Çıkış Yolu • 02.12.2020

Çıkış Yolu • 02.12.2020

Müzik. Mutlu akşamlar efendim. Günlerden salı, “Çıkış Yolu” gününe hoş geldiniz. Her hafta salı günü olduğu gibi yine aynı saatte karşınızdayız. Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek’e hem kendi sorularımızı hem de sizlerin sorularını yönelteceğiz.

Tabii gündemde çok konu başlığı var. Özellikle geçtiğimiz haftaya damgasını vuran, Cumhuriyet Halk Partisi milletvekilinin ve yöneticilerinin ortaya attığı “Ordu satıldı” ifadesi üzerine gelişen, Türk ordusunun gidişatıyla ilgili yapılan açıklamalar ve Katar’la yapılan anlaşmaların boyutu, haftanın önemli başlıklarından biriydi. Ekonomideki gelişmeler, Covid-19 ile mücadele sürecinde ekonominin seyri ve ABD Büyükelçiliği’nin ilan ettiği fon paketine ilişkin sorularımız olacak. Vatan Partisi’nin bu konudaki tepkisini ayrıntılandıracağız.

Geçtiğimiz hafta “Çıkış Yolu” programında bazı konuları değerlendirmiştik; buna ilişkin yeni gelişmeler var. Vatan Partisi’ne Güneydoğu’da yoğun katılımlar oluyor, bunlara ilişkin merak ettiklerimizi Sayın Perinçek’e soracağız. Ayrıca Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Kanal İstanbul ile ilgili yaptığı açıklamaları ve Vatan Partisi’nin bu projeye yönelik tutumunu da konuşacağız.

Öncelikle Sayın Perinçek’e hoş geldiniz demek istiyorum. Efendim, hoş geldiniz.

(Sayın Perinçek: “Hoş bulduk, merhabalar.”)

Mustafa İlker Yücel, Aydınlık Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni, siz de hoş geldiniz.

(Mustafa İlker Yücel: “Hoş bulduk, teşekkür ederim.”)

Sayın Perinçek, isterseniz gündemdeki konulara geçmeden önce bir haberimiz var, onu ekrana getirelim. Hem haberden yola çıkarak bazı ayrıntıları gündeme getirmek hem de Türk ordusu ile ilgili yürüttüğünüz tartışmalara ve muhalefetin, özellikle CHP ve İYİ Parti’nin açıklamalarına verdiğiniz yanıtları değerlendirmek istiyoruz. Hazırsa arkadaşlarımız haberi ekrana getirsin.

*(Haber videosu ve konuşmalar: “Devletin ordusu Katar’a satılmış, donanması kayboldu gitti…” şeklinde devam eden ifadeler)*

Evet değerli izleyenler, bir süredir yapılan açıklamaları sizler için derledik. Sözü İlker Yücel’e bırakıyorum. İlk soru sizin olsun.

Mustafa İlker Yücel: Sayın Perinçek, tekrar iyi akşamlar diliyorum. Ali Mahir Başarır’ın açıklaması çok yoğun tepki çekti. Kendisi düzeltmeye çalışarak programda “Tank Palet fabrikasını kastetmiştim” dedi; ancak bu tepkinin nesnel bir zemini olduğunu haberimizde de gördük. Sürekli Türk Silahlı Kuvvetleri’nin karşısında bir pozisyondan konuşmanın getirisi herhalde bu tepki. Cumhuriyet Halk Partisi’nin öteden beri izlediği güvenlik politikalarında Türk ordusunun karşısına konumlanmasının temel sebebi nedir? İkinci olarak, CHP yönetimi içerisinde bu açıklamanın yanlış olduğunu söyleyen bir kişi bile çıkmadı. Bu iki soruyu cevaplandırırsanız seviniriz.

Doğu Perinçek: Tabii. Bütün izleyicilerimize selamlar, saygılar. Sizlere de selamlar. Şimdi Cumhuriyet Halk Partisi ve İYİ Parti vatan savaşına karşıdır. 2015 yılının 24 Temmuz’unda askeri harekât başlatıldığından beri CHP’nin söylemi “Bu bir Saray Savaşıdır” şeklindeydi. Peki, bu savaşı yapan kim? Türk ordusu. Dolayısıyla Türk ordusunu “sarayın kapıkulu” olarak göstererek ordu aleyhtarlığını başlattılar. PKK’nın yanında mevzilenirseniz, Amerikan yanlısı “Biden tayfası” olursanız, “Amerika gelsin demokrasi getirsin” derseniz tabii ki Türk ordusuna düşman olursunuz.

Dünyadaki bütün büyük demokratik devrimler (Fransız Devrimi, Amerikan İstiklal Savaşı, Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğindeki Türk Devrimi) silahlı kuvvetlerin gücüyle gerçekleşmiştir. Silahla gelmeyen bir demokrasi dünyada yoktur. Ancak siz Türkiye’ye demokrasiyi Amerikan silahlarına çağrı yaparak getireceğinizi söylüyorsunuz. Bunun karşısında ise Türk ordusu var. FETÖ darbesini ezen, PKK’yı temizleyen Türk ordusu. Bu konumlanma, bu söylemleri getiriyor. Ali Mahir Başarır’ın bu sözleri münferit bir gevezelik değil; CHP ve İYİ Parti’nin stratejisi, siyaseti ve söylemidir. Rusya’sı, İran’ı, Suriye’si bile Türkiye’nin vatan savunmasını takdir ederken, bizimkiler “Saray savaşı” diyerek Mehmetçiğin moralini bozmaya çalışıyorlar.

Mustafa İlker Yücel: Sayın Perinçek, araya girip bir şey sorabilir miyim? Bu siyasal savrulmanın yanında; Ergenekon ve Balyoz süreçlerinde Türk ordusu içerisinde bulunup FETÖ’nün hışmına uğramış, Amerikan planlarının hedefi olmuş bazı isimlerin de bugün CHP ve İYİ Parti’nin çizgisiyle uyumlu hale geldiğini ve bu partilerin yönetim kademelerinde görev aldığını görüyoruz. Bu “kurmay savrulmasını” nasıl yorumluyorsunuz?

Doğu Perinçek: Bakın, bunlar 3-5 kişidir. Ergenekon ve Balyoz davalarında yargılanan komutanların büyük çoğunluğu vatansever tutumlarını sürdürdüler. Ancak bahsettiğiniz kesimde maalesef kariyerizm, mevki düşkünlüğü ve “ben niye korgeneral olamadım” şeklindeki şahsi ukdeler etkili oldu. Bir de 2014 yılından sonra Tayyip Erdoğan yönetiminin FETÖ ve PKK’ya karşı mevziye girmesini görmeyen, o dönemde takılıp kalan bir “kurmay yoksulluğu” var. Bunu da iki sebebe bağlayabiliriz: Kariyer düşkünlüğü ve eski koşullarda tıkanıp kalmak. Burada önemli olan husus, sorduğunuz bu “neden” sorusunun temelindeki stratejik tercihlerdir. Dikkat ederseniz Cumhuriyet Halk Partisi, İYİ Parti, Saadet Partisi, DEVA Partisi, Gelecek Partisi… Bütün bunlar, yani “Biden tayfası” dediğimiz bu kesim; Amerika’ya sırtını dayayanlar ve Amerika’nın bir numaralı hedefi olan Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı, yine Amerika’nın mevzisindeler. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Amerika’nın kontrolünden ve hizasından çıktığını ta 1990’lardan bu yana Amerikan yayın organları belirliyor. Mesela Amerikan Savunma Bakanlığı’nın yayın organı olan *Joint Forces Quarterly*, *Foreign Affairs*, *Foreign Policy* veya *Mediterranean Quarterly*… Bunların hepsi Amerikan Dışişleri Bakanlığı’na veya CIA’ya bağlı organlardır.

