Bu geçmişteki, yakın geçmişteki… Devrimle kurduk biz bu cumhuriyeti. Bir halkın yüzde elli, yüzde elliye bölündüğü bir durum tasarımı… Türk milletinin mahşere çıktığı… “Ben yere atarım ve onu çiğnerim” diyorum ve burada çiğniyorum. Bölgedeki bu yangın, Irak’taki… Hayır da birleşmek güzel. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.
Sevgili izleyiciler merhaba. Hepinize sevgiler, saygılar. Yeni bir Çıkış Yolu programıyla birlikteyiz. Konuğumuz her zaman olduğu gibi Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek. Kendisi ayağının tozuyla Çin’den geldi. Hem “merhaba” diyeceğiz, “hoş geldiniz” diyeceğiz, hem de soracağız.
İlk sorum şu: Amerika seyahati ya da Çin seyahati deyince o kadar korkarım ki ben. Niye? Uçak yolculuğundan… Biri 10 saat, biri 11 saat aşağı yukarı. Amerika 11 saat mi? Daha fazla değil mi? Yok, 11 saat. Sanki bana daha fazla olması lazım, Çin’den daha uzak çünkü Amerika. 11-12 saat diyelim. Siz sabah mı geldiniz? Hiç konuşamadık, sabah 05.53’te burada oldunuz. Daha Çin’deyken haber gönderdiniz, “program yapacağız” diye. Hayır, biz de sizin gibi haberlere göre hareket ediyoruz. “Program yapacaksınız” dediler, “peki” dedik. Ulusal Kanal’ın programı için bana danıştılar, “program yapabilir misin?” dediler, “evet” dedim.
Gerçekten yorucu olmuyor mu? Hakikaten 10 saat atın üzerinde olsanız ancak bu kadar yorulursunuz. Bir at insanı fazla yormaz; ilk gün hamlatır insanı belki ama 6-7 saat benim ata bindiğim oldu Refahiye’de. Babamla beraber, o zaman çocuktum gerçi ama bayağı hamlatıyor. Çocukları daha az hamlatır, ilk 2-3 gün hamlıyorsunuz, ondan sonra hiçbir şey kalmıyor. Hep öyle, bütün işler öyledir; yüzme de öyledir, koşma da öyledir. Her türlü hareket ilk başta 4 gün; doktorlar 4 gün diyor, 4 günde vücut yeni duruma uyuyor.
Orada da programınızın yoğun olduğunu biliyoruz. Yolculukta iki tane 10 saatlik gidiş-dönüşü dar günlere sıkıştırdınız. Şimdi programda gayet dinçsiniz. Enerjiniz eşiniz Sayın Şule Perinçek’in diyetiyle mi ilgili, yoksa ideolojik motivasyon mu? Ay, Şule Hanım’ın sevgisiyle ilgili! Şule Perinçek derseniz işi aşka falan getireceğinizi zannettim. Yemeğe getirince… Ama biliyorsunuz Şule Hanım’ın mutfağı çok meşhur, hakikaten beslenmeyi çok iyi bilen bir insan. Onun etkisi var ama ben zannediyorum ki ideolojik motivasyon esas o. Bir de çalışmaktan mutlu olan bir insanım ben; 7-8 yaşından beri çalışmayı severim. Çocukluğumda 5 yaşındayken halıların üzerindeki çiçekleri sayar, birbirlerine çarpar; mesela bir halının üzerinde saatlerce oyalanabilirdim. Çalışmak mutlu ediyor beni; çalışmazsam moralim bozuluyor, sinirlerim geriliyor.
Sormak yerindedir; sizin 2000’e Doğru dergisinden bir kapak hatırlıyorum, “Tembellik Hakkı” diye. O ne oluyor? O çok yorulanlar için, sırt üstü yatanlar için değil. Marx’ın damadı vardır, kızı Eleanor’ın kocası; onun kitabının adı da “Tembellik Hakkı”dır. 17. yüzyılda insanları o kadar ağır çalıştırmışlar ki… Charles Dickens’ın “Antikacı Dükkanı” kitabı vardır, 720 sayfa. Orhan dayım almıştı rahmetli yaş günü hediyesi, “ili bitireceğim” diye okudum. Orada İngilizleri nasıl ağır çalıştırdıklarını çok güzel anlatır. Tabii o ağır koşullarda ne oluyor? Biraz tembellik edeyim, biraz rahat edeyim, bir uykuya vakit bulayım diye…
Sizin futbol maçlarına düşkünlüğünüz de biraz dinlenme ihtiyacıyla ilgili olmasın? Tabii, zihni dinlendiriyor. Zihin orada bir ağacın altına yatıyor, gökyüzünü seyrediyor. Televizyonlarda önemli sanat, kültür, güzel konser programları… Sinemaya gidiyor musunuz? Sinemaya gitmiyorum, genç yaşlarda gidiyorduk. 1990’ların sonundan beri, belki 20 yıldır gitmedim. İhtiyaç duymuyorum, aklıma gelmiyor. Tabii o sinemanın zilinin çalmasının havası başkaydı. Çocukluğumuzda yeni sinema vardı Ulus Meydanı’nda; pazar günü üç film oynatırdı, mutlulukla seyrederdik.
Yeşilçam’ın da sağlıklı bir ideolojisi vardı. Yeşilçam demek sadece iyi adam, yoksullar ve halkın içinde olmak demekti. Hulusi Kentmen iyi adam, iyi patron, iyi fabrikatör; o da milli demokratik devrim programına uygun. İşçi-patron kavgasıyla Türkiye’nin hiçbir sorunu çözülmez. Milli sanayici, milli tüccar olmadan Türkiye’nin hiçbir sorunu çözülmez.
