kararı hatırlattı. Yunanistan 12 mil kararı alırsa, bunun “casus belli” (savaş nedeni) olacağını vurguladı. Sayın Çavuşoğlu, bu açıklamayı yapmak zorundaydı. Casus belli, Latince savaş sebebi demektir. 8 Haziran 1995’te Meclis’te alınan bu kararda, şu an Vatan Partisi Genel Başkan Yardımcısı olan Sayın Hasan Korkmazcan’ın da imzası vardır. Bu kararı hatırlatmak önemli ama daha önemlisi, bunu uygulayacak güce ve cesarete sahip olmaktır.

Peki, “silaha silah” dediğimizde gücümüz yeter mi? Bunu başarabilmek için karşıdaki silahı alt edecek güce sahip olmanız lazım. “Silaha silah” derken, yalnızca tüfekleri, roketleri, denizaltıları değil; topyekûn milletin silahlı gücünü kastediyoruz. Asker, polis ve milletin kendisi dahil. Bunu başarabilmek için karşıdaki gücü dengeleyecek veya savuşturacak bir “öz güç” inşa etmeliyiz. Savaşlarda belirleyici olan öz güçtür; Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, emniyetin, ekonominin ve milli güç unsurlarının toplamıdır. Karşımızda Amerika, İsrail ve yanlarında Fransa ile Yunanistan varken, bu tehdidin ciddiyetini görüp hem öz gücümüzü hem de müttefiklerimizi inşa etmeliyiz. Rusya, Suriye, Irak, İran, Libya, hatta Çin ve Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ile Amerika’yı caydıracak bir ittifak potansiyeli oluşturmak durumundayız.

Hükümetin Karadeniz politikasında da ağır aksak gittiğini görüyoruz. “Karadeniz’de Ukrayna kazanırsa” dediğiniz an, Türkiye’nin savunma siyaseti çöker. Karadeniz’de Amerika’nın yanında olup, Akdeniz’de Türkiye’yi savunamazsınız. Hükümet, “denge politikası” diyor ama daha çok Ukrayna’ya meyilli; Rusya’yı “işgalci” olarak nitelendirdiğinizde Türkiye’yi savunamadığınızı ilan etmiş olursunuz. Numan Kurtulmuş, “Amerika ve Avrupa, Batı ile Rusya savaşıyor” dediğinde haklıdır ama hükümetin tutumu hâlâ tereddütlü. Karadeniz’de başka, Ege’de başka bir politika yürütemezsiniz. Dünya savaş tarihinde böyle bir örnek yoktur. Türkiye, her cephede kendi yanında olmak zorundadır. Vatan Partisi’nin hedeflediği “Üreticilerin Milli Hükümeti”, Türkiye’nin ihtiyaçlarına cevap veren, tehditleri doğru gören ve üretim devrimine önderlik edecek olan hükümettir.

Son olarak, PKK yöneticilerinden Duran Kalkan’ın “Erdoğan’ı tarihe gömmek” açıklaması ve altılı masaya yaptığı çağrı, Amerika’nın Türkiye üzerindeki planlarının bir parçasıdır. Amerika, “Eğer önümde eğilmezseniz, Türkiye’yi kan gölüne çevireceğim” diyor. Bu, vekâlet savaşları üzerinden yürütülen bir tehdittir. 15-16 Temmuz gecesi yaşadıklarımız da bir Türk-Amerikan savaşıydı. Bugün PKK zayıflamış ve ezilmiş olabilir ama düğmeye basıldığında, Amerika o “uyuyan” veya “mezara gömülmüş” unsurları tekrar hortlatmak isteyecektir. Duran Kalkan’ın son dönemdeki gençlik vurgusu ve özeleştirisi de bir çaresizliğin ifadesidir. Gençlerimiz artık bölücünün aleti olmuyor, Vatan Partisi’nin ve Diyarbakır annelerinin mücadelesiyle bölücü örgüt kadro bunalımı yaşıyor. Bu, Türkiye’nin kararlı duruşunun bir sonucudur. Burada muhtemelen örgüt içinde yaşanılan bunalımla ilgili çok ipucu var. Bunlardan biri, İran eylemlerine sahip çıkmalarıdır. Oraya bütün ellerini, kollarını sokmuş durumdalar; uzun bir İran bölümü var. İkincisi, Batı’nın cinsiyetsizlik propagandasını sahiplenip Türkiye’de yaymaya çalışmalarıdır. Bunun Türkiye’de bir tabanı ve alıcısı var. “Biz bu siyasetleri ön plana koyabiliriz” diyerek aslında CHP’nin açtığı alana, yani eşcinselliği savunan ve onunla bütünleşen bir yapıya eklemleniyorlar. Siz ABD’nin aleti durumuna düştüğünüzde, Türkiye halkının —Kürt’üyle, Türk’üyle— namus duygularına, değerlerine ve ayakta tutmaya çalıştığı karakterine karşı savaş açmış olursunuz.