Burada çıkan, Türkiye karşıtı ve Türk Silahlı Kuvvetleri’ni hedef alan bütün belgeleri Hasan Böğün arkadaşımız çok güzel toplamıştı. Kaynak Yayınları’ndan çıkan *ABD ve AB’nin Türk Ordusu* adlı kitap, Türkiye’nin son 30-40 yılında yayınlanan en kafa açıcı ve önemli eserlerden biridir. Hasan Böğün kardeşimiz herhangi bir yorum yapmadan, sadece bir ön sözle o belgeleri derlemişti. O kitabı mutlaka tavsiye ederim.

Amerika, 1990 yılından itibaren Türk ordusunun hizadan ve kontrolden çıktığını tespit etti ve o tarihten itibaren Türk ordusuna karşı komplolar başladı. 2002’deki “Bin Yılın Meydan Okuması” tatbikatı ve ardından Türk Silahlı Kuvvetleri’ni, Vatan Partisi’ni hapse atmaya kadar götüren Gladio tertibi, Türk ordusu düşmanlığının savaş noktasına geldiğini gösteriyor. Rahmetli emekli Tümgeneral Alaattin Parmaksız’ın *Türk-Amerikan Savaşı* kitabı da bu süreci çok iyi açıklar. Hakikaten 2007’den, özellikle de 24 Temmuz 2015’ten bu yana bir Türk-Amerikan Savaşı yaşanıyor. Ergenekon ve Balyoz tertipleri de bu savaşın bir parçasıdır. Amerika, silah kullanmadan operasyonlarla Türk Silahlı Kuvvetleri’ni teslim almaya çalıştı; bu dünya tarihinde az görülen bir durumdur. Türk tarihinin en büyük subay ve general zayiatı Ergenekon ve Balyoz kumpaslarında verildi. Çanakkale Savaşı’nda şehit olan generalimiz yokken, bu süreçte kaç tane generalimizi kaybettik. Yüksek Askeri Şûra’nın yönetimini Fethullahçı Terör Örgütü ele geçirdi ve Mustafa Kemal’in komutanları tasfiye edilmeye başlandı. Türkiye, Amerika’nın “sözüm ona Kürdistan”, gerçekte ise “İkinci İsrail” planına teslim olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. Türkiye’nin bölünmesi ancak silahla önlenebilirdi; siyasetin emrindeki o güç de Türk Silahlı Kuvvetleri’dir. Siyasi güç olarak Vatan Partisi’ni, silahlı güç olarak da Türk Silahlı Kuvvetleri’ni hapse atmışlardı.

Peki, 90’lı yıllardaki Türk ordusu, 2000’lerdeki kumpasları geçiren ordu ve bugünkü ordu arasında ne değişti? En önemli değişim, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin içinden Fethullahçı Gladio’nun temizlenmesidir. Amerika’nın Türkiye’deki silahlı gücü, 15-16 Temmuz 2016 gecesi Türk ordusu ve Türk milleti tarafından ezildi. Amerika silahsızlandırıldı. Genelkurmayımızın açıklamalarına göre 23.000 civarında general, subay ve astsubay; yani Gladio emrindeki bu unsurlar tasfiye edildi. Geriye Mustafa Kemal’in askerinden başka ne kalır? Bu dünyada az rastlanan büyük bir olaydır. 12 Mart ve 12 Eylül darbelerinde Türkiye’nin yönünü belirleyen, gerektiğinde darbeler yapan o NATO yapılanması temizlendi.

Ancak olumlu yönlerin yanında olumsuzlukları da görmeliyiz. Askeri okulların kapatılması çok önemli bir sorundur. Türk ordusu subaylarını o ocaktan yetiştiriyordu. Benim ailemde de çok sayıda subay var; onların devrimci subay karakterini nasıl kazandıklarını biliyorum. Milli Savunma Üniversitesi gibi yapılara da güvenmek durumundayız ancak askeri okul geleneğimizi mutlaka yeniden canlandırmalıyız. Türk subayı devrimcidir; devrimci değilse Türk subayı olamaz. Türk subayı, 19. yüzyıldan beri emperyalizme karşı verdiği mücadelelerle, 1876’dan 1908’e, oradan İstiklal Savaşı’na uzanan devrimci gelenekle yetişmiştir. İstiklal Savaşı, sadece dışa karşı değil, İstanbul’daki işbirlikçi hükümete karşı da bir devrim savaşıydı. Anadolu’ya geçen 6 general, Türk devriminin öncüleriydi. Türk subayını o devrimci gelenekten kopartırsanız ciddi sorunlarla karşılaşırsınız.

İşin diğer boyutu ise Türk ordusunun bugün sahada savaşmasıdır. Fırat Kalkanı ile Amerika-İsrail koridorunu yarmıştır, Afrin’e girmiştir. Kemal Kılıçdaroğlu o dönemde “Afrin’e girme” diyordu. Neden? Çünkü Afrin’de PKK vardı. O mevziden bakınca Türk ordusuna “satılmış” denilmesi şaşırtıcı değildir.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 2016’da Genelkurmay Başkanlığı’ndan istediği ve hazırlanan 64 sayfalık rapor, Türk ordusunun ideolojik çizgisi ile Atatürk devrimine bağlılığını resmi olarak ortaya koymuştur. *Türk Ordusunun İdeolojik Çizgisi* adıyla basılan bu kitap, bugünkü orduyu anlamak için çok kıymetlidir.

