Çıkış Yolu • 30.01.2018

Çıkış Yolu • 30.01.2018

Bu geçmişteki, yakın geçmişteki… Devrimle kurduk biz bu cumhuriyeti. Halkın yüzde elliye elli ikiye bölündüğü bir durum tasavvurunda Türk milletinin malta çıktığı yönü… Ben yere atar ve onu çiğnerim. Çiğniyorum burada. Bırak! Bölgedeki bu yangın, Irak’taki ve… Hayır da birleş, birleşmek güzel. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.

Sevgili izleyiciler merhaba. Yeni bir çıkış yoluyla birlikteyiz. Konuğum Vatan Partisi Lideri Sayın Dr. Doğu Perinçek. Gündemimizi biz seçmiyoruz, gündem bizi seçiyor. “Afrin’i konuşacaksınız” diyor. Biz bugün de Afrin’i, dışarıdaki kuvvetlerin durumunu, bölgesel ve dünya kuvvetlerinin durumunu, içerideki kuvvetlerin mevzilenmesini konuşacağız. Sayın Perinçek’e bir hoş geldin diyelim.

— Merhabalar, hoş bulduk.
— Nasılsınız?
— İyiyiz, çok iyiyiz. Bir itirafla başlayayım ben.
— Buyurun.
— Ankara seyahatleri beni çok feci yoruyor. Ondan sonra gelince kendime gelemiyorum. Üstelik de ben uçakla gittim geldim, siz arabayla gidip geliyorsunuz ve benden önce gelip çalışmaya başladınız.
— Rica ederim, ben size iltifat ettim.
— Rica ederim dedim; gerçekten iltifat etmek için söylemiyorum, feci yoruluyorum Ankara’ya gittiğim için. Çünkü geldiğim zaman otele gidip dinlenemiyorum da. Anlatabiliyor muyum? Görüşmelere gidiyorum, oradan yürüyorum falan derken… Neyse, İstanbul’daki tempodan biraz daha yüksek oluyor o bakımdan, onun altını çizeyim dedim.

Şimdi sıcak bir konuyla başlayalım isterseniz. Türk Tabipleri Birliği’nin, 11 kişilik merkez konseyi yönetimiyle ilgili bir gözaltı kararı verildi. Gerekçe, ayın 24’ünde yayınladıkları bildiri. Mühendis Odaları Birliği buna destek verdi, bugün de Cumhuriyet Halk Partisi destekledi. Sizin bu bildiriye karşı olduğunuzu biliyoruz. Gözaltı kararları için ne diyorsunuz?

— Şimdi önce bildiriyle ilgili konuşalım. Savaşta, savaş bozgunculuğuna izin olmaz. Affedersiniz, bildiri bir okuyalım mı isterseniz? İzleyicilerimiz görsün. Diyor ki, çok kısa üç paragraflık bir bildiri: “Biz hekimler uyarıyoruz. Savaş, doğada ve insanda tahribat yapan, toplumsal yaşamı tehdit eden, insan eliyle yaratılan bir halk sağlığı sorunudur. Her çatışma, her savaş fiziksel, ruhsal, sosyal ve çevresel sağlık açısından onarılmaz sorunlara yol açarak büyük bir insani dramı da beraberinde getirir. Yaşatmaya ant içmiş bir mesleğin mensupları olarak yaşamı savunmanın, barış iklimine sahip çıkmanın birinci görevimiz olduğunu aklımızdan çıkarmıyoruz. Savaşla baş etmenin yolu adil, demokratik, eşitlikçi, özgür ve barışçıl bir yaşam kurmak ve bunu sürekli kılmaktır. Savaşa hayır, barış hemen şimdi.”

Bu baştan aşağı vatan düşmanı, vatan savaşı düşmanı bir bildiridir. Önce bunu saptayalım. Çünkü İstiklal Savaşı da savaş, Çanakkale Savaşı da savaş, Erzurum tabyalarında Nene Hatun’un savaşı da savaş, Hitler’e karşı savaş, Hz. Muhammed’in Bedir, Uhud ve Hendek Savaşları da savaş. Ho Chi Minh’in, Mao’nun, Lenin’in kendi ülkelerini ve halklarını kurtarmak için yaptıkları devrim savaşları da savaş. Abraham Lincoln 1861-1865 yılları arasında Kuzey-Güney Savaşı’nda, Amerika’ya demokrasi gelmesi ve köleliğin kalkması için savaştı. Orada 700 bin Amerikalı öldü. O zaman Amerika’nın nüfusu 31 milyondu; yani Amerikalıların yaklaşık 45’te biri o savaşta öldü. Fransız devrimi, İngiliz devrimi; dünyada haklı savaşlar insanlığa demokrasi ve özgürlük getirdi, insanlığı zulümden kurtardı.

Burada bir soyut savaş aleyhtarlığı görüyorsunuz. Bu bildiriyle İstiklal Savaşı’na da, Çanakkale Savaşı’na da karşı çıkılır. Bu soyut savaş aleyhtarlığı her zaman emperyalizmin ve gericilerin hizmetindedir. Bugün Türkiye’de bu bildirideki zihniyet kadar zararlı, vatanı ve cumhuriyeti hedef alan başka bir bildiri olamaz. Çünkü bu bildiri, bugünkü Türkiye’nin savaşının bir “vatan savaşı” olmadığını iddia ediyor. Mehmetçik savaşırken bu bildiriyi yayınlayan tabipler, Mehmetçik’in yarasını sarmıyor; aksine Mehmetçik’i yaralıyor.

Bu metin, Tıbbiyeli Hikmet geleneğine, Refik Saydamlara hiç uymuyor. İstiklal Savaşı’mızda hekimler hem cephede savaştı hem de yaraları sararak sağlık hizmeti verdi. Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi’nin, Türkiye’nin o vatanperver ve devrimci hekim geleneğiyle en küçük bir ilgisini göremiyoruz. Bugün bu, “Saray Savaşı” iddiasının devamıdır. Çünkü “Vatan savaşı değil” diyorlar. Amerika’nın yanındalar çünkü. Bu savaşı Amerika’nın ve PKK’nın yanından Türk Tabipleri Birliği bu bildiriyle karşılamaktadır. Olay bu.

Savaşlarda şaka olmaz, bunun özgürlüğü olmaz. Birinci Meclis’e bakalım; o zaman İstiklal Savaşı veriliyordu. Bugün de İstiklal Savaşı veriliyor, hiçbir farkı yok. O dönemde, Meclis tutanaklarına bakalım; “Bu savaş yanlıştır, insanlar ölüyor, yazık oluyor” diyen tek bir mebus var mı? Diyemez, çünkü savaşılıyor. Siz savaşta iç cepheden bahsediyoruz; iç cephe böyle bozulur. Boşuna bu gayretler ama bu temalarla o bozgun yaratılmak isteniyor. Mehmetçik savaşırken bu millete vatanı, huzuru ve barışı armağan ediyor. Karşı taraf da düşman olduğu için o da düşmanlığının sonuçlarını toplayacak.

— Bir itirazı kayda geçireyim izninizle. Siyaseten doğru ya da yanlış olmak başka, suçlu ya da suçsuz olmak başka bir mesele. Bu bildiriyi savunanlar, “Tamam yanlış bulabilirsiniz ama takibatın konusu, adliyenin konusu değildir bu” diyorlar.

