Çıkış Yolu • 02.08.2022

Çıkış Yolu • 02.08.2022

Merhabalar efendim, hoş geldiniz. Ekranlarınızın başındaki izleyicilerimize de merhaba; Türkiye’nin gündemi oldukça hareketli, Vatan Partisi’nin de gündemi yoğun. Bugün Vatan Partisi için önemli bir katılım gerçekleşti, bunu konuşacağız. Aynı zamanda dünyadaki pek çok gelişmeyi; Çin’den Kosova’ya, Suriye’den Rusya’ya kadar uzanan süreçleri ele alacağız. Vatan Partisi heyetinin Rusya ziyareti de başlıklarımız arasında. Sayın Perinçek’in son birkaç gün içinde yaptığı açıklamaların ayrıntılarına da değineceğiz.

Bugün İlker Yücel aramızda yok, Van’daki Türkiye Gençlik Birliği kampında. Buradan hem kendisine hem de oradaki arkadaşlarımıza selam olsun.

Sizin için önemli ve güzel bir gündü; partinize iş insanı Sayın Ethem Sancak katıldı. Onunla başlayalım isterseniz. Yaklaşık bir saat süren bir açıklaması oldu ve basın da bu konuya oldukça yoğun ilgi gösterdi. Ethem Sancak, Türkiye’nin çetin bir döneme girdiği bu süreçte “ön cepheye, ateş hattına” geldi. Zorlukların üzerine yürüyen partinin önder konumuna geldi. Üretim devriminin önündeki engelleri yıkmak, bağımsız ve üreten Türkiye’yi kurmak için Kurmay Parti’ye katıldı. Bu gelişi çok iyi anlamak lazım.

Bugün Türkiye’nin ön cephesi; silahlı mücadelede Mehmetçiğin, polisimizin ve korucularımızın cephesidir. Siyasette ise ön cephe Vatan Partisi’dir. Ethem Sancak bu cephenin öncü konumuna, Türkiye’yi yönetmeye, hükümet olmaya gelmiştir. Biz, Ethem Sancaklar ile birlikte önümüzdeki dönem Türkiye’yi yönetecek hükümetin anahtar partisi olacağız.

Bu tavır, bütün siyasetçiler için örnek teşkil etmektedir. Kılıçdaroğlu’na da, Meral Akşener’e de örnek olmasını dilerim; onlar da gelsinler, Ethem Sancak’ı örnek alsınlar ve Amerikan emperyalizmine karşı Türkiye’nin bağımsızlık cephesinde, Vatan Partisi’nde buluşsunlar. Ethem Sancak; işçi önderlerinden sanayicimize, aydınlarımızdan memurumuza kadar bütün Türk milletinin öncülerine örnek bir tavır sergilemiştir. Savaş cephesine gelmek, mermilerin üzerine yürümek çok önemlidir.

Ethem Sancak’ın konuşması, bütün siyasi parti önderlerine “siyaset böyle yapılır, liderlik böyle olur” dersi niteliğindeydi. Derin felsefi, kültürel ve tarihsel birikimiyle; ayak oyunları, madrabazlık veya cambazlık olmaksızın strateji, vicdan ve ahlak temelinde bir siyaset ortaya koydu. Ben siyaset okullarının yerinde olsam, Sayın Sancak’ın bu konuşmasını ders olarak okuturdum.

AK Parti, 15 Temmuz sonrasında ateş hattına girdi. Sayın Cumhurbaşkanı, 24 Temmuz 2015’te PKK’nın üzerine yürüme kararını alarak ateş hattına girdi; bu nedenle canına kastedildi. Ancak AK Parti, hala Atlantik sistemiyle belli uzlaşmalar, tereddütler ve kararsızlıklar içinde. Vatan Partisi ise en ön mevzide, en tutarlı ve kararlı duruşu sergiliyor.

“Türkiye Cephesi” dediğimizde; Amerikan emperyalizmine, FETÖ’ye ve PKK’ya karşı olan tüm güçleri kastediyoruz. Sınıfsal olarak işçiler, çiftçiler, esnaf ve milli sanayiciler; siyasal olarak ise Vatan Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi ve AK Parti bu cephede yer alır. Bizim burada ayrı tuttuğumuz, “o olmaz, bu olmaz” dediğimiz kimse yok. Kim savaş mevzisine geliyorsa baş tacımızdır.

Ethem Sancak, Vatan Partisi’nin kökeninde yer almış, Diyarbakır İl Başkanlığı yapmış ve o dönem PKK kurşunlarıyla hedef alınmış biridir. Hayatı boyunca vicdanlı bir duruş sergilemiş, her mevzide Türk milletinin geleceğine hizmet etmeye çalışmıştır. Sancak, bugün partimize katılmamıştır; aslında son 4-5 yıldır zaten heyetlerimizle Çin’e ve Rusya’ya gitmiş, bizlerle birlikte hareket etmiştir. AK Parti yöneticisiyken de bu vatansever çizgisini korumuş ve heyetlerimize katılmıştır.

Kılıçdaroğlu’nun Ethem Sancak’a yönelik “beşli çete” veya “zenginleşme” iddiaları gerçeği yansıtmıyor. Sancak, bugün kendisi de açıkladı; AK Parti’ye katıldıktan sonra aslında mal varlığı yönünden gerilediğini rakamlarla ortaya koydu. Kılıçdaroğlu’nun onunla uğraşmasının temel sebebi, Ethem Sancak’ın tıpkı Sayın Perinçek veya İçişleri Bakanımız gibi Amerikan emperyalizminin hedefindeki isimlerden biri olmasıdır.

