M.K.: Mutlu akşamlar efendim. Her hafta salı günü olduğu gibi yine Çıkış Yolu saatindeyiz, yine sizlerle birlikteyiz. Konuğumuz Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek. Bu hafta stüdyoda yalnız değiliz; Ulusal Kanal Ana Haber Spikeri Teoman Ali de bizimle birlikte.
Tabii konu çok, soru çok. Çözümünü arayan, yanıtını bekleyen sorular ve gündemin sıcak başlıkları var. Tüm bu başlıkları Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek’e soracağız. Sizlerin sorularını da ileteceğiz. Arkadaşlarım ekranda gösteriyordur; “Çıkış Yolu” etiketiyle de sorularınızı bize gönderebilirsiniz. Efendim, hoş geldiniz.
Doğu Perinçek: Hoş bulduk.
M.K.: Hoş geldiniz Sayın Başkanım. Teoman Bey, size de hoş geldiniz.
Teoman Ali: Merhaba, hoş bulduk.
M.K.: Hoş bulduk Sayın Başkanım. Gerçi siz buradaydınız, aslında biz gelmiş olduk stüdyoya. Efendim, gündemde çok konu başlığı var. Sıcak gelişmeleri aktarmak istiyorum: Bugün CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu ve Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu bir görüşme yaptılar. Görüşmede, özellikle dış politikaya ilişkin verdikleri mesajlar önemli. İsrail ve Güney Kıbrıs Rum basınından gelen bilgilere göre, İsrail ve Güney Kıbrıs Rum yönetimi Doğu Akdeniz’de ortak bir tatbikat başlattı. Türkiye bu süreçte nasıl ilerleyecek? Vatan Partisi, Doğu Akdeniz’de nasıl bir çözüm yolu öneriyor? Ayrıca bugün Ankara’da Türk ve Rus heyetleri arasında Libya ve Suriye konularının ele alındığı ciddi bir diplomasi trafiği vardı. Türkiye-Rusya ilişkileri hem bölgede hem de Doğu Akdeniz’de, özellikle Libya sahasında nasıl ilerliyor?
Müsaadeniz olursa programa Kemal Kılıçdaroğlu ve Ahmet Davutoğlu’nun görüşmesiyle başlamak istiyorum. Sayın Kılıçdaroğlu görüşme sonrası yaptığı açıklamada, “izlenen dış politika yönü 180 derece değişmeli” dedi. Ardından söz alan Ahmet Davutoğlu da benzer şekilde, “Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politika stratejisini değiştirmenin vakti gelmiştir” ifadelerini kullandı. Özellikle Türkiye’nin ABD ile ilişkileri bağlamında bu iki ismi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Doğu Perinçek: Tabii, Atlantikçilerin Türkiye’nin Avrasya’ya yönelişine muhalefet etmeleri son derece doğal. Bütün taşlar yerli yerine oturmuş durumda. Her iki genel başkanın da aynı noktadan muhalefet etmeleri doğru, çünkü bu stratejik bir muhalefet. Türkiye’nin stratejik yönelişine karşı bir duruş sergiliyorlar. Türkiye, 2014 yılından bu yana, yani 6 yıldır devam eden bir süreçle Atlantik sisteminden kopuyor ve bu durum gittikçe belirginleşiyor. Bütün dünya bunu saptıyor; Avrupa ve Amerika’nın yayın organlarında Türkiye’nin Avrasya’ya yönelmekte olduğu sık sık belirtiliyor.
Siyasetçiler de elbette olayı görüyorlar. Hatta iktidarı yıkma projelerinde; RAND Corporation’ın raporlarında, Biden’ın açıklamalarında veya Macron’un “Tayyip Erdoğan’ı yıkacağız ama Türkiye halkıyla beraberiz” mesajlarında bunu görüyoruz. Atlantik güçlerinin merkezinde olan CHP ve onunla aynı cephede buluşan Sayın Davutoğlu, mevzilenmelerini ilan ediyorlar: “Atlantik’ten ayrılmaya karşıyız, tekrar Atlantik’e dönelim.” Bu, özetle budur.
M.K.: Bu stratejik muhalefet nereden kaynaklanıyor?
Doğu Perinçek: Bu strateji 1945’ten geliyor. Türkiye, 1945’te “Küçük Amerika olacağız” diyerek Atlantik sistemine bağlanmaya başladı. 1980’den sonra ise Turgut Özal önderliğinde, 24 Ocak kararları ve 12 Eylül darbesiyle gelen yıkıcı, karşı devrimci ekonomi programıyla bu bağımlılık daha da sertleşti. Türkiye o dönemde ekonomik bakımdan batırıldı. Ancak 2014’ten itibaren dış politika ve güvenlik alanında, 2020’de ise ekonomi alanında (Sayın Berat Albayrak’ın “Sıcak para odaklı ekonomi sürdürülemez” açıklamasıyla) Atlantik’ten kopuş süreci başladı. Üretim ve istihdam odaklı ekonomi; Vatan Partisi’nin “Üretim Devrimi” programıyla aynı doğrultudadır. Yani Türkiye, Atlantik’in borçlanma ekonomisi ile Avrasya’nın üretim ekonomisi arasında bir yol ayrımındadır.
M.K.: Peki, bu Atlantik’ten kopuş sürecinin geri dönüşü mümkün mü? Örneğin Millet İttifakı iktidara gelirse, Türkiye’nin bu rotadan dönmesi mümkün mü?
Doğu Perinçek: Türkiye’nin boğulması mümkünse, Türkiye’nin parçalanması mümkünse, Atlantik’e dönmesi de mümkündür. Atlantik’e dönmek, borç batağında boğulmak, Batı Asya’da “ikinci İsrail”in kurulmasına izin vermek ve dolayısıyla Türkiye’nin parçalanması demektir. Atlantik’te Türkiye için ölüm, Avrasya’da ise hayat var. Türkiye’nin Avrasya sürecini devam ettirmesi zorunludur; hiç kimse Türkiye’yi tekrar o sisteme döndüremez.
M.K.: Sayın Perinçek, Kılıçdaroğlu ve Davutoğlu’nun toplantısından sonra “Türkiye yalnızlaştı” vurgusu yapıldı. DEVA Partisi Genel Başkanı da “Türkiye ulusalcılık yüzünden yalnızlaştı” dedi. Türkiye gerçekten yalnız mı?
Doğu Perinçek: Onların “yalnızlaşma” tanımı, Atlantik’ten ayrılmaktır. Amerika’dan, İsrail’den ayrılırsanız onlar için “yalnızlaşırsınız”. Oysa Türkiye’nin İran, Irak, Suriye, Rusya, Çin ve Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ile birleşmesi, onlar için soğuk bir iklim olduğu için bunu “yalnızlaşma” olarak nitelendiriyorlar.
M.K.: Silahlı kararlılığa dair mesajlarınız var. Bugün İsrail ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi tatbikat başlattı, aynı zamanda Batı Trakya’da ABD ve Yunanistan kara tatbikatı yapıyor. Türkiye kuşatma altında mı ve bu kışkırtmalara yanıt verebilir mi?