Son olarak, ordunun siyasi irade tarafından yönetilmesine dair eleştirilere gelince; tabii ki Türk ordusu siyasi irade tarafından yönetilecektir. Mustafa Kemal Paşa, Amasya komutanlar toplantısında “Anadolu’da bir hükümet kurmamız lazım” dediğinde bunu kastediyordu. Ordu bir silahtır ve her zaman bir siyasetin emrindedir. Dünya tarihinde Cengiz Han’dan Mete Han’a, oradan Mustafa Kemal’e kadar tüm başarılı ordular bir siyasi iradenin kılıcıdır. Anadolu’da siyasetin emrinde olmayan bir ordu ile İstiklal Savaşı verilemezdi. Bu yüzden ordu, meşru bir siyasi iradenin emrinde olmak zorundadır. Mustafa Kemal Paşa’nın haklı olduğu yere gelelim. Neden? Çünkü İstanbul’da toplanan Meclis-i Mebusan, İngilizler 16 Mart 1920’de İstanbul’u fiilen işgal edince, sonuç itibarıyla kendini tatil etmek zorunda kaldı. İrade Ankara’da oluştu. O bakımdan siyasi irade çok önemlidir. Gelelim Hulusi Akar’a. Sayın Perinçek, Hulusi Akar’a gelmeden o süreçte, “Bu bir saray savaşıdır” diyen var mıydı acaba Atatürk’ün çevresinde? Vardı. Saray vardı; ordu da, paşalar da sarayın paşasıydı, ordu da sarayın ordusuydu. O zamanlar İstanbul basınını, mütareke basınını okuduğumuzda, Zeki Saruhan’ın “Kurtuluş Savaşı Günlüğü”nde İstanbul gazetelerinden hep bu alıntılar vardır. Peyami Sabah başta olmak üzere birçok gazete, Anadolu’daki harekât ve Mustafa Kemal için “ahlaksız, asi, eşkıya” ifadelerini kullanıyordu. Yani bir “Saray Savaşı”ndan öte, Atatürk’ü eşkıyalıkla suçluyorlardı.

O zaman da Anadolu’daki İstiklal Savaşı’nı küçümseyen bir zümre vardı. İçlerinde İngilizlerin komutası altında olan hainler olduğu gibi, iyi niyetli ama teslimiyetçi saf insanlar da vardı. Maalesef bunlar o dönemde de mevcuttu. Şimdi Hulusi Akar da benzer bir suçlama altında. Hulusi Akar bir orgeneral. Onu yakından hiçbirimiz tanımıyoruz; kimdir? 24 Temmuz 2015’te başlayan vatan savaşından itibaren Türk ordusunun genel komutanı, daha sonra da Millî Savunma Bakanı olmuştur. Onu hedef almayacaksınız da, iç cephedeki güvenliği sağlayan İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’yu hedef almayacaksınız da kimi hedef alacaksınız? Tabii İstiklal Savaşı verildiği için Hulusi Akar hedef oldu ve birçok kişi de buna alet oldu. Bazı sol unsurlar veya bazı yayın organları, ellerine verilen malzemelerle sürekli Hulusi Akar düşmanlığı yaptılar. Onları sık sık uyardık. Hatta bunlardan birini, partimiz olan Vatan Partisi’nden attık. Emir verdik; “Hulusi Akar ve Türk Silahlı Kuvvetleri aleyhine bu yayınları sosyal medyadan kaldıracaksın” dedik. “Kaldırmayacağım” dedi. Arkasından benzer bir şey yapınca, Ankara İl Örgütü olarak onu disiplin kuruluna sevk ettik ve ihraç edildi.

Şimdi bakıyoruz; bazıları “Hulusi Akar’ı eleştirdiği için partiden atıldı” diyerek onu koruyor. Hayır, Hulusi Akar’ı eleştirdiği için değil, vatan savaşına karşı çıktığı için atıldı. Bugün Atatürk’e “eşkıya” demek neyse, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne “satılmış” demek de aynı şeydir. CHP’li bir milletvekilinin yaptığı gibi “tosuncuklarını yolla” demek veya Hulusi Akar’ı devamlı karalamaya çalışmak aynı kapıya çıkar. Türk ordusu şu an emperyalizmle, Amerika’yla savaşıyor. Amerika, PKK’yı kendi kara kuvveti ilan etmişken; ordu FETÖ’ye ve darbelere karşı mücadele veriyor. Bunların başında Orgeneral Hulusi Akar var. 15 Temmuz gecesi önüne koydukları kâğıdı imzalamadı. Eğer o kâğıdı imzalasaydı darbe başarılı olacaktı. Önüne kâğıdı koyuyorlar, boynuna ip bağlıyorlar ama imzalamıyor. Bu tarihi bir tavırdır. O süreçte imzalamadığında kurşuna dizilme veya hapse atılma ihtimali de vardı. Bunları göğüsleyen bir komutan hedef alınıyor. Ben bunlara bakarım. Onun dışında “Kayseri lisesindeki arkadaşı kimmiş” gibi saçma sapan şeylerle ilgilenmem.

Kafkaslar’da, Azerbaycan topraklarının kurtarılmasında Türk Silahlı Kuvvetleri’nin çok büyük etkisi var ve orada da Millî Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın kararlılığını görüyoruz. Bu yüzden de hedef alınıyor. Kafkaslar’da, Doğu Akdeniz’de, Suriye ve Irak’ın kuzeyinde Amerika’nın piyonlarına karşı silahla savaşan bir ordu ve o ordunun başında komutanlar var. Onları korumalıyız; onlar bizim komutanlarımız ve şu an en haysiyetli görevleri yapmaktadırlar. İtibar kaybı, Türk ordusunun moralini bozmak demektir ki bu, doğrudan vatanımızın bağımsızlığı ve Cumhuriyetimizin ayakta kalmasıyla ilgili bir tutumdur.

Tank Palet Fabrikası konusu da bu savaşın bir parçasıdır. Türk ordusu savaşıyor. Nasıl ki İstiklal Savaşı’nda camilerin tepesindeki kurşunları eritip mermi yaptıysak, bugün de tank yapıyoruz. Türkiye tank yapma noktasına geldi ve Türk Silahlı Kuvvetleri bu konuda önemli adımlar attı. Düşman bizim tank yapmamızı, S-400 hava savunma sistemlerine sahip olmamızı istemiyor. “Katar’a satıldık” iddiaları tamamen komik ve haincedir. Katar’ın sermayesi ne kadar olursa olsun, Türkiye’yi satın alması veya boyunduruk altına alması mümkün değildir. Katar, Amerika ve Körfez şeyhliklerinden koptuğu için bizimle birlikte. Bu çok olumlu bir gelişme. İstiklal Savaşı’nda da yanımızda Afgan Şahı Amanullah Han vardı. Afgan Şahı emperyalizme karşı savaşıyordu, İngiliz işçi sınıfı ise kendi emperyalist hükümetini destekliyordu. Gerçekleri görmek lazım. Katar’ı aşağılayanlar, kendileri Biden’ın kontrolünde olduğu için bunu yapıyorlar.

Ethem Sancak da vatansever bir insandır. Mülkiyet Millî Savunma Bakanlığı’nda kalıyor, işletmenin sadece bir kısım payı satılıyor. Cumhurbaşkanlığı kararnamesini okumadan konuşuyorlar. Denetim 25 yıl boyunca Millî Savunma Bakanlığı’nda. İşçi hakları ve özlük hakları garanti altında. Tank Palet Fabrikası’nın kendisi satılmadı, onu işleten firmanın bazı hisseleri devredildi. Ancak bu, Amerika’nın Türkiye’nin Rusya, Katar, İran, Çin ve Suriye ile aynı cephede yer almasını istememesinden kaynaklı bir kampanyadır. Türkiye Varlık Fonu meselesine gelince; Zafer Sönmez, 1930’ların Sümerbank yatırım modelini hatırlatmasına rağmen muhalefet bunu bir satış merkezi gibi tarif ediyor. Hâlbuki yatırım demek istihdam demektir. Varlık Fonu, adım adım istihdamı artıracak bir politikanın hizmetine girmeye başlamıştır. Zaten sizin dediğiniz konuyu İYİ Parti de görmeye başladı. Sayın Meral Akşener, grup toplantısındaki konuşmasında AK Parti yönetiminin doğrudan kamuculuğa yöneldiğini, özel sektörcülüğü bıraktığını iddia ederek “Ampulün içine bir çekiç orak koysunlar” ifadesini kullandı. Tabii ki kastettiği AK Parti’nin komünist olduğu değil; kendi baktığı pencereden eleştirisini bu şekilde dile getiriyor. Kamuculuğa yöneldiniz mi? Sümerbank’ı vurguladınız mı? Kamu eliyle tasarruf yapıp yatırıma yöneldiniz mi? İthal ikamesine yönelik politikalara adım attınız mı?

