Çıkış Yolu • 31.05.2017

Çıkış Yolu • 31.05.2017

Sevgili izleyiciler merhaba. Yeni bir “Çıkış Yolu” programıyla daha birlikteyiz. Konuğumuz her zaman olduğu gibi Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek.

Bu akşam öncelikle Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek ile CHP Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun Ankara’daki görüşmelerinde ortaya çıkan sonucu ve bundan sonraki muhtemel gelişmeleri konuşacağız. Ayrıca, belki çoğumuzun dikkatinden kaçmıştır; Iğdır’da 4 Haziran’da bir yerel seçim var. Vatan Partisi lideri Perinçek geçtiğimiz günlerde oradaydı, ben de birkaç gün orada bulundum. Iğdır seçimlerini, oradaki izlenimleri ve tespitleri değerlendireceğiz. Vatan Partisi’nin Iğdır’a neden bu kadar önem verdiğini, yerel politikacıları ve meclisteki diğer partileri şaşırtan performansın sebebini ele alacağız. Yine AKP hükümetinin Amerika ve Avrupa ile son dönemde girdiği yeni ilişki biçimini, NATO’nun Rakka müdahalesine karışmasının ne anlama geldiğini ve diğer güncel başlıkları konuşacağız.

Şimdi isterseniz biraz daha magazinel bir soruyla başlayalım: Beşiktaş’ın şampiyon olacağını ne kadar zaman önce görmeye başladınız?

– Epeydir…
– İlk devrenin öncesinde mi sonrasında?
– Yok, sonrasında… Pardon, ikinci devrenin öncesinde mi?
– Evet, yani son on hafta içinde.
– Peki, ligin birincisi Beşiktaş, ikincisi –yanlış bilmiyorsam, umarım yanlış biliyorumdur– Başakşehir. İkisinin de antrenörü yerli. Bunun bir anlamı var mı?

– Var. Bizim futbolcumuzu onlar tanıyor, bizim futbolumuzu onlar biliyor; o bakımdan başarılı oluyorlar. Türkiye tarihinde dikkat edersek yerli antrenörler genellikle başarılı oldular. Eskiden de Fatih Terimler, Mustafa Denizliler vardı. Şenol Güneş bizi dünya üçüncüsü yaptı, Fatih Terim Avrupa’da ilk dörde götürdü. Milli takımda da yabancı antrenörleri gördük ama yerli antrenörlerle doruklara ulaştık.

– O bilgimle araya gireyim: Dünya Kupası’ndaki başarımız Seul ve Tokyo’daydı galiba. Üçüncülük Şenol Güneş yönetimindeydi, Avrupa Şampiyonası’nda ilk dörde girmek ise Fatih Terim dönemindeydi. Ayrıca Fatih Terim, Galatasaray’a UEFA şampiyonluğunu kazandırdı. Peki, Galatasaray neredeyse o büyük kupadan sonra ciddi bir başarı gösteremedi. Fenerbahçe arada çıkışlar yaptı ama büyük kadrosuna rağmen… Bu seneki kadrosu büyük mü değil mi onu da bilmiyorum ama neden onlar değil de Beşiktaş?

– Galatasaray iki sene öncesine kadar üst üste üç şampiyonluk kazandı. Öyle mi? Haberiniz yok herhalde. Onun için siz “magazin soracağım” diye bilgisizliğinizi fazla ortaya dökmeyin.

Değerli izleyiciler, futbol konusuna girmemin sebebi şudur: Doğu Perinçek bütün bu yoğun uğraşlar arasında, fırsat buldukça değil, adeta fırsat yaratarak hem Avrupa Kupası maçlarını hem Türkiye Ligi maçlarını izler. Hepsini değil ama beni dinlendiriyor, mutlu oluyorum. Futbol kolektif bir oyun ve sonsuz çözüm barındıran bir spor; bireysel sporlar gibi değil. Birinin ayağına top geçtiğinde o kadar çok çözüm yolu var ki; yaratıcılığa zemin veren, heyecan verici bir oyun. Mahalle takımımızın da kaptanıydım.

– Peki, bizim hangi kademedeki futbolcularımız yaratıcılıklarıyla öne çıkıyor? Savunma, orta saha mı, ileri üçlü mü?

– Tabii ki yaratıcılık daha çok ileride. Herkes gole bakıyor. Mesela savunma oyuncuları çok popüler olmuyor; golü kurtaran değil, golü atan meşhur oluyor. Ama oyun kurucular, yani 10 numaralar takımı yöneten isimlerdir. Bizde daha çok bireysel hüner öne çıkıyor. Türk futbolcusu yetenekli ama takım oyununda henüz o kadar gelişmedik. Arda Turan büyük futbolcu; bizim Lefterlerimiz, Metin Oktaylarımız gibi… Genç kuşaklar o dönemleri hatırlamıyor. Mesela 1956’daki Macaristan takımını ezbere bilirdim. O zamanlar dünya futbolunun lideri Macaristan’dı.

– Dün 29 Mayıs’tı, İstanbul’un fethinin 564. yıl dönümüydü. Türkiye’de genel olarak fetih kutlamalarında iki tavır ön plana çıkar; milliyetçi ve muhafazakâr çevrelerde bu önemli bir gündür, sol/laik çevrelerde ise pek öne çıkmaz, hatta eleştirilir. Siz neredesiniz?

– Efendim, İstanbul’un Türkler tarafından fethedilmesi dünya çapında bir olay, bir çağ değişikliğidir. Orta Çağ’dan Yeni Çağ’a geçiş 1453 ile anılır. Rönesans’ın, reformların ve ardından gelen devrimlerin başlangıcı olarak bu fetih alınır. Çünkü İstanbul düştüğünde, Bizans’taki birçok bilim insanı İtalya’ya kaçtı ve Rönesans’ın kuruluşunda önemli roller oynadılar.

– Türkiye’de sol neden bu meseleden uzak duruyor?

– Türkiye’de “sol” dediğiniz, aslında sol değil. Onlar kendi milletlerinin tarihine, birikimlerine, tecrübelerine ve miraslarına yabancı; kopuklar. Bakın, biz 1971-73’te Mamak Cezaevi’ndeyken Orhun Yazıtları’nı, Dede Korkut Destanları’nı okumayan tek bir arkadaşımız kalmamıştı. Hapishane yazışmalarımızda Selcan Hatunlar, Banu Çiçekler, Bamsı Beyrekler eksik olmazdı.

Türk tarihi açısından İstanbul’un fethi olağanüstü önemlidir. Fatih Sultan Mehmet, merkezi bir devlet oluşturdu. Osmanlı padişahları arasında iki-üç tane büyük padişah vardır; biri Yıldırım Bayezid’dir. O aslında “erken Fatih”tir. Stratejik bir bakışı vardı, İstanbul’u kuşatmıştı. Eğer arkadan Timur gelip 1402’de vurmasaydı, İstanbul’u Yıldırım Bayezid alacaktı. Sonrasında bir fetret devri yaşandı ve projeler ertelendi. Nihayetinde Fatih Sultan Mehmet, merkezi bir imparatorluk kurdu.

