Çıkış Yolu • 14.02.2023

Çıkış Yolu • 14.02.2023

Efendim, ulusal kanaldan hepinize mutlu bir akşam diliyoruz. Çıkış Yolu programıyla karşınızdayız. Ulusal Kanal ekranlarından ve Külliye TV internet YouTube kanalı üzerinden bizleri izliyorsunuz; hepinize hoş geldiniz.

Bugün özel bir yayınla karşınızdayız. Aydınlık Gazetesi Ankara Temsilcisi İsmet Özçelik’le birlikte sorularımızı yönelteceğiz. Kimlere mi? Her zaman olduğu gibi Çıkış Yolu’nda Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek ve Osmanlı Ocakları Genel Başkanı Sayın Kadir Canpolat bizlerle birlikte.

Efendim, hoş geldiniz.

**Doğu Perinçek:** Merhaba, hoş bulduk.

**Kadir Canpolat:** Merhabalar, iyi yayınlar dilerim.

**Sunucu:** Evet, özel bir gündemimiz var. Aslında depremi konuşacağız, yardımları, muhalefetin tavrını ve iktidarın yaklaşımını değerlendireceğiz. Ancak öncesinde, bundan 20 yıl önce gündeme gelmiş olan ve depremin ardından yeniden hatırlanan, “Acaba mı?” dedirten bir konu var: Millennium Challenge tatbikatı. ABD’nin 24 Temmuz 2002 tarihinde yaptığı bu tatbikat sonrası, dönemin İşçi Partisi 25 Temmuz’da bir basın açıklaması yaparak tatbikatın Türkiye’yi hedef aldığını belirtmişti. Şimdi yine konuşuluyor.

Sayın Perinçek, müsaadeniz olursa sizinle başlamak istiyorum. Millennium Challenge tatbikatı senaryosu şu anda tekrar mı gündeme geliyor? Deprem sonrası ABD’nin Türkiye’ye bir savaş gemisi gönderme isteği ile bu tatbikat senaryosunun örtüştüğüne dair kamuoyunda bir soru işareti var. Ne dersiniz?

**Doğu Perinçek:** Sayın Osmanlı Ocakları Genel Başkanı Kadir Canpolat dostumuzu, sizleri ve izleyicilerimizi sevgiyle, saygıyla selamlıyorum.

24 Temmuz 2002 tarihinde Nevada çöllerinde yapılan Millennium Challenge tatbikatı, tarihin en büyük askeri tatbikatlarından biridir. Bir kere bunun altını çizmek gerekir; bu bir NATO tatbikatı değil, Amerikan Silahlı Kuvvetleri’nin kendi tatbikatıdır. 24 Temmuz, Lozan Antlaşması’nın yıl dönümüne denk getirildi. Tatbikat 22 gün sürdü; o dönem rahmetli Suphi Karaman abimiz, “Sakarya Savaşı da 22 gün sürdü, bunun intikamı mı?” diye bir yorum yapmıştı.

Tatbikatın senaryosunu o dönem Lale Akalın arkadaşımızın yardımıyla çevirdik ve hemen basın toplantısı yaptık. 700 küsur sayfalık dokümanın önemli bir kısmını, yani 80-90 sayfalık bölümünü; dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’e, Başbakan Ecevit’e, Dışişleri Bakanı Şükrü Sina Gürel’e ve Genelkurmay Başkanlığımıza gönderdim. Genelkurmay ve kuvvet komutanlıklarından teşekkür mesajları aldım, ancak siyasilerde bir vurdumduymazlık vardı. “Biz NATO ülkesiyiz, Amerika bizi hedef alır mı?” dediler.

Senaryo şuydu: Bir ada var, bu adada birden fazla devlet var. Adanın silahlı kuvvetleri bir darbe yapıyor ve adanın tamamını ele geçirmeye çalışıyor. Amerika’nın 6. Filosu adayı kuşatıyor ve 96 saat içinde o hedef ülkeyi işgal ediyor. 96 saat, Türkiye’nin seferberlik süresidir. Hedef ülkenin Türkiye olduğu çok açıktı; nitekim Associated Press de o dönem hedef ülkenin Türkiye olduğunu yazdı.

