Çıkış Yolu • 14.06.2022

Çıkış Yolu • 14.06.2022

Merhabalar efendim, hoş geldiniz. Ekranlarınızın başına, güzel bir yaz akşamında bir çıkış yolu bulmak ümidiyle sizlere merhaba diyoruz. Gündemimiz yoğun. Gündemdeki birçok başlığı konuşacağız. Sonrasında da Sayın Doğu Perinçek’in yeni çıkan kitabı üzerinden Türkçemizi değerlendireceğiz.

Tabii bu hafta farklı bir konuğumuz var: Kaynak Yayınları Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tuncu Arslan. Öncelikle size hoş geldiniz diyelim. Sayın Doğu Perinçek, hoş geldiniz efendim. Gündemle başlayalım, sonra kitap üzerinden Türkçemizi, yani Türkçenin köklerini ve Türkçeye dair bir muhabbet yapalım.

Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan adaylığını açıkladı; “Resmen adaylığımı koyuyorum,” dedi. Seçime bir yıl var. Millet İttifakı’na, özellikle de Sayın Kılıçdaroğlu’na seslenerek “Siz de adayınızı açıklayın” çağrısında bulundu. Karşı taraftan da “Erken seçim tarihini ilan edin, hemen adayımızı açıklayalım” yanıtı geldi. Kamuoyu, Cumhur İttifakı ve Millet İttifakı’nın adayları üzerinden şekillendirilmeye çalışılıyor. Siz bu çabayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye sadece bu iki isme mi bakmalı?

**Doğu Perinçek:** Bir kere “Biden tayfası” diyoruz; Millet İttifakı dedikleriniz, tamamen Biden projeleri içinde görevli. American Enterprise Institute raporlarında da belgelenmiş durumdalar. Amerika, onlara verecekleri görevi açıkça söylüyor; Cumhuriyet Halk Partisi yönetimine, İYİ Parti yönetimine ve “muhafazakâr” dedikleri bazı şahsiyetlere, Tayyip Erdoğan’ı yıkma görevini verdiklerini Amerika Birleşik Devletleri koskoca 260 sayfalık raporla ilan etti. Biden da seçim sürecinde bunu vurguladı. Bu yüzden “Biden tayfası” diyoruz.

Erken seçim tarihini ilan etmelerini istemelerinin ne anayasadan ne de hukuktan haberleri var. Erken seçim süreci artık geçti, arkada kaldı. Seçime bir yıl kala erken seçim yapılabilir; ancak bugün artık erken seçim hukuken mümkün değil, seçim Haziran başında. Bu talepleri, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nı bilmediklerini gösteriyor. Çünkü bunlar, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na göre değil, Amerika Birleşik Devletleri’nin Gladio nizamnamelerine göre iş yapan unsurlar. Bunu çok açık bir şekilde belirtelim.

Önemli bir araştırma şirketinin sonuçlarını ekrana yansıtalım; rica edelim, o grafik gelsin. %34,7’lik bir kesim “Hiçbiri” diyor. Kararsız değiller, çok kararlılar. Hatta Cumhur İttifakı ve Biden İttifakı (Millet İttifakı) içinde yer alanlardan bu tarafa devamlı geçiş var. “Hiçbiri” diyen kitle, Cumhur İttifakı’nın da Millet İttifakı’nın da Türkiye’nin sorunlarını çözemeyeceğini görüyor. Bu aslında bir devrim özlemidir. Türkiye’nin sorunları Atlantik sistemi içinde çözülmez. Atlantik sisteminin merkezinde bir Biden İttifakı var; diğer tarafta ise bir ayağı Atlantik sisteminin içinde olan, diğer ayağıyla vatanseverlik yönelişine giren bir Cumhur İttifakı var. İkisi de sonuç itibarıyla sistemin partileridir ve bugüne kadarki uygulamalardan sorumlular.