Karşı cepheden bakınca, zamanında Tansu Çiller “Sosyalist devleti yıktık” demişti. Şimdi o dönemin bakanı olan ve Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi’nin başına FETÖ’cüleri yerleştiren Meral Akşener, tıpkı Tansu Çiller gibi “Ampulün içine çekiç orak koyun” diyor. Sayın Perinçek de bugünkü grup konuşmasında AK Parti’yi, Doğu Avrupa ülkelerine benzettiği için Akşener’in bu “çekiç orak” çıkışını hatırlatıyor. Bunlar hep tutarsızlıklar.

Ancak şu bir gerçek ki; İYİ Parti de Cumhuriyet Halk Partisi de neoliberal ekonomi politikalarını çok açık bir şekilde savunuyor. Ekonomide çözüm sorduğunuzda söyledikleri tek şey var: “Sermaye gelmiyor, Türkiye’ye güvenmiyor. Onlara güven vermek için insan haklarına dayanan bir hukuk düzeni kurmalıyız.” Yani IMF ne diyorsa, ABD ve Avrupa Birliği neyi dayatıyorsa aynen o tekerlemeleri tekrar ediyorlar. Yabancı sermayeye güven vermek için; PKK’yı yasallaştıracak, FETÖ’ye özgürlük tanıyacak ve cemaatler ile tarikatları özgürleştireceksiniz. CHP’nin 2017 Aralık kurultayında aldığı cemaat ve tarikatları özgürleştirme kararı gibi… Bunları yaparsanız Batı sermayesi Türkiye’ye güvenecek. Asya’ya gitmiyorlar, bağımsızlık yolunu seçmiyorlar; aksine kontrolümüze girin diyorlar. Bütün politikaları bu.

Bugün Şule Perinçek’in verdiği bilgiye göre; Meral Akşener, asgari ücreti şu kadar yapacağım, memura bu kadar vereceğim, işçiye şu kadar dağıtacağım, vergileri indireceğim diyor. Bu kadar vaat verip aynı zamanda vergi indirerek devletin gelirlerini azaltmak ve harcamalarını çoğaltmak gülünçtür. Buna kanacak bir Türk vatandaşı var mı? 71 milyar liralık bir bütçe maliyetinden bahsediyor; ancak bu vaatlerin bütçeye yükü bundan çok daha fazladır. “Faiz harcamalarından tasarruf ederek karşılarız” diyorlar, bu da ekonominin hiçbir kuralıyla bağdaşmıyor. Kısacası; gelirleri azaltıp harcamaları aşırı çoğaltmak gibi hesapla kitapla açıklanamayacak bu vaatlerin hepsi halk avcılığıdır ve Türk milletine karşı bir hakarettir.

Sayın Perinçek, sizin ekonomi modelinizle ilgili eleştirinize gelecek olursak; Kılıçdaroğlu, Temmuz 2020’de “21. Yüzyıla Çağrı” başlıklı bir metin açıkladı. Orada devletçilik ilkesini “Buyurgan, baskıcı devlete değil; danışan, sosyal adaleti sağlayan bir devlet anlayışına ihtiyaç var” diye tanımladı. Yani yaklaşık 90 yıllık bir birikimi olan devletçiliği yeniden tanımlamayı zorunlu kılıyorlar. Bu, Kemalist devrimin devletçiliğini mezara gömme programıdır. “Yeniden tanımlayacağız” dedikleri, devletin piyasaya müdahale etmediği, serbest piyasa ekonomisinin bekçiliğini yaptığı bir anlayıştır.

Bizim programımızda ise lokomotif devlettir, kamu mülkiyetidir. Millici olmadan devletçi olamayız. AK Parti’nin 2014’ten sonraki serüveninde, Berat Albayrak’ın “Devlet sürükleyici olacak” ifadesi, tam da bu devletçilik anlayışına tekabül eder. Meral Akşener’in “Çekiç orak koyun” diye bağırmasının sebebi, AK Parti’nin bu devletçi çizgiye yaklaşmış olmasıdır. Türkiye emperyalizme karşı direnecekse, devletin “buyurgan” olması şarttır. Vatan Partisi, “Güçlü devlet, güçlü hükümet” derken tam da bunu savunmaktadır. Kılıçdaroğlu’nun karşı çıktığı bu “buyurganlık”, aslında devletin otoritesine ve planlamasına karşı olmaktır. Biz, emekçinin ezilmemesi için devlet otoritesinin şart olduğunu savunuyoruz.

(Programın reklam arasından sonraki bölümü)

Saros Araştırma Şirketi’nin Kasım 2020 tarihli “Türkiye’nin Öncelikleri” anketinde ekonomi ve işsizlik toplamda %60’ın üzerinde bir oranla ilk sırada yer alıyor. Ekonomi ve işsizliği ayrı maddeler olarak değerlendirmek yanlıştır, çünkü ikisi birbirinin ayrılmaz parçasıdır. İşsizlik, ekonominin merkezidir. Bu tablo Türkiye gerçeğini yansıtıyor. Güvenlik sorununun alt sıralara düşmesi ise Azerbaycan’daki başarılar, Suriye ve Irak’ın kuzeyindeki temizlik operasyonları ve FETÖ ile PKK’ya karşı verilen mücadelenin bir sonucudur. Yargının sorun olarak görülme oranının %2’de kalması da yargının “altın çağında” olduğunu kanıtlar niteliktedir.

Sonuç olarak; Türkiye’nin bir numaralı sorunu ekonomidir. Ve bu durumun sorumlusu, 1980’den bu yana uygulanan o meşhur borçlanma ekonomisidir. İhracat odaklılık ve dünya ekonomisiyle bütünleşme adına Turgut Özal’ın geçmişte formüle ettiği ekonomi, Türkiye’yi bu hale getirdi. Tabii burada son 18 yılda Türkiye’yi yöneten AK Parti hükümetinin de sorumluluğu var. Dolayısıyla ekonominin bu halde olmasından AK Parti hükümeti sorumludur.

