Çıkış Yolu • 12.12.2017

Çıkış Yolu • 12.12.2017

Geçmişteki, yakın geçmişteki devrimle kurduk biz bu cumhuriyeti. Halkın yüzde elli, elli ikiye bölündüğü bir durum tasviri. Türk milletinin önünü açacağız; ben yere atarım ve onu çiğnerim. Çiğniyorum burada. Bölgedeki bu yangın, Irak’taki… “Hayır”da birleşmek güzel. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.

Değerli izleyiciler, merhaba. Yeni bir “Çıkış Yolu” ile birlikteyiz. Konuğum her zamanki gibi Vatan Partisi lideri Sayın Dr. Doğu Perinçek. Kendisine hemen hoş geldin diyoruz.

— Merhabalar, hoş bulduk.

— Bu hafta ne yapacağız? Bu hafta gündemi konuşacağız. Hiç yalan yok lafımda. Gündemde neler var? Kudüs var, Erdoğan’ın Atina seyahati var, Putin’in gelişi var. Özellikle sizin Avrupa ayağındaki gelişmelere ilişkin yapacağınız tespitleri önemsiyoruz. Çünkü ayağınızın tozuyla geldiniz. Ondan sonra vaktimiz kalırsa diğer konulara geçeceğiz. Şimdi, son programlarımızda hep sizin seyahatlerinizle başlıyoruz. O geleneğimizi sürdürelim. Çünkü seyahatlerinizle alanla temas ediyorsunuz, kadrolarınızla konuşuyorsunuz; partiniz dışından insanlarla yüz yüze gelip tartışıyorsunuz. Bunun bir anlamı var. Almanya-Fransa seyahati diyelim. Orada, Avrupa’da sizinle konuşan insanlar açısından söylüyorum; onların gündemi Avrupa mı, Türkiye mi?

— Bizim arkadaşlarımız Avrupa’da yaşadıkları için Avrupa gündeminin içindeler ama akılları, fikirleri ve yürekleri Türkiye’de.

— Peki, en çok Avrupa’yı mı konuştunuz, Türkiye’yi mi?

— Fransa’nın Lyon kentinde üç gün süren bir parti okulu yaptık. Avrupa temsilcimiz Sayın Beyhan Yıldırım, Merkez Yürütme Kurulu üyemiz Sayın Ali Mercan ve Fransa temsilcimiz Sayın Ali Rıza Taşdelen olağanüstü birikimleriyle bilgiler verdiler; bizleri çok aydınlattılar. Parti okulunun ana başlıklarından biri şuydu: “Avrupa nereye gidiyor ve bunun Türkiye bağlamında anlamı nedir?” Avrupa’nın kendi partilerinde bile bu kadar derin yorum yapılmaz.

— Siz kendi payınıza, yeni şeyler söylendi diyebilecek durumda mısınız?

— Tabii. Türkiye’den gelişmeler çok hızlı gidiyor. Bakın, en çarpıcı olanı söyleyeyim. Almanya Dışişleri Bakanı Sayın Gabriel, Amerika’ya kafa tutan bir tavır koydu. Almanya’nın yarı resmi dış politika organı olan “German Foreign Policy” şu başlığı attı: “Gabriel, Amerika’ya savaş ilan etti.” Gabriel ne demişti? “Amerika Birleşik Devletleri Almanya’yı yönetemez, Trump Almanya’yı yönetemez.” Bunun geçmişi var; Trump, Almanya Başbakanı’nın elini sıkmadığında başlayan bir süreç bu. Gabriel, “Biz Orta Doğu’nun Trump’laşmasına izin vermeyeceğiz” dedi. Benim yorumum şuydu: Orta Doğu’nun Trump’laşması ne demek? Orta Doğu’da Kürdistan’ın kurulması, yani Amerika’nın hegemonyasının sürdürülmesi demek. Buna izin vermeyeceğiz dediler. Ardından Fransa ve İngiltere ile birlikte İran’ı destekleyen tavırlar aldılar. Kudüs konusunda Almanya, Amerika ile örtüşen bir tutum içerisinde değil.

— Bu sizi şaşırtmadı mı?

— Şaşırtmadı çünkü biz ta 1990’larda Prof. Dr. Erol Manisalı ile tartışıyorduk. O, Almanya’nın Atlantik hegemonyası altında kalacağını savunuyordu; ben ise Almanya ile Amerika’nın yollarının ayrılacağını söylüyordum. Şimdi bu tutum Fransa’ya da yansıyor. Avrupa ordusu kurma konusunda inisiyatif geliştirdiler. Almanya’da diğer partiler, mesela Sosyal Demokrat Parti ve hatta Yeşiller Partisi bile bu havaya girdi. Yeşiller Partisi sözcüsü “Biz de vatanseveriz” (patriot) demeye başladı. Almanya’daki Amerikan üslerinin kapatılmasını savunan tavırlar güçleniyor. Hristiyan Demokrat Parti’nin de politikası Rusya ve Çin’e yaklaşmak. Genel olarak Almanya’da bir Avrasyacılık yükseliyor ve Amerika’dan ipleri koparıyorlar.

— Bunları niçin anlatıyoruz? Türkiye hükümeti, Tayyip Erdoğan yönetimi bu olayların farkında değil veya bunu gösteren bir siyasetleri yok. Almanya düşmanlığı bugün Türkiye’de akılsızca bir şey. Eğer Türkiye doğru siyaset izlerse Almanya’yı PKK konusunda da yanına çeker. Bakın, Almanya’da bizzat devletin hakim olduğu organlarda “PKK, Amerika’nın bir enstrümanıdır” diyen yayınlar başladı. “Siz ne biçim solcusunuz; Amerikan emperyalizminin aleti olan PKK ile dayanışma halindesiniz?” diye sesleniyorlar. Ayrıca PKK sembolleri yasaklandı, polis artık buna izin vermiyor.

— Ben Eylül ayında Berlin’de, Federal Meclis’in basın konferans salonunda yaptığım konuşmada Alman aklına seslendim: “Siz nasıl PKK’yı destekleyebilirsiniz? Burada Almanya’nın hangi çıkarı var?” Bu konuşma çok etkili oldu. Son gidişimde de “Yeni Avrasya Döneminde Türkiye-Almanya Stratejik Ortaklığı” başlıklı bir basın toplantısı yaptım. Dünya yeni bir çağa giriyor. Bu dönemde Türkiye ile Almanya’nın menfaatleri stratejik olarak birleşiyor. Çin’den Almanya’ya kadar uzanan Avrasya hattında Türkiye kilit bir ülkedir. Biz bu ilişkiyi geliştirmeliyiz.

— Türkiye hükümeti bu değişikliği görmüyor mu?

— Görmemek mümkün değil ancak temaslar varken kavga ederseniz bunları göremezsiniz. Alman kamuoyunu ve Alman gazetelerini izlerseniz bir analiz yapabilirsiniz. Merkel de hükümet kurma aşamasında Amerika ile ilişkiler konusunda diğer partilerle sorun yaşıyor. Artık Almanya’da hükümetin temel programı, Amerika’ya karşı başı dik bir Almanya zeminine oturmaya başladı. Bu çok önemli.

— Bir ara verelim efendim. Ara verelim, ondan sonra bu Almanya-Fransa seyahatinizi konuşmaya devam edelim. Sevgili izleyiciler, aramız çok kısa. Tekrar buluşacağız.

(Aradan sonra)

— Sevgili izleyiciler, tekrar merhaba. “Çıkış Yolu” devam ediyor. Konuğum, Vatan Partisi lideri Sayın Dr. Doğu Perinçek. Avrasya’nın Avrupa kanadını konuşurken neden esas olarak Almanya üzerinde duruyorsunuz, Fransa’nın durumu nedir?