Sedat Peker’in ortaya attığı “Vatan Partisi’ne 3-4 milyon dolar verdi” iddiaları tamamen mantıksızdır. Vatan Partisi, Ethem Sancak’ı koruyacak bir iktidar konumunda değildir ki, bu parayı rüşvet olarak versin. İnsanlar Vatan Partisi’ne Türkiye’nin nimetlerini bölüşmek için değil, Türkiye’ye yönelen mermileri, baskıları ve zorlukları bölüşmek için katılırlar. Ethem Sancak da bu ateşten geçerek hükümet olmak için, yani Türkiye’ye karşı kurulacak kumpasları göğüslemek için aramıza katılmıştır. Vatan Partisi, aynı zamanda Türkiye’nin diğer millî güçlerine yönelen şiddetin önündeki kalkandır ve Türkiye’nin mızrağıdır. Siz tam da böyle bir manzara çiziyorsunuz; ancak kısa bir süredir AK Parti’nin, yani Cumhur İttifakı’nın oylarının azaldığını, halkın onları terk etmeye başladığını ve Vatan Partisi’nin de burada Türkiye gemisinin kaptanlığına aday olduğunu söylüyorsunuz. Bunların ikisi arasında bir çelişki yok. AK Parti hem dostumuz hem de Türkiye gemisinde, iktidar mücadelesinde rakibimizdir. Arkadaşımız ama rakibimiz. Bu ikisi birbiriyle çelişmiyor. Türkiye gemisinde bulunan partiler farklıdır ve her birinin iktidar olma amacı vardır. Birlikte iktidar olmak da mümkündür, ayrı iktidar olmak da. Ancak birlikte iktidar olunduğunda iktidarın ağırlığını kim sırtında taşıyacak? O bakımdan Türkiye cephesinde hem iktidar ortaklığı olabilir hem de iktidar mücadelesinde bir rekabet söz konusu olur. İkisi beraber yürür. Dolayısıyla AK Parti’den ayrılanlar Vatan Partisi’ne geliyorsa, bunlar aynı zamanda AK Parti’yi kurtarmak için geliyordur. AK Parti’den ayrılıp Biden ittifakına gitmiyorlar; yine Türkiye cephesinde yer alan ve yarın Türkiye’yi yönetecek olan partiye geliyorlar.

Vatan Partisi hiçbir zaman geçmiş iktidarlardan hesap sormayacaktır. Partimizin programında “hesap sorma” yoktur. Ceza kanununda suç olarak tanımlanan ne varsa tabii ki Türk yargısı gereğini yapar; ama Vatan Partisi hiçbir zaman Türk yargısına “şundan hesap sor, bunu soruştur, bunu kovuştur” diye talimat vermez, vermeyecektir. Çünkü yargıya müdahalenin ve yargıya baskının karşısında olan bir partiyiz. “Hesap soracağız” dediğiniz zaman mahkemelere ve yargıçlara emir vermiş olursunuz. Vatan Partisi mahkemelere, yargıçlara, savcılara emir vermez. Yargı bağımsızdır ve kanunları yürütmeden ayrı olarak uygular. Siyasi iklimin hukuka aykırı veya hukuku ihlal eden bir etkisinin olmasını hiçbir şekilde kabul etmeyiz. Siyasi iklime göre iktidarlar belirlenir ama kimse siyasi iklime göre hapishaneye atılamaz. Vatan Partisi iktidarında siyasi iklim, cezai bir takibatın sebebi olmayacaktır. Mahkemeler kanunlara aykırı bir eylem saptıyorlarsa hükmünü verirler, savcılar soruşturma açar; ancak Vatan Partisi hiçbir zaman hesap soran konumda olmayacaktır.

Dış ve iç tehditlere dikkat çekiyorsunuz. Bazı çevreler, “Doğu Bey çok haklı ama Erdoğan da bunlarla mücadele ediyor. Neden Vatan Partisi Erdoğan’ı desteklemiyor? Mesele Türkiye değil mi?” diye soruyor. Vatan Partisi, dış tehditlere karşı mücadelede tutarlı, kararlı ve ön cephededir; bunun stratejisini ve siyasetini üretmektedir. Tayyip Erdoğan hükümeti evet Türkiye cephesindedir fakat orada sağlam durmamaktadır. Tereddütleri ve kararsızlıkları vardır. Örneğin Suriye hükümetiyle iş birliği yaparak PKK/YPG’yi temizlemek gibi bir imkân varken, bu iş birliğini yapmadığı için süreci uzatmakta ve maliyetleri yükseltmektedir. Bu tereddütler Mehmetçiğimizin, polisimizin ve korucularımızın hayatına mal olmaktadır. Ukrayna savaşında “tarafsızız” diyerek tarihi ve altın bir fırsatı kaçırmaktadır. Rusya’ya yönelik yaptırımlara tavır alarak Türkiye ekonomisinde önemli ataklar yapabilecekken bunu yapmamaktadır. Yine AK Parti, 1980’lerden beri uygulanan sıcak para ekonomisinden vazgeçememektedir. Dışarıdan gelen borçlar tüketime gitmekte, yatırıma yönelmemektedir. Türkiye bugün 500 milyar dolar borca batmışsa, bunun sorumlusu AK Parti’dir. Buradan Türkiye’yi üretim devrimiyle Vatan Partisi çıkaracaktır.