Bazı AK Parti yöneticileri eleştirilere karşı, “Bize haksızlık yapıyorsunuz; 12-13 yıl boyunca ekonominin başındaki Ali Babacan ve ekibi bizden ayrıldı, bu bir program bölünmesiydi, makas değişikliğinin meyvelerini 3 yılda hemen yiyemeyiz, sabırlı olmamız lazım” şeklinde yanıt veriyor. Ancak bu cevap çok mantıklı değil. Ali Babacan da Ahmet Davutoğlu da AK Parti’nin bakanlarıydı; onları Vatan Partisi veya Cumhuriyet Halk Partisi tayin etmedi, AK Parti tayin etti. Hatta maliyenin başına getirildiler, Ahmet Davutoğlu bir dönem başbakanlık yaptı. Dolayısıyla Babacan’ı veya Davutoğlu’nu suçlayarak AK Parti’nin bu durumun altından kalkması mümkün değil. İnsanlarda umut yaratacak tek şey, “Biz yanlış yaptık, Turgut Özal’ın borçlanma ekonomisini sürdürerek hata ettik” demeleridir. Berat Albayrak ekonominin sürdürülemez hale geldiğini söyledi ama hiçbir gazeteci kendisine “Peki, bu sürdürülemez hale gelen ekonomi nerede başladı?” diye sormadı. Ekonominin tutarlı hale gelmesi için AK Parti’nin, bu sorunun 1980’de Turgut Özal’la başladığını ve neoliberal ekonomik sistemin çıkmazlarından kaynaklandığını kabul etmesi gerekir.

Önemli olan geçmişle ilgili tespitlerden ziyade, geleceğe dair kararların köklü ve hızlı alınmasıdır. Türkiye’nin önünde bir üretim devrimi programı vardır. Bu, orta ve uzun vadeli bir program olsa da kısa vadede milli direnme ekonomisini belirleyecek sancılı bir geçiş dönemini kapsar. Her sistem değişikliği ciddi sorunlar getirir; bu yüzden geçiş sürecini çok iyi planlamalıyız.

Peki, bu üretim devrimi programı AK Parti’nin dayandığı sınıflarla ilgili bir tercih zorunluluğu doğurmuyor mu? Bugün Türkiye bulunduğu durumdan; işsizler, işçiler, çiftçiler, esnaf, zanaatkarlar ve milli sermaye sahiplerine dayanarak çıkabilir. Temel mesele, üretimde olmayan veya işini kaybetmiş olan milyonları üretim sürecine sokmaktır. Türkiye’nin önündeki süreci tasarruf, yatırım, istihdam ve üretim olarak sıralayabiliriz. Tasarruf yaparak yatırım yapacak, böylece işsizleri üretim sürecine katarak üretimi artıracağız. Vatan Partisi’nin üretim devrimi programı tam olarak budur.

AK Parti bugün borsa vurguncularına, faizcilere, tarikat rantçılarına ve sıcak para komisyoncularına dayanıyor. Bu kesimlerle Türkiye’nin kurtuluşu mümkün değildir; aksine bunlar üretimi yağmalayarak dışa kaynak aktarılmasına neden oluyor. Vatan Partisi olarak programımızda, İstanbul Menkul Kıymetler Borsası’nı (yabancı para oyunlarına karşı) yatırım ve üretimi destekleyecek şekilde tasfiye etmeyi veya dönüştürmeyi öngörüyoruz. Örneğin, Türkiye’ye gelen sıcak paranın üretim süreçlerine girmesi için belli bir süre (3-4 yıl) geri çıkışının yasaklanması gibi kanuni düzenlemeler yapılmalıdır.

Refah meselesine gelince; üretim yapmadan refah artmaz. “Refahı artıracağız” diyerek kısa vadeli çözümler sunanlar halkı kandırıyor. Kamu kaynaklarını yatırıma yöneltmek yerine dağıtırsanız, ekmeği büyütmek yerine küçültmüş olursunuz. Vatan Partisi’nin halka vaadi; önümüzdeki zor dönemden, zorlukları adilce paylaşarak ve kimseyi aç, evsiz bırakmadan, eğitim ve sağlık hizmetlerini koruyarak çıkmaktır. Bugün Türkiye İstiklal Savaşı dönemindekine benzer bir zorlukla karşı karşıyadır; öncelik refah artışı değil, üretim devrimiyle bu savaşı kazanmaktır. Güvenliğimizi sağlayacağız. Zor bir dönemden geçiyoruz; bu zorlukların altına gireceğiz ve bunlardan kurtulacağız. İşte bu zor dönemde iki tür siyaset anlayışı vardır. Birisi Amerikancıların, Biden tayfasının izlediği politikalardır. Onlar; zenginlikleri ve ülkenin kaynaklarını dar bir zümrenin elinde toplayıp işsizliği artırmayı hedeflerler. Bütün krizin yükünü en başta işsizlerin, ardından işçilerin, çiftçilerin ve dükkânını kapatmak zorunda kalan esnafın sırtına yüklerler. Bu, bir çıkmazdır ve böyle bir siyasetin Türkiye’de bugün iktidara gelme şansı yoktur.

Zor dönemlerin iktidarı, kaçınılmaz olarak Mustafa Kemal Paşaların iktidarıdır. Çünkü öbür anlayış, halkı aç bırakacağı için ancak birkaç ay dayanabilir ve tepetakla gider. Bugün, milli direnme ekonomisine geçeceğiz ve zorlukları paylaşacağız. Milli direnme ekonomisinin dört temel ilkesi vardır:

Birinci ilke, gıda güvenliğidir. Ekonomik kararları alırken birinci önceliğimiz herkesin karnının doymasıdır; Türkiye’de hiç kimse aç kalmayacaktır.

İkinci maddemiz sağlık güvenliğidir. Hastaları tedavi etmekten ziyade, önleyici sağlık tedbirlerini alarak vatandaşımızı hasta olmaktan koruyacak ve gerekli aşıları yapacağız.

Üçüncüsü, güvenliğin güvenliğidir. Polisimizden ve askerimizden tasarruf yapmayacağız. Doğu Akdeniz’deki tehditler yoğunlaşıyor, Suriye’nin kuzeyinde çözülmemiş güvenlik sorunlarımız var. Bu koşullarda Altay tankını yapmak, İHA’larımızı geliştirmek ve askeri okulları (harbiye okullarını) tekrar açmak gibi güvenlik politikalarından vazgeçmeyeceğiz.

Dördüncüsü, eğitimin güvenliğidir. İlkokuldan üniversiteye kadar eğitim çağındaki gençlerimizi eğitmenin yanı sıra, 7’den 70’e bütün milletimizin ihtiyaç duyduğu eğitimi sağlayacağız. Geçiş döneminin dört önceliği bunlardır; bunun dışındakiler fedakarlık yapacağımız alanlardır.

***

Muhalefetin çıkmazını ve programsızlığını anlatırken, Cumhurbaşkanı’nın da “acı reçete”den bahsettiğini görüyoruz. Peki, bu acı reçete kimin için? Halk zaten zor durumdayken, bu reçetenin adresi neresidir? Bu tablodan Vatan Partisi’nin programı ile çıkılır. Biz, Vatan Partisi’nin çözüm yollarını ortaya koyarak, AK Parti’nin de doğru siyasetler yürütmesini arzu ediyoruz. Türkiye’nin önünde başka bir seçenek yoktur; ya borç batağında boğulacağız ya da üretim devrimine yöneleceğiz.