Yarın Berlin’e gidiyorum, oradan Fransa’ya, Lyon’a geçeceğim. Orada parti okulumuz var. 3-4 gün yoğun eğitim yapıyoruz. 70-80’i geçmeyen gruplar halinde kadro eğitimi veriyoruz.
Çin’e neden gitmiştik? Çin Komünist Partisi’nin dünya partileriyle üst düzey diyalog toplantısına gittik. 160 ülkeden 400’e yakın parti katıldı. Dünyanın bütün iktidar partileri oradaydı; Amerika’dan Demokrat Parti, Almanya’dan temsilciler vardı. Türkiye’den iki parti katıldı: Vatan Partisi ve AK Parti. AK Parti’den Sayın Mehdi Eker ve Sevgi Hanım vardı. Toplantı resmi 4 gün sürdü, biz orada 6 gün kaldık. ÇKP ile ayrıca görüştük, İnformasyon Bakanlığı ile temaslarda bulunduk.
Konuşma yaptım; Çin’in analizi nedir ve duruşu nedir? İpek Yolu üzerinde Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in bir Kürdistan planı var. Türkiye, İran, Irak ve Suriye hedef alınıyor ama çok daha önemlisi, bu proje Çin’in İpek Yolu’nu kesiyor. “Siz burada İpek Yolu yapmak istiyorsunuz ama yolun güvenliğini düşünüyor musunuz?” dedim. Eski imparatorluklar; Cengiz Han, Osmanlı, Selçuklular ve Çin İmparatorluğu… Yol varsa güvenlik altına almak zorundadır, yoksa eşkıyalar yolu keser. Bu Kürdistan meselesini sordum. Çinli temsilciler önce biraz duraladılar, sonra Demir Yolları Genel Müdürü cevap verdi. Çin’in 400-500-600 kilometre hızla giden trenleri var ve bu projeyi çok önemsiyorlar. Dört bin kilometre hızla giden trenin üzerinde çalışıyorlar. Her neyse; ekonomist olduğum için bu soruya istediğiniz kadar tatmin edici bir cevap veremeyebilirim diyerek konuyu geçiştirdi. Bütün ülkelerin iç işlerine karışmayacaklarını, her ülkenin bağımsız olduğunu ve teröre karşı olduklarını söyledi. Xi Jinping de bunu belirtmişti. Ancak salondaki kimse bu cevaptan tatmin olmadı.
Ben önde, başkanlık divanının olduğu iki sıralı kısımda oturuyordum. Adnan arkadaşla görüştüm; Yunus o sırada tuvalete gitmişti. “Müdahaleye devam edelim, siz de çıkın bir konuşma yapın, bu iş böyle kalmasın” dedim. Benim katıldığım salon çok daha büyüktü; Afrika ağır basıyordu. Televizyonlar ve basın da oradaydı.
Birkaç konuşmadan sonra Adnan Akfırat çıktı. “Yolun güvenliği; yani güvenli olmayan yol, yol değildir. İpek Yolu bir barış projesidir. Amerika Birleşik Devletleri’nin bu Kürdistan planı, o yolu kesen bir plandır” temasıyla oldukça uzun ve etkili bir konuşma yaptı. Çok alkışlandı. Benim konuşmamda Çinlilerin vereceği cevabı bekleyenler, o yönetici tatmin edici bir şey söylemeyince Adnan’ın meseleyi açmasıyla rahatladı. O ara konuşmalarda başka alkış olmazken bir tek biz alkışlandık. Çünkü somut, pratik bir konuya; dünyanın önündeki Batı Asya problemine girdik. Ara verildiğinde İranlılar, Suriyeliler ve Iraklılardan tebrikler aldık. Hatta İranlılar oldukları yerden bağırarak desteklerini gösterdiler. Bu, 40-50 partinin katıldığı en büyük oturumdu ve yaklaşık 200 kişi vardı.
Suriye zaten listede vardı, olması kaçınılmazdı. Ancak Yunanistan iktidar partisiyle katılmasına rağmen konuşma listesinde yoktu; Türkiye’ye ise söz verildi. Sayın Mehdi Eker, AK Parti’yi temsil eden bir konuşma yaptı. Konuşması hem Çin-Türkiye ilişkileri açısından kararlı ve cesurdu hem de teröre karşı net bir tavır sergiledi. PKK, PYD, FETÖ ve IŞİD’in İpek Yolu’nu tehdit ettiğini belirtti. Bu, Türkiye’nin genel hassasiyetiyle uyumluydu.
İran seyahatinizden sonra “ikinci İsrail” kavramını gündeme getirdiniz; ben de bunun Şam ve Beyrut’taki yankılarını gördüm. Bu, 4 günlük konferans boyunca akılda kalan en önemli 3-5 noktadan biriydi çünkü oldukça somut bir tespitti. PKK eskiden beri bizi baş düşman olarak hedef alırdı ama son dönemde İran seyahatinizden sonra çok sert eleştiriler yapmaya başladılar. Vatan Partisi olmasaydı PKK’nın önü Türkiye’de çoktan açılırdı. Onlar da bunu bildikleri için sıkıyönetim mahkemelerindeki ifadelerinde “Vatan Partisi liderlerini öldürdük çünkü onları Kürdistan’ın önündeki en büyük engel olarak görüyoruz” demişlerdi. Bugün de değişen bir şey yok; PKK, kendisinin yok olmasına giden süreçte Vatan Partisi’nin etkin gücünü görüyor.
Çinlilerle yaptığımız görüşmelerde iki şeyi vurguladık: Birincisi, İpek Yolu’nun bir Kürdistan projesiyle kesilmek istendiği; ikincisi ise Kürdistan’ın, Amerika’nın Arap-İran Körfezi’ndeki enerji kaynaklarını kontrol etmesini sağlayan bir müdahale üssü olduğu. Amerika oraya yerleşerek hem Çin’in enerji naklini tehdit ediyor hem de bölgeyi kuşatıyor.