Dün Gemerek’ten Feyyaz Güneş ve pancar üreticisi arkadaşlarım aradılar; “Yanıyoruz” diyorlar. Anadolu yanıyor. Bu sadece bugünkü hükümete değil, sisteme yönelik bir isyan. Seçmen, sistemin içinden bir hükümet üretmenin, Türkiye’nin yaşadığı süreçle kavga etmek anlamına geldiğini görüyor. Tabii Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın farklı bir tutumu var; Ukrayna ve Suriye politikasında sistem içinde bocalasa da, Amerika’ya ve NATO’ya meydan okuyan tavrıyla, FETÖ ve PKK mücadelesindeki kararlılığıyla sistemin dışında bazı uygulamalar içinde. Ama sonuçta sistemden kendisini tam anlamıyla kurtaramıyor.

Halk, ekonomideki yangının sorumluluğunu hükümete yüklüyor ve haklılar. 1980’den sonra uygulanan program hepimizi borçlu hale getirdi; çiftçisi, işçisi, emeklisi, tüccarı, sanayicisi borçlu. Borçlu olmak bir nevi Türkiye Cumhuriyeti kimliği oldu. Bunun sorumlusu 20 yıldır iktidarda olan AK Parti’dir. Buradan çıkış için arayışları memnuniyetle kaydediyoruz ama halk artık köklü, devrimci bir çözüm istiyor. Eski maden mühendisi arkadaşım Ali Krank Tarsus’tan aradı, “Genel Başkanım, Vatan Partisi birinci partidir, o %34,7’lik ‘hiçbiri’ diyen kitle Vatan Partisi’dir” dedi. Hakikaten sistemin dışında bağımsız, demokratik, halkçı, üreten ve hakça paylaşan bir Türkiye’yi savunan tek parti Vatan Partisi’dir.

“Üretim” moda bir sözcük oldu ama herkes üretim programını savunmuyor. Planla başlayan, tasarrufu yatırıma dönüştüren, işsiz nüfusu üretim sürecine katan ve ürettiğini hakça bölüşen programı savunan tek parti biziz. Önümüzdeki dönemde üreticilerin milli hükümeti kaçınılmazdır ve o hükümette Vatan Partisi anahtar parti olacaktır.

**Sunucu:** Aynı cepheden bir konu daha var: Üçüncü kez Cumhurbaşkanı adayı olamaz dendi, ancak erken seçim olursa olabilir diye yorumlar yapıldı. Ne dersiniz?

**Doğu Perinçek:** Hukukçu olarak söyleyeyim; bu anayasaya göre üçüncü kez aday olunmaz. Ancak Sayın Tayyip Erdoğan’ın aday olmasını isteyen önemli bir seçmen kitlesi var. Hukuk geçerliyse üçüncü kez aday olunmaz, bunu yeni anayasayla başlatmak hukuki bir tavır değildir. Ama bir de gerçek var ki; Tayyip Erdoğan, en az %32’lik bir kitlenin adayıdır.

**Sunucu:** Kurultay takviminiz yaklaşıyor. Seçim hattına girildiğinde Vatan Partisi nasıl bir mesaj verecek?

**Doğu Perinçek:** Vatan Partisi, Türkiye’nin üretici güçleriyle buluştu. Önümüzdeki günlerde çok önemli katılımlar gerçekleşecek. Vatan Partisi, üretmek ve işsizliğe son vermek için milletimizden yetki isteyecek. Çünkü nesnel koşullar oluştu; Atlantik’in borçlanma ekonomisi çöküyor, dünyada dolar saltanatı dağılıyor. Türkiye’nin zincirlerini kırdığı ve özgür karar verdiği bir sürece girdik. “Hiçbiri” diyen kesim, sistemin dışındaki çözümün adresini arıyor; bu kesim kararsız değil, aksine çok net bir tavır sergiliyor.