Üretim devriminin bir numaralı ilkesi “üretici baş tacı”dır. İşsizi de üretici yaparak bu krizden çıkacağız. Dışarıdan almak yerine, maliyetler bir miktar yükselse dahi içeride üreteceğiz. Lüks ve sefahate son vereceğiz. Yöneticilerimiz mütevazı olacak; milletvekili maaşlarını düşüreceğiz. Yöneticileri zengin olan milletler fakirleşir, yöneticileri mütevazı olanlar refaha ulaşır.

Fahrettin Altun’un “uluslararası yatırım” vurgusuna gelince; kısa vadeli ihtiyaçları karşılamak ve uzun vadeli üretim odaklı bir ekonomi kurmak için dış kaynak arayışını bu bağlamda değerlendiriyoruz. Ancak asıl çözüm, İran, Rusya, Çin ve Suriye ile takas usulü ticaret yapmak ve karşılıklı güvene dayalı Avrasyacı politikaları hayata geçirmektir. Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlamak, Türkiye’nin terörle mücadele yükünü hafifletecek ve yeni ekonomik ufuklar açacaktır.

Eğitim konusuna gelince; eğitim devrimi, milli direnme ekonomisinin dördüncü ayağıdır. İki temel unsur üzerine inşa edeceğiz: Devrimin insan kaynağını yetiştirmek ve üretimi gerçekleştirecek nitelikli insan gücünü oluşturmak. Programımız hazırdır ve Türkiye bu yolu izlemeye mecburdur. Efendim, yatırım ve kaynakların doğru kullanımına vurgu yaptınız. Şimdi bir de Kanal İstanbul tartışması yeniden gündeme geldi. Sayın Cumhurbaşkanı’nın Kanal İstanbul projesi ile ilgili verdiği bilgilerden sonra şu da konuşuluyor: Kanal İstanbul’a özellikle Çinlilerin ilgi duyduğu, Çinli yatırımcıların ya da bankaların bu konuda kredi sağlayabileceği veya doğrudan yapımında rol üstlenebileceği… Kanal İstanbul ile ilgili politikanız ve yorumunuz nedir? İşin bu boyutuna, yani Çinlilerin projeyle ilgileniyor olmasına dair bir değerlendirmeniz var mı? Bu tabii konuşulan bir husus; kesin bir firma ya da banka belirtilmiyor ama çeşitli yorumlar yapılıyor.

Kanal İstanbul yanlıştır. Kim ilgilenirse ilgilensin, yanlış olan bir işi yapmak çok yanlıştır. Bir kere ne yapıyorsunuz? Bakın, son haberler nedir? İstanbul’un barajlarındaki doluluk oranlarını inceliyorum, ciddi endişeler var. Sayın Cumhurbaşkanımız da konuşmasında bunu ifade etti. Ne dedi? “Barajlar yaptık, doluyor ama aynı zamanda sıkıntı çekme ihtimalimiz de var, vatandaşlarımızın suları dikkatli kullanmasını istiyoruz.” Türkiye zaten büyük bir hata yapmış; 15 milyonluk bir İstanbul oluşmuş. Bu, yanlış ekonomik politikaların sonucudur. Sanayimizi İstanbul’a yığmışız. Bir de şimdi Kanal İstanbul ile 5 milyon insan daha getirirseniz, bu insanlar hangi suyu içecek? Deniz suyu mu içecekler?

İkincisi; Türkiye’yi bir daha bölüyorsunuz. Boğazlar tabii Türkiye için muazzam su yollarıdır ancak aynı zamanda Marmara Denizi ve Boğazlar, Türkiye’nin Anadolu ve Trakya yakası arasındaki ulaşım bağlantısını sağlayan bir yapıdır. Siz şimdi ikinci bir boğaz daha yapıyorsunuz ve üzerine üç tane köprü kuracaksınız. İcap ettiği zaman, Trakya’nın güvenliği için tanklar oradan nasıl geçecek? Köprüleri düşman bombaladığı zaman askerinizi nasıl geçireceksiniz? Üçüncüsü; Montrö ile ilgili sorunlar getiriyor. Dördüncüsü; hiçbir manası yok, gelir getirecek bir olay değil. İstanbul ve Çanakkale boğazları varken, oradan geçmek varken niye bazı gemiler Kanal İstanbul’dan para ödeyerek geçsin? Saçma sapan bir şey. Uzmanlar da saptıyor ki; İstanbul Boğazı önümüzdeki 20-30 yıl boyunca hizmet göremeyecek bir doluluk ve tazikle karşı karşıya kalmayacak. Dolayısıyla Kanal İstanbul yapmanın hiçbir anlamı yok. Üstelik tarım arazilerimizi ve ormanlarımızı mahvediyoruz. Trakya’nın en güzel arazilerini su yolu haline getiriyoruz. Bizde faydası olmayan, aksine zararı olan bir iş yapıyoruz.

Çin sermayesi bununla niçin ilgileniyor? Onu Çin sermayesine sormak lazım. Ayrıca aklı olan bir yabancı sermayenin de böyle bir yatırıma kolay kolay gireceğine ihtimal vermiyorum. 50 milyar doları buraya yatırsan, kanal kazanç getirmeyecek ki o parayı nasıl geri alacaksın?

Kanal İstanbul bir yandan da güvenlik açısından bir problem. Bir ada yapıyoruz ortaya; deprem, sel felaketi veya askeri açıdan bir güvenlik problemi yaşadığımız anda orada da ciddi sıkıntılar yaşanacak. Köylü milletin efendisiydi, şehrin yoksulu oldu. Bir 5 milyon daha buraya geleceğine, buradaki 5 milyonu Anadolu’ya nasıl götüreceğiz? Esas çılgın proje, Türkiye’nin önündeki çıkış projesi budur. AK Parti yetkililerinin bunun üzerinde dikkatle durması gerekir. İstanbul’u 20 milyon değil; 6-10 milyonluk bir idareye çekmeliyiz. Atatürk’ün projesinde İstanbul bir kültür merkezidir ama sanayi merkezi değildir. Biz İstanbul’a sanayi yığmak yerine, burayı bir finans, kültür ve dünya ticaret merkezi olarak planlamak durumundayız.

Şimdi Sayın Perinçek; Aydınlık’ın attığı bir manşeti Vatan Partisi ele aldı ve bir çözüm üretti. ABD’nin para dağıttığı gerçeğini duyurduk. Vatan Partisi Genel Sekreteri Özgür Bursalı da bu durumun nasıl engelleneceğine dair bir açıklama yaptı. Partinizin bu konuyla ilgili ekleyeceği bir nokta var mı? Önümüzdeki zor dönemlerde iç cepheyi sağlam tutmak açısından emperyalizmin para akışına ve iç cepheyi zaafa uğratma girişimlerine karşı çözümünüz nedir?