Bir de Mehmetçik’e yönelik kimyasal silah iftirasıyla ilgili son bölüm var. PKK yayın organlarından, orada aslında çok büyük bir kampanyanın planlandığını fakat ellerinde patladığını anlayabiliyoruz. Şebnem Korur Fincancı’nın tutuklanması, ardından Aydınlık’ın ve Vatan Partisi’nin tepkisi… Mesela Fincancı’nın serbest bırakılmasıyla ilgili uzun bir bölüm var. Orada, Cumhuriyet Halk Partisi’nin yaptığı çalışmaların devam ettirilmesi yönünde, ismini vermeden veya vererek bir cesaretlendirme açıklamaları oldu. Altılı Masa… Evet, onu ayrıca söyleyeceğim. Altılı Masa “tek aday” diyor, yoksa felaket olur. Şu hale bakın; Altılı Masa’ya akıl veren PKK yöneticileri oluyor. Şunu not etmek lazım; CHP yöneticilerinden Özgür Özel, Duran Kalkan’ın serbest bırakılmasını savunan Şebnem Korur Fincancı ile ilgili özel olarak öne çıktı. Yani planlanan kampanyadaki isimlerden biri olarak kendini ortaya attı.

Son zamanlarda Cumhuriyet Halk Partisi’nde birdenbire hem “anadilde eğitim” adı altında PKK’nın talepleri dile getirilmeye başlandı hem de özerklik meselesi gündeme geldi. Başdanışmanları Nuşirevan Elçi doğrudan açıkladı. İsterseniz ifadelerini okuyayım: “Kürdistan’dan rahatsız değiliz. Zaten CHP iktidar olmadığı sürece bu sorun çözülemez. Yerel yönetimlerin güçlendirilmesini istiyoruz. Adı özerklik olur veya başka türlü olur.” Aslında bu işi Nuşirevan Elçi’ye yıkmak da gerçekçi değil. 2017 Aralık ayındaki Cumhuriyet Halk Partisi Genel Kurultayı’nda 1200 delegenin oy birliğiyle “Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı”nı kabul eden bir parti kararı alındı. Bu, partilerin ne hale geldiğini gösteriyor. İçinden beş kişi çıkıp “Ne özerkliği?” bile demiyor; üstelik Türkiye yıllarca buna çekince koymuşken…

Bunların birdenbire yeniden alevlenmesi, CHP’nin bölücülüğe daha yoğun bir şekilde sahip çıkması, Kılıçdaroğlu’nun aday olma hesabıyla ilgili olabilir mi? Amerikalıların “kan banyosu” diye tarif ettiği, şiddetin ve silahların konuştuğu o süreç yaklaştıkça CHP de, İYİ Parti de maskelerini atıyor. Mesela İYİ Parti’nin HDP ve PKK ile kol kola olduğu son 1-2 ay içerisinde tabak gibi ortaya çıktı. “Biz onlarla beraber değiliz” derken; Saraçhane’de, Altılı Masa’da her yerde beraber oldukları görüldü. Pervin Buldan “İstanbul’u beraber aldık” diyor zaten; hakikati söylüyorlar. Amerika’nın Türkiye üzerindeki baskısı arttıkça; İYİ Parti, CHP, HDP, PKK, FETÖ, Babacan ve Davutoğlu’nun partileri, Saadet Partisi arasındaki beraberlikler gizlenemez hale geldi. Koşullar sertleştikçe bu beraberlikler daha açık bir şekilde sahnelenecek.

3-4 gün önce Ülkü Ocakları’nın eski Genel Başkanı Doçent Doktor Sinan Ateş bir silahlı saldırıda hayatını kaybetti. Bu olayın siyasi sonuçlarına bakınca ne görüyoruz? Emniyet ciddi bir soruşturma yürütüyor; ancak ben sonuçlara bakıyorum. Sonuç itibarıyla bu olay Milliyetçi Hareket Partisi’ne zarar verdi. Partiden istifalar olduğu söyleniyor, MHP suçlanıyor. Sinan Ateş’in katledilmesi, MHP’ye zarar veren sonuçlar doğurdu. Bu tür olaylarda polis gibi büyüteçle ipucu aramak yerine sonuçlara bakmak, daha sağlıklı kararlar vermeyi sağlar. Demek ki Milliyetçi Hareket Partisi’ne zarar vermek isteyenler Sinan Ateş’i öldürdü diyebiliyorum.

Süreci anlamak bakımından şu bilgiyi vermek faydalı olur: Göreve gelir gelmez Sinan Ateş’in çok hızlı bir şekilde görevden alınması, devlet içindeki emniyet birimlerinden MHP’ye yapılan bir uyarıydı. MHP bunu çeşitli gerekçelerle açıklamadı ama bu suikastın hemen ardından bir koro çıktı ve Süleyman Soylu ile Bahçeli’yi başhedef yaptı. Özellikle sosyal medyada, MHP’yi bölmeye çalışan İYİ Parti bağlantılı isimlerin ön plana çıktığını görüyoruz. Bahçeli’yi “davaya zarar vermekle” ve “gencine sahip çıkmamakla” eleştiriyorlar. İYİ Parti kadrolarının ön plana çıkması bu tespiti doğruluyor. Bir de şunu hatırlatmak lazım; birkaç ay önce Sayın Kılıçdaroğlu “siyasi cinayetler olabilecek” diye bir açıklama yapmıştı. Biz o zaman “Eğer bilginiz varsa başvurun” demiştik ama açıklamasının devamını getirmemişti.