— Şimdi bakın, bu doğrudan adliyenin konusudur. Savaşlarda savaş bozgunculuğuna özgürlük olmaz. Eğer savaş bir vatan savaşıysa hepimiz Mehmetçiğin arkasında cephe tutacağız. Ama AKP’nin hataları, TSK’nın izlediği stratejiler veya taktiklerdeki hatalar doğru zeminlerde tartışılır, burada özgürlük olur. En çok da AKP’yi Vatan Partisi eleştiriyor ama Vatan Savaşı’na karşı çıkma özgürlüğü yoktur. Bakın, Mayıs 1920 tarihli Heyet-i Vekile kararı var; Atatürk’ün Bütün Eserleri 8. Cilt, 179. sayfa. 23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisi kuruluyor ve ilk işlerinden biri İstanbul’dan Anadolu’ya yönelik her türlü telgrafı, irtibatı, gazeteyi kesmek oluyor. Neden? Çünkü İstiklal Savaşı’na karşı bozgunculuk yapan haberler geliyor. Atatürk, savaş verilirken savaşa karşı propagandaya izin vermiyor.

— İzin verirseniz yönetmenimizden ricada bulunayım, Sayın Kılıçdaroğlu’nun konuyla ilgili bir açıklaması var, onu izleyelim.

*(Video izlenir)*

— Şimdi Kemal Bey, “Savaş yıkıcıdır” diyor. Tabii ki savaş yıkıcıdır, ama haklı savaşlar özgürlük, cumhuriyet, istiklal getirir; insanları sömürüden kurtarır. “Savaşa hayır” demek, bugün “Ben Amerika’nın yanındayım” demektir. Eğer Türkiye bu savaşı yapmazsa, PKK Suriye’nin kuzeyinde yuvalanmaya devam eder, Amerika onu silahlandırır ve en sonunda savaş Ankara’ya, İstanbul’a gelir. Türkiye, Amerika’nın Suriye’nin kuzeyinde yuvalanmasını bozmak zorundadır; bozmazsa sonuçlarını çok ağır öderiz.

— Tabipler Birliği Yüksek Konseyi üyeleri hakkındaki soruşturmayı doğru buldunuz ve gözaltıları savundunuz. Peki, aynı soruşturma Sayın Kılıçdaroğlu hakkında açılsa ne yapacaksınız?

— Bakınız, ben hiçbir hükümetin eylemine kefil olmam, Türkiye’yi şu anda ben yönetmiyorum. Ama ben Vatan Partisi’nin programını söylüyorum; Vatan Partisi iktidarında iç yıkıcılığa kesinlikle izin verilmez. Atatürk döneminde Ankara’da kimse “Savaşa hayır” bildirisi dağıtamazdı. Hükümet savcılığa emir vermez ama savcılık kendi görevini yapar. Ben size Vatan Partisi’nin ilkesini söylüyorum. Vatan Savaşı yapan bir parti; ister Atatürk, ister Cromwell, ister Robespierre, ister Lenin, ister Mao olsun, hiçbir zaman savaşa hayır diyen bir propagandaya izin vermez. Atatürk’ün bütün eserlerinin 8. cildine bakalım. 6 Mayıs 1920 tarihli “Heyet-i İcraiye Kararı”na baktığımızda, henüz hükümet ifadesi kullanılmasa da yürütme organı tarafından alınan İstanbul ile haberleşme yasağı kararlarını görürüz. Madde 1: “İstanbul ile her tür resmi haberleşme yasaktır.” Sansür merkezlerinde İstanbul’dan gelen resmi yazılar alıkonulacak ve iade edilecektir. Madde 2: “İstanbul gazetelerinin girişi yasaktır.” Neden yasaklıyor? “Savaşa hayır” dedikleri için.

Bütün 12 maddenin tamamında, posta ve telgraf haberleşmelerinin ticari olanları belli merkezlerde sansüre tabi tutulacaktır. Ticari haberleşme ise “fasulye satmak” gibi, o kabul edilebilir. Ancak fasulye satmanın arasına “İstiklal Savaşı’na hayır” mesajı sıkıştırılıyorsa buna müsaade edilmez.

(İki dakikalık aranın ardından)

Sevgili izleyiciler, tekrar merhaba. Çıkış Yolu devam ediyor. Konuğum Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek. Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’nın ilk döneminden itibaren savaş bozgunculuğuna karşı aldığı tedbirlerden örnek veriyordunuz.

Evet, 6 Mayıs 1920’de, yani Meclis’in açılışından 13 gün sonra alınan Heyet-i İcraiye kararı burada. Elimde Atatürk’ün Bütün Eserleri’nin 8. cildi, 178-179. sayfalar var. Burada Atatürk’ün imzası da bulunuyor. Belgede “İstanbul gazetelerinin girişi yasaktır” deniliyor. “Askeri mektupların kumandanlarınca sansür edilmesi hakkındadır” deniliyor. Anadolu’daki sansür merkezleri; Ankara, Sivas, Diyarbakır, Konya, Kastamonu, Afyonkarahisar, Eskişehir, Bursa, Erzurum, Van, Salihli, Akhisar, Milas, Muğla olarak sıralanıyor. Sahil sansür merkezleri ise; Antalya, Fethiye, Marmaris, Kuşadası, İnebolu, Sinop, Samsun, Trabzon, Giresun, Bandırma, Biga.

Daha enteresanı, 12. maddede İstanbul matbuatının derhal iade edileceği belirtiliyor. İstanbul’dan gelen yazıları kabul eden veya iade etmeyen memurlar “Hıyanet-i Vataniye” kanunu gereğince yargılanacaklardır. Yani ilk iş olarak Hıyanet-i Vataniye kanunu çıkarıyorlar. Savaş böyle verilir, böyle kazanılır. Eğer İstiklal Savaşı’nda birtakım hekimler çıkıp “Savaş kötüdür, yıkıcıdır, ağaçlar yanar, insanlar ölür” diyerek bir bildiri yaysalardı, buna hiçbir şekilde izin verilmezdi.

Ben Tayyip Erdoğan yönetiminin her uygulamasına kefil değilim; ne doğrudur ne yanlıştır diyecek bir makam da değilim. Ancak Vatan Partisi’nin ilkesi şudur: Vatan Partisi, Vatan Savaşı’nı zafere ulaştıracak partidir ve iç cephede kesinlikle bozgunculuğa izin vermez. Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi her tarafta yeniliyor, gazeteler çıkarıyor. Mehmetçiğin moralini bozmak için bütün unsurlar seferberlik halinde. Ankara’da, Meclis’in içinden “Savaşa hayır” diye bas bas bağıranlar var. AKP iklimi yaratamıyor, yaratamaz. Çünkü vatan savaşını yönetecek birikimde olan bir parti değil.

Vatan Partisi, Vatan Savaşı’nı kesin zafere götürür. İç cepheyi sağlam tutmak; bozguncularla el ele vermekle olmaz. İç cepheyi sağlam tutmanın tek yolu; kararlılık yaratmak, milletin iradesini birleştirmek ve o iradeye karşı gelen bozgunculuğa fırsat vermemektir. “Savaş karşıtları, vatan karşıtları hepimiz el ele verelim” diyerek iç cephe kurulmaz; aksine iç cepheyi bölersiniz, yıkarsınız. Hürriyet adına “vatan savaşına karşı propaganda yapma özgürlüğü” yoktur. Savaşın şakası yoktur. Bu savaştan Türkiye yenilgiyle çıkarsa sonuçları çok ağır olur.

