Çıkış Yolu • 10.07.2020

Çıkış Yolu • 10.07.2020

İzlediğiniz için teşekkür ederim. Merhabalar, “Çıkış Yolu” programı ile karşınızdayız. Ulusal Kanal’da bu program bir alışkanlık oldu. Aslında yayını Ulusal Radyo ile ortak yapacaktım ancak bu sefer ortak yayınımız yok. Zira geçen salı yine Çıkış Yolu programını yaptığımız gün, programa başladıktan sadece 5 dakika sonra bir yangın badiresi atlattık. Göz bebeğimiz Ulusal Radyo maalesef yandı. Bir yandan hasarı giderme çalışmalarını yürütüyor, bir yandan da elimizden geldiğince yayınlarımızı sürdürmeye çalışıyoruz. Programımız yarım kalmıştı, “Devamını getirelim, yarım kalmasın” dedik ve bunun için toplandık.

Stüdyomuza hoş geldiniz Sayın Mustafa Albayrak. Hoş bulduk, teşekkürler. Gazeteci Sayın Cem Küçük, siz de hoş geldiniz. Hoş bulduk Oğuz Bey. Skype bağlantısıyla Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek de yayınımıza katılıyor. Sayın Perinçek, hoş geldiniz. Merhaba, hoş bulduk.

Üzücü bir günde açıyoruz yayınımızı. Bugün Sakarya’da bir patlama daha yaşandı. Havai fişek taşıyan bir tır infilak etti; üç askerimiz şehit oldu, altı vatandaşımız yaralandı. Sayın Perinçek, bu konuda değerlendirmelerinizi almak isteriz. Buyurun.

Saygıyla anıyoruz, Allah’tan rahmet diliyoruz. Yaralılarımızın bir an önce iyileşmesini yürekten diliyoruz. Şehitlerimiz çok kıymetli. Vatan hizmetinde canlarını vermek, milletimize adanmışlık; bize esin ve güç veriyor. Tabii kayıp da o kadar büyük. Saygıyla anıyoruz onları.

Ben de gerek bugün Sakarya’da şehit olan üç askerimizi, gerekse geçtiğimiz hafta cuma günü havai fişek fabrikasında patlama sonucu vefat eden işçi kardeşlerimizi, emekçilerimizi rahmet ve saygıyla anıyorum. İnşallah daha etkin tedbirler alınır ve bu tip müessif kazalara şahit olmayız. İnsan kendi barış zamanındaki, yani hazer alanındaki bu tip kayıplar karşısında daha çok üzülüyor.

Bugün İçişleri Bakanımızdan bir haber aldık; ajanslara da düştü. O fabrika bir daha açılmayacak, kapatılacak. İşçiler için elbette uygun bir yol bulunacaktır. Fabrika sahiplerinden Yaşar Coşkun tutuklandı, babası adli kontrolle serbest bırakıldı. Bu, son dört yıldaki beşinci patlama. Bu kişilerin havai fişekle ilgili bir iş yapmamaları lazım. Yedi insanımız hayatını kaybetti. Bütün uyarılara rağmen tedbir almamışlar, bu hadise o yüzden meydana geldi. Tekrar ölen işçilerimize ve askerlerimize Allah’tan rahmet, yaralılarımıza acil şifalar diliyorum.

Konumuza dönelim. Sosyal medyayı, İstanbul Sözleşmesi’ni ve Z kuşağı tartışmasını konuşmak istemiştik. Sosyal medyadan başlayalım. Sayın Perinçek, son dönemde, özellikle pandemiyle birlikte hijyen hassasiyeti arttı. Bunu sosyal medyaya uyarlarsak; sosyal medya hijyenik mi? Sebebi nedir sizce?

Efendim, sayın katılımcılar Cem Küçük ve Mustafa Albayrak Beyleri, ayrıca izleyicilerimizi saygıyla selamlıyorum. Sosyal medya maalesef kirli bir alan, hatta zehirlenme tehlikesinin son derece yüksek olduğu bir mecra. “Sosyal” ismi çok aldatıcı; aklımıza insan, toplum geliyor. Ancak orada insanlık dışı olan her şey serbest ama insanlık sanki yasak gibi.

Diyelim ki Sayın Cem Küçük veya Sayın Mustafa Albayrak sosyal medyaya girdiğinde terbiyeyi ve insanlığı temsil ediyorlar. Fakat sosyal medyanın insana verdiği hava, “Buraya girerken terbiyenizden, insanlığınızdan vazgeçeceksiniz” der gibi. Biraz pankreas güreşine benziyor; kırmak, ısırmak, çiğnemek, onurları ve şerefleri ayaklar altına almak serbest. Sanki birisi dikte ediyor: “Doğu Perinçek, Cem Küçük veya Mustafa Albayrak olarak giremezsin, buranın kurallarına uyacaksın.” Sosyal medya insana kimlik değiştiriyor. Kuvvetli kişilikler için buna boyun eğmek söz konusu değil ama çok edepli, geleneklerimize bağlı insanların oraya girdiğinde kimlik değiştirdiğini görüyoruz. Sosyal medyanın böyle ideolojik bir cenderesi var. Gençler üzerinde baskısı çok yoğun.

Açıkçası sosyal medya, hakim ideolojik sistemin, yani Atlantik merkezli sistemin kontrolünün çok güçlü olduğu bir alan. Nazım Hikmet’in meşhur “Rotatifler yalan söylüyor” şiiri gibi, bugün “Sosyal medya yalan söylüyor” diyebiliriz. Sistem, kendi değerlerini oradan dayatıyor. Dikkat ederseniz sosyal medyada sanki biz Türkler yokuz, Müslümanlık yok. Sanki Türklükten veya Müslümanlıktan vazgeçerek giriyoruz. Batı değerlerinin hakim olduğu bir alan. Eğer toplum içindeki hijyenden, temizlikten şerefi, haysiyeti, insan sevgisini anlıyorsak, orada temizlikten eser yok. Çamurun içine giriyorsunuz, ne kadar dikkat ederseniz edin üzerinize çamur bulaşıyor.

