Geçmişteki, yakın geçmişteki devrimle kurduk biz bu cumhuriyeti. Bir Türkiye gemisi, bir de Amerikan gemisi var. Ama Türk milletinin altı açıktı. Ben yere atarım, onu çiğnerim. Çiğniyorum burada. Bölgedeki bu yangın, fabrikadaki bu yangın… Türkiye’yi dinlenenler değil, üretenler kurtaracak. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.
Sevgili izleyiciler, merhaba. Yeni bir “Çıkış Yolu” programıyla birlikteyiz. Her haftaki sabit konuğumuz Vatan Partisi Lideri Sayın Dr. Doğu Perinçek. Bugün iki konuğumuz daha var; Uzel işçilerinin temsilcileri Suat Türker ve Türker Toprak. Hoş geldiniz efendim. Doğu Bey siz de hoş geldiniz.
Doğu Perinçek: Merhaba, hoş bulduk.
İsterseniz önce süreci görelim. Şimdi ben kısa bir özetleme yapayım. Neden Uzel işçilerinin temsilcileriyle bugün buradayız? 2008’den beri burada bir hak mücadelesi cereyan ediyor. Fabrika 2008’de kapandı. İstanbul Demirkapı’daki fabrikanın 970 kadar çalışanı, Gebze’deki fabrikanın ise 500 kadar işçisi vardı. Dolayısıyla 1500’e yakın işçinin 5 aylık maaş alacağı artı kıdem tazminatları söz konusu. Bugüne kadar bunlar bir türlü ödenmedi. Maalesef sendika da bu konuda işçi hakları için mücadele mevzisinde değil, işçilerin bu konuda çok şikayeti var. Arkadaşları dinleyelim istiyoruz. Suat Bey, isterseniz sizden başlayalım. Şu anda maaş alacaklarınızın tahsili konusunda bir öneriniz var mı? İki, bu fabrikanın tekrar canlanması ve işleyen bir fabrika haline gelmesi konusunda önerileriniz neler? İzleyicilerimize hatırlatalım; burada tarımdaki temel araç olan traktör üretiliyordu. Pazarda en yüksek paya sahipti.
Suat Türker: 2008’in 8. ayının sonuna doğru 5 aylık maaşımızı alamamıştık. Ondan dolayı fabrikada 16 günlük bir eylem başlattık. O zaman sendika sözüm ona bize sahip çıktı.
Doğu Perinçek: Sendikanız kimdi?
Suat Türker: Türk Metal İş Sendikası. Bize sözüm ona sahip çıkıldı, 500 lira bir para dağıttılar ve bizi fabrikadan çıkardılar. O zaman şube başkanına sordum, “Başkan bu parayı nereden buldun?” dedim. “Sendika verdi” dedi. Ben “Yok” dedim, “Sendikanın yasal olarak böyle bir hakkı yok. Sen bunu gittin Önder Uzel’den aldın, geldin bu parayı dağıtıyorsun. Amacın eylemi kırmak değil mi?” dedim. “Abi senin alacağın paraya ihtiyacın yok mu?” dedi. “Evet var, bütün arkadaşlarımın var ama neden eylemimizi kırıyorsunuz?” dedim.
Doğu Perinçek: Toplam ne kadar alacağınız var?
Suat Türker: Yasal faizlerle beraber toplam alacağımız 168 milyon lira. İşveren, bize hiç para vermeden burayı ele geçirmek için “Vera Varlık” diye bir şirket kurdu. Bu şirket, tam Uzel’in iflas tarihiyle birlikte kuruldu. Üç tane bankanın ipotekli alacağını devraldı.
Doğu Perinçek: Önder Uzel şu anda sağ mı?
Suat Türker: Sağ.
Doğu Perinçek: Önder Uzel Bey’in cevap hakkı saklıdır. Devam ediniz efendim.
Suat Türker: Bir gecede 45 milyon avroluk hisse aldı. Ben bunun soru önergesini mecliste vermiştim. O dönem Ali Babacan cevap vermişti; “Evet, bu dedikleriniz oldu, biz iki defa kayyum atadık fakat burayı çalıştıramadık” gibisinden. İşveren, burayı betonlaştırmayı düşünüyor, işin içine Kiptaş’ı da aldılar. İlk ihalede Kiptaş artırıma gitti, ancak Önder Uzel (Vera Varlık üzerinden) “Satıştan vazgeçtim” dedi. İkinci ihalede Kiptaş artırıma girmedi, fabrika 225 milyona satıldı. 97 dönümlük, Edirnekapı Şehitliği’nin yanı başında çok kıymetli bir arazi burası.
Doğu Perinçek: Burayı fabrika olarak harekete geçirmek, milli ekonomiye kazandırmak mümkün değil mi?
Suat Türker: Devlet destek verirse biz hazırız. Bizim o bilgi birikimimiz var. Biz sanatkarız; bakımcı arkadaşlarımız, elektrikçilerimiz, kaynakçılarımız, pres ve CNC üzerine uzmanlarımız var. 15 haftadır eylem yapıyoruz. Hükümet “Yerli, milli” diyor, ben de “Yerli traktör, buyurun gelin beraber yapalım” diyorum. Makine ve teçhizat ise maalesef bilinçli şekilde yağmalandı. İçindeki elektronik aksamlar, kablolar söküldü, satıldı.
Doğu Perinçek: Yani bu Uzel meselesi sadece bir firmanın değil, Türkiye’nin meselesidir. Türkiye bir üretim ekonomisiyle çıkış yapmak zorundadır. Borcu borçla çevirme dönemi bitti. Kamu, işçinin emeğini ve fabrikayı korumak için buna müdahale etmelidir. Bunun özel sektör içinde bir çözümü yok. Vatan Partisi’nin getirdiği program şudur: Devlet, iflas etmekte olan üretim fabrikalarını kamulaştıracak ve sürece müdahale edecektir. Diyelim ki yüzde ellisi kamu payı olur, yüzde kırk beşini işçilere verir; işveren ise tecrübesinden yararlanmak isterse yüzde beşle kalabilir. Burada bir kamu-işçi ortaklığıyla ekmek teknesini ve Türkiye’nin üretim yapısını korumayı hedefliyoruz. Bardak, traktör veya gözlük; ne üretilecekse üretilecek. Çünkü Türkiye’nin başka bir çıkış yolu yok.