— Fransa da aynı yolda. Macron, Fransız büyük burjuvazisi tarafından seçilmiş olsa da sonuçta Fransa’nın lideridir ve izlediği politikalar Almanya ile paralel gözüküyor. Macron, “Ben De Gaulle’ün çizgisini sürdürüyorum” diyor. De Gaulle, Amerika’ya kafa tutan büyük bir Fransız lideriydi. Yani Almanya’da gördüğümüz olaylar Fransa’da da geçerli. Mesela, Fransa’nın milliyetçi partisi Le Pen’in partisi çok büyük bir atak yaptı ve Macron’la başa baş kaldı. Bunu olumlu bir şey olarak mı görüyorsunuz? Tabii olumlu. Çünkü Fransa’da Amerika’ya karşı milliyetçilik yükseliyor. Le Pen’i Türkiye’deki “sol” kesim faşist olarak nitelendiriyor. Hangi sol? Bunların solculukla bir alakası yok; onlar Amerikancı sol. Bu durum Almanya’da da, Türkiye’de de, başka yerlerde de böyle. Bugün kendisini sol olarak tanımlayan, aslında solla ilgisi olmayan, Amerika işbirlikçisi bir kesim var. Kimmiş o sol? Hangi örgütleri var? Hangi seçime katılıyorlar? Nerede levhaları var? Nerede halk içinde bir karşılıkları var? Öyle bir sol kalmadı; onlar PKK dostu.

PKK’yı bugün esas güden, yönlendiren Amerika Birleşik Devletleri; “Kara gücüm” diyor PKK’ya. Bu yüzden onlar da PKK ve Amerika yandaşı oldular. Peki, bunlar ne yapıyorlar? Diyelim Le Pen’e faşist diyorlar veya Almanya’daki Alternatif Parti’ye faşist diyorlar. Türkiye’de Tayyip Erdoğan’a faşist diyorlar. Yani kim Amerikan siyasetine karşı direnirse, Vatan Partisi’ne bile bazen faşist diyorlar. Kim Amerika’ya karşı tavır alırsa o faşist oluyor. Artık dünyada onların borusu ötmüyor. Dünya onların istediği yönde gitmiyor. Amerika Birleşik Devletleri dünyanın her yerinde yeniliyor. Türkiye’de PKK yerle bir oluyor. O sizin “sol” dediğiniz, Amerikan işbirlikçisi kesimin de artık Türkiye’de hiçbir etkisi kalmadı; siyasetin içinde de yoklar.

Fransa’da ve Almanya’da hükümet düzeyinde, Dışişleri Bakanı düzeyinde, başbakanların dış temasları düzeyinde, Almanya’nın Amerika’dan uzaklaştığına dair örnekler verebiliyoruz. Somut politikada Fransa; Almanya ile birlikte İran’dan yana tavır aldı ve Kudüs konusunda Amerika’yı desteklemedi. Macron Tahran’a gitti; Fransa’nın siyasetiyle Almanya’nın siyaseti el ele gidiyor. PKK konusunda Fransa’da eski politikalarına göre bir farklılaşma var mı? O da destekleyenler arasındaydı. Ancak dış politikada Amerika’ya karşı tavır, tıpkı Almanya’da olduğu gibi devlet katında gelişmeye başlamıştır. Bu, hızla Türkiye’nin inisiyatifine bağlı olarak gelişecektir.

Dış politikada son dönemde bir gelenek oluşmaya başladı. AKP’nin gitmediği yerlere siz gidiyorsunuz, yapmadığı işleri dış politikada siz yapmaya başlıyorsunuz. Sayın Beyhan Yıldırım önderliğindeki Avrupa örgütümüz ve diğer önder arkadaşlarımız çok ciddi, sonuç alıcı çalışmalar yapıyorlar. Üst düzey siyasi isimlerle görüşmeler yapıyorlar, Türkiye’yi, PKK’yı ve bölünme tehdidini anlatıyorlar. Türkiye ile Fransa ve Almanya’nın stratejik ortaklık kurma mecburiyetlerini ifade ediyorlar.

Alman ordusunun yayın organında PKK’nın Suriye kolu PYD-YPG hakkında övücü yazılar çıkması, dünden bugüne bir geçiş sürecini gösterir. Alman devleti içinde bölünmeler var. Ancak o yayın, bugün başbakan olan Sayın Merkel’in siyasetini yansıtmıyor. Gelişen eğilim, Almanya’nın PKK ve PYD’ye karşı tavır almasıdır. Zaten onlar da bunu görüyor ve büyük korku içindeler; her tarafta, İran’da, Irak’ta, Suriye’de ve Avrupa’da kaybettiklerini anladılar.

Biz Çin’deki 400 partinin katıldığı toplantıda, “Bu Kürdistan projesi, Amerika Birleşik Devletleri’nin İpek Yolu üzerinde bir tehdit olarak kullandığı bir projedir” dedik. Orta Doğu’dan, Batı Asya’dan gelen delegasyonlar tarafından alkışlandık. Avrasya’nın Avrupa ayağında Almanya ve Fransa birinci önceliğiniz. İngiltere ise son zamanlarda Amerika’dan uzaklaşıyor. Brexit ile Avrupa’dan dışlanan İngiltere, İran siyasetinde Merkel ve Macron ile birlikte hareket etti. Şimdi tekrar Kara Avrupası’na doğru yaklaştığını görüyoruz. Bu çok doğal; çünkü Amerika kaybeden ülke ve herkes kaybedenden uzaklaşıyor.

Çin’de Dünya Partileri toplantısında gördük ki bir nevi “Birleşmiş Partiler” örgütü kuruluyor. Çin Komünist Partisi ile yaptığımız görüşmelerde, bu diyalog mekanizmasının kurumlaşması konusunda önerilerimizi sunduk. Bu sadece devletlerin değil, iktidardaki partilerin ve Vatan Partisi gibi emperyalizme karşı olan partilerin bir araya geldiği, Birleşmiş Milletler’e paralel bir yapı haline geliyor.

Türkiye’de AKP liderliğinin Avrupa’ya sataşmalarını artık görmüyoruz. İnşallah böyle devam eder. Devlet siyasetinde sataşmayla bir şey kazanılmaz; ağırbaşlılığı ve ciddiyeti korumak gerekir. Biz Vatan Partisi olarak Rusya’ya, İran’a, Suriye’ye ve Çin’e ortak çıkarlarımız olduğunu anlattığımız gibi, şimdi Almanya ve Fransa’ya da anlatıyoruz. Biz Türkiye’nin programını uyguluyoruz: Amerikan emperyalizmine karşı vatanın bütünlüğü, üretim ekonomisi, komşularla iş birliği ve aydınlanma. AKP, FETÖ’ye karşı mücadele, hendeklerin kapatılması, Fırat Kalkanı ile Amerikan koridorunun yarılması gibi noktalarda Vatan Partisi’nin bulunduğu konuma geldi. AKP bunları yapıyorsa size ne ihtiyaç var diye sorulabilir; ancak AKP bunları tutarlı ve kararlı olarak yapamıyor. Sövgüyle değil, akılcı ve diplomatik bir dille sonuç alıyoruz. Türkiye’ye Vatan Partisi lazım. Hep ayağı sürçerek kör topal götürüyor ama Vatan Partisi gibi doğru programı olan, doğru siyasetler üretmiş ve çok esaslı bir kurmay kadrosuna sahip bir parti Türkiye’yi buradan çıkarabilir. Hele hele üretim ekonomisi konusunda… Şimdiki Türkiye’nin gündemine o geliyor; üretim ekonomisi. Onu da Vatan Partisi bütün ayrıntılarıyla planlıyor, görüyor.

Biraz Sayın Tayyip Erdoğan’la ilgili konuşmak isterim ama siz burada değildiniz. Dolayısıyla orada da yoğun bir çalışma temponuz vardı. Eğer isterseniz bunu haftaya da konuşabiliriz. Ama dilerseniz ben yeterince takip ettim, biraz konuşalım. Orada Lozan’ın güncellenmesiyle ilgili bir mesele gündeme geldi. En çok da Batı Trakya’daki Türklerin kendi dinî liderlerini seçememesi… Öncesinde de aslında Tayyip Erdoğan 10 Kasım’da Misak-ı Millî konusunda “Bu bizim davamızdır, devam edeceğiz” dedi. Bu ikisini birlikte değerlendirdiğinizde ne görüyorsunuz?

Şimdi bakın, yine oraya geldik: Vatan Partisi Türkiye’ye ne kadar gerekli? Oraya geldik çünkü Vatan Partisi, Yunanistan’la görüştüğü zaman meseleyi hiçbir zaman “Lozan’ın güncellenmesi” diye koymaz. Nasıl koyar? Somut, pratik… Der ki: “Nasıl Türkiye’de Hristiyan kurumları, yani cemaati, o kurumlaşma patriği kendi seçiyorsa; Batı Trakya’da da müftüleri orada yaşayan Müslümanlar seçmeli.” Meseleyi bu kadar net koyduğunuz zaman bu tartışmalara, yorumlara hiç gerek kalmaz. “Lozan’ın güncellenmesi” deyince… Lozan tabii Türkiye’nin tapusu, kuruluş senedidir, uluslararası planda vesaire… Lozan’ın güncellenmesi deyince herkesin aklına başka şeyler geliyor. Ama siz de belirttiniz, söylenmek istenen şey; Türklerin, Müslümanların Batı Trakya’da kendi müftülerini kendilerinin seçmesi, dinsel hakları vesaire.

