Çıkış Yolu • 24.01.2018

Çıkış Yolu • 24.01.2018

Bu geçmişteki, yakın geçmişteki devrimle kurduk biz bu Cumhuriyeti. Bir halkın yüzde 50-52’ye bölündüğü bir durum tasarısında, Türk milletinin baltaya çıktığını… Ben yere atarım ve onu çiğnerim. Çiğniyorum burada. Bölgedeki bu yangın, Irak’taki… Hayır da birleşmek güzel. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.

Sevgili izleyiciler, merhaba. Yeni bir “Çıkış Yolu” programıyla birlikteyiz. Gündem sıcak, biz de hepsini konuşacağız. Afrin’i hem iç cephedeki kuvvetlerin durumu hem de dış cephedeki önemli kuvvetlerin pozisyonları üzerinden Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek ile konuşacağız. Hoş geldiniz.

— Hoş bulduk.

— Geçen hafta da keyifliydiniz, bu hafta da keyiflisiniz.

— Keyifliyiz tabii. Türk Silahlı Kuvvetleri zafere koşuyor ve Türkiye’nin ufku açılacak. Onun için keyifliyiz. Türkiye terörü bitirme konusunda çok kararlı ve nihai adımı attı.

Bir deneme sorusu soracağım, çok alakasız bir şey yapacağım. İzleyicilerimizle beni bağlayacaksınız; acaba merak ediyorum, sadece bunları mı izliyorsunuz bu sıkışık zamanda? Galatasaray’da bir şey oldu, haberiniz var mı?

— Başkan değil işte. İmtihan ediyorsunuz. Kalp puan aldım, ben tahmin ettim ama bileceğinizi. Bilirim çünkü o Galatasaray ama Fener, Beşiktaş da olsa… Değilse onları artık görüyoruz gazetelerde.

— Sizin futbolla fazla ilginiz yok, maçları da nadir izliyorsunuz.

— Evet, çok nadirdir. Kafam maç seyrederken veya müzik dinlerken çok dinleniyor, rahatlıyorum.

— Satranç oynuyor musunuz?

— Çok oynamak istiyorum ama ne fırsat ne de rakip bulabiliyorum.

— Sizin camiadaki satranççılara duyurulur, rakip bulamıyormuşsunuz.

— İki sene üst üste Silivri’de şampiyon oldum. Bütün cezaevi şampiyona düzenliyordu, kupalarım duruyor.

— Bu Ergenekon davalarına borçlu olduğunuz bir şey mi?

— Evet. Enteresan olan şu ki; mahkûmlar da katılıyordu. Eğitimsiz ama koğuşlarda satranç oynamaktan kurdu olmuş, müthiş satranççı adli mahkûmlar vardı. Ben şampiyonaya iki defa katıldım ve ikisinde de şampiyon oldum. Silivri Cezaevi’nde kameralar vardı, “şampiyonun sonucunu Türkiye kamuoyuna açıklayacağız” dediler ama ben kazanınca açıklamadılar. Bir dahaki “Çıkış Yolu” programında madalyalarımı getireyim, burada açıklayalım.

— Peki, eşinizin iyi yemek yaptığını biliyoruz. Tavla oynar mısınız?

— Belki birkaç kere tavla oynadık ama küçük oğlum Can’la tavla rekabetimiz var. İlk başlarda ben yeniyordum ama şimdi çok iyi öğrendi. Bazen kötü oyuncu da iyi yenebilir; zar kuvvetli gelirse tabii.

— Galatasaray konusuna dönersek; Dursun Özbek’in kaybetmesi ve yeni başkanın şansı nedir?

— Onu bana sorma. Benim değerlendirmemin bir kıymeti yok. Gazetelerde okuduğum kadarıyla Dursun Özbek kendine çok güvenerek seçime girdi ve bu sebeple kaybetti. İhtiyatsızlığa varan bir özgüven… Yeni başkana başarılar diliyoruz, eski başkanımız Sayın Dursun Özbek’e de hizmetleri dolayısıyla teşekkür ediyoruz. Başarı artık Avrupa şampiyonluğundadır.

— Gündeme geçebilir miyiz? Enine boyuna bugün Afrin’i konuşacağız. Bugün ilk şehidimiz Piyade Astsubayı Musa Özalkan’ın cenazesi vardı, oraya katıldınız. Biraz öfkeli geldiniz.

— Öfkeli gelmedim ama şehit cenazelerinde hiçbir şekilde reklam veya protokol olmamalı. Oraya gitmekten insan çekiniyor; itiş kakış, öne geçme gayretleri… Oraya devleti, siyaseti sokmamak lazım. Cami herkesin eşit olduğu yerdir. Cumhurbaşkanı’nın orada imamların konuşmasından sonra mikrofonu alıp siyasi bir konuşma yapmasını hiç doğru bulmadım. Cumhuriyet geleneğimizde bunlar yok. Bir devlet töreni olur, orada konuşur ama cenaze namazından sonra siyaset yapmak camiye uygun değildir.

— Son olarak, AKP milletvekili Sayın Metin Külünk, Sayın Cumhurbaşkanı’na FETÖ, PKK ve IŞİD’e karşı mücadelenin önderi olduğu gerekçesiyle gazilik unvanı verilmesini teklif etti. Ne düşünüyorsunuz?

— İmamlık unvanı verelim, madem cenazelerde imamlık yapıyor! Gazilik unvanı veremeyiz çünkü bu Atatürk’e özenmek oluyor. Atatürk, Sakarya Savaşı’nda bizzat orduya komuta ederek bu unvanı aldı. Ankara’da oturarak gazi olunmaz. Türk tarihinde bir tane Gazi Mustafa Kemal Paşa vardır; o bir daha olmaz. Ama imam unvanının hiçbir sakıncası yok. Yani ondan da herhalde mutluluk duyacaktır Sayın Tayyip Erdoğan. Bugünkü tavrı bir imam tavrıydı. Mesela Peygamber Efendimiz’in bir hadis-i şerifini Arapça okuyarak başladı. Ben Arapçaya değer veriyorum, büyük bir dil; Araplar da büyük bir millet. Fakat Türkiye’de Arapça hadis okumanın bir anlamı yok. İmam okuyabilir, ayrı mesele. Hadis mi okudu, ayet mi okudu? Hadis okudu. Hz. Peygamber’in şehitlerin ölmediğine dair hadisini Arapça olarak okudu.

Bir de en sonunda, imam hepimize Fatiha okuttuğu halde, bu bir cumhurbaşkanına düşmez. Binlerce Fatiha okunabilir; ancak bir cumhurbaşkanının camide “El-Fatiha” diyerek konuşmasını tamamlamasında Türkiye Cumhuriyeti devlet geleneği, Türk milletinin birikimleri ve çağdaşlık açısından bir değer görmedim. Fatiha’yı hepimiz okuyoruz ama bir cumhurbaşkanının öyle bir Fatiha okutturmasına hiçbir gerek yok. Çünkü burada dinin siyasete alet edilmesi çizgisine giriliyor. Hepimiz Fatiha’mızı evimizde, camide, cenazelerde okuyalım. Ama cumhurbaşkanı çıkıp “El-Fatiha” diye konuşmasını bitirmemeli; çünkü zaten okunmuş.

Konumuza girelim; orada da imamlığa özenme oldu. Sayın Metin Külünk de beni hayrette bıraktı, ondan hiç beklemezdim. “Gazi unvanı veririm” demiş. Ben buradan ona öneriyorum; uygun buluyorsa önergesini “imam unvanı verilmesi” şeklinde değiştirebilir, Cumhurbaşkanı da bundan sanıyorum daha çok memnun olacaktır.

Söz Sayın Cumhurbaşkanı’ndan açıldı, onunla devam edelim. Harekâtın kendisine geçmeden önce, AKP iktidarının harekâtı yönetiş biçimine, kamuoyuyla ilişkilere ve Türkiye’deki kuvvetlerle ilişkiler açısından baktığımızda; Sayın Başbakan Binali Yıldırım bu işi iyi götürüyor. Sayın Başbakan orduyla iyi bir ilişki içerisinde, Genelkurmay Başkanlığı karargahına gidip bilgi aldı, görüş alışverişinde bulundu. İkincisi, muhalefet partisi başkanlarını davet etti, İstanbul’da gazetecilerle buluştu ve onları bilgilendirdi. Kamuoyunu bilgilendirerek süreci yürütüyor ve verdiği mesajlar çok iyi. Suriye’nin toprak bütünlüğüne saygı, Türkiye’nin orada fetih amacıyla bulunmadığı, Türk, Kürt, Arap bütün kavimleri kucaklayan bir harekât yapıldığı; terör temizlendikten sonra Türk ordusunun o toprakları Suriye’ye teslim edip vatanımıza geri çekileceği konularında kamuoyunu rahatlatan ve askerimizi şevklendiren konuşmalar yaptı. Sayın Binali Yıldırım’ın bu tutumu çok iyi; savaşta devlet adamları arasında öne çıktığını ve süreci onun yürüttüğünü görüyorum. Bu, başbakanlık konumuna yakışıyor.

Sizin bu sözleriniz bir kıyaslama mı? Hayır, kıyaslama yok. Sayın Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın da Amerikan emperyalizmine karşı kararlı duruşu, meydan okumaları ve “Bu işi sonuna kadar götüreceğiz” şeklindeki kararlılığını takdir etmemiz lazım. Şaşırtmadı mı sizi? Hayır, şaşırtmadı. Çünkü Türkiye’nin dinamiklerini ve mecburiyetlerini yıllardır söylüyoruz; Türkiye’yi yönetenler başka türlü davranamaz.

TÜSİAD İstişare Kurulu Başkanı Sayın Tuncay Özilhan’ın son açıklamasına bakıyoruz. Herkes şaşırdı ama biz şaşırmadık; neredeyse Vatan Partisi’nin programını baştan sona özetlemiş oldu. Dünya dengeleri, Türkiye’nin durumu, devletçilik ve halkçılık vurgusuyla dünyanın batıdan doğuya kaydığını gören bir yaklaşım… Bu, Türkiye’nin dinamiklerini gösteriyor.

(Ara verilir.)

