Bu geçmişteki, yakın geçmişteki… Devrimle kurduk biz bu cumhuriyeti. Halkın yüzde elli, elli ikiye bölündüğü bir durum tasarısında; Türk milletinin meydana çıktığı… “Ben yere atarım ve onu çiğnerim” diyorum ve çiğniyorum burada. Bölgedeki bu yangın, Irak’taki ve… Hayır da birleş; birleşmek güzel. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.
Sevgili izleyiciler merhaba, “Yeni Bir Çıkış Yolu” ile birlikteyiz. Konuğumuz, her zamanki gibi Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek. Efendim, hoş geldiniz.
— Merhabalar, hoş bulduk.
Bugün neleri konuşacağız? Geçen haftadan duyurduğumuz üzere Avrasya İttifakı’nı derinlemesine ele alacaktık. Fakat yeni ek gündem maddelerimiz var. Birincisi; dün akşamdan beri bütün televizyonlarda konuşuluyor, Amerikan Başkanı yeni Milli Güvenlik Stratejisi’ni açıkladı. İlginç tespitleri ve iddiaları var, bunlara girmek durumundayız. İkincisi; beklenmiyordu ya da bekleniyordu ama böylesine açık ve net olacağı düşünülmüyordu; Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad önemli bir açıklama yaptı. Amerika ile birlikte hareket eden kuvvetleri, özellikle PYD’yi vatan haini ilan etti. Bunun muhtemel siyasi sonuçlarını konuşacağız. Bir de Vatan Partisi geçen haftanın sonunda ilginç bir adım attı; Cumhurbaşkanı adayını belirlemek için Ocak ayında olağanüstü bir kongre topluyor. Biraz ağırlığımız, başta da duyurduğumuz gibi Avrasya İttifakı’nda olacak. Hoş geldiniz tekrar.
— Merhaba.
Bugün 19 Aralık 2017. Biraz izleyicilerimizi geçmişe, yaşı müsait olanları 19 Aralık 1978’e götürmek istiyoruz. Türkiye tarihinde büyük bir tertip başladı o gün. Neydi bu tertip? Kahramanmaraş’ta Alevi ve Sünni yurttaşlarımızı birbirine kırdırmak için kurgulanan bu büyük tertibin sonunda 111 yurttaşımız hayatını kaybetti. Ne söylemek istersiniz?
— Bir kere oradaki kayıplarımızı saygıyla anıyoruz. Türkiye’nin 1980 öncesi sürecinin ilk kıvılcımları 1977 1 Mayıs katliamı ile atılmıştı. Arkasından Maraş geldi. Bunlar birbirini takip eden Gladio tertipleriydi. Hani şimdi “Fethullahçı Gladio” diyoruz ya, 12 Eylül darbesinin kökleri işte 1970’lerdeki bu eylemlerle başladı. Hatta 12 Mart 1971 darbesi de bir Gladio darbesiydi. Çok acı olaylar yaşadık. Bizim parti genel merkezimizde telefon bağlantısı yaptığımız bir evin kapısının baltalarla kırıldığını basın toplantısında canlı duyduk; herkes ağlayarak izledi. O tertipler Türkiye için büyük bir ders oldu ve Türkiye’yi 1980 darbesine bu şekilde sürüklediler.
Türkiye’yi o dönem yönetenler bunu göremedi mi?
— Göremedi çünkü sürüklenen kuvvetler, 1980 olayını iyi anlamalı. 1980 ile birlikte Türkiye’yi bugüne getiren, arkasından Turgut Özal, Tansu Çiller ve Tayyip Erdoğan çizgisine taşıyan süreç başladı. 1980 darbesi, “Türkiye ekonomisiyle dünyayı bütünleştirme” adı altında uygulanan Turgut Özal’ın programıdır. Bu programın özü; gümrükleri kaldırmak, kamu iktisadi teşebbüslerini tasfiye etmek ve devleti küçültmekti. Ancak bunu sadece sopayla uygulayabilirlerdi, o sopa da 12 Eylül darbesiydi. Ortam ise “huzur ve barış” bahanesiyle katliamlar üzerinden hazırlandı. 12 Eylül darbesiyle sendikalar tasfiye edildi, partiler yasaklandı, 650 bin insan gözaltına alındı. Yalnız bizim partimizden, Türkiye İşçi Köylü Partisi’nden 1500’ün üzerinde arkadaşımız hapis yattı. Kahramanmaraş katliamı, bizi 1980 darbesine götüren önemli Gladio tertiplerinden biriydi.
Bugün böyle bir ihtimal görüyor musunuz?
— Tabii onun devamı var. Erzincan, Çorum, Kahramanmaraş… Hepsi birbirini takip eden olaylardı. Bugün ben bunu başarma şanslarını görmüyorum. Bir Alevi-Sünni kavgası kışkırtma planlandığı gözüküyor, kapılara işaret konması gibi haberler alıyoruz; belli merkezlerden bu tür kışkırtmalar yapıldığı ve havanın sıcak tutulmaya çalışıldığı görülüyor. Zaten Amerika’nın bu küreselleşme dönemindeki siyaseti budur; etnik grupları ve mezhepleri birbirine kırdırmak. Önce PKK ile Kürt yurttaşlarımız üzerinden denediler, başarılı olamadılar. Şimdi de başka planlar olduğu açık ama başarı şansları yok. Türk milleti olarak bu deneylerden önemli dersler çıkardık.
Peki, devam edelim. Beşar Esad’ın önceki günkü açıklaması malum, bugünkü Aydınlık gazetesinin manşetinde de yer aldı. Esad; “Amerika ile birlikte hareket eden kuvvetler vatan hainidir” diyor. Bütün dünya ajansları bunu “Esad PYD’yi vatan haini ilan etti” diye anlıyor. Bu açıklamayı nasıl okumalıyız?
— Sayın Beşar Esad, Rusya Başbakan Yardımcısı ile görüşmesinden sonra bu açıklamayı yaptı. Dünya bunu Fransız haber ajansı AFP ve Suriye’nin resmi ajansı SANA üzerinden öğrendi. PKK taraftarları “Esad Kürtleri hain ilan etti” diyerek bir düşmanlık yaratmaya çalıştıysa da, Esad “Kürtlerin hepsi haindir demiyorum, sadece Amerika’nın kumandası altında savaşanlar vatan hainidir” diyerek Kürtleri bu suçlamanın dışında tuttu. Ayrıca bu sadece Kürtleri değil, İslamcılık adı altında terör yapan diğer grupları da kapsıyor. Esad burada Türkiye’ye elini uzatıyor. Sayın Tayyip Erdoğan’ın Soçi dönüşü yaptığı açıklamalar da buna bir zemin yaratmıştı. Amerika’nın bölgede ikinci bir İsrail kurma şansı kalmadı. Türkiye-Suriye iş birliği için zemin çok açık bir şekilde oluştu.
Ancak PYD’nin çatı örgütü olan Suriye Demokratik Güçleri (SDG), “Bu açıklama bir savaş ilanıdır, Erdoğan ve Esad arasında gizli anlaşma var” diyor. Ne dersiniz?
