Çıkış Yolu • 18.04.2018

Çıkış Yolu • 18.04.2018

Devrimle kurduk biz bu Cumhuriyeti. Şimdi halkın yüzde 50-52’ye bölündüğü bir durum tasviri var. Türk milletinin mahşeri vicdanının açığa çıktığı yönü… Ben yere atarım ve onu çiğnerim. Çiğniyorum burada. Bu ülkedeki bu yangın, Irak’taki bu durum… Hayırda birleşin, birleşmek için. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.

Sevgili izleyiciler, merhaba. Yeni bir “Çıkış Yolu” ile birlikteyiz. Gündem misali yoğun. Ben, Vatan Partisi lideri Doğu Perinçek’le Suriye’yi konuşmaya hazırlanıyorduk; ama Türkiye’nin erken seçimlerden sorumlu parti başkanı Devlet Bahçeli bir konuştu, gündem tamamen değişti. Dolayısıyla bugün büyük bir ihtimalle ağırlığımız Suriye’nin yanı sıra Devlet Bahçeli’nin gündeme getirdiği erken seçim konusu olacak. Bu arada konuğum, Sayın Genel Başkan ve Cumhurbaşkanı adayı Sayın Perinçek’e hoş geldin diyorum.

— Hoş bulduk. Bu ara görüşemedik. Ben Türkiye’de değildim, siz de pek İstanbul’da değildiniz. Bir rapor verir misiniz izleyicilerimize?

— Evet. Önce şunu söyleyeyim: Amasya. Herkese öneriyorum; gerçekten tarihi birikimiyle, doğasıyla çok güzel bir kent. Bütün tarih katmanlarını barındıran olağanüstü bir şehir. Amasya evleri çok güzel. Herkesi Amasya’ya gitmeye, Ferhat’ın tünellerini görmeye davet ediyorum.

Moltke… Meşhur mareşal biliyorsunuz, Nizip Savaşı’nda Türk ordusunda görev yapmıştı. Hatıralarında, Türkiye’de iki kenti çok beğendiğini söyler. İş Bankası Yayınları’ndan 1960’larda çıkan “Moltke’nin Türkiye Mektupları” çok güzeldir, hep öneririm. Birinin Kemaliye (Eğin), diğerinin Amasya olduğunu yazar. Amasya’yı doğal güzellikleri bakımından, Eğin’i ise mimarisi ve insan eliyle yapılmış olması açısından çok etkileyici bulur. Tabii ikisi de dağların arasında; birinde Yeşilırmak, diğerinde Fırat akar. Evleri ve tarihleri bakımından çok benzerler.

Moltke’nin o kitabını not ediyorum; Mareşal Moltke’nin hatıraları çok güzeldir. Bütün Türkiye’yi gezdiği yerleri anlatır; bir gezi denemesi, tarih ve sosyolojik gözlem gibidir. Çok kalın bir kitaptır ve kıymetli gözlemleri vardır. Türkiye’ye geldiğinde rütbesi generaldi, sonra mareşal oldu zaten. Uzun yıllar danışman ve uzman olarak görev yaptı. Demek ki buradaki tecrübe ona çok şey kattı.

Bu arada, Mısır’daki Kavalalı Mehmet Ali Paşa da bizim Eğinlidir. Eğinden gidip Kavala’ya yerleşiyorlar.

— Bu ara sizi pek Eğinli görüyorum yalnız.

— (Gülerek) Eğinli değil, gerçekler böyle. Tesadüf oldu orada. Ansiklopedilere bakarsak Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın kökünün Eğin olduğunu görüyoruz. Ailece gidiyorlar, orada paşa oluyor. Mehmet Ali Paşa büyük bir reformcuydu; Mısır’da ilk reformları o yaptı, hatta Mısır onun kurucusu olarak kabul edilir. Osmanlı ordusunu yene yene Marmara Denizi kıyılarına kadar gelmişti, yabancılar araya girmeseydi İstanbul’u alıp padişah olacaktı. 2. Mahmut, Kavalalı’nın reformlarını inceletti ve Tanzimat’ı Türkiye’de uygulamaya başladı. Bir anlamda Mehmet Ali Paşa, Mısır’daki reformlarını askeri gücüyle Osmanlı Devleti’nin içine taşıdı. Uzun bir süre Mısır, reformlarda Osmanlı’dan öndeydi.

Bunun sebebi; çürümeler merkezlerde olur, kurtuluşlar çevrelerden başlar. Dünya tarihini incelediğimizde, bir uygarlığın atağını yapan merkezler bir müddet sonra kabuk bağlar. Mesela Roma çürüdü, Akdeniz uygarlığının merkezleri olan Roma ve Atina’nın yıkılışından sonra Arap uygarlığı yükseldi. Kenarda olmak bir dönem sonra avantaj haline gelir. 9., 10., 11. ve 12. yüzyıllara baktığımız zaman, ticaret, tıp, matematik, kimya gibi alanlarda Batı Asya ve Çin, kapitalizmin ilk belirtilerini gösteriyordu.

Avrupa ise o dönemde karanlıktaydı. Ancak Rönesans döneminde, İtalya ve İspanya’daki Endülüs etkisiyle İslam dünyasından gelen tıp, cebir ve matematik bilgisi Avrupa’yı mayaladı. Avrupalıların “logaritma” dediği şey, aslında Türk kökenli Harezmli’nin buluşudur. Avrupa üniversiteleri o dönemde İbn-i Sina’ların, Farabi’lerin kitaplarıyla gelişti. Şimdi ise durum değişti; dünün yoksulları olan Çinliler, Hintliler yükselişe geçti. Uygarlıklar arasında eşitsiz gelişim yasası vardır; merkezler kabuk bağlar, çevreler ise yeni sistemlerle uygarlığı ileri taşır.

— Sizin, Doğu’nun kamuculuğa ve halkçılığa daha yakın bir geleneği olduğunu söylediğinizi hep işitirim. Bu, feodalizm aşılmadığı için mi böyle?

— Asya’da, özellikle Çin’de büyük sulama kanalları ancak devlet eliyle yapılabiliyordu; Mezopotamya ve Sümerler için de bu geçerli. Ancak “Doğu kolektif mülkiyete daha yatkındır” demek tam doğru değil; orada da meta ve para ekonomisinin çok geliştiği dönemler oldu. Yine de Batı Avrupa modelinden hayli farklı bir gelişim seyrettiği bir gerçek. Kapitalizm Avrupa’dan fışkırdı, Kuzey Amerika’da filizlendi. Ama orta çağa döndüğümüzde, ticaretin ve paranın en ileri olduğu yerler Batı Asya ve Çin’di. Avrupa’da şehir devletçikleri ve gelişen ticaret feodal beylikleri yıkarak kapitalizmi doğurdu.

Amasya’ya dönersek; orada da bir bilinç var. Amasya evleri, sadece ahşap değil, taş ve ahşabın uyumuyla oluşmuş eşsiz bir mimaridir. Göynük, Mudurnu, Kemaliye, Safranbolu ve Kastamonu evleri gibi… Bana göre Amasya evleri, Safranbolu’dan daha etkileyici bir şahsiyete sahip.

— Peki, Antakya?