Sayın Albayrak, tekrar iyi akşamlar. Ben de sosyal medyadan girmek istiyorum. Sayın Genel Başkan, yaklaşık 50-55 senedir Türkiye’de siyaset yapıyorsunuz. Öğrenci liderliğinden başladınız, 68 kuşağının en önde gelen lideri olarak isminiz geçiyor. 70’lerden günümüze her dönem vardınız. Bu 50-55 senenin önemli bir kısmını da hapislerde geçirdiniz. Siyasetin her türlü çilesini çektiniz.

Bu esnada medyada birçok kırılma anına şahit olduk. 1968’de TRT yayına başladı, 80’lerin başında renkli televizyona geçtik, 1990’da özel radyo ve televizyonlara izin verildi. 2000’lerden sonra da sosyal medyayla tanıştık. Sosyal medya hariç, önceki tüm bu medya kırılmalarında kanuni düzenlemeler getirildi. 1990’da özel radyolar ve televizyonlar ilk başladığında bir keşmekeş vardı; kimin ne yaptığı belli değildi. Yoğun tartışmalardan sonra yasal düzenlemeler getirildi ve herkesin konumu belli oldu.

Bugün de sosyal medyaya, bu çamura bir temizlik getirilmek isteniyor. Sayın Cumhurbaşkanımız “Sosyal medyayı düzenlememiz gerekiyor” dediğinde, “kapatmak” ifadesi kastı aşan bir anlamda yorumlanmıştı; İletişim Başkanı Sayın Altun zaten bunun bir düzenleme olduğunu açıkladı. Gazetede yazı yazan bir yazar ağzına geleni söyleyemiyorsa, sosyal medyada da söyleyememeli. Bu bir müdahale değil, çeki düzendir. Siz şahsen böyle bir düzenlemeye karşı mısınız?

Efendim, sosyal medya da Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenlik alanıdır. Devlet yasalarını koyar; can güvenliğini, mal güvenliğini ve insan onurunu korur. Türkiye’nin herhangi bir metrekaresinde suçların serbestçe işlendiği bir alan yoktur, sosyal medya da o metrekarelerden biridir. “Burada devlet yok, hukuk yok, orman kanunu var” demek çok yanlış.

Biz burada dört kişi sohbet ediyoruz; belli bir terbiye ve hukuk çerçevesindeyiz. Sosyal medyaya girince hukuk da terbiye de yok oluyor; böyle bir şey olamaz. Türkiye Cumhuriyeti kanunlarının geçerli olduğu bir alan haline getirmek şarttır. Suçlunun yakasına yapışamıyorsunuz; takma adlar, başka kimlikler, yurt dışı kaynaklı hesaplar… Oraya müdahale etmek, Türk devletinin egemenliğinin tüm hakimiyet alanlarında geçerli olması anlamını taşır. Sultanahmet Meydanı’nda nasıl sövemezseniz, sosyal medyada da sövemezsiniz. Bir köy kahvesine nasıl herkes edebiyle giriyorsa, orada da öyle olmalı. Suç işlendiğinde jandarmanın gelmesi kadar doğal bir şey olamaz. Ondan sonra şehirde polis gelir. Ama sosyal medyada ne jandarma var ne polis. Yani bunu hiçbir şekilde kabul edemeyiz. Onun için sosyal medya alanının da düzenlenmesi son derece yerinde. Ben o “kapatma” kelimesini duyduğum zaman, o kelimenin bir dil sürçmesiyle söylendiğini hemen anladım. Yani kötü niyet yoktu. Orada kapatma diye bir şey düşünülemez. Türkiye’nin geldiği noktada herkes bilir ki sosyal medyanın kapatılması mümkün değil. Nasıl gazeteler, televizyonlar kapatılamıyorsa, sosyal medyanın da kapatılması diye bir olasılık yok. Sayın Cumhurbaşkanı’nın da böyle bir şey kastetmeyeceğini bütün makul insanlar bilirler. Ama düzenlenmesi bence kesinlikle gereklidir.

Kendim de bu olaylarla hep karşılaşıyorum. Orada sürekli sövme, sayma, hakaret, iftira, yalan serbest. Savcılığa başvurduğunuz zaman; o kişiyi bulana, yakalayana kadar zaman geçiyor ve çoğunlukla da bulamıyorsunuz. Sahte kimliklerle, sahte hesaplarla giriliyor. O bakımdan hesap sahiplerinin kim olduğunun bilinmesi, yani ilan edilmese bile en azından T.C. kimlik numarasıyla hesap açtırılması gerekiyor.

İkincisi, bu sosyal medya kuruluşlarının Türkiye’de temsilciliklerinin olması ve dolayısıyla o kuruluşların sorumlu olması şarttır. Televizyonlar, gazeteler (Sabah, Hürriyet, Milliyet, Aydınlık, Vatan gibi) hepsi sorumlu; ama o sosyal medya kuruluşları sorumlu değil. Amerika’da, İngiltere’de olan bu düzenin Türkiye’de olmaması kabul edilemez. Zaten dünyada temsilcilik açmadan bu faaliyetleri yürütmeye izin veren ülke çok az. Aynı zamanda sosyal medya hesaplarını açanların kimler tarafından açıldığı, kamu makamları tarafından bilinmeli. Bu düzenlemelerin şart olduğunu düşünüyorum.