Bugün yaşadığımız gelişmeler, 20 yıl önceki o tatbikatla birebir örtüşmese de Amerika’nın Türkiye’ye yönelik tehditleri devam ediyor. Dedeağaç’tan Selanik’e kadar olan yığınakları, namluları Türkiye’ye çevrilmiş durumda. Amerika, Türkiye ile yaşadığı çelişkiyi silahla çözme niyetini zaten 2002’de bu tatbikatla belli etmişti. O dönem Genelkurmay Harekat Dairesi’nde görevli komutanlarımızın da incelemeleri, hedefin Türkiye olduğu yönündeydi. Bugün de aynı tehdit iklimini farklı senaryolarla sürdürüyorlar.

**Sunucu:** Sayın Canpolat, size dönmek isterim. Kamuoyunda neden böyle bir algı oluştu? Türk halkı neden Amerika’ya karşı bu kadar şüpheci?

**Kadir Canpolat:** Amerika’nın Türkiye karşıtı eylemlerini darbe girişimiyle, ekonomik müdahalelerle zaten yaşadık, gördük. Deprem gibi büyük bir felaketin üzerine ABD’den gelen bazı hamleler, halkımızın hafızasındaki “Amerika’nın Türkiye’ye yönelik yıkıcı bir planı var” düşüncesini tetikliyor. Bu çok normaldir. Türkiye’nin başına nerede yıkıcı bir eylem gelse altından Amerika çıkıyor.

Milletimiz, 15 Temmuz gecesi bir bilinç sıçraması yaşadı. Artık başımıza gelen musibetlerin altında kimin olabileceğini çok iyi analiz edebiliyor. Eğer bugün bir savaş gemisi gönderilmek isteniyorsa, biz Osmanlı Ocakları olarak buna müsaade etmeyiz; devletimiz de bunun bilincindedir. Vatan Partisi Genel Sekreteri Özgür Bursalı’nın da ifade ettiği gibi, bu tür “yardım” maskeli girişimlerin arkasındaki niyet bellidir. Biz ülkemizin kara sularına böyle bir girişime müsaade etmeyeceğiz. O savaş gemisinin Türk kara sularına yaklaşması dahi bizim için başka başka şeyleri düşünmemize vesile olabilecek duygular uyandırıyor. O yüzden, yani siz eğer bir bölgeye battaniye göndersinler, uçak gemisine bizim ihtiyacımız yok. Eğer o bölgede yaşayan insanların yaralarını, sorunlarını dile getirmek istiyorlarsa, gerçekten çözümleme noktasında bir şeyler yapmak istiyorlarsa, battaniye göndersinler, su göndersinler, ekmek göndersinler. Bizi bölücü, ayrıştırıcı, terörizm odaklarından uzak tutsunlar yeter. Bizim savaş gemisine ihtiyacımız yok. Amerika’nın yardımına da ihtiyacımız yok bizim. Biz böyle bir milletiz. Bu felakette de gördük ki milletimiz birlik ve beraberliğini yine en zor şartlar altında göstermiştir. Tabii ki dış devletlerden ülkemize gelen yardım ekiplerinin faaliyetleri de bizi memnun etmiştir, mutlu etmiştir. Bölgede böylesine bir anda, böylesine bir afette kendimizi yalnız hissetmediğimizi gösteren bir durumdur bu.

Bir sorun daha var orada. Şimdi bir kere yanılmıyorsam o tatbikata NATO’dan birçok önemli ülke çağrılmasına rağmen Türkiye çağrılmadı herhalde. NATO tatbikatı değil bu ama NATO üyelerinin bazılarını gözlemci olarak çağırmışlardı. Gözlemci olarak Türkiye’yi davet etmediler diye hatırlıyorum. Yeniden arşivime baktım, tamamını okumadım ama böyle bir şey hatırlıyorum. Genelkurmayımız o tatbikatın İngilizce ve Türkçe özetlerini inceledi ve bu inceleme sonunda komutanlarımız tatbikatın mahiyetini sakladılar.