— Antakya da çok şahsiyetli bir uygarlık merkezidir. Museviler, Aleviler, Ermeniler, Nusayriler, Sünniler; Hristiyan’ı Müslüman’ı ile çeşitli mezheplerin bir arada yaşadığı olağanüstü bir kültür. Tarihi Büyük İskender’in komutanlarından Seleukos’un oğlu Antiokhos’a kadar uzanır. Haçlı-Müslüman mücadelelerine de tanıklık etmiştir. En güzel tarafı ise insanının candanlığıdır. Çok kültürlülük, Anadolu coğrafyası için büyük bir zenginliktir. Ancak Batı’nın teşvik ettiği çok kültürlülük, ülkenin kültürel eksenini ve bel kemiğini yok etmeye yönelik bir kozmopolitizmden ibarettir. Kozmopolit, insanlar arasında ülkü ve kültür bağının kalmadığı toplumlar kurup avuçlarını ovuşturmak… Ama bizim Antakya’da, Amasya’da bahsettiğimiz kültür, miras olarak bize geliyor. Yani ta Roma devirlerinden, hatta M.Ö. 8.000’e, 10.000’e, 12.000’e kadar varan kültürel zenginliklerimiz var. Göbekli Tepe örneği mesela. Antakya’da yok ama ona yakın yerlerde, Diyarbakır ve Göbekli Tepe gibi bölgelerde var. Şimdi Göbekli Tepe dünya tarihini altüst etti. M.Ö. 12.000’de öyle şeyler çıktı ki, tapınak olduğu varsayılan bir yer ortaya çıktı. O zaman demek ki Sümerler’de başlayan ve M.Ö. 2000-3000’li yıllara tarihlenen süreç, birdenbire 7-8.000 yıl geriye gitti.

Çünkü tapınak demek devlet, sınıflaşmış toplum ve artı değer demektir. Artı değer, kabile toplumundaki insanların ürettiğinden veya tükettiğinden fazlasını üretmesi demektir. Fazla üretecek ki tapınak olsun, sınıflar olsun ve o sınıflaşmanın üzerinde sistemi koruyan tanrılar olsun. Göbekli Tepe, meta üretiminin yani üretim fazlası yaratmanın elverişli olduğu, Mezopotamya’nın kuzeyi gibi son derece sulak ve verimli arazilerde uygarlığın fışkırdığı yerleri gösteriyor.

Şimdi yönetmenim bir bilgi verdi; Bakanlar Kurulu toplandı ve hükümet sözcüsü Bekir Bozdağ bir açıklama yaptı. Olağanüstü halin 3 ay daha uzatılmasına karar verilmiş. Ne diyorsunuz? Türkiye zaten olağanüstü bir süreçteydi. Amerikan füzeleri patlarken, Türk Silahlı Kuvvetleri Suriye’nin ve Irak’ın kuzeyinde askeri harekâtlar yaparken; çok ciddi tehlikeler ve tehditler içinde olduğumuz bir süreçte olağanüstü hal uygulanmasını doğru buluyoruz. Ancak AKP, olağanüstü hali; anayasaya, sınırlarına ve süresine uygun bir şekilde uygulamıyor.

Anayasamıza göre hükümete olağanüstü hal yetkisi ve kararname çıkarma yetkisi veriliyor. Ancak bu yetki hem süreyle hem de konuyla sınırlıdır. Bizim olağanüstü halimiz hangi konuyla sınırlı? Teröre karşı mücadeleyle. PKK, PYD, IŞİD… Ama sen zirai ilaçlarla, ulaştırmayla ilgili veya şeker fabrikalarının özelleştirilmesiyle ilgili torba yasaları olağanüstü hal kararnamesiyle çıkartırsan, bu tamamen anayasaya, yasalara ve olağanüstü halin konusuna aykırıdır. Bu konuda 1981-83 yıllarına ait Anayasa Mahkemesi kararları var. AKP iktidarının bu yetkileri kapsam dışı kullanması yasadışıdır. Mecliste yeterli çoğunlukları varken neden bu yola başvuruyorlar? Kolaylarına geliyor herhalde. Hukuk devleti anlayışı olmayınca işler bu şekilde yürüyor. Mecliste kanun tartışılır, komisyonlardan geçer, basın ve kamuoyu tartışır ama şimdi her şey sürpriz; emrivaki halinde torba yasalar çıkıyor.

Bu kanun hükmündeki kararnameler ne olacak? Olağanüstü hal kalktığı an, anayasaya göre otomatikman yürürlükten kalkmış olacaklar. İki sınır vardır; birincisi konu sınırı. Siz “Teröre karşı mücadele için olağanüstü hal ilan ediyorum” derseniz, okullara abdesthane yapılması veya mescit açılması gibi konuları bu kararname ile yapamazsınız. Yapıyorlar; demek ki kanun çiğneniyor.

(Program arası ve dönüşü)

Sayın Doğu Perinçek’in eşi Şule Perinçek bir not iletmiş: Alman asker Moltke, sonradan mareşal olan bu isim, 1835-1839 arasında yüzbaşı rütbesiyle Osmanlı İmparatorluğu’nda askeri danışman olarak görev yaptı. Moltke, 19. yüzyıl Osmanlı tarihi için önemli bir gözlemcidir. Hatta Moltke’nin hatıralarında en hayret ettiği şeylerden biri, Osmanlı ordusunun savaşa girerken fala baktırmasıydı. Mısır ordusu bunu yapmazken, Osmanlı komutanlarının falcıları ve kâhinleri çağırması onu infiale sevk ederdi.

Antakya ve Antep’e, Amerikalılar Suriye’ye füzeler salladığı dönemde gittim. O füzelere Samandağ’dan, Suriye sınırından cevap vermek ve Suriye halkına elimizi uzatmak için oradaydım. (Suriye’deki konuşma videosu izlenir) Kitle o selamlamayı büyük bir coşkuyla karşıladı.

Bugün 17 Nisan, Köy Enstitüleri’nin kuruluş yıl dönümü. Dünya eğitim tarihinde çok önemli bir olaydır. Türklerin dünya eğitim tarihine çok önemli bir katkısı olarak değerlendiriliyor. Talip Apaydın’ı, Fakir Baykurt’u, Dursun Akçam’ı, Mahmut Makal’ı yetiştiren; yoktan var eden bir süreç. Köy Enstitüleri, Atatürk Devrimi’nin 1941-1944 arası devamıdır. Çocuklar ve öğretmenler kerpiçleri birlikte taşır, okulu birlikte inşa eder, mandolin ve keman çalmayı öğrenirlerdi. Herkes iş sahibi, bir devrim önderi olarak köye dönerdi. Kadın-erkek eşitliğini yaşatan, feodalizme karşı bir atılımdı. Fikir babaları Tonguç ve Hasan Ali Yücel olsa da asıl ilham kaynağı Mustafa Kemal Atatürk’tü.

Aşar vergisini kaldırarak köylüyü kalkındıran, “Köylü memleketin efendisidir” diyen bir anlayışla 1930-1940 yılları arasında Türkiye, dünyanın en hızlı gelişen iki ülkesinden biri oldu. İstiklal Savaşı da bir köylü savaşıydı; o duvarın dibinde bitini ayıklayan köylü, Atatürk sayesinde Yunan ordusunu kovalayan bir kahramana dönüştü. İşçi sınıfı ile köylü arasında ayrım yapan 19. yüzyıl Marksizmi yanlıştır; bir köylü ülkesinde ilerlemek, köylüyü değiştirerek ve dönüştürerek olur. İstiklal Savaşı’nda köylünün başına geçen Atatürk, onları feodalizme karşı örgütleyerek büyük bir başarıya imza atmıştır. Türkiye’de Süleyman Demirel’den bugüne kadar gelen pek çok siyasetçi, benim babam dahil, köylü çocuklarıdır. Kemal Yerin, Akçağı köyünden çıkıp hakim olmuştur; Cumhuriyet onu hakim yapmıştır. Dedem İbrahim Olcaytu da Malatya, Darende’nin Balaban köyünden çıkarak bir Cumhuriyet öğretmeni olmuştur. Askerlerin öncülüğünde gerçekleşen bu modernleşme, Türkiye gibi Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkeleri için bir ilericilik hamlesidir.