Zaten yeni bir kanuna ihtiyaç yok; Türkiye Cumhuriyeti kanunları insan haysiyetini ve insan haklarını koruyor. Kişiye karşı suçların cezalandırılması için yaptırımlar mevcut. O bakımdan ceza açısından belki yeni düzenlemelere gerek yok ama suçun takibi ve sorumlulukların belirlenmesi açısından bazı yeni düzenlemelerin gerekli olduğu gözüküyor. Bu, hürriyete kesinlikle müdahale değil; tersine hürriyet ancak düzen içerisinde olabilir. Ormanda hürriyet yoktur. Hürriyet teorisi toplumumuzda maalesef yanlış yorumlanmaya başlandı. Güvenlik ve düzen olmayan yerde hürriyet olmaz. Devlet olacak, devletin kurduğu bir düzen olacak; siz o koruma ve güvence altında özgürlüklerinizi yaşayacaksınız. Eğer bu güvence yoksa “gücü gücü yetene” düzeni oluşur; her türlü hakaret ve kanunsuzluk yapılır. Özetle, düzenleme şarttır.

Efendim, bazıları “Biz kimliğimizi açıklamak istemeyiz” diyor. Bu, aynı zamanda kişiliksizliği de ifade eder. Bir fikrimiz varsa onu cesaretle ortaya koyacağız. Fikrimizi söylemekten korkarsak bir ülkede özgürlük olmaz. “Bir şey söylersek kapımıza polis dikiliyor” gibi iddialar ise yaşadığımız gerçekle örtüşmeyen, abartılı söylemlerdir.

Dünyanın hiçbir yerinde sonsuz özgürlük, “demokrasiyi kafama göre kullanayım” şeklinde bir metodoloji yoktur. Mesela Twitter’da İspanya’nın, Fransa’nın ilgili birimleri var ve orada özellikle kriminal suçlar veya milli güvenliği ihlal eden tipolojilerle alakalı takipler yapılıyor. Bizim devletimiz de sosyal medyada PKK veya FETÖ propagandası yapanları izliyor. Sosyal medyadaki sahte hesap ve troll sorunu, Twitter ve Facebook’un Türkiye’de ofisinin bulunmamasından kaynaklanıyor. Mahkemeye veriyorsunuz, IP adresi vermiyorlar. Ancak Amerika’da milli güvenliği ilgilendiren bir ihlalde sosyal medya hesaplarına girilip işlem yapılabiliyor.

Sosyal medya aynı zamanda dipsiz bir kuyu. İnsanlar, ideolojilerine veya inançlarına ters bir şey söylendiğinde kin kusabiliyor. Akıl, izan gidiyor; başka bir kişiliğe bürünüyorlar. Sosyal medya mecrası dezenformasyonun yoğun olduğu bir yer. Ancak sosyal medyanın faydaları da var. 90’larda kitap ve gazetelere ulaşmak zorken, şimdi telefonla dünyanın her yerinden bilgiye, arşivlere, anlık haberlere ulaşabiliyoruz. Biraz okuyan, YouTube’u, sosyal medyayı iyi kullanan, dil bilen biri kendini ileri seviyede geliştirebilir.

Sonuç olarak; sosyal medya kuruluşları Türkiye’de ofis açmalı, vergi vermeli ve suçun takibinde savcılık makamlarına yardımcı olmalıdır. Türkiye üçüncü dünya ülkesi değil, bölgenin en güçlü ülkesidir. Öte yandan, geçmişin değerli yayınlarının (2000’e Doğru, Aydınlık, Teori vb.) dijital ortama aktarılması, hafızamızın korunması açısından büyük önem taşıyor. Bu yayınların dijitalleşmesi, yeni nesillerin de bu birikimden istifade etmesini sağlayacaktır. Nükleer enerji, emperyalist amaçlarla da kullanılıyor. Amerika; Japonya’ya atom bombaları atarak dünya üzerinde nükleer bir şantaj ve tehdit ağı oluşturabildi. Ancak diğer taraftan, dünyadaki çeşitli silahları vatanınızı korumak, bağımsızlığınızı muhafaza etmek ve başı dik yaşamak için kullanmak zorundasınız. Düşmanın denizaltısı varsa bizim de olacak, helikopteri varsa bizim de olacak.

Sosyal medyada da milli mecralar yaratmak aynı derecede önemlidir. Instagram, Facebook gibi yabancı şirketlerin yanında; bizim Türk şirketlerimiz, Türk mecralarımız olmalıdır. Bunlar Türkiye için birer güvenlik aracıdır. Bu nedenle devletin bunu himaye etmesi ve teşvik etmesi şarttır. Sosyal medyada iddialı olmak büyük sermaye gerektiriyorsa, Türk girişimcilerinin ve devletin bu konuda adım atması lazım. Millilik meselesine şimdiye kadar çok girmemiştik; daha çok birey ve insan hakları açısından konuyu ele almıştık. Fakat bu, başka bir boyuttur. Kişiliğimizden daha önemli olan Türk milletidir, vatanımızdır, Türkiye Cumhuriyeti devletidir; tarihimiz ve geleneklerimizdir. Sosyal medya, bu değerlerin hedef alınabildiği veya çiğnenebildiği bir alandır; orada da kuvvetli olmamız gerekir. Nasıl Türk Silahlı Kuvvetleri veya Türk polisi güvenliğimizi sağlıyorsa, istihbarat, haberleşme ve iletişim alanında da hem kamu hem de özel sektör olarak milli değerlerimizi ve haberleşme gücümüzü temsil eden kurumlarımız olmalıdır.