— Yeni bir karmaşa değil, Suriye’nin huzura ve toprak bütünlüğüne kavuşmasıdır. Irak’ta Barzani nasıl silahlarını bırakıp kaçtıysa, önümüzdeki süreçte PKK ve PYD de öyle olacak. Bu açıklama, PKK’nın sonunun geldiğinin ilanıdır. Amerika’nın uçaklarına, üslerine güveniyorlar ama o güven boşa. PKK şu an teslim olmayı tartışıyor, panik halindeler.
Trump, “Barışı güç kullanarak koruyacağım” diyor. Amerikan üsleri varken bölgede bir değişim mümkün mü?
— Bence o belge, Amerika’nın gerçeklere dayanarak kendi sınırlarının içine doğru bir geri çekilişini ifade ediyor. Ancak meseleye kağıtlar üzerinden değil, güçler açısından bakmak lazım. Suriye’nin kuzeyinde Türkiye ve Suriye’nin iş birliğine direnebilecek bir güç yok. Sonuç itibarıyla orası Suriye toprağıdır ve Türkiye’nin güney sınırıdır. Amerika Birleşik Devletleri’nin PYD ve YPG’yi koruyabileceğini düşünmüyorum. Ben Amerika’nın kendisini nasıl koruyacağını sormuştum ama bir ara verelim, ondan sonra konuşalım. Değerli izleyiciler, çok kısa bir aramız var, tekrar birlikte olacağız.
Değerli izleyiciler, tekrar merhaba. “Çıkış Yolu” devam ediyor. Birinci bölümde Esad’ın açıklamasından sonra PKK’nın, PYD’nin ve Amerika’nın ne yapacağına kalmıştık. Siz PKK için Barzani kaderini tarif ettiniz. Kerkük’te Barzaniler ne yaptıysa, Suriye’nin kuzeyinde de aynı şeyi PKK’nın yapacağını söylediniz ama ben… Amerika burada, “PKK’da kalmış, ben gidiyorum” der mi böyle kolayca? Demek zorunda. Nasıl öbür tarafta, Irak’ın kuzeyinde referandum yaptırdı ve orada güya Kürdistan kuracaktı? Orada aslında daha istikrar kazanmış, 1991’de Amerika’nın Irak’ı bölmesi ve işgalinden beri, bakın 26 senedir oluşmuş olan bir sözüm ona Kürdistan devletçiği vardı değil mi? Barzanistan diyoruz ona. Ve onun askeri güçleri vardı. Hatta bir süre onu Türk ordusu çalıştırdı, Türkiye çalıştırdı. Amerika da onu destekliyordu, İsrail tam arkasındaydı, referandum dahi yaptı. Ama o yenilgiden sonra… Şimdi diyelim; ilk önce burada, Suriye’nin kuzeyinde olsaydı bu hesaplaşma, hani biraz daha kuşkulu konuşabilirdik ama bir de arkada bir yenilgi var.
Yani Barzanistan artı Suriye’nin kuzeyindeki o koridoru birleştirerek bir Kürdistan kurabilirlerdi. Onun esas dayanağı olan Irak’ın kuzeyi çöktü, yani orada Irak’ı bölme iddiası çöktü. Şimdi o iddia çöktükten sonra, Suriye’nin kuzeyinde; hele Suriye ile Türkiye’nin birleştiği bir ortamda, Irak’ın ve İran’ın bu beraberliği desteklediği koşullarda, öyle o silahla falan bir direniş yapma şansını hem PKK-PYD’nin görmüyorum hem de ABD’nin onlara çok fazla bir yardımda bulunabilme şansını görmüyorum.
Şey de çok ilginç; Birleşmiş Milletler’deki Suriye temsilcisinin, internette 2-3 gün evvel okuduk, bu olaylar sırasında şunu da söyledi: “Suriye’nin kuzeyindeki birtakım coğrafi bölgeye hakim olanın PKK olduğunu” da söyledi. Yani PYD falan da demedi, doğrudan doğruya PKK adını telaffuz etti. Bu da çok dikkat çekici, Türkiye ile bir ortak eyleme ve beraberliğe işaret ediyor. Zaten siz demin okudunuz; o yayınlanan bildiride de Türkiye ile Suriye’nin gizli olarak anlaştıkları ve PKK’yı, PYD’yi oradan temizleyecekleri korkusunu ifade ediyorlar.
Şimdi ben size ve okuyucularınıza bir bilgi vereyim. Siz burada, Türkiye’de ve giderek İran’da -sonra bütün ortama yayıldı bu- “İkinci İsrail” kavramını kullanıyorsunuz. Türkiye’de birileri için bu somut değil, ama Suriyeliler için ne kadar somut olduğunu ben şöyle gördüm: Diyorlar ki, “Yahu güneyimizde zaten İsrail var. Burada bir PKK devletçiği kurulduğu zaman bu ikinci İsrail’dir ve biz tam kuşatılmış olacağız. Hem güneyden hem kuzeyden kuşatılacağız ve yaşama hakkımız kalmayacak.” Dolayısıyla Suriye’nin, Türkiye’nin iki misli bir tehdit algısı var. Tabii kendi toprakları parçalanıyor. Sonuç itibarıyla o Suriye’nin kuzeyinde kurulmaya çalışılan, Amerika’nın kurmaya çalıştığı ikinci İsrail devleti öncelikle Suriye’yi bölüyor. O bakımdan Suriye için tehdit Türkiye’den daha yakıcı. Ve üstelik Amerikan üsleri var orada ve PKK/PYD üsleriyle Amerikan üsleri içli dışlı, beraber; Amerika onlara silah veriyor. Fakat o verdikleri silahların hepsi Türk ordusunun ve Suriye ordusunun eline geçecek, onu da göreceğiz.
Şimdi bu PYD’nin Suriye’deki açıklamasından yola çıkarak, Erdoğan’la Esad arasında bir gizli anlaşma olduğunu söylüyorlar. Siz bunu varsayıyor musunuz? Şimdi bakın, böyle bir gizli anlaşmadan benim bilgim yok ama ortada gizli anlaşma olmasına gerek yok ki, her şey açıkta. Soçi’den dönerken Sayın Tayyip Erdoğan diyor ki: “Suriye’nin kuzeyindeki bu terör faaliyeti doğrudan Suriye’yi tehdit ediyor, onların toprakları” diyor. Ve onlara bir çağrıda bulunuyor. Arkasından yine uçak konuşmasında, “Ben Putin’le görüştüm; bana Sayın Beşar Esad’ın da bu PYD, PKK bilmem ne yuvalanmasına karşı olduğunu, kongreye katılmasına da karşı çıktığını söyledi” diyor. Arkasından Putin geldi; aynı gün hem Beşar Esad’la hem Tayyip Erdoğan’la görüştü. Ve o görüşmelerden sonra bu açıklamanın yapılması, bir anlamda o görüşmelerin devamı olan bir tespit. Benim aslında sormak istediğim; biliyor musunuz, eğer görüşmüşlerse veya görüşüyorlarsa ayıplı bir iş yapmıyorlar ki; normal devlet olmanın, komşu olmanın gereğini yapıyorlar. Niye açıkta hâlâ bir şey yok? Neden henüz daha Ankara, Şam el sıkışmadı bir türlü?