Bugün benzer şöyle bir şey var; “Foreign Policy”den tutun, Batı’daki bütün yayın organları neredeyse depremden beri sanki bir huruç harekâtı yaparcasına Türkiye’ye saldırı başlattılar. İktidara sataşır gibi oluyorlar ama esas hedefte Türkiye var. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Sanki bir yerden düğmeye basılıyor. Bakınız, burada bir şeyi netleştirmemiz lazım: Türkiye’de hep şöyle bir teselli vardı; “Suriye’yi Amerika karıştırdı, ondan sonra İran, ondan sonra Türkiye.” Bu çok yanlış. Hedefte ilk önce Türkiye var. Türkiye bölgede ön cephede, bir siper gibi. Mesela Amerika’nın İran’a karşı yığınağını görüyor muyuz? Bir bakalım. Amerika asıl yığınağını Türkiye’ye karşı yapıyor. Sayın Cumhurbaşkanımız dokuz üsten bahsetti; Dedeağaç’tan Girit’in kuzeyine kadar yığınak. Tabii ki bu İran’ı da sonuç itibarıyla hedef alıyor ama okun öncelikle Türkiye’ye yöneldiğini, Türkiye’nin en ön cephede olduğunu net olarak saptamamız lazım.

Amerika açısından İran bir yerde duruyor ama Türkiye’nin kamp değiştirmesi, yani Atlantik sisteminin denetiminden çıkması ve Asya’da konumlanması, bir de Türk Devletleri Teşkilatı’nın kurulması dünya dengelerini değiştiriyor. Zaten Türkiye düşecek olsa İran düşer; Türkiye, İran’ın da ön cephesidir. Bugün bütün dünya Amerikan tehditlerinin Doğu Akdeniz’e odaklandığını görüyor. Bir Ukrayna cephesi var, orada Amerika dolaylı güçlerini sürerek savaşıyor ama esas büyük yangını çıkaracak odak Doğu Akdeniz. Çünkü burada Atlantik sisteminden kurtulup Asya’ya yerleşen Türkiye, dünyadaki dengeleri değiştiriyor. O bakımdan Amerika Birleşik Devletleri açısından burası çok önemli.

2006 yılında emekli General Servet Cömert ve İran Büyükelçisi Devlet Abadi ile birlikte dokuz kişilik bir heyet halinde İran’a gitmiştik. Orada şunu söyledik: “Kıbrıs’tan Türk ordusu çıksın diyor Amerika. Eğer Kıbrıs tamamen Amerika ve İngiltere’nin denetimine geçerse Doğu Akdeniz’den Hürmüz Boğazı’na kadar bütün bölgeyi kontrol ederler.” Orada Türk ordusunun varlığı bir güvencedir. Biz bunu her yerde anlatıyoruz. Çinlilere de söylüyoruz; “Sizin petrolünüzün yüzde kaçı Hürmüz Boğazı’ndan geçiyor? Kıbrıs tamamen Amerika denetimine geçerse ne olur? Türkiye düşerse ne olur?” Bunları anlatıyoruz. Türkiye’nin bugün Batı Asya’da Rusya ile birlikte ön cephede olduğunu görmemiz lazım. İran bize kalkan değil, biz İran’a kalkanız. Türkiye’deki Amerikan yanlısı faaliyetleri ve devlete güveni yıkma çabalarını herkesin, milletimizin ve komşularımızın iyi anlaması lazım.

“Dedeağaç’tan Rusya’ya tankları nasıl götüreceksin?” deniyor. Tırların üzerine koyup taşıyacaklar. Bu Amerikancılık noktası buraya geldi. Eskiden “Amerika müttefikimiz” deniyordu, ama 15 Temmuz darbesi ve PKK’ya verilen destekten sonra bunlar artık güncelleşti. Şimdi yayın organlarının Türkiye’ye yönelik huruç harekâtını nasıl görüyorsunuz? “Foreign Policy”de çıkan “kan banyosu” yazıları, Tayyip Erdoğan’ı “kundakçı” (Brandstifter) olarak yaftalayan Alman “Der Spiegel” dergisi, “The Economist”in diktatör kapakları… Hepsi Türkiye’ye yönelik bir kamuoyu hazırlığıdır. Bu, Türkiye düşmanlığının bir ifadesidir.

Millet İttifakı ve HDP hattı, “asrın felaketi değil”, “üç gün devlet gelmedi” diyerek devleti hedef alan bir propaganda yürütüyor. Bu, Amerika’nın 1990 sonrasındaki küreselleşme programının bir parçasıdır: Gelişen ülkelerin devletlerini tasfiye etmek. Yani milli ekonomisi olmayan, ordusu zayıflatılmış, sınırları belirsiz bir yapı oluşturmak. Türk devletine güveni yıkmak, bizi devletsiz bırakmak istiyorlar. Bir de Türkiye’de devlet karşıtı bir “sivil toplumculuk” ürettiler. Devletin yapması gereken işleri, Amerikan etkisindeki birtakım yapıların “kurtarıcı” gibi sunulması, devletin gücünü zayıflatmaya yönelik faaliyetlerdir.