Olayın bir de ekonomik boyutu var. Twitter, Facebook ve Instagram gibi mecraların tamamı Türkiye’de çok ciddi paralar kazanıyorlar ancak vergi ödemiyorlar. Facebook Türkiye’de temsilcilik bulunduruyor fakat Twitter’ın bulundurmadığını biliyorum. Hatta Twitter’ı bu yüzden 2014 yılında hükümet kapatmıştı; fakat Anayasa Mahkemesi, CHP’nin başvurusu üzerine alelacele bir kararla Twitter’ın kapatılmasının özgürlükleri kısıtladığını belirtti. Böylece Türkiye’den dünyanın parasını kazanan, tek kuruş vergi ödemeyen ve Türkiye Cumhuriyeti makamları bilgi istediğinde “Sizi tanımıyoruz” diyen bir “sosyal medya emperyalisti” ile karşı karşıya kaldık.

Bu hem Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı büyük bir saygısızlık hem de olağanüstü bir vergi kaybıdır. Türkiye’de yaklaşık 10 milyon Twitter hesabı var; aktif kullanıcı sayısı 2 milyon bile olsa, bu insanlar üzerinden ciddi bir kazanç sağlanıyor. Kapitalizmin merkezinden, San Francisco’dan yönetilen bir kuruluş, Avrupa ülkelerinde ofis açıp vergi öderken, Türkiye’ye üçüncü dünya ülkesi muamelesi yapmaktadır. Oysa ben Uganda’ya malzeme sattığımda parasını ve vergisini ödüyorum. Twitter, Türkiye halkının sırtından para kazandığına göre vergisini de ödemelidir. Bu sebeple Türkiye, tıpkı Çin ve Rusya’nın yaptığı gibi kendi yazılımlarını geliştirmeli; yerli Twitter’lar, yerli Facebook’lar oluşturmalıdır. Tabii ki isimleri farklı olacaktır; bu konuda çabalar başladı ama nedense yeterince rağbet görmedik. Kendi yazılımlarımızla sosyal medyamızı oluşturmamız gerektiğini düşünüyorum.

Vergi kanunlarımıza göre, Türkiye’den muazzam gelir elde eden bu şirketlerin, dilimler halinde %60’a kadar yükselen oranlarda vergi ödemeleri gerekir. Bu durum, Türkiye Cumhuriyeti’nin kendi topraklarındaki egemenliği meselesidir. Temsilcilik açmaları mecbur kılınmalıdır; Türkiye’den elde ettikleri gelir, Türk vergi kanunlarına tabi olmalıdır. Kanun çıktığında, bu şirketler de o kurallara uymak zorunda kalacaklardır.

Son bir soru olarak; kamusal alanların ve kişilerin sosyal medyaya gereğinden fazla önem atfettiğini düşünüyorum. Bu durum, eleştirdiğiniz alanların cazibesini artırmıyor mu? Cazibesini artırmanın bir zararı yok. Sosyal medyayı yazılı veya görsel basın gibi, fikir alışverişinin, sanatın ve iletişimin yapıldığı bir pazar gibi düşünmek gerekir. Burayı vebalı bir alan gibi görmek yanlış olur. Mesele, bu alanın insan haysiyetine, vatanımızın bağımsızlığına ve egemenliğine uygun şekilde düzenlenmesidir. Kamu makamlarının bu alanla ilgilenmesi çok yerindedir. Hükümetimizde de bu yönde bir düzenleme ihtiyacı oluşmuştur ve önümüzdeki günlerde hızla hayata geçirilecektir.

Z kuşağı tartışmasına gelirsek; İpek Özbey’in Z kuşağı üzerine yaptığı söyleşiyi dikkatle okudum. 10 ile 35 yaş arasını kapsayan bu gençlik, önceki kuşaklardan oldukça farklı. İletişim kopukluğu yaşanması doğal, çünkü her kuşağın kendi dönemi var. Eskiden babalarımız bize kendi gençliklerini anlattığında bir etki etmezdi, şimdi biz de 90’ları, 80’leri anlatırken aynı durumu yaşıyoruz. Gençlerin dünyası; tüketim alışkanlıkları, teknoloji kullanımı ve yaşam biçimi olarak bizden çok farklı. Onlar dijital dünyanın içine doğdular; futbolla veya klasik siyasetle bizim kadar ilgili değiller. Bu kuşakla iletişim kurmak bazen zor olsa da onları anlamaya çalışmak, neyden hoşlandıklarını ve nasıl bir dünyada yaşadıklarını görmek gerekiyor. Oyun oynuyorlar mesela. Neydi o? PUBG miydi, PAMCİ miydi? Öyle bir şey işte. Bakıyorsun, 8-9 saat boyunca bunu oynuyorlar. Şimdiki çocuklara “Doğu Bey’in 1992’deki yarısı” desem, onlara hiçbir şey ifade etmiyor. Eskiden “MİT raporu” dediğimde büyük tartışmalar kopardı, şimdi bunun bir karşılığı yok. Ama biz çocukken böyle şeylere meraklıydık, öğrenirdik. Bu biraz anne-baba eğitimiyle ilgili.

Dünyada da durum farklı değil. Geçenlerde CNN’de Al Gore’u izledim; Bill Clinton’ın yardımcısıydı. Harvard’da enerji üretimi üzerine bir konferans vermiş. “Çocuklar dinlemiyor, kimsenin umurunda değil,” diyor. Sonra Kanye West ile ilgili bir şey söylemiş, o an herkes kulak kesilmiş. Harvard’dakiler bile böyle; oysa orası en zor öğrenci kabul edilen, en iyi üniversitelerden biri. Kitaplara bakalım; Shakespeare’in kitapları artık çok satmıyor. Marquez gibi isimler bizim zamanımızda daha çok okunurdu. Şimdiki neslin yeni romanları, yeni filmleri var. Mesela Netflix’teki “Dark” gibi dizileri ben izleyemem, 15 dakikada sıkılırım. Ama “Bunu neden izliyorsun?” diye genci suçlayamam; onun dünyası bu. O frekansa girmek bizler için artık geçti ama anlamak lazım.