Sosyalist ülkelerin geçmiş pratiğinde kardeş partiler toplanırdı, ancak bu toplantı çok farklı bir mantıkla yapılıyor. Bugün dünyada emperyalizme ve hegemonyaya karşı mücadelenin esas gücü devletlerdir. Eğer rakibiniz Amerika ise sadece komünist partileri toplayarak bu mücadeleyi veremezsiniz. Çinliler, dünyayı doğru okuyarak bağımsız ve egemen ülkelerin iktidar partileriyle bir diyalog zemini kurmaya çalışıyorlar. “United Nations” yerine “United Political Parties” gibi bir yapı, yani bir nevi Birleşmiş Partiler kurmak istiyorlar. Çin Komünist Partisi, geçmişteki Komünist Enternasyonal deneyimlerinin yarattığı hatalardan ders çıkararak, kimseye şerbet vermeden partiler arası bir diyalog ve kurumlaşma hedefliyor.
Xi Jinping yoldaş kavramı da Çin içinde yeniden itibar kazandı. Bu, Çin’in kendi içindeki devrimcileşme sürecini ve Mao Zedong çizgisine dönüşünü de simgeliyor. Çin bugün dünya ekonomisinin motoru konumunda. Amerika ise bu yükselişi ekonomik rekabetle kesemeyeceğini bildiği için savaş opsiyonunu masada tutuyor. Verdiler demiyorum ama Amerikan politikası sonuç itibarıyla ya Çin’in kendisini geçmesini kabullenecek ya da bir yerde mızıkçılık yapıp haydutluk yoluna girecek; yani kuvvet kullanmaya kalkacak. İşte Güney Çin Denizi üzerinden, Kore üzerinden, Batı Asya üzerinden yapılanların hepsi Çin’i tehdit eden şeyler. Kürdistan dediğimiz zaman Çin’in İpek Yolu’nu kesen veya enerji kaynaklarını tehdit eden, Batı Asya’dan Çin’e yönelik tehditler de var. Güney Çin Denizi’nde Amerika kışkırtmalar yapıyor; Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’ne yönelik Amerikan uygulamalarında da sonuç itibarıyla Çin ile hesaplaşmalar söz konusu.
Bu ortamda Çin ne yapmaya çalışıyor? Barışçıl siyasetlerle Amerika’yı tecrit etmeye çalışıyor. Yani “Dünya barışını bozan ülke” konumuna düşürmek istiyor. Peki, bunu nasıl yapacak? Burada yeni bir politik aracı dünya gündemine getirdi: Dünya partileriyle diyalog. Daha önce tek tek yaptığı bu diyaloğu şimdi hep beraber, daha ağırlıklı bir şekilde yürütmek istiyor. Toplantıya katılanlara baktığımızda, ilk günkü açılış konuşmalarında Amerikan Demokrat Partisi’nden de temsilciler vardı. İşbirliğine vurgu yaptılar mı? Aşağı yukarı herkesin söylediği gibi dünyada barış olsun, özgürlük olsun, terör olmasın gibi yuvarlak laflar ettiler. Bu partiler diyaloğunun en önemli zaafı bu zaten; Birleşmiş Milletler kürsüsü gibi yuvarlak ifadeler kullanılması.
Çin Komünist Partisi’nin getirdiği “geleceği paylaşma” (share the future) ve “daha iyi bir dünya” (better world) gibi anahtar kavramlar var. Amerikalılar da bunları söylüyor ama pratikle bağdaşmıyor. Adam İpek Yolu’nu kesiyor, Türkiye, İran, Irak ve Suriye topraklarını bölmeye kalkıyor, terörü destekliyor. Biz arkadaşlarımızla dedik ki: “4000 tır destek veriyorsun terör örgütüne, nasıl paylaşacaksın Amerika’yla geleceği?” Çin’in buradaki amacı, Amerika Birleşik Devletleri’nin hegemonyacı, emperyalist ve terör destekçisi politikalarını, mümkün olan en geniş gücü yanına çekerek tecrit etmektir.
Diğer partiler bu havaya uydu, Çin’in ne yapmak istediğini algıladılar. Orada toplanan insanlar başbakanlar, başbakan yardımcıları, meclis başkanları, hükümet yöneticileriydi; bir nevi Birleşmiş Milletler’den daha üst düzey bir toplantı oldu. Xi Jinping’in ilk günkü konuşmasında “Yeni Çağ” kavramını getirmesi, Amerika’nın yeni dünya düzenine karşı Çin’in önerdiği kendi düzeniydi. Amerika’dan farkı ise “paylaşmak” kavramıydı. Geleceği, kalkınmayı, gelişmeyi paylaşalım dediler. Bu, “kapan, koparan, bastıran” bir imaj çizen Amerika’ya karşı çok müthiş bir atak. Çin, Birleşmiş Milletler’deki gibi “ağaların” yönettiği bir dünya değil; küçük ülkelerin de söz sahibi olduğu, paylaşılan bir dünya imajı verdi.
Türkiye ile ilgili konulara gelince; Türkiye’de Erdoğan’a karşı dünyada ve bölgede bir güvensizlik var. NATO üyesi olması, geçmişte Suriye’deki savaşta Amerika ile birlikte hareket etmesi, iç savaşa destek olması gibi durumlar buna sebep oluyor. Ancak son gelişmeleri, özellikle 2014’ten beri teröre karşı yürüttüğü kararlı çizgiyi, Fırat Kalkanı’nı, Soçi ve Astana süreçlerini de görüyorlar. Yine de bütün bu adımlarda tıkanıklıklar, zaaflar ve tereddütler var. Türkiye’nin artık zaman kaybetmeye tahammülü yok.