Erdoğanlar Türkiye’yi kötü yönetiyor, yönetemiyorlar. Vatan Partisi’nin programı bir bir Türkiye’nin gündemine giriyor. İşte bu da Vatan Partisi’nin programıdır. Vatan Partisi on yıllardır ne diyor? Türkiye, İran, Suriye ve Irak anlaştığı zaman, bu dört ülke anlaştığı zaman PKK beyaz bayrak çeker. Bunu ben aşağı yukarı 15-20 yıldır söylüyorum. Kandil beyaz bayrak çekerdi. Hakikaten bakın, beyaz bayraklar çekilmeye başlandı. İlk önce Irak’ın kuzeyinde; Kerkük’te, Musul’da beyaz bayrağı çektiler. Şimdi de artık o beyaz bayrağı… Gömleklerini mi yırtarlar, fanilalarını mı çekerler, o beyaz bayrağı orada da çekecekler. Onlara beyaz bayrak yakışır. Çünkü Amerikan emperyalizminin kumandası altına giren güçlerin bayrağı beyaz bayraktır. Onlar teslim olmak zorundadırlar.
Şimdi tablo meydanda. Onun için Türkiye ile Suriye’nin görüşmesine bile aslında fazla bir gerek yok ama tabii bir iş birliği, askeri iş birliği vesaire için birtakım ortak hazırlıklar, planlar falan gerekebilir. Ama bütün ortam hazır, zemin hazır ve oraya doğru gidiyor. Burada Tayyip Erdoğanların birtakım bireysel saplantıları olduğu gözüküyor. Bu tavrı Türkiye’nin güvenliğiyle, çıkarlarıyla açıklayamıyoruz. Bir yandan Tayyip Erdoğan, “Afrin’e gideceğiz, orada müsaade etmeyeceğiz, Türkiye’yi tehdit eden bir terör devletinin olmasına kesinlikle izin vermeyeceğiz” diyor. Çok doğru. Ama bunu dediğiniz zaman yapacağınız tek şey var: Suriye devletiyle, ordusuyla iş birliği yaparak bu olayı çözmek. Çok güzel bir fırsat çıktı ve bu olacak, göreceksiniz. Ama buradan neyi görüyoruz? Bugüne kadar hep Tayyip Erdoğan yönetimi buralara sürüklene sürüklene, ite kaka geldi. Yani Vatan Partisi’nin, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, Türkiye’nin vatansever güçlerinin böyle itelemesiyle, sürüklemesiyle buralara geldi. Bunların bir maliyeti var; kanla, maddi durumla, maneviyatla ödeniyor. Türkiye’deki huzurun gecikmesiyle, ekonomik bedellerle ödeniyor. Türkiye kötü yönetiliyor. Tayyip Erdoğanlar, Türkiye’yi bu süreçten çıkaracak yeteneğe, birikime, manevi ve maddi kaynaklara, tecrübeye sahip değil.
Şu ihtimali ciddi alır mısınız? Rusya’nın politikası hep PKK’yı Amerika’dan koparmaya çalışmak yönünde oldu bugüne kadar. Hatta terör örgütü olarak ilan edilmemesi, büro açılmasına izin verilmesi, Suriye’deki varlığına uzun süredir göz yumulması hep buna bağlandı. Eğer şimdi Türkiye devreye girip, Suriye ile birlikte sırt sırta verip, İran’ı da yanlarına alıp ciddi bir bölgesel ağırlık oluşturmazlarsa, PKK şöyle bir pazarlıkta sonuç alabilir mi? “Tamam, ben Amerika’dan kopayım ama bana statü verin.” Kimden isteyecek? Suriye’den ve Rusya’dan. Suriye için Amerika’dan kopmuş, Rusya’dan kopmuş fark etmez ki; kendi toprakları parçalanıyor. Yani “Benim toprağımı parçalayan Amerikancılar değil de Rusçular” diye bir tercih yapamaz ki. Ya da Türkiye olarak biz; “Sınırımızda Türkiye’yi tehdit eden terör Amerikancı değil de Rusçu, gelin başımızın üzerinde tutalım” diyemeyiz.
Suriye istemiyor çünkü vatanı bölünecek. Türkiye istemiyor çünkü vatanı bölünecek. İran aynı şekilde. Buna rağmen Putin neye dayanarak ısrarla PKK/PYD’yi Soçi’deki, Astana’daki konferansa davet ediyor? Bakın, ben Rusya’nın büyük devlet olması açısından olaya bakıyorum. Rusya hiçbir zaman Suriye, Türkiye, İran, Irak gibi dört ülkeye karşı, onların hayati çıkarlarına ve kaygılarına karşı PKK gibi, üstelik de Amerika’nın tamamen kontrolünde olan bir gücü tercih etmez. Başka şeyler olabilir burada; Türkiye’yi bir an evvel karara zorlamak için bazı siyasetler olabilir. Ama onun ötesinde, Rusya’nın böyle bir PKK’yı elinde tutmak, Amerika’nın elinden koparmak… Çünkü işe yaramayan bir silahı ne yapacaksınız? İşe yarasaydı PKK Amerika’nın işine yarardı. Amerika için işe yaramayan bir örgüt Rusya için ne işe yarar?
Şöyle bir tuhaflık var; Amerika hiç olmazsa sözde de kalsa PKK’yı terör örgütü ilan etmiş durumda ama Rusya onu da yapmadı. Uçak düşürme olayından önce PKK’nın Moskova’da bürosu vardı. Bunlar tabii Rusya’nın çok büyük hataları. Rusya Türkiye’yi anlamadı, tanımadı, Türkiye’deki süreçleri kavrayamadı. Biz Rus devletiyle çeşitli görüşmeler yaptık. Daha 15-20 gün önce Korgeneral Timkin İstanbul’daydı, Putin’in çok yakınıdır, önemli bir insandı. Burada, Vatan Partisi İstanbul İl Merkezi’nde buluştuk, görüştük. Beraber bizim partimizin yöneticileriyle 7 saat görüştük. Bütün bu süreçlerde Rusya’nın Türkiye’yi, Türkiye’nin NATO üyesi olmasıyla ilgili süreçleri, Türkiye’nin dinamiklerini yeterince görmediğini ve anlamadığını gördük. Rusya’nın Türkiye’yi hep Amerika’nın kontrolünde davranan bir yer olarak görmesi, Türkiye’deki kendisini solcu zanneden birçok gücün de yargısıdır. Bu bakımdan Rusya’nın hataları oldu ve oluyor. Ama bu süreç Rusya’ya da her şeyi anlatacak. Suriye-Türkiye beraberliğinden sonra bu beraberlik, Rusya’ya da çok fazla muhtaç değil, onu da söyleyeyim.