AKP’nin de gördüğü bir gerçek var ki, siz de mutlaka biliyorsunuzdur; Türkiye’de eğitim sistemi çökmüş vaziyettedir. Biz Vatan Partisi olarak “çöktü” deyip bırakmayız; çökeni ayağa kaldırırız. Türkiye buradan çok büyük ve olağanüstü çözümlerle çıkacaktır. Çünkü bir ülkede eğitim sistemi çöktüğünde ne ekonomiyi geliştirebilirsiniz ne özgür bir insan yaratabilirsiniz ne de icatlar yapabilirsiniz. Atatürk dönemi, halkı eğiten halkevleriyle sadece okullarda değil, 7’den 70’e eğitim seferberlikleriyle de büyük bir atılım gerçekleştirmiştir. Yeni yazıya geçildiğinde “nasıl olacak?” diyenlere inat, millet mektepleriyle eski yazıyı bilmeyen halk yeni yazıyı öğrenmiş ve okuryazarlık oranı birkaç yıl içerisinde 3-4 katına çıkmıştır.

Şimdi asıl gündemimize, Devlet Bahçeli’nin erken seçim önerisine gelelim. İsterseniz önce kendisini dinleyelim.

*(Video kaydı)*
“Türkiye yeni hükümet sistemine çok seri şekilde geçmeli, taşlar yerine oturmalı, sığ tartışmalar bıçak gibi kesilmelidir. Siyasi muhataplarımıza ve aziz milletimize samimi teklifimiz şudur: 26 Ağustos 2018 Pazar günü, Malazgirt Zaferi ve Büyük Taarruzumuzun yıl dönümlerinde Türk milleti yeni bir zafer ruhuyla sandığa gidip hem cumhurbaşkanını hem de milletvekillerini seçerek Türkiye düşmanlarına hak ettikleri dersi vermelidir.”

Amerikan füzesinin üstüne binerek 26 Ağustos edebiyatı yapılmaz. Bakın, daha iki gün önce Cumhur İttifakı Amerikan füzelerini alkışladı. Onlar artık “Cumhur” değil, “Füze” İttifakı oldular. Amerikan füzesini alkışlayanlar, 26 Ağustos Malazgirt Zaferi’nden ya da 26 Ağustos 1922 Büyük Taarruzu’ndan nasıl söz edebilirler? Mustafa Kemal Paşa o taarruzu İngiliz uçaklarını, mermilerini alkışlayarak mı kazandı? Bugün Amerikan füzelerinin Suriye’nin başına atılmasını, İsrail’in operasyonlarını destekleyenler, 26 Ağustos’un düşmanı olan mevzilerde bulunmaktadırlar. Devlet Bahçeli de Tayyip Erdoğan da Amerika ve İsrail ordusuna yazılmışlardır.

Kaos planını Suriye, İran veya Rusya değil, Amerika yapmaktadır. Peki siz Amerikan füzesini alkışlayarak Amerika’nın kaos planına nasıl karşı koyacaksınız? Bu millet sizi devirecektir. Devlet Bahçeli ve Tayyip Erdoğan, Türkiye’yi bölmek isteyen, ekonomiyi borca batıran Amerika’nın füzesini alkışlıyorlar. Önce Amerikan füzesine tavır almayı öğrenin, sonra 26 Ağustos’tan bahsedin.

Madem işleri baş aşağı gidiyor, neden erken seçim istediler? Bir buçuk yıl daha vakitleri vardı. Türkiye ekonomisi şu an borç batağında; dış ticaret ve ödemeler açığı her geçen gün büyüyor. Sanayi üretiminde ciddi zaaf var. Bu tablo, hem Bahçeli hem de Erdoğan için bir felaket alarmıdır. Siyasal kaos endişesi bir yana, çarşıdaki esnaf siftah yapamaz, memur ve işçi enflasyon karşısında ezilirse millet isyan eder. Halkın bu haklı itirazından korkuyorlar. Erken seçim çağrısı, artan hasarı önceden davranıp azaltma hamlesidir. Afrin harekatıyla topladıkları itibarı da Amerikan füzesini destekleyerek yok ettiler. Ellerinde bir şey kalmadı.

Bu kararı Erdoğan’a sormadan alması mümkün mü? Benim kanaatim, sormadan böyle bir açıklama yapamaz. Ancak bu durum siyasi adaba ve zarafete uymuyor; ittifak ortağına emrivaki yapmak bir nevi ayıp ve utanç vericidir. 2002 seçimlerinde de Ecevit ve Mesut Yılmaz’a haber vermeden benzer bir hamle yapmıştı. O zaman da Amerika’nın savaş takvimine uygun hareket etmişti. Bugün de MHP tabanının Vatan Partisi’ne kaydığını ve eridiğini gördüğü için, zaman kazanmak adına bu çıkışı yaptı.

Vatan Partisi olarak biz seçime hazırız. Ancak uyum kanunlarını çıkarmadan seçime gidemezsiniz. Meclis’te paldır küldür iş yapmaya çalışıyorlar, bu da seçimlerin meşruiyetini tehlikeye atar. “Füze İttifakı” ile seçime giderlerse, Amerikan füzesinin üzerine oturanlar başarılı olamazlar. Türk milletinin %95’i Amerika’nın emperyalizmine karşıdır.

Diğer partilere gelince; CHP ve İYİ Parti de kimyasal silah edebiyatı yaparak Amerikan füzesini alkışlamıştır. Kemal Kılıçdaroğlu’nun ilk açıklaması, “Kimyasal silah kullanmak insanlık suçudur” diyerek doğrudan Amerikan yalanına destek vermiştir. Hepsi aynı yoldan gidiyor; bir tek Vatan Partisi Amerikan füzesine göğsünü açarak mücadele ediyor. “Kimyasal silah kullandı” diye sen nasıl utanmadan böyle bir şey söylüyorsun? “Kullandı” demedi ama… Kullanmak genel olarak… Lütfen. Rafet Bey, herkese adil olalım ve aynı ölçüyü uygulayalım. “Açıkça kimyasal silah kullanmak insanlık suçudur” demek ne anlama geliyor? Amerika’nın kimyasal silah edebiyatını desteklemek demektir. Şunu diyebiliyor mu? “Kimyasal silah kullanıldığı iddiası yalandır” diyebiliyor mu? Veyahut “Amerikan füzelerinin atılmasına karşıyım” diyebiliyor mu?

Ona bakarsanız dün Tayyip Erdoğan’ın, Binali Yıldırım’ın ve diğer hükümet sözcülerinin açıklamaları da iki gün içinde tersine döndü. Herkes Vatan Partisi’nin kuyruğuna takıldı. Bir tek ilk gün, hatta daha öncesinden Vatan Partisi gümbür gümbür bir tavır aldı; Amerikan emperyalizmini kınayan ve Suriye ile dayanışmasını gösteren bir tavır takındı. İYİ Parti, CHP, MHP, AKP; hepsi Amerikan füzesini alkışladı. “Kimyasal silah kullanmak insanlık suçudur” demek, Amerikan füzesini alkışlamak demektir. Fakat baktılar ki toplumun tamamı itiraz etti, bütün millet onların o tavrına isyan etti; herkes Vatan Partisi’ne yöneldi. Bakın, o ilk gün CHP’li eski milletvekillerinden, HDP’nin milletvekili adaylarından telefonlar aldım. Reyhanlı’dan da 100 kadar CHP’li Vatan Partisi’ne geçti. Ondan sonra herkes yerli yerine oturdu ve diğer partilerin Amerika’yı desteklediğini millet saptadı.