Milliyetçi Hareket Partisi’nin dürüst davrandığını görüyoruz. Sinan Ateş görevden uzaklaştırıldığına göre, MHP onun hakkında olumsuz bir kanaate sahip. Görevden uzaklaştırdıktan sonra birileri onu katlettiğinde; MHP’nin karaktersiz bir tavır alıp arkasından ağıt yakmaması, aksine vakur ve ahlaklı bir tutum sergilemesi gerekir. Kendisinin görevden uzaklaştırdığı bir insana “sahip çıkmak” MHP için ahlaki olmazdı. Sinan Ateş’in katilinin MHP merkezinde olmadığı çok açık; çünkü MHP’nin bundan kazanacağı hiçbir şey yok. Vatan Partisi’nin bu işin arkasında olmadığından ne kadar eminsem, MHP’nin çıkmayacağından da o kadar eminim. Başka kuvvetler çıkacak, o belli.

Geçtiğimiz hafta Moskova’da bir görüşme oldu. Ülkelerin savunma bakanları bir araya geldi. Sayın Mevlüt Çavuşoğlu da görüşme sonrası Suriye Dışişleri Bakanı ile görüşme olabileceği sinyalini verdi. Amerika’nın bu görüşmeden rahatsız olduğunu bildiren açıklamalar geliyor. Bu manzara sadece bir “temas” değil, çığır açan eylemlerin başlangıcıdır. Savunma bakanlarının bir araya gelmesi; askeri güçleri temsil eden siyasi hükümetlerin, silah kullanmaya yönelik bir irade oluşturduğunu gösterir. Suriye, Rusya ve Türkiye’nin ortak düşmanlarına, yani Suriye topraklarındaki bölücü etnik gruplara ve yobaz örgütlere karşı bir irade birliğidir bu.

AK Parti hükümeti ise gerekli hızı, kararlılığı ve tutarlılığı göstermiyor. Türkiye’nin önünde kolay bir iş yok. Eğer işin kolay olmasını istiyorsanız kendinizi ringin dışına atın. “Hız”dan kastım şu: Seçim süreci diyerek inisiyatifi Amerika’ya vermemelisiniz. Türkiye, Rusya ve Suriye’nin beraber olması karşı tarafta panik yaratıyor. Nitekim Yunan ve Amerikan basını telaş içinde. Ağırdan almak, Amerika’ya fırsat vermektir. Bir yandan F-16 talep edip diğer yandan bu süreci yönetmeye çalışmak Türkiye’ye çok pahalıya mal oluyor. Ayrıca, AK Parti’nin Suriye ile ilgili hala geçmişten kalan tortuları var. Beşar Esad yönetimine muhalifleri ortak dayatmak gibi hatalı siyasetler, Türkiye’nin menfaatleri açısından endişe vericidir. Çünkü Ukrayna’daki politikalarınızı düzeltmiyorsanız, İran’a karşı politikalarınızı gözden geçiremiyorsanız, bütün cephelerde stratejik bir tavır alamıyorsanız ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin tanınmasıyla ilgili kararlı bir süreç başlatamıyorsanız, başarılı olamazsınız. Türkiye olarak Abhazya’yı devlet düzeyinde tanımalı; Rusya ile Karadeniz’deki durumumuzu kuvvetlendirmeli ve Doğu Akdeniz’den gelen tehdide karşı Kıbrıs’taki varlığımızı tahkim ederek cevap vermeliyiz. Bunun diplomatik alanda yüklediği sorumluluklar var. Abhazya’yı tanımak ve onların da Rusya ile birlikte Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanıması, bahsettiğimiz stratejik sürecin bir parçasıdır.

Şu anda Türkiye’de Suriye yönetimiyle doğrudan teması olan, Suriye devlet yetkilileriyle görüşebilen tek siyasi lider sizsiniz. Kısa süre önce Beşar Esad’a yakın, Baas Partisi’nin eğitim sorumlusu gibi önemli bir isim, “Türkiye’de Vatan Partisi’ne güveniriz, krizin başından beri doğru politikaları savundular” şeklinde bir açıklama yaptı. Bessam Abdullah da benzer bir yaklaşımda bulundu.

Hükümetin, muhalifleri Beşar Esad yönetimine bir iktidar ortağı olarak dayatabileceğine dair endişelerimizi dile getirmiştik. Ben bunu kaçınılmaz görüyorum; bu çok kötü bir durum ve AK Parti ile Vatan Partisi’nin farkı burada ortaya çıkıyor. Sayın Çavuşoğlu’nun Dışişleri Bakanlığı’nda yaptığı görüşmeleri “işte bitti” diyerek takdim etmesini, yeni sürece uyumlu hale gelmek için yapılan bir tebliğ olarak yorumlayabiliriz. Türkiye, Rusya ve Suriye arasındaki iş birliği olumlu bir adımdır ancak hükümetin bu adımı atarken ayağında birtakım prangalar var.