Ruslar, Rusya; biz bunları da söylüyoruz. Bu bölge ülkeleri; İran’ı ile, Suriye’si ile, Türkiye’si ile, Irak’ı ile bu beraberlik… Rusya da kendilerini çok fazla büyütmesinler, çok fazla muhtaç değiliz. İşte bu yüzden, “Bunların bana ihtiyacı kalmadı, daha da kalmasın” diye PKK’yı binbir zahmetle kenarda elinde tutmak isteyebilir mi? Bakın, istemekle hiçbir şey olmuyor. O şansı yok, nasıl elinde tutacak? Suriye ile Türkiye orayı düz edip onları tasfiye ettiği zaman… Rusya’nın öyle bir şansı yok. Rusya’yı yönetenler çoluk çocuk değil, kurşun askerlerle oynamıyorlar. Kuvvet dengelerini bilen, gören koskoca bir Rus devlet geleneği var. Putin de zeki ve birikimli bir insan, bunları görmeyecek bir insan değil. Burada Türkiye’nin ve Suriye’nin kararlılığı meseleyi çözecektir. Bu kararlılık sırasında “Rusya’ya bakıp acaba onlar ne diyecek” falan diye bir telaşa hiç gerek yok.
Diyelim Vatan Partisi bugün Türkiye’yi yönetseydi, zaten Türkiye buraya gelmeyecekti, çoktan bu işler çözülmüş, PKK bitirilmiş olacaktı. Ama diyelim ki yarın Vatan Partisi iktidara gelecek; şu anda iktidarda olsa, hiç yukarıya, Moskova’ya, Rusya’ya falan bakmaz, Suriye ile birlikte bu işi hemen çözer. Siz çözdüğünüz zaman Moskova da bizi alkışlar. Amerika Birleşik Devletleri de “Biz zaten Türkiye’nin ve Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunuyorduk, teröre karşıydık” diye mesaj atar. O zaman anahtar geliyor. AKP’nin ivedilikle harekete geçmesi, düştüğü yerden kalkması ve daha fazla bedel ödenmesine meydan vermemesi gerekiyor.
Biz şimdi ikide bir onları hatırlatmıyoruz çünkü önümüze bakıyoruz. Ama AKP iktidarı, Amerika ile birlikte Beşar Esad rejimini devirme, Suriye’nin içini karıştırma, oraya terör ihraç etme gibi Türkiye’nin geleceğine kıyan çok ağır hatalar yaptı. Hadi neyse, yaptı. Şimdi bu hataları düzeltme zamanı gelmiştir. Derhal Türkiye Suriye ile iş birliği yapacak ve bu işi bitirecek. Gecikmek çok büyük yanlış. Futbol maçlarında oluyor ya, ayağınızın önünden top geçiyor, kale boş; vurup golü atacaksın. Top giderse tekrar gidip topun peşinden koşmak zaman alacak ve yeni çabalar gerektirecek.
Türkiye bu fırsatı derhal değerlendirmelidir. Zaten Türk Silahlı Kuvvetleri’nin de hazır olduğu gözüküyor, PKK’nın ve diğerlerinin moralleri çok bozuk. Amerika Birleşik Devletleri de kaybettiğini çok iyi görüyor. Amerika’nın yeni güvenlik siyaseti belgesinin özü şu: Amerika kaybetti. O “Amerika kaybetti” saptaması üzerine bir güvenlik siyaseti inşa ediliyor. O bakımdan zaman bu zamandır; Türk ordusu da gerekli hazırlıkları yapmış gözüküyor, terörün kökünü kazımak için derhal Suriye ile beraber harekete geçmelidir. Hatta bu, bazı işleri paylaşma şeklinde de olabilir. Şu anda teknik kısma, askeri yöntemlere girmeye gerek yok ama şunu göreceğiz; PKK silahını atacak ve beyaz bayrağı çekecek. Şu anda PKK’nın yaptığı hazırlık, “Beyaz bayrağı nasıl çekelim? Sopanın ucuna mı takalım, tüfeğin ucuna mı takalım, yoksa kolumuzdaki beyaz mendili mi sallayalım?” tercihleri arasından bir seçim yapmaktır. Türkiye de yaraları saracak.
1984’ten bu yana devam eden 33 yıllık terör faaliyetinden sonra tabii birçok acı ve kayıp yaşandı; ekonomik ve her alanda yıkımlar oldu. İnsanlar köylerini terk etti. Şimdi bunların tamir edileceği bir döneme giriyoruz ve Vatan Partisi bunun hazırlıklarını yapıyor.
PKK’nın gerçekleri görme yetisini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bence görüyorlar. “Beyaz bayrak nasıl çekilir?” konusunu tartıştıklarını düşünüyorum çünkü gerçekleri görüyorlar. İçlerinde “direnelim, savaşalım” diyenler olabilir; bu durum Kerkük ve Musul’da da yaşandı. Ancak orada PKK silahı bırakıp kaçtı. Bugün de aynı şeyleri söylüyorlar ama kaçmaktan başka çözümleri yok. En iyi çözüm, Amerika’nın kendilerine verdiği silahları yere atmaları ve kardeşlerine kurşun sıkmaktan vazgeçmeleridir. Kardeş derken hem Türkiye’de hem de Suriye’de yaşayan Türkleri, Kürtleri ve Arapları kastediyorum; hepsi kardeştir. Amerikan tüfeğiyle, Amerikan mermisiyle kardeş kanına girmeye son vermek zorundalar. Buradan, elinde Amerikan tüfeği tutan herkese çağrıda bulunuyorum: Derhal o tüfekleri yere atsınlar ve teslim olsunlar.
Bu durum Türkiye için nedir? Vatan Partisi hep “Açılımı bırakın, bu sorun ancak Türk ordusunun yaptırım gücüyle çözülür” dedi. Bu bir barış süreci değil, kanlı bir savaş sürecidir. Nitekim Vatan Partisi’nin dedikleri çıktı; devlet yaptırım gücünü kullandığı için PKK teslim olma tartışmasına girdi. Bu çok önemli ve bu yoldan vazgeçilmemeli. Devletin gücünü kullanmak, sorunun çözümünde birinci temel meseledir. Türk devleti bu sayede Kürt vatandaşlarımızı kazanıyor; halkımız da kendi tecrübesiyle güvenlik, huzur ve ekonomik faaliyetlerin ancak Türk ordusunun ve polisinin sağladığı ortamda mümkün olduğunu görüyor. HDP’ye oy verenlerde bile çok yüksek bir huzur ve güvenlik talebi var. Devletsizlikten ürküyorlar ve Türkiye’nin bütünlüğü içinde bir çözüm arıyorlar. Çünkü devlet bir gelenektir, hukuk devletle olur. PKK gibi devlet tecrübesi olmayan bir örgüte kimse güvenemez; ne can ne de mal güvenliği olur. İnsanlar Türk polisinin kapıyı çalarak gelmesiyle, kapıya tekme atılarak girilmesi arasındaki farkı görüyor.