Machiavelli, meşhur “Hükümdar” kitabını Fatih Sultan Mehmet modelini inceleyerek yazdı. Hâlbuki bizde 11. yüzyılda Nizamülmülk’ün “Siyasetname”si, Kutadgu Bilig gibi muazzam devlet teorileri vardı. Yani biz 11. yüzyılda devlet teorisinde zirvedeydik. Osmanlı’da bilim gelişmedi derler ama aslında pratik muazzamdı. Biz o dönemin pratiğini teorik olarak yeniden inşa etmeli ve anlamalıyız. Yani Divânü Lügati’t-Türk’ü 11. yüzyılda yazmışız. Kutadgu Bilig’i, Atabetü’l-Hakayık’ı yazmışız. Nizamülmülk, Selçuklu veziri olarak Siyasetnâme’yi yazmış. Bakın, 11. yüzyıl o bakımdan Türklerin bilime ve siyaset bilimine katkısı açısından oldukça zengin bir yüzyıl. Fakat şu soru çok önemli: Bu pratiği Fatih zamanında uyguluyorsunuz ama teorisini kurmuyorsunuz; kanunlarını yapıyorsunuz. Âşık Paşazâde’de böyle bir şey var mı? Hayır, bunlar daha erken dönemler.

Fatih’in kanunnamelerini okuduğunuzda, onun bir nevi “teori” olduğunu da düşünebilirsiniz. Yani yeni merkezi devlet projesini hukuk yoluyla inşa etmiştir. Ancak bunun teorik düzlemde bir ürünü olmamıştır; bu da bizim noksanımızdır. Düşünelim, üzerine kafa yoralım. Bu soru çok yerindeydi: “Pratiği yapıyorsun, neden teorisini yapmıyorsun?” İtalya’da bunu yapıyorlar. Machiavelli’nin “Hükümdar” kitabının özeti şudur: Parmağıyla Türkiye’yi gösterir ve “Bakın, Türkler merkezi bir devlet kurdu. Ey Floransa Prensi, sen de İtalya’daki prenslikleri yok et ve merkezi bir İtalyan devleti kur; başka türlü gelişmeyi sağlayamazsın,” der. Machiavelli aynı zamanda “cebir”e, yani devlet zoruna da büyük vurgu yapar. O zor, meşru zor demektir.

Machiavelli, kapitalizmin devlet teorisinin kurucusu sayılabilir. Bazıları İbn-i Haldun’u bu konuda öncül kabul eder, doğru mudur? İbn-i Haldun, Machiavelli’den çok daha üstün bir teorik yeteneğe ve birikime sahiptir. 1300’lerin ikinci yarısı ile 1400’lerin başında yaşamıştır. Kuzey Afrika’da, Tunus’ta, Fas’ta, Mısır’da Berberi devletler ve Türk hükümdarlar tarafından yönetilen Memlukler vardı. İbn-i Haldun, Mukaddime’sinde Marx’ın, Engels’in ve Henry Morgan’ın öncülü sayılabilecek evrimsel düşüncelere sahiptir. Cansızdan canlıya geçişi, tek hücreliden insana doğru tekâmülü Darwin’den 400 yıl önce dile getirmiştir. Tabii bu sadece İbn-i Haldun’da yok; İslam’daki Mu’tezile ekolü gibi akılcı bilim insanlarında da bu görüşler mevcuttur.

***

Efendim, 4 Haziran’da Iğdır’da il genel meclisi seçimi var. Önceki meclis birtakım usulsüzlüklerin tespiti üzerine feshedildi. Yani sadece BDP’li ya da HDP’li değil, diğer partilerden seçilen üyelerin de üyeliği düştü. Iğdır’a birkaç gün evvel gittim, dolaştım ve diğer parti mensuplarıyla görüştüm. Herkesin ortak tespiti şu: “Ne oldu birdenbire Vatan Partisi buraya bu kadar önem verdi ve muazzam bir güç yığdı?”

Dünya önem veriyor, biz neden vermeyelim? Iğdır, Türkiye’nin Asya’ya uzanan elidir, en doğu ucudur. Iğdır, İran ve Azerbaycan ile sınırımızda kritik bir noktadır. İpek Yolu buradan geçiyor. Türkiye’nin Çin, Hindistan ve Orta Asya ile bağlantısını kesmek isteyen Amerika, buraya bir kama gibi girmeye çalışıyor. Amerika’nın “ikinci İsrail” projesi, Suriye’nin kuzeyinden başlayıp Kars, Ardahan ve Iğdır’a kadar uzanıyor. Ben buna “Kürdistan” demiyorum çünkü Amerika’nın silahıyla kurulan bir yapıyı Kürt kardeşlerimize yakıştırmıyorum; onlar da bu projeyi desteklemiyor.

Vatan Partisi olarak 1990’lardan beri Avrasya projesini geliştiriyoruz ve Iğdır’ın önemini vurguluyoruz. Iğdır’ın pamuğu, domatesi, kayısısı, hayvancılığı çok önemlidir. Çünkü vatanı orada üreten insanlar bekliyor. Eğer pamuk ekemezseniz, hayvan otlatamazsanız insanlar şehirlere göç eder ve o bölge Amerika’nın planlarına elverişli hale gelir. Tarım desteklerini kaldırırsanız, özelleştirmelerle tarıma dayalı sanayiyi yok ederseniz vatan bütünlüğünü koruyamazsınız. Iğdır, tarım ile vatan bütünlüğünün tam birleştiği yerdir.

Halkın bize yönelmesi anlamında yeni bir durum gözlemliyoruz. İnsanlar Turgut Özal politikaları sonucunda tarımın nasıl yıkıma uğradığını yaşayarak gördü. Vatan Partisi, sistemin partisi değildir; sistemle mücadele eden bir partidir. Iğdır’ın her ilçesinde; Aralık’ta, Tuzluca’da, Karakoyunlu’da örgütlüyüz. Gittiğimiz her yerde, her kesimden büyük bir sevgi ve ilgi görüyoruz. Toplumlar sistemden koparken Vatan Partisi’ne yöneliyorlar. İnsanı heyecanlandıran, çok güzel ve sıcak insanlar; onlarla bir arada olmak mutluluk verici. Vatan Partisi açısından yeni gördüğüm durum; biraz önce söylediklerinize ek olarak, ilk defa bu kadar yaygın ve çok sayıda —tahminimce yüzlerle, belki binden fazla— kadının evlere girmesidir. Bir gün bir eczaneye gittim, HDP’lilerin eczanesiymiş. Orada “Bizim eve kadar gelmişler” dediler. “Ne oluyor bu Vatan Partisi’nde?” diye şaşırmışlardı. Sonra çok arkadaşımız üye oldu. HDP’den, MHP’den, AKP’den ve Cumhuriyet Halk Partisi’nden katılan insanlar oldu. Ergenekon Mahallesi muhtarımız dahil, sürekli yeni üyeler yapıyoruz. Ümit Bey de bizim birinci sıra adayımız.

Iğdır’da eskiden beri arkadaşlarımız vardı ama şimdi kitleselleşme başladı, bu çok önemli. Örgütümüz uzun süredir var, önder arkadaşlarımız orada görev yapıyordu; ancak şimdi tüm ilçelerde ve Melekli gibi beldelerde örgütlenmeye başladık. Her yerde parti binalarımız ve levhalarımız var. Seçime tam listeyle katılan üç partiden biriyiz; biz, AKP ve HDP. MHP ve CHP tam liste katılamıyor, bu çok ilginç. Partimize doğru büyük bir yöneliş söz konusu ve bu yöneliş her kesimden geliyor.