Sayın Kılıçdaroğlu bugün grupta konuştu, bildiride ne var? 130’a yakın CHP milletvekili var, bir tek kişi itiraz etmedi. Ankara-İstanbul yürüyüşü sırasında “CHP’lilere bonzai içiriliyor” dediğimde bana kızmışlardı; onları savaşa hayır demeye, PKK ve HDP ile yan yana yürümeye alıştırıyorlar. Bugün Kılıçdaroğlu “Destekliyoruz” diyor ama bütün var gücüyle bozgunculuk yapıyor.

Hekimlerin bildirisini tekrar ele alalım. “Savaş doğada ve insanda tahribat yapan toplumsal yaşamı tehdit eder” diyorlar. Hayır, İstiklal Savaşı vatanı kurtaran, ülkeye huzur getiren, başı dik yaşamamızı sağlayan bir araçtır. Devrim savaşları insanlara moral getirir, cumhuriyet yurttaşı yetiştirir, toplumun ruh sağlığını devrimcileştirir. “Yaşatmaya ant içmiş bir hekim” vatan savaşında en önde olur, Mehmetçiğin yarasını sarar.

Savaş tehdidi varsa bunu “adil, demokratik, barışçıl yaşam” kuralım diyerek önleyemezsiniz. Savaş ancak savaşla püskürtülür. Yunan İzmir’e çıkmış, İngilizler ve Fransızlar Anadolu’yu bölüşmüşken onlara “Gelin eşitlikçi yaşam kuralım” denir mi? Bunlar, Mehmetçiği arkadan hançerleyen laflardır. Cumhuriyet Halk Partisi’nin bu bildiriyi desteklemesi, tamamen karşı cephede yer aldığını gösterir.

Saadet Partisi’nin açıklaması da insanları güldürür. “Rusya neden ses çıkarmadı, Amerika neden tepki vermiyor?” diye soruyorlar. Bu, kafa karışıklığıdır. Bu bildiri; Mehmetçiği destekleyen tek bir cümle içermediği gibi, onu bir halk sağlığı sorunu olarak görüyor. Biz, Türkiye’nin Suriye ile iş birliği yapmasını savunuyoruz. Ancak o bildirideki yaklaşım, Suriye devleti içinde de süreci anlamayan unsurlar olduğunu gösteriyor. Ama şunu söyleyeyim; Suriye devleti hiçbir zaman bizim tabip odasının yaptığını yapmaz. Çünkü kendisi de savaşıyor. Suriye’de hiç kimse Şam’da veya yönetim otoritesi altındaki alanlarda çıkıp da “Suriye ordusu tahribat yapıyor, ağaçları yakıyor, yaşama zarar veriyor, halk sağlığını bozuyor” diye bir bildiri yayınlayamaz; çünkü onlar savaşıyorlar. Bunu çok büyük bir hata olarak görüyorum. Suriye’nin ve maalesef Tayyip Erdoğan’ın hataları orada da yankılanıyor ve karşılıklı yanlışlarla cevap veriliyor. Bunlar vahim hatalar.

Faysal Miktat’ın vurmayı da içine alan sözlerinde bir sıkıntı olduğunu, Erdoğan hükümetinin ciddi ihmallerinin bu tür tepkilere yol açtığını ve dikkatli olmak gerektiğini söylemiştiniz. Tayyip Erdoğan yönetimiyle Beşar Esad yönetimi karşılıklı yanlışlar yapıyorlar. Ben burada “Faysal Miktat bu yanlışı yapıyor” demem; çünkü onun tepesinde Sayın Beşar Esad var. Aynı şekilde Türkiye’de yapılan yanlışlar için de “falanca adam yapıyor” demem; onun da başında Sayın Tayyip Erdoğan var. Ancak bu manzara, hem Suriye’nin hem de Türkiye’nin geleceğine zarar veriyor. Türkiye devletini düzelterek bu sorunu çözebiliriz. Suriye’ye bağırarak, çağırarak veya “Suriye böyle diyor” diyerek bu sorunu çözemezler; tam tersine Suriye’nin o bildirisinin yarattığı tuzağa düşerler.

Türkiye’nin 24 Temmuz 2015 günü hava harekâtıyla PKK’nın üzerine yürümesi ve vatan savaşını başlatması çok doğru, hatta gecikmiş bir karardı. Açılım döneminde PKK’ya mayın döşemesi, haraç toplaması ve kuvvet yığması için fırsat verildi. Bunlar çok yanlıştı. Bunlar silahlı bir güçtür; konuşarak, koklaşarak ülkeye huzur getiremezsiniz. Bu iş ancak silahla çözülür çünkü karşı taraf silah bırakmak istemiyor, Amerika da ona silah bıraktırmıyor. 24 Temmuz 2015’te başlayan vatan savaşı; hendek savaşları, 15 Temmuz 2016 gecesi Amerikan Gladiosu’nun darbe girişiminin bastırılması, Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekâtlarıyla devam etti.

Esas olarak vatan savaşı doğru, yerinde ve haklıdır. Ancak AKP iktidarı bunu iyi yönetemiyor. İttifakları kuramıyor, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne doğru önderlik edemiyor, iç cepheyi birleştiremiyor; yalpalamalar yapıyor ve kararsızlık gösteriyor. Vatan Partisi işte bu yüzden Türkiye’ye lazım. Hükümete uyarımız şudur: Bu vatan savaşını azami hedefe ulaşacak ve en az kayıpla yönetecek beceriyi göster. Bunu yapamıyorsan istifa et; aksi takdirde ilk seçimde veya erken seçimde, senin yerine bu savaşı başarıya götürecek bir hükümet kurulacaktır.

Soçi zirvesinin sonuç bildirgesinde Suriye’nin egemenliği ve toprak bütünlüğüne saygı vurgulanmış, halkın kendi geleceğine seçimle karar vereceği belirtilmiştir. Suriye’nin geleceğini Suriye devleti ve milleti tayin eder. Rusya, Türkiye, İran veya Irak olarak bizler Suriye’nin toprak bütünlüğünden yanayız. Suriye’nin bölünmesini kabul etmiyoruz. Ancak Suriye’nin nasıl bir hükümet kuracağı veya hangi devlet şeklini seçeceği tamamen Suriye’nin kendi iç meselesidir.