AK Parti’nin desteklenmesi, Vatan Partisi’nin kendi tarihi görevinden ve sorumluluğundan vazgeçmesi olur; Türkiye için de çözümsüzlük demektir. Türkiye’nin çözümü vardır ve Vatan Partisi buna önderlik edecektir.

Sayın Ethem Sancak gibi önemli isimlerin yanı sıra kamuoyunda bilinmeyen ama partimize katılan çok sayıda isim var. Cumhuriyet Halk Partisi’nden de, İyi Parti’den de bize katılımlar oluyor. Hatta HDP’den de çok sayıda katılım var. HDP’nin kapatılmasını savunduğumuz için bize geliyorlar; çünkü Güneydoğu’daki vatandaşlarımız PKK terörünün bitmesini istiyor, Amerika ve İsrail ile iş birliği yapanların başlarına bela getirdiğini görüyorlar. Vatansever oldukları için HDP’den ayrılıp Vatan Partisi’ne katılıyorlar.

Tank Palet meselesine gelince; bugün Ethem Sancak bu konuyu rakamlarla ve verilerle anlattı. Ortaya atılan iddiaların hepsi yalandır. Tank Palet olayında Ethem Sancak bir kahramandır; milli savunma sanayisinin inşasında Türkiye’de bir kahraman olarak anılacaktır. Kendisinin bir kazancı söz konusu değildir, tamamen Türkiye’ye kazandırmak için yapılan bir iştir.

Vatan Partisi, 1968’den bu yana dört sınıfın (işçi, köylü, esnaf/sanatkâr ve milli sermaye sahipleri) çıkarlarını savunmak ve onları iktidar yapmak için kurulmuş bir partidir. Yeni bir olay değildir. Bu dört sınıf arasında öncelik elbette emekçilerdedir; ancak fabrikanın çarkının dönmesi için milli sermaye sahibiyle emekçilerin menfaati ortaktır. Emekçinin hakkını korurken fabrikayı batırmayacak, üretimi sürdürecek bir “ekmek teknesi” programını savunuyoruz. Ethem Sancak’ın katılması, Türkiye’nin iktidara yürüme sürecini temsil eden dünya çapında yankı uyandıran bir olaydır.

Mehmet Ağar ile ilgili “kefilim” sözüme gelince; ben dün TV100’de bunu söyledim. Yarın Kılıçdaroğlu veya Meral Akşener Vatan Partisi’ne katılırsa onlara da kefilim derim. Mehmet Ağar bugün Amerikan emperyalizmine ve terör örgütlerine karşı Türkiye cephesinde duran bir devlet adamıdır; bu yüzden hedef alınıyor. Savaşan insan, aynı cephede olduğu arkadaşına güvenir. Bu bir savaşçı karakteridir. Türkiye bugün PKK ve FETÖ terör örgütlerine karşı bir vatan savaşı vermektedir. Türkiye’nin çevresinde, Yunanistan kıyılarında ve Doğu Akdeniz’de Amerika tarafından kurulan namlular varken, bu namlulara karşı duracak herkesle cephe tutarım. Mehmet Ağar güvenilecek bir insandır çünkü bu namlulara karşı onunla birlikte cephe tutacağız. Onu yıpratmak benim görevim değil, Amerika’nın görevi. Bu kadar basit bir olay. Kendisine böyle bir beyan oldu mu? Peki, ben “Evet, bu namlulara karşıyım, Türkiye’yi korumak istiyorum” dedim. Tabii beyanlarım oldu. Hem beyanlarım oldu hem de biz tanıyoruz. Burada kendimizden korkmuyoruz. Biliyoruz, yarın bu sözlerimizden dolayı mahcup çıkmayacağız. Ben Mehmet Ağar’ın önümüzdeki dönem Amerikan emperyalizmine karşı dik duracağını biliyorum. Dik durmazsa bunun sorumlusu benim. Dik duracak; ben ona güveniyorum. Onun gibi insanlara da güveniyorum. Güvenirsem zaten o namlulara karşı başarıya ulaşırım. Ona güvenme, buna güvenme; o zaman nasıl yapacaksınız? Türkiye’yi buradan nasıl çıkaracaksınız? Askere güvenme, polise güvenme, Türkiye cephesinde duran şahsiyetlere güvenme, Türkiye’nin ekonomisine güvenme, Türkiye’nin vicdanına, ahlakına, karakterine, milletine güvenme… Tamamen karamsar duygular içinde ol.