Doğu Perinçek: Türkiye savaşı yalnızca denizlerde bırakmayacak. Geçen hafta konuştuğumuz gibi, zırhlı birliklerin Trakya’da konuşlandırılması, savaşın karada da süreceğinin işaretidir. İsrail, Amerika ve Yunanistan ile beraberdir. İsrail vurgusu yapan Atlantikçi çevreler, Cihat Yaycı gibi isimler üzerinden Türkiye’ye yeni bir rota çizmeye çalışıyorlar. Cihat Yaycı’nın İsrail yanlısı söylemleri ve Doğu Akdeniz Enstitüsü’ndeki tutumu, Türkiye’nin Avrasya’ya yerleşme stratejisine aykırıdır. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bu tür reklam kampanyaları yürüten isimleri dışlaması son derece isabetlidir. “Ne Amerikancı, ne Rusçu, ne Avrasyacı; sadece Türkiyeciyiz” demek, gerçekte Batı’nın stratejik çıkarlarına hizmet eden bir kılıftır. Hiçbir Amerikancı, “Amerika iyidir” demez; Rusya ve Çin aleyhtarlığı yaparak sistemin bekasını savunur. “Şeklindeki vurgularla konumlarını ifade ediyorlar. Yani bu, Atlantik’ten Avrasya’ya yönelen Türkiye rotasına Cihat Yaycı’nın pek uyum göstermediğini gösteren bir olay. Tabii yine amiralimiz Türk donanmasının amiralidir; vatansever bir insan olduğundan şüphe edilmemesi gerekir. Ama İsrail’le işbirliği gibi, hayali Türkiye’nin yaşadığı süreç açısından pek mümkün olmayan vurguları, onun Türkiye’nin Atlantik rotasından ayrılmasına karşı durduğunu gösteriyor. Bu da basit bir iki konuşmayla sınırlı değil; bayağı uzun zamandan beri, hatta görev yaptığı dönemlerden beri bu İsrail vurgusunun olduğunu görüyoruz.”
“Efendim, ‘İsrail ısrarı Türkiye’nin güvenlik stratejisiyle bağdaşmıyor’ dediniz az önce. Ben, Sayın Cihat Yaycı özelinde değil de, genel olarak Türkiye’nin güvenlik stratejisi nedir, diye sormak istiyorum. Türkiye’nin güvenlik stratejisinde tehdidin gerçekçi olarak saptanması gerekir. Bugünkü hükümet çok net bir güvenlik stratejisi oluşturdu diyemeyiz ama uygulamalarına bakıyoruz; hükümetin cephesi esas olarak Atlantik’ten gelen tehditlere dönük. Ancak bunun da adını tam koymuyorlar. Dikkat ederseniz hükümet yetkilileri tehditte daha çok Yunanistan ve Fransa üzerinde duruyorlar. Yunanistan’ın ve Fransa’nın arkasındaki esas kuvvetin ABD olduğunu görmezden gelen bir tavır var. Tayyip Erdoğan yönetiminde de bu tavrın kısmen olduğunu görüyoruz.”
“Pratikte esas olarak cephe ABD’ye dönük. Zaman zaman Amerika’ya vurgular var; uzaklardan gelip buralarda egemenlik peşinde koşmaları ya da doğrudan Amerika’nın adı verilerek yapılan açıklamaları görüyoruz. Ama Doğu Akdeniz bağlamında mümkün olduğu kadar Amerika’dan söz etmeyen, Amerika’yı tehdit kavramının merkezinde görmek istemeyen gerçekçi olmayan tavırlar var. Oysa Türk Silahlı Kuvvetleri’nin hesabını; Amerika, İsrail, Yunanistan, Güney Kıbrıs ve buna eklemlenen Fransa’dan gelen tehdide göre yaptığını söyleyebiliriz. Herhangi bir savaş durumunda Türkiye’nin karaya da savaşı yayarak cevap vereceğine dair işaretler apaçık ortada. Bu bile Amerika’nın tehdit olduğunu gösteriyor. Amerika savaşın dışında kalsaydı, savaş denizlerle sınırlı kalabilirdi. Türk donanması, hava kuvvetlerinin de katılımıyla, Amerika hariç bölgedeki diğer aktörleri dengeleyecek güce sahiptir. Ancak Amerika’nın Doğu Akdeniz’deki varlığını ve gücünü işin içine kattığınız zaman, savaşın denizlerle sınırlı kalmayacağını söyleyebiliriz. Bu nedenle Türkiye’nin kara tatbikatları yapması dahi Amerika’nın tehdidin içinde olduğunu gösteren önemli bir kanıttır.”
“Şimdi 2002 yılına dönmek istiyorum. 2002 yılında, meşhur Aydınlık gazetesinde o zaman sizin de yazılarınızla öğrendiğimiz bir haber vardı: Nevada çöllerinde ABD’nin gerçekleştirdiği ‘Millennium Challenge’ (Bin Yılın Meydan Okuması) tatbikatı. Tatbikatın senaryosunu izleyicilerimiz aşağı yukarı biliyorlardır; bir ada yüzünden bir ülkenin hedef alındığı ve bu ülkenin aslında Türkiye olduğu açıkça tarif ediliyordu. O günlere mi geliyoruz? Yani şimdi o ‘Bin Yılın Meydan Okuması’nın pratikteki hamlelerini mi görmeye başladık?”
“Yaşadığımız olaylar ve Doğu Akdeniz’deki savaş tehdidi hemen aklımıza 2002’deki ‘Millennium Challenge’ tatbikatını getiriyor. İlginç olan, tatbikatın hazırlık çalışmalarının 1998 yılında başlamasıdır. Aslında tatbikatın adını Amerikalıların değil, bizim komutanlarımızın koyduğu ortaya çıkıyor. 1998 yılında Genelkurmay Başkanımız Sayın Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu, bir kabul töreninde ‘Biz irticaya karşı bin yıllık mücadele azmine sahibiz’ demişti. Amerika’da senin bu ‘bin yıl’ kavramına cevap vererek ‘Bin Yılın Meydan Okuması’nı gerçekleştiriyor. Amerika, Türkiye’deki irticanın, yani FETÖ gibi tarikat ve cemaatlerin hamisi olarak ortaya çıktı. 1945’ten sonra tarikat ve cemaatlerin önemli bir kısmı İngiliz ve Amerikan emperyalizminin koruması altındadır. Amerika, Türkiye’nin irticaya karşı bin yıllık mücadele azmine, doğrudan Türkiye’yi 96 saatte işgal etmeyi öngören bir senaryoyla cevap vermiştir. Bu ’96 saat’ kavramı da çok önemlidir; çünkü Batı Asya’da seferberlik süresi 96 saat olan tek ordu Türk Silahlı Kuvvetleri’dir. Bu tatbikat, bir işgal hayalinden öte, o dönem romanlara bile (örneğin Metal Fırtına) konu olan bir sürecin başlangıcıydı.”