Kuşaklar değişebiliyor; mesela milliyetçi duygular hepsinde aynı oranda olmayabiliyor. AK Partili bazı arkadaşların çocuklarının farklı yönlere savrulduğunu görüyoruz. Cübbeli Ahmet’in kızı düğün yaptı ya; “Kızıma müdahale edemedim,” dedi. Cübbeli, böyle bir düğüne normalde ölsen karşıdır; kadınlarla yan yana gelmez, oturmaz. Ama kızı gidip o düğünü yaptı. Artık çocuklara söz geçirmek eskisi gibi değil.

Babaların çocuklarıyla zıtlaşmasını da görüyorum. Benim babam 70’lerde, 80’lerde, 90’larda Ecevitçiydi; 91’de son kez Ecevit’e oy verdi. Sonra bir anda Erbakan’a oy vermeye başladı. Türkiye’de böyle bir kuşak var; Ecevit’ten Erbakan’a, Erbakan’dan Ecevit’e geçen bir kitle. Bence onlar aslında aynı insanlar. Hayata bakışlarında, vatanseverliklerinde, uluslararası meseleleri yorumlamalarında büyük farklar yok. Biri daha dindardır, biri daha az dindardır; hepsi bu. Ama solcu babaların sağcı, sağcı babaların solcu çocukları oluyor. Doğu Bey de eskiden sağcıydı, 60’larda Demokrat Parti çevresindeydi. Hepimizin yetiştiği ortam; vatanseverlik, halka bağlılık ve Atatürk devrimlerine bağlılıktı. Şimdi sağ-sol ayrımını Fransız Devrimi’ndeki gibi yapmak da zor; bugünkü tanımlar çok karmaşık.

***

Sayın Erbakan ile Ecevit arasında Türkiye’ye ve dünyaya bakışta bir fark var mıydı? Bence ikisi de bu topraklara bağlı, milletinin değerlerini koruyan insanlardı. İkisini de yakından tanıma fırsatım oldu. Aralarındaki geçişler çok doğal çünkü ikisi de halka yabancı olmayan bir siyaseti temsil ediyordu. Erbakan Hoca da vatansever, insana son derece saygılı bir insandı. Onunla hapiste de yattık; insani ilişkileri çok güçlüydü. Ziyarete geleceği zaman bile bir gün önceden haber verir, nezaketini bozmazdı. Tahliye olduktan sonra her bayram 20 kilo baklava yollardı. Türkeş Bey bir keresinde, “Kıskanıyorum, bize gelmiyor, size geliyor,” diye takılmıştı. İnsanlar yakından tanıyınca önyargılar kırılıyor.

***

Z kuşağına gelince; kimileri onların “kurtarılamayacağını” söylerken, kimileri onları göklere çıkarıyor. Kuşak farkı olması çok doğal. Benim endişem, insani ilişkilerin azalması, gençlerin sadece internet üzerinden sosyalleşip “madenileşmesi”. Bir köy kahvesindeki sıcaklığın, sohbetin yerini telefonların alması insanı yalnızlaştırıyor. Fakat öte yandan modern araçları kullanmaları, dünyayı tanımaları büyük bir zenginlik. Bizim onlara öğretmemiz gereken şey, sevginin, aşkın ve yüz yüze iletişimin kıymetidir. Onların dünyaya açılma becerilerinden biz de öğrenmeliyiz ama insani değerlerimizi koruyarak. Z kuşağı dediğimiz kitle, aslında sanıldığı gibi vatanından, milletinden kopuk değil; son derece sağlıklı, dinamik ve geniş ufuklu bir gençlik geliyor. Türkiye Gençlik Birliği, Türkiye Liseliler Birliği ve diğer gençlik örgütlerinde gördüğümüz üzere; vatanını ve milletini kaybetmiş, ipini koparmış bir gençlik gelmiyor. Bunu önemle belirteyim. Aslında olması gereken, hepimizin özlediği o cennet gibi bir dünyadır; baskının, ezilmenin olmadığı; eşitliğin, kardeşliğin, paylaşımın ve sevginin esas olduğu bir dünya. Bizim bu değerleri gelecek kuşaklara aktarmamız çok önemlidir. Geleneklerinden kopmuş kuşaklar yerine; toplumumuzdaki birbirine bağlanma, dayanışma, sevgi, yardımlaşma ve komşuluk gibi millî değerlerimizi Z kuşağına aşılamalıyız. Onlarda da bu değerleri görüyoruz.

Çoklu baro meselesine gelince; tabip, eczacı veya mühendis odaları gibi meslek kuruluşları devlet dışı kuruluşlardır. Kamu tüzel kişiliği olan bu yapılar, derneklerden veya diğer sivil toplum örgütlerinden farklıdır. Bu yüzden siyasi hayatımızda büyük önem taşırlar ve bunları düşmana kaptırmamak gerekir. Burada “düşman” kavramını bilinçli kullanıyorum; benim düşman tarifim bellidir: FETÖ, PKK ve onların arkasındaki güçler. Bunları Türkiye’ye düşman güçler olarak görüyorum; bunun dışında kalan herkes bizdendir. Maalesef ABD, PKK ve FETÖ gibi örgütlerin, meslek kuruluşlarımızı kendi iktidar planları doğrultusunda kullanmaya çalıştıklarını görüyoruz. Bu yüzden bu kurumlar bizim için çok önemlidir.