Türkiye dara girdiğinde Vatan Partisi imdada yetişir; çünkü biz zorluklarla mücadele eden, geleceği gören ve ışık tutan bir partiyiz. Vatan savaşını başlattığımız için “Milli Hükümet” stratejisini kurduk. Bugün AKP ve MHP vatan savaşı cephesinde yer alırken, CHP ve İYİ Parti, HDP ile birlikte vatan savaşına düşman cephededir. Türkiye’de ve Batı Asya’da şu anda iki seçenek var: Birincisi, Suriye’nin toprak bütünlüğü ve devletin birliğidir. İkincisi ise Suriye’ye dışarıdan rejim biçen, federasyon dayatan ve “Suriye federasyon olsun” diyen emperyalist plandır. AKP’nin içinde de bu konuda iki eğilim var. Eğer Suriye’de bir federasyon kurulursa, orada bir “Kürdistan”ın oluşmaması mümkün değildir. Zaten Suriye’deki iç savaşın başlama nedeni de buydu. Plana göre bir Sünni Arap federe devleti, bir Alevi Arap federe devleti ve bir de sözümona Kürt federe devleti olacak; üçü de Suriye Federasyonu’nun parçası sayılacak. Federasyon birlik demek, federe devletler de o federasyonun içindeki devletçikler demektir. Dolayısıyla federasyon fikrinin içinde PKK’nın yönettiği bir Kürdistan kaçınılmazdır. Yani “Ben burada PKK’yı ezerim ama Kürt federe devleti olmaz” derseniz bu mümkün olmaz. Neden? Çünkü Kürt federe devleti kurulduğunda, orada toplum üzerinde hâkim olan tek örgütlü ve silahlı güç PKK olduğu için, federasyon çözümü sonuç itibarıyla bir “Kürt federe devleti”nin kurulmasıyla noktalanır ve Mehmetçiğin kanını da boş yere dökmüş olursunuz.

Şimdi Erdoğan’a ve AKP’ye tekrar dönerek bir habercilik meselesine değinmek istiyorum. Haberin kaynağı, Binali Yıldırım’ın ve Tayyip Erdoğan’ın bu federasyon planına kesinlikle karşı olduğunu söylüyor. Eğer namuslu bir habercilik yapacaksanız, bu bilgiye sadakat göstermeniz ve okuyucularınıza duyurmanız gerekir. Ben ise olgulara bakıyorum; izin verirseniz olguları birlikte gözden geçirelim. Birincisi, AKP’de kimse Tayyip Erdoğan’ın önüne geçemez, bunda hiçbir tereddüt yok; hele temel stratejik meselelerde böyle bir genel zemin var. İkincisi, daha yeni iki bakan açıklama yaptı. Bunlar danışman değil; biri Hükümet Sözcüsü Bekir Bozdağ, diğeri de savaşın merkezindeki isimlerden Savunma Bakanı Nurettin Canikli.

Bekir Bozdağ, haklı ve doğru olarak, harekât başarıya ulaştıktan sonra Türkiye’nin oradan ayrılacağını söylüyor. Türkiye işgalci değildir ve bölgede kalıcı değildir. Fırat Kalkanı bölgesinde yaptığımız gibi, bölgenin yönetimini terör örgütlerine bulaşmamış Kürt, Türkmen ve Arap kardeşlerimize devredeceğiz; onlar da kendi kurdukları meclislerle bölgelerini yöneteceklerdir. Bu, Bozdağ’ın 29’undaki açıklamasıdır. Şimdi Milli Savunma Bakanı Nurettin Canikli’nin meclisteki açıklamasına bakalım: Bölge terörden tamamen temizlenene ve ülkemiz için tehdit olmaktan çıkartılana kadar operasyon sürecek. Teröristlerden temizlenen toprakları kime vereceksiniz sorusuna ise cevabı açık: Fırat Kalkanı’nda ne yapmışsak burada da onu yapacağız, topraklarından ayrılmış bölge halkı evlerine dönecek.

Fırat Kalkanı bölgesinde ÖSO merkezli bir yönetim kurdular. Harekâtın üzerinden aşağı yukarı 9-10 ay geçti. “Suriye ordusuna teslim edelim” dedik, zira Şam yönetimi hemen yanı başımızda. Geçen sonbahar Şam’a gittiğimde Suriye Devleti’nin önde gelen isimleriyle görüştüm; anlaşmamız şuydu: Türkiye El Bab’a geldiğinde, onlar da güneyden gelecek ve buluşup ortak çalışacaklardı. Türkiye buna yanaşmadı. Rusya üzerinden yapılan anlaşmalara rağmen 9 aydır herhangi bir hareket yok. Biz Türk ordusuna güveniyoruz ancak AKP’nin mezhepçi reflekslerine güvenmiyoruz.

Bu açıklamalar “Federasyon Lobisi” haberini doğruluyor. Bunu Türkiye’nin gündemine getiren biziz. Demek ki Bekir Bozdağ’ın bugün dillendirdiği gerçeği Aydınlık herkesten önce görmüş ve manşetine taşımıştır. Ancak değerlendirmem şudur: Bunu başarma şansları sıfır ve AKP bu yüzden devrilecek. Savaş doğru ve yerinde olsa da, bu siyaset anlayışıyla savaş yönetilemez. Terörü temizledikten sonra Suriye Devleti’ne teslim etmek yerine neden federasyon arayışına giriyorsunuz? Türk askerini oraya dikip Suriye’yi, Rusya’yı, İran’ı ve Irak’ı karşınıza alırsanız kaybedersiniz.

Cumhuriyet Halk Partisi ve İYİ Parti’nin bulunduğu mevzi düşman tarafı olduğu için halkta yankı uyandırmıyor; onlar savaşın başarılmasına değil, Türkiye’nin yenilmesine yönelik bir muhalefet yürütüyorlar. Vatan Partisi ise savaşın başarısına hizmet eden siyasetleri Türkiye’nin önüne koyuyor.

Eski ABD Ankara Büyükelçisi James Jeffrey, Amerika’ya bir çıkış yolu önererek Türkiye’yi PKK/PYD ile uzlaştırmayı teklif ediyor. Bu ya büyük bir cehalet ya da psikolojik harekâttır. Türkiye’nin PKK ile anlaşma ihtimali sıfırdır. Ben analizi Jeffrey’nin laflarıyla değil, sahadaki somut gerçekler üzerinden yaparım. Bugün Amerika’nın yapacağı tek şey, Suriye ile Türkiye’nin arasına kama sokmaktır. Ancak Amerika da çok iyi bilir ki Türkiye’nin PKK/PYD ile anlaşma ihtimali yoktur.

Son olarak bir bilgi aktarayım; dün gece büyük bir Türk Silahlı Kuvvetleri konvoyunun, İdlib’den Halep’in güneyine doğru bir yürüyüş başlattığı konuşuluyor. Tanklar ve yüz civarında zırhlı araçla Suriye ordusuyla çok yaklaştılar, karşılıklı uyarı atışları oluyor. AKP hükümetinin Suriye ile iş birliğini sürekli ertelemesi, işte bu tür büyüyebilecek komplikasyonlara yol açıyor. Sahadaki tehlikeler her zaman vardır; uçan uçakların kuyrukları ve yürüyen tankların paletleri birbirine sürtünebilir. Türkiye’nin bu hatalı rotasını değiştirmesi şarttır. Vatan Partisi’nin yönettiği bir Türkiye’de böyle bir tehlike kalmaz. Neden? Çünkü Vatan Partisi, Suriye ile askeri iş birliği yapar ve bu harekatı çok hızlı bir şekilde sonlandırır. Amerika da tıpkı Irak’ın kuzeyinde olduğu gibi silahını yere atmak zorunda kalır.