Uzel için konuşmuyorum; şu an bu durumda olan çok sayıda işletme var. Devlet bu işletmeleri kamulaştırıp yarısını işçilere vermeli ki işçi sorumluluğa ortak olsun. Mesele sadece işçinin ücretini ödeyip “Hadi arkadaşlar, borcumuzu ödedik, evinize gidin” demek değildir. Onların, “Ekmek bundan sonra da eve nasıl gidecek?” diye bir sorumlulukları var. Üretim devam etmeli, ekmek teknesi korunmalı ki işçi evine ekmek götürebilsin. Türkiye’nin ihtiyacı budur. 1500 işçinin borcunu ödemekle Türkiye’nin meselesi çözülmez; ki işveren onu bile ödemiyor. Problemi bu şekilde koymamak lazım. Asıl mesele, üretim mekanizmasını sürdürmek ve traktör yapmaya devam etmektir.
Türk Hava Yolları’ndan siparişler olduğu, savunma sanayimizin birçok talebine cevap verildiği söyleniyor. Öyleyse bu fabrikayı korumalı ve tekrar üretim yapar hale getirmeliyiz. Bu da kamu müdahalesiyle olur. İşveren iflas ettiğine göre yapma şansı yok, zaten konkordato talep etmiş. “İflas ettim” diyen adamın ceketini alıp gitmesine izin verilemez; artık orası bir kamu varlığıdır. Türkiye’nin üretim odaklı bir ekonomi inşa etmesi için bu işletmeleri korumalıyız. Bunun gibi binin üzerinde işletme var. Kamu burada kaynak ayıracak ve ürettiklerimizle Türkiye ekonomisini yeniden ayağa kaldıracağız. Uzeller kapanmasın, çalışsın, üretim yapsın. Hem işçi evine ekmek götürsün hem de bu üretim Türkiye ekonomisini sağlasın. Eğer altımızdaki üretim yapısını yıkarsak, nasıl bir üretim ekonomisi kuracağız?
Herkes “üretim ekonomisi” diyor ama bunu tekrar etmekle olmaz. Mevcut üretim yapısını, makinesini, donanımını, teçhizatını, fabrikasını korumamız lazım. Özel sektör “pes ettim, bittim” diyor. Biten bir yere tekrar sermaye ayırıp işverene vererek sorunu çözmek mümkün değil. İşçiyi de katacak, ona sorumluluk yükleyecek bir kamu-işçi ortaklığı şart. Mutlaka buna bir kamu kaynağı ayırmak zorundayız; aksi takdirde Türkiye ekonomisi çöker. Hükümete buradan sesleniyoruz: Uzeli kamulaştırın, işçilerle ortaklık kurun, hisselerin yüzde 45’ini işçilere dağıtın, yüzde 50’si kamunun olsun ve gerekli yatırımı yapın.
İşçilerin “Elektrikçimiz, tesisatçımız, bilgisayarcımız var” demeleri çok önemli. Sermayeden bahsetmiyorlar, “Emekçimiz var” diyorlar. Emekle her şey yeniden yapılacak. Türkiye’nin önünde, üretim yapısının çökmesi gibi dağ gibi bir sorun var. Hükümetin buna özel sektörü destekleyerek cevap vermesi mümkün değil. İflas, “kötü yönettim, yapamadım” demektir. İflas eden adama tekrar 100-200 milyon vermenin yolu yok. Ama kamulaştırırsan ve işçiyi sorumluluğa ortak edersen, o işçi oranın kar etmesi için çabalar. Bu çok önemli bir çözüm.
Fabrika kapandıktan sonra bir de “Markotek” diye bir firma kuruldu. Önder Özer’e yangın günü sordum; “Marko Tek’i kurdum” dedi. “1402 traktör yapıldı, kime kaç para verdin?” dedim, cevap vermeden gitti. O adama para verirsen yine batırır; 3 milyon zarar gösteriyor. İçerideki yedek parçaları satıyor ama iflas masasına zarar kaydı yapıyor. Banka ona kredi vermemeliydi, kamu o işletmeyi desteklemeliydi. Bence hukuki detaylara dalmamak lazım. Bir özel bankanın verdiği 88 milyon bile olsa, bu sonuçta Türkiye’nin sermayesidir. O parayı iflas eden işverene vermek yerine, fabrikayı kamulaştırıp üretime devam etmek için yatırım haline dönüştürürsün. Böylece Türkiye’nin geliri artar, dışarıdan ithal etmek zorunda kalmaz. Türkiye bugün patates ithal ediyor; Niğde’de, Nevşehir’de üreticinin patatesi çürüyor. Dışarıdan ucuz patates getirmek döviz açığını büyütür. Çözüm bu değil.
İki Uzel işçisi arkadaşımıza, Süker Toprak ve Suat Bektaş’a teşekkür edelim. Maksat hasıl olmuştur. Ekonomi 2018’de yüzde 3 küçüldü, aşağı doğru gidiyor. Fabrikaları kapatırsanız küçülür tabii. Karakola gittiğimizde arkadaşlar “Makineler yağmalanıyor, sahip çıkın” dediklerinde “Beni ilgilendirmez, ben paramı devletten alırım” dediler. Karşımızdaki muhatap Uzel değil, hükümettir. Hükümetin sorumluluğu var çünkü dış borç büyüyor. Bu fabrikalar kapandıkça dış borç daha da büyüyecek. Siyaset ve Uzel yönetimi bugüne kadar hiçbir adım atmadı; Uzeli bir kenara koyalım, onunla sorun çözülmez. İşçinin alacağını, işverenin evindeki halısını kilimini alarak çözemezsiniz; bu iş hükümet üzerinden çözülür.