Niye böyle koymuyor, niye böyle koyamıyor? Bu bir devlet birikimi ile ilgili bir sorun. Yani siyasetteki olgunlaşma, tecrübe ile birikimle ilgili bir şey. Demek ki olayı anlayamıyor veya uzmanlarla olmuyor bu işler. Yani bizzat Türkiye’yi yönetenlerin, devlet başkanlarının, hükümet başkanlarının uzmanlardan bilgi alan değil, konuları bilen insanlar olması lazım. Konuya hâkim olması lazım. Konuya hâkim olunsaydı “güncellenmesi” diye koymazdı ve bu kadar tartışmaya yol açmazdı. Doğrudan doğruya der ki: “Bakın, patrik burada Ortodoks kurumlar tarafından seçiliyor. Orada da Müslümanlar kendi müftülerini seçmeli.” Ama “Lozan’ın güncellenmesi” dediğiniz zaman, “Lozan’da bu var mı, yok mu, neyi söylüyor, Türkiye’nin tapu senediyle mi oynamak istiyor?” gibi sorular ortaya çıkıyor. Demek ki bilmiyorlar; devlet yönetmeyi bilmiyorlar. Başka ülkelerle ilişki kurmak… 15 senedir devleti bunlar yönetiyor. Demek ki temel bir eksiklik var. Sonuç itibarıyla devlet yönetmeyi bileceksiniz, tarih bileceksiniz, Yunan-Türk ilişkilerini bileceksiniz, Lozan’ı bileceksiniz ve bugün dünya siyasetlerini bileceksiniz. Uzmanların eline kâğıt vermesiyle bunlar olmaz; çok yanlış.

Bakın, ben bunu Berlin’den Lyon’a, Frankfurt’a uçarken sabah gazetelerini, Alman gazetelerini aldım; bunu oradan okudum. Yani Yunanistan-Türkiye görüşmesini Alman gazetelerinden okudum. Şimdi o gazetelerde mesela bu konuşma şu şekilde yazıyor: “Türkiye, Yunanistan’la toprak meselelerini gündeme getirdi.” Böyle bir yorum çıktı Alman ve İngiliz gazetelerinde. Şule ile beraber okuduk, ilk önce şaşırdık. Yani sandık ki hakikaten toprak meselesini falan gündeme getirdi Tayyip Erdoğan. Ama “Lozan’ın güncellenmesi” demiş; o, oradaki muhabirler tarafından öyle yorumlanmış. Demek ki tecrübeleri, birikimleri Türkiye’yi yönetmeye yetmiyor. Onun için Vatan Partisi Türkiye’nin ihtiyacıdır ve Vatan Partisi kesinlikle önümüzdeki süreçte bu büyük karara gidiyor. Çok önemli sarsıntıların olacağı bir dönemin içindeyiz. Büyük çözümlerin kendisini kapıya dayatacağı bir sürece girdik. Vatan Partisi Türkiye’nin yükselen yıldızıdır ve önümüzdeki dönemde Türkiye’nin yönetilmesinde doğrudan doğruya söz sahibi olmaya başlayacak.

Bugün Vatan Partisi Türkiye’nin yönetilmesinde etkili bir güçtür. Bunu Amerikalılar da görüyor. En son Amerika’da bir panel olmuş, orada önde gelen şahıslar konuşuyorlar. Diyorlar ki: “Tayyip Erdoğan, AKP -yani onların sözü bu, ben doğrudur diye söylemiyorum ama- Amerika’dan gelen baskılar karşısında Doğu Perinçek’e, Vatan Partisi’ne ve milliyetçilere sığındı.” Dışarıdan bakan bunu görüyor, Rusya’dan bakanlar da bunu görüyor. Almanya’nın en ağırbaşlı gazetelerinde de şu yorumlar çıkıyor: “AKP, Vatan Partisi’nin on yıllardan beri savunduğu Avrasyacı çizgiye doğru geliyor.”

Madem Türkiye’nin yönünün belirlenmesinde Vatan Partisi bugün etkili, o zaman doğrudan doğruya Vatan Partisi’nin olduğu hükümetler Türkiye’yi yönetsin. İktidardan pay mı istiyoruz? Hayır, pay değil. Bizim programımızda pay istemek diye bir şey yok. Biz Türkiye’de aslında netice olarak tek başımıza iktidar hedefiyle gidiyoruz. Ama bu bir ara dönemden, bir “millî hükümet” adını verdiğimiz; çeşitli millî güçlerin, vatanseverlerin, üretim ekonomisinden yana olanların, birleşen ve üreten Türkiye’yi savunanların, huzurun sağlanması ve üretim ekonomisi konusunda birlikte hareket eden güçlerin iktidarı önümüzde kaçınılmazdır.

***

Sevgili izleyiciler, tekrar merhaba. Sayın Perinçek’le Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Yunanistan’da yaptığı “Lozan güncellemesi” açıklamasını tartışıyorduk. Ama buna benzer bir şey daha oldu 10 Kasım’da; Atatürk’le ilgili sözlerinden, Misak-ı Millî ile ilgili sözlerden dolayı konuşamadık. Cumhurbaşkanı düzeyinde bugün acil bir Misak-ı Millî tartışması açmak doğru mu?

Şimdi Misak-ı Millî… Bir kere Misak-ı Millî’nin ne olduğunu konuşalım. Misak-ı Millî, biliyorsunuz, 28 Ocak 1920 günü İstanbul’da toplanan Meclis-i Mebusan’da alınan karardır. O kararın özü, Erzurum ve Sivas Kongreleri kararlarıdır ve Ankara’da Atatürk onu kendisi formüle etti. Türk ordusunun 30 Ekim 1918 günü kontrolünde olan topraklar Misak-ı Millî’yi oluşturur. Ama sonuç itibarıyla kesin bir harita var mıdır? Benim bildiğim yok. Bugün Türkiye’nin sınırlarının biraz güneyindeki bazı yerleri daha bunun içine alabilir ama arkasından ne oldu? Lozan’da bu konu masadaydı, Musul-Kerkük açısından… Anlaşma olmadı, konu Milletler Cemiyeti’ne (Cemiyet-i Akvam) aktarıldı. 1926 yılında Ankara Antlaşması ile Türkiye-Irak sınırları kesinleşti. Bugünkü sınırlar artık Misak-ı Millî sınırlarıdır.

Efendim, “Bizim sınırımız aşağıdan geçiyordu, yukarıdan geçiyordu” demek çok yanlıştır. Sonuç itibarıyla güneyimizdeki komşularımız Irak ve biraz da Suriye… Siz kalkıp da “Efendim Misak-ı Millî bu değildi, daha fazlasıydı” diye bir iddiaya kapılırsanız, o zaman Suriye ve Irak’ı bölmeye çalışan Amerika projelerinin içine girersiniz ve komşularınızın hepsini karşınıza alırsınız. İstikrar bulmuş sınırları tartışmaya açmak anlamsızdır.

Vatan Partisi’nin programı şu: Batı Asya Birliği’ni kurduğumuz zaman bırakalım Musul, Kerkük’ü; Basra, Bağdat da bizim olur, İstanbul da Irak’ın olur. Yani bir Batı Asya Birliği, bir konfederasyon düzleminde Türkiye, Irak, Suriye ve bir adım sonra İran buluşabilir. Bunun için burada hâlâ Irak’la ve Suriye’yle Türkiye arasında sınır kavgaları çıkartmak isteyen her girişim Amerika kaynaklıdır. Bunu “Türk milliyetçisi” geçinerek yapanlar da olur; işte Devlet Bahçeli çıkar, “Kerkük’ü, Musul’u, Halep’i alacağız” diye ortaya çıkar. Bunların hepsi Amerika’ya yarar. Bugün Suriye, Türkiye ve Irak’ın beraber olması lazım. Beraber olmadan hiçbir sorunu çözemeyiz. Eğer biz Suriye ve Irak’la düşman konuma düşersek, bu Misak-ı Millî iddialarıyla Diyarbakır’ı kaybederiz.