Tuncay Özilhan’ın konuşması bence tarihi bir konuşma. Türkiye’nin bulunduğu yeri ve dünyanın girdiği süreci olağanüstü gerçekçi ve doğru özetliyor. Dünyanın batıdan doğuya kaydığını, üretimin ağırlığının artık Asya’da olduğunu, Atlantik sisteminin inişe geçtiğini, “Çin’de devletçilik yürümeyecek” iddialarının çöktüğünü, liberalizmin insanlığa saadet getirmediğini ve dünyada zengin-fakir ayrılığının keskinleştiğini çok iyi anlatıyor. 1980’den bu yana uygulanan Turgut Özal ekonomisinin, yani borçlanma ekonomisinin iflas ettiğini; Türkiye’nin üretim ekonomisine, devletçiliğe ve halkçılığa geçmesi gerektiğini belirtiyor. Sonuç itibarıyla bugün Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu programı, hatta bir anlamda Vatan Partisi’nin programını onlar da kendi pratikleri içerisinde tespit etmiş bulunuyorlar.

Bir zamanlar Türkiye’de solcular anti-batıcıydı, iş adamları ise batıcıydı. Ne kadar büyük iş adamıysan o kadar batıcıydın. Şimdi bizim bir kısım solumuz hâlâ batıcı; Asya’ya, Avrasya’ya karşı durup batıdan kopmamak gerektiğini söylüyor. Büyük iş adamlarımız ise artık dikkatlerini doğuya çeviriyor. Millilikle sol beraberdir; Tuncay Özilhan burada bir büyük sermaye sahibi olarak millî bir duruş sergiliyor. Sizin bahsettiğiniz o “solcular” ise emperyalizmin kontrolüne girdiler, özellikle terörle mücadelede hem FETÖ ile bağ kurdular hem de PKK’nın güdümüne girdiler. Oradan solculuk çıkmaz. Sosyal demokrasiye gelince; maalesef Avrupa’da sosyal demokrasi Amerika’ya yakındır. Muhafazakâr denenler ise daha milliyetçi ve Amerika’ya kafa tutan anti-emperyalist konumdalar.

Programınızda Lenin ve Mao gibi isimlere daha sık atıfta bulunuyorsunuz, sebebi nedir? Bu vatan savaşı pratiği onları daha çok hatırlamamızı gerektiriyor. Çünkü onlar çok zor durumlarda büyük çözümler üretmiş insanlar. Türkiye buradan devrimci çözümlerle çıkacak. Nerede ispatladılar? Yaptıkları işle başarıya ulaştılar. Lenin, “Artık Avrupa ilericiliğin değil, gericiliğin odağı haline geldi; ilericiliğin merkezi Asya’dır” dedi. Mazlum milletler ile zalim milletler ayrımını yaptı. Atatürk de aynı çağın büyük devrimcisi olarak aynı ayrımı belirledi ve ikisi de mazlum milletler cephesinde yer aldı. Bugün devrimciler dışında çözüm bulacağımız bir hazine yok.

31 Mart 2017’de Fırat Kalkanı harekâtının tamamlandığı açıklandı, ardından Cumhurbaşkanı “Hedef Afrin” dedi ama 7-8 ay geçti. Harekâtı geciktiren şartlar neydi? 31 Mart’ta Münbiç konusunda Amerika ile anlaştık diyorduk ama Amerika anlaşmayı bozdu. Daha önemlisi, o dönemde henüz Irak deneyi yaşanmamıştı. Eylül 2017’de Barzani referandumuyla ikinci bir İsrail devleti kurmaya kalkıştı ancak Türkiye, İran, Suriye, Irak ve Rusya iş birliği bu girişimi bozdu. Bu süreçte bir model oluştu ve Türkiye’nin Afrin harekâtına girmesinin bölgesel koşulları ortaya çıktı. Şimdi girişilen harekât, Fırat Kalkanı gibi sınırlı değil; bütün Suriye’nin kuzeyini, Münbiç’i ve Fırat’ın doğusunu kapsıyor. Gerekli hazırlıklar, lojistik ve diplomatik zemin artık uygun. Fransa’nın BM’deki önergesi meselesine gelince; yaratılan uluslararası kamuoyu ortamında Fransa geri adım atmak zorunda kaldı. Yani o yalan mıydı? O haber gerçek dışı mıydı? Benim gördüğüm kadarıyla gerçek dışı bir haber. Şimdi bütün Batı ülkelerinde, harekatın hemen öncesinde ve sonrasında, son 3-4 gündür dolaşımda olan standart bir cümle var. Amerikan, Fransız, İngiliz, Alman ve Avrupa Birliği adına yapılan bütün açıklamalarda, satır aralarında mutlaka şu cümle yer alıyor: “Türkiye’nin güvenlik endişeleri haklı ve meşrudur.” Evet, Türkiye bunu kabul ettirdi.

Şimdi Türkiye’nin dünya kamuoyunda yapması gereken atak, Suriye ile iş birliğidir. Bunu hep vurguluyoruz. Suriye ile iş birliği, sadece Suriye ile sınırlı değildir. Suriye ile iş birliği yaptığınız zaman Rusya’nın güvenini kazanırsınız, İran’ın güvenini kazanırsınız, Irak’ın güvenini kazanırsınız. Hatta Çin’in, Hindistan’ın, Fransa’nın ve Almanya’nın da güvenini kazanırsınız. Neden? Çünkü birincisi, orası Suriye toprağıdır. İkincisi, biz Amerika ve İsrail ile karşı karşıya geldik; dünya bizi bu nedenle destekliyor. Eğer biz gerçekten Amerika ve İsrail’in bu Batı Asya’yı yeniden düzenleme projesine karşı mücadele ediyorsak, o mücadeleyi yürütenlerin Suriye’ye elini uzatması ve beraber hareket etmesi lazımdır.

Dünya kamuoyu nezdinde söylüyorum; Suriye ile iş birliği meselesi Türkiye kamuoyunda ne yazık ki tam anlaşılamadı. Sanki sadece Suriye ile bir iş birliği yapılıyormuş gibi görülüyor. Halbuki Suriye üzerinden siz, bütün dünya kamuoyunu ve Amerika Birleşik Devletleri ile İsrail’e karşı mevzilenen bütün ülkeleri kazanıyorsunuz. Bir anlamda, Birleşmiş Milletler’de Kudüs ile ilgili oylamada sağlanan o ezici çoğunluğu hatırlayın; oradaki o ezici çoğunluk hangi mevzide duruyor? Amerika ve İsrail’e karşı olan mevzide. Siz o mevziyi sürdürmelisiniz. Yani Amerika’nın Kudüs’ü başkent olarak tanımasına karşı girdiğiniz ittifak potansiyelini devam ettirmelisiniz. Suriye ile iş birliği yapmadığınız zaman, sizinle beraber hareket eden o geniş dünya kamuoyunda tereddütler yaratıyor, soru işaretleri oluşturuyorsunuz. Bunu Tayyip Erdoğan yönetimi için söylüyorum; bu, çok büyük bir yanlıştır.

Bütün askeri uzmanlar bu harekat başladığı zaman, Afrin harekatının, Fırat Kalkanı harekatından daha zor ve daha kapsamlı olduğunu söylediler. Fakat harekat daha az sorunlu ilerliyor gibi görünüyor. Tabii ki daha yeni başladı. Zorluğu sadece Afrin meselesi değil. Türkiye olarak bu harekatı tanımlarken, Afrin’in Hatay’ın hemen yanı başında, Akdeniz’e çok yakın olduğunu ve orada bir kez daha Amerikan-İsrail koridorunu, yani terör koridorunu yardığımızı biliyoruz. Ancak Türkiye bu harekata başlarken bütün dünyaya şunu ilan ediyor: “Ben Suriye’nin kuzeyinde, doğusunda ve batısında terör örgütlerini tamamen temizleyeceğim.” İsimler veriyor; Münbiç diyor, Fırat’ın batısı ve doğusu diyor. Hatta Irak’ın kuzeyinde de operasyon gündemde. Çavuşoğlu’nun Irak’tan dönerken söyledikleri çok doğru; bu, Vatan Partisi’nin yıllardır savunduğu bir görüştür. Bu çok kapsamlı ve uzun süreli bir harekattır. O bakımdan Fırat Kalkanı harekatından çok daha zor, çetin ve ciddi tehditleri içeren bir süreçtir. Karşıda Amerika ve İsrail var. Erdoğan’ın yanlış siyasetleri nedeniyle Türkiye bu ittifak potansiyelini tam anlamıyla değerlendiremiyor. Önümüzde ciddi sorunların olduğu bir döneme girdik.

Fırat Kalkanı harekatı sırasında dünya kamuoyundan o günlerde çok ciddi bir tepki gelmemişti. Amerika’nın koridoruna girilmiş olmasına rağmen, Amerika elbette rahatsız oldu ama büyük bir kampanya açmadı. Batı’da da büyük bir kampanya yürütülmedi. Çünkü IŞİD ile mücadele yönü de olduğu için Batı kamuoyu bunu anlayışla karşıladı. Fakat şaşırtıcı olan; bu harekatta da hiçbir cenahta büyük bir kampanya açılmadı. Çünkü Türkiye çok haklı bir konumda. Amerika’ya karşı olmak, Türkiye’yi güçlü kılıyor. Dünyada bugün Amerika tecrit olmuş bir güçtür, her yerden geri çekilmektedir. Trump’ın açıkladığı milli güvenlik belgesini baştan sona inceledim; orada Amerika’nın yenilgiyi kabul ettiğini, gerçekleri saptadığını ve daha gerçekçi bir milli güvenlik siyasetine girdiğini görüyoruz. Amerika, kendi kabuğuna çekiliyor. İç pazarını Çin ve Almanya gibi ülkelerin ele geçirmesine karşı savunma tedbirleri alıyor. Amerika’nın böyle yalnızlaştığı bir ortamda, Türkiye’nin hem Fırat Kalkanı’nda olduğu gibi hem de şimdi Amerika ve İsrail’i hedef alan bir askeri uygulamanın içinde olması dünyada sempati topluyor.

Almanya, “PKK, Amerika’nın piyonudur” dedi. Alman dışişleri güçleri ve Sayın Dışişleri Bakanı Gabriel, Amerika’yı emperyalistlikle suçlayan bir noktaya geldi. Fransa benzer bir konumda. İngiltere’yi de yanlarına çektiler. Amerika’nın yalnızlaştığı, yanında İsrail, Suudi Arabistan, PKK ve Barzani dışında başka bir gücün kalmadığı bu ortamda Türkiye, Amerika’ya karşı tavır aldığı için dünyada sempati topluyor. Amerika ise buna cepheden karşı çıkamıyor. Farkında mısınız? Nasıl çıksın? Lafla karşı çıktı ama eylemsiz kaldı. “Burada 30 bin kişilik ordu kurdum” diyerek Türkiye’ye meydan okumaya çalıştı ama bu durum, dünyada Türkiye’ye olan desteği daha da artırdı.