Ama ne oldu? İki gün sonra bu şekilde oldu. Buna da seviniyoruz. Tayyip Erdoğan’ın çark etmesine de, Kılıçdaroğlu’nun kimyasal silah edebiyatından ve Suriye düşmanı çizgiden vazgeçmesine de bugün seviniyoruz. Kemal Kılıçdaroğlu, orada yeterince vurgulu değilse bile, ilk gün şunu söyledi: “Başkalarını hiç karıştırmayalım. Dört ülke bir araya gelsin; Türkiye, İran, Irak, Suriye. Meseleyi bunlar çözsün.” Böyle laf mı olur? Bunlar laf değil efendim. Niye? Kötü bir şey olduğu için değil; orada söylenecek tek bir şey var: “Amerikan füzeleri ahlaksızlıktır, Müslüman dünyaya saldırıdır, komşumuza saldırıdır.” Söylenecek laf budur. “Dördü bir araya gelsin” demekle… Siz çok aşırı toleranslısınız, hayret ediyorum. Savaş başlamış, “dört ülke bir araya gelsin” diyorlar. Bunlar laf mı? Vatan Partisi orada net bir söz söyledi: “Suriye’nin yanındayım, Amerikan füzesinin karşısındayım.”

Diğerleri Amerikan füzesini kınıyor mu? Hatta Amerikan füzesini haklı çıkaracak şekilde “kimyasal silah insanlık suçudur” diye beyanatta bulunuyorlar. Ama Amerika da geri döndü; yine de onlar çark etmezdi. Amerika Birleşik Devletleri ne dedi? “Ben bu füzeleri bir kereliğine atıyorum, bu savaşı devam ettirmeyeceğim.” Trump da geri çekilme taraftarıydı ve geri çekiliyor. Bu füzeleri atmaya devam etmeyecek ki. Bu bir gösteriş saldırısıydı. Ama o gösteriş saldırısında bile adam gibi, omurgası dik, Türk milletine yakışan bir tavrı alamadılar. Tayyip Erdoğan da, Devlet Bahçeli de, Kılıçdaroğlu da, Meral Akşener de; hepsi Amerikan füzesini destekledi. Çok açık. Şimdi Trump saldırganlıktan vazgeçince ve Türk milleti infial gösterince; “oylar gidiyor” korkusuyla bu dönüşleri yaptılar. İnsanlar infial halindeydi. Bakın, ben Samandağ’dan, Antep’ten, Hatay’dan geliyorum; oradaki CHP’liler de AKP’liler de infial halindeydi. AKP’nin basınına bakalım: Tayyip Erdoğan Amerikan füzesini alkışlıyor ama Yeni Şafak gazetesi, İbrahim Karagül ve yazarları manşetten Amerika’ya karşı tavır alıyor. Bugün bakıyorsunuz; Star da, Yeni Şafak da, Sabah da, Milliyet de, Hürriyet de… Bütün basın iki günde döndü. Hakim sınıflar döndü. Hakim sınıflar dönünce, onların bütün kadrosu; AKP’siyle, CHP’siyle, MHP’siyle, HDP’siyle hep beraber döndü.

Amerika gerçekten gidiyor mu bölgeden? Evet, gidiyor. Bunu füzelerin atıldığı gün, ertesi gün Antep’te de, Hatay’da da söyledim. “Bakmayın bu füzelere” dedim. Füzeleri atarken bile son derece korkak bir tavır vardı. “Beni hoş görün, ben bu füzeleri atayım, sağa sola, toprağa düşsün falan, siz de aldırmayın.” Tiyatro diyenler haklı mı? Kesinlikle tiyatro. Çünkü hiçbir şeyi vurmayan, Suriye’ye en ufak bir zarar vermeyen, hiçbir şeyi tahrip etmeyen bir tavır. Yeni Şafak’ın “tam bir tiyatro, vicdan istismarı” demesi doğru. Tayyip Erdoğan’ın basını da, CHP de Amerikan emperyalizmine karşı bu tavrı alamıyor. Bahsettiğiniz gibi, bu bir tiyatrodur. Amerika, daha doğrusu Trump, prestijini ve itibarını kurtarmak için bu füzeleri salladı. Eğer ciddi bir taarruz olsaydı, Suriye Amerikan üslerini vuracaktı. Bunu bize Suriye hükümeti iletti; “Açıklayabilir miyiz?” dedik, “Açıklayabilirsiniz” dediler. Ben de o konuşmalarımda bunları duyurdum.

Tiyatro demeyelim de; prestiji kurtaran, ciddi olmayan, korkak bir saldırı diyelim. Füze atıyor ama durumu idare ediyor. “Ben koskoca Amerikan emperyalizmiyim, ondan sonra bu kadarcık yapmama da hoşgörü gösterin” diyor. Suriye hükümeti yetkililerinin bildirdiğine göre, bu durum Rusya ile de konuşulmuş. Yani Amerika, Rusya’ya “Ben böyle füzeler atacağım ama bunlar ciddi bir tahribat yapmayacak” demiş. Bütün medya yazdı bunu. Hatta bir kısmını düşürmeleri için adres verip fırsat bile verdiler. Amerika bölgeden çekilip gidiyor ama çekilirken bazı zikzaklı tavırlar oluyor. Sürecin ana eğilimine bakmak lazım; Amerika bölgemizden gidiyor çünkü yenildi. Amerika’yı; Türkiye, Suriye, Irak, İran ve Rusya olarak biz yendik. Bu, Irak’ın kuzeyinde başladı. Kerkük’te de silahlarını atıp kaçmadı mı Amerika’nın piyonları? O model burada da devam etti.

Siz 2013’ten beri “Amerika yenildi” diyorsunuz. “Yenildi” başka, “yenilecek” başka. Biz Amerika saldırıya başladığı zaman, ben Silivri Cezaevi’ndeydim. O zaman “15 günde gideceğiz, Emevi Camii’nde namaz kılacağız” diyorlardı. Ben dedim ki: “Siz oraya tankla, postalla giremezsiniz, siz yenileceksiniz, Beşer Esad’ı da deviremeyeceksiniz.” O zamanlar “yenildi” demedim. Amerika’nın artık yenildiğini 2014’ten, yani son 15-16 aydan beri söylüyoruz. Devrimci bir politikacı olmayacak şeyleri söylemez. Amerika’nın yenileceğini bilmesem “yenilecek” demem. Üç sene sonra mahcup duruma düşersiniz.

Derdim şu: Amerika çekilmek istiyor. Bu artık açıkça ortada. Trump çekilmekten yana ama iki tane Amerika, iki tane Fransa, iki tane İngiltere var. Bazı kuvvetler burada kalmanın başka formlarını arıyor. Fakat onlar bile Trump’ı dizginlemeye çalıştı. Amerika’nın Aralık ayında çıkan Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nde ne diyor? “Biz yenildik ve geri çekilmek zorundayız.” Bu Amerikan devletinin ortak fikri. Ama geri çekilirken taktik farklar var; belli mevzileri korumak gibi. Korumak istiyor ama koruyup koruyamayacağı ayrı bir tartışma.

Bir yandan da bütçesine 65 bin kişilik maaş bağlama olayını biz bir ay önce açıkladık. Anadolu Ajansı şimdi bizim çevirimizle, sanki yeni bir şeymiş gibi sunuyor. Bir taraftan Trump “yenildik, çekilmeliyiz” diyor, bir taraftan da kendi imzasıyla sevk edilen bütçede 2019 için 65 bin kişiye maaş ve donatım var. Ama amaçlarına ulaşamadılar; Suriye Devleti’ni yıkmak, Esad’ın yerine kendi adamlarını getirmek, Türkiye’yi bölmek, Suriye’nin kuzeyinde bir PKK devletçiği oluşturmak… Bunlar artık olmadı. Amerika yenilmiştir, burada en ufak bir şüphe yok. Ama yenilmekle birlikte bazı mevzileri kaybettiğini kabul edip yine de bir geri hatta savunma mevzisi kurmaya çalışıyor. Yani PKK ve PYD’yi korumaya çalışıyor. Amerikan rüyası şu anda; sıkıştırarak, şantajla ya da havuçla Türkiye’yi PKK/PYD’yi kabule zorlamak. Ama ben Amerika’nın böyle bir rüya gördüğüne bile ihtimal vermiyorum, o rüya artık bitti. Macron da bunu açık etti; “Gelin sizinle PYD arasında arabuluculuk yapalım” dedi. Ama Avrupa artık PKK ve PYD’nin terör örgütü olduğunu kabul etmeye başladı. Hepsi kafalarına Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bir kova soğuk suyunu yedi.