“Bu millet adam olmaz, bu milletin doktorları dışarı kaçar, bu milletin gençleri Z kuşağıdır” diyenlerin hepsi aynı cephede. Yani bu gençliğe “Z kuşağı” diyenler de, “Bu milletin hekimleri yurt dışına kaçar” diyenler de aynı adamlar. Mehmet Ağar’ı yıpratmaya çalışanlar da hep aynı adamlar. Hangi adamlar bunlar? Amerika’nın adamları. Çünkü gençlik ayakta durmayacak, hekimler bu milletin sağlığına hizmet etmeyecek, Mehmet Ağarlar bu tehditlere karşı koymayacak; e, o zaman da Türkiye Amerika’ya teslim olacak. Bu bir psikolojik savaş, bir psikolojik propaganda. Onun için ben burada mahcup çıkmayacağımı biliyorum. Türkiye cephesinde olan herkese güvenmeye mecburum. “Ya ona güvenilir mi, buna güvenilir mi?” diye soruyorlar. Güvenirsem o savaşı kazanırım; güvenmediğim insanlarla savaşı kazanamam. Ve güvenmek aynı zamanda insanlara güvenilir konumlarda durma çağrısıdır. Ben bunu Sayın Mehmet Ağar bağlamında söylemiyorum; onun sağlam konumda duracağını biliyorum ama bir ilkeyi konuşuyorum. Liderler, savaşan komutanlar güvenir. Hazreti Muhammed de güveniyordu etrafındaki insanlara, Mustafa Kemal Paşa da güveniyordu. Güvendikleri için o büyük mücadelelere girdiler ve o mücadelelerden zaferle çıktılar.

Şimdi bir izleyicimiz şunu soruyor: “Sayın Perinçek geçmişte de yaptı, şimdi de Mehmet Ağar gibi bir isme sünger çekiyor. Bizim vicdanımız ve yaralarımız ne olacak? Biz bunu nasıl içimize sindireceğiz?” Vicdanı yok, neden biliyor musunuz? Çünkü önümüzdeki savaşı düşünmüyor. Türkiye nasıl bu Amerikan namlularına karşı koyacak? Bunu düşünmeyen arkadaş hangi vicdandan bahsediyor? Amerika’nın namlularına, FETÖ’nün namlularına, PKK’nın terörüne, ekonomideki sıcak para komisyoncularına, tertiplere ve faizcilere karşı koyma diye bir düşüncesi yok. Türkiye’nin önder birikimini birleştirme diye bir düşüncesi yok. Bu da “vicdan” olarak karşımıza çıkıyor. Bu soruyu soranın vicdan problemi var. Vicdanlı olsa önce Türkiye’nin önündeki mücadeleleri düşünür ve orada kuvvet toplamaya çalışır. Yoksa elinde bir terazi, “onu yargıla, bunu yargıla”… Hiç kimse kalmaz. Doğu Perinçek’i yargılarsın, onu da kenara atabilirsin; Sinan Sungur’u yargıla, onu da kenara at. Bu arkadaş herkesi siliyor, savaşı düşünmüyor ve bunu da vicdan adına yapıyor. Bunların vicdanla falan ilgisi yok.

Bakın, bir hikaye anlatayım: Tarihteki en vicdanlı insanlardan biri Hazreti Muhammed’dir. Mekke’yi aldığı zaman Mekke’nin liderleri olan Ebu Cehil’in oğlu İkrime ve Ebu Süfyan ona karşı uzun yıllar savaşmıştı. İkrime kaçarken Hazreti Muhammed emir veriyor: “Onu bulacaksınız, incitmeden getireceksiniz.” Hazreti Ömer boynunu vurmak istiyor, Hazreti Ali engel oluyor. İkrime getirildiğinde Hazreti Muhammed ona “Senin tecrübelerin var, Mekke’nin valiliğini yapacaksın” diyor. Hazreti Ebu Bekir, “Resulullah, bu Müslüman bile olmadı, neden vali yapıyorsun?” diye soruyor. Hazreti Muhammed’in cevabı müthiş: “Emaneti ehil olana, liyakatli olana vereceksin.” Yani onun valilik tecrübesini değerlendirmek istiyor. Şimdi Hazreti Muhammed vicdansız mı oldu? Mekke’nin yönetimini, Müslümanların huzurunu düşünmeyen, intikam peşinde koşan bir lider mi daha vicdanlı olurdu? Vicdan budur.

Mesela Fevzi Çakmak’ın Anadolu’ya geçişi… Geyve İstasyonu’na gelir. Batı Cephesi Komutanı Ali Fuat Paşa, Mustafa Kemal Paşa’yı arar, Fevzi Paşa’nın geldiğini söyler. Ali Fuat Paşa’nın hatıralarından okuyoruz; Mustafa Kemal Paşa başta ağır küfürler eder, “Geri yolla” der. Ali Fuat Paşa, “Koskoca Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Reisi, Milli Müdafaa Bakanı gelmiş; biz İstiklal Savaşı’nı onu geri yollayarak mı kazanacağız?” deyince Mustafa Kemal “Tamam” der. Ertesi gün Ankara İstasyonu’nda Fevzi Paşa’yı törenle karşılar. İşte vicdan budur. Vicdansızlık, onu geri yollamaktır. Onu geri yolladığın zaman Mehmetçiğin kanıyla ödersin; belki savaşta mağlup olarak ödersin. İsmet İnönü’yü reddet, Salih Paşa’yı reddet; peki nasıl kazanacaksın İstiklal Savaşı’nı? Vicdan tarifinde önemli bir hata var.

“Sayın Cumhurbaşkanı ve Hulusi Akar’la ilgili benzer sözleriniz oldu mu?” diye soruyorsunuz. Ben bir savaş adamıyım, Vatan Partisi’nin Genel Başkanıyım. Benim bir amacım, bir hedefim var. Türkiye’nin bağımsızlık, bütünlük, üretim ekonomisi davasının hizmetkarıyım. Vicdan, bu davaya hizmet etmektir. Hislerle, kinlerle hareket etmek vicdan değil, küçüklüktür.