Şu an elimizde bir Irak modeli var. Irak modelini aynen Suriye’nin kuzeyinde uygulamamız lazım. Başarılı bir model var karşımızda ve bu model 20-30 yıl önceki değil, daha iki gün evvelki bir model. Eylül ayının 25’inde, yani 3-4 ay önce Barzani güya bir referandum yaptı. Ama o referandumdan sonra ne oldu? Irak ordusu Kerkük’e aslanlar gibi girdi ve Amerika’nın piyonları, silah sıkamadan kaçmak zorunda kaldılar.

Şimdi aynı olayı Suriye’nin kuzeyinde yapabiliriz. Orada Irak ordusu girip nasıl işi hallettiyse; bugün Afrin’de, Menbiç’te ve Fırat’ın doğusunda da Türk Silahlı Kuvvetleri ve Suriye’nin silahlı güçlerinin katılımıyla, ortak bir harekatla oralara girilir. PKK da diğer terör örgütleri de kaçar ve olay halledilir. Bu işin anahtarı, başta Türkiye ve Suriye olmak üzere; Irak, İran ve Rusya’nın birlikte hareket etmesidir. Ancak bu birlikteliğin asıl anahtarı Türkiye-Suriye iş birliğidir. Bunu yaptığımız zaman, Suriye’nin kuzeyindeki harekat çok hızlı bir şekilde başarıya ulaşır, çok az kayıp veririz ve olayı bitiririz. Vatan Partisi hükümet olduğu zaman bu işi nasıl başaracağını milletimizin önüne koyuyor.

Türk Silahlı Kuvvetleri de kurmay bakış açısıyla elbet bunu savunacaktır. Bugün Suriye ile askeri iş birliği olanağı varken bunu değerlendirmeyen bir asker, kurmay değildir; bir hükümet değerlendirmiyorsa, o hükümetin de istifa etmesi gerekir. Tayyip Erdoğan ve hükümetinin önündeki zaman dardır. Ufuklarının dar mı geniş mi olduğunu önümüzde göreceğiz. Fazla kibirlenmesinler; “kibirdir yorulup yollarda kalan.” Yorulup yollarda kalmaları beni ilgilendirmez ama Türkiye’ye zarar veriyorlar. Vatan Partisi, kendisini Türkiye’nin kazanmasıyla özdeşleştirmiş bir partidir. Biz, Suriye ile sadece konuşup barışmayı değil, askeri iş birliğini savunuyoruz. Çünkü kaybedilecek hiçbir şey yoktur; aksine bedelsiz, büyük bir kazanç vardır.

Peki, neden yapmıyorlar? İki ihtimal var: Ya kişisel ve ruhsal sebepler var ya da birilerinin kafasında “oraya özel bölge kurayım, bazı unsurlara vereyim” gibi tehlikeli planlar var. Eğer Tayyip Erdoğan’ın kafasında böyle bir şey varsa, buradan kendisini uyarıyorum: Türkiye’nin orada himayesinde bir Sünni devletçik kurma şansı yoktur. Buna teşebbüs ettiği an bütün plan çöker; Rusya’yı, Irak’ı, İran’ı ve Suriye’yi kaybeder. Devlet aklını kullanalım, vicdan sahibi olalım ve bu tür planları derhal silelim.

Nasıl ki 1991 Körfez Savaşı’nda Amerika, Türk ordusuna kuzeyden girme dayatmasında bulunduğunda Turgut Özal’ın emirlerine rağmen Türk ordusu “hayır, girmem” dediyse; Türk milletini ve ordusunu oyuncak gibi kullanamazsınız. Bu savaş doğru ve haklıdır; ancak bir kurmay kafasıyla, Türk milletinin menfaatine uygun yönetilmesi gerekir.

Yeni Şafak gazetesinin dünkü haberinde, “Suriye Geçici Hükümeti Başbakanı” sıfatıyla konuşan Cevat Ebu Hatap’tan bahsediliyor. Nerede bu hükümet? İstanbul’da. Hükümet dediğin Ankara’da Atatürk’ün kurduğu gibi olur; elinde silahlı gücü olur, ülkeye hükmeder. İstanbul’daki bir çadır hükümetinin ne yaptırım gücü olabilir? Türk ordusu, bu tür planlara destek olmaz. Türk ordusunun görevi oradaki terör örgütlerini temizledikten sonra anahtarı Suriye hükümetine teslim etmektir.

Soçi Kongresi sonuç bildirgesi; Suriye’nin toprak bütünlüğüne saygı çağrısı yaparak, hükümetin yalnızca Suriye halkı tarafından belirlenmesi gerektiğini vurguladı. Demokratik ve seküler devlet yapısına vurgu yapılması da önemlidir. Bizim görevimiz Türkiye’nin dinamiklerine, ihtiyaçlarına güvenerek bu süreci zaferle sonuçlandırmaktır. Kimse Türkiye’nin geleceğiyle oynayamaz. Türkiye’den giden 90 kadar muhalif heyet üyesi, Suriye devletinin mevcut bayrağını havaalanında görünce bu bayrakların kaldırılmasını talep etti. Mevcut Suriye hükümetini tanımadıklarını belirten bu muhalifler, protesto ederek toplantıya katılmaktan vazgeçtiler. Türkiye’ye geri dönmeleri kendi kararlarıdır; ancak giderken TRT Haber ve Anadolu Ajansı’nın aktardığına göre, Türkiye heyetini masada kendilerini temsil etmeleri için vekil tayin etmişlerdi.

Türkiye doğru bir politika izlediği sürece bunun bir sakıncası yok. Onların o toplantıya katılmamaları, o toplantının muhaliflerin protestosuna boyun eğmediğini gösteriyor ve bu olumlu bir durum. Türkiye’nin kontrol ettiği varsayılan muhaliflerin bile Suriye’nin şu anki bayrağıyla mutabık olmaması ilginçtir. Suriye’nin tarihinde başka bayraklar da mevcut. Örneğin, 1948’de Fransız mandasından kurtulunduğunda kullanılan bayrakta da üç renk vardı ancak ortadaki üç yıldız kırmızıydı. Baas yönetimiyle birlikte yıldız sayısı ikiye indirildi ve yeşil oldu. Muhalefet ise Baas’a karşı oldukları için genellikle 1948 bayrağını savunuyor.

Suriye bayrağındaki renklerin anlamları üzerine tam bir mutabakat olmasa da siyahın Abbasileri, beyazın Emevileri, yeşilin ise Fatimileri veya Haşimileri temsil ettiğine dair görüşler var. Zeytindalı ise barışı simgeliyor. Türkiye’nin Afrin’deki harekâtına “Zeytin Dalı” adını vermesi de buna bir gönderme olarak değerlendirilebilir.

Türkiye ile yakın ilişkisi olan bu muhaliflerin durumu ise oldukça karmaşık. ÖSO dışında farklı hükümetleri ve askeri yapıları var. İstanbul’da görüştüğüm, hükümetlerinden birinin bakanı olduğunu söyleyen kişi, eğitimli biri olmasına rağmen dünyadan kopuk, “Esad’ı tanımıyoruz, masaya oturmayız” diyen ve gerçeklikten uzak bir tavır sergiliyordu. Suriye ve Irak’ta, özellikle Baas Partisi içinde çok donanımlı, entelektüel devlet adamları yetişmiştir. Türkiye’deki bu muhalif oluşumların “uydurma” bakanları, Suriye’nin birikimini temsil etmekten çok uzaktır.