Türkiye’de piyasaya en çok traktör üreten bir fabrika var; bu bir bakkal dükkanı değil. Hükümet bu fabrikayı yaşatmak zorunda. İki sebeple: Biri ekmek teknesi olması, diğeri üretim merkezi olması. Onlar yıkıldığı zaman traktörü dışarıdan alacaksın, borcun büyüyecek. Türkiye, atıl kapasiteyi, kenara atılmış makineleri tekrar harekete geçirecek, paslarını silecek. Maliyetlerin yükselmesi pahasına bunu yapacağız. Ekonomistler anlamak istemiyor ama üretim arttığı için maliyetlerin yükselmesi sorun değildir. Enflasyon öcüsünden korkmayacağız. Eğer fabrika traktör üretirse bu Türkiye için bir gelirdir, dış ticaret açığın büyümez. Halkın geliri üretim büyüdükçe artar. Üretimi büyüten her şey halk için iyidir; fiyatlar artsa bile. Zonguldak’taki kömürü çıkarmak için kömür fiyatlarının artmasını, dolayısıyla enflasyonu göze alacağız. Dışarıdan getirdiğin pamukla rekabet edemezsin, çünkü Amerikan devleti ona destek veriyor. Kendi pamuğunu üretirsen fiyatı biraz yüksek olabilir ama genel gelir artacağı için refah da artmış olacak. Yüksek teknolojiye tapmak gibi hurafeleri bir kenara bırakıp üretim yapmalıyız. Türkiye borç batağında… Aslında kabaca şunu söyleyelim: 24 Ocak 1980 sonrası özelleştirme ekonomisi döneminde güya enflasyonu düşüreceklerdi. Oysa enflasyon oranı, 80 öncesinin ithal ikamesi döneminden daha yüksektir. Ben bu veriyi böyle koymayı doğru bulmuyorum. Enflasyonu yükseltmekten korkmamalıyız. Sizin dediğiniz yanlış değil ama… Hayır, ben sizi teyit ediyorum. Diyorum ki üretim yapılan, ithal ikamesi politikasının uygulandığı dönemde enflasyon aslında düşüktü.
Şu anda Türkiye’de bir üretim ekonomisi kuracaksak, enflasyonun bir miktar yükselmesini göze almak zorundayız. Çok basit: Zonguldak’ın yerin altından kömür çıkartacaksak maliyetler biraz yükselecek. Antep’teki, Kayseri’deki, Denizli’deki küçük ve orta ölçekli sanayicinin ürünlerini kullanacaksak fiyatlar biraz yükselecek. Kendi sanayicimizi koruyup kendi otomobilimizi yapacaksak, dışarıdan getirdiğimiz Mercedes’e, Ford’a göre maliyetler biraz yükselecek. Dolayısıyla enflasyon bir miktar artacak. Bundan korkmamak lazım. Korkarsanız sömürge olursunuz. En sonunda hiçbir şey üretemeyen, Türklerin yalnızca işçi olduğu, hiçbir fabrikanın sahibi olamadığı, yabancıların fabrikalara sahip olduğu ve halkın büyük kısmının işsiz gezdiği bir sistemle karşı karşıya kalırsınız. Türkiye’yi şimdi oraya götürüyorlar.
Size bir ekonomi bilgisi vereyim: Türkiye’de üretilmiş, fakat boş duran 2 milyon 200 bin konutluk bir stok var. TOKİ geçtiğimiz günlerde “Dar gelirliler için 50 bin konut yapacağım” dedi ve ön talep topladı. Oysa orada 2 milyon 200 bin konut duruyor. Bunları değerlendirmek varken neden yenisini yapıyoruz? Devletin yapacağı şey şudur: TOKİ devletse, bu 2 milyon 200 bin konutluk stoku eritecek. 50 bin yeni konut yapmak için ayıracağı sermayeyi veya bankalara vereceği kredi desteğini, bu mevcut konutların eritilmesinde kullanacak. 50 bin kişi konut talep ediyorsa, yapılacak konuta kredi vermek yerine hazır konutlara kredi ver; vatandaş hemen içine girsin. Böylece o konutlar boş yatmaz; çimento, fayans, elektrik, kablo, ahşap gibi malzemelerde de tasarruf sağlanır.
Toplam bir mecmu olarak bakmak lazım. Türkiye’de şu an 2 milyon 200 bin konut var ve bu durum müthiş iflasları tetikliyor. Neden? Bu konutları yapan büyük inşaat şirketleri bankalara borçlanmış durumda ve satış yapamadıkları için borçlarını ödeyemiyorlar. Eğer 50 bin konutluk bir kaynak aktaracaksanız, bunu yeni inşaata değil, mevcut konutların sahiplerini bulmasına müdahale ederek yapın. Türkiye’de bugün inşaata kaynak ayırmak kadar sakat bir olay yok. Ben bunun hesabını yaptım; ortalama 300 bin liradan 600 milyar liralık bir sermaye yanlış politika yüzünden boş duvara bağlanmış durumda. Bu 600 milyar lirayla Zonguldak’a yatırım yapsaydık, pamuk üreticisini veya Bursa’nın, Kayseri’nin, Denizli’nin küçük ve orta sanayicisini destekleseydik; hem üretim artardı hem de dış ticaret açığı bugünkü kadar olmazdı. Burada plansızlığın ve dış merkezlerden yönetilen bir ekonominin rolünü görüyoruz.
Ekonominin karnesiyle ilgili bir rakam verelim: 2018’in birinci çeyreğinde %7,4, ikinci çeyreğinde %5,3, üçüncü çeyreğinde %1,8 büyümüşüz; dördüncü çeyreğinde ise %3 küçülmüşüz. İmalat sanayindeki küçülme ise %7,4. Büyümenin motoru imalat sanayisi olmalıydı, buradaki küçülme Türkiye’nin önünde ciddi sorunlar olduğunu gösteriyor. Fiyatlar artacak, seçimden sonra dolarda yükselişler gözüküyor. Buradan tek bir çıkış var: Vatan Partisi’nin üretim ekonomisi. Üretim odaklı bir ekonomi planlamak, yani kafayı yüksek teknolojiye veya enflasyonu düşürmeye takmaktan ziyade üretime takmak gerekir. Üretimi büyüten her şey doğrudur, azaltan her şey yanlıştır.
Uzel Makine ile ilgili tekrar konuşalım çünkü bu, ekonominin nasıl ayağa kalkacağı açısından çok önemli bir model. Olayı sadece işçilerin ücretlerini ödemek olarak değil, fabrikayı çalıştırıp üretim yaptırarak, o üretimin içinden işçilerin borçlarını adım adım ödemek olarak görüyorum. Türkiye’de iflas durumunda olan binin üzerinde işletme var; fabrikayı çalıştırarak meseleyi çözmek Türkiye’nin tek çözümüdür.
Seçime dair sorunuza gelince; stratejik düzeyde bakarsanız güvenlik, günlük can yakıcı taktik açıdan bakarsanız ekonomi ağır basıyor. Her ikisi de sandığa yansıyacak. CHP, HDP/PKK ile iş birliği yaptığı için tarihi bir çıkmazda ve oylarını artırma şansı yok. AK Parti ise millete ekmek veremediği için düşüşte. Türkiye zorunlu olarak bir üretim devrimine gidiyor. AKP bu devrimi yapamaz çünkü devrimci değil; kaynakları sıcak para komisyoncularına, faizcilere, dolar borsa vurguncularına ve tarikat rantçılarına akıtan bir iktidar koalisyonu yarattı. Üretim devrimini yapmak için kendi partinizle savaşmanız gerekir. Mecburiyetler yasasının gereği olarak Türkiye borç batağında boğulmayacak ve bölünmeyecek. Kim üretim ekonomisinden yanaysa, üreticilere dayanarak hükümet olacak. Edremit’teki “Kürdistan” açıklaması ise CHP ve İYİ Parti’nin PKK ile olan ittifakını bir kez daha sergilemiştir. Ankara-İstanbul yürüyüşünde bir koluna FETÖ’yü, bir koluna PKK’yı takarak yürümedi mi Kemal Kılıçdaroğlu? Şık olmayabilir ama bir soru sorabilir miyim? Buyurun.