Yapılmak istenen düzenlemelerin çıkış noktasını anlıyorum ancak yöntemlerin amaca uygunluğu konusunda farklılıklar var. Baro olayında da bunu görüyoruz; İstanbul ve Ankara Baroları, HDP ve PKK ile beraber “Faşizme karşı omuz omuza” diyerek yürüyorlar. Bu durum, onların hedeflerinin Türk adaletine hizmet eden bir hukuk anlayışı değil, Türkiye karşıtı senaryolarda bu odaları nasıl kullanırım amacı taşıdığını gösteriyor. Bizim, bu baroların millî yönetimlerde kalmasını sağlamamız gerekir. Ancak bu çabaların, sadece hukuki birtakım tedbirlerle veya bazı prensiplerden vazgeçilerek yürütülmesini doğru bulmuyorum.

Barolar, idari taksimatımıza uygun şekilde her kentte tek bir çatı altında olmalıdır. Birden fazla baro, avukatları bölecek ve adalet hizmetinin yürütülmesini güçleştirecektir. Çoklu baroya prensip olarak karşıyız. Bu yapıyı engellemenin yolu sadece hukuki yöntemler değil, vatansever avukatların bir araya gelerek kurumlarını korumasıdır. Şekilsel çözümler karşı tarafça aşılabilir. Bununla birlikte, 50-60 bin üyeli bir baronun tek başına Barolar Birliği’nin kaderini belirlemesinin adil olmadığı endişesine katılıyorum. Bu noktada temsilde adalet sağlanabilirdi ancak bunun yolu parçalanmak olmamalıydı.

Artık kanun çıktığına göre önümüze bakmalıyız. Barolar bölünmeden, vatandan, milletten ve Cumhuriyetten yana olan meslek erbabının birlik halinde davranması tek çözümdür. Sayın Cumhurbaşkanımızın baro faşizminin değişmesi gerektiği yönündeki yaklaşımına katılıyorum; barolar millî olmalıdır. PKK ve FETÖ ile el ele verildiğinde ne millîlik kalır ne de adalet hizmeti sağlanır. Eskiden Cumhuriyetin kaleleri olan tabip ve mühendis odaları gibi kurumların bugün Türkiye karşıtı unsurların eline geçmesi, Amerika planları içerisinde yer alan ciddi bir tehlikedir.

Dünyada çoklu baro örnekleri olsa da (ABD ve İngiltere gibi), bizdeki mesele başka bir boyuttadır. 2015 yılında şehit edilen savcımız Mehmet Selim Kiraz olayında, Metin Feyzioğlu dışındaki hiçbir baro başkanının terörü kınamaması, aksine bunu meşru göstermeye çalışan açıklamaları unutulmamalıdır. Feyzioğlu, neredeyse tüm delegelerin oyuyla seçilmişken; vatansever duruşu, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin terörle mücadelesine ve sınır ötesi operasyonlara destek vermesi nedeniyle hedef haline getirilmiştir. Feyzioğlu’na karşıtlığın tek sebebi, onun FETÖ ve PKK dostlarının çizgisine girmemesidir.

Çare, İstanbul Barosu’nu terk edip ikinci bir baro kurmak değildir. Çare; vatansever avukatların, mühendislerin ve hekimlerin kendi odalarında birleşerek seçimi kazanmalarıdır. Milli güçleri birleştirmek yerine, onları kendi kaderlerine terk edip yeni oluşumlar kurmak bizi sonuca ulaştırmaz. Partizanlıktan uzak, daha cesur ve birleştirici bir yaklaşımla bu kurumları yeniden millî çizgide buluşturmamız gerekir. O cübbeyi giyip “faşizme karşı omuz omuza” sloganı atanların, Türkiye karşıtı eylemlerini toplum görüyor. Bizim zaafımız, milli olanın bölünmesidir. Bu bölünmeyi sona erdirdiğimizde, o kaleleri tekrar kazanacağımıza inanıyorum. Türkiye’de vatansever, milli olan; Türkiye’nin değerlerine ve bu millete bağlı olan unsurlar bir araya gelse ve bu beraberliklerinde küçük hesapları bıraksalar… Burada benden üç kişi, senden iki kişi meselesi değil; vatan, millet söz konusudur. Eğer burada bir kararlılık ve bencillik olarak tarif etmeyeceğimiz bir diğergamlık gösterseler, milleti öne çıkaran bir çizgiyi izleseler; bu barolar da öbür meslek odaları da kurtarılır. Bence buradan yürümemiz lazım.

Ancak ikinci baro kuruldu. İstanbul Barosu’nun 50 bin üyesi var; 2 bin insanı ayırıp götürdük, ikinci bir baro kurduk. Öbür tarafta 48 bin avukat kaldı. Yine onların “birinci İstanbul barosu” diye bir şey olacak. Yeni sistemde delege sayısı kırılıyor, İstanbul’un bu dominant tarafı kırılıyor ve yerine Anadolu’daki barolar güçlendiriliyor. Ama “birinci baro”yu yine onlara bırakıyorlar. Yani 2 bin avukat toplanacak, birinci İstanbul Barosu’nu yine PKK dostlarına bırakacak, ikinci bir İstanbul barosu kuracak. Üstelik o birinci İstanbul Barosu’nu kurtarma şansı da bir süre için kaybedilmiş oluyor; oradaki hakimiyetleri pekişiyor.