Bu prangaların ekonomik temellerine baktığımızda iki önemli mesele öne çıkıyor. Birincisi; petrol üreten ve bu petrolü satan dünyadaki belki de tek terör örgütü olan PKK. Amerika’nın koruduğu bu petrol kuyularından çıkarılan ürünler, Suriye’den Kuzey Irak’a aktarılıyor; oradaki Kürt yönetimi üzerinden İskenderun’a taşınıyor veya boru hatlarıyla nakledilerek dünyaya ihraç ediliyor. Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti hükümeti, farkında olsun veya olmasın, PKK’nın petrolünün pazarlamacısı durumuna düşüyor. Hükümet içerisinden bu durumdan menfaat sağlayan, PKK ile ortaklık kuran ve bu ticaretten kâr elde eden bir kesim var.

İkinci olay ise Suriye’nin kuzeybatısındaki yağma düzenidir. İdlib gibi bölgelerde; ağaçların, madenlerin ve savaş ganimetlerinin yağmalandığı bir rejim kurulmuş durumda. Bu yağmadan nemalanan birçok AK Partili iş adamı var. Suriye’nin toprak bütünlüğü sağlandığında bu yağma düzeni sona ereceği için, bu çevreler Suriye’nin birleşmesini istemiyorlar. Türk askerinin kontrolü altındaki bölgelerde gerçekleşen bu yağma, hükümetin bilgisi dahilindedir ve AK Parti için bir ayak bağı oluşturmaktadır.

Tüm bunların ötesinde, hükümetin geçmişteki “Kürt Açılımı” ve İmralı süreciyle yarattığı tutarsızlıklar devam ediyor. Hâlâ hükümet içerisinde, Türkiye’nin terörle mücadelesini zayıflatıp, 2017 öncesi Davutoğlu dönemindeki Barzani eksenli ilişkilere dönmeyi savunan yöneticiler var.

Muhalifleri Suriye yönetimine dahil etme dayatmasına gelince; Dışişleri Bakanı’nın “Muhalefete rağmen bir normalleşme olmaz” şeklindeki ifadesi, muhalefeti koruduğunu ve iktidarı onlarla paylaşmaya zorladığını gösteriyor. Biz Vatan Partisi olarak, terör faaliyetlerinde bulunan hiçbir güce müsamaha göstermeyiz. Onlara yapabileceğimiz tek iyilik; Suriye topraklarına dönmelerini sağlamak, Suriye Devleti’nin çıkaracağı af kanunlarından yararlandırmak ve ülkenin toprak bütünlüğü içerisinde yer almalarına olanak tanımaktır.

Suriye’nin anayasasını Suriye halkı ve devleti yapar. Cenevre süreci gibi dışarıdan dayatılan veya dost ülkelerin dahil olduğu anayasa çalışmaları emperyalist bir müdahaledir. Kendi ülkemize bir başka devletin anayasa yapmasını kabul edemeyeceğimiz gibi, Suriye için de aynısı geçerlidir. Dolayısıyla AK Parti hükümeti, Türkiye’nin çıkarlarını esas alan bir noktaya gelmeli ve muhalifleri siyasal sürece dahil etme gibi hatalı dayatmalardan vazgeçmelidir. Ve muhalifleri iktidar yapılarının içine sokmaya çalışan Türkiye, aynı zamanda Cenevre sürecini de bir anlamda dayatmaya çalışacak.

Efendim, kısa bir reklam arası vermemiz gerekiyor. Bir 5-6 dakika soluklanalım. Değerli izleyenler, en fazla 6 dakika sonra buradayız; devam edeceğiz.

***

Efendim, devam ediyoruz. Çıkış yoluna dair bir soru var, önemli olduğu için sormak istedim: “Hiçbir lider savaştan ve silahtan bu kadar bahsetmezken neden Sayın Perinçek sürekli silah ve savaştan bahsediyor?”

Ben silah ve savaştan bahsetmiyorum; silahlar, Türkiye’den ve bizden bahsediyor. Silahlar sürekli konuşuyor. 2014’ten, 2015’ten bu yana, 24 Temmuz’da Hendekleri Gömme Harekâtı ile Türkiye silahlarını konuşturmaya başladı. Ama ondan evvel de PKK, Anadolu’da milletimize ve devletimize karşı silah sıkıyordu. Ergenekon’da 2008 yılından itibaren hapse atılmamız bile bir silahlı uygulamaydı. Yani sonuç itibarıyla bizi susturup “Siz silah, savaş ağzınızı kapatacaksınız, biz Türkiye’yi böleceğiz” diyorlar. Türkiye’yi bölmelerini ancak Türk ordusu ve silahla önleyebilirsiniz. Bunun siyasi merkezi Vatan Partisi’dir, bunu uygulayacak olan da Türk Silahlı Kuvvetleri’dir. O zaman bizi susturmaya çalışıyorlar.