Şimdi hükümetin üzerine düşen görev; Vatan Partisi’nin yıllardır savunduğu siyaseti uygulayıp Beşşar Esad yönetimiyle iş birliği yapmak ve Türk ordusuyla Suriye ordusunu koordineli şekilde kullanarak bu sorunu hızla çözmektir.
—
Şimdi “Trump Efendi”ye gelelim. Amerikan Cumhurbaşkanı Donald Trump, dün akşam uzun süredir beklenen yeni milli güvenlik stratejisini açıkladı. Bu belge oldukça kapsamlı, yaklaşık 55 sayfalık bir metin.
Bu bir savaş manifestosu mu yoksa geri çekilme bildirisi mi? Belgeyi ön yargılardan arınmış bir şekilde incelemek gerekir. “Amerika silahı sever, emperyalisttir, mutlaka savaşır” veya “Asla geri çekilmez” gibi ön yargılarla bu belgeyi anlamak mümkün değildir. Bir kere gerçeklere dayanmalıyız. Gerçek şudur: Amerika yeniliyor. Belgenin başında Amerika’nın üstünlüğünü kaybettiği, vatandaşın devlete olan güvenini yitirdiği, kurduğu uluslararası örgütlerin başkaları tarafından kullanıldığı ve sanayisini kaybedip ekonomik güvenliğinin tehdit altında olduğu anlatılıyor. “Savaşı kazanmaya hazır olmayan millet, savaşı önleyemez” deniliyor. Çin ve Rusya’nın, Amerikan refahının altını oyduğu vurgulanıyor. Yani Amerika artık saldıran değil, tehdit edilen ve kaybeden konumda.
Amerika, dünyaya hükmetme iddiasını kaybetmiştir. Trump’ın “Dünyanın başkanı olarak değil, Amerika’nın başkanı olarak seçildim” sözü bunu kanıtlıyor. Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıması bile bence bir saldırı hazırlığından çok, Orta Doğu’da kurulacak barış masasında avantajlı duruma geçme çabasıdır. İngiltere bile artık Amerikan siyasetlerini desteklemiyor; Batı Asya’daki tek kutuplu dünya hayallerinin yanında değil.
Çin’e gelince; onlar bu belgeye “sertlik yanlılarının zaferi” olarak bakıyor. Amerika’nın, Çin’i ve Rusya’yı rakip olarak görmesi ve Çin’i ilk sıraya koyması, Washington’da Çin karşıtlarının ağır bastığını gösteriyor. Çin ise mümkün olduğunca patırtı gürültü olmadan, kavgasız bir şekilde süreci yönetmek istiyor. Özetle; Amerika’nın dişleri dökülüyor ve artık dünyayı yönetme olanağı sınırlanıyor. Amerika, Çin’in gelişmesini ve kalkınmasını kabul edip kendini buna uyarlamalı. İşte benim söylediğim siyaset budur. Yani Çin, Amerika’yı barış içerisinde geçecek; gerçeklik bu. Siz de bu gerçeği kabul edin. Bizi rakip, hasım falan diye sıralamayın. Bunu tespit ediyoruz.
Peki, buna rağmen diyelim ki Amerika öncelikle evinin içine ağırlık verecek; sizin ve Trump’ın söylediklerini böyle yorumluyorsunuz. Ben şimdi burada yorum yapmayayım. İran’da veya Kuzey Kore’de bir yol kazası olabilir mi? Şu anda Trump’ın etrafındaki kuvvetlerin, en azından ciddiye alınır bir kısmının, bu yönde emeller beslemediğini söyleyebilir miyiz? Ben şu anda Amerika’nın bulunduğu yerden, Amerika açısından bakıyorum. Yani Amerika, İran ve Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’ne karşı kuvvet kullanarak, diyelim ki İran’ın petrol bölgelerini bombaladı, burada taktik nükleer silahlar kullandı veya Kore’ye ağır bir hava saldırısı yaptı. Burada ne elde edecek? Amerika açısından bir şey elde edemediği gibi çok ciddi tehlikeler var. Bunu zaten yaşadık; Amerika’nın uçak gemileri rotalarını Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’ne çevirmişlerdi. Trump emir verdi, “Gelin lan!” dedi. Ondan sonra iki gün sonra baktık; Amerika’dan bir emir geldi, rota Avustralya’ya çevrildi. “Efendim komutan yanlış anlamış.”
İran konusuna gelince; İranlılarla görüştüğümüzde bize şunları söylüyorlar: “Orta Doğu’da İsrail’in ve Amerika’nın da katıldığı bir savaşta sonunda biz galip çıkacağız.” Zaten bunun bir provası oldu. İsrail’in 2006 yılında Lübnan’da Hizbullah’a saldırısını gördük; İsrail yenildi ve geri dönmek zorunda kaldı. Şimdi İran’ın da elinde güçlü silahlar var. Mesele yenmek değil; böyle bir savaşta İsrail öyle kayıplara uğrar ki, sonuç İsrail için kazanım olmaz. Derinliği olmayan, savunması zor ve hava saldırılarına çok açık bir ülke. İran’a ne kadar zarar verirse versin, İsrail halkının tamamını tatile çıkaramaz. Tatile çıkmak derken, şehirleri boşaltmaktan bahsediyorum. Nereye gidecekler? Dağı mı çıkacaklar? Orayı nasıl doyuracaklar?
Çin’in bulunduğu bölgedeki durumu tam ayrıntılı bilmiyorum ama Çin kendi bölgesinde muazzam bir güç ve Amerika’yı pek yaklaştırmıyor. Kore de aynı şekilde çok dişli bir rakip; kendine güveni yüksek ve hiç gözünü kırpmıyor. Amerika’nın müttefikleri (Güney Kore, Japonya) Kore’nin burnunun dibinde. Oradaki rakipler, askeri bakımdan oldukça kuvvetli ve saldırıyı önde karşılama araçlarına sahipler.
Bizim bölgemize, yani Batı Asya’ya Amerika açısından baktığımda şunu görüyorum: Aden Körfezi ve Kızıldeniz’in ağzı şu anda Amerika’ya karşı kuvvetlerin (Yemen’deki Husiler) elinde. Hürmüz Boğazı, dünya petrol ticaretinin üçte birinin geçtiği yer; anahtarı İran’ın elinde. Körfez’in karşı tarafında, Suudi Arabistan kıyılarında çok yoğun bir Şii nüfusu var. Bahreyn’de çoğunluk Şii, Suudi Arabistan’ın petrol bölgesinin ağırlığı Şiilerin elinde. Lübnan’da İsrail artık diş geçiremiyor. Suriye’de Esad kazandı, Irak’ta devlet kazandı. Amerika buna razı olduğu anda bu bölgeden tarağı toplayıp gidecek. Amerika bunu kaldırabilir mi? Amerika’daki bazı kuvvetler, “Bu yükü püskürtmemiz lazım” diyor ama güçleri yok. Eğer kaldıracak mecalleri olsa Irak’ın kuzeyindeki referandumu engellerlerdi. Şimdi PKK/PYD’nin imdadına koşsunlar bakalım; onlar da Amerika’nın kendilerini ortada bıraktığını görmeye başladılar.