Tarihi bir durumda, böylesine bir felakette birlik olmak yerine kara bir sloganla devleti hedef almak milleti yok saymaktır. Siyasetçilerin seviyeyi bu kadar düşürüp ülkemizin itibarını zedelemeye çalışması son derece üzücüdür. Devlet vardır ve her koşulda görevini yapmıştır. Yeryüzünde Türk milletinin ve Türk devletinin varlığı binlerce yıla dayanmaktadır. Böylesine bir afet karşısında devleti yok saymak hem devlete hem millete ihanettir. Devletimizin bütün kolluk kuvvetlerini canı gönülden tebrik ediyorum; bu, devletin üstesinden gelebileceği bir iştir ve devletimiz bunu çok yönlü başarmıştır. Ama ne yazık ki en fazla birlik ve beraberliğe muhtaç olduğumuz şu günlerde, sözüm ona “arkadan hançerlemek” misali bir durumla karşı karşıyayız. Bu felaket üzerinden insanların acısını görmeden, yaşadıklarını hissetmeden tellallık yaparak devlet ile milletin arasını açmaya çalışan, bunu dile getiren siyasetçilerin devleti zor durumda bırakmaya çalıştıkları apaçık ortadadır. Tabii ki milletimiz artık bu oyunlara gelmiyor. Siyasetçilerin bu tür açıklamaları kendilerini dahi tatmin etmiyor olacak ki başka yollara sapıyor, başka şeyler yapmaya kalkışıyorlar. Demek ki söyledikleri yalanlara aslında kendileri de inanmıyorlar. İnanmıyorlar çünkü devlet, onların gözüne askeri helikopterlerini sokmuştur; devlet, onların gözüne konteynerleri sokmuştur; devlet, onlara “Bu enkazı bir yılda kaldıracağız” taahhüdünü vermiştir. Ama bazılarının gözleri kördür efendim. Onların gözleri bunları görmez, Amerika’nın yazdığı mesajları okumayı ve görmeyi tercih ederler. Bu yüzden bize göre bunlar kasıtlı yapılmış açıklamalardır ve bu tür söylemlerin millet nezdinde hiçbir değeri yoktur. Bu acı üzerinden siyaset yapabilecek kadar alçakça buluyoruz bu açıklamaları. Böylesine bir afet ve zor bir anda siyaseti düşünenler, bu milletin evladı olabilir mi? Bizden olma şansları var mı bunların?

Hani bari bugün beraber olalım, hep beraber milletimize hizmet etmenin formüllerini arayalım; gelin bütün siyasi kimliklerimizden, her türlü ideolojimizden ödün verelim demek gerekirken… Milletin derdiyle dertlenmek varken, Millet İttifakı’nın bazı neferlerini orada kargaşa çıkartmaya, kavgayı tetiklemeye ve kaos yaratmaya görevli gibi görüyoruz. Ne yaptılar efendim? Kimin yarasına merhem oldular? Bölgeye gittiniz, ne yaptınız diye adama sorarlar. Mesela Osmanlı Ocakları olarak biz bunun reklamını yapmadık ama bin tane battaniye gönderdik, arkadaşlarımız bölgeye gidip fiilen enkaz kaldırma çalışmalarına destek oldu. Efendim bunlar koskoca siyasi partiler ve ana muhalefet partisi liderleri; yanlarında da diğer siyasi partiler var. Ne yapmışlar yani? Oraya giderek hangi vatandaşın sorununu çözmüşler? Kameralar karşılarında, ellerinde çay bardakları, muhabbetleri yerinde, gülerek geziyorlar. Milletin acısını görmeden, duygularını hissetmeden o bölgede siyaset yapmaya gitmişler. Peki milletin bu acısı üzerinden bu dönemde bunları yapmak ne kadar ahlakidir? Millet her şeyi takip etmektedir; inşallah gerektiğinde sandıkta bunun karşılığını alacaklardır.