Silahlar o zamandan beri konuşuyor ve silahların konuşma konusu biziz. Türkiye, Vatan Partisi, Türkiye’nin öncüleri ve Türk Silahlı Kuvvetleri. Buna cevaben 24 Temmuz 2015’te Türk Silahlı Kuvvetleri silahlarını konuşturmaya başladı; PKK’yı hendeklere gömme harekâtına girişti. Zaten ondan önce de iç güvenlik harekâtlarıyla silahlarını konuşturuyordu. Sonra Amerika, 15-16 Temmuz 2016 gecesi buna silahla cevap verdi; Türkiye’deki gladyonun tanklarıyla, uçaklarıyla değil mi? Silahlar konuştu. Vatan Partisi ve Doğu Perinçek ne yapıyor? Ben mi çıkarttım o tankları hangarlardan? Ben mi Eskişehir veya Akıncı Hava Üssü’nden o uçakları kaldırdım? O gladyocular yerlerinden çıktılar, İstanbul Köprüsü’nü işgal ettiler, Ankara’da Meclisi bombaladılar. Ben mi yaptım bunları?

Peki, silahların konuştuğu bu ortamda; Rusya ile Amerika arasında Ukrayna cephesinde, İran’da ve Türkiye’nin her cephesinde silahların konuştuğu bir ortamda siz parmaklarınızı kulaklarınıza tıkarsanız, silah seslerini duymazsanız, bu nasıl siyasi devrimcilik, nasıl vatanseverlik olur? Diğer liderler neden bahsetmiyor? Çünkü kulaklarını tıkamışlar, duymamaları lazım. Bakın sistemin partilerine; önümüzdeki süreçte bu liderlere yer yok Türkiye’de. Silahların konuştuğunu görmeyen, PKK’yı, FETÖ’yü, onun arkasındaki Amerika’yı; Dedeağaç’ta, Larissa’da, Selanik’te, Kavala’da ve Girit’in kuzeyinde Amerika’nın yığdığı silahları görmeyen bir parti nasıl iktidar olacak?

Bu çok anlamlı bir soru. Silah ve savaş meselesini gündemin merkezine oturtmak gerekiyor çünkü yaşanan olay budur.

“Kurultayınızda ‘Güçlü Devlet’ vurgusunu bunun için mi yaptınız?”

Güçlü devlet, hem bunun için hem de üretim devrimi için şart. Vatanımızı savunmak, toprak bütünlüğümüzü sağlamak, PKK ve diğer terör örgütlerini bitirip huzuru getirmek için güçlü devlet lazım. Aynı zamanda devlet müdahalesi olmadan üretim devrimini de yapamayız; serbest piyasada üretim devrimi yoktur, üretimin yıkımı vardır.

Üretim ve ekonomiye geçmeden önce 2008 Kurultayı’nı hatırlatmak istiyorum: “Savaş düzenine geçiyoruz” demiştik. Henüz FETÖ operasyonları başlamamıştı ama biz, Büyük Ortadoğu Projesi’ni ve Türkiye’nin içine yuvarlandığı süreci, FETÖ’nün başımıza nasıl bela olacağını anlatıyorduk. “Kefenlerimizi giyiyoruz, herkes hazır olsun” dediğimizde, partimiz bu ruh haliyle savaş düzenine geçtiği için operasyonlardan güçlenerek çıktı. Ergenekon ve Balyoz süreçlerinde herkes şaşkındı, bir tek Vatan Partisi hazırdı. Çünkü zihnen süreci görüyorduk. Bugün de önümüzdeki tehditleri görüyoruz. İlla Doğu Akdeniz’de savaş çıkacak demiyoruz ama savaşı caydırmak da onu görmekle mümkündür.

***

Ekonomiyle ilgili iki rakamı paylaşalım: Yıllık cari açık 43,5 milyar dolar, dış ticaret açığı ise 110 milyar dolar. Bu, tehlike çanlarının çaldığını ifade eder.

Dış ticaret açığı, ihracat ile ithalat arasındaki farktır. Cari açık ise bunun içine turizm gelirleri ve işçi dövizleri gibi kalemlerin katılmasıyla oluşan asıl dengedir. 110 milyar dolarlık dış ticaret açığı, turizm ve işçi dövizleriyle 43,5 milyar dolara düşüyor. Ancak bu rakamın yeniden tırmanması, dövize olan talebin yükseleceği ve kur artışının hızlanacağı anlamına gelir. Dolar fiyatları dünyada düşerken bizde yükseliyorsa, sebebi dış ticaret ve cari açığımızdır.