Türkiye’deki bazı çevreler, özellikle sol kesimdeki Amerikancılar, Amerika’nın yenildiğini kabul etmeyip hep onu büyütüyorlar. PKK ile beraberlikleri sonucunda Amerikan piyonu oldular. Vatan Partisi dışında Türkiye’de solun, molluğun bir anlamı kalmadı, hepsi Amerikan propagandası yapıyor. Amerika’nın çok kuvvetli olduğunu ve pes etmeyeceğini savunuyorlar. Ancak kuvvet dengelerine baktığımızda, Amerika açısından işi şiddete dökmenin çok pahalıya mal olacağı görülüyor. Son 30-40 yıla bakalım; Mısır’da, Tunus’ta, Suriye’de, Türkiye’de, İran’da, Afganistan’da ve Irak’ta kaybetti. Bugün Irak, Amerika’ya karşı savaşıyor. Trump da bunu söylüyor; “19 trilyon doları çöle gömdük, keşke içerideki ekonomimize harcasaydık” diyor. Amerika artık “Dünya başkanı” değil, Amerika’nın başkanı seçildiğini söylüyor. Bu, durumun en özlü ifadesidir.
Trump’ın “Milli Güvenlik Belgesi” ilk algılandığı gibi bir savaş manifestosu değil. Amerika’nın büyük devlet olması, gerçeklere dayanmasını gerektirir. Amerika artık “Kaybettik” diyerek aşağıya gidiyor. Kurduğu uluslararası örgütler başkaları tarafından kullanıldı, sanayilerini desteklediler, teknolojilerini çaldılar. “Sınırı olmayan millet, millet değildir” diyorlar. Amerika, bölgesel ittifaklardan ve devletlerin kendi egemenliklerine sahip çıkıp bağımsızlaşmalarından rahatsız oluyor. Çünkü bu durum Amerika’nın küresel kontrolünü tehdit ediyor. Amerika bir bölgeyi terk ederken oraları yakıp yıkarak, kaos çıkararak gitmek isteyebilir. Yani “Bana yar olmuyorsa kimseye yar olmasın” diyebilir. Ancak elindeki araçlar (Suudi Arabistan, PKK, İsrail) artık sınırlı ve güvenilmez. Suudi Arabistan’ın elindeki silahlar, kullanmasını bilmedikleri için sadece demir ve çelik yığınıdır.
Avrasya bir “Asya NATO’su” mudur? Şu an değil. NATO gibi anayasası olan bir örgütlenme yok. Ancak Şangay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) var. ŞİÖ’de Rusya, Çin, Kazakistan, Kırgızistan, Hindistan, Pakistan ve İran var. Türkiye de diyalog ortağı konumunda. Avrasya işbirliği sadece ŞİÖ’den ibaret değil; İngiltere, Almanya ve Fransa’yı da kapsayan bir süreçten söz ediyoruz. İngiltere, Atlantik sisteminden uzaklaşarak Avrasya kıtasına doğru bir yöneliş içine girdi. Amerika’nın kontrolünden herkes çıkıyor. Amerika’nın burnunun dibindeki ülkeler bile Amerika denetiminden çıkıyor. Avrasya’da böyle bir iş birliği var ancak bu henüz kurumsal bir örgüte dönüşmüş değil. Yine de Asya’da ASEAN gibi çeşitli çekirdek bölgesel örgütlenmeler ve ülkeler arası iş birlikleri bir gerçeklik. Bugünün dünyasında Avrasya ülkelerinin ortak çıkarlarından ve bir dayanışma ikliminden söz edebiliriz. “İklim” sözcüğü bu durumu ifade etmek için en doğru kelime. Arapça kökenli olan “iklim” sözcüğü aynı zamanda coğrafi bir kıtayı da çağrıştırıyor. Dilimizdeki “klima” kelimesi de aynı kökten gelir. Türkiye için Avrasya bir iklimdir; Kemalist devrimi kesin zafere ulaştıracak olan iklim de budur.
Yanlış soruyla başladığımı fark ettim; aslında “Avrasya ittifak iklimini önce siz mi söylediniz, yoksa Ruslar mı?” diye sormalıydım. Tarihsel olarak bakıldığında, 19. yüzyılın sonlarında Rusya’da Trubetskoy ve diğer tarihçilerle birlikte Avrasyacı bir ekol ortaya çıkıyor. Çarlık döneminde Rusya’da “Biz Avrupalı değil, Asyalıyız” diyen bir akım vardı. Bunun maddi bir karşılığı olmalıydı. Batı’dan gelen hegemonya tehditleri, Rusya’yı bu arayışa itiyordu.
Lenin’in 1916-1917 yıllarındaki tespiti bu noktada çok önemlidir. Lenin, dünyadaki sosyoekonomik saflaşmada Rusya’yı; Türkiye, İran ve Çin gibi “yarı sömürge” ülkeler kategorisinde sayar. Benim “Asya’nın Öncüleri: Lenin, Atatürk ve Mao” adlı kitabımda bu konuyu detaylıca işledim. Eskiden Lenin, Rusya’nın iç ilişkilerine bakarak onu “emperyalist-feodal” bir ülke olarak tanımlıyordu. 19. yüzyıl Marksizminden beslenen bu anlayışa göre kapitalizm geliştiği sürece devrim mümkündü. Ancak emperyalizm döneminin devrim teorisini inşa ettikten sonra Lenin, devrimin artık kapitalizmin gelişmiş olduğu Avrupa’da değil, Doğuda gerçekleşeceğini savundu. “İlerici Asya, Gerici Avrupa” makalesi bu dönüşümün kanıtıdır. 1905 Rus, 1907 İran, 1908 Türk ve 1911 Çin devrimleri birbirine bağlı süreçlerdir. Bugün de aynı tarihsel hizalanma söz konusudur; Türkiye, İran, Çin ve Rusya birikimlerine dayanarak benzer bir yolda ilerlemektedir.
Lenin’in emperyalizm kitabında bu ayrım net değildir; ancak 1916 sonu ve 1917 başında Rusya’yı gelişmiş kapitalist Batı ülkelerinden (Fransa, İngiltere, Almanya) ayırarak eski bir imparatorluk kalıntısı olan Asya ülkeleri kategorisine koymuştur.
(Burada moderatörün Ulusal Kanal’ın borçları hakkındaki duyurusu ve teknik araya ilişkin ifadeler metnin akışından çıkarılmıştır.)
Türkiye’nin hukuk sisteminde Fransa’yı örnek alması, onun kara Avrupası ülkesi olmasıyla ilgilidir. İngiltere ise daha çok deniz ticareti üzerine kurulu bir yapıya sahiptir. Türkiye’nin devrim tarihi, Fransa ile benzer köktenci yöntemlerle ilerlemiştir. İngiltere’de ise devrim sonrası krallık kurumu korunmuş, Lordlar Kamarası ve Avam Kamarası gibi dengelerle feodalizm ile demokrasi arasında bir birleşim kurulmuştur.