Bakın, Suriye ve Irak dostluğu Türkiye için bugün şarttır. Neden? Amerika bir “Kürdistan” kurmak istiyordu. Nasıl bozduk bu planı? Irak’la beraber hareket ederek. Irak ordusu aslanlar gibi Kerkük’e girdi. Türk ordusu sayesinde, Türkiye-Irak birliği sayesinde. Şimdi Suriye’de de terör örgütlerini Türkiye, Rusya, İran ve Suriye birlikte tasfiye ederler. Bu aynı zamanda Türkiye’nin toprak bütünlüğü olur. Onun için bugün en yanlış şey, Misak-ı Millî gibi kutsal bir kavramı kullanarak Türkiye’nin güneyindeki sınırları yeniden belirleme gibi iddialarla ortaya çıkmaktır. Bu, vahim sonuçlar doğurur.

Sayın Cumhurbaşkanı’nın bu konuyu gündeme getirmesini, bugünkü dünya ve Batı Asya ilişkilerini görmeyen, izlediği siyasete aykırı bir durum olarak görüyorum. Sonuçta İran’la, Rusya’yla, Suriye’yle ve Irak’la iş birliği yapıyorsunuz. Irak’la iş birliği yaptıktan sonra “Ben Kerkük’ü alacağım, burası Misak-ı Millî’dir” derseniz her şey dinamitlenir. Benim algım şu maalesef: Tayyip Erdoğan’ın bir seçimi kazanma meselesi var. “Ben milliyetçileşirsem daha fazla oy alabilirim” şeklinde bir tercih var. Ama bugün Türkiye’nin birinci sorunu vatan bütünlüğünü tamamlamak ve huzuru getirmektir. Bunun anahtarı da Suriye ile derhal iş birliğine geçmektir. Suriye ile iş birliği yapan Türkiye, PKK’nın oradan kökünü kazır. İktidar yolu buradan geçiyor. Yoksa “Misak-ı Millî” diyerek sen Türkiye’de kimi gıdıklayacaksın? Alıcısı çok maalesef ancak bu millet o kadar basit ve kolay aldatılmıyor. Bunların çok geçerli siyasetler olmadığı kanısındayım. Çünkü sonuç itibarıyla söylediğiniz laflar, laf düzeyinde kaldığı zaman bunun cezasını da ödersiniz. Bir gün gelir vatandaş sorar: “Hani Misak-ı Millî’yi fethedecektin? Neymiş o Misak-ı Millî?” Şimdi mesela buradan Cumhurbaşkanı’na soruyoruz: Sizin “Misak-ı Millî” dediğiniz nedir? Kerkük ve Musul Misak-ı Millî’ye dâhil mi? Halep dâhil mi? “Evet” diyor, benim gördüğüm bu. Bunu açıktan söyleyemez; söylediği zaman zaten Cumhurbaşkanlığı da, hükümet yöneticiliği de yapamaz. Bunun için Misak-ı Millî üzerinden bugün Türkiye’de siyaset yapmak çok yanlıştır. Misak-ı Millî, bugünkü Türkiye’nin sınırlarıdır. Doğru çözüm budur, en sonunda Atatürk’ün de geldiği nokta budur. Atatürk, “Türkiye’nin bugünkü sınırları Misak-ı Millî’dir” demiştir.

Şimdi bizim Irak’la, Suriye’yle toprak kavgası yapmamız kadar büyük bir yanlış olamaz. Çünkü Amerika Birleşik Devletleri Türkiye’yi, Suriye’yi ve Irak’ı bölmeye çalışıyor. Bu üç ülke; Türkiye, Suriye, Irak ve hatta İran beraber olmalıdır. Bunların arasında toprak kavgası kadar saçma sapan bir şey olamaz. Vatan Partisi ne diyor? “Biz bütün bu Suriye, Irak, Türkiye bütünleşeceğiz, bir konfederasyon olacağız.” Bu, Atatürk’ün planıydı. Atatürk’ün 1921-22 yıllarında Suriye’den, Irak’tan gelen çeşitli heyetlerle görüşmeleri o zamanki Hâkimiyet-i Millîye gazetelerine yansıdı. Aynı zamanda Atatürk’ün meclis konuşmalarında bu Suriye ve Irak konfederasyon planı yer alır. Daha sonra 1930’larda da Suriye Başbakanı Cemil Mardam geldiğinde bu konu tekrar konuşuldu, Faysal’la görüşüldü. Benim “Kurtuluş Savaşı’nda Kürt Politikası” kitabımda, Atatürk’ün bu konfederasyon planı konusunda meclis zabıtlarına ve Hâkimiyet-i Millîye gazetesindeki yazılara dayanan çok önemli bilgi ve belgeler var. Atatürk o zaman özetle Suriye ve Irak’takilere şunu söylüyordu: “Siz de emperyalizmden bağımsız olun, Türkiye de zaten bağımsız oluyor, hep beraber bir konfederasyon kuralım.” Türkiye-Suriye-Irak Konfederasyonu bugün tekrar geçerli bir plandır ve doğrudur.

Şunu da ekleyeyim: Biz 2006 yılında Suriye Devleti tarafından davet edildiğimiz zaman 7 kişilik bir heyet hâlinde gittik. Sayın Korgeneral Yaşar Müjdeci arkadaşımız da vardı, diğer arkadaşlarımız Semih Koray ve Ümit Hocamız da oradaydı. O sırada Sayın Esad Moskova’daydı. Bize, “Size en son, en önemli veda mesajımızı söylüyoruz” dediler. Bu, bizzat Sayın Beşar Esad’ın Moskova’dan gönderdiği mesajdı: “Biz Suriye Devleti olarak Türkiye Devleti ile bütünleşmekten yanayız; yani Türkiye ve Suriye tek bir devlet olsun.” Bu yalnız bize söylenmedi; daha sonra sanıyorum Mersin’de bir Türkiye-Suriye ortak ticaret konferansı olmuştu, orada da Suriyeli temsilciler açıkça Türkiye ile Suriye’nin bütünleşmesinden yana olduklarını belirttiler. Bu büyük bir ufuk, büyük bir vizyon ve çok akıllıca bir şey. Türkiye ve Suriye birleştiği zaman PKK, PYD, Kürt sorunu veya IŞİD/FETÖ gibi terör örgütleri kalır mı? Hiçbir şey kalmaz. Zaten Suriye ve Türkiye, Hititlerden beri; Selçuklular, Osmanlılar döneminde hep tek bir devlet olarak yaşamışlardır. Şam (Dimaşk), Osmanlı Devleti’nde İstanbul’dan sonraki en önemli kent, ikinci bir başkent gibiydi. Onun için Türkiye, Suriye ve Irak iş birliği hem terörü hem ekonomik sorunları çözer. Bölge ülkelerinin enerji kaynakları, sanayisi, ticareti ve tarım zenginlikleri birleştiği zaman; İran ve Azerbaycan’ı da kucaklayan 300 milyon nüfuslu, Amerika, Çin, Hindistan ve Avrupa’dan sonraki en büyük ekonomik ve siyasi güç ortaya çıkar. Bu beraberlik son derece kucaklayıcı, birleştirici, laik, ilerici ve devrimci olur.

Şimdi bir denklem kuracağım: Türkiye, Amerika ile NATO’da müttefik. Müttefikimiz Amerika yıllardır, sadece Suriye krizi özelinde PKK ve PYD’yi gözümüzün içine baka baka destekliyor. Başkanlık kararnameleriyle göstere göstere yardım yapıyor. Aynı Amerika, Suudi Arabistan gibi bazı Arap ülkeleriyle çok yakın ittifak ilişkisi içinde. İran tehlikesine karşı bunları birleştirmeye çalışıyor; ama aynı Amerika, Arapların gözünün içine baka baka Kudüs’ü İsrail’in başkenti ilan ediyor.