Bu açık üretimle kapatılır. Gümrükler yoluyla ithalatı daraltıp, devalüasyon ile ihracatı teşvik ederek, ancak temelinde üretimi artırarak bu açık kapanır. Vatan Partisi olarak “sadaka ekonomisi”ni hedef alıyoruz. Devletimiz elbet yardıma muhtaç olan hastaya, yaşlıya, engelliye baksın; bu insani bir görevdir. Ama aslan gibi, 30-40 yaşında üretime katkıda bulunabilecek insanlara sadece “oy getirmesi için” dağıtılan paralar, yani sadaka ekonomisi, Türkiye’yi iflasa ve tembelliğe sürükler. Refah, sadakayla değil üretimle gelir. Çalışmayana ekmek yok prensibi, toplumu üretime ve alın terine yöneltir. Bugün 13 milyona yakın insan çeşitli isimler altında yardım alıyor. Bu kaynakları üretime ayırsak, o insanlar fabrikalarda, tarlalarda istihdam edilse, kendi namuslu kazançlarını sağlasalar Türkiye kalkınır. Sadaka ekonomisi ise sadece tüketimi destekler, tasarrufu azaltır ve toplumun çalışkanlık yeteneğini törpüler. İnşaatçıyı besleyeceksin değil mi? İşçiye verdiğin ücretle doğrudan doğruya insana o kaynağı vermiş olacaksın. Kaynakları bu şekilde kullanmak var; burada kaynak halka gidiyor. Bir de adamın yan gelip yatarken cebine havadan para koymak, sadaka vermek var. İkisi arasındaki fark üretimdir. Üretim olmadığı zaman o işin sonu yoktur. Üretimi desteklediğinde Türkiye’nin zenginleşmesini sağlar, paylaşacağın kaynakları da büyütürsün. Ama üretim yapmadan cebine havadan para koyduğun zaman, amortismanı ve makinelerin yıpranmasını da hesaba katarsan, bir süre sonra ülke ekonomisi iflas eder. Tahtakale esnafının tepesine biniyor, oradan aldığın vergileri belki sadaka olarak dağıtıyorsun. Çalışan insanın elinden, vergileri de artırarak alıyorsun.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, “İhracatta çok iyi gidiyoruz,” diyor. Ancak dengeye baktığımızda bir problem var. İhracat odaklı ekonomi başarılı mı, başarısız mı? İhracat odaklı ekonomi, ihracattan ziyade ithalat odaklıya dönüştüğü için başarısızdır. İhracata odaklandığınızda dış piyasalarda rekabeti kafaya takarsınız. Rekabet edebilmek için de dışarıdan ithalatla maliyetleri düşürme yoluna girersiniz. Mesela Türkiye’de kömür pahalı; Afrika’dan, Rusya’dan alıp maliyeti düşürmeye çalışıyorsunuz. Veya Türkiye’de pamuk pahalı; Yunanistan’dan, Amerika’dan alıyorsunuz. Oradan aldığınız pamukla iplik, bez ve kumaş yapıp konfeksiyon üretiyorsunuz. “Konfeksiyon satayım” diye ucuz pamuk peşinde koşarken ithalatı büyütüyorsunuz. Sonunda ithalatla ihracat arasındaki makas açılıyor ve iflasa gidiyorsunuz.

Turgut Özal’ın getirdiği ve iflas eden ekonomi “ihracat odaklı” ekonomidir. Bunu kim temsil ediyor? Turgut Özal, Tansu Çiller, Tayyip Erdoğan; Erdoğan’ın yanındaki Ahmet Davutoğulları, Abdullah Güller, Babacanlar… Bunun sürdürülemez olduğu tespiti yapıldı. Sayın Cumhurbaşkanı da “sürdürülemez” dedi ama buradan tam kopamıyorlar.

Biz Vatan Partisi olarak “tasarruf ve yatırım” diyoruz. En başta tasarruf vardır, çünkü tasarruf yapmazsan yatırım yapamazsın. AK Parti ise hiç tasarruftan bahsetmiyor, doğrudan yatırımdan başlıyor. Ben de soruyorum: Neyi yatıracaksın? Ya dış kaynakla, borç alarak yapacaksın ya da tasarruf edeceksin. Dışarıdan aldığın borç, ileride yapacağın üretimden ödeyeceğin bir paradır; melekler getirmiyor onu, en sonunda ödemek zorundasın. Tasarrufla başlar, yatırım yaparsan istihdam yaratırsın. Üretim bollaşınca hem kendi ihtiyaçlarımızı karşılar hem de artan üretimle ihracatımızı artırıp dış ticaret açığımızı kapatırız. AK Parti, popülizme aykırı olduğu için tasarruftan söz etmiyor. Halkta “kemer sıkacaklar” algısı oluşmasından korkuyorlar.

Dış ticaret rakamları açıklanınca bir kesim, “Batı’ya ürün ihraç ediyoruz; Rusya ve Çin’den çok yoğun ithalat yapıyoruz, ilişkilerimizde dengesizlik var,” diye eleştiriyor. Bunlar ekonomi bilmeyenlerin söylemleridir. İthalat, o ekonominin ihtiyacı olduğu için yapılır. Rusya’dan enerji almazsan fabrikaların çarkı dönmez, sanayin gelişmez. Çin’den makine almazsan nasıl yatırım yapacaksın? Çin’den gazoz, mantar veya çilek almıyorsun; esas olarak yatırım malı alıyorsun. Çin, makineyi Almanya’dan veya Amerika’dan daha ucuza satıyorsa oradan alman senin menfaatinedir. Türkiye’nin Çin ve Rusya ile artan ticaret hacmi, ekonominin ihtiyacıdır. Çin’in, “Aramızdaki dengesizliği giderelim, siz de bize mal satın” demesi ise kendi ticaret dengelerini korumak istemesinden kaynaklıdır; bu çok doğaldır.

HDP konusuna gelince; Vatan Partisi bir nöbet eylemi başlattı. Yarın Sayın Ethem Sancak, partimiz adına Anayasa Mahkemesi önünde açıklama yapacak. HDP kapatılacak; buna kimse, Amerika bile engel olamaz. AYM’den büyük Türkiye var. Ben, partilerin kapatılması konusunda Türkiye’nin bir numaralı uzmanı olarak konuşuyorum. Bu konuda kitap yazmış, yargı süreçlerinde mütalaalara ve iddianamelere kaynak olmuş bir hukukçuyum. Yargıtay Başsavcılığının kanıtları karşısında HDP’yi kurtarabilecek bir hakim yoktur.