Bu sistem böyle gitmez diyorlar. “Yangın var” diye bağıranlar, bu sistemin kökten değişmesini istiyor. Türkiye cephesinin kurtuluşu da buradadır. Bir viraneyi (sistemi) yakıp, milletin özlemlerine cevap veren üreten bir Türkiye’yi kurma sürecine girdik. Vatan Partisi olarak, hem Türkiye cephesinin içinde olup hem de sistemin dışındaki çözüm odağı olarak, bu seçimi kazanacak anahtar güç biziz.

Güneydoğu’da HDP tabanından da yoğun katılımlar alıyoruz; çünkü halk özgürleşiyor. Diyarbakır Anneleri ile başından beri omuz omuza mücadele ettik. Basın üzerimizi örtmeye çalışsa da bu boşuna. 1995 seçimlerinde Erbakan’ı görmezden gelenlerin sandıkta karşılaştığı sürpriz gibi; bizi dışlamaları hızla büyüdüğümüzün kanıtıdır. Sistemin televizyonları Vatan Partisi’nden korkuyor. Bugün herkesin konuştuğu Doğu Akdeniz haritalarını Türkiye’nin gündemine ilk kim getirdi? Vatan Partisi getirdi. Her yerde o haritalar konuşuluyor, çünkü doğruları biz savunuyoruz. O Yunanistan’daki üslerle ilgili görselleriniz, haritalarınız… Şimdi 15-20 gündür her gece o kanallarda. Yani çok dikkat çekecek. Bir yandan Türkiye’nin gerçek gündemini Vatan Partisi belirliyor ama o gerçek gündemin sahibini Türk toplumunun, Türk milletinin gözünden uzak tutmaya çalışıyorlar. Beyhude bir gayret ve bu sistemin tavrı. Ama siz, bizler, ulusal kanallar ya da Aydınlık Gazetesi gibi Türkiye’nin milli yayın organları; tam tersine dikkati Vatan Partisi üzerinde topluyoruz. Buradan bir yere bağlamak istiyorum; Vatan Partisi Propaganda Bürosu, üretim kurultaylarıyla ilgili çok kısa, bir dakikalık bir video hazırlamış. Müsaadenizle onu bir getirelim, üzerine birkaç dakika konuşalım. Hazırsa gelsin arkadaşlar, Vatan Partisi’nin üretimleri.

“Bu sistem bitmiştir. Türkiye bir üretim devriminin eşiğindedir. Türkiye bu üretim devrimini yapacaksa Türkiye’ye üreticilerin milli hükümeti lazım. Bu kurduğumuz meclisi, bizim Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kurmamız lazım. Üreticimiz milletimizin omurgasıdır. Milletimizi ayakta tutan, dik tutan üreticidir. Büyük önderimiz Mustafa Kemal Atatürk ‘Köylü milletin efendisidir’ derken bunu anlatıyordu. Üretici tekrar milletin efendisi olacak. Sizler tekrar o 1990-91 madenci yürüyüşlerindeki gibi Türkiye’ye öncülük edeceksiniz. Böyle bir tarihi görevin birleşiğindesiniz. Ücretleri, maaşları artırarak değil, evdeki işsiz çocuğa iş bularak; senin oğluna iş bulacağım, senin kızına iş bulacağım. Türk halkı, Vatan Partisi’nin temel çekirdeği olacağı önümüzdeki dönem bir hükümet inşa edecek. Türkiye buradan nasıl çıkacak diye bana soracak olursanız, işte bu çalışkan çiftçinin çalışkanlığıyla buradan çıkacak. Çalışkan, namuslu, umutlu, ışıklı insanlarla Türkiye buradan çıkacak.”

Türkiye’nin her yerinde üretim devrimi kurultayları yaptık. İşçiler, çiftçiler, sanayiciler, küçük ve orta ölçekli işletmeler, çarşılar, memurlarımız ve aydınlarımız bu kurultaylara katıldı. Yeni bir takvim var. En sonunda Ümraniye’de, İstanbul’da gerçekten çok başarılı, pazar evvelsi gün bir üretim devrimi kurultayı oldu.