Kim kaybederse sevinirsiniz? Bu önümüzdeki seçimlerde… Vatan Partisi kaybederse üzülürüm, onun dışında hiçbir şeye ne sevinirim ne üzülürüm. Türkiye’nin nereye gittiğini görüyorum; AK Parti’nin devam etmesi mümkün değil, Türkiye’yi yönetemiyor. Ekonomi çırpınıyor, borç batağında. Cumhuriyet Halk Partisi ise tamamen Türkiye’nin düşmanlarıyla birlikte hareket etmeye başladı. Ben, Türkiye’nin üreten ve birleşen Türkiye çözümüyle çıkacağını çok net olarak görüyorum. Üreticilerin hükümetine yönelen her şey benim için olumludur; buna engel olan veya köstek olan her şey ise olumsuzdur.
Türkiye’yi borç batağına sürükleyenler ve ülkeyi bölenlerle birlikte olanlar tabii ki kaybedecek. Bu, 31 Mart’ta hemen kaybedecekler demek değil ama önümüzdeki dönemde kaybedecekler. Çünkü bunlar kaybetmezse Türkiye kaybeder. AK Parti bir yana, Cumhuriyet Halk Partisi tam bir Türkiye karşıtı konuma geldi. İYİ Parti ile birlikte PKK’nın yanına, tam Türkiye düşmanı bir pozisyona yuvarlandı.
CHP yönetiminin bu yoldan dönme ihtimali yok mu? İnşallah diyelim ama yönetim hiçbir işaret göstermiyor. Mesela şu Edremit olayı bir fırsattı; CHP yönetimi çıkıp “Buna kesinlikle izin veremem” diyebilirdi. Hatta bir gün içinde o kişiyi partiden atması gerekirdi. Bugün “Kürdistan” diyerek Türkiye’de siyaset yapılabilir mi? “Ben açıkça Türkiye’nin düşmanıyım, bölücüyüm” diyorsun; CHP bunu atmayacak da kimi atacak? Hemen atıp puan toplamalıydı. CHP yönetiminin değişme şansı yok mu? Vallahi şu anda bu CHP yönetimini vatanseverlik açısından değiştirecek en ufak bir kımıltı görmüyorum. CHP içinde mücadele edip kurtarabileceğinize dair bir ümit yok; vatanseverler Vatan Partisi’ne katılmalı.
AK Parti’yi iktidarda tutan şey, dayandığı kitlenin Türkiye’nin ihtiyaçlarına ve yönetme sorumluluğuna verdiği karşılıktır. Cumhuriyet Halk Partisi ise öyle bir durumda değil. Maalesef CHP bu süreçte mezhepçiliğe hapsoldu ve tabanı kendini düzeltemeyecek bir noktaya geldi. Bugün CHP ile ilgili bir umut ışıltısı vermek kadar Türkiye’de yanlış bir şey yoktur. Ben açık söyleyeyim, CHP iflah olmaz. Vatan Partisi güçlendikçe belki olumlu gelişmeler olur ama CHP bu süreçte iflah olmaz gözüküyor çünkü içinde bir alternatif çıkmıyor.
Mesela şu “Kürdistan” olayından sonra, CHP’nin onca muhalifi var, neden biri çıkıp da bu konuda muhalif değil? Dikkatinizi çekerim; eğer ciddi bir muhalefet varsa alın size en önemli konu. Hiçbir ses yok. Veya “Neden biz Ankara’dan İstanbul’a kollarımıza FETÖ’yü ve PKK’yı takarak yürüdük?” diye soran yok. Üç gün önce “Türkiye Doğu Akdeniz’deki aramaları durdursun” dedi CHP. İşte muhalefet burada yapılır; vatanı, Mavi Vatan’ı korumaktan vazgeçiyorsun. Türkiye’nin gemileri orada petrol ve doğal gaz aramayacak mı? Orayı Amerika’ya, İsrail’e mi bırakacağız? Bunu söyleyen bir tane adam yok CHP’de. Çıkıp “Türkiye aramaları durdursun” demek, “Enerjisini üretemeyen bir Türkiye olsun” demektir. Kürdistan diyenler; Doğu Akdeniz’den, Ege’den vazgeçenlerdir. Onlar Karadeniz’de Amerika ve Ukrayna ittifakı karşısında teslim bayrağını çekenlerdir.
Cumhuriyet Halk Partisi her cephede Amerika ile birliktedir. İç cephede hendekler kazılırken PKK’yı kurtarmaya çalıştı, Afrin’e “girmeyin” dedi. Daha geçen gün Kılıçdaroğlu, “Ne beka sorunu? Türkiye’ye yönelik bir tehdit yok” diyor. Amerika namlularını Akdeniz’den dayamışken, Türkiye’ye karşı tatbikat yaparken bunu söylüyor.
İdlib’deki gelişmelere gelince; Tahran zirvesinde boşaltılması kararlaştırılan İdlib’de hiçbir karar uygulanmadı. Bu da AK Parti yönetiminin güvenlik konularında bocaladığını gösteriyor. Anadolu Ajansı ise enteresan bir dil kullanıyor. Rusya’yı suçlayan, CIA destekli “Beyaz Baretliler” ile özel röportajlar yapıyor. Diğer taraftan Süleyman Soylu, İran ile PKK’ya karşı ortak operasyon yapılacağını açıklıyor; bu çok önemli ama Anadolu Ajansı aynı zamanda “İran destekli terörist gruplar saldırıyor” diye haber yapabiliyor. Bunlar, hükümetin güvenlik konusunda kararlı ve stratejik bir çizgiye giremediğinin göstergesidir. İdlib’de HTŞ ve diğer grupların birleşme çabaları da ciddi yanlışlardır.