Anayasa Mahkemesi Başkanı Sayın Zühtü Arslan’ı, görev süresi dolmadan açıklama yapmaya davet ediyorum. Anayasanın 138. maddesine aykırı şekilde iktidar tarafından size hiç telkinde bulunuldu mu? Baskı yapıldı mı? Yüksekdağ ve Demirtaş başvurularında “ihlal yok” dediniz ama kararlarınız AİHM’den ağır ihlal kararlarıyla döndü. Neden sessiz kalıyorsunuz? Bizim başvurularımızı neden karara bağlamıyorsunuz? Yarın emekli olduktan sonra konuşmaktansa, gerçekleri şimdiden açıklayarak onurlu bir duruş göstermeyi düşünüyor musunuz?

Anayasa Mahkemesi üzerinde bir baskı varsa, bu ancak Türkiye’nin milli güçlerinin, vatansever kamuoyunun baskısıdır. HDP’nin kapatılması, Türkiye’nin bölünmemesi için hayati önemdedir. HDP’nin topladığı paralar Mehmetçiğe sıkılan mermi oluyor. Bu bir siyasi davadır ve Türkiye’ye karşı işlenen bir suça dairdir. Kadın cinayetlerine karşı nasıl bir toplumsal duyarlılık ve baskı oluştuysa, Türkiye’yi korumak için de aynı baskı gereklidir.

HDP kapatılırsa Deva Partisi’nin oradan oy devşireceği gibi sığ tartışmalar, Türkiye’nin birliğini değil, kendi siyasi hesaplarını düşünenlerin işidir. HDP’nin kapatılması, Güneydoğu’daki halkımıza “Bölücülüğe Türkiye’de izin yok” mesajını net bir şekilde verecektir. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin operasyonları da tam olarak bu kanaati yaratmak içindir. Türkiye bölünmeyecek; bunu herkes bilmelidir. Diyor ki: “Ya, Türkiye tekrar gevşerse, burada PKK’ya fırsat verirse; dün olduğu gibi PKK gelir, silahla haraç toplarsa, elimdeki ekmeği alırsa, içerideki kadınımızı kızımızı sürükleyip götürürse…” Bu korkularla insanlar, o bölücülüğe karşı tavizkâr tutumlara girebiliyorlar. Bu korkuyu silmemiz lazım. Hayır, burada PKK hiçbir şey yapamayacak. Senin elinden ekmek de alamaz, çocuğunu da alıp dağa götüremez, evindeki kızı kadını da sürükleyip götüremez. PKK bunları yapamaz, yapamayacak. Bu kanaatin halkımıza verilmesi, bu olayın çözülmesi demektir.

Şimdi o bakımdan sizin söylediğiniz “Oylar Deva’ya giderse” meselesine gelince; bundan önce şunu düşünün: HDP’nin kapatılmasının Türkiye halkında ve özellikle Kürt vatandaşlarımız üzerinde yaratacağı olumlu etki, Türkiye’nin bütünlüğü yönünde bu halkın birleşmesi ve Türk devletine bağlanmasıdır. Türk devleti dışında başka bir otorite aramaması; o otoritenin bir gün geleceği gibi endişelerden, düşüncelerden tamamen kurtulması… Bunu yaratmak kadar önemli bir şey var mı?

Bir başka şey de oylar meselesinde yanılıyorlar. HDP’yi kapattığınız zaman o oylar çuvalla gidip Deva Partisi’nin sandığına atılmayacak. Yok böyle bir şey. Bir kere o oylarda bir dönüşme oluyor. HDP’ye oy veren “Bunlara hayat yok” diyecek. Beni kimse buradan başka bir bölücü merkeze sürükleyemez. HDP oylarını almak Vatan Partisi’nin hedefidir ve alacağız da; o ayrı mesele. Ancak HDP’nin tercih ettiği bir parti olarak o oyların Deva’ya gitmesi, Deva Partisi açısından da son derece tehlikelidir ve Deva Partisi’nin Türkiye düşmanı bir parti olması anlamına gelir. Ve o oyların hepsi de oraya gitmez. Çünkü öyle bir otorite, öyle bir irade yok. Kapatmana rağmen o oylar üzerinde ipotek koymuş, o oyları cebinde taşıyan bir irade yok. O oyları kırmanın yolu da HDP’yi kapatmaktır.

Çünkü HDP’ye giden oylar şöyle veya böyle dolaylı olarak bölücülüğe giden oylardır. O oyları verenlerin hepsi bölücü değil ama sonuç itibarıyla Türkiye’yi bölmek isteyen bir partiye oy veriyorlar. O vatandaşların da eleştiriye ihtiyacı var; onları da eleştirmemiz lazım. HDP’ye oy verenlere “Aferin, çok iyi yapıyorsun” diyemeyiz. Onlara “HDP’den vazgeçin” diyoruz.