Çünkü Türkiye geri adım atmadı. Amerika Birleşik Devletleri, Türkiye’nin bu tehdit karşısında geri çekileceğini sandı. Ama Türkiye gerilemedi. Bu tür savaşlarda gerilemeye başladığınız an kaybedersiniz. Saldırı başladığında geri çekilme olmaz; hedef kısmen ya da tamamen gerçekleşene kadar devam edilir. Türkiye’nin kararlılığı etkili oldu.

AKP’yi sürekli eleştiren bir gazeteci olarak şunu söyleyeyim: Buradaki kararlılıklarını teslim ediyorum. İç cephede Türkiye birleşti ve bu cephe kazanıldı. “Saray savaşı” diyenler vardı; nerede o saray savaşçıları? Şimdi hepsi Tayyip Erdoğan’ın yanında, savaş cephesinde. Utandırmamak için isimlerini söylemeyeceğim ama koca koca yazarlar, gazeteler, partiler vardı. İYİ Parti, CHP ve diğerleri… Harekat ilan edildikten sonra “çocuğunu yolla” diyerek alay ettiler. Tuncay Özkan, Halk TV’de “kan dökmeye gidiyorsunuz” diye konuşmalar yaptı. Şimdi o sözlerin arkasında duramıyorlar. İYİ Parti ve CHP harekata karşı tavır aldılar ama Türk milletinin birliğini görünce çark ettiler.

Zeytin Dalı Harekatı şu anda zafer kazanmıştır çünkü iç cepheyi birleştirmiştir. 16 Ocak’ta, yani harekatın bir gün öncesinde CHP ve İYİ Parti’nin en üst düzey isimleriyle konuştuğumda, Amerika’nın geri adım atmayacağını ve Türkiye’ye askeri bir cevap vereceğini umuyorlardı. Türk ordusu başarısız olursa Tayyip Erdoğan’ı devireceklerini düşündüler. Bu, Cumhuriyet Halk Partisi ve İYİ Parti için bir felaketti; Türk milletinin ruh halinden, Mehmetçikten ve ordudan koptular. Hendek savaşlarında da Fırat Kalkanı’nda da böyleydiler. Amerika geri çekilince onlar da geri çekilmek zorunda kaldı. Rusya’nın bizi tuzağa çektiğini iddia ederek, bütün olayları Amerika-Rusya çekişmesi içine yerleştirmeye çalıştılar. Onların kafasında Türkiye yok; tek dertleri Erdoğan’ı devirmek.

Hiçbir dürüst tavır görmüyorum, samimi değiller. Milletin ve ordunun bu savaşta kazanmasını istemediklerini defalarca söylediler. “Çocuklarınızı yollayın” demek, Türk ordusuna karşı yapılacak en haince propagandadır. Mehmetçiğe “fakir fukara gariban çocuğusun” diyerek moral bozmaya çalışıyorlar. Burada cevap hakkı doğduğunu düşünenler varsa, Ulusal Kanal ekranları açıktır. Meral Akşener’in o bozguncu konuşmaları, “tosuncuklar” ifadesi… Savaşan Mehmetçik bunları dinlediğinde ne anlar? Bu kadar haince bir propaganda olabilir mi?

Biz burada partiler arası bir rekabet içinde değiliz. Bir savaş yürütüyoruz ve Vatan Partisi olarak bu bozguncu propagandayla mücadele etme görevini üstlenmiş durumdayız. Mehmetçiğin moralini yüksek tutarak, iç cepheyi sağlam tutarak bu savaşı kazanacağız. Bu bozguncu propaganda yeni değil; 24 Temmuz 2015’ten beri “Saray savaşı” tezini sürdürüyorlar. Zeytin Dalı Harekatı, Hendek Savaşları’nın ve Fırat Kalkanı’nın devamıdır. Bugün üçüncü aşamasında, yani taarruz aşamasındayız. Cepheler kurulmuştur. CHP yönetimi, İYİ Parti yönetimiyle çok açık bir şekilde karşı cephede yer alıyor. Zaten bu durum Adalet Yürüyüşleri’nde başladı. HDP’lileri, PKK’lıları ve FETÖ’cüleri hapishaneden çıkartmak… Bu da bir savaşa hazırlıktı. Karşı cephe, onları içeriden çıkartarak bu savaşa hazırlanıyordu.

“O Adalet Yürüyüşü nedir?” dedik. Cumhuriyet Halk Partisi tabanına seslenerek, “Size bonzai içiriyorlar; sizi PKK’lılarla, HDP’lilerle, FETÖ’cülerle yan yana yürütüyorlar ve buna alıştırıyorlar,” dedik. Bakın, burada belli bir başarı kazandıklarını sosyal medyayı açtığınızda görüyorsunuz. Cumhuriyet Halk Partisi’nin lider kadrosu içinde “Savaşa hayır” diye tweet atanlar var. İstanbul İl Örgütü’nün “Savaşa hayır” pankartları var. Yarın aydınlıkta kendi köşeme koydum; harekattan sonra mı? Ben bunu Sezgin Tanrıkulu’nun köşesinde gördüm, o pankartın resmi var. Pankartta “Savaşa hayır” diyor, altında “CHP İstanbul İl Başkanlığı” yazıyor ve CHP amblemi var. Bu Sezgin Tanrıkulu’nun kendi sitesi. Yani “Sezgin Tanrıkulu bunu söyle” demiyorum, çünkü onun “Savaşa hayır” demesi, PKK’dan yana tavır alması çok normal; onu herkes tanıyor. Ama İstanbul İl Örgütü’nün “Savaşa hayır” demesi ve Sezgin Tanrıkulu’nun o pankartı paylaşarak “Ben partinin görüşlerini savunuyorum” demesi… Zaten İstanbul Örgütü’nün “Savaşa hayır” demesi parti disiplinine aykırı değil, çünkü genel merkez o kafada. Kılıçdaroğlu da “Savaşa hayır” diyor. Almanya konuşmasını alalım; baştan sona “Çocuklarımız ölmesin, savaş kötüdür, savaş iyi değildir, çocuklarımızı oraya gönderiyorsunuz” diyor. Tuncay Özkan da aynı şeyi söylüyor, diğer parti yöneticileri de öyle.

Yeni seçilen İstanbul İl Başkanı, düşman tarafta ve Amerikan emperyalizminin, PKK’nın yanında. Çok şaşırıyorum. Cevap hakkı hem Tanrıkulu için hem de… Canan Hanım da bağlansın, gelsin konuşalım. Onları savunanları da çok ayıplıyorum. Canan Hanım’ı falan savunanlara hayret ediyorum. Ermeni soykırımını savunuyor, “Savaşa hayır” diyor, PKK’yı tutuyor, HDP’yi tutuyor; sonra hâlâ onları savunanlar var. Zaten il başkanı seçmişler. Şimdi o il başkanı belediye seçimlerine nasıl girecek? Ermeni soykırımını savunarak mı İstanbul’da seçimi kazanacak? Veyahut HDP ve PKK ile ittifakı savunarak mı? Afrin Harekatı’na “Savaşa hayır” diyerek hangi belediye seçimini kazanacak?

(Soru-cevap bölümü)

İzleyicilerimizden gelen sorulara geçersek; Fatih Başar isimli izleyicimiz, “Sayın Perinçek, Cumhurbaşkanımızın cenazede ‘El-Fatiha’ demesinin ne mahsuru var? Sonuçta bir şehit var, Cumhurbaşkanı da olsa hür değil mi? Bunun neresinde aykırılık var?” diye soruyor. Bakın, ben El-Fatiha’ya karşı değilim ama şova karşıyım. İmamlar çıkmış, hepimiz Fatiha suresini okumuşuz; Cumhurbaşkanı’nın onlardan sonra ikinci bir imamlık ünvanına soyunup orada siyasi bir konuşma yapması yanlıştır. Dini siyasete alet etmesi çok daha büyük bir yanlıştır. Orada Cumhurbaşkanı da hepimiz gibi vazifesini yapar, şehidimizi uğurlarız ama sahneye çıkıp siyasi bir konuşma yapamaz. Orası cami, orada cemaat var; camide eşitlik vardır. Kimse orada cumhurbaşkanlığı, başbakanlık ya da parti başkanlığı taslamasın. Herkes görevini bilsin. Cumhurbaşkanı marangoz tezgahına gidip testereyi eline alıp marangozluk yapıyor mu? Dini siyasete alet ettiğimiz zaman bunun sonuçlarına Türk milleti katlanır.

Rusya’nın Afrin Harekatı’ndaki rolüne gelince; Rusya, Suriye Devleti’nin daveti üzerine gittiği için devletler hukukuna göre meşru bir pozisyona sahip. Stratejik hedefi, Amerika Birleşik Devletleri’nin kendisine yönelttiği tehdidi defetmektir. Amerika’nın oraya yerleşmesi Rusya için tehdittir; çünkü Amerika, Rusya’yı bir kez daha parçalamak istiyor. Bugün Türkiye, İran ve Rusya, Amerikan tehdidine karşı birleşmiştir. Suriye’nin anayasasının Suriye toprakları dışında, Soçi’de veya başka yerlerde tartışılması da hukuka aykırı ve yanlıştır. Suriye Devleti kendi anayasasını milletiyle birlikte yapmalıdır.

(Programın son bölümü)

Rafet Ballı ile ilgili gelen “Çok ters sorular soruyor, CHP’li gibi” eleştirisine gelince; Rafet Ballı Türkiye’nin gördüğüm en iyi gazetecilerinden biridir. Gazeteci çanak soru sormaz. Hoşuma giden, bana övgü fırsatı veren sorular sorsaydınız bu programı istemezdim. Gazetecinin ters soru sorması doğrudur.

Afrin Harekatı uzun da sürse, kısa da sürse sonuçta başarıya ulaşacak; benim kanaatim uzun süreceği yönünde. Türkiye burayı ilhak etmeyecek, bu mümkün değil. Türkiye orayı Şam ile iş birliği yaparak, Suriye ordusuyla koordineli biçimde adım adım teslim edecektir. Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) denilen; bana göre amorf, yani şekilsiz, ciddi bir kuvveti olmayan yapının aslında kuvvete teslim edeceğini düşünüyorum. Siz ne görüyorsunuz, ne öneriyorsunuz? Türkiye’nin önünde iki seçenek yok, tek seçenek var. Türkiye’nin önünde Amerikan planı olan federasyona yatmak gibi bir seçenek yok. Yani “çeşitli federe devletler olsun, o federe devletlerden bir tanesi de Tayyip Erdoğanların kontrolünde olsun” şeklinde bir seçenek olamaz. “Efendim masada biz de bir yer kapalım, kurulan denklemlerin içinde biz de bulunalım” gibi ifadelerin hepsi boş laflardır. Bugün Sayın Cumhurbaşkanı’nın, cenaze törenindeki konuşmasında ÖSO’nun adını geçirmesi çok tehlikeli ve yanlıştır; bir Cumhurbaşkanı’na hiç yakışmamaktadır.