Her şeye rağmen, AK Parti yanlışlar yapsa da “aynı gemideyiz” anlayışıyla Türkiye mevzisinde durmaya çalışıyor. Ancak CHP ve İYİ Parti Türkiye mevzisinde değil. Türk Silahlı Kuvvetleri ise Amerika’ya karşı savaşıyor ve Mavi Vatan Tatbikatı yapıyor. Anadolu Ajansı’nın bir haberinden çok, TSK’nın sahada yaptığı mücadele önemlidir. Biz Türkiye cephesindeki tutarsızlıkları da eleştirmek zorundayız; çünkü stratejiye ve taktiğe önem veren bir geleneği 50 yıldır temsil ediyoruz.
24 Temmuz 2015’ten bu yana Türk Silahlı Kuvvetleri PKK’yı hendeklere gömmeye başladı, arkasından FETÖ’nün üzerine gitti. 15-16 Temmuz 2016’daki büyük savaşta Tayyip Erdoğan yönetimi bizim yanımızdaydı ama CHP ve İYİ Parti o süreçte ortalıkta yoktu. Cepheleri iyi görmek lazım; kim Türkiye cephesinde, kim karşı cephede.
***
Değerli izleyiciler, programımıza insani bir durumla devam edelim. 68 döneminden tanıdığım şair İsmet Özel, kalp krizi geçirmiş. Kendisine acil şifalar diliyorum. İsmet Özel; duygulu, coşkulu, pazarlıksız ve pırıltıları olan bir insandır. Türkiye İşçi Partisi üyeliğinden sonra dini eğilimlere girse de son dönemlerde milli meselelerde son derece duyarlı ve etkili bir çalışma yürütüyordu. Kendisini toparladığı anda, yakınlarından biri bizi izliyorsa, en kısa zamanda ziyaret etmek isterim; hem geçmiş olsun demek hem de sohbet etmek için. O, Türkiye için büyük bir aydındır. Türkiye’nin seçkin aydınlarından biri olan İsmet Özel’den bahsetmişken, geçen hafta Orta Asya’da yaşanan gelişmelere bakalım. Biz oradayken, 27 veya 28 Şubat civarında, Pakistan’dan bir grup Hindistan kontrolündeki Keşmir tarafına geçerek bir bombalı eylem gerçekleştirdi. Bu olayda kırk kadar Hindistan vatandaşı ve asker hayatını kaybetti. Bunun üzerine Hindistan, Pakistan tarafındaki mevzileri vurduğunu açıkladı. Çatışmalar sürerken Pakistan uçakları iki Hindistan uçağını düşürdü ve pilotlardan biri esir alındı. Ancak Pakistan Başbakanı İmran Han, sağduyulu bir adım atarak barış jesti ve diplomasiye dönüş amacıyla bu pilotu iade etti; bu oldukça olumlu bir gelişmeydi.
Olayın kamuoyuna yansıyan kısmı bu şekildeydi. Cumhurbaşkanımız da telefon diplomasisiyle devreye giren isimlerden biriydi. Hindistan ve Pakistan’ın savaştan kaçınması önemliydi; zaten ikisi de Şanghay İşbirliği Örgütü bünyesinde bulunuyor, ki bu da kamuoyunda fazla yer almayan kritik bir detay. Bir diğer ilginç gelişme ise Pakistan hükümetinin, bombalama eylemini gerçekleştiren “Ceyşul Muhammed” adlı grubun 400 kadar medresesine el koymasıydı. Buradan, Pakistan’ın tarikat ve cemaatçılığın devlet bütünlüğüne verdiği zararı fark edip onlara karşı bir tavır aldığı sonucuna varıyorum. El-Kaide uzantısı olan bu gruba karşı atılan bu adım, hem Pakistan’ın selameti hem de Hindistan’a verilen “ilişkilerimizi bu tür gruplara göre değil, ortak çıkarlarımız ve sorunlarımız ekseninde kurmalıyız” mesajı açısından oldukça değerlidir. Bu durum Asya’da barış ve Türkiye’nin geleceği bakımından da olumlu bir gelişmedir.
Diğer taraftan, 7 Mart civarında IŞİD bir açıklama yaparak, “Uygur Müslümanlarını desteklemek” bahanesiyle Çin’e savaş ilan ettiğini duyurdu. IŞİD’in kökeninde Amerika’nın olduğu ve iplerinin onların elinde tutulduğu herkesçe malumdur; tıpkı PKK ve DAEŞ gibi. Türk Silahlı Kuvvetleri, Fırat Kalkanı Harekatı’nda DAEŞ’i tasfiye etmişti. Şimdi ise Doğu Türkistan İslam Partisi gibi grupların, Çin’i hedef alan bu açıklamaları yine aynı stratejinin parçasıdır.
Çin’den gelen bir diğer haber ise 10 Mart tarihinde Hürriyet gazetesinde geniş yer buldu. Çin’de düzenlenen bir doğal taş fuarına katılan bazı Türk firması temsilcileri, vergi kaçırma gerekçesiyle gözaltına alındı. Çin kanunları gereği disiplinli bir hukuk sistemi uyguluyor; bu olaydaki asıl hedef, Çinli iş adamları ve onlarla yasa dışı faaliyette bulunduğu iddia edilen Türk temsilcilerdir. Çin, kendi ülkesinde hukuksuzluğa göz yummayan bir ülke. Bu kararın Türkiye’ye bir mesaj olarak yorumlanması bana pek mantıklı gelmiyor; zira ülkeler arası ilişkilerde hukuk, güvenli ticaretin temelidir. Biz de Çin ile iş birliği yapmak istiyorsak, hukuka uygun davranmalı ve kendi ülkemizde de hukuku işletmeliyiz.
Pakistan ve Çin merkezli bu gelişmeler, benim gazetecilik perspektifimi de genişletti. Bugüne kadar daha çok Batı Asya, İran, Suriye, Irak ve Kafkasya üzerine yoğunlaşmıştım. Ancak Orta Asya, Afganistan, Pakistan ve Çin hattı üzerine okumalar yaptıkça heyecan duyuyorum. Özellikle Nikolay Trubetskoy’un “Avrupa ve Beşeriyet” adlı eseri çok kıymetli. Türk aydınlarının artık radarını Orta Asya’ya çevirmesi gerekiyor. Oktan Keleş’in “Türkler’de Devlet Nasıl Oluştu” gibi eserleri de bu konudaki özgün çalışmalar arasında. Dünya yeni bir düzene evriliyor; Türkiye, Azerbaycan, Türkmenistan, Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan ve Avrasya’daki diğer Türk toplulukları, Rusya, Çin ve İran ile uyum içinde dünyanın dengelerini değiştirecek bir noktadalar.