Zarrab davası konusuna gelince, hükümet bu konuda çok ürkek. Bir hükümet sözcüsü, “itirafçılar iftiracı oldu” diyerek kendisini sanık sandalyesine oturtuyor. Devlet adamı, “Sen benim komşumla ticaretime, ekonomik işbirliğime karışamazsın, bu benim hükümranlık yetkimdir” der. Amerika’nın bu davayla yapmak istediği ise Türkiye’nin İran’a uygulanan ambargoyu delmesini yargılayarak Türkiye’yi sanık sandalyesine oturtmaktır. AKP iktidarı bu “rüşvet ve yolsuzluk” iddiaları karşısında savunma yapamadığı için Türkiye’yi de bu duruma düşürüyor. Amerika, Zarrab davasıyla Tayyip Erdoğan hakkında bilgi topluyor. “Ambargoyu delme” başlığı altında bir yandan, “Benim ambargomu nasıl delersin? Bunun cezasını keserim” diyerek bir yaptırım süreci işletiyor; diğer yandan ise suç tanımı dışında Amerika’yı ilgilendirmeyen rüşvet ve yolsuzluk gibi konularda da bilgi topluyor. Bu bilgileri önümüzdeki süreçte kullanacaklarını göreceğiz. Zaten Bekir Bozdağ da kullanacaklarını görüyor ki, “İtirafçıdan iftira çıkıyor” diyor.
Buradaki siyasi hedef bellidir: Tayyip Erdoğan’ı devirmek. Amerika’nın bunu hedeflediğini bugün görmeyen herhalde yoktur. Amerikalılar da bunu biliyor, Türkiye’deki siyaset de… Şu ihtimali bir eleyelim: Amerika ile Tayyip Erdoğan’ın uzlaşması mümkün mü? Bence hiçbir ihtimali yok. Uzlaşma olmadığı için de süreç kötü yönetiliyor.
Sayın Tayyip Erdoğan, Çin ziyaretinden sonra bir açıklama yaparak, “Biz ambargoyu delmedik” demiş. Bu, bir sanık savunmasıdır. Hükümet ve devlet böyle yönetilmez. “Biz ambargo falan tanımıyoruz” demek gerekir. Sen Amerika devletisin, ben Türk devletiyim. Komşumla ticaret yaparım; para trafiğim olur. Ticaret, banka hareketleriyle yapılır. Bunu demezlerse zaten işin içinden çıkma şansları yok. Ancak Türkiye zararlı çıkıyor.
Türkiye’de iki kamp oluştu. Bir taraf, New York’taki Zarrab dosyasını bir yolsuzluk davası olarak tanımlıyor. Diğer taraf ise bunun Türkiye’ye karşı bir kumpas olduğunu savunuyor. AKP ve MHP “Bu bir kumpastır, hedef Türkiye’dir” derken; CHP, İYİ Parti ve HDP “Bu, yolsuzluk ve çürümüşlük davasıdır” diyor. Peki, Amerika’daki davada hedef ne? Hedef doğrudan Türkiye, Türkiye’nin egemenliği ve bağımsızlığıdır.
Amerika’daki davanın suç tanımı “ambargoyu delmek” üzerinedir. Ceza hukukunda kurumlar değil, şahıslar yargılanır. Ancak bu şahıslar üzerinden Türkiye’nin ambargosu hedefleniyor. Zarrab, Türkiye’deki işlerin büyük patronuydu. 2013 yılı sonunda yazdığımız gibi, burada görünürde yolsuzluk iddiaları olsa da altında yatan asıl olay, Türkiye’nin İran’a uygulanan ambargoyu tanımaması ve delmesidir. Para akışı sırasında birilerinin bu paradan komisyon alması veya rüşvet yemesi ayrı bir konudur; bunlar adli makamların inceleyeceği suçlardır.
Vatan Partisi, Amerika’nın “Komşularınla ticaretini benden izinsiz yapamazsın” şeklindeki emperyalist tavrına karşıdır. Biz Türkiye’nin bağımsızlığını ve egemenliğini savunuyoruz. Ancak bu, yolsuzluk ve rüşvetin bekçisi olduğumuz anlamına gelmez. Türkiye, İran ile istediği alışverişi yapabilir; bu bir vatan mevzisidir. Bununla iç içe geçmiş yolsuzluklar varsa, bunlar adli yargı makamları tarafından soruşturulur ve sonuçlandırılır. Ancak unutulmamalıdır ki, yolsuzu yargılayıp asmakla Türkiye kurtulmaz. Türkiye’nin kaderini belirleyen asıl cephe; Amerika’nın tehditlerine karşı durmak, PKK ile mücadele etmek ve FETÖ’yü kamudan temizlemektir.
AKP’nin “Burada hedef Türkiye’dir” tespiti doğrudur. Ancak hükümetin hatası, bu süreçte sanık mevzisine girerek savunma yapmaya çalışmasıdır. “Biz ambargoyu delmedik” demek, dolaylı olarak ambargoyu bir suç gibi kabul etmektir. Bunun yerine “Böyle bir suç tanımıyoruz” demek gerekir.
Kılıçdaroğlu’nun “Meclis’te bir soruşturma komisyonu kuralım, biz çözelim” önerisi ise hukuki bilgisizliktir. Amerika, Türkiye’deki yolsuzluğu değil, ambargonun delinmesini yargılıyor. Türkiye’de işlenen rüşvet suçunun yetkili mahkemesi Amerika olamaz. Ayrıca meclis yargılama yapamaz; tahkikat komisyonu kurmak savcılık ve mahkemelerin işine karışmaktır.