Hakikaten derslerle dolu kurultaylar oluyor ve her seferinde de sizin anlattıklarınıza ek şeyler çıkıyor. Programınız gelişiyor gibi bir görüntü veriliyor.

Bizim bir üretim devrimi programımız var, kitap halinde de bastık. O kurultaylarda da yayıyoruz ama her kurultayda işçilerin, çiftçilerin, büyük sanayicilerin, tüccarların ve çarşılarımızın katkılarıyla programımız derinleşiyor, olgunlaşıyor. İşte şu da galiba en son gelen Ümraniye kurultayından bir resim.

Son iki kurultayı, İzmir’i de Ümraniye’yi de özellikle dikkatle izledim. Plan vurgusunun üzerinde çok durdunuz. Plan neden bu kadar önemli? İnsan demek plan demek. İnsanı hayvandan ayıran şey proje ve plandır. Maymunlar dalda buldukları meyveyi yiyor; ama insan ağacı fidan olarak dikiyor, yetiştiriyor, oradan elmayı koparıyor. Buğdayı ekiyor, hayvanı besliyor; etini, sütünü, ürününü alıyor. Bunlar hep planla oluyor. Sebze yetiştirirken plan yapmadan sebze yetiştirebilir misiniz? Ne zaman fideleyeceksiniz, toprağı ne zaman çapalayacaksınız, ne zaman sulayacaksınız? Hepsi plan ve proje. Hükümet ekonomide anlık kararlar alma yolunu tercih ediyor, o yüzden plan konusu dikkat çekici. Kamu ekonomisinin ağırlıklı olduğu ekonomik çözümlerde plan daha önceliklidir. Tabii özel sektör de plan tarafından yönlendirilir. Öyle bir plan yaparsınız ki; kanunlar ve özendirmeler yoluyla özel sektörü de yönlendirirsiniz. Ama esas olarak kamu sektörünün ağır bastığı bir ekonominin tamamen planlı olması gerekir. Biz karma ekonomiyi savunuyoruz; kamunun motor olduğu ve önderlik ettiği bir ekonomiyi savunuyoruz. Özel sektörün inisiyatifine, girişimciliğine ve yaratıcılığına da çok büyük değer veriyoruz. Karma ekonominin planlı bir şekilde yürütülmesi lazım; tarımda, sanayide, ticarette, dış satımda, iç alımda hepsinde plan şart.

İzmir kurultayımızda Sayın Ethem Sancak, bizim o tasarruf, yatırım, istihdam ve hakça bölüşüm şemamıza bakarak programın ana maddeleri hakkında “Burada plan eksik” demişti. Aslında plan hepsinde var ama vurgu önemli. Yeni takvimi arkadaşlarım ekrana getirirse: 17 Haziran 2022 Giresun-Tirebolu, 18 Haziran Edirne-Keşan, 24 Haziran Kayseri-Pınarbaşı, 25 Haziran Rize. Buraya Genel Sekreterimiz Sayın Özgür Bursalı katılıyor. Edirne-Keşan’a Genel Başkan Yardımcımız, eski TBMM Başkan Vekilimiz katılıyor. Hatay-Antakya 2 Temmuz, Gaziantep 3 Temmuz. Üretim kurultayları dur durak bilmiyor. Gaziantep’e de bildiğim kadarıyla Şule Perinçek katılıyor. Bu son takvimle birlikte 103 artı 7, toplam 110 kurultay oluyor.

Siz kaç yıldır üretim devriminden söz ediyorsunuz? Son 6 aydır Türkiye’de herkes “üretim” demeye başladı. Aslında biz 1980 yılında üreticinin “kambur” ilan edilmesiyle birlikte üretim devriminden söz ediyoruz. Turgut Özal, “Çiftçi kamburdur, sanayici kamburdur, kamu iktisadi teşebbüsleri kamburdur, Türk Lirası kamburdur” diyerek üreticiyi yük ilan etti. O zamandan beri “Hayır, üretici baş tacıdır” dedik ve programımızı savunduk. Onun zamanı şimdi geldi. 40 yıl üreticiyi kambur ilan eden bir ekonomik program uygulandı ve şimdi sırtına yük binen üretici, Anadolu’nun her yerinden “yangın var” diye bağırmaya başladı.

Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı seçim süreçlerinin hep çok gergin geçtiği söylenir; suikastlar, şiddet olayları yaşanır. Bu bir yıllık süreçte kaos yaratacak eylemler bekliyor musunuz? Vatan Partisi’nin bu konuda bir uyarısı veya ABD’nin kaos planı çerçevesinde bir vurgusu olabilir mi?

Siz de söylediniz, ABD bu sürece bir kaos planı ile girdi. Dikkat ederseniz Cumhuriyet Halk Partisi yıllardan beri “Bu anayasa gayrimeşrudur” diyor. Bu ne demek? Kaos daveti. “Bu anayasaya göre hükümet olanlar gayrimeşrudur, dolayısıyla bütün icraatları, bütün yargı kararları yasal değildir” demek istiyorlar. “Hapistekilerin kapısını açacağız, 130 bin KHK’lıyı devletin içine tekrar katacağız, 24 bin FETÖ/Gladyo mensubiyeti nedeniyle ordudan atılmış kişiyi, NATO generallerini tekrar getireceğiz” diyorlar. Bu kaos planı değil de nedir?

Toplumda hiç akla gelmeyecek inanılmaz uygulamalarla karşılaşıyoruz. Beşiktaş’ta, Bebek’te, Boğaziçi’nde herkesin gözü önünde insanlar cinsel eylemlerde bulunuyorlar. Ben bunların sadece toplumdaki bozulmayla ilişkili olduğunu düşünmüyorum. Atlantik sisteminin dayatmaları var. Ayrıca kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim’e karşı yapılan saygısızlıklar… Bunlar, normal bir Türk evladının yapacağı şeyler değil. Toplumda infial yaratacak, insanları patlamaya yöneltecek tertipler bunlar. Geçici sığınmacılar konusu da sürekli kaşınıyor. Zafer Partisi Başkanı ortalığa düştü, genç kızlara “Suriyeliler sarkıntılık yaptı mı?” gibi sorular soruyor, “Mancınığı kurup atacağız” diyor. Şöyle bir iklim hazırlanıyor; birçok unsur, Amerika’nın ve İsrail’in kaos planında rol alıyor. Eşcinselliğin propaganda edilmesi de bu planın bir parçası.

Ancak bunların hiçbiri etkili olmayacaktır. Çünkü Türk milletinin çok güçlü bir devlet ve ordu geleneği var. Türkiye’de kaos değil, devrim olur. Kaos yaratan, borçlanma ekonomisiyle Türkiye’yi çürümeye götüren bu sistemi milletimiz kökten reddedecek ve ona üretim devrimiyle yanıt verecektir.

Doğu Akdeniz’e gelince; hükümet sürekli müzakere etme yolunu tercih ediyor ancak Yunanistan bundan kaçıyor. Bir kesim “Bu iş Lozan’la çözüldü, defter kapandı” diyor; bu daha çok CHP çevresi ve medyasındaki bazı uzmanların işlediği bir fikir. Dolayısıyla iki fikir üzerinden yürütülüyor.

Yunanistan diyerek esas tehdidi ıskalıyorsunuz. Oradaki tehdit Yunanistan değil, Amerika Birleşik Devletleri’dir. Televizyonlardaki gevezeliklere dikkat ederseniz ABD’nin üstü örtülüyor. Dedeağaç’tan başlıyor; Kavala, Selanik, Larissa, Stefanoviç, Girit’in güneyi, Kıbrıs’ın güneyi, Suriye ve Irak’ın kuzeyi… Bütün bu üsler Amerika Birleşik Devletleri’ne ait. Yunanistan, Türkiye için bir tehdit oluşturmaz ama Türkiye’nin üzerine salınır, itilir. Birinci Dünya Savaşı’nda İngiliz emperyalizmi bunu yaptı, şimdi Amerika yapıyor. Biz bu haritayı Vatan Partisi olarak kamuoyuna anlattık. Hatta Sayın Cumhurbaşkanımıza da 2-3 metre boyutlarında göndereceğiz diye konuştuk. Mesajımız alındı ve Sayın Cumhurbaşkanımız da bu haritadan söz etmeye başladı.