Türkiye’de Avrasya politikası henüz resmi devlet politikası haline gelmemiştir. AKP hükümeti, Amerika’nın hışmından çekindiği için “denge” siyaseti izlemektedir. Ancak stratejik olarak Türkiye bir taraftan kopup diğerinin kanatları altına girecek değildir. Türkiye, Atatürk devrimlerini tamamlamak için bu Avrasya iklimine muhtaçtır. Amerika bizi bölmeye çalışırken; Çin, Rusya ve Batı Asya ülkeleri vatan bütünlüğümüzü desteklemektedir.
Avrasya’nın çözümü “üretim ekonomisi”dir. Biz Çin ile iş birliği yaparak sıcak para komisyoncularının değil, üreticinin kazandığı bir sistem kurabiliriz. Aslında Türkiye’nin büyük sermayesi de artık yönünü Asya’ya çevirmiştir. Türkiye’nin ticaret ortağı sıralamasında Çin, Rusya ve Almanya’nın ilk sıralarda olması, ekonomik olarak zaten Avrasya’ya yerleştiğimizin bir göstergesidir.
Çin ile olan ticari dengesizliğimiz ve Rusya’ya olan enerji bağımlılığımız gibi sorunlar mevcuttur; ancak bunlar Türkiye’nin 1980 sonrası tarımı tasfiye eden ve dışa bağımlı hale gelen ekonomi politikalarının sonucudur. Çin, pazarını kaybetmek istemez; aksine “beraber üretelim, beraber kazanalım” yaklaşımını benimser. Türkiye’nin 4 trilyon dolar rezervi olan Çin ile yapacağı ortak yatırımlar, demiryolları modernizasyonu ve sanayi hamleleri, ticari dengesizliği giderecek ve ülkemizin önünde geniş ufuklar açacaktır. Bu, sadece Türkiye’nin değil, Çin ile ticaret yapan tüm dünyanın karşı karşıya olduğu bir dengeleme sürecidir. Yani biz sizden daha az alıyoruz ama daha çok verelim; yani bu dış ticarette dengeyi sağlayalım. Ruslar hiç olmazsa turist göndererek -ki bu sene tekrar 4 milyon turisti geçti- hacim yaratıyor. O ihracat azlığımız, oraya yönelttiğimiz ihracatla kısmen dengeleniyor. Ama şimdi o da yok.
Bakın, Rusya’yla ilişkilerde durum şu: Türkiye enerji bakımından fakir bir ülke ve ancak nükleer enerji gibi projelerle durumu biraz değiştirebilir. Onun için Türkiye, petrol ve doğalgaz ithalatına mecbur. Tabii bu durum, Türkiye’nin ithalatında tek bir kapıya bağlanmamak kaydıyla yürütülmelidir. Bağlanmanız şart değil; yanınızda İran var. Türkiye hem Irak’tan hem İran’dan hem Azerbaycan’dan hem de Rusya’dan enerji ithal ediyor. Yani “tek bir kapıya bağlanma” şartı diye bir şey yok, her an hepsinden alabilirsiniz. Ama tabii en uygun koşullarla almak önemli. Bir de şimdi “Türk Akımı” geliyor; yılda 15 milyar metreküp daha alacağız. Aynı zamanda Türk Akımı Türkiye’den geçtiği için, bunun Türkiye ekonomisine çok önemli katkıları olacak, inşallah. Rakamı bilmiyoruz ama nasıl bir anlaşma yaptıklarını tahmin edebiliyoruz. Umarız o savaş uçağının düşürülmesinin yaşandığı ortamda çok kötü bir anlaşma yapmamışlardır. Batılılar Türk Akımı’ndan çok korktular.
Şunu da sorayım, ondan sonra izleyici sorularına geçeceğim: Avrasya ülkelerindeki hukuk sisteminin gelişmişliği, bizim açımızdan batıya göre geri. Kültürden bahsetmiyorum, oradaki ekonomik eşitsizliklere hiç girmiyorum. Hukuk sisteminin gelişmişlik seviyesi Türkiye için sorun yaratmaz mı?
Şimdi bakın, demokratik devrimler ticaret hukukunu, borçlar hukukunu ve mülkiyet haklarını geliştirdi. Ekonomik alandaki hukuki düzenlemelerde demokratik devrimlerin açtığı bir çığır var. Çünkü demokratik devrimler gelişmiş kapitalist ülkelerde oldu. Gelişmiş kapitalist ülkelerde çok gelişmiş bir para sistemi, ticaret ve banka sistemi ile onun geliştirdiği bir hukuk var. Siz bunu Afganistan’da, Kırgızistan’da veya Kazakistan’da bulamazsınız. Çin ekonomik bakımdan hızla gelişiyor ve arkasından yetişmeye çalışıyor; hukuk reformları yapmaya gayret ediyorlar. Bu söylediğiniz geçerli. Ancak ekonomik ilişkilerde bir güvensizlik, sattığınız malın parasını alamamak veya banka/para trafiğinde problemler yaşanması gibi durumlar, büyük ölçüde işleyen mekanizmalarla aşılabilir. Ayrıca biz Çin’in veya Rusya’nın hukukunu Türkiye’ye ithal etmek durumunda değiliz; biz kendi hukukumuzu özgürce düzenleriz. Hiç kimse de bize hukuk dayatmıyor.
Bir izleyicimiz Mersin’den yazmış, diyor ki: “Asya ülkelerinde demokrasinin gelişme seviyesi Avrupa’nın çok gerisinde. Biz oradan ne alacağız ki demokrasi anlamında?” Demokrasi anlamında bir şey alacağız demiyoruz ama alacak çok şey var. Bakın, Çin’de demokrasi Amerika ile kıyaslanmayacak kadar ileridir. Bir örnek vereyim: 2000’li yıllarda bir gece hava eksi 15 derece soğuk oldu. New York’la Pekin aynı paralelde, ikisinde de hava aynı derecedeydi. Sabahleyin New York’ta 1500 evsiz insan ölü bulundu, Pekin’in sokaklarında ise tek bir insan ölü bulunmadı. Hangisinde demokrasi var? Amerika’da insanlar büyük ölçüde cahil bırakılmış; bu onların kusuru değil, sistem böyle. Sistem çok küçük seçkin kesimleri özel üniversitelerde yetiştiriyor, geri kalan büyük kitleyi ise cahil bırakıyor. Çin Halk Cumhuriyeti’nde ise fabrikalara, yönetimlere, köylere ve mahallelere dayanan bir demokratik süreçler sistemi var.
Bununla birlikte, Türkiye’nin Asya’nın geri kalanından çok daha ileride, köklü bir demokratik geleneği var. 1876 Meşrutiyeti, 1908-1920 Kemalist devrimi ve Atatürk devrimleri ile Türkiye’de 150-200 yıldır çok önemli bir demokrasi inşa ettik. 20. yüzyılın başı Asya’da devrimler çağıydı. 1876’daki anayasa deneyimimiz müthiştir; İranlılar da Suriyeliler de bunu bilmez ama Marx bunu görmüştür. Marx 1874 yılında, “Avrupa’nın en faziletli, en yetenekli köylüsü ve halkı Türk köylüsüdür” demiştir. Marx, Türkiye’de köylülüğe dayanan bir demokratik devrim potansiyelini o günlerden görüyor. Türk askerinin fedakarlığını ve kahramanlığını öven Marx, 1874’te bir anlamda Atatürk’ün köylüye dayanarak yapacağı istiklal savaşını keşfediyor.