Melekli Belde Başkanlığımızda Merkez Karar Kurulu üyelerimizden Gürsel Karataş, Şule Perinçek ve Fatoş Güden gibi kadın arkadaşlarımızla birlikte çalışıyoruz. Iğdırlılara büyük bir güven duyuyoruz; onlar Türkiye’nin önünü açacak ve Türkiye’ye ışık tutacaklar. AKP iktidarının artık sonu gözüktü. 5 Haziran sabahı Iğdır, Türkiye’ye yeni bir güneş armağan edecek. Her gittiğimiz yerde vatandaşlarımızı dinledik; hepsi çiftçi, hepsi hayvancı. Aralık tarafında hayvancılık biraz daha kuvvetli. Iğdır’da birleşeceğiz ve Türkiye’yi birleştireceğiz. Bizim sloganımız bu. Iğdır’dan Amerikan planına son vereceğiz.

Iğdır seçimlerini konuşmaya devam ediyoruz. 6 köy ve 3 ilçeye gittik. İnsanların bir numaralı talebi tarım ve hayvancılık sorunlarının çözülmesi. Eskiden orası bir pamuk havzasıydı, artık pamuk ekilemiyor çünkü Amerikan ve Yunan pamuğu limanlarımıza iniyor. Sulama kanalları eskimiş; oysa su bol, dağlardan karlar eriyor, iki metre kazsan su fışkırıyor. “Burayı ekelim, biçelim, ucuz mazot verilsin” diyorlar. Mazot İran’da 75 kuruş, burada 4,5 lira. İran Büyükelçisi Devlet Abadi ile çok iyi dosttuk. Bize, “Türkiye Amerika’nın taşeronluğunu yapmasın, biz size petrolü, mazotu İran piyasasından %17 daha ucuza verelim” diyordu. Eğer Vatan Partisi yönetimde olursa, mazotu 1 liranın altında bir maliyetle çiftçiye sunarız ve Türk tarımı şahlanır.

Bir de Bağkur sorunu var. Küllük köyünde 65 yaşında emekliliği eleştiren emeklilerle konuştuk; “Biz 65 yaşından evvel ölüyoruz zaten” diyorlar. Bu toprakları bırakmak istemiyorlar ama gençler göç ediyor.

Ermeni soykırımı iddiaları konusunda da çok hassaslar. Koçkıran köyünde köylüler bizi Ermenistan sınırındaki dikenli tellere kadar götürdüler; oradan Erivan gözüküyor. Dedelerinin minareden atıldığını, havuzların kanla dolduğunu anlatan canlı tanıklıklar var. Bu mesele orada teorik değil, yaşanmış bir acı.

Tuzluca’da köylülerle konuşurken “Traktör alamıyorsanız birleşin” dedim. “Mesele para değil, toprağı işleyince maliyeti kurtarmıyor, mazot ve ilaç çok pahalı” dediler. Çözüm basit: İran sınırındaki duvarları yıkacağız. Serbest ticaret olacak. Çiftçiyi dünya piyasasıyla rekabet edememekle suçluyorlar ama Amerika kendi çiftçisine büyük destek verirken, bizim çiftçimizin rekabet etmesi mümkün mü?

Iğdırlıların diline gelince; hepsi halk ozanı gibi, şiirsel ve akıcı bir Türkçe ile konuşuyor. Sözlü edebiyat geleneği hâlâ canlı. Okullarımızda Yunus Emreleri, Pir Sultan Abdalları okutsak, bizim gençlerimiz de böyle güzel konuşur.

Aralık ilçesindeki toplantılarımızda çok sayıda muhtar, tanınmış siyasetçilerin akrabaları ve emekçi garsonlar partimize üye oldu. Iğdırlıların dürüst, başı dik, özgüvenli ve sevgi dolu insanlar olması beni çok etkiledi. Beklentimiz gerçekleşti; halka dayanan, kitleselleşmiş bir Vatan Partisi oluştu. Şule Perinçek ve diğer arkadaşlarımızla kadın toplantıları yaptık. Fotoğrafçı arkadaşımız Alpay Tuğlu, Ermeni meselesine dair fotoğraflarıyla bu mücadeleyi anlatıyor. Iğdır’da bu konulara karşı çok büyük bir duyarlılık var çünkü onlar o acıları bizzat yaşamışlar. Her ailenin hayatında kanlı, acılı bir taraf vardır. Müziğimiz ne? Azerbaycanlı Alim Kasımov’un “Gitme Gitme Gel” parçası. Yönetmenimizden rica edelim, hazırsa dinleyelim. (Parça biter) Tekrar merhaba, çok güzeldi, kesilmesini istemedik. Alim Kasımov ve kızı Fergane… İsmini notlarımda bulamamıştım, beni bağışlayın. Hanımefendi, yani Fergane Hanım da çok güzel söyledi.

Azerilerin sanatta, özellikle müzikte büyük hünerleri vardır. Bunu Sovyetler dönemiyle mi izah edeceğiz, yoksa öncesi mi var? Bir kere bu, Oğuz destan ve müzik geleneğine dayanıyor; bu çok önemli. Üzerine Sovyetler Birliği döneminde önemli bir müzik bilimi ve kültürü eklediler. Niyazi Beko gibi çok büyük bestecileri var. Orta Asya’ya, Uygur bölgesine baktığımızda Türklerin müzikte ne kadar ileri olduğunu görüyoruz. Çin kaynaklarında, bizim “Sema”ya benzeyen, dönerek yapılan Türk danslarından bahsediliyor. Orta Asya’dan gelen bir gelenek bu.

Azerbaycan’da halk müziğini orkestrasyona tabi tutmuşlar. Bizde de çok seslilik var; rahmetli Nesimi Çimen, üç telli curayı çok sesli çalardı. Orta Asya’da türkü söylemeye “ırlama” deniyor; o bozkır müziğindeki hırıltı şeklinde çıkarılan sesler çok etkileyici. 1990 yılında Azerbaycan’a gittiğimde şaşırarak öğrendim; köylerdeki kızların çeyizinde piyano var. Köroğlu operası, Leyla ile Mecnun gibi eserler, Türk müzik birikimiyle Sovyet teknik olanaklarının birleşimiyle ortaya çıkmış. Bizim, halk müziğimizi geliştirme ve renklendirme anlamında Azeri Türklerinden öğreneceklerimiz var. Uygur dansları da bizim oyunlarımıza olağanüstü benziyor. Sizin Azeri müziğini sevdiğiniz belli, eşiniz Şule Hanım’ın da Azeri oyunlarıyla bir ünsiyeti var; çok güzel oynadı.

Iğdır bizim gönlümüzü açtı; insanlarının sıcaklığı, candanlığı, yiğitliği… Iğdır Ovası yiğitlerin harman olduğu, vatansever bir yuvadır. Kürdüyle, Türküyle Türkiye’nin nöbetini tutan, birbirine kaynaşmış çok değerli bir halkımız var. Hiçbir gerginlik yok, dükkânlar, sokaklar ayrı değil. Vatan Partisi olarak “Iğdır’da da birleşir, Türkiye’yi birleştiririz” sloganıyla seçime girdik. Orada tam bir beraberlik var. Biz aynı milletiz, ayrımız gayrımız yok. Türk milleti ırksal bir tanım değildir; imparatorluk kültürüyle birleşen, kaynaşan bir millettir.