Vatan Partisi önümüzdeki dönem çığ gibi büyüyor. Çünkü Türkiye bir devrim sürecine girdi. %46 civarında sisteme “res” çeken bir topluluk oluştu, bu yarın %50’nin üzerine çıkacak. Halk sistem dışı çözümlere yöneliyor. Dolayısıyla Vatan Partisi’ne sistemin içinden sürekli insanlar gelecek; Ali, Veli, Hasan gelecek. “Sen şuydu, sen buydu” demekle olmaz; herkes sistemin içinden geliyor. İstiklal Savaşı’na da öyle gelindi. Hazreti Muhammed’in tebliği üzerine Müslümanlığa da insanlar putperestlikten geldi. “Sen evvelsi gün kılıcını çekmiştin” deseydi kim Müslüman olacaktı? Atatürk, Fransız Devrimi, Amerikan Devrimi… Hepsi sistemin içinden gelenlerle büyüdü. Vatan Partisi’ne gelenler Türkiye’yi bağımsız, demokratik yapmaya, üretim devrimi yapmaya geliyorlar. Zorlukları göğüslemeye, fedakarlığa geliyorlar. Bunlar selam durulacak insanlardır.

Sayın Ethem Sancak, Vatan Partisi heyetimizle Rusya’ya gitti. Heyetimizin başkanı Ethem Sancak’tı. Soçi’deki Cumhurbaşkanı ziyareti öncesi bu gezinin yapılması gerekiyordu ve Rus devleti bu konuda çok ısrarcıydı. Ethem Sancak ve Şule Perinçek, Türkiye’nin terörle mücadelesini ve Amerikan emperyalizmine karşı duruşunu Rus devlet adamlarına çok iyi anlattılar. Türkiye, Suriye hükümetiyle iş birliği yaparak bu harekatı yürütürse PKK’yı İsrail sınırına kadar sürüp atacak bir mücadelenin içinde oluruz. Rus devleti, Türkiye’nin bu harekatını olumlu karşılıyor. Türkiye’nin Suriye ile anlaşması durumunda Rusya, askeri gücüyle bu mücadeleye destek vereceğini belirtiyor. Rusya, Türkiye’ye Doğu Akdeniz’de ve enerji sorunlarının çözümünde kapsamlı iş birliği öneriyor. Türkiye tarihi bir fırsat yakaladı. Umarız hükümetimiz bu fırsatı değerlendirir. DEAŞ’lıların hepsi bir anda PKK’lı oldu. Bir telefon geldi kendilerine, biz de telefonları dinliyoruz. Hepsi PKK elbiseleri giydi ve bir gecede PKK’lı oldular. DAEŞ ile PKK’nın Amerika tarafından yönetildiğini biliyoruz. Ayrıca PKK’nın, Rus askerlerinden 50-60 kişiyi birden öldürdüğünü PYD’nin kendisi söylüyor. Biz nasıl onlarla beraber olabiliriz? Bunların hepsi yalandır. Zaten Rusya’nın stratejik bir duruşu var; Amerika’nın emperyalizmine karşı. Bu iddialar tamamen Amerika’nın Türkiye’de uydurduğu şeylerdir.

Türkiye açısından baktığınız zaman; PKK’yı Meclise alıyorsunuz, kürsüye çıkartıyorsunuz, sonra da “Moskova’da PYD’nin bürosu var” diyorsunuz. Ya senin Meclisinde PKK’nın grubu var! Bırak büroyu, Meclis koridorlarında bas bas bağırıyorlar, PKK sloganları atıyorlar, kürsüden PKK’yı savunuyorlar. Bunları görmüyor da Moskova’daki sözde büroyu mu görüyor? O da yalan ama insan biraz vicdanlı olur. Belediyeleri, Meclis sandalyelerini PKK’ya veriyorsun; HDP üzerinden onlara her türlü yasal faaliyet imkânını tanıyorsun. Sonra da kalkıp Rusya’yı suçluyorsun. İstanbul’un bütün ilçelerinde, Ankara’da, Türkiye’nin 81 vilayetinde PKK’nın bürosu var zaten. Bunlar Türk milletini aldatmaya yönelik, tutarsız ve kara propagandalardır.

Suriye tarafından son iki haftadır bilgiler geliyor; Suriye ordusu, PKK’ya “Silahlarınızı bırakın, topraklarınızı terk edin” diye çağrılar yapıyor. Bölge bölge çatışmalar oluyor. Hatta Aynelarab, Tel Rıfat ve Münbiç çevresinde Suriye ordusunun askeri hareketlilik hazırlığı olduğuna dair bilgiler geliyor. Türkiye’nin operasyonu da bir yandan gündemde. “Bu fırsat kaçar mı?” derseniz, evet, askeri harekâttan önce Suriye ile anlaşma yapmazsanız bu fırsatı kısmen kaçırmış olursunuz.