Bombardımanı ertelememizi biz sağladık diyorsunuz, bu doğru mu? Bombardıman falan olmadı, üfürük! Hangi askeri alanı vurdu Suriye’de? Hangi askeri zararı verdi? Bu bir gösteriş saldırısıdır. Amerika artık bölgemizde yok. Wall Street Journal ne yazdı? “Amerika, PKK’yı Suudi Arabistan’a emanet ediyor.” Çıkmaz yol! PKK’nın şimdi hamisi Suudi Arabistan mı? Suudi Arabistan’ın kendini koruyacak hali yok. Fransa ve İngiltere neden ısrar ediyor derseniz; onlar da akılsız. Ama Amerika’dan kopuyorlar. İngiliz Büyükelçisi’nin siyasi sekreteri bana geldi, “Önümüzdeki dönem kesinlikle Amerika’yla beraber olmayacağız, bizi Anglo-Sakson ittifakının içinde görmeyin, Asya’yla olan bağlarımızı geliştireceğiz” dedi. Hemen sözlerini çiğnediler ama bu bir gösteriş olduğunu onlar da görüyor. Bir yandan Amerika’yla olan belli ittifakları var. Aynı şey Tayyip Erdoğan ve ekibi için de geçerli. Onlar da bunun bir gösteriş olduğunu görüyor ama yine de o gösterişi alkışlıyorlar. Niye alkışladılar? Bu, Müslüman mahallesinde salyangoz satmak gibi bir şey. İsrail’le birlikte hareket ediyorlar. Bunu hep soruyorsunuz ve ben de kendime soruyorum: Bu Suriye devleti ve Beşar Esad düşmanlığı Tayyip Erdoğan ve ekibinin başını yiyecek.

Türkiye’yi Beşar Esad düşmanları yönetemez, Suriye düşmanları yönetemez. Çünkü Suriye düşmanlığı yaptığınız zaman Rusya’nın, Çin’in, Irak’ın, İran’ın güvenini kaybediyorsunuz. Bunu bir tahmin olarak değil, bilgi olarak söylüyorum. Bu devletlerin hiçbiri şu an Tayyip Erdoğan ve ekibine güvenmiyor. Bir yandan Çin’e koşup, Mehmet Şimşek aracılığıyla “Çin’in 4 trilyon dolar rezervi var, getirse Türkiye’ye yatırım yapsa” diye iş birliği için dilenmekten başka bir politikaları kalmadı. Peki Çin’e gittiklerinde hangi yüzle bakacaklar? Çin veya Rusya onlara “Biz Ankara’da buluşup bunları mı konuştuk?” demiyor mu sanıyorsunuz? Putin’in bu tarz çıkışlar yaptığını biliyorum. Her telefon görüşmesinden sonra Tayyip Erdoğan’ın tutumu değişiyor; bu devlet adamlığı değildir. Bunlarda devlet geleneği ve devlet birikimi göremiyoruz.

Bu yüzden Vatan Partisi’nin Türkiye’nin başına geçmesi bir farzdır. Devlet birikimi Vatan Partisi’ndedir, Türk devlet geleneği, bilgi ve halka sadakat Vatan Partisi’ndedir.

ABD’nin “65 bin PKK’lıya maaş vereceğiz” açıklaması yapıldığında biz bunu anında basın toplantısıyla duyurduk. Anadolu Ajansı bizim o günkü açıklamayı sakladı, şimdi ise kendi haberiymiş gibi basına veriyor. Versin, bundan sevinç duyarım ama niye bir ay gecikiyorsunuz? Çünkü o zaman AKP hükümetinin politikasına ters düşüyordu. Mevlüt Çavuşoğlu “Amerika ile anlaştık” diyordu. Vatan Partisi; Amerikan bütçesini de, Rusya’yı da, Çin’i de, Fransa’yı da inceler, bilime ve gerçeklere dayanarak siyaset yapar.

Amerika’nın PKK/PYD/YPG’yi Suudi Arabistan’a emanet etmesi karikatür değil, bir gerçektir. Ancak bu plan uygulanamaz. Amerika’nın PKK’yı emanet edecek başka bir yer bulamaması, bittiğini gösterir. PKK için yok olmak dışında hiçbir çözüm yoktur. Fransa veya İngiltere gibi ülkeler gelip burada Türk ordusuna karşı koyamazlar; Macron buraya asker gönderirse tabutla geri götürür. Türk ordusu dümdüz eder. İngilizlerde biraz akıl vardır, asker yollamazlar.

Türkiye’yi Tayyip Erdoğanlar yönetmeyecek, Türkiye onları sırtından atacak. Suriye’yle, Irak’la, İran’la, Rusya’yla ve Çin’le iş birliği yapan bir Vatan Partisi yönetimi gelecek.

Bakın, Wall Street Journal’da çıkan haberler ve John Bolton’un açıklamaları, Amerika’nın Mısır üzerinden bir “Arap gücü” oluşturmaya çalıştığını gösteriyor. Ancak Amerika da biliyor ki bu plan uygulanmaz. Mısır zaten Suriye devletini desteklediğini açıkladı. Suudi Arabistan’ın PKK’yı himaye etme gücü yok. Amerika bu planla dünyaya “Elimden geleni yapıyorum” mesajı veriyor ama aslında çekiliyor.

PKK Kandil’de beyaz bayrak çekecek. Bunu ilan ediyorum: Vatan Partisi iktidara geldiğinde bir ay içinde Kandil’de PKK beyaz bayrak çekecek. Barzani ise Türkiye ve Irak ile anlaşıp durumunu korumaya çalışacak ama o artık bir Amerikan mevzisi olamaz.

Amerika ile Rusya arasında kalıcı bir anlaşma asla olmaz. Savaş içinde geçici ateşkesler olabilir ama stratejik olarak iki güç anlaşamaz. Çin ile Amerika arasında kısa vadede uzlaşmalar daha mümkündür çünkü aralarındaki çelişki Rusya ile olan kadar sıcak değildir. Biz Vatan Partisi olarak Türkiye’nin bütünlüğünü korumak zorundayız ve Rusya, İran, Irak, Suriye, Çin ve Hindistan ile hem ekonomide hem güvenlikte iş birliği yapmak mecburiyetindeyiz. Biz bu gidişata seyirci kalmayacak, müdahale edeceğiz.

2014 yılından beri Amerika, Suriye devletini Fırat’ın doğusuna geçirmiyordu. Şimdi Suriye Devleti ordu gücüyle toprak bütünlüğünü sağlıyor. İran ve Rusya güç kazandı, İsrail sindi. Afrin’de büyük başarı sağlayan, dünyadaki “giremez” söylemlerine rağmen çatır çatır giren bir Türk ordusu varken, mevcut hükümet Münbiç’ten bile bahsedemiyor. Bu durum, hükümetin gidici olduğunu gösteriyor. Türkiye, böyle bir yönetimi daha fazla taşıyamaz. Bugün AKP içinden dahi dış politikaya açık itirazlar gelmeye başlamıştır; bu hayırlı bir gelişmedir. Bana sanki Yeni Şafak böyle daha doğrudan, merkezde değil gibi geliyor. Neyse, orası isyan etti. Bakıyorsunuz; Sayın Yaşar Yakış gibi Dışişleri Bakanlığı yapmış, Ertuğrul Yalçınbayır gibi AKP’nin kurucuları ve benim tanıdığım, isimlerini kendilerinden izin almadan söyleyemeyeceğim AKP’nin çok önemli fikir adamları… Hepsi lanet okuyor. Bu siyasetle AKP’nin büyük oy kaybettiğini ve Türkiye’yi yönetme kabiliyetinin kalmadığını açık açık söylüyorlar.