Amerika’nın bölgede yenildiğini, etkisinin ve nüfuzunun zayıfladığını görüyoruz. Yenilen ordular, hâkim oldukları coğrafyadan kaçarken yakarak kaçarlar. Amerika’nın Batı Asya’da elinde sağlam bir kuvvet kalmadı. Yanında sadece döküntü bir kuvvet olarak İsrail, hendeklere gömülmüş bir PKK-PYD ve yenilip perişan olmuş bir Barzani var. Suudi Arabistan ve emirlikleri de Kudüs tavrıyla tamamen karşısına itmiş oldu. Sonuç itibarıyla bu, yenilgiyi kabul eden bir çıkış ve bence bir çılgınlıktır. “Bari buralarda kaos olsun, huzur olmasın” mantığıyla hareket ediyorlar. Yani yenilen ordu kaçarken nasıl yakarsa, bu da öyle bir hesap kitaptır. Amerika, Kudüs’ü başkent ilan ederek bölgedeki düşmanlarını çoğalttı, dostlarını ise nötr veya tarafsız bölgeye itti. Göreceksiniz, önümüzdeki birkaç yıl içinde Suudi Arabistan da Amerika’nın tamamen karşısına geçecek. Bu süreç hızlanmış oluyor.

Sonuç itibarıyla ben burada Amerika adına hesapsız, akılsızca ve yanlış bir tavır görüyorum. Savaş kararı alındıysa bile, bölge ülkelerini İran’la yakınlaştıran siyasetlerle bu olmaz. Kudüs üzerinden savaşı tetiklemek, Amerika açısından ahmakça bir şeydir çünkü bütün bölge ülkelerini, İsrail’e karşı en kararlı duran İran’ın yanına itiyorlar. Eğer İran’la Suudi Arabistan’ın arasını açacak, oralarda bir savaş çıkartma girişimi olsa ki bu ihtimal hep var, o zaman ne olur? Suudi Arabistan ve Körfez şeylikleri hiç olmazsa kendi tarafında kalır. Ondan sonra Yemen’in bir kısmı, İsrail vs. Mısır’ı da nötr tutmaya çalışır. Bakın, Amerika bu olayda Mısır’ın elini kolunu bağlıyor. Tırnak içinde, kendi dostlarının elini kolunu bağlıyor Kudüs’te. Koskoca Mısır’a ne oldu? Putin bunu hemen değerlendirdi; İslam Konferansı toplantısından önce, Türkiye’ye gelmeden önce Mısır’a gitti. Mısır halkı yıllarca İsrail ile çarpışmış, kaç kere İsrail-Mısır savaşı olmuş. Mısır, Kudüs konusunda son derece duyarlı. Siz kalkıyorsunuz; Mısır’ı, Suudi Arabistan’ı, Körfez şeyliklerini; İran’la, Rusya’yla, Türkiye’yle, Irak’la, Suriye’yle karşı karşıya getiriyorsunuz.

Bugün yine nadir bir durumla karşılaştık, Doğu Perinçek’e bir soru sordum. Şartlar bu işi izah etmiyor; şu izahı doğru bulmuyorum: “Savaş kararı aldı da bunun uygulama şartları yok.” Hiçbir ciddi devlet, uygulama şartları olmayan bir savaş kararı almaz. Eğer uygulama şartları yoksa bunu görür ve savaş kararı almaz; yenileceği bir savaşa girmez. Ben, İsrail’in bu bölgede savaş istediği ve savaş kararı aldığı tespitine hiç katılmıyorum. Neden katılmıyorum? Bu, İsrail’e çok vahim sonuçlar doğurur. Yani İsrail’in İran’a vereceği zarar sınırlıdır. Amerika’yı bölgeye çekmek istiyor olabilir; ancak istediği kadar çeksin, sonuç itibarıyla Amerika gelse bile İsrail mahvolduktan sonra o savaşın kime kârı var?

İsrail küçük ve vurulması kolay bir coğrafya. Nükleer silaha bile ihtiyaç yok; Akdeniz’den Ölüdeniz’e arabayla bir buçuk saatte ulaşıyorsunuz. Böyle bir coğrafi derinlik olmaz. İran’dan, Suriye’den, Lübnan’dan gelecek bir saldırıyı düşünün. Geçmişteki deneyimi hatırlayın; Hizbullah, İsrail’in saldırısına karşı başarıyla direndi ve ilk defa İsrail yenildi. Şimdi bu koşullarda, coğrafi derinliği olmayan bir İsrail’in bölge ülkelerinin neredeyse tamamını karşısına alan bir savaşa girdiğini düşünün. Eskiden Amerikancı yöneticileri yüzünden Türkiye az çok İsrail’i kollayan bir konumdaydı, şimdi Türkiye de karşılarında. Bu koşullarda İsrail neyi elde edecek? Suudi Arabistan’ın İran’la tekrar bağ kurması, İsrail’in aleyhine bir durumdur. İsrail savaş çıkartamaz. Bölge halkları arasında nifak çıkartmak isteyebilir ama kendisiyle savaşamaz.

İsrail açısından şartlar giderek aleyhine gelişiyor: Bir, Hizbullah dokunulmazlık kazandı. İkincisi, Batı Asya İttifakı, İsrail’in bölgede alan yaratma imkanlarını elinden alıyor. Bu daha da yayılacak bir süreç. İsrail, böyle bir savaşta sanayisi, ordusu ve topraklarıyla büyük bir yıkımla karşılaşır. O yüzden İsrail, kendisi savaş kışkırtıcısı konumunda değil; ancak kendisine karşı açılacak savaşlara karşı kuvvetli bir ordusu var, planlar yapıyor. Artık İsrail hamle üstünlüğüne sahip değil. İsrail aklı varsa bölgede savaş çıkmaması için çalışır ve kendi varlığını koruyabilecek çözümlere kendini alıştırmak zorundadır.

Yarın İslam İşbirliği Teşkilatı’nın bir toplantısı var. Buradan ne bekliyorsunuz? Kudüs konusunda orta karar bir metin bekleyenler var. Keşke öyle bir karar çıksa ama kınayacaklar, “kabul etmeyiz” diyecekler; o kadar. Bir yaptırım da beklemiyorum. Ekonomik yaptırımlar da pek tutmuyor çünkü bölge ülkelerinin çoğunun İsrail ile ilişkileri var. Ayrıca Tayyip Erdoğan da ekonomik yaptırımlara karşı olduğunu açıkladı. Türkiye karşı çıkıyorsa Mısır da karşı çıkar ve o iş olmaz. Bu durum, Türkiye’nin şaşalı İsrail karşıtı tavrının pek gerçek olmadığını, Libya ve Suriye’de yıpranan imajını Kudüs üzerinden tamir etmeye yönelik olduğunu gösteriyor. Ancak bu tutarlı değil; bir yandan “terör devleti” diyorsunuz, öte yandan ekonomik yaptırıma karşısınız. Irak’ta Barzani meselesinde ise Türkiye güzel bir tavır aldı ve bölge ülkeleriyle birlik içinde başarılı oldu.

Filistin sorununa gelirsek; iki devletli çözüm en gerçekçi görüneni. İsrail’in oradaki varlığını gerçeklik olarak kabul etmek gerekiyor; onları söküp atmak mümkün değil. İki devletli çözüm, her iki tarafın da kabul ettiği en makul yol.

İzleyicilerden gelen bir mesajda: “Perinçek koşturuyor, AKP kaymağını yiyor. Bu Perinçek olmasaydı AKP çoktan duvara toslamıştı. Dış işlerinde birikim yüksek seviyede. Bence AKP dış işlerini bu adama bıraksın” deniliyor. Bu bakış açısı çok yanlış. “AKP duvara toslasın da Türkiye parçalansın, terör artsın” mantığı doğru değildir. 2014’ten sonra AKP iktidarı kendisini Türkiye ile bütünleştirdi. 2014 öncesinde Büyük Orta Doğu Projesi’nin eş başkanıydılar, Kürt açılımı yapıyorlardı, FETÖ ile birlikte hareket ediyorlardı. O zaman Türkiye ile AKP aynı cephede değildi. Ancak 2014’ten sonra AKP Türkiye cephesine mevzilendi. AKP’nin başarısız olmasını istemek, Türkiye’nin başarısızlığını istemektir. Vatan Partisi Türkiye için mücadele ediyor; bunun kaymağını Türkiye yiyecek. Türkiye’nin bütünleşmesi, FETÖ’nün ve PKK’nın temizlenmesi, Türk ordusunun Amerikan-İsrail koridorunu yarması bunun sonucudur.