Sonuç olarak; yolsuzluk iddiaları üzerinden Amerika’nın bir operasyon yürüttüğü ve yeni belgeler kullanacağı açıktır. Ancak yolsuzlukla mücadele etmek başka, Türkiye’nin egemenlik haklarını savunmak başkadır. Türkiye, kendi içindeki yolsuzlukları kendi yargısıyla temizler; ancak Amerika’nın egemenliğimize yönelik saldırılarına karşı bütünlüklü bir vatan cephesi oluşturmak zorundadır. Cumhuriyet Halk Partisi, Türkiye’yi başka bir mevziye getirmeye çalışıyor. Türkiye’nin önündeki sorunları sıralayan ve bunları çözen bir muhalefet yürütmüyor. Türkiye’nin sorunlarını Amerikan planlarına göre sıralayan ve bu sorunlara o eksende yüklenen bir siyaset izliyor. Evet, yolsuzluk yanlıştır; ancak yolsuzluk olsa bile birinci mesele bu değildir. Bakın, Afrin yok gündemlerinde, Suriye yok, Türkiye’nin vatan bütünlüğü yok, PKK ile mücadele yok. Hatta tersi var; “PKK’lılar hapisten çıksın, FETÖ’cüler hapisten çıksın” deniliyor. “Adalet Yürüyüşü” neydi? PKK ve FETÖ’cülerin hapisten çıkmasıydı. O kadar açık yaptılar ki, isimlerini bile zikredip meydanlarda “Buradalar” diye bağırttılar. Yollarda bütün hapishanelerin kapısının açılmasını istediler.
Kılıçdaroğlu bugün 105 bin rakamını verdi; 105 bin kişinin kamudan tasfiye edildiğini ve bunların göreve dönmesi gerektiğini söyledi. Kim bu 105 bin kişi? FETÖ. Diyelim ki içlerinde 2 bin kişi yanlışlıkla tasfiye edilmiş olsun; peki 105 bin kişinin dönmesi ne demek? Darbecisiyle, tarikatıyla, cemaatiyle, Amerika’nın “Gladyosuyla” tekrar beynimizin içine, ciğerlerimize dolmaları demektir.
CHP ne olmuş? “Kılıçdaroğlu doğmadan önce bilmem ne olmuş” diyorlar. Ne yapayım kardeşim? Görevine son verilen bütün akademisyenleri, bütün hocaları yeniden üniversiteye getireceksin diyorlar. “Bütün milletvekillerini serbest bırakacaksın, hapiste milletvekili olmaz” diyorlar. Türkiye’deki üniversitelerde FETÖ’cülerin ne biçim yığıldığını bilmiyor muyuz? Ne yapmak istiyor bunlar? Türk üniversitelerini tekrar FETÖ batağına batırmak istiyorlar.
Kılıçdaroğlu, “Adalet Yürüyüşü”nde 105 bin rakamını verdi. FETÖ bağlantısı nedeniyle kamu idaresinden tasfiye edilen bütün devlet memurlarının toplamı 105 bindir. Ayrıca “Bütün gazeteciler serbest bırakılsın” dedi. Fethullah Gülen bile bu kadar cesur konuşamıyor. Türkiye’de devlet kurumlarının içine sızmış, darbe yapmış bir örgütü savunuyorlar, açıkça “Gladyo”yu savunuyorlar.
Peki, Vatan Partisi’nin politikası ne? Belli ki peş peşe yolsuzluk dosyaları patlatılacak. Bunun kamuoyunda bir karşılığı olacak; büyük istihbarat örgütleri bu işin içinde olacak. Dinlemeyle, izlemeyle, kayıtlara ulaşma imkânlarıyla önümüzdeki süreçte bol bol yolsuzluk konuşacağız. Vatan Partisi şu siyaseti izliyor: Bir, yolsuzluklar varsa bunlar Türk Ceza Kanunu’na göre suçtur, kovuşturulsun ve yargı çözsün. Ama Türkiye’nin birinci gündemi bu değil.
Türkiye’nin birinci gündemi vatanın bütünlüğünün sağlanmasıdır; Suriye’nin kuzeyidir, Irak’ın kuzeyidir, Güneydoğu bölgemizdir, terörün temizlenmesidir. Ekonominin talebi de, iş adamının, çiftçinin, turizmcinin talebi de budur. İkinci gündem, üretim ekonomisine geçmektir. Üçüncüsü komşularla iş birliği, dördüncüsü laiklik ve aydınlanmadır, beşincisi ise Türkiye’nin Avrasya’da yerleşmesidir. Yolsuzluk, ancak altıncı sırada gelebilir. Bunu birinci mesele haline getirirseniz, diğer meseleleri örtmek ve Amerika’nın istediği bir hükümeti kurmak için yolsuzluğu bir mızrak olarak kullanırsanız, bu bambaşka bir şeye hizmet eder.
Bundan sonraki süreci, Türk-Amerikan savaşı ve cepheleşmesi olarak anlamalıyız. İstiklal Savaşı’nda da yolsuzluklar vardı ama birinci konu Sakarya’da, Ermeni cephesinde, Antep’te ne olduğuydu. Türkiye bu süreçten büyük bir zaferle ve Vatan Partisi’nin de içinde bulunduğu bir milli hükümetle çıkacak.