“Bu tatbikatın 24 Temmuz’da, yani Lozan Antlaşması’nın yıl dönümünde başlaması ve 22 gün sürmesi, Sakarya Savaşı’nın 22 gün sürmesiyle de örtüşüyordu. Bu, ‘Lozan’ın intikamını alıyoruz’ mesajı taşıyan, son derece anlamlı bir tarihti. Ardından 4 Temmuz 2003’te Süleymaniye’de Türk askerinin başına çuval geçirilmesi olayı yaşandı ve Büyük Ortadoğu Projesi eş başkanlığı makamı oluşturuldu. 1991’de Körfez Savaşı ile başlayan süreçte Amerika, Irak’ın kuzeyinde fiilen ‘Barzanistan’ı kurarak Türkiye’ye komşu oldu. O günlerde ‘Amerika müttefikimizdir, bizi parçalamaz’ diyenlere karşı bugün Doğu Akdeniz’de aynı tartışmaları görüyoruz. Hayat, Amerika’nın niyetlerini bize öğretiyor.”
“Dedeağaç’ta kurulan üs, Balkanlar’daki askeri faaliyetler, Ukrayna üzerinden Türkiye’nin Türk Akımı’na yönelik engelleme çabaları, Kafkasya ve Suriye’nin kuzeyindeki PKK varlığı; bunların hepsi bir Amerikan çevrelemesidir. Mustafa Kemal Atatürk, İstiklal Savaşı’nı milletten düşmanları gizleyerek değil, asıl düşmanın İngiliz ve Fransız emperyalizmi olduğunu açıkça belirterek yürütmüştür. Milletin gücünü harekete geçirmek için hakikatle temas etmesi gerekir.”
“Teoman Ali, Balkanlardaki faaliyetlere ilişkin bilgilerinizle devam edelim.”
“Şöyle ki; Romanya’da şu anda ABD’nin üç üssü bulunuyor ve 1800 asker faal durumda. Aynı şekilde Bulgaristan’da Burgaz (liman kenti), Filibe (Plovdiv) ve Yeniköy’de (Novoselo) askeri üsler var. Bunlara ek olarak, Makedonya’nın NATO’ya dahil edilmesiyle bölgede ciddi bir radar ve askeri üs ağı kuruldu. Kosova’daki Bondsteel Üssü ise bölgedeki en büyük Amerikan üssü olarak varlığını koruyor.” Bu da son derece ciddi bir durum. Yunanistan, aslında namluları Türkiye’ye çevrili bir üs olarak öne çıkmış durumda. Bütün bu tabloya baktığımızda, Türkiye’nin Balkanlar üzerinden çevrelenmeye çalışıldığını görüyoruz. Biraz önce Sayın Genel Başkan Ukrayna’dan bahsetti; Gürcistan’da da yine benzer bazı gelişmeler yaşandı. Soros destekli ayaklanmalar sonucunda iktidarlar yaratıldı. Karadeniz’de ve Akdeniz’de benzer bir durum mevcut. Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Kesimi ve İsrail ile kurulan ittifakı düşündüğümüzde, akıllara şu soru geliyor: Türkiye hem Karadeniz’den hem Akdeniz’den kuşatılmışken, bu kuşatmanın ilacı nedir?
Türkiye ile ortak çıkarları olan çok önemli güçler var ve bu güçler artık yan yana gelmeye başladı. Suriye ve Irak’ın kuzeyindeki meydan okumalarda ve hesaplaşmalarda; Türkiye, İran ve Rusya beraberliği oluştu. Astana süreci dedikleri bu oluşum, aynı zamanda askeri bir ittifak boyutunda. Tabii buna, adı resmen konmasa bile Suriye de dâhildir; çünkü Suriye, Rusya ve İran’ın bölgemizdeki en sıkı müttefikleridir. Dolayısıyla Türkiye-Suriye-İran ve Rusya ittifakı bölgemizde şekillenmiştir. Şimdi bunu Doğu Akdeniz’e taşımamız lazım.
Bu ittifakın geçmişte başarıları var. Hatırlayacaksınız, Eylül 2017’de Barzani’nin meşhur referandumu, bu ittifak tarafından bozguna uğratıldı. Amerika ve İsrail, Kürdistan’ı ilan etmek için bir atak yaptı ve referandumla bağımsızlık kararı alındı. Ancak Türkiye, Irak ve İran askeri alanda tavır koyarken, Rusya da onları yukarıdan destekledi. Sonuçta bu ittifak, Amerika’nın “ikinci İsrail” girişimi olan sözde Kürdistan projesini bozdu. O dönemde Vatan Partisi olarak İran İslam Cumhuriyeti tarafından davet edildik ve fiilen yönetimi temsil eden Sayın Ali Ekber Velayeti ile görüştük. Yaptığımız 5-6 saatlik görüşmenin ardından, “İran İslam Cumhuriyeti ve Türkiye, bölgemizde ikinci bir İsrail devletinin kurulmasına kesinlikle izin vermeyecektir” şeklinde bütün dünyaya ilan ettiğimiz bir basın toplantısı düzenledik. Bu durum, Mısır’dan Cezayir’e, Çin’den Rusya’ya kadar dünya genelinde büyük yankı uyandırdı.
Başarılı olan bu modelin denize, yani Doğu Akdeniz’e taşınması gerekiyor. Burada en önemli aktör Rusya’dır. Diplomatik alanda Türkiye’nin Mısır ve Suriye’yi yanına çekmesi, deniz yetki alanları anlaşmaları yapması elini çok kuvvetlendirir. Ancak Doğu Akdeniz’de esas belirleyici olan hukuk değil, kuvvettir. Haklı olsanız bile kuvvetiniz yoksa, Mavi Vatan’daki egemenliğinizi koruyamazsınız.
İttifak potansiyelinde askeri gücün belirleyici olduğunu görmeliyiz. Dün akşam bir televizyon programında Sayın Sinan Oğan ile bir tartışma yaşandı. Kendisi Şanghay İşbirliği Örgütü’nden bahsederken “Türk Keneşi”ni (Türk Devletleri Teşkilatı) öne çıkardı. Türkiye’nin de içinde olduğu bu teşkilatın önemini inkâr etmiyoruz; ancak Türk Keneşi ile Doğu Akdeniz’deki Amerika tehdidini önleyemezsiniz. Türk Keneşi’ni, Rusya seçeneğinin yerine koyamazsınız.