Diğer bir izleyici ise: “AKP milli duruş sergiliyor diyorsunuz ama iç politikada milli olmayan bir oluşuma dış politikada milli olsa bile ‘milli’ denir mi?” diye sormuş. Ben “AKP milli duruş sergiliyor” genel hükmünü kullanmıyorum. Somut, pratik olaylara bakalım: AKP, FETÖ’nün üzerine yürüyor mu? Evet. PKK’nın üzerine yürüyor mu? Evet. Rusya ile dostluk kuruyor mu? Evet. Irak ile beraber hareket etti mi? Evet. Tayyip Erdoğan Amerika’yı hedef alıyor ve Amerika da onu yok etmek istiyor mu? Evet. Siz genel hükümlerden değil, somut olaylardan yola çıkarak değerlendirme yapmalısınız. Her şeyi milli olan bir parti yoktur, her şeyi gayrimilli olan da yoktur. Somut konularda tavır neyse, o konuda desteklenir veya eleştirilir. Aristo mantığı dediğimiz, önce genel hükmü verip sonra olayları o hükme uydurmaya çalışmak gerçekçi olmayan bir muhakeme tarzıdır. Bizim gerçekçi olmamız lazım. İş politikada milli olmadığına göre “Bunlar olamaz” diyerek yok edemezsin. Saçma sapan bir muhakeme tarzı bu. Maalesef böyle konuşmak zorundayım; saçma sapan. Onun için ben şunu öneriyorum: Ne oluyorsa onu söyleyelim, olur mu? Olan şeyi “Olur mu?” diyerek terse çeviremeyiz.

Yine bir ara vereceğiz. Peki. Sevgili izleyiciler, programımız devam ediyor. Bir beş dakika aramız olacak, tekrar sohbetimize devam edeceğiz.

Sevgili izleyiciler tekrar merhaba. Çıkış Yolu devam ediyor. Konuğum Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek. Bu bölümde daha çok sizlerden gelen soruları yönelteceğim Sayın Perinçek’e. Nerede kalmıştık? Herhangi bir sorumuz yarım kaldı mı? Kalmadı ama benim gündemime aldığım bir iki konu vardı, onları hızlıca bitireyim.

Ankara’da ve İstanbul’da yarın önemli bir toplantı var: İslam İşbirliği Teşkilatı. Bunu kısmen konuştuk ama üzerinde durmadığımız bir konu var. Kamuoyunun ne kadar yorulduğunu bilmiyorum, televizyonları da izleyemedim. Askeri bir toplantı olacak. Irak Genelkurmay Başkanı geldi. Güzel, bu ikinci gelişi. İSTAMKON toplantısından ayrı olarak 14’ünde yapılacak bu toplantı. Irak Genelkurmay Başkanı, Türk Genelkurmay Başkanı’nın davetlisi olarak geliyor. Amerika’dan da iki general daha geliyor: Biri Avrupa Kuvvetleri Komutanı, diğeri de kamuoyunda CENTCOM diye bilinen Merkez Kuvvetler Komutanı.

Şimdi Türkiye, Amerika ve Irak… Ne oluyor? Barzani’yi konuşurlar. Başka ne konuşacaklar? Esas olarak, Irak ordusu Kerkük’e girdi, olayı bitirdi. Ama Irak’ın kuzeyindeki Kürdistan özerk bölgesi ne olacak? Bu Amerika, Irak ve Türkiye’yi ilgilendiren bir konu. Başka ne olabilir? Irak petrolleri. Petrolü askerle konuşmazlar. Evet, konuşmazlar. Esas olarak Barzani konuşulabilir. Başka… Sınır güvenliği olabilir. Sınır güvenliği için CENTCOM’un yani o merkez kuvvetin alanı… Irak CENTCOM’un alanında, Türkiye’nin yarısı da CENTCOM alanında. Yani askeri bir konu yok şu anda, bitti orada askeri konular. O zaman niye askerler buluşuyor? Belki siyasi konuları… Çünkü orada bir askeri konu kalmadı. Irak geldi, orayı aldı. Kerkük ve Musul artık “Kürdistan” iddiası içerisinde değil ve onlar da buna boyun eğdiler. Kurşun atmadılar; orayı ancak silahla koruyabilirlerdi, koruyamadılar. Amerika da İsrail de onlara destek olamadı.

Bakın, savaş çıkartmak isteseydi İsrail, buradan çıkartırdı. Orada peşmerge savaşmadı ki; savaşmayacaklarını onlar da biliyor. Savaş çıkartmak istese hiç olmazsa Kürdistan güçlerini yanına alır. Öyle bir savaş çıkarsa Suudi Arabistan, Mısır falan bile soğuk durur, kenarda bekler. Ama Kudüs noktasından savaş çıkartmaya kalkarsa İsrail, bu Amerika’nın ve İsrail’in çok aleyhine olur. Düşmanı en fazla çoğalttıkları cepheden savaş açmazlar. İsrail ve Amerika’nın savaş çıkartmak istediği iddiasını Kudüs olayına bağlayamıyorum. Savaş isteklerini ve varlığını yokluğunu ayrı tutuyorsunuz. Bakın, mevzi savaşlar falan isteyebilirler ama bölge çapında, dünya savaşına varacak bir savaş İsrail için felaket olur. İsrail böyle bir savaşı istemez çünkü bu savaştan hiçbir şekilde kârlı çıkmaz. Yıkılmış bir İsrail’in ne faydası olur?

Siz dışarıdaydınız, dikkatinizi çekmemiş olabilir, bir bilgi vereyim: Kudüs kararından sonra Meclisteki dört parti ortak bir bildiriyle olayı kınadılar. HDP de bu bildiriye imza attı. Ben olsam HDP’ye o imzayı attırmazdım. Siz olsaydınız bu dörtlüye katılır mıydınız? Tabii katılırız. Yani HDP ile aynı bildiriye imza atar mıydınız? Ben derdim ki orada: “HDP’nin imzasına gerek yok.” HDP, Türkiye’nin önündeki problem olan tasfiye edeceğimiz PKK’nın bir parçasıdır. PKK ile birlikte bir bildiri imzalamak hiçbir şekilde doğru değil. Oradaki mantık şu anladığım kadarıyla: “Doğru yönde atılmış bir adıma niye hayır diyesiniz ki?” Ama ona aynı zamanda bir meşruiyet kazandırıyorsunuz. Ona ihtiyacımız yok; düşman tarafta. Amerika ile birlikte, Türkiye’nin parçalanması tarafında olanlarla aynı bildiriyi imzalamak… Bunların ayrı bir kimliği, kişiliği yok. Anladığım kadarıyla üç parti (MHP, AKP ve CHP), “Mecliste olan herkes beraberiz, milli bütünlük içindeyiz” mesajı vermek istediler. Veya oraya öyle bir şey yazarsınız ki; örneğin “Amerika’nın PKK’yı ve Türkiye’deki terörü desteklediği” gibi bir cümleyi de içine eklersiniz, o zaman zaten imzalanmaz. HDP’yi Türkiye’nin bütünlüğü içerisinde gösteren gerçek dışı manzaralar, Türk milletinin bilincinin berraklığına hizmet etmez.

Bir kısa cevap rica edeceğim. 10 Aralık’ta Irak ve Suriye sınırında, Suriye’deki geniş bir alanı denetleyen PKK’nın Suriye kolu SDG (Suriye Demokratik Güçleri) ile ilgili bir ortak merkez kurma kararı aldılar. Ne diyorsunuz? Bu Irak hükümetinin pratik bakış açısı. Kuvvetli bir Türk hükümeti, böyle bir anlaşmanın yapılmasını Irak’la iyi görüşerek önler. Bu, Türk hükümetinin nüfuzunun zayıflığından ve doğru konumlanamayışından kaynaklanan bir durum. Türk hükümeti Irak’a der ki: “Siz ne yapıyorsunuz? Bunlar bölücü. Barzani’den ne farkı var? Terör örgütüyle sınır güvenliği anlaşması mı olur?”

Devam edelim. Putin dün Ankara’ya geldi. Önce Suriye’ye, ardından Mısır’a, oradan da Türkiye’ye geldi. Oysa Putin’in ziyaret programı önce sadece Mısır’la ilgiliydi, sonra Türkiye ayağı eklendi. Birdenbire fark ettik ki aynı gün Suriye’ye de gitmiş. Bu hızlı trafik ne anlama gelir? Kudüs dolayısıyla bölgede Amerika’ya karşı çok kuvvetli bir cephe oluştu. O cepheye Mısır, Suriye ve Türkiye dahil. Ama Türkiye’nin Suriye ve Mısır’la problemleri var. Daha doğrusu Türkiye’nin değil, Tayyip Erdoğan yönetiminin veya şahsının problemleri var. O problemleri halletmek Rusya’nın, Türkiye’nin, Mısır’ın ve Suriye’nin menfaatinedir; Amerika ve İsrail’in aleyhinedir. Tablodan bu çıkıyor.