Milli olan unsurlar birlikte seçime girmiyor. Bu bir. İkincisi, üyeler seçimlere katılmakta mecburi değil. Yani 50 bin üye var, 6-7 bin avukatla seçim yapılıyor. Halbuki kanuna şu konabilir: Nasıl genel seçimlerde her vatandaş oy vermek mecburiyetindeyse, barolarda ve diğer meslek odalarında da o odaya üye olanların seçimlere katılması mecbur kılınabilir. Katılım artırıldığı zaman bu sorun çözülür. Milli olan unsurlar bu seçimlere birlikte girdiği zaman kazanırlar. Girelim, niye girmiyoruz? Orayı Türkiye’nin karşısında olan güçlere bırakmak çok ağır bir sorumluluktur. Toplumun önemli bir kısmını karşımıza almak yerine, bu meslek örgütlerini kazanmalıyız. Çoklu baroyla aslında bizden olan bazı insanları karşı tarafa teslim etmiş olduk. Çoklu baroya meslek erbabının büyük bir kısmı karşı, o zaman onlar 10 iken 15 oluyor. Ama artık bu iş işten geçti, bundan sonrasına bakmak lazım.

Farklı siyasetlere bölünmüş, farklı eğilimlerde ama Türkiye, vatan, cumhuriyet, Türk milleti; PKK’yı ve FETÖ’yü temizlemek, başı dik bir Türkiye’de yaşamak gibi ortak davaları olan insanlar; baro, mühendis ve tabip odası mensupları beraber olduğu zaman bu olay çözülür. Hiçbir yerde o karşı unsurlara kalmaz. Bu aynı zamanda Türkiye’nin önündeki iktidar mücadelesi bakımından çok önemlidir.

Herkesin okuması gereken metin, Ocak ayında çıkan Rand Corporation raporudur. Bu rapor bir plan kurmuş. Plan diyor ki: “Türkiye başını dik tutuyor, bizim kontrolümüzden çıktı, Asya’ya gidiyor, bağımsız oluyor. O zaman yaralı bir Türkiye olsun.” Rand Corporation, Amerikan devletinin stratejilerinin kurulmasında hükümete yardımcı olan bir şirkettir. Bir iktidar projesi yapıyorlar. CHP, İYİ Parti, HDP gibi unsurları bir araya getirecekler. Ama burada en önemlisi HDP’den kesinlikle vazgeçmeyecekler. Çünkü Amerika planları bakımından PKK’nın o iktidar projesinde asli bir unsur olarak yer alması gerekiyor. Bu planlarda yalnız legal araçlar kullanılmıyor; darbe girişimleri gibi parlamento dışı yöntemleri de kullanıyorlar. Bunu bozguna uğratmamız lazım. Bunu bozmak da çeşitli kitle örgütlerini, sendikaları kontrol etmelerine engel olmakla mümkün. Milli unsurların bu örgütlerin içinde el ele vermesi büyük bir sorumluluktur. Asıl çözüm orada.

Barolarla ilgili meseleye şöyle bakmak lazım: Hükümet, meşru bir yönetimdir; halk tarafından seçilmiştir. Barolar, dernekler, sendikalar “Allah kelamı” değildir; yapıları değiştirilebilir. Avukatlar kendilerini her şeyin üzerinde görüp hükümetin dış politikasına, ekonomisine, sağlık politikalarına laf edebiliyorlar. Buna sadece barolar değil, tabipler odası, mimarlar odası da dahil. Milletin seçtiği insanların, milletvekillerinin bir şeye hakkı yok gibi bir anlam çıkıyor. Halbuki millet 5 yıl sonra bu hükümete hesap soracak. Hükümetin barolarla ilgili düzenleme yapmaya hakkı vardır. Anayasaya uygunluğu tartışılabilir ama halkın seçtiği meclisin buna hakkı vardır.

İstanbul’daki baro yapısına baktığımızda, meslektaşların çoğu diğer görüşlere sahip olsa da, muhafazakar ve milliyetçi kesimlerin seçime katılımı düşüktür. Ayrıca baroların veya tabipler odasının kendi meslek grupları ile ilgili yapıcı bir önerisi yok. Anayasa Mahkemesi’nin yapısını, Yargıtay’ın kararlarını eleştirmiyorlar, FETÖ davalarında sessiz kalıyorlar. Mesela 15 Temmuz oldu, bu FETÖ’cülere hesap sorarım, gidip gönüllü avukatlık yaparım diyen bir baro yönetimi görmedim. Tam tersine, bazı baro başkanları İslam dininin pratiğine laf söylemeyi, milli operasyonları (Fırat Kalkanı, Barış Pınarı) eleştirmeyi iş ediniyor. Batı’da bir komünist ya da sosyal demokrat bile ülkesinin milli çıkarlarını korur; bizdekiler ise orduya, polise, devlete, millete ve değerlere düşman. Bu yanlış. Eleştirini yap ama Türkiye’nin milli güvenliğini hedef alma. İşte bu yüzden milli unsurların meslek örgütleri içerisinde birleşmesi ve etkin olması şarttır. Ya arkadaş, sürekli gayrimilli bir tavır içindesiniz. Yani bu iyi değil. Bak, vatansever ol, komünist ol, milliyetçi ol, az milliyetçi ol, çok komünist ol; bu önemli değil. Ama vatan, millet meselesi bu… HDP’yi korumayı biliyorsun, PKK’yı korumayı biliyorsun. Ne bileyim, “FETÖ’cü bahanesi” adı altında, “KHK’lı” bahanesiyle FETÖ’cüyü korumayı biliyorsun. Bu kabul edilebilir bir şey değil. Yani ben bu barolardan, sivil toplum kuruluşu adı altında hiçbir millilik yansıtmayan insanlardan hakikaten bıktım.