Türkiye, Atlantik sisteminden kopup Avrasya’ya yerleşirken, Astana üçlüsü gibi oluşumlarda müttefikleri Rusya ve İran ile bir kamp değişimi sürecine girmiştir. Bu, dünya ekonomisinin ve siyasetinin ağırlık merkezinin Asya’ya kaydığı bir çağda son derece olumlu bir gelişmedir. Avrasyacılık fikri bizim için yeni değil; Vatan Partisi olarak 1996’da Avrasya Kurultayı’nı topladığımızda, Rusya’daki Avrasyacı akımların da öncülerinden biriydik. Trubetskoy’un “Biz Turani bir halkız” tezi, bugün Rus aydınları arasında da yeniden popüler hale geliyor. Rus devletinin kökeninde Altınordu Türk Devleti’nin model alındığı gerçeği, Marx’ın yazılarında bile mevcuttur. Bolşevikler döneminde bu gerçekler üstü kapalı geçilse de, bugün Avrasya ekseni, tarihin bize sunduğu en gerçekçi ve yükselen dünya düzenidir. Beraber yemeğe davet ettik; görüştük. Bizi ziyarete geldiler. Yan adında büyük bir romancının Cengiz Han Üçlüsü’nü anlatıyordu. Bu roman, Rusya’da milliyetçiliği ateşlemiş. Rus milliyetçiliğini, Cengiz Han ve Moğol olgusunu, Kıpçakları ve Harezm devletini işliyor… Bu heyecanlı yerde keselim, aradan sonra devam edelim.
Sevgili izleyiciler, üzerinde uzun uzun duracağımız yeni konuyu aradan sonra konuşmaya devam edeceğiz. Değerli izleyiciler, “Çıkış Yolu” devam ediyor. Radyodan bizi izleyenler için hatırlatmak isterim; konuğum Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek. Avrasya’yı konuşmaya devam ediyorduk.
Rus aydınlarının Bolşevik dönemde Asya köklerini reddetmesini ve Marx’ın toplu eserlerine bu yazıları almamalarını konuşuyorduk. Bolşevik Partisi içindeki önemli isimlerden biri olan Riyazanov’un, Marx’ın bu yazılarına tavır alan bir metni var. Ben “Toplum ve Devlet” kitabımın ilk 50-60 sayfasında, sivil toplum ve politik toplumu anlatırken bunlara geniş yer verdim. Marx; Rus devletinin siyasi kuruluşunun, ekonomik temelinin tamamen Türk-Tatar modeli üzerinde olduğunu ve asıl “Asyatik” olduğunu söylüyor. Bolşevikler bunu pek benimsememişler, pek sevimli bulmamışlar.
Rus tarihine baktığınızda ise mesela Eisenstein’ın, Stalin’in talimatıyla çevirdiği “Aleksandr Nevski” filmi var. Film, Moğol-Rus iş birliğiyle; 13. yüzyılda Cermen-Töton tehdidine karşı bir direnişle başlar. Aleksandr Nevski, Rusların vatanseverlik temsilcisidir. Prokofiev’in müzikleriyle film çok etkilidir; şövalye zırhlılarını, Hitler’in zırhlılarını simgeleyecek şekilde işler. Eisenstein’ın bir diğer filmi de “Müthiş İvan”dır; İvan, Rus devletini birleştirmiş ve Rus Çarlığı’nı kurmuştur. Kremlin’deki soğan kubbeli mimaride de Tatar-Türk etkisini görürüz. Altınordu Devleti bizim Osmanlı’ya odaklandığımız için ihmal ettiğimiz, aslında çok önemli bir devlettir.
Bu bölümü şöyle özetleyelim: Ruslarla ortak bir geçmişimiz ve kültürümüz var. Orlando Figes’in “Natasha’nın Dansı” kitabı, Türk kültürünün Rus kültürünü nasıl etkilediğini 600 sayfada anlatır. Nikolay Trubetskoy ve Lev Gumilev de bu konuda çok önemlidir. Gumilev’in “Eski Türkler”, “Hazar Türkleri” ve Rus bozkırları üzerine birçok kitabı çıktı. Kendisinin de Türk kökenleri vardır. Rusya’da Hristiyanlaşmış Tatarlar, Çuvaşlar ve Yakutlar gibi hâlâ Türkçe konuşan topluluklar vardır.
Mehmet Tevfik Güler Bey’in bir sorusunu size aktarmak istiyorum: “Vatan Partisi olarak bir beka sorunu olduğunu söylüyorsunuz. Partinizde çok sayıda emekli asker var. Ancak CHP çatısı altında hiç mi emekli general, albay yok? Onlar niye bir kelime etmiyorlar?”
Bunun albay veya general olmakla değil, vatanseverlikle ilgisi var. CHP, Atlantik sistemine kendisini bağlamış; PKK’ya ve FETÖ’ye eklemlenmiş durumda. Ankara’dan İstanbul’a yürürken bazı askerler maalesef onlara katıldı, şimdi ise utanıyorlar. Mehmet Bey, albay veya general değil ama Amerika, İsrail ve Yunanistan’ın Türkiye’yi tehdit ettiğini görüyor. Bu tehdidi görmek için asker olmaya gerek yok, göz olması yetiyor. Bir yıldır Türkiye’ye karşı üst üste tatbikat yapıyorlar ve hedefte Türkiye olduğunu gizlemiyorlar.
Şevki Göktepe Bey Almanya’dan soruyor: “Türkiye’nin yakın geleceğinde devrimci hareketin tekrar yükseleceği bir dönem açılabilir mi?”
Tabii ki, bütün veriler bunu gösteriyor. Tıpkı Atatürk’ün İstiklal Savaşı’nın zafere ulaşacağını öngörmesi gibi, Türkiye’nin önünde bir “Üretim Devrimi” ve vatan bütünlüğünü tamamlama süreci var. Devrim, birilerinin kafasındaki gibi “balta ve kazmalarla Bastil zindanlarına gitmek” değildir. 10 Mart 2014’te Silivri duvarlarını yıktık; o günden bu yana bir devrimci gelişme içindeyiz. FETÖ’nün ve Amerikan Gladiosu’nun üzerine gidilmesi, 15 Temmuz’da askeri güçlerinin ezilmesi, Fırat Kalkanı ile Amerikan koridorunun yarılması devrimin somut işaretleridir. İçeride Deniz Gezmişler değil, FETÖ ve PKK mensupları var. Türkiye, Atlantik sisteminin dayattığı prangalardan kurtuluyor.