Kilitlendiğimiz bir dönemden geçiyoruz ve çözümü örgütlememiz gerekiyor. Özellikle deprem bölgesinde evleri yıkılan yurttaşlarımızın ülkenin farklı bölgelerine gitmesiyle birlikte kira artışlarının olduğunu da görüyoruz. Çözümü örgütlerken hangi hayati ve olağanüstü adımların atılması lazım? Stratejik çözüm ve depremle ilgili programlar, Türkiye’nin içinde bulunduğu süreçten ayrı tutulamaz. Türkiye zaten ekonomide zor bir dönemden geçiyor, güvenlik tehditleriyle uğraşıyor; şimdi bu depremle zorluklar daha da büyüdü. Bu zorlukların üstesinden devletin ve milletin en geniş gücünü seferber ederek gelebiliriz.

Dolayısıyla çözüm, iktidar konumundan, yani hükümetten başlar. Türkiye’de devletin tüm gücünü en verimli şekilde harekete geçirecek kucaklayıcı ve seferber edici bir hükümete ihtiyaç vardır. Bugün Cumhur İttifakı, Cumhurbaşkanımızın önderliğinde AK Parti ve MHP’yi kucaklıyor; ancak Türkiye’nin büyüyen zorluklarına karşılık, bu ittifakın bir adım önüne geçecek, daha geniş güçleri toparlayacak çözümler lazım. Yani öyle bir hükümetimiz olmalı ki Türkiye’nin bütün milli güçlerini yönlendirebilsin, seferber edebilsin.

Bakın, anayasada “kabine” diye bir kavram yok; bu, Amerika’dan ithal edilen ve hükümetin halk katındaki otoritesini zayıflatan bir kavramdır. Hükümet vardır, hükümet binası vardır. Bugün güçlü bir hükümete ihtiyacımız var; ama bu güç, “Ben güçlüyüm” diyerek değil, halka dayanarak ve devletin bütün güçlerini planlı bir şekilde harekete geçirerek sağlanır. Bu, mevcut Cumhur İttifakı’nı dışlayan değil, onu büyüten, genişleten bir hükümet formülü olmalıdır.

Bizim için çözümsüz bir durum yoktur. Türkiye bu ihtiyacını karşılayacak; bunu AK Parti de, MHP de, hatta Millet İttifakı içindeki sağduyulu kesimler de görecek ve nihayetinde herkes “Türkiye İttifakı” durağında buluşacaktır. Eğer bu devleti ve milleti gerçekten seviyorsanız, bekayı düşünüyorsanız Türkiye cephesinde birleşmek zorundasınız. Cumhur İttifakı’nın bu yelpazeyi genişletmesi, motorun hararet yapmaması için vitesi yükseltmesi gerekmektedir. AK Parti’siz bu iş olur mu? Belki olur ama Erdoğan’sız olmaz. Her şey bu vatan içinse, herkes her türlü fedakarlığı yapmalıdır. Sonuç itibarıyla tüm sorumluluk Cumhurbaşkanımızda düğümlenmektedir. Bizler önerilerimizi sunuyoruz, icraat ise Sayın Cumhurbaşkanı’ndan gelecektir.

Son olarak, bankaların karları konusuna değinecek olursak; 366 milyar lira gibi muazzam bir kar söz konusu. Vatan Partisi olarak biz “Çiftçi batacağına banka batsın” derken, bankaların bu karlarının büyük bir kısmının kamu bütçesine, yani milletin kaynağı haline getirilmesini savunuyoruz. Sadece bu vergilendirme yoluyla dahi 200-250 milyar liralık bir kaynak yaratılabilir. Ayrıca yurt dışındaki İsviçre veya Londra bankalarında tutulan 300 milyar dolar civarındaki servetin de ülkemize kazandırılması gerekmektedir. 300 milyar dolar ne demek? 6 trilyon Türk lirası. Bakın, rakamlar var: 6 trilyon Türk lirası. Bu 300 milyar dolara el koyalım demiyoruz. Ama o 300 milyarın sahiplerine diyeceğiz ki: “Arkadaş, bu millet duvarların arkasında, battaniyesiz, soğukta donacak; senin 300 milyar doların ise sıcak sıcak Batı bankalarında yatacak. Yok böyle bir şey.”