Türkiye’de, Rusya ve Çin karşıtlığı üzerinden politika yürüten bir “Atlantik Lobisi” var. Kimisi bunu Atlantik cephesinde olduğu için bilerek, kimisi de yanlış bir Türkçülük anlayışıyla yapıyor. Doğu Akdeniz’de Amerika’ya karşı durmadan, sadece Kırım veya Doğu Türkistan söylemleri üzerinden politika yürütmek, Türkiye’nin direnme gücünü kırmaya yönelik faaliyetlerdir. İsrail konusu da bunun bir parçasıdır; bazı çevreler, Rusya seçeneğini göz ardı edip İsrail ile anlaşmanın güvenliğimizi sağlayacağını savunuyor. Oysa İsrail, Kürdistan projesinin hamisi ve bölgedeki en büyük tehditlerden biridir. Mossad Başkanı bile “En tehlikeli düşmanımız Türkiye’dir” diyerek bunu açıkça ilan etmiştir.
Özetle, Türkiye için anahtar ülke Rusya’dır. Bu gerçekçi bir tercihtir çünkü Amerika, Rusya’yı da baş düşmanı ilan etmiştir. Dolayısıyla Rusya’nın güvenliği de Türkiye ile birlikte olmayı gerektirir. Karadeniz’den Umman Denizi’ne kadar tek bir cephe vardır. Bir yanda Ukrayna ile Rusya’ya karşı olup, diğer yanda Akdeniz’de Rusya’yı yanınızda bekleyemezsiniz. Vatan Partisi’nin “Karadeniz-Akdeniz Dostluk Planı”nın özü, bütünsel bir strateji kurmaktır. Tarihi düşmanlıkları bugüne taşıyarak güvenlik siyaseti oluşturulamaz; önemli olan bugünkü çıkarlarımız ve bölgemizin huzurudur. Planımızda, yani Karadeniz-Akdeniz Dostluk ve Barış Planı’nda bunlar var. Abhazya’ya gittik ve Abhazya Devleti ile Vatan Partisi arasında bir ortak bildiri imzaladık. Bu çok önemli; Vatan Partisi bir parti, karşıda ise bir devlet var. Normalde devletler devletlerle anlaşma yapar ancak Abhazya Cumhuriyeti burada özel bir tavır takındı ve Abhazya Millet Meclisi ile Vatan Partisi ortak bildiri yayınladı. Bu bildiride Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) tanınması yer aldı. Abhazya’dayken, KKTC Başbakanı Ersin Tatar’ın temsilcisi Sayın Yusuf Macit de bizimle beraberdi ve Cumhurbaşkanı ile görüştü. Biz, Yusuf Macit’in Abhazya Cumhurbaşkanı ile tek başına görüşmesini sağlayarak bir anlamda Abhazya’nın KKTC’yi bir devlet olarak tanımasını sağladık. Bildiride de bu açıkça belirtildi. Bu, Türkiye için büyük bir kazançtır. Şimdi Vatan Partisi olarak KKTC’yi tanıma kampanyası başlatıyoruz; uluslararası planda bir komite oluşturuyoruz. Rauf Denktaş Komitesi adıyla öneriliyor.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin tanınması, Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs’ta ve Doğu Akdeniz’de mevzilerini güçlendirmesi açısından hayati önem taşımaktadır. Bu çalışmalara 2008 Ergenekon tutuklamalarından önce başladık. Heyetimizde bulunan Hüseyin Macit Yusuf da o dönemde bizimleydi. O zaman Rus sermayesi, Güney Kıbrıs’taki bankalardaki mevduatlarını Kuzey Kıbrıs’a aktarmayı planlıyordu. Bizimle temasa geçtiler, toplantılar yaptık. Bu toplantılara Türkiye devletinden, Vatan Partisi dışından insanlar da katıldı. Rauf Denktaş ile İstanbul’da, Rönesans Otel’de buluştuk. Denktaş, “Bu bir mucize, olağanüstü bir olay” dedi. Rus parası Kuzey Kıbrıs’a aktarıldığında büyük bir kuvvet kazanılacaktı ama daha önemlisi, Rusya, KKTC’yi tanıma rayına girmiş olacaktı. Rus devletiyle şöyle bir plan yaptık: Sayın Rauf Denktaş Moskova’ya davet edilecek ve kendisine devlet başkanı protokolü uygulanacaktı. Bu plan yürürken, Sayın Aleksandr Dugin’i Mehmet Perinçek ve bazı arkadaşlar KKTC’ye götürdü ve Sayın Rauf Denktaş ile görüştürdüler. Bu görüşme Yunan ve Güney Kıbrıs Rum kesimi basınında büyük tepkiyle karşılandı. Süreç ilerlerken Ergenekon ve Balyoz kumpasları geldi; iddianamelerde bu çalışmalarımız suç olarak gösterildi. Suçlarımızdan biri, KKTC’nin tanınması ve Ermeni soykırımı yalanının bitirilmesi için yürüttüğümüz faaliyetlerdi. Çünkü iddianameyi Amerikan emperyalizmi ve FETÖ gladyosu yazıyordu.
Bugün Kırım’ın durumuna gelirsek; Kırım’ın Türk toprağı olduğu tarihsel bir gerçektir ve orada hâlâ Kırım Türkleri yaşamaktadır. Ancak Türkiye’nin Kırım’ı fethetme gibi bir iddiası yoktur. Kırım bugün Rusya Federasyonu içinde bir cumhuriyettir. Ukrayna seçeneği ise Kırım’ı Amerika’nın egemenliği altına sokmak demektir ve bu Türkiye’nin yararına değildir. Kırım’da yaşayan Türkler, Rusya’da kalmayı tercih ediyorlar çünkü orada hukukları daha garanti altında. Onları Ukrayna’ya bağladığınızda Rusya’daki Kazan Tatarları ve diğer Türk kavimlerinden koparmış oluyorsunuz. Türkiye’deki bazı “Amerikancı Türkçüler” bir Kırım söylemi tutturmuşlar; bu söylem Türkiye’yi yalnızlaştırır ve Doğu Akdeniz’de müttefikimiz olan Rusya’yı tarafsızlığa iter.
Macaristan’daki Türk Devletleri Teşkilatı toplantılarına, Doğu Türkistan’dan gelen Uygurların ve Rusya Federasyonu’na bağlı bazı Türk Cumhuriyetleri temsilcilerinin de katıldığı biliniyor. Yani Rusya ve Çin’den gelen Türklerin bu toplantılara katılması garip bir durum değil. Kazakistan’a, Özbekistan’a veya Kırgızistan’a gidin, “Kırım Türk toprağıdır, Ukrayna’ya verelim” deyin; sizinle aynı görüşü paylaşan bir Türk cumhuriyeti bulamazsınız. Bu, dünya Türk cumhuriyetlerini karşısına alan, Amerika’nın tezlerinden üretilmiş sahte bir Türkçülüktür. Türkiye dışında altı Türk cumhuriyeti var ve hepsi Rusya ve Çin’le dostluk ve ekonomik ilişkiler içinde güvenliklerini sağlıyorlar. Türkiye’nin güvenliği de bu gerçekçi politikalardan geçmektedir.
Ayrıca İtalyan strateji dergisi *Limes*’ta “La Turchia ha scelto la Russia” (Türkiye Rusya’yı seçti) başlıklı yazım yayımlandı. İkinci sayfasında Taksim Anıtı’ndaki Rus komutan Aralov ve diğer Sovyet heyetinin görselleri yer aldı. Dünyada bir Sovyet devrimcisinin heykelini diken ilk ülke Türkiye’dir.