Tayyip Erdoğan niye böyle yapıyor diye soruyoruz. Sormak zorunda kalıyorum, siz de her defasında soruyorsunuz. Cevap veremiyorum, şöyle cevap veriyorum: Çok dikkatli bir şey seçeyim de… İsterseniz konuşmayalım. Yok, konuşalım. Ben bunu ancak psikolojik etkenlerle açıklayabiliyorum. Yani bir devlet adamında olmaması gereken saplantılar; Beşar Esad’a öfkeler, kızgınlıklar… Bunun dışında Türkiye’nin kendi menfaatleriyle açıklayamıyorum. Bakın, üç gün önce Ankara’da Ruhani ve Putin ile buluşmuşsunuz, bütün dünya dengeleri değişmiş. Türkiye bütün ağırlığıyla tabloya oturmuş; bir tarafına Rusya’yı, bir tarafına İran’ı almış. O bombalar aslında bu tabloya atıldı. Onu da görelim. Amerika’nın birtakım mevzilerini korumaktan çok, Türkiye ile Rusya’nın arasını açmak için yapıldı. Demek ki Amerika, Tayyip Erdoğan’ların bu füzeyi alkışlayacağını biliyordu. Macron ne dedi? “Rusya ile Türkiye’yi ayırdık, bunu başardık” dedi. Şimdi bunları bile göremeyen bir yönetim nasıl Türkiye’yi yönetecek?

Çin’e davet edildim, Mayıs başında gidiyorum. “Tayyip Erdoğan’la çalışın demeye devam edecek misiniz Çinlilere?” diye soruyorsunuz. Ben hiçbir zaman “Tayyip Erdoğan’la çalışın” demedim. Ben Çinlilere şunu söyledim: Türkiye-Çin dostluğu stratejiktir, şarttır. Her iki ülkenin hem güvenliği hem de ekonomisi için gereklidir. İpek Yolu üzerinde bir Kürdistan’ın kurulması Çin için de büyük bir tehdittir; bunları söyledik. Biz Türkiye’nin yönetimine talibiz. Biraz hallice bir Türkiye istemiyoruz; hükümete geldiğimizde kaynaklarımızın ayakta olduğu, hayatın aktığı bir düzen istiyoruz. Tayyip Erdoğan yine o manzaraya dönecek ama hiçbir kıymeti yok. Sen komşundaki yangını alkışlıyorsun, komşuna hıyanet ediyorsun. Komşulukta ahlaki bir sorumluluk vardır; felaketi kim alkışlar?

Tayyip Erdoğan’ın seçimlere kadar Amerika’yla hesaplaşma anlamına gelecek bir şey yapmaktan kaçındığını söyleyen yorumlar var. İşte ben de bu yorumu irdeliyorum. Münbiç’e gireceğim dedin, Doğu Fırat’a geçeceğim dedin, Suriye’nin ve Irak’ın kuzeyinde tek bir terörist bırakmayacağım dedin. Ne oluyor? Bütün bu iddialarından vazgeçiyorsun. Peki Vatan Partisi senden hesap sormayacak mı? Türk milleti senden hesap sormayacak mı? Afrin’e girerken “bütün Suriye’nin ve Irak’ın kuzeyini teröristten temizleyeceğim” diyen sen değil misin? Amerika ile uzlaşacağız falan… Ben böyle şeylerin adam gibi düşünüldüğünü sanmıyorum. Tamamen günübirlik, şaşkın bir süreç var. Hükümette “hem Amerika hem Rusya ile beraber çalışacağız” gibi yanlış bir tavır var.

Türkiye önce hedeflerini ve programını belirlemelidir. Ekonomimizi borca batıran Amerika, Rusya değil. Güvenliğimizi tehdit eden, PKK’yı ve IŞİD’i destekleyen Amerika, Rusya değil. Sen Türkiye’yi merkez alan bir politika yapmak zorundasın. Vatan bütünlüğünü sağlayacaksan Suriye ve Irak’ın kuzeyindeki terörü temizlemek zorundasın; karşında Rusya yok, Amerika var. Ekonomini geliştirmek için bugün ticaret ortağın olan Çin ve Rusya ile iş birliği yapmak zorundasın. Strateji ve program temeldir; program hedefleri belirler, strateji o hedeflere giden yol ve yöntemleri belirler. Tayyip Erdoğanlarda ise strateji yok. Geçen gün Soner Polat Amiral’imiz de bunu çok güzel yazdı; stratejisiz olmaz. Şanghay İşbirliği Örgütü’nün kapısını çalıyorlar ama AKP’nin programında bu yok, Vatan Partisi’nin programında var. FETÖ’nün tepesine biniyorlar, çok iyi yapıyorlar ama programlarında FETÖ’yü ve tarikatları temizlemek diye bir şey yok.

*(Ara sonrası)*

Fransa ve İngiltere’nin Trump’a Suriye’den çekilme konusunda acele etmemesi ve kimyasal iddialara cevap verilmesi gerektiği konusunda ısrarcı oldukları belirtiliyor. Atlantik sistemi baş aşağı gidiyor; İngiltere ve Fransa da esas olarak Amerika’dan kopma eğiliminde. Macron’un küreselleşmeye bakışı ve Trump’ın durumu ortada. Fransa ve İngiltere, Trump’a “bir defaya mahsus gösteriş saldırısı yap” önerisinde bulundu. Fransa, Suriye’de bir rol üstlenmek istiyor gibi ama buna gücü yok. Sarkozy ve Macron gibi isimler, sistemin cevher üretemediği dönemlerde türeyen “manken politikacılar”.

Almanya ise daha vizyoner ve stratejik bir gidişat içinde. Steinmeier de Rusya düşmanlığı yapmayalım diyerek Avrasyacı tavrını açıkladı. Merkel’in Steinmeier’i seçmesi, onun devlet adamı tavrını gösterir. Sosyal demokratlar, Avrupa’nın diğer ülkelerinde daha Amerikancı olsalar da Almanya’da devletin büyüklüğü nedeniyle daha Avrupacı bir çizgi izliyorlar. Türkiye’de ise tam tersi; küreselleşmeye ve Amerika’ya yakın bir sol anlayış var. Atatürk’ün devrimci geleneğini tasfiye edip yerine Dersimli Kemal çizgisini getirdiler. Ancak Vatan Partisi gibi Atatürk devrimini canlandıran bir partinin varlığı, Türkiye’nin geleceği açısından kritiktir.

AKP’nin acze düştüğünü, yönetemediğini söylüyoruz ama yanlış programlarını kararlı şekilde uyguluyorlar. 28 Şubat davasındaki “21 müebbet hapis ama tutuklama yok” kararı korkakça bir karardır. Kendine güvenen mahkeme, müebbet hapis verdiği sanığı tutuklar. Bu karara güvenmiyorum, Yargıtay’da kesinlikle bozulacak. O gün Ergenekon davasındaki son sözlerimde “Son sözü Cumhuriyet yargısı söyleyecektir” demiştim. Türk milleti son sözü söyleyecek diyorlardı, ben ise Cumhuriyet yargısı söyleyecek dedim çünkü Yargıtay’ın bozacağını biliyordum. En önemli sözüm budur. Çünkü benim kendi arkadaşlarım dahil o salonda bir kişi bile yargıdan bir bozma kararı çıkacağını söylemedi. Bir dakika, anlamayanlar için izleyicilerimize söyleyelim: Bu 2013 mü, 2014 mü? 2013 Temmuz olacak. Tamam. 2013 yılında Silivri’de hapishanedeyken, Ergenekon davasının son sözlerini söylüyordum. Yani kararı açıklayacaklar; 5 sene önceki 2013 Temmuz ayında… Bu sözleri söyledikten sonra kararlar okunmaya başlandı. “İşte müebbet, müebbet…” Ben 3 tane ağırlaştırılmış müebbet hapis aldım.