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın (CENTCOM) Menbiç ile ilgili açıklamaları ve Türkiye’nin buraya yönelik planları, “ABD ile Türkiye savaşır mı?” sorusunu gündeme getiriyor. Türkiye’nin buna cevabı, Suriye ile askeri işbirliğine geçmek olmalıdır. Türkiye ve Suriye ordusunun bölgede gerçekleştireceği bir işbirliğine karşı koyabilecek hiçbir güç yoktur. ABD, daha önce YPG ve SDG ile ortaklık yaptığını iddia ederken, şimdi ismi değiştirerek “Menbiç Askeri Konseyi” ifadesini kullanıyor. Bu tür tabela değişiklikleri bir şarlatanlıktır.

Türkiye, Menbiç ve Fırat’ın doğusunu temizlemeyi hedefliyorsa, bunu Türk Silahlı Kuvvetleri’nin gücü ve Suriye ordusu ile ittifak potansiyelini kullanarak yapmalıdır. Suriye devleti, toprak bütünlüğü sağlandığı ve hükümetini kendi seçtiği sürece, geçmişin yaralarını sarmak konusunda Türkiye ile işbirliği yapmaya ikna edilebilir. Fırat Kalkanı Harekatı’nda görüldüğü gibi, ÖSO birliklerinin bir kısmı Suriye ordusuna katılmıştı. Benzer bir süreç, Menbiç ve doğu harekatları tamamlandıktan sonra da hayata geçirilebilir.

Savaş stratejisi üzerine konuşurken, “Savaş Üzerine” adlı eserleri ve Lenin’in “Sosyalizm ve Savaş” kitabını hatırlatmak isterim. Lenin, Birinci Dünya Savaşı’nda Türkiye’nin haklı bir savaş yürüttüğünü ve desteklenmesi gerektiğini o dönemde tespit etmiştir.

Vatan Partisi olarak yürüttüğümüz yeni parti binası kampanyasına katkıda bulunan tüm vatanseverlere teşekkür ediyoruz. 3 milyon 200 bin lira toplandı ancak 5 milyonluk hedefe ulaşmak için 1 milyon 800 bin liraya daha ihtiyacımız var. 31 Mart’ta tadilatları bitirip yeni binamıza girmeyi hedefliyoruz. Cumhurbaşkanlığı seçimleri için ise 100 bin imza toplamamız gerekiyor. Süreç devam ediyor ve bu imzalar hukuki uyum yasalarına uygun hale getirilecektir. Olağanüstü kurultayımızda topladığımız 5 bin imza ise bu sürecin başlangıcıdır. Daha kurultaydan çıktığımız cumartesi akşamı toplayacağımız imza 95 bine düşmüştü. Kongreyi toplayabilir miydiniz? Herkes, karar kurulu ya da parti meclisinde bunu alabilirdi. “Niye bu kadar masraflı bir işe girdiniz?” derseniz; masrafın bir önemi yok. Hem 1 milyon 800 bin lira eksiğiniz var deniliyor, orada masrafın hiçbir önemi yok. Onlar ufak tefek paralar ama kongrenin 65 bin liralık bir gideri var. Gelenlerin, gidenlerin masraflarıyla birlikte düşündüğünüz zaman yine bir yarım milyonu bulmuştur. Ancak o masrafın değeri yok; çünkü biz orada bütün Türkiye’ye, Türkiye’yi yönetmeye talip olduğumuzu, partinin birlik halinde olduğunu, ortak iradesini ve kararlılığını göstermiş olduk. Onun için o hiçbir şeye değmez. Yarım milyon hiçbir şey değil, milyonlarca lira bile bu değerle ölçülemez.

Kongrenin önemi şurada: Bakın orada ne oldu? Bütün partiler kendi içlerinde didişirken, vuruşurken, kulisler ve gruplar arasında çelmelemeler yaşanırken Vatan Partisi’nde tam bir irade birliği, tam bir dayanışma ve beraberlik var. Yani istiklal savaşını yönetecek bir hükümet kuracak öz, nitelik ve maya orada ortaya çıktı. Hepsi devlet adamı konuşmasıydı. Son derece disiplinli bir salondur; giren, çıkan falan öyle bir şey yok. Bütün konuşmalar dinlendi. Diğer partilerde böyle bir şey yok; üç-dört saat genel başkan konuşur ve kongre dağılır. Bizde tam tersine 30’un üzerinde delege konuştu ve partide tam bir demokrasi olduğu, irade birliği ortaya çıktı.

Sımsıkı kenetlenmiş; tam savaş yönetecek, tam hükümet yönetecek, üretim ekonomisine geçişe önderlik edecek bir parti ve devlet adamı birikimi gördük. Bakın, orada kaç tane cumhurbaşkanı, hükümet üyesi, bakan vardı. Gençlik vardı, dinamizm vardı, emekçi vardı. Dikkatimi çekti; divanı kongrelerde genellikle kıdemli şahsiyetlere verirler. Mesela CHP’de Hikmet Çetin örneğinde olduğu gibi. Siz ise en gençlere verdiniz. Savaş zamanı gençlik zamanıdır. Vatan Partisi’nde tecrübe de var, gençlik de. Hem divan başkanı hem de katipler gençlerden oluştu. Bunu hep beraber kararlaştırdık. Türkiye gençliğini Vatan Partisi bütünleştirdi.

Gençlik yöneticilerimiz kesinlikle Türkiye’yi yönetecek birikime ve yeteneğe sahip arkadaşlar. Aykut Diş, İlker, Cem, Utku Reyhan ve diğer bütün gençlik önderlerimiz son derece birikimli. Bu da kongrenin başarısını gösteriyor. Bugün arkadaşlar bildirdi; İstanbul’da bir ilçenin MHP Teşkilatlanma Başkanı gelmiş, imza vermiş. Birçok başka parti üyesi de Vatan Partisi Genel Başkanı’nın bu yarışta olmasını arzu ediyor.

“Bu seçimde mademki erken yola çıktınız; medya planlaması, sloganlar, kitle iletişimi, hangi temalarla gidilecek gibi hazırlık çalışmalarınız var mı?” derseniz; tabii, Merkez Karar Kurulu’nu topladık, kongremizde de konuştuk. Kendimizi anlatacağız. Diğer partilere vurarak değil; Türkiye’yi nasıl yöneteceğimizi, hangi programla aydınlığa çıkaracağımızı, vatan bütünlüğünü nasıl sağlayacağımızı anlatacağız.

Üslupla ilgili de şunları söyleyeyim: Kongremizde ne bir atışma, ne bir sataşma, ne de nezaketsiz tek bir söz vardı. Hakaret, hiçbir zaman Vatan Partisi’nin dili olmayacaktır. Türkiye siyasetine nezaketi getireceğiz. Meclisteki partilerin birbirlerine karşı söylemlerini hiçbir şekilde doğru bulmuyoruz; Türk gelenekleriyle, terbiyesiyle bağdaştırmıyoruz. Türkiye siyasetine saygılı bir dili, köy kahvesindeki o latifeyi ve üslubu getireceğiz. Siyaset dilinden “be” ve “yahu” sözcüklerini temizlemek lazım. Atatürk’ün veya İsmet Paşa’nın “be” ya da “yahu” dediğini gösteren tek bir cümle bulamazsınız. Biz Vatan Partisi olarak bu sözcükleri siyaset dilimizin dışına atıyoruz.