Bu üsler yalnız Türkiye’yi değil, Rusya’yı, İran’ı ve Suriye’yi de hedef alıyor. Ama öncelikle Türkiye’yi hedef alıyor çünkü Türkiye şu anda Asya’nın koçbaşıdır. Büyük şairimiz ve devrimcimiz Nâzım Hikmet’in “Dört nala gelip uzak Asya’dan” dediği gibi; bugün insanlığın ön cephesinde, Amerika’ya karşı Türkiye, Suriye ile birlikte mücadele ediyor. Silahla Amerika’ya karşı savaşan bir Türkiye, bir de Ukrayna cephesinde Rusya var. Suriye de bu mücadelenin bir parçası.

Hükümetin Suriye politikasındaki gecikmiş adımları bir yana, şu an doğru strateji ve takvimi oluşturabiliyor mu? Bu politikada büyük yanlışlar var. Türkiye, tehditlere karşı kendi öz güçleriyle; ordusuyla, milletin orduyla olan beraberliğiyle ve tüm milli olanaklarıyla karşı koymalıdır. En başta Türk Silahlı Kuvvetleri’ne güveniyoruz. Ancak karşımızdaki kuvvet basit bir yapı değil; Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail var. Bu güçler, namlularını Türkiye’ye çevirerek Doğu Akdeniz’de her yıl “Nemesis” ve “Nabıldina” tatbikatlarını tekrarlıyor ve hedefin Türkiye olduğunu açıkça beyan ediyorlar. Doğu Akdeniz’de Yunanistan’ın ötesinde; Amerika, İsrail ve Yunanistan ittifakıyla karşı karşıyayız. Bu tehdidi dengelemek için dış politikada ve ekonomide Rusya dostluğunu; Suriye, İran ve bölge ülkeleriyle beraberliği kazanmamız şart. Suriye bu anlamda anahtar ülkedir. Suriye, Irak, İran, Azerbaycan ve Rusya hem enerji güvenliğimiz hem de gıda güvenliğimiz için hayati öneme sahip komşularımızdır.

Adalar konusuna gelince; “Lozan’da çözüldü, gerginliği biz çıkarıyoruz” demek yanlıştır. Lozan’da adalar doğrudan Yunanistan’a bırakılmamıştı; İkinci Dünya Savaşı sonrası, Naziler ve faşistler yenilince İtalya’dan alınarak Yunanistan’a verildi. Coğrafi ve tarihsel olarak Anadolu’nun uzantısı olan bu adalar, Türkiye’nin bağımsızlığı ve güvenliği açısından tarihi öneme sahiptir. Yunanistan, Amerika’nın kışkırtmasıyla bu adaları silahlandırarak anlaşmaları çiğnemekte ve tehdidi burnumuzun dibine getirmektedir.

Emekli Büyükelçi Yalım Eralp’in bu konudaki açıklamaları büyük tepki çekti. Cihat Yaycı gibi isimler, bu yaklaşımı vatan hainliğine varan bir çizgide eleştirdi. CHP’li sözcülerin Türkiye’yi “savaş kışkırtıcısı” olarak göstermesi, Yunanistan ve Amerika’nın tezleriyle örtüşen bir tavırdır. Yalım Eralp, Türkiye’yi temsil etmekten ziyade NATO ve Amerika’nın sözcüsü gibi davranmaktadır.

Üsler konusuna gelince; ülkemizdeki Amerikan üslerine karşı verilecek en net cevap, İncirlik ve Kürecik üslerinin derhal kontrol altına alınmasıdır. Cumhurbaşkanımız bu üsleri bir tehdit olarak görüyorsa, yapılması gereken tek şey Türk ordusunun egemenlik hakkını kullanarak buralara el koyması ve Amerikan personelini ülkelerine göndermesidir. Vatan Partisi olarak önerimiz budur.