Şu da değil: Benle aynı düşünsün demiyorum. Ben böyle bir şey beklemiyorum. Ama yarın bir gün Türk Silahlı Kuvvetleri ya da devletimiz bir karar alsa, diyelim ki Yunanistan’la bir ada meselesi yüzünden savaş çıksa; kimi tutacak bunlar? Yunanistan’ı mı? Yani böyle bir anlayış olabilir mi? Ben o yüzden barolarla alakalı olarak diyorum; bunlar Allah kelamı değildir, her şey değişebilir, her şeyin yapısı değişebilir. Ben vesayet odaklarından güç alan değil; gücü milletten alan, milletiyle beraber hareket eden bir yapı istiyorum.

Mesela ben, Cem Küçük olarak mağdur olsam ve İstanbul Barosu’na gitsem benimle ilgilenmezler. Ama bir PKK’lı gitse ilgilenirler, bir FETÖ’cü gitse ilgilenirler. Bakın, Ümit Kocasakal “CHP’liyim” deyip rozet takıp, parti üyesi olup, genel başkanla oynayınca problem yok. Ben “İmam Hatipli bir başbakanı istemiyorum” deyince sorun yok. Ama Metin Feyzioğlu 15 Temmuz’dan sonra milli konularda hükümetle yan yana durdu diye adama demediklerini bırakmadılar. Ankara Baro Başkanı mevcut düzende hükümetle uyumlu olabilir mi? Olamaz. İstanbul ve İzmir’deki de olamaz. Çünkü onların anlayışına göre hükümete muhalif olacaksın. Bu anlayışın artık değişmesi lazım.

Biz eskiden Sayın Perinçek’le de başka büyüklerimizle de fikir ayrılıkları yaşıyorduk, yan yana gelmiyorduk. Şimdi geliyoruz, işte kanaldayız. Mesele vatanı sevmek. İnsanların görüşü, giyimi kuşamı farklı olabilir, olacaktır da. Ama önemli olan vatanı, milleti savunmaktır. Hükümet niye seçiliyor? Hizmet etsin, yapıyı değiştirsin, ülkenin işleyişini daha iyi hale getirsin diye. Vatandaş ona hesap soruyor ama baroya dokunamıyor. Niye dokunamaz? Ne özelliği var? Gazeteciliğin, avukatlığın, doktorluğun bir kutsallığı yoktur. Kanun maddesi değişebilir; bunlara kutsal metin muamelesi yapılamaz.

(Program sunucusu): Bu arada son 5 dakikamız kaldı, sözünüzü bitirelim. Bir hatırlatma yapayım; az önce Sayın Kocasakal’ın o dönem kınama yapmadığını söylemiştiniz. Bir arkadaşımız, Onur Sinan Güzelatan, bir metin gönderdi. Şehit savcı Mehmet Selim Kiraz ile ilgili kınama metni yayınlanmış, sonradan yaptı. Sayın Metin Feyzioğlu adliyeye geldiğinde, şehit savcının eşiyle birlikte teröristlere “İnin aşağıya, bırakın bu eylemi” dediğimde, Sayın Kocasakal da oraya çağrıldı. Mehmet Sezgin Tanrıkulu da o teröristlerin olduğu yere çağrıldı ama Sayın Kocasakal gitmemişti. Sayın Kocasakal’ın şu anki milli çizgisini tebrik ediyorum ama o günlerde maalesef beklenilen duyarlılığı göstermemişti.

Metin Feyzioğlu bugün hükümetin hukuk politikalarını beğenmeyebilir, eleştirebilir ama Libya, Kıbrıs, PKK, FETÖ gibi milli konularda bir arada duralım. Bugünkü barolarla bunu yapabilir misiniz? Mümkün değil.

(Program sunucusu): Son olarak 3 dakikamız kaldı. Baro düzenlemesine karşı çıkanların “FETÖ projesi” iddiaları var. Sayın Perinçek bu görüşe katılıyor mu?

Doğu Perinçek: Orada yanlış değerlendirmeler oldu, Devlet Denetleme Kurulu’nun geçmişteki raporuyla ilgili. Bence bu çok önemli değil; “FETÖ projesi değil” deyip geçeyim. Esas nokta şu: Hukuk sistemimiz, barolar ve meslek odalarının seçimleriyle ilgili düzenlemeyi yasama organına bırakıyor. Cem Küçük dostumuz çok haklı; dokunulabilir, düzenlenebilir. Eskiden yasama organı düzenlediğine göre, bugün de düzenler. Orada bir problem yok. Mesele amacımıza uygun düzenlemeler yapmak. Hepimizin ortak tavrı şu: Barolar milli bir yönetimde olsun. Madem bunlar kamu tüzel kişisi, tabii ki milli olacaklar.

Ancak getirdiğimiz düzenleme, mevcut yönetimleri değiştirmek yerine onları pekiştirip yanına yeni barolar koyuyorsa, bu meslek örgütlerinin birliğine zarar verir. Benim çözümüm; milli unsurların birlikte hareket edip bu baro yönetimlerini, Türkiye karşıtı unsurlardan kurtarmasıdır. Ümit Kocasakal vatansever olduğu için ezici çoğunlukla seçilmişti; İzmir Barosu da geleneksel olarak vatansever unsurların elindeydi. Bölündüler ve maalesef kaybettiler. Çıkarılacak ders, bu kaygıları paylaşanların birleşmesidir.

(Program sunucusu): Çok teşekkür ediyorum Sayın Doğu Perinçek’e, Sayın Mustafa Albayrak’a ve Sayın Cem Küçük’e. Çıkış Yolu programının sonuna geldik. İnşallah bir dahaki sefere yüz yüze, gönül gönüle sohbetler yaparız. Sevgi ve saygılar sunuyorum.

Paylaş