Türkiye yönetilemiyor algısı üzerinden operasyonlar yapılıyor. Bizim yol haritamız net: Her şey vatan bütünlüğü ve huzur için. İkinci adım üretim ekonomisi, üçüncü adım komşularla iş birliği. Yolsuzlukla mücadele edelim ama bunu Amerika’nın ekmeğine yağ sürecek bir siyasi silah haline getirmeyelim. Stratejik cepheleşmeyi; Türkiye’nin vatan bütünlüğü, bağımsızlığı ve huzuru ile terör örgütlerinin, FETÖ’nün ve emperyalizmin yanında olanlar arasında kurarsak, oradan Türkiye’nin aydınlık geleceği çıkar. Vatan Partisi, bunun tek çaresinin “milli direnme hükümeti” ya da “milli seferberlik hükümeti” olduğunu belirtti. O sırada Tayyip Erdoğan da bir milli seferberliğe ihtiyaç olduğunu dile getirdi. Şimdi kısa bir ara verelim, aranın ardından izleyicilerimizden gelen soruları yanıtlayacağım.
*(Kısa bir aradan sonra)*
Sevgili izleyiciler tekrar merhaba. Sayın Perinçek’le programımıza devam ediyoruz. Bu bölümde sizlerden gelen soruları öne çıkaracağız. Benim hazırladığım soruların bir kısmının izleyicilerimizin sorularıyla benzerlik gösterdiğini fark ettim; bu yüzden izleyicilerimizin sorularına öncelik vereceğim.
Antalya’dan bir izleyicimiz, Çin Devlet Başkanı’nın konuşmasında sizi en çok neyin etkilediğini soruyor.
Beni en çok etkileyen husus şudur: Çin, hem iç hem de dış politikada devrimci bir çizgiye giriyor. Yolsuzlukla mücadeleyi basit bir hırsızlık veya rüşvetle mücadele gibi yorumlamak çok yanlış. Yolsuzlukla mücadelenin özü, Çin’de sınıflaşma eğilimlerine izin vermemek ve bu eğilimleri yok etmektir. Xi Jinping, bir parti toplantısında “Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin nasıl yolsuzlaştığını iyi anladık mı?” diye soruyor. Çin’de de devasa bir yolsuzluk sorunu var; ancak mesele sadece yolsuzluk değil, yolsuzluk üzerinden yeni bir devlet sınıfının ortaya çıkması ve bu sınıfın partiyi ele geçirerek sosyalizmi yok etmesidir. Biz “Çin’e özgü sosyalizmin” inşasında, sınıfsız toplum hedefine odaklanıyoruz ve sınıfların oluşmasına asla izin vermeyeceğiz.
Çin’deki internet medyası, kağıt gazeteciliğinin önüne geçmiş durumda. İnternet sitelerinde benimle yapılan pek çok söyleşi yayınlandı ve bu soru bana sıkça soruldu. Ben de onlara Sayın Xi Jinping’in “asla hegemonya peşinde koşmayacağız” mesajının dünyayı en çok ilgilendiren konu olduğunu söyledim. Eğer Çin içinde sınıflaşma devam ederse, Sovyetler Birliği’nde olduğu gibi yayılmacı ve hegemonyacı bir devlet yapısı oluşur. Bu yüzden Çin’de sosyalizmin inşası, Çin’in emperyalist olmaması, dünya için en büyük güvencedir.
Deng Xiaoping, 1974’te Mao hayattayken Birleşmiş Milletler’de yaptığı konuşmada, “Biz Çin olarak asla hegemonyacı olmayacağız. Eğer hegemonya peşinde koşarsak, hepiniz birleşin ve o Çin’i devirin; biz de sizlerle beraber o hegemonyacı Çin’e karşı mücadele edeceğiz” demişti. Bu kararlılık bugün de devam ediyor.
Şimdi gelelim şu “zenginleşin” meselesine. Deng Xiaoping’in dönemindeki o zenginleşme siyaseti artık bitti. Xi Jinping yönetimi, “yeni çağ” diyor. Bu yeni çağın iki karakteri var: Sosyalizmde ısrar etmek ve Marksizm’e bağlılık. Xi Jinping, Marksizm’in bilimsel bir sosyalizm olduğunu ve dünya bilim mirasının bir parçası olduğunu vurguluyor. Ayrıca Mao Zedong düşünceleri, Deng Xiaoping teorisi ve Xi Jinping düşünceleri… Bunların hepsi birbirini tamamlayan, Çin’in sosyalizmi kurma kararlılığını temsil eden felsefi derinliklerdir.
Çin sosyalizmden vazgeçerse dünyanın felaketi olur. Bir buçuk milyarlık, yüksek askeri ve ekonomik gücü olan bir devletin emperyalist ve hegemonyacı olması, kürenin bunu taşıyamaması demektir. O bakımdan Çin’in sosyalist kalması Türkiye’nin geleceği için de hayati öneme sahiptir.
Şimdi izleyicilerimizin Rusya ile ilgili sorularına geçelim. Şükrü Özer Bey ve diğer izleyicilerimiz, Rusya’nın YPG’ye silah verip vermediğini soruyor. Rusya ve YPG’nin ortak operasyon yapıp görüntü vermesi, Rusya’nın yaptığı büyük bir hata ve akılsızlıktır. Astana sürecine ve Türkiye ile Rusya’nın silah arkadaşlığına aykırı bir durumdur. Ancak bu resimleri bir kampanya gibi yayarak Türkiye ile Rusya’nın arasını açmak, Amerikan politikalarına hizmet etmekten başka bir işe yaramaz. Biz Rusya’yı eleştiriyoruz ancak bunun üzerine politika kurarak Türkiye’yi tekrar Amerika’nın kucağına itmek doğru bir yol değildir.