Son olarak 8 Mart ve kadın meselesine değinelim. Feministler, kadın meselesinin erkekle mücadeleyle çözüleceğini savunur; biz ise kadın ve erkeğin birlikte mücadelesiyle çözüleceğini söylüyoruz. “Kadınların hür doğduğu ve hür yaşadığı gün, demokratik devrim görevini tamamlamış olacaktır.” Kadın meselesi, erkek ve kadının ortak mutluluk ve hürriyet arayışıdır. Türk devrimi, Atatürk dönemiyle kadın hakları konusunda dünyada çok önemli ve ileri mesafeler almıştır. Türkiye, kadın akademisyen sayısı ve seçme-seçilme hakkının veriliş tarihi açısından birçok Avrupa ülkesinden daha ileridedir. “Ne kadar devrim, o kadar kadın hakkı” diyorsunuz. Evet, bir devrimin başarısını kadınlara bakarak ölçebiliriz. Kadınlar ne kadar özgürleşmiş, ne kadar başı dik, ne kadar onurlu, ne kadar iş hayatına katılmış ve erkekle ne kadar eşit hale gelmiş? Kadın özgürlüğünün birinci ölçüsü, bağımlılıktan kurtulmasıdır. Hangi bağımlılıktan? Sisteme olan bağımlılıktan. Sistemin en çok ezdiği, örneğin bir erkek işçi, köylü veya esnaf bile sistem tarafından eziliyor olsa da, bir kadın esnaf, kadın işçi veya kadın çiftçi, erkeğe göre çok daha ağır koşullarda eziliyor.
Mesela kadın şoför gördüğümüz zaman, “Aaa, kadın şoför var” diyoruz. Tezgahın arkasında bir kadın görünce “Allah Allah, başına bir iş gelmez mi?” diye düşünüyoruz. Buradan şunu görüyoruz: Kadın; esnaf, işçi veya çiftçi olarak erkeğe göre çok daha olumsuz koşullarda yaşıyor. Sistemin baskısını çok daha acı bir şekilde hissediyor. Evdeki iş bölümünde de durum aynı; kadının mutfağa hapsedilmesi, erkeğin iş hayatında olması, kadının “ev kadını” olarak konumlandırılması, çocuk bakımıyla eşleştirilmesi… Çocuk kitaplarına bakın; anneye bebeği veriyorlar, baba gazetesini okuyor.
Atatürk devriminin kadın konusundaki başarıları dünya ölçeğindedir. Atatürk, çok önemli bir “Cumhuriyet kadını” yaratmıştır. Annelerimiz, teyzelerimiz, anneannelerimiz bile bundan nasibini aldı. Sivas’taki annemin resimlerine, Şule’nin annesinin İzmir’deki fotoğraflarına bakıyorum ya da Kemaliye’de bir sergi gezdik; 1930’larda, 40’larda yaşayan iki kadın, bugünkü kadından daha özgür görünüyor.
Kadın haklarının yükselmesinde feminist hareketin rolüne gelince; birçok kadın meselesini gündeme getirmesi bakımından faydalı olabilir. Ancak çözüm noktasında “erkek düşmanlığı” ile kadın meselesini çözemezsiniz, aksine daha da batırırsınız. Feminizm esas olarak erkek karşıtlığı üzerine kuruludur. Dikkat edin, bu akım dünyanın her yerinde solun ezildiği koşullarda fışkırdı. Batı’da da sol inişe geçince feminist cereyanlar aldı yürüdü. Sistem solu ezince yerine bunu ikame etti. LGBT hareketleri, yeşiller; hep sol 1990 sonrasında mevzi kaybettikten sonra ortaya çıktı. Türkiye’de de 12 Eylül 1980 darbesinden sonra, 650 bin solcunun içeri tıkıldığı dönemde feminizm birdenbire fışkırdı. Batı merkezlerinden ideolojik olarak pompalandı. “Sisteme, işbirlikçiye karşı çıkma; kocanla, oğlunla, iş yerindeki erkekle savaş” diyerek halk içinde bir kavga tutuşturdular.
Atatürk’ün “Türkiye şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar ülkesi olmaz” sözünde kadın veya erkek kelimesi geçmez ama kadını kurtaracak formül oradadır. Erkeğiyle, kadınıyla şeyhe bağımlılıktan, mürit olmaktan, cemaat mensubu olmaktan kurtarırsanız, kadın özgürleşir. Dersim döneminde saçından sürüklenen kadını düşünün; Cumhuriyet o kadına onur ve dik bir duruş getirdi. Bugün Tunceli’deki kadını kimse saçından sürükleyemez. Bunu Atatürk devrimi, aşiret reislerinin otoritesini yıkarak getirdi.
Alevilik konusuna gelirsek; Alevilik, Türk kültürünü ve dilini binlerce yıl taşıyan, Türklerin İslam’a girişinde benimsediği yoldur. 15. yüzyıla kadar Türklerin neredeyse tamamı Aleviydi. Yeniçeri Ocağı Bektaşiydi. Osmanlı padişahları, Alevi halkı yönetirken son derece saygılı ve dikkatli bir politika izlemek zorundaydı. Ancak Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmail dönemindeki bölünmelerle bir bastırma süreci yaşandı. 1980 sonrasında ise Amerikan emperyalizmi, milli devletleri zayıflatmak için mezhepleri bir araç olarak kullandı. Alevileri azınlık gibi göstererek onları kazanmaya ve Cumhuriyet ile aralarına mesafe koymaya çalıştılar. Almanya’daki Alevi derneklerinden Atatürk resimlerinin indirilmesi için para teklif edilmesi, bu politikanın bir parçasıydı.
12 Eylül darbesi bir devlet politikası olarak İslamcılığı teşvik etti. Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu eliyle Türk-İslam sentezi benimsendi. 1985-86’dan itibaren türban meselesi alevlendirildi. Fakat son 3-4 senedir görüyorum ki, kadın sorunu artık sadece Cumhuriyetin değil, İslamcılığın kendi iç sorunu haline geldi. İslamcılık bu sorunu çözemiyor ve kadınlar isyan etmeye başlıyor. Türbanlı kadınlar da onurlarını korumak, ezilmemek istiyor. Bu, türbana karşı bir mücadele değil; kadın onuru ve eşitliği için bir harekettir.