Cumhurbaşkanlığı adaylığınızı tebrik eden ve imza kampanyasına katılacağını belirten Murat Genç Bey’in bir sorusu var: “Mehmetçiğin Afrin’de terörden temizlediği Suriye topraklarına Türk bayrağı çekmesiyle ilgili ne düşünüyorsunuz?” Bu, o toprakların fethedildiği veya Türk toprağına katıldığı anlamına gelmiyor. Bu, oraya Türk ordusunun girdiği anlamını taşıyor ve gönülleri ferahlandırıyor.

Ahmet Ali Bey’in sorusu: “TSK, Suriye askerini öldüren ÖSO ile nasıl birlikte mücadele edecek?” Peygamberimizin döneminde, Hz. Hamza’yı şehit eden Vahşi Müslüman olduğunda, Peygamberimiz “O artık Müslüman olmuştur, bizdendir” demiştir. Savaşı kazanmak istiyorsanız değişmeyi reddeden anlayışlardan kurtulmalısınız. Mao Zedong, Pekin’e girerken devrilen yönetimin genelkurmay başkanını devlet başkan yardımcısı yapmıştı. Atatürk de kendisine idam kararı verenleri Ankara’ya kabul etmişti. Savaşlar böyle kazanılır. ÖSO geçmişte şunu yapmış olabilir ama şimdi Amerika’ya karşı savaşıyoruz. Amerika’nın kontrolündeki bir gücü alıp, Türk ordusunun emrine sokuyoruz. Bu, savaş mevzisinden bakıldığında doğru bir tavırdır.

Balıkesir’den Yurdagül Tunalı Hanım’ın mesajı: “AKP’liyim, Ermeni meselesindeki başarılarınızdan dolayı sizi seviyorum, seçimde sizi görmek istiyorum.” Biz Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ndeki o büyük savaşı Ermeni düşmanlığıyla değil, emperyalizme karşı tavrımızla kazandık. Ancak TRT’de başlayan “Mehmetçik Kutlu Zafer” dizisi, tamamen Ermeni düşmanlığı üzerine kurulu. Tarihi gerçeklerle ilgisi olmayan, Ermeni yurttaşlarımızı da huzursuz edecek saçma sapan bir dizi olmuş. Bu, savaşı yönetecek ideolojik birikimin AKP’de veya sanatçılarında olmadığını gösteriyor.

Son olarak, “Esad’a terörist diyen bir iktidarla vatan savaşı kazanılabilir mi?” sorusuna cevabım şudur: Evet, kazanılır. Çünkü iktidar değişir, değişmezse savaşı kazanacak bir hükümet kurulur. Bu tür propagandayı savaşta doğru görmüyorum; önemli olan savaşı kazanmanın yollarını göstermektir. Bugünkü hükümete de yol göstereceğiz, doğruları söyleyeceğiz; yapamazsa onu yapacak bir hükümeti Türk Milleti olarak kuracağız. Onun için de hazırlıklarımız devam ediyor.

Bursa’dan Hasan Bozkurt Bey, emekli öğretmenmiş. “AKP’nin bunca yolsuzluğu varken, ülkeyi ateş çemberine AKP sokmuşken bu duruma, Sayın Perinçek neden sürekli CHP’yi eleştiriyor?” diyorsun. CHP vatan savaşına karşı mevzileniyor. AKP şu anda vatan savaşına karşı savaşmıyor ki. Yani ben Vatan Savaşı mevzisindeyim Sayın Hasan Bozkurt; sizi de o mevziye davet ediyorum. Aklınızı, fikrinizi takmışsınız AKP’nin geçmişte yaptıklarına. O yapılanlarla en fazla mücadele eden insanım; AKP’nin hapishanesinden çıktım. CHP’nin bir yönetimi de atılmadı içeri, Vatan Partisi atıldı. Ama bugün AKP, 24 Temmuz 2015’ten beri Vatan Savaşı’nda ve Cumhuriyet Halk Partisi de… İşte bugün de bildirilerini, tavırlarını gördük; maalesef buna “saray savaşı” diyor ve karşı tarafta duruyor. AKP’yi de kaldı ki doğru olarak eleştiriyoruz. Yani bizim böyle “AKP’yi eleştirelim” diye bir takıntımız, bir saplantımız yok. Biz kendi programımızın gereğini yapıyoruz, Vatan Savaşı mevzisindeyiz; bu savaşı zafere götürme amacındayız, oraya kilitlenmişiz.

Van’dan Yılmaz Karakoyunlu olması lazım; bildiğimiz Yılmaz Karakoyunlu değildir muhakkak. “Vatan savaşında iktidar değiştirip neden Doğu Perinçek’e oy vereceğiz?” demiş. Onu söylüyoruz işte. Mesela Suriye politikasının yanlışlığı, ideolojik hatalar, Türkiye’yi birleştirememesi, iç cepheyi sağlamlaştıramaması, Türkiye’nin ittifak potansiyelini değerlendirememesi, Suriye ile ilgili yanlış planlar, AKP’nin kafasının karışık olması; bütün bunlar Türkiye’de vatan savaşını başarıya ulaştıracak bir strateji eksikliğidir.

Bursa’dan Bülent Yıldırım Bey diyor ki: “Tayyip Erdoğan bu milletin seçilmişi ama bizler merak ettiğimiz soruları kendisine soramıyoruz. E-posta gönderiyoruz, geri dönüşü olmuyor.” Bunun sebebi nedir bilemem, siz de bilebilir misiniz? Vatan Partisi iktidar olduğu zaman “Çıkış Yolu” programı devam edecek. Vatandaşlarımızla kahvelerde yüz yüze geleceğiz, sorularını cevaplandıracağız, onlarla sohbet edeceğiz. Televizyonlarda da bugün olduğu gibi çeşitli tartışmacılarla, Cumhurbaşkanı olarak konuşacağız; onların eleştirilerini, görüşlerini dinleyeceğiz. Yani öyle kendisini sırça köşklere çeken bir cumhurbaşkanı profilini doğru bulmuyoruz.

Fransa’dan Ahmet Bey, “Ülkenin bu şartlarda topyekûn birlik olması gerekmiyor mu?” diyor. Doğu Perinçek bu birliğin nasıl sağlanacağı konusunda… Burada onun için gayret ediyoruz. Bir kere vatan savaşı hedeflerini ve stratejisini ortaya koyduğumuz bu millete güveniyoruz. Bu milletin kararlı duruşu o birliği sağlayacak, o birliğe uymayanları da etkisiz hale getirecek. Ama şunu da ekleyeyim, her vatan savaşı aynı zamanda bir iç savaştır. Yani vatan savaşlarında bütün dünyaya baktığımız zaman yüzde yüz herkesin birlik halinde olduğunun tek bir örneği yoktur.