O 300 milyar Türkiye’ye gelecek. Türkiye’nin planına göre; Maraş’ta konutlar yap, Antakya’da konutlar yap. Altyapıyı onaralım, barajlarımızı, elektrik sistemlerimizi, kanalizasyonumuzu, yıkılan kurumlarımızı düzeltelim. O 300 milyar dolar gelecek ve Türkiye’nin sermayesi olacak. 300 milyar dolar muazzam bir kaynak. Hükümet de bunu keşfetti; Türkiye’nin kaynağı var. “Bizde para yok” diye bir şey yok. O kadar zenginiz ki 300 milyar dolarla Batı bankalarına yardım yapıyoruz, kredi açıyoruz. Onlar da o açtığımız krediyi bize 10-20 misli faizle geri satıyorlar. Bizim paramızla bizden kazanıyorlar. 300 milyar dolar olağanüstü bir meblağ. Bugün 40-50 milyar dolar Türkiye’ye gelse o bile büyük para, ama biz 300 milyar doları götürüp Batı’nın finans merkezlerine teslim ediyoruz.

Bu çözüm, Vatan Partisi tarafından Türkiye’nin gündemine getirildi ve artık bir gerçeklik oluyor. Bir adım daha atarsak, o 300 milyar doları Türkiye’ye zecri tedbirlerle getirebiliriz. Kimsenin parasına el koymayacağız; “Getir, burada kazan arkadaş” diyeceğiz. Getir Türkiye Bankası’na yatır, o parayı yatırıma ve sermayeye yönlendirelim. Bu bir seferberliktir. Siz iş insanısınız; planımız dahilinde diyelim ki 19,5 milyar dolar tutarında motorlu taşıt ithal ediyoruz. “Motorlu taşıt fabrikası kurun, bu döviz israfından kurtulalım” diyeceğiz. 3-4 milyar dolarlık ilaç ithal ediyoruz, ilaç fabrikası kurun; 10 milyar dolarlık telefon ithal ediyoruz, telefon fabrikası kuralım. Türkiye’nin ihtiyacı olan sanayiye, tarıma yatırım yapın. Dışarıdan et ithal edeceğimize, boş yatan meralarımızda yatırım yapalım. Kars’ın otlaklarında sığıra, koyuna yatırım yapalım ve Türkiye’nin et ihtiyacını karşılayalım. Deprem sonrası üretim ekonomisi ve direnme ekonomisi bir zorunluluktur; yaşamak, soğukta donmamak, evsiz yurtsuz kalmamak ve çocuklarımızın okuması için hayat bunları dayatıyor.

Sayın Can Polat, depremin ardından Türkiye’nin yaralarını onarması noktasında hükümetin hangi adımları atması gerektiğini düşünüyorsunuz? Türkiye’nin coğrafyası tarıma ve hayvancılığa elverişli. Yeraltı kaynaklarımız, Karadeniz ve Akdeniz’den çıkacak gazımız, petrolümüz var. Bunlar bir tarafta dursun; ata tohumuyla tahılı ve hayvancılığı desteklemeliyiz. Ülkemizde buna imkan var; vatandaşın yüzde doksanı tarımı ve hayvancılığı bilir. Çiftçinin derhal desteklenmesi lazım.

Fay hattının bulunduğu yerde konutun ne işi var? Orada tarım yapalım, konutlarımızı daha uygun yerlere kuralım. TOKİ daha verimli çalışabilir. Madem bir yıl içinde bu konutlar yapılacaktır, o zaman temeli sağlam, fay hattının bulunmadığı yerlere yapılsın. Fay hattının olduğu alanlar ise tarım ve tahıl için kullanılsın. Bunlar şimdiden gündeme alınırsa milletimiz zor günler beklemez. Biz her zorlukta can vermiş, cephede mermisiz savaşmış bir milletiz. Tarih bizi çağırıyor; ama karşımızda son derece donanımlı güçler var. Biz ise yeni yeni kendine gelen, bağımsızlığını tam anlamıyla tahkim etmeye çalışan bir devlet olarak bunları yaparken zorlanabiliriz. Ancak bunun yolu birlik ve beraberliktir. Hükümetin reformlarını desteklemeli, yanlış politikaları ise çözüm odaklı bir dille eleştirmeliyiz. Sadece deprem veya kriz üzerinden hükümeti hedefe koymak bu millete kazanç sağlamaz, devleti zor durumda bırakır.