Daha yeni, programa girmeden önce taze bir bilgi aldım: Rusya ile Suriye arasındaki görüşmeler sonucunda, Suriye hükümeti de Türkiye’nin PKK’ya karşı harekâtına olumlu bakan adımlar atacak. Anlaşma olursa bu harekât çok daha kararlı ve sonuç alıcı olur. Türk hükümetinin Türk milletine ve Mehmetçiğe karşı bir sorumluluğu yok mu? İlle kan dökerek mi, daha çok şehit vererek mi bu başarıya ulaşalım? Yoksa daha kalıcı, daha az maliyetli bir zafer mi kazanalım? Suriye ile iş birliği yapmadan bu harekâtı yapmanın hiçbir mantığı yok. Harekâta karşı değiliz ama izlenen politikaya karşıyız. Daha az şehit vererek, Doğu Akdeniz’de Suriye’yi de yanımıza alarak daha sağlam bir konum elde etmek varken neden iki cephede mücadele edelim?

Suriye ile beraberlik aynı zamanda Doğu Akdeniz ile beraberliktir. Libya örneğinde olduğu gibi, Suriye ile yapılacak bir iş birliği, Amerika, İsrail ve Yunanistan tehdidine karşı ne kadar önemli bir beraberlik sağlar. Hükümet bunlara karar verecek. Dışişleri Bakanımızın, “Suriye hükümeti terörün üzerine giderse biz de onu destekleriz” şeklindeki açıklaması ve liderler arasındaki görüşmeler ümitlerimizi büyütüyor.

Türkiye neden iki hattı birden yürütemeyecek bir güce sahip olsun diye sorulabilir; ancak mesele gücümüz olup olmaması değil, neden iki cephede birden tehditle karşılaşalım? Türk Silahlı Kuvvetleri Suriye’nin kuzeyine girerken, bir de Doğu Akdeniz’de Amerika ve İsrail’in Yunanistan’ı üzerimize sürmesini neden göze alalım? Suriye, Rusya, Türkiye ve hatta İran’ın Doğu Akdeniz’de kuracağı büyük bir kuvvet dengesi, bölgenin kaderini değiştirir. Libya’daki petrollerin Amerika’ya hediye edilmemesi, Türkiye’nin enerji sorununu çözmek, mazot fiyatlarını düşürerek tarım ve sanayi üretimini maliyet açısından rahatlatmak için bu iş birlikleri şarttır.

Bu “Altın Fırsat” toplantıları da gündemimizde. 27 Eylül’de İstanbul’da, 29 Eylül’de ise Antalya’da Rusya’dan gelecek devlet yetkilileri ve iş insanları ile bizim sanayicilerimizi, turizmcilerimizi buluşturuyoruz.

Soçi’de çok olumlu sonuçlar alınacağını görüyoruz. Amerika artık bütün cephelerde baş aşağı gidiyor; Arap Baharı dedikleri süreçten bu yana kazandığı tek bir yer yok. Afganistan’da kaybetti, Kazakistan’da darbe girişimi başarısız oldu. Amerika’nın kendi içinde bile “Batı Asya çöllerine trilyonlarca dolar gömdük, içimize dönelim” diyen bir akım var. Ancak buna rağmen Kosova ve Tayvan gibi yerlerde maceracı hamleler yapıyorlar. Pentagon bile Çin ile bir savaşa hazır olmadıklarını söylüyor. Türkiye, Suriye’nin kuzeyine girip PKK’yı orada boğduğunda Amerika’nın elinde kullanabileceği bir silahı kalmadı. Gladio 15 Temmuz gecesi ezildi. CHP veya İYİ Parti gibi yapılarla Türkiye’yi aciz bırakmaya çalışsalar da bunların silahlı bir gücü yok.

Kılıçdaroğlu, “Hapishaneleri boşaltacağız” diyor. Kim var o hapishanelerde? PKK’lılar ve FETÖ’cüler. Hapishanede bugün Deniz Gezmiş, Doğu Perinçek, Mahir Çayan, Mümtaz Soysal, Doğan Avcıoğlu yok; Balyoz ve Ergenekon’dan tutuklanan aydınlarımız yok. Kurtarmak istedikleri bunlar mı? Onları kurtaracakmış! Bu bir kaos planı, bir iktidar planı değil. İktidarla güçlenme planı olabilir mi? 24 bin kişi Türk ordusundan tasfiye edildi. Peki, onları tekrar nasıl ordunun içine yerleştirecek? Hangi güç bunu başarabilir? Amerika bunu başarabilir mi? 30 bin polis tasfiye edildi. Kılıçdaroğlu hangi güçle onları tekrar polisin içine sokacak? Nasıl onları hapishaneden çıkarıp o generalleri Türk ordusuna, polisi teşkilatına geri koyacak? Bunu da söylüyorlar çünkü. “Devletten tasfiye edilenleri 15 gün içinde tekrar devletin içine alacağız” diyorlar. Hatta haklarında kesinleşmiş mahkeme hükmü olsa bile bunu yapacaklarını söylüyorlar. Bu mümkün mü? Bu, bir kaos planıdır ve başarılması mümkün değildir; zaten bu yüzden de oy alamayacaklar.

Bunu niçin hatırlatıyoruz? Televizyonlarda tartışmalar oluyor. Cumhuriyet Halk Partisi “Hapishaneleri boşaltacağız, tasfiye edilenleri tekrar devlete yerleştireceğiz” diyor. “Hayır, söylemiyor” diyorlar ama ben burada 10 tane böyle video oynatırım; son 2-3 yılı toplasak belki 30-40 tane video çıkar. Bunları inkar ediyorlar. Bununla da kalmıyor; Cumhuriyet Halk Partisi birçok ilde “KHK buluşmaları” yapıyor. Yani cezaevinde olmayanları da işin içine katıyorlar. Bu, o planın bir parçasıdır. KHK buluşmaları; yargı kararlarıyla ve kanun hükmünde kararnamelerle Türk devletinin içinden tasfiye edilen PKK ve FETÖ bağlantılı unsurları tekrar devletin içine koyma girişimidir. Bunu nasıl başaracaklar? Hangi güçle yapacaklar? İkincisi, devlet buna nasıl razı olacak? Böyle bir ihtimal var mı?