Ayın 25’inde Ankara’da, Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu ve heyeti partimizi ziyarete geldiler. Hafızaları tazelemek bakımından o görüşme sonrası yapılan açıklamalara bir bakalım. (VTR izlenir)

Değerli izleyiciler, tekrar merhaba. Konuşmalar uzundu ama hatırlanması bakımından orijinalinin seyredilmesinde fayda gördük. CHP ile görüşmelerinizden sonra “olumlu” bir hava esiyor, bu ciddi bir yakınlaşma işareti mi? “Ümitli bir görüşme” diyeyim. Ümitli olmaya mecburuz; Türkiye millet olarak üretimden ve vatan bütünlüğünden yana huzur isteyen bir noktada. Hâlâ AKP iktidarının sonunun geldiği görüşündeyim. Seçim verileri ve ekonomik gidişat bunu gösteriyor. Bizim bir hükümet seçeneği yaratmamız lazım.

Basın bu görüşmeyi iyi anladı. Hürriyet gazetesinin “HDP hassasiyeti” başlığı önemli. Çünkü HDP ile beraber bir hükümet seçeneği yaratamayız. Türkiye’nin terör sorunu var ve bu sorunu yaratanlarla birlikte hükümet kurulamaz. HDP ile kim beraber olursa o kaybedecek; Türk milletinin buna oy verme ihtimali yok. Milliyet gazetesindeki “Yeni hükümet acil görevdir” başlığı ile Hürriyet’in başlığı birbirini tamamlıyor. Biz bu görüşmeyi işbirliği için, sonuç itibarıyla Türkiye’nin ihtiyaçlarına yanıt veren yeni bir hükümet seçeneği için önemsiyoruz. Aynı gün Sayın Güneri Cıvaoğlu’nun bu sayfada, Milliyet gazetesinde bu görüşmeyle ilgili çok önemli bir yorumu çıktı. Orada diyor ki: “PKK’nın gölgesi altında bir girişime hiç kimse oy vermez.”

HDP ile birlikte… Sormam lazım: Bir, HDP faktörünü iki saniyeliğine unutun lütfen. %49 zaten %51’i geçmeye yetmiyor. İkincisi, bunun içinde HDP var. Kaç puan olduğunu bilmiyoruz. Dolayısıyla her hâlükârda “hayır” bloku bir araya gelse bile buradan bir hükümet çıkmıyor. Bakın, biz hayır blokunun bir araya gelmesine karşıyız; gelmeyeceği için karşısınız. Biz Vatan Partisi olarak terörün temizlenmesini Türk milletinin birinci meselesi olarak görüyoruz. Bugün Türkiye’nin sorunlarını sıralarken birinci sıraya vatan bütünlüğünü ve huzuru, ikinciye üretim ekonomisini, üçüncüye komşularla iş birliğini koyuyoruz. Vatan bütünlüğü ve huzura kavuşmak birinci mesele olduğuna göre, Vatan Partisi olarak hiçbir şekilde HDP ile yan yana bir girişimin içinde bulunmayız. Bunu ilan ediyoruz.

Ama yalnız biz değil ki; Türkiye’nin ezici çoğunluğu, o %49’un çoğunluğu da böyle düşünüyor. Diyelim ki %49, bazı CHP’lilerin ileri sürdüğü gibi bir güçse, bir bloksa, o %49’u kimse bir araya getiremez. Sayın Meral Akşener’i, Sayın Yusuf Halaçoğlu’nu, Sayın Ümit Özdağ’ı, Sayın Sinan Oğan’ı, Milliyetçi Hareket Partisi’nin tabanını, ülkü ocakları başkanlarını ve Vatan Partisi’ni hangi büyük kudret HDP ile yan yana bir cephe içinde toplayabilir? Deniz Baykal mı toplayacak? Sayın Sinan Oğan’la, Meral Akşener’le konuşsunlar; CHP yöneticileri o milliyetçilerle, ülkü ocaklarıyla konuşsunlar; kabul ettirme şansları var mı? Vatan Partisi de kabul etmez. Dolayısıyla “hükümet olabiliriz” diyerek %49’a bel bağlamak yanlıştır. Çünkü anayasa oylamasında bir şeye “hayır” demek için oluşan o %49’luk blok, hükümet kurmaya ya da seçim kazanmaya gelince öyle bir gerçekliğe sahip değildir. “Evet”, bir program uygulamak için başka bir zemin lazım.

Biz “PKK’yı temizleyeceğiz” diyoruz. Siz PKK’yı meclise soktunuz, şimdi bir de hükümete mi sokacağız? HDP, PKK değil mi? En yanlış şey, Amerika’nın “YPG-PYD PKK değildir” söylemini benimsemektir. HDP yöneticileri ne diyor? “Biz sırtımızı PKK’ya dayıyoruz” diyorlar. O dönemki yöneticiler açıkça dağlara sırtımızı dayıyoruz diyerek bunları söylüyorlardı. PKK’nın silahı ve gücüyle olmuyor mu bunlar? Hiçbir zaman “Biz PKK’yı mahkûm ediyoruz ve PKK’ya karşıyız” demediler. Burada milletin aldanmasına yol açacak bir şey içinde olmayalım, millet bunu görüyor zaten. O bakımdan %49’u bir araya getirecek sihirli bir güç yok, bu yapay bir şey.

Sizin CHP ile görüşmenizde esas vurgunuz bu muydu? Tabii, bizim vurgumuza lüzum yok, Hürriyet’in vurgusu bu. Bakın, Hürriyet gazetesi kocaman orta sayfada bu vurguyu yaptı. Ben ertesi gün gazeteleri görünce, “Tamam,” dedim, “bu görüşme hakikaten gerekli sonuçları vermiş ve kamuoyunda son derece olumlu, yapıcı izler bırakmış.” Cumhuriyet Halk Partisi’nin bunu anlayacağına güvenmemiz lazım. Eğer biz hükümet olacak, iktidar olacaksak başka bir yolu yok. Güveniyoruz; güvenmeden hiçbir iş yapılmaz ki. Her şey ortada ve süreç o güveni de getirecek.