Efendim, bu çözüm zaten bizim programımızda var. Biz Vatan Partisi programını yaparken, devlet dışı örgütlere Batı’nın nasıl para dağıttığını biliyorduk. Bu nedenle programımıza şu maddeyi koyduk: “Siyasal partiler, sendikalar, kitle örgütleri ve diğer kuruluşlar yabancılardan bağış şeklinde para alamaz ve maddi kıymet sağlayamaz. Bunu yapanlar hakkında cezai yaptırımlar uygulanır.” Amerika, Dışişleri Bakanlığı veya büyükelçilik kanalıyla “Bize gelin, size para verelim” diyerek medyayı ve marjinal örgütleri kışkırtıyor. Biz bu “gavur parasını” almayı vatana ihanet olarak görüyoruz. Bütün kurumları bu davetleri reddetmeye ve açık tavır almaya çağırıyoruz.

Son olarak, Almanya’da Maide Anne’nin başlattığı bir imza kampanyası var. PKK’ya verilen desteği geri çekmeleri için Alman Meclisi’ne bir çağrı yapıyor. 4 haftada 50 bin imza toplanması gerekiyor. Siz ne dersiniz Sayın Perinçek?

Üç haftada 50 bin değil, 500 bin imza bile toplanabilir. Almanya’daki bütün kardeşlerimizi ve Alman vatandaşlarını bu imzayı atmaya davet ediyorum. Maide Anne, Diyarbakır annelerinin Berlin’deki temsilcisidir, Berlin annesidir. Evladını geri istiyor. Bütün insanlığın bu sese kulak vermesi, insanca bir davranış olacaktır. Hızla imza kampanyasını yaygınlaştıralım. Yükleneceğiz ve 3 haftada 50 binden çok daha fazlasını toplayacağız. Buradan ilan ediyoruz; bu 50 bin imzayı 3 haftada, hatta 3 haftaya kalmadan fazlasıyla toplayacağız. Vakti de iyi değerlendirmek adına Almanya’daki izleyicilerimizden de umarım hızla bir dönüş gelir.

Güneydoğu ve Doğu Anadolu’da Vatan Partisi’ne ciddi katılımlar olduğuna dair haberler geliyor. Özellikle Sayın Arif Doğan birçok merkeze gidiyor ve orada önemli katılımlar yaşanıyor. Koronavirüs önlemleri sebebiyle ilk bakışta 3-5 kişi görünüyor olabilir ama Vatan Partisi’nden yapılan açıklamalarda çok daha geniş katılımların olduğu belirtildi. Tüm yurtta mı böyle bir ilgi var, yoksa Güneydoğu’ya odaklanan bir yoğunluk mu söz konusu?

Bütün yurtta, abartmadan söylüyorum, Vatan Partisi’ne çığ gibi bir yöneliş başladı. Bunun Güneydoğu’ya özgü özel bir nedeni var: PKK’nın ezilmesi oradaki insanlarımızı özgürleştirdi; artık gerçek tercihlerini ortaya koyuyorlar. Vatan Partisi’nin bugüne kadar PKK’ya karşı yürüttüğü kararlı mücadele, oradaki yurttaşlarımızın bizi seçmesinin esas nedenidir. PKK’ya kuyrukçuluk yapanlara veya onlarla ittifak projeleri kurgulayanlara bölgede kimse itibar etmiyor; hatta onlardan ayrılıp bize katılıyorlar.

Şırnak Belediye Meclisi Üyesi Sayın İsmail Kabul, İYİ Parti’den ayrılıp bize katıldı. Yine Harran ve Urfa’da, Silopi’de CHP ve İYİ Parti dahil olmak üzere bütün partilerden katılımlar var. Bunlar 3-5 kişiyle sınırlı değil; yüzlerce, binlerce kişiye ulaşan bir süreç. Diyarbakır’da Şırhızın aşireti ve diğer iki aşiretimiz katıldı ki bunların on binlerce mensubu var. Yalnızca Diyarbakır değil; İstanbul, Ankara, İzmir, Van ve Türkiye’nin her yerinde bu hareketlilik sürüyor. Konya, Adıyaman, Hakkari, Mardin ve Kızıltepe gibi merkezlerden de çok güçlü katılımlar alıyoruz. Erzurum’da bir doçent öğretim üyemiz, Batı’daki üniversitelerde ise profesörler ve aydınlar arasında katılımlar başladı. Önümüzdeki günlerde çok daha önemli isimler katılacak.

Türkiye zor bir dönemeçten geçiyor ve halk, bu zorlukları yenecek “pehlivanı” arıyor. Vatan Partisi’ni; dürüstlüğü, programı, kararlılığı ve cesaretiyle bu sürece önderlik edebilecek tek güç olarak görüyorlar. Sayıca Güneydoğu’daki katılım daha önde gözüküyor çünkü en büyük feryat ve en büyük çözüm talebi orada. Ama bütün Türkiye’de Vatan Partisi’ne yöneliş çok hızlı bir şekilde gelişiyor.

Ulusal Kanal’ın güvenilirlik yarışında ikinci sıraya yükseldiğini görüyoruz. Yapılan anketlerde, Amerika sermayeli kanalların eridiği, Ulusal Kanal’a güvenin ise 8.14’ten 8.7’ye çıktığı görülüyor. Üstelik bu güven artışı, HDP seçmeni arasında da belirgin. Son seçimde HDP’ye oy vermiş her 5 seçmenden biri, yani %20’si Ulusal Kanal’ı en güvenilir kanal olarak görüyor. Bu çok anlamlı; çünkü Ulusal Kanal, HDP seçmenine doğruyu söyledi, PKK’nın bir terör örgütü olduğunu ve bu vatanı bölmek için kullanıldığını anlattı. Şimdi o taban, Vatan Partisi’nin haklılığını görüyor. Aynı şekilde CHP, MHP ve İYİ Parti seçmenlerinden bize güvenenlerin oranı da artıyor.

Bir eksiğimiz var: Digiturk ve Tivibu platformlarında yer almıyoruz. Buna rağmen, bu platformlarda olan kanalları izlenme oranlarında geride bıraktık. Digiturk ve Tivibu’ya girip 20 milyon insanımıza daha ulaştığımızda, Ulusal Kanal hem güvenilirlikte hem de izlenme oranında birinci olacaktır. 2021 yılı Haziran ayına gelmeden bunu göreceğiz. Bu hedefe ulaşmak için toplamda 3,5 milyon liraya ihtiyacımız var. 1 Ocak’ı hedef koyduk, bir ayımız kaldı. Tüm izleyicilerimizi bu katkıyı yapmaya davet ediyorum.

Maide Anne ile ilgili Meclis Dilekçe Komisyonu’na 50 bin imza toplamamız gerekiyor. Bu konuda Change.org üzerinden bir kampanya başlattık. Alman vatandaşı olma şartı yok, herkes imzalayabilir. Ulusal Kanal’dan rica ediyoruz, imza linkini hazırlayıp ekranlarda sürekli paylaşalım. Bu akşamdan itibaren 50 bin imzayı, hatta 500 bini tamamlayalım.

Son olarak, Bekir Cahit Yücel Bey’in İranlı bilim insanı Muhsin Fahrizade ve Kasım Süleymani ile ilgili sorusuna yanıt vereyim: Evet, onları şehidimiz olarak anıyoruz. Çünkü Amerikan emperyalizmine ve Siyonizme karşı mücadelede canlarını verdiler. Bizim bağımsızlığımız için hayatlarını ortaya koydular.