Muammer Özdilek Bey söylemiş; geçmiş dönemlerde “2000’e Doğru” dergisinde Fırat’ın doğusu, Irak ve Suriye üzerine yazıları vardı, o dönemde yazdığı pek çok şey bugün gerçekleşiyor demiş. O zamanki hükümetlere şunu söyledik: “Fırat’ın üzerine gönül köprüsü kurmamız lazım. Siz o gönül köprüsünü kuramıyorsunuz. Fırat’ın doğusundaki Kürt kökenli yurttaşlarımıza sahip çıkmıyorsunuz, onların hak ve hukukunu savunmuyorsunuz. O nedenle bölücü tavırlar alıyorsunuz.” Biz Türkiye’yi birleştiririz dedik. Fırat’ın doğusunu, batısını gönül köprüsü kurarak birleştiren parti biziz.

Kayseri’den Emrullah Bey: “Hükümetin bunca yanlışı varken Doğu Perinçek sürekli AKP’yi savunmaktadır. CHP’yi bu kadar eleştirmenin Vatan Partisi’ne ne gibi faydası var?” Vallahi ben Vatan Partisi’nin faydası açısından hiçbir olaya bakmıyorum. Tekrar ediyorum, Vatan Savaşı’nın zafere ulaşması dışında bizim kilitlendiğimiz bir amaç yok. Ve o Vatan Savaşı’nı başarıya ulaştırmak için hangi siyasetler gerekiyorsa onu savunuyoruz şu anda. AKP, bütün eleştirilerimize rağmen Vatan Savaşı ile kendisini bütünleştirmiş durumda. Yani vatan savaşında başarısız olursak AKP de gider, bunu çok iyi biliyorlar. Ama Cumhuriyet Halk Partisi maalesef vatan savaşının karşısında; PKK, PYD, FETÖ, Amerika; onlarla aynı mevzide bir tavır içerisinde. Bunu çok net olarak görüyoruz. Zaten yürüyüşlerinde falan da hep hapishanedekileri çıkartmak… O ne? O da vatan savaşına karşı bir tavır. Yani iç cephede de dış cephede de Cumhuriyet Halk Partisi’nin vatan savaşı aleyhtarı bir konumda olduğunu, bugün grup toplantısında “Savaşa Hayır” diye bağırıp durduklarından görüyoruz.

Şeref Kaymaz Bey size ilginç bir mesaj göndermiş; Profesör Şeref Kaymaz. “Sayın Doğu Bey, keşke dini duyguları sağlam biri olarak sizden korkmasak, size oy verebilsek. Ben hükümetin yerinde olsam Mustafa Kemal gibi İstiklal Mahkemeleri’ni yeniden kurardım. Ya siz?” Önce birinci soru: Şu anda öyle bir ihtiyaç yok. Yani savaşın çetin koşulları ne gösterir bilmiyoruz ama şu anda öyle bir ihtiyaç yok ve olacağını da zannetmiyorum. “Dini duyguları sağlam biri olarak sizden korkmasak” diyor; korkması çok büyük hata, çok yanlış. İslam’ın erdemlerine, faziletine, imanına sadık birisinin Vatan Partisi’ne güvenmesi gerekir. Çünkü Vatan Partisi dürüstlüğü, namusu temsil eden partidir. Ve İslam ülkelerini de Vatan Partisi birleştiriyor. Şimdi bakın, İslam ülkelerine karşı kılıç çeken, sözüm ona İslamcı bir yönetim var. Bir türlü Suriye ile barıştıramıyoruz. Geçmişte İran’la sorunları vardı, hâlâ var. Vatan Partisi bütün o İslam ülkelerini kucaklıyor, orada en büyük saygıyla karşılanıyor. Onun için bu kuşkular çok yanlış. 2016 yılının başında Tahran’a gitmiştim, orada bazı toplantılara katıldım. Döndüm, birçok yazı yazdım; yazılarımdan birinin başlığında hafif ironi de vardı: “Tahran’da Tayyip Erdoğan için pazarlık yaptım.” Evet.

Gürsel Güzel Bey diyor ki; o da enteresan, “Nizipli üreticiler, Perinçek hükümete söylediğini yaptırıyoruz, ne olur söyleyin de ovalarımızı, topraklarımızı suyla buluştursunlar. Barak, Tilbaşar ovaları kuruyor, Fırat akıp gidiyor.” Doğru. Bu, bir üretim ekonomisine geçişi planlayan Vatan Partisi için ışık tutucu. Biz ne yapacağız? Türkiye’de bugün tarım ürünleri bile ithal ediliyor; hatta tarım için gerekli olan ilacı, gübreyi de ithal ediyoruz. Bunları Türkiye’de üretebiliriz ve Türkiye’yi tekrar kendi ürettiğiyle giyinen, kendi ürettiğiyle karnını doyuran bir ülke haline getireceğiz. Onun için de o ovalarımızı sulamamız gerekiyor. Aynı zamanda elektrik sorunları var; Mardin’de, Urfa’da tarım üreticilerinin elektrik ödemeleri sorunları var. Hepsini düzeltmek üretim ekonomisinin görevi.

Mehmet Tevfik Güler Bey İstanbul’dan, “Programımız bitmiş” diyor. Öyle mi? Ama bunu yarım bırakmayalım. Can Ataklı Halk TV’deki programında, Zeytin Dalı Harekâtı’nın hükümet tarafından abartıldığını, sanki bir ölüm kalım savaşıymış gibi lanse edildiğini, halbuki bu tür operasyonların yıllardır yapılmakta olduğunu söyledi. Bunu Osman Pamukoğlu Paşa da onayladı. Osman Pamukoğlu Paşa’nın bu onayına hiç katılmıyorum, çok üzüldüm. Yani bir generalin böyle konuşması… Bu harekât, bundan evvel yapılan harekâtlara hiç benzemiyor. Onlar gibi mevzi bir harekât değil; bütün bölgenin ve hatta dünyanın geleceğini belirleyen kapsamda ve önemli bir harekât. Yani bunu önemsiz saymak kadar büyük bir yanlış yok. Bu aynı zamanda vatan savaşına karşı olan bilgisizliği de temsil ediyor. Can Ataklı dostumdur, hayret ediyorum bu tür fikirleri nedeniyle. Bu bir vatan savaşıdır, çok kapsamlıdır. Burada mağlup olduğumuz zaman bunun bedelleri çok ağırdır. Amerika’nın galibiyetinin pususuna yatanları görüyoruz ve hiçbir dostumuza da öyle bir konumu yakıştırmıyoruz.

Teşekkür ediyoruz Sayın Perinçek. Biz teşekkür ederiz, sorularımıza cevap verdiniz. Arada biraz tırmaladık. Bir şey yok, estağfurullah. Rica ederim, hiç öyle bir şey hissetmedim, herhalde şaka yapıyorsunuz. Size de elbette şaka söylüyorum. Size de teşekkür ediyoruz, izlediniz, sorularınızla bizi desteklediniz. Kalan sorular var, ben onları önceki sorularla birleştiriyorum. Sayın Perinçek’e vereceğiz, değerlendireceğiz… Bizim partimiz bütün bu sorulara cevap veriyor. Soru sorarken özellikle telefon numaralarını veya adreslerini yazdırmalarını rica ediyorum, çünkü ancak o yoldan ulaşabiliyoruz. Hepsine çok teşekkür ediyorum, sağ olsunlar. Sevgili izleyiciler, haftaya nerede olacağımızı ben şahsen bilmiyorum, Sayın Perinçek de söylemedi. Buradayız herhalde, İstanbul’da büyük ihtimalle. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.

Paylaş