Orada tek seçenek var: Suriye Devleti kazandı, kazanıyor ve orada bir Suriye Devleti olacak. Herkes oradan çekilecek; Suriye’yi parçalamak mümkün değildir. Doğru olup olmadığını konuşmuyorum, ihtimal dahilinde bile değildir. Sayın Devlet Bahçeli de bir tarihte vilayetleri sayarken (81, 82, 83, 84…) Suriye’nin kuzeyine gönderme yapmıştı. Bu tür hevesler ve iddialar Türkiye için vahimdir; sonucu Türkiye’nin parçalanmasıdır. Suriye’nin federal bir devlet olmasını isterseniz, içinde federe devletler (Sünni Suriye, Alevi Suriye, Kürdistan gibi) oluşur. Kürtler de var ancak federe devlet kuracak kadar coğrafi bir çoğunlukta değiller. Amerika’nın asıl planı, bu federe devletlerden oluşan bir Suriye Federasyonu kurmaktır. Suriye buna karşı savaştı ve biz de bu planı bozmak için Amerika ile karşı karşıya geldik. Eğer orada bir “Kürdistan” olacaksa ve başında PKK bulunacaksa, o zaman Mehmetçik’i neden oraya sürüyorsunuz? Afrin’de PKK zaten belli alanlara hakim olmuş durumda ve Amerikan federasyon planındaki o Kürt federe devletinin sınırlarını oluşturuyor. Ordusunu da Amerika kurmuş; 30 bin kişi. O zaman neden karşı çıkıyorsunuz? Eğer siz de AKP yöneticileri olarak orada bir federe devletin hamisi olmayı planlıyorsanız, Amerikan planına yatın. Niçin Afrin’e giriyorsunuz? “Suriye’nin kuzeyinde terörü temizleyeceğiz” diyorsunuz; bunlar çok büyük tutarsızlıklar.

Bu planın tutma şansı yok. Çünkü Suriye’nin bölünmesi planının yanında sadece Amerika ve İsrail var. Türkiye orada olamaz. Bütün bu savaşlardan sonra Tayyip Erdoğanlar, Türkiye’yi kalkıp Amerika ve İsrail’in yanına götüremez; kendileri zaten onlarla karşı karşıya gelmişler. Hem Amerikan planının içinde olup hem Amerika’ya karşı savaşmak, hem PKK’yı izlemek hem de federasyon planına dahil olmak mümkün değildir, devlet adamlığına yakışmaz.

“Ya ÖSO ya Suriye” ikilemini de doğru bulmuyorum. Bunlar birbirinin alternatifi değil. Türk ordusu, ÖSO’yu bu savaşta pekâlâ değerlendirebilir. Fırat Kalkanı’nda ne oldu? Amerika’ya karşı ÖSO’yu çarpıştırdık; bu Suriye’nin lehine oldu. ÖSO’nun önemli bir kısmı şu anda Suriye ordusuna katıldı ve Amerika’ya karşı savaşıyor. Bu iyi bir şeydir ve Suriye’nin de bunu anlaması lazım. Türkiye, ÖSO’yu Amerika’ya karşı cepheye yönlendirirse, bu Suriye’nin geleceği bakımından faydalıdır. ÖSO mensupları pekâlâ Suriye vatanseveri olarak bunları yapabilir. Ancak Türkiye, “İleride ÖSO yönetiminde bir federe devlet olacak, o amaçla bunu kullanıyorum” diyorsa bu yanlıştır.

Bugünkü Sabah gazetesinde, Anadolu Ajansı kaynaklı bir haberde, bir ÖSO komutanı; Rusya ve rejimin İdlib’deki saldırılarını hafifletmek için Türkmen Dağı’nda rejimin kontrolündeki Sarraf Beldesi’ne operasyon başlattıklarını ve çok sayıda rejim askerini öldürdüklerini söylüyor. Yani orada başka bir çatışma daha var. Özetle, Türkiye için “ÖSO’yu mu seçeyim, Suriye’yi mi seçeyim?” diye bir seçenek yok; Suriye’yi seçmek dışında bir yol yoktur. Ancak ÖSO’yu Amerika’ya ve PKK’ya karşı kullanmak iyi bir şeydir. Buradan bir “ÖSO devleti” veya “Sünni Suriye devleti” çıkmaz, koşulları zaten yok. Problem, Tayyip Erdoğan yönetiminin güven vermeyen, karmaşık tavırlarından kaynaklanıyor. Rusya, İran ve diğer devletler bu yüzden Erdoğan yönetimine kuşkuyla bakıyor.

AKP hükümetinin Afrin’e harekât başlatmakta cesur davrandığını ve hakkını teslim etmek gerektiğini belirttim; ancak hükümetin Afrin’de ne yapılacağı konusunda kafasının son derece karışık olduğunu da biliyorum. Amerika ve İngiltere de bunun farkında; “Gel orada sana güvenli bölge kuralım” diyorlar. Bu kafa karışıklığının bir kıymeti yok, zira bu durum AKP’nin sonunu getirir. Savaşlar kafa karışıklığı kabul etmez. Atatürk’ün kafası çok netti; Sovyetler Birliği ile dostluktan tutun, Fransa’yı tarafsızlaştırmaya kadar her konuda netti. Şimdiki tartışmamız bile “Rusya bizimle beraber olur mu?” sorusuna odaklanıyor. Ben de soruyu şöyle çeviriyorum: “Tayyip Erdoğan’a güvenilir mi?” Bu, Erdoğan’ın çok önemli bir hatasıdır ve hayat onu düzeltecektir. Türkiye, Tayyip Erdoğan’ı sırtında taşımaz.

Ayrıca basını ve televizyonları da eleştiriyorum. “ÖSO geldi, ÖSO kurtarıyor” gibi haberler yapılıyor. Sanki ÖSO’nun tankları, uçakları var! Türk Hava Kuvvetleri’nin yaptığı harekâtı ÖSO pilotları yapmış gibi veriyorlar. ÖSO dedikleri kuvvetlerin başında Türk komutanları ve Türk askeri var. Esas olarak bu savaşı Türk ordusu yapıyor. Zaferin tacını ÖSO’nun başına takmak, hem Türk ordusuna karşı bir propaganda hem de ABD’nin federasyon planına taş taşıyan yanlış bir fikirdir. Suriye ile iş birliği şarttır. Amerika’ya meydan okuyorsanız; Rusya’nın, İran’ın, Suriye’nin, Almanya’nın, Fransa’nın ve Çin’in güvenini sağlamak zorundasınız.

Türkiye’nin orada bir toprak iddiası yoktur; orası Suriye toprağıdır. Sayın Binali Yıldırım da bunları vurguluyor. Teröristler temizlendikten sonra Türk ordusu oradan çıkacak, toprak Suriye’ye verilecektir. Bunun karşısında bir siyaseti Türkiye’de kimse izleyemez; AKP buna tevessül etmeye kalkarsa millet sandıkta gereğini yapar. Bu millet akılsız değil; birikimi, kültürü, ordusu ve sanayicisi var. Suriye karşıtı politikaları hiçbir şekilde desteklemez. Erdoğan, nasıl başkanlık sisteminden vazgeçtiyse bundan da vazgeçecektir veya seçim kaybedilecektir.

Suriye’ye düzenlenen harekâtın topyekun savaşa dönüşüp dönüşmeyeceği sorusuna gelince; ittifaklarınızı sağlam tutmaz ve zaaf gösterirseniz topyekun savaşa dönüşür. Türkiye bugün Rusya’yı, İran’ı, dolaylı olarak Suriye’yi, Irak’ı ve Çin’i yanına almıştır. Ancak Suriye’de federasyon planına yatacağınıza dair kuşku yaratırsanız sizi yalnız bırakırlar. Bu kuşku hem Suriye’de hem İran’da var; bizzat görüştüğüm için biliyorum. Cumhurbaşkanı’nın camideki konuşmasında ÖSO’yu öne çıkarması vahimdir; bu Moskova’da, Tahran’da değerlendiriliyor. Bunun bedelini Mehmetçiğin kanıyla ve ekonomik kayıplarla öderiz.

ÖSO’nun, Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından Amerika’ya ve PKK’ya karşı savaş cephesinde değerlendirilmesi son derece doğrudur. Ancak oradan bir “ÖSO devleti” çıkartma düşünceleri mümkün değildir. Erdoğan, ÖSO’ya Afrin’de özerk bir bölge kurmayı düşünemez; düşünürse de başaramaz. Fırat Kalkanı’nda olduğu gibi o topraklar Suriye Devleti’nin olacaktır. Suriye Federasyonu olmayacak; orası Suriye Arap Cumhuriyeti’dir. Türkiye ÖSO’yu ikinci bir ordu olarak beslemiyor; bu abartıdır. Türk ordusuna güvenmeyen bu harekâta girmez. Bu savaşın sonunda ÖSO ya Suriye’nin bütünlüğüne ve devletine katılan bir güç haline dönüşür ya da dağılır. Türkiye, ÖSO’nun Suriye devlet yapısı içinde erimesi için ağırlığını kullanmalıdır. Suriye’nin kuzeyini temizlemeye yönelik bu harekâtı bir nokta operasyonuyla karıştırmamak gerekir. Bir nokta operasyonu olsa çok çabuk biter; ancak bölgeyi bütünüyle temizlemeye yönelik ve dünya devletlerinin müdahil olduğu kapsamlı bir harekât olduğu için son derece çetin ve uzun süreli bir süreçtir. Bu nedenle, operasyonun hemen biteceğine dair beklentilere girmemeliyiz. Türkiye bunu yapmak zorundaydı ve yapıyor; ancak birkaç ay içinde bitmesini beklemek yanlış olur.

Açığa çıktı ki Amerika, Afrin’de doğrudan müdahil olmayı düşünmüyor; tam tersine, Türkiye ile birlikteymiş gibi bir tavır sergiliyor. Vatan Partisi Türkiye’yi yönetirse -ki yönetecek- bu harekât çok daha erken biter. Ancak iş Fırat’ın doğusuna ve Münbiç’e geldiğinde Amerika’nın tavrı ne olacak? Afrin’deki tutumunu mu sürdürecek yoksa daha farklı bir gelişme mi yaşanacak? O topraklarda Türkiye-Suriye iş birliğine direnebilecek dünyada tek bir güç yoktur. Bu iki devletin orduları birlikte hareket ettiğinde, o topraklarda hiçbir güç Türkiye-Suriye iş birliğine karşı koyamaz.