Putin, Ankara’daki basın toplantısında bir tespit yaptı: “Suriye’de terör meselesi aşağı yukarı bitti.” Suriye’nin tamamına yakını kurtarılmış vaziyette, İdlib hariç. Suriye’nin önemli bir kısmı şu anda SDG adıyla bilinen, aslında PKK’nın yönettiği kuvvetin elinde. Bu, Türkiye’nin izlediği yanlış politikaların yol açtığı sonuçlar. “Rusya yanlış yapıyor” diye 40 yıl tepinsek bu iş düzelmez. Bu, Türkiye’nin doğru siyaset izlemesiyle düzelir. Türkiye, Rusya’yı etkilemeli. Vatan Partisi olsa ne yapar? Suriye ile iş birliği yapar. Oradaki PKK/PYD, Suriye’yi bölen örgütler. Soçi’de Sayın Tayyip Erdoğan uçakta ne dedi? “Suriye’yi bölen bir PYD’ye en başta Suriye’nin karşı olması gerekir.” Doğru saptama bu. Bunun doğal sonucu şudur: Türkiye adım atar ve Suriye ile birlikte YPG/PYD’yi temizler. Bunu yapamadığınız zaman Rusya da böyle yanlışların içinde olur. Rusya’nın bu yanlıştan kurtulması Türkiye’nin inisiyatifiyle gerçekleşir.

Şimdi izleyici sorularına geçiyorum. Analiz eden, açıklayan konumdan müdahale eden konuma geçmemiz lazım. Süreçler devam ediyor ve biz varız. Bu süreci Türkiye’nin vatan bütünlüğü, teröre karşı mücadelesi ve üretim ekonomisini kurma hedefi açısından nasıl etkileyebiliriz? Sizin göreviniz sadece tahlil yapmak değil, müdahale etmek.

Buyurun size bir müdahale sorusu: Seyfettin Gezer Bey sormuş: “Dış politikada sizin çizginize gelen AKP, iç politikada ne zaman sizin politikanıza gelecek acaba?”

Çok kısa söyleyeyim: Dış politikada büyük ölçüde Vatan Partisi’nin siyasetlerine; Rusya, Irak ve Amerika konusunda geldiler. Fırat Kalkanı ile Amerikan-İsrail koridoruna girildi. Bunlar Vatan Partisi’nin siyasetleriydi. Ama Suriye konusunda tökezliyor, yalpalıyor, tereddütler içinde. İdlib’de Suriye ile silah arkadaşı oldu ama hâlâ PKK’yı temizleme sürecinde en etkili çıkışı yapamıyor. Kudüs bir fırsattı aslında. Yapamamasının sebebi Türkiye’den değil, Tayyip Erdoğan’ın geçmişten kalan saplantılarından kaynaklanıyor. Türkiye bu saplantıları taşıyamaz; onun için Vatan Partisi lazım.

AKP’den iç ve dış politikada mükemmel bir milli duruş beklemek büyük hata olur. AKP’nin ideolojik ekseni ve dayandığı sınıflar var: Sıcak para komisyoncuları, borsa vurguncuları, ihale rantçıları… Bu sınıfların getirdiği yükler, Amerika ile ilişkiler vs. hepsini kattığınız zaman AKP’den tutarlı, kararlı bir milli duruş bekleyemezsiniz. Biz Vatan Partisi olarak, mümkün olduğu kadar onları olumlu mevzilere çekmeye çalışacağız.

“AKP’nin bocalamasının kaynağı ideolojisi mi, yoksa dayandığı sınıflar mı?” Her ikisi de, birbirine bağlı. Hangi sınıfa dayanırsanız ideolojiniz de ona göre şekillenir. “İslamcıyız” demelerinin, o sınıfların parasıyla, çıkarıyla, mülk sahipliğiyle bir çelişkisi yok. İslamcılık dünya tarihinde bu çıkar ilişkileri dışında görülmedi. Sonuçta bütün dinler dünyevidir; dünyayı nizama sokmak ve kendi ideolojileri doğrultusunda bir düzen kurmak için ortaya çıkarlar. Bugün AKP’nin ürettiği zengin kesim, ticaret veya sanayi ile değil; devlet iktidarını elinde bulundurmanın nimetlerini paylaşarak oluşmuştur.

Yalova’dan bir izleyicimiz sormuş: “CHP ve Vatan Partisi nasıl ittifak yapabilirler?”

Cumhuriyet Halk Partisi, ABD’nin iktidar planlarının dışına çıkar; FETÖ ve PKK ile birlikte iktidar olma planlarından vazgeçer; vatan bütünlüğü için mevzilenir; Atlantik sisteminden yana olmayı bırakır ve Türkiye’nin Avrasya’da Kemalist devrimi tamamlama programına gelirse o zaman beraber olunur. Vatan Partisi “Şu partiyle olmaz” demiyor; beş maddelik bir program koyuyor: 1. Vatan bütünlüğü ve huzur. 2. Üretim ekonomisi. 3. Komşularla iş birliği. 4. Aydınlanma ve laiklik. 5. Avrasya’da Türkiye’nin yerini alması. Yalova’dan Rıza Çelebi sormuş, bu beş madde Türkiye’nin önündeki programdır.

Ancak “Hapishaneden FETÖ’cüleri, PKK’cıları çıkartalım, Rusya’ya düşman olalım, İran’a/Suriye’ye diktatör diyelim, 1938 Dersim’de Cumhuriyet’in cinnetidir diyelim” diyen bir CHP ile beraber olma şansımız yok. Atatürk ile beraber olalım.

İzleyicimiz İrfan Değer Bey, Milli Eğitim Bakanlığı’ndaki gelişmelerden ve eğitimin dincileştirilmesinden rahatsız. Bu konularda tek mücadele eden parti Vatan Partisi’dir. Hem kitlesel mücadele yürütüyor hem de Danıştay’da müfredat ve uygulamalarla ilgili iptal davaları açıyor. Hem hukuk hem de kitlesel mücadele yoluyla tavır alan tek parti Vatan Partisi’dir. Türkiye karanlıklara gitmiyor; bu olumsuzluklarla mücadele ediyoruz. Bunlara bakarak Türkiye’nin karanlığa gittiğini söylemek mümkün değildir. PKK’yı hendeklere gömen, FETÖ’yü devletin içinden tasfiye eden, 105 bin FETÖ mensubunu ayıklayan Türkiye mi karanlığa gidiyor? 30 bin general, subay, astsubay ve askeri personeli Türk ordusunun içinden temizleyen Türkiye mi karanlığa gidiyor? Rusya, İran, Irak ve Suriye ile iş birliğine giden Türkiye mi karanlığa gidiyor? Milli Eğitim Bakanlığı müfredatındaki bazı yanlışlıklara bakarak “Türkiye karanlığa gidiyor” diyenler büyük bir yanılgı içindedir. Türkiye vatan bütünlüğü, terörle mücadele ve dış politika konularında çok önemli mesafeler almıştır ve aydınlığa doğru yürümektedir.

“Türkiye karanlığa gidiyor” diyenler gerçeklikten kopmaktadır. Gerçekten koptukları için toplumdan da kopuyorlar. Arkalarında bir halk bulma şansları yoktur; çünkü bu tespiti yapanlar aslında FETÖ ve PKK’dır. Türkiye karanlığa gitmiyor, aksine FETÖ ve PKK yıkılıyor. Dolayısıyla “Türkiye karanlığa gidiyor” diyenler Amerika, FETÖ ve PKK ile aynı çizgide birleşmektedir. Bu, gerçek dışı ve yanlış bir tespittir. Türkiye aydınlığa ilerlerken “karanlığa gidiyor” diyerek hiçbir toplumsal kuvveti yanınıza alamazsınız.