Yıllar önce, zannediyorum 2017 yılıydı, “Yargı altın çağında” demiştiniz. Bu ifade hala tartışılıyor, sizce yargı hala altın çağında mı? Ben o tespiti siyasi yargı, yani terörle mücadele bağlamında söyledim. Bunu alacak-verecek davaları, mülkiyet davaları veya özel hukuk alanındaki hak aramalar için söylemedim. “PKK ve FETÖ ile mücadele eden yargı altın çağını yaşıyor” diye ısrarla belirttim. Ancak bunu bütün yargı alanına yansıtmak isteyenler oldu, yalan söylediler.

Şunu da hep söyledik: Hakka ve adalete erişilemiyor. Yargı mekanizması çok ağır işliyor. Diyelim ki bir alacağınız var; onu alana kadar ananızdan emdiğiniz süt burnunuzdan geliyor. Yıllar geçiyor, aldığınız paranın da bir kıymeti kalmıyor. İdari yargıda da aynı şey geçerli; uğraş dur, sonuçta elde var sıfır. Türk yargısının bugün adalete hızla erişme sorunu var. Bu problem yargıç sayısı ve mahkeme teşkilatlarının nitelik ve nicelik olarak yetersizliğinden kaynaklanıyor. Mahkemeler altı ayda bir erteleniyor; hakimler cesur karar veremiyor. Tecrübeli, cesur Cumhuriyet hakimine ihtiyacımız var. İstinaf mahkemeleri kuruldu ama beklenen verimli sonuçlar alınamadı. Vatan Partisi iktidara geldiğinde nitelikli yargıçlar yetiştirecek, yargıç sayısını artıracak ve bu sorunu çözecek.

Türk yargısı bu sorunu çözemeyince ne oluyor? İnsanlar tahsilat için mafyatik gruplara veya silahlı örgütlere başvuruyor. “Benim alacağım var, git şu adamın ayağına kurşun sık, paramı getir” diyorlar. Türkiye’de bugün şiddet yoluyla kaynaklara el koyan, çarşılarda kabadayılık yapıp haraç kesen mafyatik gruplar oluştu. Vatan Partisi hükümeti olarak bunların kökünü kazıyacağız. Fiziksel olarak yok etmekten bahsetmiyoruz; bu suçları işleyenlere “Bu yoldan vazgeçin, yoksa tepenize bineriz” diyeceğiz. Bu bizim en önemli seçim vaadimizdir.

Ankara’daki Cemevi saldırısı ve Muharrem orucunun ilk günü gerçekleşen olaylar hakkında ne düşünüyorsunuz? Bir kışkırtma mı planlanıyor? Aleviliğe saldırı, bütün Türk milletine saldırıdır. Bu, yalnız Cemevi’ne veya Alevilere yapılan bir baskı değil; Sünnisiyle Alevisiyle hepimize yapılmış bir zorbalıktır. Türk milleti olarak bu tertiplere karşı beraberiz. Amerika bunca yıldır mezhep çatışması yaratmak için uğraşıyor ama başaramadı. Türk milletinin sağduyusuna güveniyoruz.

Merkez Bankası Başkanı Şahap Kavcıoğlu, sanayicilerin üretim için aldıkları kredilerle döviz aldıklarını söyledi. Bu durum iki taraflı bir sorun yaratmıyor mu? Sanayiciler yanlış yapıyor ama o krediyi veren de hükümet. Madem sanayici o krediyi dövize çevirip bankaya yatırıyor, devlet o kaynağı doğrudan kamu yatırımlarına yönlendirsin. Örneğin Zonguldak’taki madenlere 3 milyar dolar yatıralım, 30 bin kişiye istihdam sağlayalım; böylece dışarıdan kömür ithal etmekten kurtulalım. Veya ilaç sanayisine, cep telefonu üretimine yatırım yapalım. Devlet kendi üretimine odaklanmalı. Hükümetin sanayiciyi eleştirmesi, aslında kendi aczini göstermektedir. Vatan Partisi iktidarında krediler doğrudan üretime ve istihdama dönük yatırımlara aktarılacaktır.

Eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Erdoğan’ın “finans ve iş çevrelerinin helal olsun diyeceği bir kadro” kurması gerektiğini söyledi. Babacanlar ve Davutoğluların tekrar hükümet olması ihtimali var mı? Türkiye’nin geleceğinde Abdullah Güllerin veya o finans çevrelerinin sevdiği isimlerin bir yeri yok. Türkiye, Vatan Partisi’nin anahtar rol oynayacağı bir döneme giriyor.