O bakımdan bugünden Tayyip Erdoğanları ve Binali Yıldırımları uyarıyorum. Türk Silahlı Kuvvetleri asker oldukları için bunun hesabını kuşkusuz çok iyi yapıyorlar. Ancak o günler geldiğinde telaş içinde Suriye ile iş birliğine yönelirsek, istediğimiz verimi azami ölçüde alamayız. Yangın çıktıktan sonra koşmanın faydası yok; bugünden önümüzü görüp karşımızdaki güçleri iyi analiz ederek hesabımızı doğru yapmalıyız. Askerlik ve savaş bir hesap işidir. Bugünden Suriye Devleti ile iş birliğine başlamalıyız. Türk Devleti bunu yapabilecek yöntemlere ve araçlara sahiptir. Türkiye’nin geleceği için Vatan Partisi’nin birikimine ve yeteneğine ihtiyaç varsa, partimiz bu işi hızla çözecek birikime sahiptir.

Tekrar altını çizerek belirtiyorum: Suriye ile iş birliği, İran ve Rusya’yı yanımızda daha sağlam tutmak için de şarttır. Suriye ile yapılan iş birliği yalnız Suriye ile sınırlı kalmaz; sağlam bir Rusya dostluğunu da beraberinde getirir.

*(Programda kısa bir ara verilir ve yayına devam edilir.)*

Sayın İsmet Durmaz, “Suriye politikası konusunda Sayın Perinçek, Sayın Erdoğan ile görüşecek mi? Bugüne kadar herhangi bir temas oldu mu?” diye sormuş. Hayır, görüşmedik ve aramadık. Öyle bir görüşmeye gerek yok; çünkü Sayın Cumhurbaşkanı ve danışmanları, bizim fikirlerimizi ve önerilerimizi zaten dikkatle izliyorlar. Burada söylediklerimizi zaten açıkça ifade ediyoruz.

Bir izleyicimiz, “Sayın Perinçek, Rusya’nın Suriye’den çekileceğini söylüyor” demiş. Hayır, çekileceğini söylemedim, çekilmesi gerektiğini ifade ettim. “Rusya neden orada üs bulunduruyor?” diye sorulmuş. Amerika orada olursa, Rusya da karşısında olacaktır. Keşke Türkiye de bunu daha önce yapabilseydi. Suriye, Rusya’yı davet etti; Türkiye de aynı şeyi başarabilirdi. Vatan Partisi bugün hükümette olsaydı, Türk ordusu Suriye tarafından davet edilirdi. Vatan Partisi’nin üstünlüğü buradadır; biz Türkiye’yi daha iyi yönetiriz ve bu savaşlarda çok daha başarılı oluruz.

Bir diğer soru: “Rusya Suriye’den çekilmezse ne olur?” Arkadaşlarımız hâlâ Rusya’ya takılmış durumdalar. Amerika orada kalsa ve otuz bin kişilik bir orduyla PKK devletini kursa daha mı iyi olacak? Rusya orada, hem Suriye’nin hem de Türkiye’nin menfaatine bir denge sağlıyor. Bugün Türk uçakları oradan uçabiliyor ve Rusya bunu olumlu karşılıyor. Amerika havayı kontrol etse, Türk uçakları orada uçamaz ya da Amerika ile savaşmak zorunda kalır. Bu tür Rusya ve İran düşmanı eğilimler, Türkiye’nin harekâtını zayıflatmak için belli merkezlerce kışkırtılıyor.

İzmir’den Orhan Varcı Bey, 1 Mart tezkeresini sormuş. AKP o dönem 80 bin Amerikan askerinin gelmesini talep etmişti, şimdi neden tam tersini yapıyor? 1 Mart tezkeresi, Türkiye’nin dinamiklerini gösteren ve iftihar edeceği bir olaydır. O tezkere, 90’ın üzerinde AKP milletvekilinin oyuyla reddedilmişti. Tayyip Erdoğan o dönem, “Bu tezkereye evet derseniz bana, hayır derseniz Doğu Perinçek’e oy vereceksiniz” demişti. Buna rağmen milletvekilleri “hayır” dedi. Demek ki Türkiye’nin Tayyip Erdoğan’ın haklarının ucundan idare edilmeyen bir birikimi var.

Oray Eğin’in geçtiğimiz günlerde yazdığı “İlk Kemalist Harekât” başlıklı yazı çok anlamlı. Afrin harekâtı vatan bütünlüğü ve milli devlet için yapıldığı için bir Kemalist harekâttır. Tayyip Erdoğan da bu çizgiye çekilmiştir.

Hukukçu Perinçek’e bir soru: “Amerika’nın terör örgütleriyle iş birliğine karşı uluslararası hukuk yollarına başvurulamaz mı?” Uluslararası hukuk aslında devletler arası anlaşmalardan ibarettir. Hukuku uygulayacak üst bir cebir gücü (polis, ordu) olmadığı için, devletler ancak kendi güçleri oranında hukuk sahibi olabilirler. Askeriniz ve polisiniz varsa hukukunuz vardır; yoksa yoktur.

Ufuk Bey, “İç cephe nasıl kuvvetli olur?” diye sormuş. Son günlerdeki gelişmelere bakın; “Saray savaşı” diyen, Mehmetçik’e karşı duran o koro artık görünmüyor. Türk milleti bu vatan savaşı etrafında birleşti ve karşı duran kuvvetleri sindirdi. HDP’nin sokağa çıkma çağrılarına hiçbir vatandaş itibar etmedi; bu, iç cephenin güçlendiğini gösterir.

Mehmet İnan ve Neşe Kırsaç, Beşar Esad ile görüşülmemesini ve bazı kanalların onu “katil” olarak nitelemesini sormuşlar. Beşar Esad’a “katil” diyenler, tamamen Amerika ve İsrail’in güdümündedir. Bu söylemin tek sonucu, Amerika ve İsrail’den alkış almaktır.

Son olarak, Serkan Karaman Bey 90’lı yıllarda Necmettin Erbakan ile yaptığım kapitalizm tartışmasını sormuş. 1991 seçimlerinde faiz ve kâr meselesini tartışmıştık. Ben, faize karşı tutarlı bir siyasetin aynı zamanda kapitalizme karşı olması gerektiğini savunmuştum.

Mehmet Duman Bey ise İncirlik Üssü’nü sormuş. Şu an İncirlik fiilen kapatılmış durumdadır; çünkü oradan Amerikan uçakları değil, Türk uçakları kalkıyor. Vatan Partisi olarak uzun süredir “İncirlik Üssü Amerikan uçaklarına kapatılmalıdır” kampanyası yürütüyorduk ve fiiliyatta bu gerçekleşmiştir. Orada Amerikan uçağı bulunuyor olabilir; bulunuyor ama onlar oradan kalkamaz. “Bilge” denilerek söylüyorsunuz; kalkamaz. Peki. Kalkarsa ben hatalı olurum, ancak kalkamaz. Peki efendim.

Fizikçi Serdar Ali Çavuşoğlu Beyefendi’nin İstanbul’dan bir sorusu var. Diyor ki: “Zeytin Dalı Harekâtı’nda savunma sanayimizin ürünlerini dünyaya sergiledik. Aselsan, Roketsan, TUSAŞ ve Havelsan gibi kurumlarımızı çoğaltmak ve daha da geliştirmek adına Sayın Perinçek’in partisinin politikaları mevcut.” Zaten bu politika Vatan Partisi’nin politikasıdır. Hükümet de bugün “millinin yanına bir de yerli” koyuyor. O “yerli” orada ne anlama geliyor? Hâlâ onu anlamış değilim. Hükümet bugün milli mühimmat, milli araçlar ve silahlar kullanılmasıyla gurur duyuyor; biz de o gururu paylaşıyoruz. Bu zaten Vatan Partisi’nin 50 yıllık programıdır. Aynı zamanda Vatan Partisi, çeşitli ülkelerde Türkiye’nin bu milli silah ve savunma araçlarını geliştirmesi için çalışmaktadır.

Örneğin, Aralık başında Çin Halk Cumhuriyeti’ndeydim. Bizi Pekin’deki Beyhan Üniversitesi davet etti. Beyhan Üniversitesi, Çin Savunma Bakanlığı’na bağlı bir üniversitedir; burada silahlar ve araçlar geliştiriliyor, İHA’lar yapılıyor, savunmaya ilişkin AR-GE çalışmaları yürütülüyor. Bizi oraya özel olarak davet ettiler ve en üst düzey uzmanlarca bilgilendirildik. Çok da bilgilendik. Çin’in yaptığı İHA’ları Amerikan İHA’larıyla karşılaştırdık ve gördük ki Çin’in İHA’larının isabet kabiliyeti çok daha yüksek; karşı tarafın tespit etmesine karşı savunma araçları çok daha güçlü, aynı zamanda çok daha hafif ve etkin. Fiyat olarak da üç kat ucuz; mesela Amerikan İHA’sını 3 liraya alıyorsan, Çin İHA’sını 1 liraya alıyorsun. “Sayın Perinçek, biz Çin’inkini alacağımıza kendimizinkini geliştirelim, oradan örnek alalım” diyebilirsiniz. Doğru, ancak Çinliler burada size teknolojisini veriyorlar. Çin ile Amerika’nın farkı burada: Amerikalılar size satıyor ama teknolojisini vermiyor; Çinliler ise hem füze hem diğer savunma araçlarında geliştirdikleri teknolojileri öğretiyor ve “Siz yapın” diyorlar.

Cahit Kaşmaz Bey sormuş: “Afrin operasyonunda Türk ordusunun ele geçirdiği bölgeleri ÖSO’ya bırakması sizce doğru mu?” ÖSO’ya bırakmak diye bir şey yok. Televizyonlar, Amerikancı televizyonlar öyle yansıtabilir. Türk ordusu hiçbir bölgeyi ÖSO’ya bırakmaz ve bırakmıyor. Bu tamamen Amerika’nın psikolojik harekâtının bir ürünüdür. Buradan televizyonları uyarıyorum; “ÖSO geldi, ÖSO uçtu, ÖSO kamyona bindi” gibi söylemleri bırakalım. Türk ordusunu yok sayan bir ÖSO reklamı başladı. Birkaç gün sonra bu söylem kesilir gibi oldu ama hâlâ tam takip edemiyorum. Sayın izleyicilerimiz de bundan bahsediyor; ÖSO’ya orada hiçbir toprak bırakılmayacak.