Rize’den Şevket Coşkun Bey “Milli birlik nasıl sağlanacak, bu iş AKP iktidarıyla üretilebilir mi?” diye sormuş. Milli birlik; gidişatın 2014 baharından itibaren, yani Silivri duvarlarının yıkılmasından bu yana milli güçlerin ağır basması yönünde olmasıyla sağlanabilir. Türkiye bugün Amerika, PKK ve FETÖ’ye karşı direniş mevzisindedir. Milli birliğin sağlanması için olumlu yönde gelişmeler vardır. Eksik olan tek şey, milli birliğin ekonomik temeli olan üretim ekonomisidir. Üretim ekonomisi olmadan bu birliği sağlam temellere oturtamayız.

Bir izleyicimiz bizi çok sert eleştirerek, “Siz milleti esir almaya çalışıyorsunuz, bu kabul edilemez” demiş. Milleti Amerika esir almaya çalışmaktadır; Amerikalılar “Vatan Partisi’ni düşman olarak görüyoruz, siz de öyle görün” diyerek baskı kuruyorlar. Amerika’nın planı bozulmuştur. “Rusya ve Çin, AKP ve Erdoğan’a güveniyor mu?” sorusuna ise şunu söylüyoruz: Onlara “Türkiye’ye güvenin” diyoruz. Tayyip Erdoğan bugün Türkiye’nin yöneticisi olabilir ama Türkiye, Tayyip Erdoğan’ın şahsi ülkesi değildir. Devletimizle, yönetimimizle ve gelecekteki büyük beraberliklerimizle Türkiye’ye güvenin diyoruz.

Bir izleyicimiz “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” diyor. Bu çok vahim ve yanlış bir tespittir. “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” demek, dünyada yalnız kalmayı göze almaktır. Bugün Irak, İran, Suriye, Rusya, Orta Asya Türk Cumhuriyetleri, Azerbaycan, Kırgızistan, Çin, Hindistan ve doğru politikalar izlersek Avrupa ülkeleri Türk’ün dostudur. Herkesi düşman ilan ederek terör veya ekonomi sorununu çözemezsiniz. Bu yaklaşım, dost bulma gayretini yok eder ve Türkiye’yi yalnızlığa sürükler.

Sakarya’dan yazan astsubay Ufuk Ercan Bey, 2016 yılı kursiyer astsubaylarının atamalarının hala yapılmadığını ve güvenlik soruşturması nedeniyle mağdur olduklarını belirtmiş. Vatan Partisi olarak bu konuyu gündemimize alacağız ve elimizden geleni yapacağız. Ayrıca askeri okullardan atılan öğrenciler için de mücadele ediyoruz; suç işlememiş olanların geri dönmesi için her cumartesi İstanbul ve Ankara’da gösteriler düzenliyoruz.

Hasan Can Korkmaz Bey “Türkiye’ye özgü yeni bir Avrasya cephe modeli olabilir mi?” diye sormuş. Avrasya projesi sadece Türkiye’ye değil, tüm Avrasyalı milletlere özgüdür. Bu, Rusya veya Çin önderliğinde bir patronaj ilişkisi değil; Rusya, Çin, İran, Türkiye, Almanya ve Hindistan gibi ülkelerin kendi milli çıkarlarını koruduğu bir beraberliktir. Bu beraberlikte Türklerin çok büyük olanakları vardır; çünkü İran’dan Rusya’ya kadar her yerde Türk nüfusu bulunmaktadır. Bu, Amerika’nın kurguladığı bir “Turan” değil, Avrasya ile dost olan gerçek bir birleşimdir.

Ahmet Aktağ Bey, İsrail’in Türkiye’deki milli cepheyi bozmaya çalışıp çalışmadığını ve Doğu Akdeniz’deki doğalgaz rezervleri konusundaki görüşümüzü sormuş. İsrail, Mossad aracılığıyla milli cephemizi bozmaya çalışmaktadır. Doğu Akdeniz’de ise Amerika, İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi dörtlü bir ittifak kurmuştur. Buna karşı tek çözüm, Batı Asya’daki güvenlik ittifakımızı Doğu Akdeniz ve Ege’ye taşımaktır. Suriye, Irak, İran ve Rusya ile olan beraberliğimizi genişletirsek, bu planları boşa çıkarırız. Türkiye tek başına kaldığında iki cephede birden mücadele etmek zorunda kalır; bu yüzden Suriye ile barışmak ve bölgesel ittifakları güçlendirmek stratejik bir zorunluluktur. Bu, sadece güvenlik değil, aynı zamanda deniz yetki alanlarımız ve enerji kaynaklarımızı korumak için de şarttır. Konuda çok soru geliyor, hepsini birleştirelim. Türkiye, NATO’dan çıkmış durumdadır. Yani NATO üyesi ama Norveç’te yapılan tatbikatta Türkiye, NATO’nun düşmanı olarak hedefe konuluyor. Hem Atatürk hem de bugünkü Türkiye Cumhurbaşkanı hedef alınıyor. Bu şu demektir: “Türkiye, tarihiyle ve bugünüyle bizim düşmanımızdır.” Çünkü Türkiye tarihte emperyalizme karşı savaştı, bugün de Amerika’ya boyun eğmiyor.

Bunun için “NATO’dan çıkarsak başımıza şu gelir, bu gelir” diyerek tartışıp duruyorlar. Daha ne gelecek? NATO’nun başındaki Amerika, PKK ve YPG’ye 4.600 tır silah verdi. NATO’dayız diye silah vermekten vazgeçmiyorlar. NATO’daki Türkiye, Putin’le bu yıl sekiz kere görüşüyor ancak Trump’ın telefonlarına bile çıkmıyor. Burada bir aşağılama da var; devletler arası ilişkilerde telefona çıkmamak, karşı tarafı aşağılayan bir tavırdır. Türkiye bu durumlara hiçbir şekilde düşmemeli, buna uğramamalıdır. Türkiye bölünmeyi ve boş bataklıkta boğulmayı kabul ediyorsa Amerika’nın hegemonyasına boyun eğer. Kabul etmediği için Türkiye doğru bir yola girmeye başlamıştır.

Şimdi bu meseleyi gündeme getirelim ve izleyicilerimize hatırlatalım. Programımızın süresi dolmak üzere. Avrasya konusunu biraz enine boyuna tartışalım; Avrasya, fikir olarak hep söylüyoruz ama siyasi, askeri, hukuki olarak, ilerilik-gerilik bakımından ve hukuk sistemleri açısından ne anlam ifade ediyor? Buna tek başına bir program ayıralım. Öncesinde izleyicilerimize sorularını sormaları için çağrıda bulunalım. Acil gündeme gelen şeyler olursa onları da konuşuruz ama lütfen izleyicilerimiz bize Avrasya ile ilgili merak ettikleri bütün soruları göndersinler. Bunları hafta sonuna kadar toplayıp üzerinde çalışalım ve gelecek salı günü bu konuyu detaylıca ele alalım.

İzleyicilerimizin çoğu zaman zaman gittiğim yerlerde bana şunu soruyor: “Tamam kardeşim, Batı bizi bölmek istiyor, bunu anladık. Ama Avrasya dediğiniz ülkelerde hukuk sistemi, insan hakları ve demokrasi geri. Biz ne yapacağız orada? Vaz mı geçeceğiz?” Bunların hepsi yanlış. Avrasya’da demokrasi geri değil, Amerika’da ve Atlantik sisteminde demokrasi geri. O tamamen balon, yalana dayanan bir şey. Avrasya artık dünyanın geleceğini ve yeni bir uygarlığı temsil ediyor. Demokraside de, icatlarda da, her yerde Avrasya öne çıkıyor. Batı deyince sadece Amerika’yı değil, Avrupa’yı da kastediyorum; onlar da Atlantik sisteminin içinde ve karanlıktalar.

İzleyicilerimizle sözleşmiş olalım; bu konuda sorularını bekliyoruz. Haftaya bu konuyu ayrıntılı bir şekilde konuşmaya başlayalım. Türkiye ekonomisi, güvenliği, kültürü, milli bütünlüğü, icatlar, bilim, felsefe ve dünya görüşü Avrasya’da mı aydınlıklara doğru gider, yoksa Atlantik sistemi içinde Amerika’nın güdümünde mi gider? Veya başka bir yol var mı? Bunu önümüzdeki hafta konuşalım.

Teşekkür ediyoruz. Çin’den döndüğümüzde çok aşırı bir uykusuzluk vardı, şimdi dinlenerek çıktık. Sevgili izleyiciler, bu saate kadar bizi izlediğiniz için size de teşekkürler. Haftaya buluşmak dileğiyle, hoşça kalın. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız, söz veriyoruz.

Paylaş