Sanatçı İlhan İrem’in vefatı üzerine neler söylersiniz? İlhan İrem, Türk milletinin sevgisinin, romantizmin ve vatanseverliğin sanatçısıydı. Partimizin kurultaylarına katılmış, bizlerle birlikte şarkı söylemiş gönül adamıydı. Onu notalara namelere kavuşturan büyük bir sanatçı olarak anacağız. Erdoğan Alkan da aynı şekilde, türkülerimize değer katan, halk edebiyatına hakim çok kaliteli bir insandı. Her ikisi de Türkiye’nin değerleridir. Onun evinde bir gün buluştuk. 17.00’de, akşamüstü 5’te başladık, ertesi gün saat 11.00’e kadar sürdü. Yani 18 saat. Nesimi Çimen ve ben, Erdoğan Alkan… Nesimi Çimen de işte tabii, 18 saat cura çalınmaz. Zaman zaman bırakıyor, biraz sohbet ediyoruz falan. Sonuç itibarıyla 18 saat cura çaldı. Arada iki saatlik molalar versek diyelim, 16 saat cura çaldı. Nesimi Çimen, curanın ustasıydı ve çok değerli bir sanatçımızdır. Onun bir parçasını, bu Alevi yurttaşlarımıza yönelik tertipler nedeniyle şimdi çalacağız.

Kitap olarak da Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın “Batı Acısı” kitabı vardır; herkese öneriyorum. 1955 diye hatırlıyorum, Varlık basmış herhâlde. Ben ortaokul talebesiyken okumuştum, hayran kaldığım kitaplardan biridir. 1955 yılında Batı emperyalizminin bütün dünya çapındaki zorbalığını çok derin bir şiirle vermiştir. Bugün Adana İl Başkanımız geldi; Osmaniye’de bir imamın sözünü aktardı. Ona da buradan selam yollayalım, Osmaniyeli imamımıza. İmam demiş ki: “Batı’dan bal gelse, mutlaka içinde zehir vardır.” Bunu duyunca aklıma hemen Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın “Batı Acısı” kitabı geldi. Oradan bir şiir okuyayım, izin verirseniz.

“Ovaların bomboştu, peki. Siz de gelseniz sağardık bin yıl. Ovaların bomboştu, peki. Uzundum. Yükünüzü taşıyordum, peki. Aldınız, sattınız beni neden? Yükünüzü taşıyordum peki, at mıydım? Bizi uyandırdınız peki, lamba verdiniz, kin verdiniz biliyorum. Bizi uyandırdınız peki, sığırları mı neden götürüyorsunuz?”

Yani bir Afrika’nın ağzından… O “Batı Acısı” kitabının tamamı olağanüstüdür, Türk şiirinin doruklarından biridir. Zaten Fazıl Hüsnü Dağlarca en büyük şairimizdir. Bir gün Cemal Süreya ile konuşuyorum; “En büyük şair kim?” dedim. “Hiç tartışılmaz,” dedi, “Fazıl Hüsnü Dağlarca.” “E peki,” dedim, “sen şunu söylerdin: Eğer bir şair, ‘en büyük şair benim’ demiyorsa şair değildir.” “O,” dedi, “Fazıl Hüsnü Dağlarca istisnadır. Tabii her şair ‘en büyük benim’ der ama Fazıl Hüsnü Dağlarca istisnadır. Ben Kadıköy iskelesinden geçerken, belki Fazıl Hüsnü Dağlarca’ya rastlarım diye ceketimi ilikleyerek yürürüm.” Hiç unutmuyorum o sözlerini.

Şimdi işte o “Batı Acısı” kitabını öneriyorum. Bu, Varlık Yayınları’ndan çıkan 1955’teki baskısıdır. O dönem şairlerin toplumsal süreci damıtarak yansıttığı bir zamandı. 1955, Amerikan emperyalizmi geliyor; ben 13 yaşındayım, o zamanı hatırlıyorum. Okullarda İngilizce şarkılar söylenmeye, İngilizce duvar gazeteleri çıkartılmaya başlandı. Sonra kovboy kitapları, “Pecos Bill”ler… Mahallelerde herkes oyun oynuyor, Pecos Bill’den isimler alıyoruz; Tom Mix’ler… Yani Türk gencinin, Türk insanının, Türk çocuğunun bilincine giriyor bunlar. Ben onlara tepki olarak, “Mahallede ya Türkçülük oynayalım, bırakalım bu Pecos Bill’leri, şunları bunları,” derdim. İşte o ortamda bir şair çıkıyor, “Batı Acısı”nı yazıyor. Yani Batı bize güzellik, mutluluk, verim, üretim getirmiyor; Batı bize acı getiriyor.

Bizim şiirimizin doruk kitaplarından biridir “Batı Acısı”. Tabii onun “Sivaslı Karınca”, “Delice Böcek” gibi çok esaslı şiir kitapları da var. Onu esas büyük şair yapan, ilk “Çocuk ve Allah”tır. Sivaslı Karınca da olağanüstü güzel bir şiir kitabıdır.

Efendim, şimdi müziğe geçeceğiz ama çok zaruri bir durumumuz var. İzleyicilerimizden de af dileyelim, sizden de müsaade isteyelim. Çok zaruri bir reklamımız var. Reklamdan sonra Nesimi Çimen’in o güzel eseriyle size veda edeceğiz. Onu da saygıyla anıyoruz; Madımak’ta yakılan şairlerimizden, ozanlarımızdan ama onun ateşi şimdi bilinçlerimizi aydınlatıyor. Değerli izleyenler, kısa bir aramız var, 45 saniye. Biz de burada noktalıyoruz, sağ olun, var olun efendim.

Paylaş