Sayın Kılıçdaroğlu kuşkusuz çok çeşitli çevrelerle görüşecek. Bize göre Milliyetçi Hareket Partisi’nin bugünkü yönetimiyle de görüşmek lazım. O ortam oluşursa biz de görüşürüz, yolları arayacağız. Neden arayacağız? Milliyetçi Hareket Partisi gibi Türkiye’nin milliyetçi bir partisi neden Tayyip Erdoğan’la iş birliği yapsın? Mesela bugün ne çıktı ortaya? Sayın Devlet Bahçeli NATO’ya tavır alıyor, Sayın Tayyip Erdoğan NATO’yu savunuyor. Peki, hayır diyen Sayın Oğanlar, Sayın Yusuf Halaçoğulları ve tabanı vatansever olan, daha çok yoksula, emekçiye, köylüye, çiftçiye, esnafa dayanan Milliyetçi Hareket Partisi, niçin Türkiye’nin önündeki süreçte bir millî hükümetin oluşmasına katkıda bulunmasın? Bence bulunacak. Kendimizi %49’a kapatmak çok yanlış. Çünkü 49’un içinde beraber hükümet kuramayacağımız unsurlar var. Öte yandan %51 denenin içinde de beraber hükümet kuracağımız önemli bir çoğunluk var. Vatan Partisi, Cumhuriyet Halk Partisi ve Milliyetçi Hareket Partililer, o AKP tabanındaki muhafazakâr-milliyetçi kesime ve MHP tabanına yönelmeden hükümet kuramazlar. Biraz aritmetik bilmek ve o kuvveti yaratmak lazım. İki temel gerçek var: Bir, HDP ile beraber olan kaybeder; bu önümüzdeki seçimin kanunudur. İki, bizim hükümet kurmak için…

– Bir soru soracağım, sonra araya gideceğiz. MHP içinde muhalifler ile Devlet Bahçeli arasında mücadeleler var. Orada sizin taraf tutmanız çok yanlış olmaz mı?
– Şimdi, birincisi; mevcut CHP yönetiminin HDP ile olmayacağına ikna olması lazım. İkincisi; Devlet Bahçeli’nin ve MHP yönetiminin işaret ettiğiniz noktaya gelmesi lazım. Bunlar zor, mesafe ve zaman isteyen şeyler ama siz buna rağmen “AKP iktidarının sonu gelmiştir” diyorsunuz. Bunu ara sonrası konuşalım.

*

Sevgili izleyiciler, tekrar merhaba. “Çıkış Yolu” devam ediyor. Konuğum Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek. Programın başında AKP iktidarının sonuna gelindiğini ve bir hükümet seçeneği yaratılması gerektiğini söylemiştiniz. Bunun için CHP yönetiminin “HDP ile olmaz” demesi ve mevcut MHP yönetiminin projenize evet demesi gerekiyor. Bunlar zor işler değil mi?

– Tarihte kolay şeyleri tarih yazmaz. Tarihe baktığımız zaman ne kadar zor işlerin başarıldığını görürüz. Büyük devrimcimiz Mustafa Kemal önderliğindeki İstiklal Savaşı’mız, Cumhuriyet devrimimiz buna örnektir. Başka milletlerin tarihinde de Fransız Devrimi, Sovyet Devrimi var. Çin’in yaptığı işe bakın; 1949’da dünyanın en yoksul, 200-300 milyon insanın aç olduğu ülkeyken bugün dünyanın en büyük üretici ülkesi oldu, Amerika’yı geçti. 1950’lerden bugüne, 65 yılda bunu başardılar. O dönemlerde kimse inanmıyordu, alay ediyorlardı.

Bizim 1930’lardaki başarımıza bakalım. Türkiye, 10 yıl boyunca dünyanın en hızlı kalkınan iki ülkesinden biriydi. Diğeri Sovyetler Birliği’ydi. İki tane planlı, halkçı, kamucu ekonomi… CHP yönetimi bu işe “evet” der mi? Ben CHP adına burada konuşmayı doğru bulmam, kendi terbiyemize uymaz. Cumhuriyet Halk Partisi kararlarını kendisi verecektir. Ama Türk milleti adına konuşayım; Türk milleti kesinlikle Tayyip Erdoğan’a karşı bir hükümet seçeneğinin arkasında olacaktır. Türkiye vatan bütünlüğünü sağlayacak, huzura kavuşacak. Borçlanma ekonomisiyle artık devam edilemez; Amerika değil kim gelirse gelsin, üretim ekonomisine geçmek zorunda. Bu üç maddeyi önüne koyan bir hükümet kaçınılmaz olarak kurulacaktır.

Tayyip Erdoğan yönetimi bile Türkiye’nin ihtiyaçları nedeniyle buraya doğru itiliyor. Kim derdi 30 bin FETÖ’cünün ordudan tasfiye edileceğini, on binlerce insanın hapse atılacağını? Ama Türkiye’nin mecburiyetleri onları buraya zorladı. Eskiden “Açılım” döneminde vazgeçmeleri gerektiğini söylediğimizde bize gülüyorlardı, “Amerika müsaade etmez” diyorlardı. Bakın, artık Amerika’nın müsaade etmediği şeyler oluyor Türkiye’de. Rusya ile iş birliği, Asya’da merkezî bir yer, NATO’nun sorgulanması… Artık Türkiye, Amerika’nın izin alanının dışına çıkmaya başladı çünkü başka türlü yaşama şansı yok.

HDP ile bir hükümet seçeneği yaratılamaz. Cumhurbaşkanlığı seçimi, hükümet seçimi demektir. HDP ile beraber olduğunuzda İçişleri Bakanlığı’nı mı, Milli Savunma Bakanlığı’nı mı onlara vereceksiniz? Bu gerçekle herkes yüzleşecek. Diğer yandan Milliyetçi Hareket Partisi’ne gelince; o ülkücü çerçevenin içinden Türkiye’ye bakarsanız sorunları çözemezsiniz. CHP’nin içinde, kendi iç çelişmelerine hapsolursanız yine çözemezsiniz. Türkiye’den bakarsanız sorunlar çözülür. Ve Türkiye’nin sorunlarını çözemeyen güç erir gider. Bu, Vatan Partisi için de, MHP için de, CHP için de, AKP için de geçerlidir. Bugün Aydınlık gazetesinin başlığına bakın: Devlet Bahçeli NATO’ya tavır alıyor. Bu bir sürecin başlangıcıdır. Tayyip Erdoğan ise NATO’ya daha farklı bakıyor; orada da bir tavır var, onu da görelim. Yani Türkiye’nin ihtiyaçları AKP’yi bile NATO’ya tavır almaya zorluyor. Ama sonuç itibarıyla Devlet Bahçeli o konuda ve başka konularda Tayyip Erdoğan’dan farklı düşünmeye ve bir çizgi belirlemeye başladı. Bunu görmeden siyaset yapılmaz, Türkiye’de çözüm üretilmez.

Siz sonuç itibarıyla nesiniz? Hepimiz bir kuvvet yaratmalıyız ki hükümet olalım. O kuvveti nereden yaratacağız? Uzaydan, Avrupa’dan veya Asya’dan ithal edemeyeceğimize göre Türkiye’nin içinden yaratacağız. Onun için burada “olmayacakları” söyleyelim: %49’dan hareket ederek hiçbir şey olmaz. Önce bunu koyalım. İçinde hedef olduğu için mi? Evet, hedef olduğu için. O bir başlangıç noktası değil, iniş noktasıdır. %49’dan başladığınız an etrafınızda kimseyi göremezsiniz. Başlangıç noktanız 49 değil, 29’dur. Ve 29’dan da 51’e gidemezsiniz; 29’dan 19’a, 9’a aşağı gidersiniz.