Rusya’ya ait ilk metinleri okuduğumuzda, Avrasya projesi bir Rusya eksenli ittifak sistemi olarak ortaya konuluyor. Dugin’in ilk yazılarında da bunu görüyoruz. Hatta 2003 yılında partimizin yayın organında, “Türkiye’nin Avrasya’da bir yeri vardır ama Avrasya’nın kenarındadır” demişti. Dostunuz Dugin hala aynı görüşte mi? Değil. Türkiye’yi tanıdıktan sonra 2004’teki Avrasya konferansında, “Türkiye’deki vatanseverlik potansiyelinin Rusya’dan üstün olduğunu gördüm” dedi. Bu bir kibarlık değil, gerçek bir entelektüel tavrıdır. Biz “Duginci” veya sadece “Avrasyacı” değiliz; Rusya merkezli veya Çin merkezli bir projeyi de savunmuyoruz. Biz şunu görüyoruz: Türkiye, Rusya, İran ve Çin gibi imparatorluk ve devrim geleneği olan ülkelerin dengeli olarak el ele verdiği, öncülük ettiği bir proje gerçekçidir. Avrasya’nın her yerinde Türk var; Türkiye, Irak, İran, Suriye, Rusya, Çin ve Orta Asya Türk Cumhuriyetleri… Türk kültürü ve Atatürk devriminin dünyada çok büyük etkileri var.
Bugünün kitabı olarak, Sayın Soner Polat komutanımızın “Türkiye İçin Jeopolitik Rota” kitabını seçiyoruz. Sayın Kemal Cem Yılmaz’ın müjdesiyle bu kitap Almanca’ya çevriliyor ve Almanya’da basılacak. İkinci kitabımız ise Sayın Onur Öğmen’in diplomatik hatıralarını anlattığı “Zor Rota” kitabıdır. Sayın Öğmen, Cumhuriyetimizin en seçkin diplomatlarından ve aydınlarındandır.
Şimdi izleyici sorularına geçelim. Müziğimiz ise Ali Kızıltu’dan. Ali Kızıltu bizim halk ozanlarımız içinde çok seçkin ve geleneğimizi sürdüren bir isimdi. Sivas, Divriği ve Malatya havalarını, o yörenin özünü yansıtan bir ozandı. Türk halk müziği geleneği Türkiye’de bitmez; ne kadar fethetmeye çalışsalar da türküleri susturamadılar. Kentlere, Beyoğlu’na, düğünlere yayıldı. Almanya’daki, Fransa’daki yeni kuşaklar bile halay çekmeye devam ediyor. Bu çok köklü ve güçlü bir kültürdür. Şimdi, Sayın Sedat Günal’ın bir tespiti ve bir önerisi var. Çince, Rusça ve Farsça; yapıları ve alfabeleri itibarıyla son derece zor dillerdir. Ayrıca hepsi farklı dil ailelerine mensuptur. Türkçemiz ise oldukça kurallıdır. Farklı bir dil ailesinden olmasına rağmen öğrenilmesi diğerleriyle kıyaslanamayacak kadar kolaydır. Yine de Türkçe, öğrenilmesi zor bir dildir. Buna rağmen Avrasya’da bulunan hemen her ülkede, farklı lehçeleri olsa da Türkçe az veya çok ana dili olarak konuşulmaktadır. “Avrasya projesi dahilinde Türk dilinin genel geçer bir dil olarak kullanılması için çalışma yapılabilir mi?” sorusu gündeme gelebilir. Ancak bunlar gerçekçi hedefler mi?
Tabii Türk Cumhuriyetleri arasında bir ortak Türkçe gelişiyor. Mesela bizim dizilerimiz, televizyon aracılığıyla Kırgızistan, Özbekistan, Kazakistan gibi ülkelerde inanılmaz bir ilgiyle izleniyor. Özellikle Azeriler, Oğuz Türkçesi konuştukları için bize en yakın olanlar. Dolayısıyla Türkiye Türkçesi, Azerbaycan dahil olmak üzere Batı ve Orta Asya’da çok hızlı bir şekilde yayılıyor. Bu bir gerçek. Ancak Sedat Günal dostumuzun önerisi; yani bütün Avrasya’da, Çinlilerin, Hintlilerin ve Rusların Türkçeyi benimsemesi hiç gerçekçi öneriler değil. Bu tür bir Avrasyacılık anlayışı çok yanlıştır.
Türkçemiz; köklü temelleri olan, kurallı, matematiksel, etik, gelişmiş ve çok işlenmiş bir dildir. Ancak öğrenmesinin kolay olduğunu söylemek zordur. Mesela Çince, “Ben gelmek, yarın” dediğiniz zaman “Ben yarın geliyorum” anlamına gelen, tarzanca denebilecek kadar basit bir yapıya sahip. Oysa Türkçedeki “geliyorum, geleceğim, gelmiştim, gelecektim” gibi çekimleri düşündüğünüzde Türkçe, İngilizceden çok daha zor bir dildir.
Günümüzde Batı üniversitelerinde Türk dizileri üzerine, hatta “Kurtlar Vadisi” gibi diziler üzerine doktora tezleri yapılıyor. “Vatanım Sensin” gibi diziler de oralarda çok etkili. İnsanlar bu diziler aracılığıyla Türkçe öğreniyor. Pekin Üniversitesi’nde okuyan Kazak, Özbek ve Kırgız öğrenciler, bu dizileri çok sıkı takip ediyor ve Türkiye Türkçesini bu sayede hızla öğreniyorlar. İstanbul Türkçesi ile diğer Türk lehçeleri arasında çok az fark var; mantığı kavradığınızda hızla anlayabiliyorsunuz. Bütün Türkçe konuşan ülkelerde ortak bir dile doğru gidiş olabilir ve bunu hepimiz arzu ediyoruz. Ancak Çinlilerin de Türkçe konuşması gerçekçi bir arzu değil. Bir dilin etkili olması için güçlü bir ekonominizin olması gerekir.
İran’da bulunduğumda şaşırtıcı bir durumla karşılaştım; Tahran’da Türkçe çok yaygın ve Farsçayla da idare edilebiliyor. İran’daki Türkler “Biz Türküz” diyorlar. İran devletinin, Türklüğe karşı olumsuz bir tutumu yok. Hatta Ali Hameney’in bir çocuğa Türkçe öğrenmesini öğütlediğini biliyoruz. İran’ı uzun yıllar Türk hanedanları yönettiği için bugün de çok güçlü bir Türk nüfusu var. Türkçe orada eğitim dili olmamasına rağmen günlük hayatta, mecliste, otellerde ve hizmet sektöründe oldukça yaygın.
(Program sonu ve kapanış konuşmaları…)