Bakın, bu ÖSO reklamı Türk ordusuna ve Türkiye’ye karşı bir psikolojik harekâttır. O bakımdan Sayın Cumhurbaşkanı’nı uyarıyorum; bugünkü cenaze törenindeki imam konuşmasında ÖSO’nun adını geçirmesi vahim bir hatadır. Çünkü tam böyle Türkiye’ye karşı ÖSO üzerinden bir psikolojik harekât yürütülürken bu ismin geçmesi büyük yanlıştır. Vatandaşımızın Türk ordusuna ve bu harekâta olan güveni ÖSO üzerinden yıpratılıyor. Hükümetin zaten ÖSO’dan pek bahsetmemesi lazım. Belki şöyle denilebilir: “Türk Silahlı Kuvvetleri’nin komutası altında bazı yerli güçler, teröristlerin temizlenmesinde değerlendirilmektedir.” O kadar.

Şimdi bir izleyicimiz, Bülent Dirican. Geçen programlarda da problemli bir mesaj geçmişti, okumamıştım. Şimdi de benzer bir mesaj geçmiş. CHP’de Bülent Dirican diye bir milletvekili var, aynı şahıs mı bilmiyorum ama ciddi bir üslup ve dil problemi var. Mesajı okuyorum: “Siz AKP için ölürsünüz. AKP’yi yıkacağız falan diyorsunuz ama hepsi hikaye.” Vallahi bakın, yıllarca vatan savaşına karşı direndiler, “Savaşa hayır” dediler. Şimdi hepsi vatan savaşı çizgisine geldi; onun için bu laflar tamamen içi boş. Bülent Dirican’ı uyarayım: AKP’ye ve Tayyip Erdoğan’a karşı düşmanlığa kilitlenirseniz düşmanın tarafına geçersiniz. Bugün Tayyip Erdoğan düşmanlığı; Amerika’nın, İsrail’in, PKK’nın ve FETÖ’nün yanına gitmektir. Biz Tayyip Erdoğan’ın düşmanı değiliz, rakibiyiz; rakipler Erdoğan’ı yenebilir ama düşmanlarının yenme şansı yoktur. Amerika Türkiye’yi işgal ederse Bülent Diricanlar da Türkiye’de hükümet olur, ama bu da mümkün değil; Amerika Türkiye’yi işgal edemez. Türkiye’de siyasi rekabet, vatanseverlik cephesinde olacak. FETÖ’yü, PKK’yı zindandan çıkartmak için yürüyenlerin Türkiye’de iktidar olma şansları sıfırdır. Bunu da Bülent Dirican’a hatırlatmış olayım.

Turkish Defense and Weapons diye bir dergi bilgi notu göndermiş. Çin’in savunma bütçesi 225 milyar dolar, yani ABD savunma bütçesinin üçte biri kadar. Çin, Amerika’dan üç kat daha ucuza üretiyor, maliyetleri düşük. ABD, Trump’ın ulusal strateji belgesinde Çin’e odaklanacağını açıklamıştı. Bu durumda Çin, Amerika’yı ne zaman geçecek? Bakın, Amerikan Silahlı Kuvvetleri’nin en üst düzey komutanı geçenlerde “Rusya ve Çin’in silahlı gücü Amerika’dan üstündür, biz üstünlüğü kaybettik” dedi. Amerika’nın Çin’e silahlı güç olarak diş geçirme şansı yok. Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti bile Amerika’ya meydan okuyabiliyor. Çin ile Amerika arasında bir silahlı rekabet olursa Amerika çok pahalı sonuçlarla karşılaşır. Çin Devlet Başkanı Sayın Xi Jinping, orduya “Savaşa ve ölmeye hazır olun” dedi; tıpkı Atatürk’ün “Size ölmeyi emrediyorum” demesi gibi. Çin’in savaş gücü, birikimi ve tecrübeleri Amerika’dan çok üstündür.

Mert Yener Bey sormuş: “MHP-AKP ittifakı için Bahçeli’nin bir sırrı var, sabredin, zamanı gelince açıklarız diyor. Söylediklerimizin doğruluğu ortaya çıkacak sözü hakkında düşünceniz nedir?” Milliyetçi Hareket Partisi, vatan savaşı cephesinde duruyor ve kararlı bir tavır gösteriyor; bu olumlu bir şey. Ancak birkaç ay önceki “ülkücüleri Kerkük’e yollarım”, “82, 83, 84. vilayet” gibi sözleri vahimdi. Bu söylemler Türkiye’nin İran, Irak, Suriye ve Rusya ile ittifaklarını dinamitler ve Türkiye’yi Amerika’nın kucağına bırakır. Bugün Devlet Bahçeli’nin İran, Suriye ve Irak dostluğunu vurgulamasını memnuniyetle karşılıyoruz. MHP, CHP ve İYİ Parti’den farklı olarak vatan savunmasında başından beri kararlı bir tutum içindeydi; sadece bahsettiğim yanlışları düzeltiyor olmaları sevindiricidir.

“Avrasya İttifakı’nı savunuyorsunuz ama Çin’in Türkiye’ye çok olumlu yaklaşımlarını göremiyoruz. Neden Suriye ve Irak sorunlarına karışmıyor?” Nasıl yardımcı olacak? Rusya elini taşın altına soktu, Çin’in ise başka ülkelerin iç işlerine karışmama, asker göndermeme prensipleri var. Biz 30 Kasım-3 Aralık tarihlerinde oradaydık, AKP Genel Başkan Yardımcısı Sayın Mehdi Eker de oradaydı. Çinlilere “İpek Yolu’nu Kürdistan projesi keser; Amerika terörü destekliyor ve bu terör, Çin’in ‘Bir Kuşak, Bir Yol’ projesinin karşısındaki şiddeti ifade etmektedir” dedik. Olumlu cevaplar aldık.

“Turan ülkesi konusunda düşüncelerinizi rica ediyorum. Avrasya Turan olursa merkezi olmaz mıyız?” Bakın, Turan’dan kasıt Türkiye, Azerbaycan, Özbekistan, Türkmenistan, Kırgızistan ve Kazakistan gibi ülkelerin iş birliği ve bir konfederasyon ise bu güzeldir. Zaten Türkçe konuşan ülkeler adı altında iş birlikleri geliştiriliyor. Fakat Turan’dan kasıt Rusya’yı veya Çin’i fethetmekse bu vahimdir, mümkün de değildir. Ayrıca bu, Türkiye’yi Rusya, Çin ve İran’dan koparıp parçalama planına hizmet eder. Türkiye, Avrasya’da öncü ülkelerden biri olabilir. Avrasya; içinde Rusya, İran, Türkiye, Hindistan ve Çin’in olduğu bir ittifak manzumesidir. Türkiye, bu birlik içinde ağırlık oluşturursa hem kendisinin hem de dostlarının gelişmesine hizmet eder. Rusya ve Çin düşmanı bir Turancılık, ancak Amerikancılık olur; bunu net koyalım. İran’daki olaylarda da gördük; İran’da Türkler o kalkışmalara katılmadı. Birkaç provokatör bozkurt işareti yaparak fitne sokmaya çalıştı ama bunların CIA ve Mossad unsurları olduğunu dünya biliyor. İzin verirseniz Bülent Dirican Bey’e tekrar söyleyeyim; gerçekten milletvekili misiniz, bilmiyorum. Ayrıca bu arada Bülent Dirican isim benzerliği ise, milletvekili olan beyefendiye de buradan bir dostları vasıtasıyla haber gönderelim: Ayrıştırsınlar kendilerini. Birkaç soru daha sormuş, yine üslup problemi var. Dolayısıyla her halükarda Bülent Bey’in sorusunu sordum, izleyici olarak hakkımı kullandım. Ama merak ediyorum; kimdir, mesleği ne? Bir CHP milletvekilinin sizin söylediğiniz düzeyde sorular soracağını işittim. Umarım öyledir, tahminim de o yönde.

Şimdi Meral Akşener’in partisinden, taraftarlarından bir mesaj var: Alaaddin Ekin Bey’den. “Meral Akşener, ‘Davulla zurnayla duyurulduğu takdirde düşmanlarımız tedbir alır, tuzak kurarlar. Afrin’e harekât yapmak isteyen çeneyi kapatır, verir talimatı’ dedi ve komutanlık tecrübesini ortaya koydu.” Harekatı eleştirdi diyorsunuz; doğru değil. Meral Akşener, daha 3-4 gün önce şunları söyledi: Bu “tostuncuklar”, yani birtakım AKP’li gençler kefen giyerek Tayyip Erdoğan’ın toplantısına gelmişlerdi. Onlar hakkında “Annelerinin dantelli örtülerini falan giyerek gelmişler” diye alay etti. İşte “Onları askere alsın ve cepheye sürsün” gibi tamamen bozguncu bir propaganda yaptı. İlk harekât başlarken yaptıkları açıklamalarda tamamen bozguncuydu ve yine aynı minvaldeydi; yani “Gariban çocuklarını yolluyorlar, kendi adamlarını kolaysa yollasınlar” diye. Açıp internetten bunların hepsini okuyabilirler.

Sayın Yusuf Halaçoğlu da bir profesör, İYİ Parti’nin lider kadrosu içinde ve eski Türk Tarih Kurumu Başkanı’dır. O ise Afrin Harekâtı’nı destekleyen Meral Akşener’in o tutumuna karşı net ve açık tavır aldı. Sanıyorum Aytun Çıray Bey’in bir karşı çıkması var ama onu genel sekreter olarak Aytun Bey’e yaptırdılar, Meral Akşener’i Aytun Çıray diye görmek çok yanlış. Ama Sayın Yusuf Halaçoğlu da benim gibi düşünüyor; Meral Akşener’den ayrıldı ve onun o tutumunu mahkûm etti. Evvelsi gün İYİ Parti kurucularından biri geldi, beni ziyaret etti; onlar da aynı tepkiyi ifade ediyor. Yani İYİ Parti’nin içinde Sayın Meral Akşener’in Afrin Harekâtı’na karşı ilk başta aldığı tavrı benimsemeyen çok büyük bir çoğunluk var. Meral Akşener, Afrin’e karşı psikolojik harekât yaptı, Türk ordusunun bu harekâtına karşı bozguncu açıklamalar yaptı. Ama sonradan millet, gümbür gümbür Türk ordusunu destekleyen tavra girince hepsi hop tutumlarını değiştirdiler. Biz de bunları not ediyoruz.