Ama “Türkiye’nin ihtiyaçlarını karşılayacağım, vatanın bütünlüğünü sağlayacağım, üretim ekonomisine geçeceğim ve komşularla iş birliği yapacağım” derseniz, isterseniz %1’den başlayın; %52, %53, %55, %60, %80’e kadar gidersiniz. Onun için Türkiye’nin önündeki programı koyacaksınız. Tıpkı Atatürk gibi. Atatürk nereden başladı? Türkiye bir İstiklal Savaşı verecek, bağımsız olacak ve emperyalizme teslim olmayacak. Atatürk bu yola çıktığı zaman neydi? Çanakkale’nin muazzam kahramanı olsa da o zaman sadece bir mirlivaydı. Yani bugünkü karşılığıyla bir tuğgeneral/tümgeneraldi. Ama onun üstünlüğü, Türkiye’nin önündeki süreci görmesiydi. Hangi güçleri toplayarak bu işin başarıya ulaşacağını ve Anadolu’da bir hükümet kurulması gerektiğini gördü. Bakın, tek başına! “Anadolu’da bir hükümet kurulmadan İstiklal Savaşı verilemez” dedi.

Amasya’ya geldiği zaman, 16-19 Haziran tarihleri arasında, Ankara’dan Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa ve Konya’dan diğer komutanlar geldi. O Amasya toplantısında Atatürk, “Anadolu’da bir hükümet-i muvakkate (geçici hükümet) kurmamız lazım” dedi. Hepsi, “Padişahımızın hükümeti var, İstanbul hükümeti var, ne demek Anadolu’da geçici hükümet?” diye karşı çıktı. Ama ne oldu? Döndü dolaştı, Haziran 1919’dan bir yıl geçmeden, 23 Nisan 1920’de Ankara’da geçici değil, temelli bir hükümet kuruldu. İşte tarihi okumak, süreci okumak bu demek. Etrafınızda çok önemli bir güç olmasa bile, Atatürk gibi süreci okuyup ikna etmelisiniz.

Erzurum’da kongre yaptık, Şark vilayetlerini topladık. Sivas’a geldik, umum genel kongre yaptık. Sivas Kongresi’nden sonra çok önemli bir ikinci komutanlar toplantısı var: Heyet-i Temsiliye toplantısı. O toplantıya bakıyorsunuz; Kazım Karabekir, Rauf Orbay ve bütün generaller orada. Atatürk der ki: “Bir parti kurmamız lazım, partisiz olmaz.” “Hayır” derler. “İstanbul’da Meclis-i Mebusan toplanmalı” derler. Atatürk, “İstanbul’da toplanırsa İngiliz ona el koyar, orada bir vatan savaşı örgütlenemez, Anadolu’da bir hükümet lazım” der. Nitekim 16 Mart’ta İngiliz İstanbul’u işgal eder, Meclis-i Mebusan’ı dağıtır ve herkes Ankara’ya gelmek zorunda kalır.

Ali Fuat Paşa’nın bilinmeyen hatıralarında der ki: “Anadolu’ya çıktık, biz paşalar şunu söylüyorduk: Hemen bir ordu örgütlememiz lazım. Atatürk dedi ki: Ordu değil, önce orduya komuta edecek bir hükümet, bir siyasi merkez lazım. Hepimiz muhalefet ettik ama o haklı çıktı. Çünkü Büyük Millet Meclisi orduları düşmanı denize döktü.”

Günümüze gelelim. Türkiye’nin önündeki sorunları ve yolu görürseniz, o yola uygun çözümler üretirsiniz. Bütün zorluklar aşılacak çünkü Türkiye’nin vatan bütünlüğü kaçınılmazdır. Borçlanma ekonomisi iflas ettiğine göre üretim ekonomisine geçmek de kaçınılmazdır. Komşularla iş birliği yapmadan Türkiye’nin güvenlik veya ekonomi sorunu çözülmez. O zaman bu üç mecburiyeti önünüze koyacaksınız, bayrağı açacaksınız. “Gelin ey millet ve milletin partileri, bu üç mecburiyet temelinde bir hükümet seçeneği yaratalım” diyeceksiniz. Göreceksiniz, bu kaçınılmaz olarak büyüyecek. İster erken seçim yapsınlar, ister geç; Türkiye bu programa gelecek. Bizim görevimiz de o hükümeti bugünden hazırlamak.

Türkiye’nin buraya geleceği çok açık. Vatan Partisi bugün çığ gibi büyüyor; işçisi, çiftçisi, esnafı, zanaatkarı herkes geliyor. Artık şunu konuşmaya başladılar: “Vatan Partisi’nden başka çözüm kalmadı.” Neden? İşte demin saydığımız program ve bu konuda verdiğimiz güven.

Peki, AKP’ye neden mesafeliyiz? AKP’nin bu işi tamamlamada çok önemli tıkanıklıkları ve ayağında prangalar var. Programından ve bağlantılarından geliyor. Beşar Esad düşmanlığından, 2002’de Amerika projesi olarak getirilmesinden geliyor.

Bugün Türkiye’de iki tür mevzilenme var. Bir, vatan savaşı temelinde strateji üretenler; iki, “Cumhuriyet” temelinde mevzilenenler. Türkiye’nin bugün esas mevzilenmesi Cumhuriyet değil, vatandır. Bugün birinci öncelik Cumhuriyet değil vatandır. Aynı İstiklal Savaşı gibi; Atatürk işin başında “Cumhuriyet” diye bayrağı açsaydı, o süreç yürümezdi. Önce vatanı kurtardı, sonra Cumhuriyet geldi. Siyaset, öncelikleri sıralamaktır. Bugün “Önce laiklik, önce Cumhuriyet” derseniz, Amerika’nın istediği o çıkmaza girersiniz. Ama “Önce vatan bütünlüğü” derseniz, toplumun %85-90’ıyla birleşirsiniz.

AKP düşmanımız değil, rakiptir. Tayyip Erdoğan düşmanlığıyla Türkiye’de hiç kimse hiçbir sorunu çözemez; bu ancak Amerika’nın planlarına hizmet eder. AKP de Fırat Kalkanı’nda, FETÖ ile mücadelede olumlu cephede yer alan bir güçtür. Ama onun dayandığı noktadan işi ileri götürme şansı yoktur. Suriye ile iş birliği yaptığınız an PKK meselesini bitiriyorsunuz. Suriye ile iş birliği, Rusya ve İran ile de sorunları çözmek demektir. Amerika ne kadar YPG’ye silah verirse versin, Türkiye sahada Suriye ile birleştiği an Amerika’nın bütün planları yerle bir olur. İşte bizim görevimiz, bu hükümeti bugünden hazırlamaktır. Avrupa’yla sorun yaşamak istemiyor. Bence de doğru bir şey Avrupa’yla sorun yaşamamak. Ama mesela NATO’nun Suriye’ye müdahalesine Türkiye’nin de onay vermesini ben çok ciddi bir hata olarak görüyorum. Ciddi değil, vahim bir şey. Ben deminden beri onu söylemiyor muyum? O yüzden sizin sorunuzun cevabı da burada. Tayyip Erdoğan’lar evet, 24 Temmuz’da… NATO müdahale ediyor. Dışarıdan bir kuvveti bölge işlerine çağırdığımız her yerde biz zarar gördük. Şimdi Amerika Birleşik Devletleri’nin Orta Doğu’daki varlığı Türkiye’nin bölünmesine yol açar. Yani Amerika’nın Kürdistan planı çok açık; İkinci İsrail. Hani Amerikan silahıyla Kürt devleti kurulmaz, değil mi? İşte bu kadar anti-Amerikan laflar ettikten sonra gidip NATO’yu davet etmek… Müsaade edin. Bakın, NATO’yu davet etmek AKP’nin çıkmazını ifade ediyor. Demin sordunuz ya bana, “Niçin AKP ile beraber bir hükümet projesi yapmıyorsunuz?” diye. Çünkü AKP’nin çıkmazları var. İnşallah o çıkmazlardan vazgeçer, o ayrı mesele. Ama şu anda söylediğiniz durum, AKP’nin çıkmazını yansıtıyor.