Son olarak, Bahçeşehir Üniversitesi Denizcilik ve Global Stratejiler Merkezi’nin İsrail ile ilgili önerileri gerçekçi değildir. İsrail ile deniz yetki alanları anlaşması yapılabilirse yapılabilir ancak İsrail’den medet ummak, Amerika’ya ve Yunanistan’a teslim olmaktan başka bir anlam taşımaz. Cihat Yaycı gibi bir ismin başında bulunduğu bir merkez tarafından savunulması çok dikkat çekicidir.
İç cephede yaratılmak istenen bölücülüğe dair şemanıza bakacak olursak; bu süreç kökeni Rand Corporation raporuna dayanan bir stratejidir. Bu raporun anahtarı, Tayyip Erdoğan’ı yıkmak için muhalefeti birleştirmektir. Hedef belirlenmiştir ve yıkılacak güç Tayyip Erdoğan’dır. Tayyip Erdoğan’ı yıkmak, Amerika’nın öngördüğü ve tasarladığı bir hedef olarak belirlenmiş; bu muhalefet yapısı Rand Corporation raporunda da açıkça ifade edilmiştir. Merkezinde Cumhuriyet Halk Partisi’nin yer aldığı; İYİ Parti, HDP, Saadet Partisi ve muhafazakâr yapıların yanı sıra, bunların kontrolündeki birtakım sivil toplum örgütlerinden oluşan bir blok sıralanıyordu. Rand Corporation raporunun ardından, o dönemde Amerikan Başkan Yardımcısı olan ve Amerikan derin devletinin tepesinde yer alıp Rand Corporation’ı yöneten Joe Biden da aynı stratejiyi tekrar etti. Zira başka bir şey söylemesi mümkün değildi.
Daha sonra Fransa Cumhurbaşkanı Macron, “Tayyip Erdoğan’ı yıkacağız ama Erdoğan ile Türk halkını birbirinden ayırıyoruz. Bizim hedefimiz Erdoğan’dır, Türk halkı değildir” diyerek muhalefete ve Erdoğan’ı yıkmayı hedefleyen güce bir göndermede bulundu; Türk halkını da bu denklemin içine dahil etti.
Geçtiğimiz salı akşamı yine burada değerlendirdiğimiz, tarihi bir konuşma yapılmıştı. Hatırladığım kadarıyla Sinan Sungur arkadaşımız bu konuşmanın hangi anlamda “tarihi” olduğunu sormuştu. “Tarihi” kelimesi genellikle olumlu ve önemli olaylar için kullanılır ancak olumsuz anlamda da “tarihi” dönemler vardır. Söz konusu konuşma, Cumhuriyet Halk Partisi açısından son derece olumsuz ve vahim bir konuşmaydı. O konuşmada, tamamen iç cephede yıkıcı faaliyetlerin işaret fişeği çakıldı ve terör örgütüne şeref madalyası takıldı. HDP eski Eş Başkanı Selahattin Demirtaş’ı, yani PKK terör örgütünün yasal partisinin başındaki ismi kastediyorum. PKK terör örgütüne doğrudan madalya takamazsınız ama HDP’ye takarak aslında PKK’ya takmış olursunuz.
Dün Yunus Emre, İstanbul Milletvekili olarak televizyonlarda “Biz orada uzun tutukluluk sürelerini eleştiriyoruz” dedi. O zaman “Uzun tutukluluk sürelerini eleştiriyorum” desinler. Sayın Kılıçdaroğlu, konuşmasında hapiste yatan herkesi Selahattin Demirtaş gibi anarak, onlara şeref madalyası takıldığını ifade etti.
Şimdi bunun arkasından ne geldi? Bir gazetede, “yaratıcı yıkıcılık” başlığıyla İslami grupların silahlandığını, meselenin sokakta ve silahla çözüleceğini ifade eden bir strateji ortaya atıldı. Ben şimdi sözü Teoman Halili’ye vereyim; çünkü o, yaratıcı yıkıcılığın uzmanıdır. Bu kelimenin kökü nerede, patenti kimde, nerelerde ve kim tarafından uygulandı? Bizi aydınlatsın.
“Estağfurullah. Bu yaratıcı yıkıcılık kavramı tesadüfen seçilmiş bir şey değil. İngilizcesi ‘Creative Destruction’dır ve bizzat Schumpeter tarafından ortaya atılmıştır. Avusturyalı ama Amerikan vatandaşı bir isimdir. Aslında ekonomik bir kavrammış gibi gösterilse de günümüzde yaratıcı kaos ile iç içe geçirilmiştir. Bir ülkenin ekonomik olarak çökertilmesini, finans kapitaline bağlanmasını öngörür. George Soros ve fonlarının en büyük destekçisi olduğu bu strateji; demokrasi, insan hakları ve çok seslilik gibi ifadelerle pazarlanır. Hedef alınan iktidar ise ‘diktatör’ olarak yaftalanır.
Uygulandığı yerler çok bellidir. Yugoslavya (Sırbistan) merkezli başlayan bu süreçte, Belgrad’da ‘Otpor’ (Direniş) teşkilatı kuruldu. En büyük destekçileri Richard Holbrooke ve John McCain gibi isimlerdi. Ardından Gürcistan’da Şevardnadze, Ukrayna’da Yanukoviç süreçleri geldi. Batı Asya’da ise ‘yaratıcı kaos’ veya ‘yaratıcı kargaşa’ adı altında iç cepheyi bölmek ve iktidarı zayıflatmak için kullanıldı.
Türkiye’deki yazılarda bu terimin kullanılması şaşırtıcı. Bir yazıda ‘İslamcıların silahlandırılmasının rutin bir haber haline geldiği Türkiye’de, sokağa egemen olan ülkeye de egemen olacaktır’ ifadesi yer alıyor. Yani temel amaç, bir kaos yaratarak sokak hakimiyeti sağlamaktır.”
Peki, Türkiye’de İslamcı örgütlerin veya tarikatların silahlandığına dair somut bir bilgi var mı? IŞİD dışındaki örgütler için böyle bir veri bulunmuyor. Bu yayınlar neden yapılıyor? Rand Corporation raporu, Biden ve Macron açıklamaları; Tayyip Erdoğan’ı yıkmak için muhalifleri birleştirmeyi hedefleyen tek merkezli bir stratejidir. ABD bunu önce parlamenter yolla denedi, olmadı; 15 Temmuz’da FETÖ ile denedi, yine olmadı. Şimdi ise sözde halk hareketleri ve “yaratıcı yıkıcılık” yoluyla istikrarsızlık yaratmayı hedefliyorlar. İster iktidara gelmesinler ister gelmesinler, Türkiye’yi yaralı bir hale getirmek ve zayıf bir Türkiye’nin Avrasya’da yerleşmesini engellemek gibi bir amaçları var. Ya da hakikaten o kaos ortamında, sonuç itibarıyla Amerika’nın istediği tarzda bir hükümet kurmak… İki seçenekleri olduğu gözüküyor.