Hüseyin Bey diye bir izleyicimiz telefon numarasını da vermiş, diyor ki: “Ülkücü bir ilahiyatçıyım. Doğu Perinçek hiç oy vermediğim bir insandı. Şimdi yapıcı ve bütünleştirici konuşmalarını beğeniyorum. Bundan sonra 100 oyum olsa 100’ünü de Perinçek’e veririm.” Biz bunu oy için yapmıyoruz ama bütün vatansever kesimde; AKP, MHP ve CHP tabanında yükselen eğilim bu.

Bir de eleştiri var: Musa Aktan Bey, Aksaray’dan sormuş; “Doğu Perinçek neden 2016 seçimlerinde ABD ve Avrupa ile beraber ‘Hayır’ cephesinde yer aldı?” ABD ve Avrupa’yla beraber değil, Türkiye’ye yanlış bir anayasa yapılıyordu. Bakın, o anayasanın sonuçlarını önümüzdeki günlerde yaşayacağız. Milli Meclisi etkisiz hale getiren bir anayasa yaptılar, ona karşı çıktık. Onların niyeti, bu anayasa girişimine karşı çıkanlar arasında bir kuvvet toplayıp politik hesaplar yapmaktı ama o tutmadı. Ama Musa Aktan Bey’e teşekkür ederim, süreci dikkatli izlemiş.

Merhabalar demiş Kastamonu’dan bir izleyicimiz, Erhan Öztürk. “2018 Türk Dünyası Kültür Başkenti olarak Kastamonu seçildi. Sayın Perinçek ve Vatan Partisi’ni bekliyoruz.” Sağ olsunlar. Anladığımız kadarıyla Cumhurbaşkanı adayı olacaksınız. Vatan Partisi Meclis’te olmadığı için 100 bin imza gerekiyor ya da 20 milletvekilinin desteği. Muhtemelen 100 bin imza toplanacak. Noter imzalı işlerden, 150 TL’lik bedellerden bahsediliyor. Sizin 100 bin imza için öneriniz nedir? Türkiye, Atlantik Sistemi’nin adayları ile Tayyip Erdoğan arasında bir seçime mahkûm edilmemeli.

Geçen mayıs ayında Kastamonu’daydım. Vatanseverliğin başkenti olacak bir geleneği ve birikimi var. İstiklal Savaşımızda en çok şehit Kastamonu’da verildi. O meşhur “Çanakkale içinde vurdular beni” türküsü de aslında bir Kastamonu türküsüdür. Kastamonu’dan gidip orada vuruluyorlar. Olağanüstü kurultayımızı bu cumartesi Ankara’da, saat 10.00’da Nazım Hikmet Kültür Salonu’nda yapıyoruz. Cumhurbaşkanlığı seçimi için adayımızı ilan edeceğiz. Sayın Erhan Öztürk Bey’i de davet ediyoruz; Kastamonu’ya geleceğim ve kendilerini ziyaret edeceğim.

Elektronik post adresindeki ismini kullanan bir izleyicimiz size bir sınav sorusu göndermiş: “Madem Amerika’ya bu kadar karşısınız, İncirlik Üssü’nün kapatılmasına yönelik çalışmanız var mı?” İncirlik Üssü bir Türk üssüdür, bizim topraklarımızdadır ve Türk ordusunun tam kontrolü altına alınmalıdır. İncirlik Üssü Amerikan uçaklarına kapatılsın diye iki yıldır kampanya yürütüyoruz.

Buğra Özçoban sormuş: “AKP iktidarı, Suriye’nin kuzeyini YPG/PKK dışındaki Kürt siyasi gruplarının denetiminde özel bir yapıya kavuşturma hedefinde olabilir mi?” Öyle bir şey yok. Çünkü orada PKK’nın dışında bir Kürt örgütü yok. Barzani’nin orada gücü yok. Suriye’nin kuzeyindeki tek güç YPG/PYD ve PKK’dır.

(Ara sonrası)

Sevgili izleyiciler, “Çıkış Yolu” devam ediyor. Ruhi Su’yu, Türkiye’yi aydınlarımıza sevdirdiği için çok seviyorum. Ruhi Su ile birlikte Türkiye’ye uzak olan bir aydın kitlesi türkülerle buluştu. Bir de unutulmuş, kenarda köşede kalmış türküleri Anadolu’dan çıkardı.

Birinci Cihan Savaşı tecrübesi Türkiye için çok önemli, ona benzer bir döneme girdik. Bugün neden Rusya ve İran ile beraberiz? Bugün de savaşa girmeseydik diyenler var. Burada iki kitap önereceğim. Birincisi Sayın Altay Cengizler’in “Osmanlı’nın Son Savaşı” kitabı; adil bir hafızanın ışığında çok esaslı bir araştırma. İkincisi de benim “Birinci Dünya Savaşı ve Türk Devrimi” kitabım. Bu iki kitabın tezleri aynı; bugün savaşı anlamak için o günün derslerinden yararlanmalıyız.

Ankara’daki yeni genel merkez binamız için kampanya devam ediyor. 6,5 katlı, 1850 metrekare geniş salonları olan; vatan savaşının ve milli hükümet stratejisinin merkezi olacak bir bina. Şu ana kadar 2,5 milyon TL’nin üzerinde toplandı, 5 milyonluk hedefimize ulaşmak için son bir atılım yapıyoruz. Bütün izleyenlerden katkılarını özellikle istiyorum.

Yarın 24 Ocak 2018; Uğur Mumcu kardeşimizin şehit oluşunun 25. yılı. Bugün de Türkiye Gençlik Birliği onun anısına bir toplantı düzenledi, yarın da devam edecek. Yarın 18.00’de Barolar Birliği’nin Balgat’taki salonunda; Ceyhan Mumcu ağabey, Alev Coşkun ve ben Uğur Mumcu ile ilgili panelde buluşacağız. Uğur Mumcu ile lise 1’de, “Karınca Kararınca” isimli duvar gazetesini çıkarırken tanıştık. Sonra hukuk fakültesinde de arkadaşlık ettik, hatta onun hocalığını da yaptım. İkimiz de yelekli elbiseyi severdik. Ondan sonra bir adet edindik; buluşmalarımızda birlikte yelekli resim çektirirdik. Böyle iki fotoğrafımız var, belki onları da gösterirler. Hukuk fakültesini ben bitirdim, Uğur ise benden bir sene sonra bitirdi. Sonrasında bir veya iki sene İngiltere’ye gitti. Benden üç-dört sene sonra, Asistan Tahsin Bekir Balta’nın yanında idare hukukuna asistan olarak girdi. Bu sefer beraber asistanlık yaptık. 12 Mart döneminde hapishanede aynı koğuştaydık. O, arka hücrelerin neşesiydi; çok şen, şakacı, esprili ve devamlı güleç bir arkadaşımızdı.

O arka hücrelerdeki hatıralarımız çoktur. Uğur’un *Sakıncalı Piyade* kitabı Mamak Cezaevi’ni anlatır. Oradaki tespiti çok önemlidir; Mamak Cezaevi’nde en tutarlı, en dik duran grubun “hapishane edebiyatı” veya “ahbap edebiyatı” yapanlar değil, Doğu Perinçek ve arkadaşları olduğunu yazmıştır. Uğur’u kaybetmeden önce de görüşürdük; Ankara’ya geldiğimde evlerini ziyaret ederdim, İstanbul’da buluşurduk. En son, Cumhuriyet Gazetesi’nin bir töreninde karşılaştık. Uğur Mumcu; kahraman, dürüst, namuslu, vatanına bağlı, çok ahlaklı ve çok iyi bir ailenin çocuğuydu. Ankara’nın “Mumcular” diye bilinen, köklü ve yerli ailesinden geliyordu. Halk çocuğuydu, kaleciydi; beraber futbol da oynardık.

Hukuk fakültesinde fikir kulübünü beş arkadaş kurduk: Ben, Uğur, Adil Özkol, Orhan Kayıhan ve Hüseyin Günday. Fikir ve Sanat Ocağı’nı ve Fikir Kulüpleri Federasyonu’nun hukuk fakültesi ayağını Uğur’la birlikte kurduk. Gazeteciliğe de aynı gazetede yazarak başladık. Ben Milliyet’te çalışırken Doğan Efer’in farklı bir tarzı vardı; Uğur’u da Milliyet’e çağırdılar ama o gelmedi. Bana bundan bahsetmişti, hatta o dönem büyük paralar da teklif edilmişti ancak Cumhuriyet geleneğine ve İlhan Selçuk’a olan bağlılığı nedeniyle teklifi kabul etmedi.

Ağaç üzerine epey çalışması vardı, ben de ilgileniyordum. Elindeki bilgileri bana vermek istedi. Son zamanlarda özellikle PKK üzerine yazdığı yazılarda bizim çalışmalarımıza da sık sık atıfta bulunurdu.

Ümit Kocasakal çok değerli bir aydınımızdır; dik duran, köşeli, programı ve siyasi tavrı olan, Kemalist devrimi tamamlama konusunda net bir isimdir. Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) içindeki sorunlara çok doğru noktalardan parmak basıyor. CHP ile bizim aramızdaki temel fark, vatan savaşı, terörle mücadele ve üretim ekonomisi konularındaki bakış açımızdır. Biz bu konularda birleştiğimiz takdirde iktidar oluruz. Ancak CHP, “Savaşa hayır, kan dökülüyor” diyerek Amerika, İsrail ve PKK cephesinde yer alırsa, onlarla beraber olmamız mümkün değildir.

Vatan Partisi, Cumhurbaşkanlığı seçiminde Tayyip Erdoğan’ın rakibidir; iktidarı alıp milli bir hükümetin kapısını açacaktır. Ege Adaları ve Kıbrıs meselesi ise bizim yıllardır mücadele ettiğimiz bir konudur. Türkiye Afrin’de Amerika ve İsrail ile karşı karşıya iken, Ege’de yeni bir cephe açılmasını kışkırtmak Türkiye’ye yapılacak en büyük kötülüktür.

Mehter marşlarına gelince; bunlar bizim tarihimizin bir parçasıdır. Hatay’da çalınmasına karşı çıkılmasını doğru bulmuyorum. Mehter marşları insancıldır, kendi fedakarlıklarımızı anlatır; düşmanı ezerim gibi ifadelerden ziyade annesini, vatan hasretini anlatan melodilerdir. Hatta Beethoven’ın 9. Senfonisi’nde dahi Türk motifleri kendini gösterir.