Sağlıkta şiddet konusu ise sadece güvenlik tedbirleriyle çözülemez; bu bir kültür meselesidir. Toplumumuzda hekimlerin çok üstün bir yeri vardı, hâlâ da var. Ancak geçmiş dönemde yayılan bireycilik ve menfaatçilik gibi yabancı kültürlerin yarattığı tahribatı yaşıyoruz. Anadolu terbiyemizi ve hekimlerimize olan saygımızı bütün yurttaşlarımıza tekrar hatırlatıyorum. Hekimlerimize kol kanat gereceğiz, onlara olan saygımızı güçlendireceğiz ve bu konularda örnek olacağız. Hekimlerimizin çok zor koşullarda çalıştığını görüyoruz; şu anda ön cephedeler. 50’den fazla sağlık çalışanımızı kaybettik. Tıpkı bir savaşta olduğu gibi; bizler hasta olmayalım veya iyileşelim diye hayatını ortaya koyan ve bu uğurda şehit düşen sağlık çalışanlarımız var. Onlara büyük saygı duyuyoruz. Onların yaşadığı zorlukları anlamalı, görmeli ve hesap etmeliyiz. Bu bakımdan hepimiz kendimize hakim olmalı ve dikkatli davranmalıyız. İnsanın yakınları hasta olduğunda duyarlılıkların arttığını, duyarlılık artınca da bazı dengesizliklerin yaşanabildiğini biliyorum. Bu yüzden sinirlerimize hakim olmalı, hekimlerimize ve sağlık çalışanlarımıza yardımcı olmalıyız.

Bu sorunun çözümü kültür, terbiye, edep ve erkânın yanı sıra birtakım kanuni önlemlerin alınmasından geçmektedir. Sağlık çalışanlarına yönelik şiddet ve hakaretler özel olarak cezalandırılmalıdır. Nasıl ki polise, güvenlik görevlilerine veya askere karşı şiddet uygulamak daha ağır bir cezayı gerektiriyorsa; bir kanun teklifiyle hekimlerimize ve sağlık çalışanlarımıza yönelik şiddet ve hakareti, sıradan bir vatandaşa yapılan saldırıdan farklı tutarak daha ağır cezalara tabi tutmakta yarar vardır.

Sayın Perinçek’e bir ek yapmak istiyorum. Vatan Partisi’ne katılan kişilerin hem niteliği hem de farklı siyasi yapılardan gelmeleri gerçekten dikkate değer. İl il haberleri geldiğinde biz de şaşırıyoruz; Muş’tan eski DYP il başkanı, Şırnak’tan ve Diyarbakır’dan CHP, HDP ve İYİ Parti yöneticileri, yani ülkenin dört bir yanından, farklı kesimlerden meclis üyeleri partiye katılıyor.

Geçen hafta gazeteyi hazırlarken şöyle bir şey yaşadık. Bazen haberleri hızlıca alıp tasnif ediyoruz. Füsun İki Kardeş, gazetemizin tecrübeli yöneticilerinden, söyleşiler yapıyor. Cihangir Özyer isimli bir vatandaşımızla yaptığı söyleşinin parçaları önüme geliyordu. Bütünlüğü olmadan parça parça okuyunca şaşırdık; “Kim bu Cihangir Özyer, Kıbrıs-Türkiye ekonomisini ne kadar güzel tarif ediyor?” dedik. Merakla tamamını bekledik. Gelince gördük ki; Kıbrıs Türk İş İnsanları Derneği Genel Sekreteriymiş ve Vatan Partisi’ne katılmış. Kendisiyle Kıbrıs ve Türkiye ekonomisinin ilişkilerini konuştuğumuz çok nitelikli bir söyleşi yaptık. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin böyle bilgili ve nitelikli insanlarımızdan istifade etmesi gerekiyor. Ne mutlu ki, böyle isimler Vatan Partisi’ne katılıyor.

Sadece yurt içinden değil; Somali’den, Arjantin’den, Almanya’dan, Fransa’dan, Libya’dan, Avustralya’dan ve Çin’den de katılımlar oluyor. Anadolu’dan ve Trakya’dan olduğu gibi, dünyanın her yerinden partimize bir akış var.

Program süremizin sonuna yaklaştık, gündemdeki konuları haftaya bırakmak zorundayız. “Ruhun Gemisi” seyir defterinde bu hafta Soner Polat Amirali’mizin “Atatürk’ün Ordusu” adlı kitabı var. Kaynak Yayınları’ndan yeni çıktı. Mehmetçiğimize karşı yürütülen tartışmaların olduğu bu dönemde, şu an bir Mehmetçik babası olarak söylüyorum; oğlum şu an zabit çavuşu olarak askerlik görevini yapıyor, bu kitap bizler için çok kıymetli. Soner Polat; büyük bir devlet adamı, esaslı bir komutan ve çok değerli bir insandı. Vefatından hemen önce yazdığı son yazıları derleyip bastılar. “Mavi Vatan” stratejisinin kurucularından olan komutanımızın bu yazıları, bugün için hâlâ çok öğretici ve ışık tutucu.

Müzik olarak “Annem Beni Yetiştirdi” veya “Çanakkale Türküsü” gibi eski marşlarımızdan bahsedebiliriz. Bizim marşlarımızla Batı marşları çok farklıdır. Bizim marşlarımızda cepheye giden, evini ocağını, annesini özleyen, Anadolu ve Trakya insanının fedakârlığını görürüz; düşmana karşı kin ve nefret değil, insancıl duygular ön plandadır. Batı marşları ise genellikle “Ezerim, vururum, kırarım” şeklinde gaddar söylemler içerir. Türk marşları ise anne, sıla ve sevgi üzerine kuruludur.

Seyir defterimizin bir diğer konusu; Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması Kanunu’nun yıl dönümleri. 1924 sonu ve 1925 başında atılan bu devrimci adımlar, toplumsal mülkiyeti kamuya geçirmiş ve modern, özgür yurttaş yaratma sürecini başlatmıştır. Son zamanlarda bu kurumların tekrar açılmasına yönelik talepler duyuyoruz; oysa bunlar devrim kanunlarıdır ve anayasamızda bu kanunların anayasaya aykırılığı iddia edilemez. Bizi şeyhin müridi olmaktan kurtaran, özgürleştiren bu devrim kanunlarını çıkaran Atatürk ve Cumhuriyet hükümetlerini saygıyla anıyoruz.

Son olarak, Maide Anne’yi unutmuyoruz. Kendisinin başlattığı kampanya için 50 bin imza hedefimize ulaşacağız. “Kızımı geri verin” çağrısını desteklemek için www.change.org üzerinden imza kampanyasına herkesin katılımını bekliyoruz.

Değerli izleyenler, bu haftalık da programımızın sonuna geldik. Gece Görüşü’nde Deniz Çağlayan sizlerle olacak. Sağlıklı günler dileriz. Kurallara riayet ederek bugünleri sağlıklı bir şekilde atlatalım. Mutlu geceler!

Paylaş