Peki, burada ilk soru şu: Neden Tayyip Erdoğan şu anda bu kadar hedefte? Amerika’ya karşı savaştığı için. Türkiye, 2014’ten bu yana Atlantik sisteminden ayrılıyor ve Avrasya’ya yerleşiyor; yani Amerika’nın kontrolünden çıkıyor. 1945’ten beri, yani 55-75 yıldır Türkiye’yi kontrol eden bir Amerika vardı. Şimdi o Türkiye, Amerika’nın kontrolünden çıkıyor.
Aslında bu, Amerika’nın öngördüğü bir gelişmeydi. 2000’lerin başında “21. Yüzyıl Perspektifleri” diye bir rapor çıkmıştı. Biz o zaman RAND Corporation raporu gibi bunu da Aydınlık gazetesinde ve dergide yayınlamıştık. O perspektif raporunda şu tespit yapılıyordu: “Türkiye Amerika’nın kontrolünden çıkıyor, Asya’ya yerleşiyor ve Türkiye’nin menfaatleri Asya’dadır.” Bunu Amerika Birleşik Devletleri bile saptıyordu. Amerika o zaman şöyle bir siyaset üretti: “Türkiye’yi Avrupa kapısına bağlayalım.” Langenstein’ın o dönemki makalelerini Türkçeye çevirmiştik; Frankfurther Allgemeine Zeitung’da “Türkiye Batı’nın kontrolünden çıkıyor, en iyisi onu Avrupa Birliği kapısına bağlayalım” diye yazmıştı. Helmut Schmidt de eski Alman başbakanı olarak bunu kitaplarında ve konuşmalarında açıkça belirtti. Dedi ki: “Türkiye’nin aday üye olmasını isteyen güç Amerika’dır. Biz Türkiye’yi hiçbir şekilde Avrupa’ya almayı düşünmedik; çünkü Avrupa bir Hristiyan kulübüdür, gelişmiş zenginler kulübüdür. Türkiye ne Hristiyan ne zengin; onun için Türkiye’nin Avrupa’da yeri yok. Ama Amerika bize öyle baskı yaptı ki, Türkiye’yi Avrupa kapısına bağlayalım ve oradan ne Avrupa’nın içine girebilsin ne de dışarı kaçabilsin.”
Hatta çok acı ve üzüntüyle söylüyorum; o zaman bazı Avrupa gazetelerinde Türkiye’yi köpek olarak gösteren, üzerine ay-yıldızlı bir üniforma giydirilen ve kapıda bir kulübeye bağlı gösteren karikatürler çıktı. Strateji buydu: Türkiye’yi Avrupa kapısında denetim altına almak. Biz o zaman “Bizi burada çarmıha geriyorlar” demiştik. Vatan Partisi, bu Avrupa Birliği hikâyesi çıktığından beri; hatta 1985’te Başbakanlık Köşkü’nde Turgut Özal ile buluştuğumuzda da bu konuyu konuşmuştuk. Türkiye’nin girme ihtimali yoktu ama bizi orada denetim altına alıyorlardı. Her neyse, o plan da tutmadı. Türkiye Avrupa kapısındaki bağlarını da kopardı. Türkiye artık Türk Cumhuriyetlerinin, Çin’in, Rusya’nın, Hindistan’ın bulunduğu Avrasya’daki yerine yerleşti.
Şimdi bu durumda niçin Tayyip Erdoğan hedef oluyor? Elbette bu olay, Sayın Cumhurbaşkanımızın yönetimde olduğu bir süreçte yaşanıyor. Ancak Amerika bu süreci, Türkiye’nin Atlantik’ten kopuşu başlamadan, 2000’lerin başında gördü. Neden? Çünkü Kürdistan’ı kurmak istiyor ve Türkiye’nin buna razı olmayacağını biliyor. İkincisi, Türkiye’nin Atlantik sistemine bağlı kalarak ekonomisini sürdüremeyeceğini görüyor.
Peki, yaratıcı yıkıcılığın hayata geçebileceği bir yönetim zafiyeti veya Türkiye’nin ekonomisinde bir zafiyet var mı? Efendim, bu yönetim zafiyetiyle ilgili bir şey değil. Türkiye ekonomisinin sürdürülemez olduğunu zaten Maliye Bakanı da söylüyor. Ancak o sürdürülemeyen ekonomik programın, yani Turgut Özal programının (borçlanma ekonomisinin) yarattığı bir tahribat var. Sayın Kılıçdaroğlu’nun geçen salı yaptığı konuşmada hep o tahribata vurgu yaptığı görülüyor. Çok sert, kışkırtıcı, çatıştırıcı, düşmanlaştırıcı ve kamplaştırıcı bir dille Türkiye’deki ekonomik sorunlardan yararlanmaya çalışıyor. Bir muhalefet partisi olarak ekonomik sorunlara değinmesi normaldir; ancak Türkiye’nin karşı karşıya olduğu sorunların ötesinde, son derece çatıştırıcı ve yapıcı olmayan bir dil kullanıyor. Dahası, arkasını Amerika’ya, Yunanistan’a, Fransa’ya dönerek doğrudan iç cephede bir kavga başlatıyor. Bu, sokağa dökme stratejilerine tam uyuyor.
Şule Perinçek’le kahvaltı yaparken konuşmasını dinlediğimizde ikimiz de “Bu yeni bir başlangıç” dedik. Cumhuriyet Halk Partisi’nde sert eleştirilere alışkındık ama burada bunun ötesinde bir şey var: Bir iç cepheyi bozuyorlar ve iç yıkıcılık başlatıyorlar. Doğu Akdeniz’in bu kadar yoğun konuşulduğu, tehditlerin olduğu bir ortamda; bunlardan hiç bahsetmiyorlar. Yalnızca Tayyip Erdoğan’a karşı çok sert, düşmanca bir dil kullanıyorlar. Tam Türkiye savaş tehlikeleri içindeyken, Tayyip Erdoğan direnirken bu dış tehditlerin hatırı için daha dikkatli olunması gerekmez mi? Hayır, tam tersine son derece kışkırtıcı bir dil kullanıyorlar. İşte o kışkırtıcı dil, meğer “yaratıcı yıkıcılık” dedikleri şeymiş.
Şimdi Sayın Perinçek, partiniz bir Merkez Karar Kurulu kararıyla yeni süreçte bir yer belirledi ve “Aynı gemideyiz” diyerek vatansever güçleri saydınız. Bir de “Atlantik gemisi” olarak sınıflandırdığınız, yaratıcı yıkıcılığı temsil eden bir yapı var. Bunların dışında üçüncü bir gemi olabilir mi? Tayyip Erdoğan’a güvenmeyen kitlelere ne söyleyebilirsiniz?