İranlı bir yetkilinin operasyonu durdurun açıklamasına gelince; Türkiye’nin ittifak potansiyelini yeteri kadar değerlendirememesi bu tür sorunlara yol açıyor. ABD büyük bir devlettir, çılgınlık yapamaz; yaptığı her hamlenin bir hesabı vardır. Afrin operasyonunun “SADAT tarafından yapıldığı” iddiaları ise tamamen psikolojik bir harekattır ve Türk ordusuna karşı güvensizlik yaratmaya yöneliktir. Bu harekatı bizzat Türk ordusu yürütmektedir. Türk milleti bu tür bölücü propagandalar konusunda uyanık olmalıdır. HDP ise operasyona karşı açıkça tavır almıştır; PKK’nın siyasi kolunun çalışmasına izin verilemez. Bu parti; eğer bir Yargıtay Başsavcılığı varsa —ki var— kanunları ve Anayasa’yı uygulamalı, bu partinin kapatılması gerekmektedir. Hele savaş koşullarında bu partinin kesinlikle kapatılması gerekir. Zaten bölge halkından; Hakkari’den, Mardin’den, Diyarbakır’dan, Muş’tan, Varto’dan, Van’dan, Urfa’dan ve Bitlis’ten haberler yağmur gibi geliyor. Halk, Türk ordusunun yanında; Türkiye’nin her yerinde olduğu gibi Güneydoğu illerimizde de. Onun için HDP bugün hızla baş aşağı giden bir durumdadır.

Afrin operasyonundan sonra çevre ülkeleri ne bekliyor? Anlayamadım. Suriye’nin toprak bütünlüğü, bölge ülkelerinin hepsinin menfaatinedir. Irak, Türkiye, İran, Suriye, Lübnan… Bu ülkelerin hepsinin, hatta bütün Arap ülkelerinin, Batı’nın, Rusya’nın, hatta Çin’e kadar Asya ülkelerinin menfaati; Suriye’de toprak bütünlüğünün sağlanması, Suriye’nin geleceğini Suriye devlet ve milletinin belirlemesi, Suriye’deki yabancı güçlerin o toprakları terk etmesi ve Suriye’nin kendi hükümetini, geleceğini serbestçe belirlemesidir. Zaten Beşar Esad, Suriye halkının güvenini kazanmış durumda. Onu yıkamadılar ve yıkamayacaklar; o görünüyor.

Milli demokratik devrimde ve sınıflar mevzilenmesinde TÜSİAD’ın yeri var mı? Var. Tuncay Özilhan’ın sözlerini beğenerek aktardınız. Türkiye’de bizim solun milli burjuva tarifinde çok cimri bir yaklaşım var. Milli burjuvalığı kimseye armağan etmek istemezler, hep sakınırlar. Bu çok yanlış. TÜSİAD’ın Tuncay Özilhan ile ortaya koyduğu son açıklama ve çizgi, tam bir milli burjuva çizgisidir; vatansever bir çizgidir. Amerika’ya tavır alıyor, liberalizme tavır alıyor; halkçılığı, devletçiliği savunuyor. Gelir dağılımındaki adaletsizliğin ortadan kalkmasını istiyor. Amerika’nın liberal dayatmalarının iflas ettiğini, Çin’in başarıyla zenginleştiğini ve ilerlediğini ifade ediyor. Dünyanın ekonomik ve siyasi ağırlığının Doğu’ya kaydığını söylüyor. Bunun milli burjuvazi çizgisi olmadığı söylenebilir mi? Ama işte solda böyle ön yargılar var. Yani “Büyük sermaye sahibi ise üzerini çiz, o mutlaka Amerikancıdır” gibi kategorik bağnazlıklar ve gerçeklikten kopuşlar mevcuttur.

Suriye ordusu ve devleti, Amerika’ya ve uzantılarına karşı bir vatan savunması veriyor. Kazım Yıldırım Bey Antalya’dan sormuş: “Oradan kaçan birileri de Türkiye’ye sığınıyor, ÖSO olarak ortaya çıkıyor. Bunlar vatan haini değil mi?” diyor. ÖSO şu anda Türk ordusuyla birlikte Amerika ve PKK’ya karşı savaşıyor. Niye onlara vatan haini diyelim? Ayrıca tek bir ÖSO yok, birçok ÖSO var. Yani Türkiye’ye kaçanlar değil, orada yerel unsurlar… Tabii Amerika’ya bir sürü alet oldular ama şimdi o alet olmaktan vazgeçip Amerika’ya karşı savaşıyorlar. İki gün önce Fırat Kalkanı’nda da Amerikan askerlerine ateş açtılar. Milletin ÖSO konusunda kafası karışık olabilir. Halil İbrahim Bey, “ÖSO’ya gerçekten ihtiyacımız var mı? İleride PKK gibi bir örgüte dönüşebilir mi?” diye sormuş. Türk Silahlı Kuvvetleri bu savaşta onları değerlendirmeyi hesapladıysa, ihtiyacımız var demektir. Buralarda ukalalığı bırakalım. Türk ordusunun başında komutanlar ve kurmaylar var. Bu savaşı kazanmak istiyorlar. Bu hesaba karşı çıkmak yanlıştır. Ancak ÖSO’nun ileride federal bir Suriye planı içinde anlamlı bir güç haline getirilmesi düşüncesinin kesinlikle karşısındayız.

Ümit Özcan Bey, “Doğu Perinçek’i daha önce hiç sevmezdim, çok açık söyleyeyim. Sağ olsun, son bir yıldır görüşleri kalbimde taht kurdu” demiş. Teşekkür ederim. Orhan İleri Bey bir bilgi vermiş: “CNN Türk’te yayın var. İbrahim Kalın, Esad’a ‘kan dökücü’ diyorsun, bu çok yanlış. Suriye’ye nasıl yakınlaşacağız?” diyor haklı olarak. Şunu söyleyeyim: Türkiye’yi bu arkadaşlar yönetemez. Yani Esad’a “kan dökücü” diyerek hiç kimse bu harekatı en verimli şekilde yürütemez. Çok büyük bir yanlış. İnşallah yanlış naklediliyordur. Ama bu dille, bu tavırla Amerika’ya hizmet edilir. İbrahim Kalın, Esad’a “kan dökücü” diyerek Türk ordusunun başarısına sekte vuruyor, onu baltalıyor ve Amerika’ya hizmet ediyor. Bugün Esad’a ve Suriye’ye hücum etmek, Amerikan planlarına hizmet etmekle birdir.

Programcı yetkimi kullanarak birkaç dakika uzatacağım çünkü tam bir saat oluyor ancak üç-dört soru daha cevaplayacağım. “Suriyeli mültecilerin ülkelerine dönmesi nasıl sağlanacak?” diye bir soru var. Türk ordusu ve Suriye ordusu başarılı olacak, Suriye’nin toprak bütünlüğü sağlanacak; onların hepsi dönecek. Bir izleyicimiz de şöyle demiş: “Doğu Bey’i ilgiyle ancak hayretle izliyorum. Konu NATO, ABD kanadı olunca gösterdiği duyarlılığı Rusya, İran, Suriye bağlamında gösteremiyor. Rusya, İran ve Suriye’nin Kürt kartını Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne karşı bir koz olarak kullandıkları gerçeğini neden görmek istemiyor?”

Şimdi ben de şu soruyu sorayım: Hem İran, Suriye ve Rusya ile hem de Amerika ile nasıl savaşacaksın? İran ve Rusya, senin kendi vatanın için yürüttüğün harekatı destekliyor. O zaman namlunu Rusya’ya, İran’a çevir ve Amerika’nın kucağına düş; o da seni parçalasın! Bugün İran’ın, Rusya’nın veya Suriye’nin Türkiye’yi parçalama hedefi mi var? 4900 tır silahı PYD ve PKK’ya İran mı, Rusya mı, Suriye mi yolluyor? Amerika yolluyor. “Kürdistan” planını kim sahneledi? Amerika ve İsrail. Eylül ayında Türkiye, İran, Rusya ve Irak birleşerek Amerika’nın Irak’ın kuzeyindeki Kürdistan planını bozmadılar mı? Bundan niye şikayetçisiniz? Hem Irak’ın kuzeyinde o devlet kurulsun, hem Suriye’nin kuzeyinde kurulsun, Türkiye de parçalansın mı istiyorsunuz? İstiklal Savaşı’mızda nasıl Batılı emperyalistlere karşı Sovyet Rusya ile iş birliği yaptıysak, bugünkü durumda da Türkiye’yi bölmek isteyen Amerika-İsrail planına karşı olan bütün ülkelerle; yani İran, Irak, Suriye ve Rusya ile beraber olunmalıdır. Bu denklem kurulmuştur. Vatanseverlik modern çağda bilimsel bir hesaptır; bu soruların bilimselliği yoktur.

1980’lerde Turgut Özal, Suriye’ye karşı birtakım grupları destekledi; Suriye de buna karşılık PKK’yı destekledi, PYD oradan çıktı. Bugün de İbrahim Kalınlar, Esad’a “kan dökücü” diyerek Amerikan ve İsrail planlarına alet oluyor ve komşularımızın Türkiye’ye karşı örgütleri desteklemesi için yollar açıyorlar.

Bitirmek zorundayım ama önemli bulduğum bir mesele var: Genç işsizlik. Ne yapacağız? Üretim ekonomisine geçeceğiz. Üretim ekonomisi, Türkiye’nin emek gücünü hem gelişmiş hem de emek yoğun teknolojilerle geliştirmeyi hedefler. Bir üretim seferberliği açmak lazım. Borçlanarak olmuyor, o yolun sonuna geldik. Vatan Partisi, üretim ekonomisi çözümüyle Türkiye’de işsizliği ortadan kaldıracak siyaseti ve programı milletin önüne koymaktadır.

Değerli izleyiciler, bu saate kadar bizi izlediğiniz için teşekkür ediyorum. Yayın ekibimize ve yönetmenimize teşekkürler. İstanbul’daki arkadaşlardan haber sunumu öncesi onları geç bıraktığımız için özür diliyorum. Yarın Balgat’taki Barolar Birliği salonunda saat 18.00’de Uğur Mumcu toplantımız var; Sayın Ceyhan Mumcu, Sayın Alev Coşkun ve ben katılıyorum. Ankara’daki izleyicilerimizi davet ediyorum. Hafta sonu ise Ankara Nazım Hikmet Salonu’nda olağanüstü kurultayımız var. Kastamonu’dan, Çankırı’dan, Muş’tan, Edirne’den bütün vatandaşlarımızı davet ediyoruz. Haftaya nerede olacağımı henüz bilmiyorum, öğrenir paylaşırım. Hoşça kalın. Cumhuriyetimizi devrimle kurduk. Halkın bölündüğü değil; birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.

Paylaş