Fakat benim bu konuşmamdaki en önemli kısım şudur: “Son sözü Türk medyası söyleyecektir, son sözü Cumhuriyet yargısı söyleyecektir” diyorum. Niye bu tercihi yaptım? Çünkü o davanın bozulacağını biliyordum. Yargıtay’da onanacağını değil. Doğu Perinçek, Vatan Partisi Genel Başkanı olarak bunları bilebilmekle siyaset yapılabilir ve devrimci bir mücadeleye önderlik edilebilir. Yani Türkiye’nin gidişatına bakıyorum. Yalnız o değil; ben bütün bu dava boyunca bu davanın başarıya ulaşmayacağını, Silivri duvarlarının yıkılacağını söyledim. Çünkü Türkiye’nin o duvarlarla hayatını sürdüremediğini biliyorum. İşte o duvarlar yıkıldı ve Yargıtay esastan bozdu.

Bakın, Yargıtay kararı Ergenekon davasıyla ilgili çok önemlidir. Çünkü Yargıtay genellikle usulden bozar ve gönderir. Çok istisnai durumlarda usulden bozduktan sonra esasa girer. Şimdi Yargıtay ne yaptı? Benim Yargıtay’da yaptığım savunmayı aynen gerekçe yaparak, “Böyle bir örgüt yok, programı yok, lideri yok, toplantısı yok; hiçbir şey yok, Ergenekon diye bir örgüt yoktur” diye esastan hüküm verdi. Mahkeme de Yargıtay’a uydu.

Benim bu konuşmamın en önemli tarafı, “Cumhuriyet yargısı son sözü söyleyecektir” dememdir. Yani topu Yargıtay’a yolluyorum. Çünkü Yargıtay’dan bu davanın bozulacağını biliyorum. Bu bir haber alma değil; Türkiye’nin gidişatını görüyorum. Bu süreçte bizlerin hapiste tutulamayacağını görüyorum. Türk ordusunun komutanlarını içeride tutarsanız, sınır boylarındaki terörü temizleyemezsiniz, Afrin harekâtı olmaz. Türk Silahlı Kuvvetleri’ni siz o şekilde hapiste tutarsanız bunların hiçbiri olmaz. O yüzden bozulacağını biliyorum. “Türk milleti son sözü söyleyecektir” ise genel bir laftır, herkes söyler; o sözün çok fazla kıymeti yok.

Şimdi gelelim 28 Şubat yargılamasına… Erdoğanlar niye böyle bir karar ürettiler? Orada da korkaklar. Amerikan füzesi gibi… Gücü yetiyor mu Erdoğan’ın komutanları hapse atmaya? Durumu kurtarmak için 31 yıldır 28 Şubat’tır falan filan diye konuşup duruyorlar. FETÖ ile aynı safa düşüyorlar. Çünkü 28 Şubat FETÖ’ye, Çiller’e ve Amerikan emperyalizmine karşıydı. Mahkemeye baskı yaptılar, mahkemeden o karar çıktı ama mahkeme kimseyi tutuklamadı. Çünkü o karar hukuk dışı. Ne darbe var ne darbe girişimi var. Yargıtay temizlenmiş, FETÖ’cüler gitmiş; kim tasdik edecek bu kararı? Hele Türkiye vatan savaşı verirken komutanlara karşı savaşılır mı? AKP korkak da olsa niye böyle bir adım atıyor? Çünkü 31 yıldır 28 Şubat edebiyatı yapmış; kendi iktidarında bu insanların beraat edip çıkmasına razı olamıyor ve mahkemeye baskı yapıyor. Ama ne olursa olsun burası Türkiye; o komutanları kimse içeri koyamadı.

Türkiye tarihinde müebbet hapis cezası vermiş ama tutuklamamış kaç tane dava var? Bir tane değil, 21 tane. Müebbet hapis verip tutuklayamıyorsa o mahkeme kendi kararına güvenmiyor demektir. “Bu kararı şu veya bu baskıyla idareten veriyorum” demektir. Yargıtay’da bekleyen FETÖ’cüler içeride ama müebbet almış bu komutanlar dışarıda. Türkiye bu.

Şimdi siz “AKP gidiyor, baş aşağı gidiyor” diyorsunuz. İtirazım buna değil. AKP TSK’yı budadı, komuta yapısını parçaladı, eğitimi İmam Hatip odaklı hale getirdi, nitelikli okulların içini boşalttı, Suriye krizinin baş ortaklarından biri oldu, polise ve yargıya türban giydirdi, eğitimi çökertti. Bunlar doğru. Ancak özetiniz yanlış çünkü 70 bin FETÖ ve PKK bağlantılı kişi hapiste. 4 bin savcı ve hakim FETÖ’den ihraç edildi. 14 bin polis atıldı. 30 bin general, subay ve astsubay Türk ordusundan tasfiye edildi. Türk tarihinde irticaya karşı bu kadar köklü bir operasyon var mı? Siz abdesthaneyi görüyorsunuz ama 30 bin subayın Türk ordusundan tasfiye edildiğini görmüyorsunuz.

Gerçekleri görmeyen bir ilerici kesimimiz var. Duvarlar yıkılmış, FETÖ’cüler tasfiye edilmiş. 24 Temmuz’da PKK’nın üzerine yüründü ve hendeklere gömüldü. 2016 yılında Türkiye Amerikan-İsrail koridorunu yardı. 15-16 Temmuz’da Ankara ve İstanbul’da Amerikan gladiosu yerle bir edildi. Sizin özetiniz bunları görmüyor. Türkiye 2014 Mart’ından itibaren zincirlerini kırmaya başladı.

Vatan Partisi hiçbir zaman Amerika ile yan yana gelip Tayyip Erdoğan’a karşı olmayacak. Vatan Partisi, Tayyip Erdoğan ile beraber Amerika’ya karşı savaşır; ama kesinlikle PKK ve FETÖ ile beraber Tayyip Erdoğan’a karşı savaşmaz. Bizden istenen, onlar gibi AKP düşmanlığına kilitlenip Amerika’nın projelerinde piyon olmamızdır. Vatan Partisi’nin buna girmesi mümkün değildir. Devam etmek istiyorsanız söz sizin. Buyurun. Bitirdim ben. Bir daha özetleyeyim: Vatan Partisi hiçbir zaman Amerika ile beraber Tayyip Erdoğan’a karşı mücadele etmeyecek. Tayyip Erdoğan’ı Vatan Partisi, milli cepheden, iktidardan indirecek. Çünkü Tayyip Erdoğan yönetimine ancak milli cepheden son verilebilir. Amerika ile beraber hiç kimse Tayyip Erdoğan yönetimine son veremez; çünkü bu, milleti tam tersine Tayyip Erdoğan’ın yanına iter.