Bugün Aydınlık Gazetesi’ndeki “Savaşçı Habercilik” başlıklı yazınız çok tartışıldı. Buna neden ihtiyaç duydunuz? Müthiş bir kara propaganda, bilgi bozma ve milletin moralini bozmaya yönelik bir habercilik var. Cumhuriyet, Sözcü, Tele1, Halk TV ve solcu geçinen bazı organlar “devlet enkazın altında kaldı”, “ordu yetişmedi” diyerek devamlı yıkıcı bir faaliyet içindeler. Bunlar, Amerika Birleşik Devletleri’nin milli devleti çökertme programı dahilinde çalışıyorlar. Milli devletsiz kaldığınızda sömürge olursunuz; kapitalizmin azami kar elde etmesi için karşısında devlet, gümrük ve kamu iktisadi teşebbüsleri olmamalıdır. Program bu. Ancak halk bu bozgunculuğa karşı tepkili; bazı CHP’li belediye başkanları bile “Devlet buradaydı, ordu yetişti” diyerek genel merkezlerine tavır almaya başladılar.

Atatürk’ten örnek vereyim: Temmuz 1920’de mecliste “Türk ordusu dağıldı, asker kaçıyor” yaygarası kopuyordu. Mustafa Kemal Paşa kürsüye çıkıp “Efendiler, Türk ordusu dağılmamıştır; yönünü doğuya çevirmiş ve yürüyüşe geçmiştir” dedi. Birisi gerilemeyi “kaçış” olarak görürken, Atatürk bunu bir “yürüyüş” olarak görüyordu. Deprem haberlerinde de bu var; bir kısmı “devlet yok” derken, diğeri “devlet enkazdan çocuk çıkarıyor” diyor. Deprem, askerle, orduyla, devletin ilgili bakanlıklarıyla yönetilecek bir felakettir. Devleti ve hükümeti yıpratarak, enkaz altında kalan vatandaşa ihanet ediyorsunuz. Bu yüzden gazeteciliğin silkelenmesi gerekir; siz bu savaşın hangi cephesindesiniz? Türkiye cephesinde mi, yoksa depremle ittifak kuran bozgunculuk cephesinde mi? Meral Akşener’in “devlet enkazın altında kaldı” sözü bir laf mıdır? Türk devleti hiçbir zaman enkaz altında kalmamıştır.

Peygamber Efendimiz’e iki sahabi gelir; biri Mekke’yi çok güzel ve iyilik dolu bulur, diğeri ise çok kötü ve bozgunculukla dolu bulur. Hz. Ali’nin hikmetle açıkladığı gibi; herkes kendi baktığı pencereyi ve kendi içindeki durumu görür. Gazetecilik de artık taraf tutar hale geldi. Düşmanlarımıza silah vereceklerine moral vermeleri gerekir. FETÖ firarilerinin internet üzerinden “afet yönetilemiyor” diye yayın yapmaları bir Erdoğan düşmanlığıdır. Savaşlarda “aslanlarım” diyen komutanlar orduyu ayağa kaldırır. “Tavşanlarım” derseniz o ordu düşmanı denize dökemez. Savaş yalnız dış düşmanla değil, içteki bozgunculukla da yapılır. Dede Korkut’un dediği gibi: “Devletsizin şerrinden Allah kamumuzu korusun.” Devletsiz halk, ayak altında kalmaya mahkumdur. Vatandaş da bunun farkında; Diyarbakır’da devleti yanında gören halk, bölücü propagandalara kapılarını kapatmıştır. HDP’li vekilleri kovdular. Şimdi böylesine bir AFAD döneminde “HDP, AK Parti” ayrımı mı var? O bölgede yaşayan halkın acısı ortak olunca, etkiye tepki de refleks olarak bir yerden geliyor. Belki de HDP’li milletvekillerine, HDP’ye oy veren vatandaşlarımız, oradaki kardeşlerimiz tepki vermiştir. Vatandaş devletin yetiştiğini görüyor; battaniyeyi kimden aldığını, kendisini enkazdan kimin çıkardığını biliyor. Oradaki iş makinesinin kime ait olduğunu, sınır ötesinden binlerce tırın geldiğini görmüyor mu bu millet? Devletin her alandaki varlığı ortadayken, milletin huzurunda rol yapanlar zaten belli. Oraya gidip halk tarafından yuhalanmaları kendilerine yakışıyorsa, biz ne yapalım?