Vatan Partisi iktidarında bu tür resimler olmaz. Neden? Çünkü Vatan Partisi iktidarında Türkiye-Rusya ilişkileri sağlam bir zemine oturur. Şu anki sorun, AKP iktidarının Suriye politikasındaki kaypaklıklardan kaynaklanıyor. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan Soçi’den dönerken, “Suriye’nin toprak bütünlüğü ve terörün temizlenmesi, öncelikle Suriye’nin meselesidir” dedi. Bu doğru bir tespittir. Eğer Suriye ile kafa kafaya verip iş birliği yaparsak, o zaman bu tür sorunlar ve fotoğraflar ortadan kalkar. Biz Rusya’yı suçlayarak değil, kendi vatanımız için doğru adımları atarak ve bölge ülkeleriyle gerçek bir müttefiklik kurarak bu tehditleri aşabiliriz. Özellikle PKK ve YPG konusunda Rusya ile ilgili gösterilen tepkiler üzerine konuşalım. Öncelikle “Ruslar” diye tek bir bloktan bahsedemeyiz; nasıl ki AKP ve CHP kendi içinde bölünmüşse, Rus devleti ve hükümeti içinde de tek bir görüş yoktur. Devletlerin bu tür örgütlerle görüşmesi garipsenecek bir durum değildir. İki kişinin yan yana fotoğrafını koyup, “Doğu Perinçek’e Abdullah Öcalan gül verdi” diyerek algı oluşturmak tamamen yanlıştır. Önemli olan o görüşmelerde ne konuşulduğudur; nitekim Trump’la da Obama’yla da Hitler’le de görüşülmüştür. Bu fotoğraflar üzerinden Rusya düşmanlığı yaymak ve Rusya ile ittifakı dinamitlemeye çalışmak çok yanlıştır.
Rusya’nın kendisini, “DAEŞ ve IŞİD’e karşı mücadele eden bir örgütü kullanıyorum” diyerek savunduğu bir gerçek. Bu fotoğrafları çektirmesi, aslında Tayyip Erdoğan yönetimine, “Kararlaştırdığımız şeyleri yapmıyorsun, o zaman sadakat kalmıyor” mesajını taşıyan bir uyarı da olabilir.
Sayın Tayyip Erdoğan’ın Soçi dönüşü uçakta verdiği bilgiler son derece önemliydi. Erdoğan, Rusya’nın YPG’nin temizlenmesi konusunda kararlı olduğunu ve Putin’in yanı sıra Beşer Esad’ın da bu konuda kararlı bir duruş sergilediğini aktardı. Madem bu kararlılığı yakaladık, derhal Suriye ile ilişkiye girmeliyiz. “Gel, vatanını bütünleştiriyoruz” demeliyiz. Suriye, güç dengelerini hesaplayarak hareket ediyor. Elbette Rusya’dan destek görüyor ancak Suriye devleti kendi toprağını bütünleştirmek için en ufak bir fırsat gördüğünde orayı temizleyecektir. Türkiye kendi göbeğini kendi kesecek güçtedir ve bu süreçteki en doğal iş birliği ortağı Suriye’dir. Nihayetinde orada ne Rus ne İran ne de Türk askeri kalacaktır; bölge Suriye’nin vatan toprağıdır.
Geçmişe baktığımızda, 2006-2007 yıllarında bir heyetle Suriye’ye gittiğimizde, Sayın Esad bize Türkiye ve Suriye’nin birleşmesi, hatta tek devlet olması yönünde mesajlar iletmişti. Bu, Atatürk’ün 1920’lerdeki konfederasyon planı ile de örtüşen tarihi bir vizyondur. Bu plan, Meclis zabıtlarında ve Hâkimiyeti Milliye gazetesinde de kayıtlıdır.
“Düşman içten dıştan sarmış her yanımızı” görüşü, Türk egosantrizminden kaynaklanan yanlış bir algıdır. Tam aksine, bugün Rusya, İran, Azerbaycan, Irak ve Suriye gibi komşularla dostluk zeminindeyiz. Asıl tehdit Amerika’nın Suriye’nin kuzeyindeki yuvalanması ile Ege ve Kıbrıs üzerinden gelen, arkasında Amerika ve İsrail’in olduğu baskılardır.
Türkiye’nin önündeki çözüm yolu; vatan savunması, üretim ekonomisi, komşularla iş birliği, Avrasya ile bütünleşme ve laiklik temelinde bir milli hükümet kurmaktır. Bunu, Türkiye’yi bu hale getirenlerle değil, bu politikaları hayata geçirmeye ikna olanlarla yapacağız. Vatan savunması demek, yolsuzlukları görmezden gelmek demek değildir; ancak şu anki en acil meselemiz vatanın bütünlüğüdür.
Amerika, emperyalist politikalarıyla kayaya çarpmıştır ve bu durum dünya siyaseti için bir kırılma noktasıdır. Trump’ın, Amerika’nın Batı Asya’daki politikalara harcadığı 6 trilyon doların çöpe gittiğini söylemesi, yayılmacı politikaları sınırlama eğilimini gösteriyordu. Ancak Kudüs kararı gibi adımlar, tüm dünyayı karşısına almasına neden oldu.
Ekonomik olarak Çin malları konusunda ise; Türkiye’de üretilebilecek bir malı sırf ucuz diye dışarıdan almamalı, gümrükleri koymalıyız. Pamuğu kendi topraklarımızda üretmeli, maliyetler artsa dahi kendi iç pazarımızı koruyup işçi ve memur maaşlarını buna göre dengelemeliyiz.
Bugün 5 Aralık; kadınların seçme ve seçilme hakkını kazandığı 1934 devriminin 83. yıl dönümü. Atatürk devrimleri, dünyanın birçok ülkesinden çok daha önce kadına haklarını vererek göz kamaştırıcı bir başarıya imza atmıştır. Bir devrimi en iyi yansıtan, kadının toplumdaki konumudur. Bugün dünyada, Türkiye’deki üniversitelerde çalışan kadın oranı, Avrupa ülkelerinin birçoğundan daha yüksek. Hangi ülkeler olduğunu tam söyleyemeyeceğim ama çok çarpıcı örnekler var. Yanlış hatırlamıyorsam, Almanya’ya kıyasla Türkiye’deki üniversitelerde çalışan kadın oranı daha yüksek. Bu çok güzel bir durum.