Bakın, savaşlarda üç cephe olmaz; savaş hep iki cephelidir. Ara güçler olsa bile bunlar sonunda kamplardan birine iltihak ederler. Tayyip Erdoğan düşmanlığı artık bütün maskesini atmış durumda. Biz Vatan Partisi olarak iktidar mücadelesinde Tayyip Erdoğan yönetimiyle rekabet halindeyiz; ancak rekabet başka, düşmanlık başkadır. Amerika ise Tayyip Erdoğan’ı açıkça, küstahça ve her türlü diplomasiye aykırı şekilde düşman ilan ediyor. Kaddafi’yi veya Saddam’ı düşman ilan edip saldırdıkları gibi, Türkiye Cumhurbaşkanı’nı devireceklerini alenen ilan ediyorlar. Bu, istihbarat servislerinde gizli kurulan bir strateji değil; Biden’ın, Macron’un ağzından dillendirilen bir süreç.
Bu durumda iki yol var: Ya Amerika ile birlikte Tayyip Erdoğan’ı yıkma stratejisine katılırsınız (ki bu sizi Ege’de, Kıbrıs’ta düşmanla birleşmeye götürür), ya da vatanınızı savunursunuz. Biz AK Parti, MHP, Vatan Partisi ve diğer vatanseverlerle hep birlikte aynı gemideyiz. Bunun başka bir yolu yok. CHP tabanı da, örgütleri de kaçınılmaz olarak burada olacaktır. Bir vatan savaşı ortamında düşmanla beraber olmak ancak küçük, sınıfsal temeli olmayan bir avuç gücün harcı olabilir.
Ekonomik sorunlara gelince; bir üretim devrimi ile üretim ve istihdam odaklı ekonomiyi inşa ederken bir geçiş dönemi yaşıyoruz. Esas tehlikeli olan dönem de bu geçiş dönemidir. Çavuşesko’yu da o dönemde, ekonomiyi düzeltmeye çalıştığı sırada devirmişlerdi. Şu an yaşadığımız işsizlik, yoksulluk ve pandemi, yaratıcı yıkıcılık denilen ihanet planının zeminini oluşturuyor. Halkın memnuniyetsizliğini şiddete dayalı bir mücadeleye döndürmek istiyorlar. Kılıçdaroğlu’nun her konuşmasında “İnsanlar çöplerden yiyecek topluyor” demesi bir slogan haline geldi. Tabii ki sıkıntılar var, ancak İstiklal Savaşı’nda bugünkinden yüz kat daha fazla sıkıntı varken kimse çıkıp vatan savunması sırasında böyle kışkırtıcı bir dil kullanmamıştı. Bu yoksulluğun üstesinden gelecek yapıcı bir muhalefet yürütmek gerekir. Ve öneriler getirmek, çözümler getirmek, programlar sunmak; “Böyle yapalım, şöyle yapalım” şeklinde önerilerde bulunmak aynı zamanda iç cepheyi sağlam tutmayı ve dış tehditlere karşı beraberliğimizi güçlendirmeyi gerektirir. Şimdi o söylemle, Sayın Kılıçdaroğlu’nun o hakaretlerle dolu söylemiyle iç cephede bir beraberlik olma şansı yok; o, bunu zaten dinamitliyor. Buradan, televizyonlardan da Cumhuriyet Halk Partisi yönetimini tekrar uyarıyorum: Bu söylemden, bu yaratıcı yıkıcılıktan kesinlikle vazgeçsinler. Bunun sonu yok ve bu, Cumhuriyet Halk Partisi’ni de bitirir. Çünkü Türkiye’de hiçbir büyük parti, Türkiye’ye karşı mevzilenerek, hele bu savaş tehdidinin olduğu ortamlarda ayakta kalamaz. CHP’nin dayandığı çok geniş kuvvetler var, ancak o kuvvetlerin hepsini kaybeder; çünkü o kuvvetler de enayi değil. Onları Tayyip Erdoğan düşmanlığıyla sürekli sürükleyip götüremezsiniz, götüremeyeceklerdir.
— Sayın Perinçek, o zaman konumunuzu şu anda “yaratıcı yıkıcılığa karşı yapıcı muhalefet” şeklinde özetleyebilir miyiz?
— Yaratıcı yıkıcılık bir Türkiye düşmanı senaryo ya da stratejidir. Vatan Partisi ise Türkiye cephesinde yer alıyor; üretim ve istihdam odaklı bir ekonomi inşa etmek, üretim devrimi yapmak için programlar ve siyasetler geliştiriyor. Hükümeti yapıcı bir şekilde eleştiriyor; eleştirilmesi gereken yerde eleştiriyor, doğru yapılan işlerde ise özellikle dış cephede kararlı tavırlar alıyor. O dış cephenin en güvenilir, en sağlam, en ön mevzisinde politikasını sürdürüyor. Yani cephelerimiz farklı; yaratıcı yıkıcılık Türkiye düşmanı cephede, Vatan Partisi ise Türkiye cephesinin içerisinde Atatürk devrimini tamamlamaya, üretim ve istihdam odaklı ekonomiyi inşa etmeye ve terörü tamamen bitirmeye yönelik doğru programları üretmektedir.
— Efendim, süremizin sonuna geldik ancak izleyicilerimizden gelen birkaç soru var, onları sormak istiyorum. Vatan Partisi bu yıkıcı planı konuşurken şu soruluyor: “Vatan Partisi neden Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı koruma gereği duyuyor? Neden Erdoğan’a karşı bir koruma kalkanı oluşturuluyor? Hedef sadece Erdoğan mı, yoksa Türkiye mi?”
— Bakınız, burada Vatan Partisi Türkiye’yi savunuyor çünkü hedef Tayyip Erdoğan’ın şahsı değil. Tayyip Erdoğan niçin hedef alınıyor? Amerika Birleşik Devletleri’nin Kürdistan planının karşısına dikildiği için. Eskiden BOP Eş Başkanıydı, evet doğru ama 2014’ten beri BOP Eş Başkanı değil; tam tersine, Amerika Birleşik Devletleri’nin BOP projesinin karşısına dikilen Türkiye Devleti’nin başkanıdır. O nedenle Tayyip Erdoğan Amerika tarafından hedef alınıyor. Tayyip Erdoğan, Amerika’ya asi olan Türkiye hükümetinin lideridir; Amerika’ya asi olduğu için de “tepelenmelidir”. Burada partimiz Türkiye devletini savunuyor ve Amerika Birleşik Devletleri’nin Türkiye’yi tekrar zincire bağlama siyasetiyle mücadele ediyor. Yani Tayyip Erdoğan’ın şahsını korumak diye bir şey yok; tabii onun şahsının korunmasıyla Türkiye’nin savunulması birleşmiş durumdadır. Bunu en iyi 15-16 Temmuz gecesi gördük. Amerika Birleşik Devletleri kimi hedef aldı? Tayyip Erdoğan’ı hedef aldı. Hükümetin başında onu devirmek için darbe yaptı; o zaman Doğu Perinçek de hedefti, diğer milli güçler de hedefti. Siz bu tecrübeleri yaşadınız ve Tayyip Erdoğan’ın konumu şu an 15-16 Temmuz’dan çok daha kararlı bir şekilde Amerika’nın karşı cephesindedir. Bunu görmemiz lazım. Tayyip Erdoğan’a düşman stratejiye katıldığınız zaman, Türkiye’yi bölmeye yönelik ve tekrar Amerika güdümüne sokmaya yönelik planlara dahil oluyor, o planların piyonu oluyorsunuz.