AKP’nin başka bir çıkmazı da üretim ekonomisine geçme kabiliyetinin olmamasıdır. Çünkü bir hakim zümre oluşturmuş; sıcak para komisyoncularından, ihale rantçılarından, devlet sırtından ceplerini dolduranlardan ve tarikat rantçılarından oluşan bir zümre. O hakim zümreyi sırtından atamaz ki; kambur gibi bir şey. Bir insan sırtındaki kamburu kesip atabiliyor mu? AKP artık kamburlu bir partidir. O kamburlu bir partiyle Türkiye’yi yönetme şansı yoktur. Evet, 24 Temmuz’da PKK’nın üzerine yüründü, olumlu. Ondan sonra Fırat Kalkanı, olumlu. FETÖ’nün üzerine gidildi, olumlu. Ama onlar hep Vatan Partisi’nin programıydı. Vatan Partisi onu oraya getirdi veya Türkiye’nin ihtiyaçları bunlar. Vatan Partisi, Türkiye’nin ihtiyaçlarını temsil eden partidir. Ancak şimdi öyle bir kamburu var ki, oradan daha ileri adımlar atması ve bu sürece cevap verme şansı yok. Türkiye’nin sırtından AKP’yi atması lazım. Kambur demiyorum çünkü AKP bir yük.

İlginç bir yol… Referandumdan önce AKP’nin de içinde olduğu bir iktidardan söz ediyordunuz, şimdi AKP’siz bir iktidardan bahsediyorsunuz. Bakın, o geçici. Milli seferberlik hükümeti diyorduk, bugün de geçerli. Aralık ayında peş peşe büyük terör eylemleri oldu. O terör eylemlerini Türkiye’nin tek başına AKP iktidarıyla çözemeyeceği gözüktü. İkincisi, Türkiye ekonomisi öyle bir yere gidiyor ki; bakın cam işçileri Gebze’de, Lüleburgaz’da, Trakya’da, Anadolu’da ayağa kalktı, işçi hareketi başlıyor. Türkiye ekonomisi önemli çıkmazlar içerisinde. Dış ticaret açığı öyle bir noktaya gelmiş ki, Türkiye çarkı çeviremiyor. Burada bir milli direnme ekonomisine ve o ekonomiyi hayata geçirecek geniş çaplı bir hükümete ihtiyaç var. Milli seferberlik hükümeti her an önümüze çıkabilir, o ayrı bir şey. Ama seçime geldiğiniz zaman, o milli seferberlik hükümetinde herkes var; AKP de var, CHP de var, MHP de var, Vatan Partisi de var. Stratejik olarak Türkiye’nin önündeki çözüme seçimle bir hükümet yaratmak gerekirse, o zaman AKP’siz bir hükümet söz konusu olacaktır. Ondan sonra meclis kurulur, orada tekrar çeşitli çözümler gündeme gelebilir. Ama o çözümler üç maddelik bir programa dayanmak zorunda: Vatan bütünlüğü, üretim ekonomisi, komşularla iş birliği.

Şimdi sizin bu CHP ile görüşmelere devam kararı aldığınız söyleniyor. Bu inisiyatif CHP’den geldi. Onlar bize şeref verdiler, çok mutlu olduk. Biz de Cumhuriyet Halk Partisi’ni ziyaret edeceğiz, onu da belirttik. Görüşme turuyla ilgili şunu söyleyeyim; CHP yönetiminin kendi kafasında bir program var. Sizin ifade ettiğiniz üç maddelik hükümet programı için ayrı bir görüşme turu başlatmayı düşünüyor musunuz? Tabii, eninde sonunda onları yapacağız. Şu anda zamanlama çok önemli. Sayın Bahçeli, nezakete uymayan siyaset ve devlet adamı nezaketine sığmayan çeşitli ifadeler kullandı ama biz hiçbir şekilde ona karşılık vermedik. Çünkü önümüzde milleti birleştirmeye, vatan bütünlüğü ve üretim ekonomisi için geniş bir birlik sağlamaya ihtiyacımız var. Görüşmeyi reddedebileceğimiz hiçbir insan yok. Ama o görüşmeler laf olsun diye değil, gerçekten hükümet seçeneğini oluşturmaya hizmet etmeli. Bakın, Sayın Beşar Esat’la görüşüyoruz. Rusya’yla, Suriye’yle, İran’la, Çin’le görüşmelerimiz olmasaydı Türkiye bugün bu noktada olmayacaktı.

Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun seçimleri yapıldı. Tayyip Erdoğan daha önce Beştepe’de kabul ettiği hakim ve savcıları tebrik etmişti. Şimdi o tebrik ettiği kurumu değiştirdi ve büyük bir ihtimalle çok ciddi bir partizan kurul oluşturdu. Nereden biliyorsunuz? Bilmeden niye konuşuyorsunuz? Ama şuna baktıktan sonra ben bunu demekten kendimi alamıyorum; tebrik ettin, demek ki beğeniyordun, demek ki doğru yoldaydı. Niye değiştirdin? Onu Tayyip Erdoğan’a sorun. Ama şunu söyleyeceğim: Yargıyla bu süreçte kimse çok fazla oynayamaz. Türkiye PKK ile, FETÖ ile mücadele ediyor. Bunlar Amerika’nın silahlı örgütleri. Bunlarla mücadele ederken kimse yargıyla öyle kolay oynayamaz. Tayyip Erdoğan istediği adamları getirdi, yargıya hakim oldu; kurşun asker gibi oradan kaldırır, buraya koyar… Bunu yapamaz. Yapamayacağını göreceksiniz. Bazı müdahaleler olacaktır ama PKK’nın ve FETÖ’nün temizlenmesi konusunda devletin bir görev bilinci var. Türkiye’nin bu ihtiyaçlarından koptuğunuz an devrilir gidersiniz.