Bakın, çok ilginç iki karikatür var. Birisi Batı’da çıkan; “Tanka ihtiyaç kalmadı” diyor. Bir de Çinlilerin bugün yayınladığı karikatür var; “Dayan Türkiye, başarırsın” diyor. Bunlar, dost ve düşmanı görmek açısından önemli. “Hadi aslanlarım, tarafınızı, konumunuzu belirleyin.” İhanet şebekelerinin yapmış olduğu tellallıklar da ortadadır. Şimdi kim dost, kim düşman? Bunu artık milletimizin takdirine bırakmak lazım.

Siyasi partilerin seçim yardımlarını bu yıl depremzedelere bağışlaması sosyal medyada konuşulmaya başlandı. Tabii bağışlamaları güzel olur ama Türkiye’nin zengin kaynakları var. Siyasi partilerin yardımları birkaç milyar lira civarında. Bağışlarlarsa çok doğru yaparlar; ancak Türkiye’nin daha büyük kaynakları mevcut. Demin söylediğimiz gibi, bankalar bu sene 366 milyar lira kar etmiş. 100 milyar kar etsinler, yeter. Geçen sene 110 milyar, bu sene de 110 milyar kar etsinler. Veya yurt dışındaki 300 milyar dolarlık Türk sermayesi… Bunlarla Türkiye’nin deprem yıkımının getirdiği sorunları çözmesi, güçlü bir üretim ekonomisine geçmesi ve milyonlarca insanına iş bulması mümkün. Burada bir otoriteye, bir iktidara ihtiyaç var. Zecri tedbirleri topluma benimsetecek bir iradeye ihtiyaç duyuluyor. Topluma bir şey vereceksiniz ki, toplum da etrafında toplansın. “Bankaların karından alıyorum ama senin oğluna, kızına iş veriyorum” diyen, üretimi destekleyen bir irade lazım.

Kiralar sabitlensin diye çağrım vardı. Devletin mülk sahibi olduğu vakıflar, kurumlar var; binalarına bakıyoruz, %300, %400 kira artışı yapıyorlar. Yasal oran ise %25. Devlet burada kiraları dondursa, enflasyonu frenler, esnaf ve sanayici ferahlar, üretime yönelir. Devlet mülklerinde kiralar 3 yıl dondurulabilir; bu 3 yıl bir nefes alma süresidir. Vatan Partisi bunları gündeme getiriyor, bir süre sonra hükümet bunları benimsiyor. Çünkü çözüm belli. Bankalar bu kadar kar ederken, siyasi partiler de devletten aldıkları yardımı depremzedelere versinler; çok da güzel olur.

Dış politikada da bu dönem sonrası değişiklik olacak. Ermenistan Dışişleri Bakanı Türkiye’ye geliyor. Yayladağ sınır kapısı insani yardım için açıldı. Hükümetimiz son derece çevik davrandı ve doğru bir karar verdi. Sayın Mevlüt Çavuşoğlu ile de görüştük, terör örgütlerinin kontrolündeki bölgelere kapı açmama konusunda son derece duyarlı davrandılar.

Ermenistan Dışişleri Bakanı’nın gelişini nasıl yorumlarım? Bir Kafkas barışı oluştu. Azerbaycan, Türkiye ve Rusya bir Kafkas barışı kurdu. Azerbaycan ordusu, Türkiye’nin dayanışması ve Rusya’nın oluruyla topraklarını kurtardı. Ermenistan, Amerika’nın güdümünde kalarak bir yere varamaz, perişan olur. Ermenistan’ın aklı varsa Türkiye, Azerbaycan, Rusya ve İran ile barışçı bir ortamda yaşamın yollarını arayacaktır. Paşinyan da bu savaştan gerçekçi dersler çıkarmaya başladı. Ermenistan Türkiye’ye bir şey dayatamaz ama Kafkasya’daki iklim Ermenistan’ı da içine alabilir. 3+3 (Türkiye, Rusya, Azerbaycan + İran, Gürcistan, Ermenistan) formülüyle altılı bir platform oluşturulabilir.

Evlat acısıyla kuyruk acısı denen bir şey var. Tırlar bahanesiyle Ermenistan suçunu kapatacağını düşünüyorsa, bu doğru değil. Biz Ermenistan’daki Türkiye düşmanlarına değil, ülkemizdeki devletin kripto yerlerine yerleşmiş bölücü unsurlara dikkat çekmeliyiz.

Paylaş