İkincisi, Vatan Partisi hiçbir zaman HDP, PKK veya FETÖ ile aynı cephede olmayacak. Buradan ilan ediyorum. FETÖ ve PKK ile beraber, bugün Cumhuriyet Halk Partisi’nin yaptığı gibi, Tayyip Erdoğan’ı yıkma projeleri içinde Amerika’nın yerinde olmayacak. Çok kesin olarak söylüyorum. Ama Tayyip Erdoğan ile beraber FETÖ’yü bitirme, PKK’yı bitirme, Amerika’ya direnme konularında Vatan Partisi var. Eğitimine de böyle son verilebilir. Nasıl Mustafa Kemal Atatürk, Birinci Dünya Savaşı’nda hem İttihat Terakki’nin politikalarına muhalefet etti ama aynı zamanda ne oldu? En sonunda hükümet oldu, iktidar oldu. Eğer İttihat Terakki düşmanlığı yapacağım diye İngiliz-Fransız emperyalistlerinin yanına geçseydi, “Mustafa Kemal” diye bir adam olmayacaktı. Birinci Cihan Savaşı dersleri de çok önemli.

Yarım saattir elinizde bir kitap tutuyorsunuz. Evet, Sayın Bruno Maçães’in kitabı. Benim de dostumdur; beni ziyaret etti. Eski Portekiz Avrupa Birliği Bakanı ve Avrupa Birliği’nin önde gelen liderlerindendir. Sosyal demokrat eğilimli bir siyasetçi. Bruno Maçães’in “The Dawn of Eurasia” (Avrasya’nın Doğuşu) adında çok önemli bir kitabı çıktı. Asya ve Avrupa’yı bütünsel olarak ele alıyor. Şu anda Avrupa’da çok etkili bir kitap, hakkında pek çok değerlendirme ve eleştiri yazısı çıktı.

Vatan Partisi’ne ve Doğu Perinçek’e de çok geniş yer ayırdı. Henüz Türkçeye çevrilmedi ancak öğrendiğime göre Hintçe, Çince ve Fransızca gibi çeşitli dünya dillerine çevriliyor. Kendisiyle 6-7 saat beraber olduk; görüşmeler yaptık. Kitap, 2018 yılında, yani 2-3 ay önce yayımlandı. Çok yankı uyandıran, tartışılan bir kitap. İngilizce ama Türkiye’de İngilizce bilen çok aydınımız var, okuyabilirler. O genç, dinamik bir siyasetçi ve Türk dostu.

Şimdi bir başka kriz odağına gelelim. Son zamanlarda nedense Yunanistan ile Türkiye arasındaki kayalıklar ve adacıklar üzerinden bir gerilim yaşanıyor. Ciddi bir risk görüyor musunuz?

İşte bu, Türkiye’yi artık Tayyip Erdoğan’la yönetmememiz gerekçelerinden biri. Suriye düşmanlığı yaparsanız, Doğu Akdeniz’de ve Ege’de Türkiye’nin menfaatlerini koruyamazsınız. Çünkü Suriye’ye tavır aldığınız zaman Rusya’dan, İran’dan, Çin’den koparsınız. Peki, siz Ege’de ve Doğu Akdeniz’de Amerika, İsrail, Güney Kıbrıs ve Yunanistan ortak askeri tatbikat yaparken ne yapıyorsunuz? Bu askeri tatbikatlar kime karşı yapılıyor? Bunu Soner Polat komutanımız bütün incelikleriyle açıkladı. Hedef Türkiye değil mi?

Suriye’de olay bitti, Suriye kazandı. Ama Ege’de ve Doğu Akdeniz’de olay bitmedi, orada büyük bir kapışma var. Orada dünya çapında doğalgaz ve petrol rezervleri var. Üstelik bu sular sadece maddi menfaat değil; Türkiye’nin deniz devleti olmaktan çıkıp karaya hapsolması veya büyük denizlere açılma yollarının kapanması anlamına gelir. Aynı zamanda bu sular, Rusya’nın Akdeniz’e açılma güzergâhıdır.

Güveni kaybettiğiniz zaman; yani Rusya’nın ve Çin’in güvenini yitirdiğinizde, Tayyip Erdoğan yönetimi bu ittifaka karşı nasıl duracak? Altıncı Filo oradayken bunları düşünen bir hükümet var mı? Vatan Partisi olarak biz bunları gündemimizde tutuyoruz, araştırıyoruz, inceliyoruz. Çözüm üretiyoruz: Irak ve Suriye’nin kuzeyinde oluşturduğumuz ittifakı Doğu Akdeniz ve Ege’ye taşımamız lazım. Taşımazsak Amerika-İsrail ittifakı karşısında yeniliriz.

Amerika’nın 2002’deki “Millenium Challenge” tatbikatı, Kıbrıs’tan başlayan bir senaryoyla Türkiye’yi hedef alıyordu. Şimdi Kıbrıs’ın etrafını çeviriyorlar. Türkiye ne yapmalı? Suriye’ye, Rusya’ya ve Çin’e şunu teklif etmeli: “Eğer Doğu Akdeniz’i Amerika alırsa, Çin’in İpek Yolu projesi bozulur, enerji kaynakları Amerika’nın denetimine girer; Rusya ise Karadeniz’e hapsolur.” Bunu dediğiniz zaman stratejik müttefikler kazanırsınız. Mısır ile de kıta sahanlığı iş birliği yapmamız lazım.

Tayyip Erdoğan’ın inatları, öfkeleri yüzünden Türkiye bu kadar hayati bir meselede yalnız kalıyor. Eğer Doğu Akdeniz’de bir çözülme başlarsa Türkiye Afrin’de ve Güneydoğu’da da tutunamaz. İki cepheden kaybederiz. Bilinçli bir tırmandırma var ve Cumhuriyet Halk Partisi maalesef buna alet oluyor. Biz 2015 seçimlerinde Kuşadası’nda büyük bir miting yaparken kimsede ses yoktu. Şimdi Türkiye Afrin Harekâtı’nı yapınca, CHP birdenbire Ege’de vatansever kesildi. Hükümeti, ittifaklarını kurmadan, dengesiz bir şekilde “milliyetçilik” adı altında kışkırtmalara zorluyorlar.

Türkiye’nin önünde hayati kararlar var. Olağanüstü bir döneme girdik. Bu dönemden ancak Vatan Partisi’nin hükümet olmasıyla veya Vatan Partisi etrafında toplanacak milli güçlerin hükümetiyle çıkabiliriz. Binali Yıldırım’ın tansiyonu düşürme girişimleri bir politika değildir. Tansiyonu düşürmeden önce kuvvetli olmalısın. Kuvvetli olmak için Suriye’ye el uzat, şahsiyetli bir duruş sergile. Tayyip Erdoğan’a boyun eğmeyin.

Bu konuya ciddi bir giriş yaptık, ancak Doğu Akdeniz ve Ege için özel bir program yapalım. Sayın Soner Polat, Cem Gürdeniz ve İlker Güven amirallerimizi de alıp bu konuyu derinlemesine işleyelim. Ayrıca 68’in 50. yıl dönümü yaklaşıyor. O mitingde ben de vardım. Hatta o yürüyüşün liderlerinden biriydim. O yürüyüş ve miting, FKF Genel Başkanlığı’nın, yani FKF’nin önderliğinde oldu.

Önümüzdeki hafta 68’i konuşalım; olur, konuşalım. Sizin de galiba bu konuda bir çalışmanız olacak ya da oluyor. Peki, programımız bitti. O zaman izleyicilerimizi, vatandaşlarımızı sevgi ve saygıyla selamlıyoruz. Bizi izlediğiniz için teşekkürler efendim, haftaya tekrar buluşalım.

Yakın geçmişimize bakarsak; biz bu cumhuriyeti devrimle kurduk. Şimdi halkın yüzde ellilere bölündüğü bir durum tasviri yapılıyor. Türk milletinin bayrağa çıktığını… (Ben yere atarım ve onu çiğnerim, çiğniyorum burada.) Bu ülkedeki bu yangın, Irak’taki bu durum… Hayır, birleşmek güzel. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız, söz veriyoruz.

Paylaş