Türk yargıcı diye bir şey var, Cumhuriyet yargıcı diye bir şey var. Mülakatla alınan adam ağır ceza reisi olana kadar 25 yıl geçecek. Bunlar ezbere söylenen sözler. O adamlar da bu ülkenin evlatları. Hepsi Tayyip Erdoğan’ın mülakatla aldığı adam olarak kalmayacak. Ayrıca Türkiye’de toplam 13 bin civarı hakim ve savcı var. O insanlar da bu ülkenin insanları; hepsine “AKP’nin adamlarıdır” diyemeyiz. Ben Türkiye’ye ve Türk yargıcına güveniyorum. Yargıtay ve Danıştay’da yapılan temizlik son derece isabetliydi; o temizlik AKP iktidarı zamanında oldu. Her iktidar yetkilerini kuvvetlendirmek, kendini tahkim etmek ister ama herkesi kuşatan bir Türkiye gerçeği vardır. İktidarlar, hükümetler kendi istediklerini her zaman yapamazlar. Bunu geçmişte de gördük. Bizi hapse attılar, Türk ordusunu hapse attılar; Türkiye’yi böleceklerdi. Biz o mahkemelerde, “Bu duvarları yıkacağız, çıkacağız” dediğimiz zaman benimle alay ediyorlardı. Ne oldu? Bizim dediğimiz oldu, o duvarları yıktık. Şimdi de söylüyorum; Türk yargıcı üzerinde kimse istediği gibi bir tahakküm kuramaz. Onları herkes istediği gibi, kurşun asker gibi belirleyemez; bunu çok iyi bilelim. Kaldı ki Danıştay ve Yargıtay oluşmuş durumda, orayla kimse oynayamaz. Yönetmenimle irtibatımı kaybettim, ses duyamıyorum. Yani en sonunda Yargıtay… Bakın, uzun zamandır yargıda alınan kararlar esas olarak doğru kararlar. Bekleyelim, görelim. Sizin dediğiniz mecburiyetleri dikkate alalım.

Şişecam grevini soracaktım. Bakanlar Kurulu tarafından ertelendi ama işçiler ve sendika, yaratıcı yöntemlerle kendilerince bir direniş geliştiriyorlar. Onlarla beraberiz. Vatan Partisi olarak kıdem tazminatına getirilen sınırların karşısındayız; Bakanlar Kurulu da bu amaçla toplanıyor. Bu konuda işçimizle beraberiz. Yürüttükleri direniş ve eylemlerin hepsi sonuna kadar haklı, sonuna kadar hukukidir ve Türkiye’nin geleceğiyle ilgilidir.

Burada AKP iktidarının çıkmazlarını yine görüyoruz; işçi sınıfını ve emekçileri karşısına almak zorunda kalıyor. Borçlanma ekonomisinin gelip dayandığı duvarlarda ne oluyor? Kaynak lazım. Hemen işçinin kıdem tazminatına el atıyorlar yahut çeşitli vergi yükleriyle esnafın, zanaatkarın sırtına binmeye çalışıyorlar. Oralardan kaynak üretmeye çalışıyorlar. Ama Vatan Partisi buralarda çok önemli direnme mevzileri, odakları ve kaleleri yaratacaktır. Türkiye’de kesilmesi gereken bir şey varsa, o sıcak para komisyoncularının gelirleri, faizler ve rantlardır; onların kesilmesi gerekiyor. O zaman Türkiye bir üretim ekonomisine geçebilir.

Yönetmenimiz bir not göndermiş; geçen yılın rakamıyla Türkiye’deki toplam hakim ve savcı sayısı 14.665. Gerçeği öğrenmeye çalıştım, bir iddiada bulunmuyorum; aklımda 25 bin gibi kalmış. 14 bin 600, güzel. Muhtemelen bu sayı, tasfiyelerden sonra daha da düşmüştür. Burada önemli olan şu: Kimse 14 bin 600 yargı mensubunun tamamını biçip yerine başka bir şey koyamaz. Yeni hakimler, savcılar; Yüksek Kurul’a, Yargıtay ve Danıştay’a dokunamaz. Kanunlar var.

Bence o konu belli bir noktaya gelmiştir. Türk yargısı güvenilir bir yargı, bunu söylüyorum. Sürekli yargı aleyhine, sürekli kuşkular… “Her tarafı Tayyip Erdoğan yönetiyor” deniliyor. Bakın, ben size bir şey söyleyeyim; bu yargı Tayyip Erdoğan’ı da yargılar. Ben bu yargıya güveniyorum ve güvendiğim hep doğru çıkıyor. Şurada şu oldu, burada bu oldu falan olabilir ama Fethullah Terör Örgütü ile bağlantılı olarak öyle bir temizlik oldu ki… Yanlışlar da var, o ayrı mesele ama sonuç olarak bugün Türk yargısı, Cumhuriyet yargıçlarının ve Cumhuriyet savcılarının ezici çoğunlukta olduğu bir yargıdır. Yeni alınanlar ne olacak? İlk önce hakim yardımcısı, savcı yardımcısı olacak; Posof’a, şuraya, buraya gidecek. On sene sonra yerleri değişecek. Biz iktidara geliyoruz…

Türkiye’nin geleceğine güvenelim. Hulusi Akar’la ilgili tartışmayı konuşacaktık ama süremiz kalmadı. Türk ordusunun komutanlarına karşı yürütülen kampanyalar çok büyük yanlıştır. Bu kampanyalar Amerika merkezlidir; esas itibariyle Türk ordusunun savaş yeteneğini kırmak ve komutanlara güveni sarsmak için yapılmaktadır. Bunlar iğrenç kampanyalardır ve bunları mahkum ediyoruz. Bu kampanyaları yürüten ve kendisine “ilerici” diyen merkezler de bunu ilerici oldukları için değil, FETÖ ve Amerika bağlantıları nedeniyle yapıyorlar. Başka türlü o kampanya yapılmaz. “Türk ordusu batığa saplandı” diyenler, “Türk ordusu dağları bombalıyor, PKK’ya karşı mücadele etmiyor” diyenler aynı merkezlerdir. Bunların hepsi yalan çıktı. Komutanın geçmişiyle uğraşıyorlar; komutan bugün savaşan bir ordunun başında. Bunlar ancak düşmanın psikolojik harekat dairelerinde planlanır.

Savaşan bir ordunun komuta kademesine, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin benimsediği ve olurunu aldığı atamalar yapılır. Ancak sizin böyle bir yetkiniz yok; sürekli o komutanları kötülemeye, yıpratmaya çalışıyorsunuz. Bunu yapanlar kim? Biraz kurcalayın; hepsi sonuç itibariyle Amerika bağlantılı, FETÖ bağlantılı ve PKK’yı meclise sokan, HDP üzerinden çözüm üretmeye çalışan adamlardır. PKK’yı siyasette belli konumlara getirmek isteyenler, aynı zamanda Hulusi Akar düşmanlığı ve Türk komuta kademesine karşı psikolojik harekat yürütüyorlar.

Bugün Avrasya’dan ve Iğdır’dan bahsettik, ona uygun iki kitap seçtim: Birisi Mehmet Bedri Gültekin’in “Batı Asya Birliği” kitabı. Türkiye’nin komşularıyla birlik olması gerektiğini anlatıyor; haritada 6 ülke var, Lübnan’ı da katmamız lazım. Diğeri de dostumuz Alexander Dugin’in “İnsanlığın Ön Cephesi Avrasya” kitabı. Bu da Rusya’daki Avrasyacıların hem Avrasya projesini anlatıyor hem de Türkiye’ye bakış açılarını, Türkiye’yi stratejik bir dost olarak gördüklerini ifade ediyor. Tabii onlar da süreç içerisinde kendilerini değiştirdiler, dönüştürdüler.

Değerli izleyiciler, biraz gecikerek programımızı kapatıyoruz. Sayın Perinçek’e teşekkür ediyoruz. Sorularımızı cevapladığı için arada bir kızdırdık. Kızacak bir şey yok. Sonraki programda buluşmak dileğiyle, hoşça kalın.

Paylaş