12 Mart ve 12 Eylül; ikisi de Amerikancı askeri cuntalardı. 12 Mart, toplumsal hareketin ekonomik gelişmenin önüne geçtiği gerekçesiyle solu bastırmak için yapıldı. Sol, 27 Mayıs’tan gelen bir alışkanlıkla askeri “özgürleşme ve ekonomik gelişme” getiren bir güç olarak görme hatasına düştü. Ancak biz, Aydınlık olarak o dönemde yaklaşan faşist müdahaleyi ve ekonomik sıkışıklığı görerek, 15-16 Haziran işçi hareketinden sonraki sıkıyönetimin aslında 12 Mart darbesinin habercisi olduğunu yazdık. Ve dedik ki; “Bakın, dikkat edin böyle bir müdahale geliyor.” Sunay, Tağmaç cuntası hedef alan yayınlara başladı o dönemde. Cumhuriyet Halk Partisi ve Adalet Partisi’ne, “Aman beraber olun, buna karşı durun,” diye çağrıda bulunduk. O zaman böyle bir şey söylediniz mi? Tabii. Hem orada hem de 1980 öncesinde. 1980’de söylediklerinizi net hatırlıyorsunuz ama o zamanı hatırlamıyorsunuz. O zaman da bütün güçleri birlik olmaya, birlikte hareket etmeye çağırmıştık. Tabii Adalet Partisi’nin o gelen müdahaleye yaslanan, ona destek olan bir tavrı da vardı ama başlangıçta değildi; sonradan oldu.
Peki, Nihat Erim’i kim getirdi, başbakan yaptı? Adalet Partisi’nden birini yapmadı. Hükûmeti kapattı… Yani 12 Mart’ta Adalet Partisi hükûmetini devirdi. İsmet İnönü’nün tavrı sizi hayal kırıklığına uğrattı mı? O da devrilen 12 Mart hükûmetinde bir cümlesini destekledi. 9 Martçıların tasfiyesini, “Devlet kurtulmuştur,” diye ilan etti, hatırlıyorum. İşte o da tartışılabilir bir şey. Yani orada İnönü’yü çok fazla eleştirmemek lazım. Her şeye rağmen İnönü orada mecbur parlamentoyu korumaya çalışıyor, partileri korumaya çalışıyor. Yani bir yerde sınırlamaya çalışıyor, daha ileri gitmesini engellemeye çalışıyor. Tamamen askeri bir cunta yönetimi olsun istemiyor; tekrar parlamenter rejime dönecek mevzilerin korunmasını istiyor.
9 Martçılar kazansaydı farklı mı olurdu? Vallahi 9 Martçılar kazansaydı bir süre sonra 12 Mart’ın getirdiğinden çok daha acımasız, çok daha zorba bir rejim gelirdi. Zaten o geceki planları çok enteresandı. Deniz Gezmişleri falan maalesef bir araç olarak kullandılar. Mahirleri, Denizleri… Ama o gün yaptıkları planla belki de onları tasfiye edeceklerdi, yok edeceklerdi. Buna ilişkin bir veri var mı? Var. Mesela Kamil Dede’yle, o işlerin içinde olan insanlarla konuştuğumuz zaman bu tür birtakım planlar olduğunu da görüyoruz. Biz onun dışında durduk. Solun o 9 Mart cuntasıyla iş birliği yapmayan, beraber hareket etmeyen tarafında yer aldık. Mehmet Ali Aybarlar, İşçi Partisi falan da vardı ama milli demokratik devrimi savunan bizim kanatta; Deniz Gezmişlerin hareketi olsun, Mahir Çayanların hareketi olsun, onlar o 9 Mart hareketiyle iş birliği halindeydi. Beraberlerdi yani.
Peki, 12 Mart muhtırası verildiği saatte öğleyin verildi, tuhaf bir şekilde. Ben Kızılay’daydım o gün, çok iyi hatırlıyorum. Kızılay’da yürürken radyoda duydum. İlk yorumunuz, değerlendirmeniz bir ekip olarak ne oldu? Biz ekip olarak İnönü’nün tavrına benzer bir tavır almaya çalışıyoruz; yani İnönü’yü takdir ederek değil. İşin içinde iki grup vardı; biri Sadi Koçaşlar vs., yani daha sol bir grup vardı, bir de sağcı grup vardı. Bu iki grup arasında, sağcı grubun kazanmamasına yönelik hemen talepler öne sürdük. Gelen yönetimin gerçek yüzünün ortaya çıkması için halkın taleplerini öne sürdük. İlk çıkan Aydınlık’ta… O zaman Aydınlık haftalık çıkıyordu, haftalığa dönmüştük. Ocak’ta haftalık çıkarmaya başlamıştık. Amacımız toplumun anlamasıydı, kendilerini ortaya koysunlar istedik.
İkili bir yönetim olduğu açıktı. Sonradan ne oldu? 9-10 ay sürdü o durum. 11’lerin tasfiyesiyle; Nihat Erim, 11’ler ve birtakım solcu bakanlar vardı, Sadi Koçaşlar falan… Onları tasfiye etti ve ondan sonra… Tamamen Erim olayı da bunu getirdi, onu söyleyeyim. Solun da çok ciddi hatalarından yararlanarak… 12 Mart’tan sonra…
Süremiz bitti efendim.
Süre bitti ama dünya dönmeye devam ediyor. Gelecek hafta beraberiz.
Her hafta siz bir söz söyleyin: “Dünya dönmeye devam ediyor.” İyi bir söz bence, mottodur olsun.
Değerli izleyiciler, dünya dönmeye devam ediyormuş, haftaya berabermişiz. Doğu Bey bunu söyledi. Bizi izlediğiniz için teşekkür ediyoruz, bizden ayrılmayınız. Yayında ve yapımda emeği geçen arkadaşlarımızın isimlerini okumak istiyorum: Topuca, Gizem Pınar Polat, Caner Koldaş, Harun Aydın, Serkan Bayraktar ve yönetmenimiz Esra Babacan. Teşekkür ediyoruz emeklerine. Haftaya İstanbul’dasınız değil mi efendim?
Haftaya galiba Ankara’dayız, değil mi? İyi, benden kurtuluyorsunuz. Belki Ankara’ya gelirsiniz, beraber oluruz, o da bir seçenek. Hoşça kalın efendim.
Geçmişteki, yakın geçmişteki… Devrimle kurduk biz bu cumhuriyeti. Bir Türkiye gemisi, bir Amerikan gemisi ama… Türk milletinin alttan çıktığı gözü… Ben yere atarım, onu çiğnerim. Çiğniyorum burada. Bölgedeki bu yangın, bırakın böyle… Türkiye’yi dinlenenlerdi, üretenlerdi. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.