Efendim, 10-15 dakikamız kaldı. Bugün önemli bir değerimizi yitirdik. Taylan Sorgun… Dün akşam vefat etmiş, bugün de defnettik. Nasıl bilirdiniz? Ben “Taylan Abi” diyeceğim. O bir İttihat ve Terakki fedaisiydi. Taylan Abi deyince hep o camiayı, Enver Paşa’ları, Talat Paşa’ları, İsmail Canbulat’ları düşünürüm. Onların içinde bir karakter olarak; Türkiye’nin devrimci İttihat ve Terakki geleneğinden gelen, onların arasında hâlâ yaşayan ve aynı zamanda Aydınlık’taki masada, onların devamı olan İstiklal Savaşı komutanlarıyla her an beraberdi.

Öyle yaşadı ki Taylan Abi; onlarla konuşuyor, onların fikirlerini getiriyor; “Kemalettin Sami Paşa şöyle diyor” yahut “Kazım Karabekir Paşa size şu haberi yolladı” diyordu. Onlarla soluk alan, nefes veren bir insandı. Çok iyi bir arşivi vardı, çok iyi çalışıyordu. Fahrettin Altay İzmir’e giren süvari komutanıydı ya, sanki Taylan Abi de o süvari kolunda, atın tepesinde onunla beraber İzmir’e giriyor gibi bir ruh hâlindeydi. Mustafa Kemal Paşa nerede karşılaştı, neler oldu; özellikle o cengaver ruhu, o vatanperver, mert, fedai ruhunu her gün yaşayan bir insandı.

Sanki bir meddah gibi değil, onların içinde yaşıyor da bize anlatıyor gibiydi. Birdenbire bizi tarihin derinliklerine çekerdi. Kitapları ve yazıları da öyleydi ama özellikle sohbetleri… “Bak tarihte yanlış yazıyorlar, Ali Fuat Paşa’nın atı kır at değildir, doğru attı” diye ayrıntıları düzeltirdi. Bu insanların tükendiği bir Türkiye’de yaşıyoruz. *Son Mohikan* filmine benzeyen bir şey; bu da son İttihat ve Terakki fedaisi diyebileceğimiz bir halkaydı.

Vatan Partisi o geleneği devam ettiriyor; Kemalistlerin, İttihatçıların geleneğini sürdürüyor ama Taylan Abi çok onlara benzeyen, sanki onların içinden kopup gelmiş bir ağabeyimizdi. Celal Bayar’ın gözaltına alınacağı zaman “Elini beline atıp yaklaşmayın, ben İttihatçıyım” dediği söylenir. Aydınlık’a çok sık gelirdi. Çünkü o İttihatçı geleneği burada buldu; Kemalist Devrim’i, İstiklal Savaşı’nı, Kuvayi Milliye geleneğini burada gördü.

1938 doğumlu, 1957’de Falih Rıfkı Atay’larla çalışmaya başlıyor. Aydınlık’ın koridorunda yürürken topuk seslerinden “Tarih geliyor” derdik. Girer girmez de bizi haşlardı; “Şurada şunu yazdınız, burada bunu yazmanız lazım” diye. Yazısını getirir, biz bilgisayara geçirirdik. Daktilo kullanırdı hâlâ. Salgın zamanı daktilosunun kayışı kopmuştu, gençlerimiz bulup getirmişti. Kendi tarzı olan, nev-i şahsına münhasır bir insandı.

Son çıkardığı kitapları, *Devlet Kavgası*, Kut’ül Amare ile ilgili *Halil Paşa* kitabı çok önemliydi. Onun Türkiye tarafından keşfedilmesi, iktidarın orada mesajlar vermesi onu çok memnun etmişti. Tarihin içinden hep o fedai ruhlu komutanları, örnek devrimcileri çıkartıp önümüze koyuyordu. Kutadgu Bilig üzerinde çalışıyorum, orada bir söz var: “Eğer itlerin başına aslanı komutan yaparsan itleri aslan yapar; ama aslanların başına iti komutan yaparsan aslanları it yaparsın.” Taylan Abi de tarihimizin içinden hep bize örnek liderleri, komutanları çıkartıp heyecanını paylaşıyordu.

Böyle insanları kaybetmek insana çok ağır geliyor; bir çığ kopuyor sanki. O kadar kıymetli insanlar maalesef Türkiye’nin yaşadığı süreçlerde kenarlara itildiler. Bugünkü müzik armağanımız da çok güzel bir Osmanlı marşı: “Vicdanı muazzam olan Osmanlılarız biz.” Osmanlı’yı askeri gücüyle değil, vicdanlardaki fedakarlıkla, kahramanlıkla tarif ediyor. O dönemde Türkiye vicdanlarla ayakta kaldı.

Ulusal Kanal’da yayınladığımız o belgeselde İttihatçıların yeminini anlatıyordu. İhanet ederse namlunun kendi kafasına yöneldiğini, ihanetin İttihatçıların kitabında yazmadığını çok güzel anlatırdı. Taylan Ağabeyi saygıyla anıyoruz. Türk kahramanlığını, devrimciliğini, vatana sadakati bize aşılayan büyüklerimizdendi. Değerlerini bilincimizde taşıyacağız. Onun anısına, o güzel marşla veda ediyoruz. Sabırla izlediğiniz için teşekkürler.

Paylaş