Bir izleyicimiz, “Amerika istese Recep Tayyip Erdoğan’ı deviremez mi, o kadar gücü yok mu?” diye soruyor. Deviremedi işte. 15 Temmuz… Bakın, bunlar “fizik ötesi” sorular. Olgulara bakmadan “Amerika çok güçlüdür, herkesi devirir” demek doğru değil. Peki, şunu sorayım: Amerika bu kadar güçlüyse neden 15 Temmuz 2016’da darbe yaptığında başarılı olamadı? Demek ki Amerika’nın gücü sandığımız kadar mutlak değil. Neden Amerika o kadar güçlü olmasına rağmen Suriye’de yenildi? Amerikan Genelkurmayı bile “Biz çok güçlüyüz ama Rusya ve Çin’in askeri gücü bizi geçti” diyor. Amerika’nın Genelkurmay Başkanı, ben Çin’e gitmeden 10 gün kadar önce, “Artık fazla kibirlenmeyelim, askeri gücümüz Çin ve Rusya’nın arkasında kaldı” dedi. Yani ikisinin toplam gücünün gerisinde kaldıklarını itiraf etti. Tabii ki Amerika’nın 700 milyar dolarlık bir askeri bütçesi var ama sadece parayla ordu ölçülmez.
Rahmetli akrabam Albay Necdet, Kore Savaşı’na gönüllü olarak katılmıştı. Döndüğünde bana Kore hatıralarını anlatırdı. Kendisi halter şampiyonuydu, çok değerli bir insandı. Anlattığına göre, biz ön siperlerde dondurma, çikolata yiyip şahane yemekler yerken, Çinliler kuşaklarının arasına koydukları pirinç lapasıyla savaşıyorlardı. Buna rağmen kahramanlıkta, taktikte ve stratejide bizden (Amerika cephesinden) çok daha üstünlerdi. Dolayısıyla askeri gücü sadece harcamaya göre ölçmek yanlıştır. Mao’nun dediği gibi, “Savaşlarda silahı kötü olanlar, silahı iyi olanları yenmişlerdir.” Bizim Kurtuluş Savaşımız da öyle değil mi? Çanakkale’de İngiliz ve Fransız donanmaları geldi ama batırıldılar. Vietnam’da ne oldu? Amerika’nın teçhizatı çoktu, bütçesi büyüktü, her imkânı vardı ama yoksul Vietnam halkı Amerika’yı tepeledi.
Bu hafta bir kitap hazırlayamadım; uyumaya bile doğru dürüst vakit bulamadım. Yarın Almanya’ya gidiyorum, bugün vaktim çok azdı. İzleyicilerimiz bizi bağışlasın, gelecek hafta hem kitap hem müzik ile iyi hazırlanıp gelelim.
Bir izleyicimiz güzel bir soru sormuş: “Perinçek ‘Bu süreçten milli hükümetle çıkacağız’ diyor. Nedir bu milli hükümet? İçinde CHP ve HDP yok diyor. Geriye AKP, MHP ve Vatan Partisi kalıyor. AKP ve MHP zaten iktidarda; aralarına Vatan Partisi’ni de alsalar Milli Hükümet öyle mi olacak?” diyor. Şimdi bakın, HDP Milli Hükümet’te olmaz. Çünkü Milli Hükümet’in birinci meselesi PKK ve HDP’yi tasfiye etmektir. Peki, niye CHP olmasın? Ona hayır demiyoruz. Türkiye’de milli hükümet meselesini program temelinde tartışmıyoruz. Bizim önerimiz beş maddelik bir programdır; kim bu programa sahip çıkarsa onunla yan yana geliriz. HDP zaten bu programa gelmez, çünkü onları tasfiye etmeyi öngörüyoruz. Cumhuriyet Halk Partisi de bu beş maddelik programa gelirse çok iyi olur, seviniriz. Gelmezse büyük hata yapar, erir gider.
İkincisi, eğer AKP ile MHP bugün vatanın bütünlüğü konusunda yan yana geldilerse, bu iyi bir şeydir. PKK’nın temizlenmesi, FETÖ ile mücadele ve komşularla dostluk konularında iş birliği yapıyorlarsa bundan neden rahatsız olalım? Tabii MHP geçmişte Kerkük, Musul, Selanik gibi konularda aşırı söylemlerde bulunduğunda Vatan Partisi olarak karşısında durduk. Ancak bugün Türkiye’nin bekası için yapılan iş birlikleri olumludur.
(Yönetmen uyarıyor, program süresi doldu.)
Tamam. Size iyi yolculuklar diliyorum, teşekkür ederiz. Bir hafta sonra görüşmek üzere. Sevgili izleyiciler, sorduğunuz soruların %99’unu zaman darlığından soramadım. Bu soruları Sayın Perinçek’e ileteceğim.
Vaktim olduğunda mutlaka okuyorum, kurumlarımızın büroları var. Çok yoğun bir çalışma temposu içindeyiz, bu yüzden belki tek tek cevap veremiyorum ama hepsini inceliyorum. Bazılarını telefonla arıyorum; örneğin geçenlerde AKP’li bir izleyicimizi aradım ama ulaşamadım, Çin’de olduğum için görüşemedik. Hepsini arayacağım, cevap yazacağım. Lütfen bize zaman tanısınlar, hoşgörü göstersinler. Değerli Zeynep, haftaya görüşmek üzere.
Cumhuriyetimizi devrimle kurduk. Türk milletinin önüne çıkan engelleri, bu ayrışmaları aşacağız. Bölgedeki yangını söndüreceğiz. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız, söz veriyoruz.