O bakımdan, “Niye Tayyip Erdoğan’ı koruyorsunuz?” sorusu çok anlamlı, bu soruyu sormalıyız. Ancak bu soru bir anlamda çok saçma; çünkü apaçık ortada olan bir gerçek var: Amerika ilan ediyor, “Ben Tayyip Erdoğan’ı devireceğim” diyor. Gizli istihbarat raporlarını öğrenmeye gerek yok; artık Amerika’sı, Macron’u, bütün basını “Biz Tayyip Erdoğan’ı devireceğiz” diyor. Bunu göre göre hâlâ Tayyip Erdoğan düşmanlığı yaptığınız zaman, en hafif deyimle saçmalıktır, gerçeklerden kopuyorsunuzdur; ancak bence yerine oturan deyim, ihanete giden bir yola girilmiş olmasıdır. Vatan Partisi’nin o tür yanlışlar yapma ihtimali sıfırdır, bunu görmemiz lazım. Bu yanlışı paylaşan, Amerika senaryolarında piyon konumuna düşme eğiliminde olan siyaset adamlarını uyarıyoruz. Bu çok tehlikelidir; kendilerini siyasi bakımdan iflasa ve bitişe götürür. Aynı zamanda ülkenin geleceğiyle cepheden savaşmaktır ki bu tavrı alanların ödeyecekleri bedeller de olacaktır. Türkiye’ye ihanet etmek bedelsiz bir olay değildir, olmayacaktır.
— Efendim, bu muhtemelen AK Partili izleyicilerimizin merak ettiği bir konu. Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ve Türkiye’ye bu kadar saldırı varken, Vatan Partisi’nin AK Parti ile olan rekabetinde bir değişiklik olur mu?
— Olmaz. Çünkü o rekabet sayesinde AK Parti daha doğru konumlarda duruyor. O rekabet Türkiye’ye zarar veren bir rekabet değil; tam tersine AK Parti’nin gittikçe daha doğru siyasetler ve stratejiler izlemesine, feraha çıkmasına yardımcı oluyor. Vatan Partisi’nin bugüne kadar izlediği siyasetler hep AK Parti içinde uyarıcı olmuştur. Kürt açılımı vardı; rekabet etmeseydik biz de o sürece uysaydık ne olacaktı? AK Parti, FETÖ ile beraber Türkiye’yi yönetiyordu. Rekabet etmeyip uysaydık o FETÖ beraberliği devam mı edecekti? Dolayısıyla bu, AK Parti’nin de yararına olan ve hükümetin daha tutarlı, daha doğru bir çizgiye oturmasına hizmet eden yapıcı bir muhalefettir. AK Parti yönetimi de bunu böyle anlıyor; Vatan Partisi’nin iyi niyetini ve yapıcı tutumunu bütün kamuoyu biliyor.
— Son bir soru daha; İstanbul’dan Gökhan Bey soruyor: “CHP kazanılabilir mi ya da CHP bölünürse o kesim Türkiye lehine kazanılabilir mi?”
— Tabii kazanılır. Çünkü CHP’nin içinde büyük bir güç var; o geniş kitleleri siz yaratıcı yıkıcılığın kuyruğuna takamazsınız. Amerika’nın Türkiye’yi parçalama politikalarına o geniş yığınları sokamazsınız. O politikalar bir yerde gelip duvara çarpıyor. Tabii ki CHP kazanılır ama “CHP kazanılır, kazanılır” diyerek değil, yanlışları çok kararlı bir şekilde ortaya konularak kazanılır. Eğer bunu yapmazsanız; CHP’yi kazanacağım diye yaratıcı yıkıcılık çizgisine giren, sırtını Yunanistan ve Amerika’ya dayayan, Macron’un siyasetlerine alet olan bir partiyi “incitmeyeyim, kırmayayım” derseniz düzeltemezsiniz. Vatan Partisi’nin gerçekleri sert bir şekilde yüzlerine vuran siyaseti etkili olacaktır. İnsanlar hata yaptığında uyarırsınız, olmazsa arkadaşınızın omuzlarını sarsarsınız; Cumhuriyet Halk Partisi de şimdi omuzları sarsılması gereken bir yola girdi.
Bakın, Cumhuriyet Halk Partisi’nde bir Atatürk tartışması var. Ancak Atatürk’ten daha önemlisi, söylediğimiz yaratıcı yıkıcılık, Doğu Akdeniz politikası ve HDP ile iş birliğidir. Atatürkçülük; PKK ile mücadele mevzisindedir, Doğu Akdeniz mevzisindedir, üretim devrimi mevzisindedir. Yoksa Atatürk tarihsel bir sembol, törensel bir olay değildir; o zaman sadece “gardırop Atatürkçülüğü” yaparsınız. Cumhuriyet Halk Partisi bu süreçte Atatürk’ten uzaklaşıyor; “İkinci İstiklal Savaşı” diyen, vatan savaşı ve üretim mevzisine girmekte olan AK Parti, Atatürk bayrağını açan çizgilere yaklaşıyor. Zaten “İkinci İstiklal Savaşı” diyerek, Birinci İstiklal Savaşı’nın devamı olduklarını söylemiş oluyorlar. Atatürk’ün devamı budur; vatan bütünlüğü, bağımsızlık ve üretimdir. “Memleketin efendisi köylüdür” diyen Atatürk oradadır.
— Efendim çok teşekkür ederiz, süremizin sonuna geldik. Eklemek istediğiniz son bir şey varsa alalım lütfen.
— Rica ederim. Vatan Partisi Merkez Karar Kurulu toplandı ve 9 maddelik bir Mavi Vatan kararı aldı; bunu yarın basına veriyoruz. Bütün milletimize bu kararın kutlu olmasını diliyoruz. Vatandaşlarımızın bu kararı inceleyip, bizi uyarmalarını ve yanlış gördükleri yerleri bize ulaştırmalarını bekliyoruz. Geleceğe umutla bakıyoruz. Türkiye buradan bir devrimle çıkacak. Türk tarihine baktığımız zaman zorluklar Türkiye’ye devrim dayatır; Türk milletinin zorluklara cevabı her zaman devrimle olmuştur. Tarihi bir fırsat dönemine girdiğimizi görüyoruz ve bütün milletimizi bu tarihi fırsatın görevlerine canla başla sarılmaya davet ediyoruz. Hepinize iyi akşamlar.