Ekonomi politikalarında ise iç borçlanma; ancak tasarrufu ve yatırımı büyütmek amacıyla, halkın sırtına yüklenmeden yapılırsa anlamlıdır. Kaynaklar saraylara veya şatafata değil, doğrudan üretime ve istihdama aktarılmalıdır.

Ukrayna meselesinde ise tablo değişiyor. Batı kamuoyunda ve Henry Kissinger gibi isimlerin söylemlerinde Rusya’nın taleplerinin kabul edilmesi gerektiğine dair bir geri çekilme gözlemleniyor. Ukrayna’ya verilen desteğin azalmasıyla birlikte savaşın sonuna yaklaşıldığı görülmektedir.

Son olarak, “Türkiye” ismi ve “Türk” kavramı üzerine süregelen tartışmalara gelirsek; Atatürk, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” demiştir. Coğrafyanın adı Türkiye’dir, cumhuriyetin adı Türkiye Cumhuriyeti’dir. Bu kavramları birbirine karşı konumlandırmak yanlıştır. Türk Hava Yolları markası için de benzer bir yaklaşım sergilenmeli; “Türkiye” ve “Türk” kavramları bir bütün olarak, Atatürk’ün tanımladığı çerçevede doğru yerlerde kullanılmalıdır. Bazen Türk halkı da denebilir. Bunun başka bir anlamı var. Bundan sonra edebiyatta “Türk edebiyatı” demek doğru; çünkü Türkçe ile yapılan bir edebiyattır. Ancak havayolunda, “Türkiye havayolu” ismi Türkiye devletiyle doğrudan bağlantılı değildir. Dolayısıyla “Türkiye Cumhuriyeti” diyoruz, “Türk Cumhuriyeti” demiyoruz. Havayolu devletin havayolu olduğu için, o bakımdan “Türkiye Hava Yolları” bence daha mantıklı. Ama bu tartışmayı kesmek için “Tamam kardeşim, kesin sesinizi, Türk Hava Yolları da denebilir” diyebiliriz. Tabii, gündemden buraya bağlamış olduk; Türk’ten, Türkiye’den, Türkçe’ye geçiyoruz.

Sayın Perinçek, 55. kitabınız “Türkçe Kökler”, geçen ay, yani 15 gün kadar önce Kaynak Yayınları’ndan çıktı. Önemle vurguluyorsunuz: “Türkçenin kökleri” değil, “Türkçe kökler”. İkisinin ayrı ilgi alanı ve çalışma alanı olduğunu söylüyorsunuz. Benim ilk soracağım şey, dikkatimi çekti; aslında daha önceki kitabınız, benim elimdeki geliştirilmiş beşinci baskı olan “Ogdan Ogura” ile devletin oluşması sürecinin Türkçedeki izleri açısından bu kitap akraba, hatta kardeş kitaplar.

Şimdi, “Ogdan Ogura”nın ön sözünden, sizin giriş yazınızdan bir cümle okuyacağım: “Ogdan Oğur’a üzerine çalışmak benim mutluluk kaynağım oldu.” Bunda da benzer bir ibareniz var: “Türk dili üzerine çalışmak, keşifler peşinde koşmak büyük mutluluk kaynağı. Bu sevinci herkesle, aydınlarımızla, dünyanın cümle dil meraklılarıyla paylaşmak istiyor insan.” Sizin kitaplarınızın tamamına yakınını okumuş bir okurunuz olarak, çalışmalarınızın ilk sayfasından itibaren okura bir enerji, bir heyecan geldiğini söyleyebilirim. Burada kendi adınıza “Çok mutlu oluyorum Türkçeyle uğraşırken” diyorsunuz. Çok doğru, hakikaten benim mutluluk kaynağım Türkçe ile ilgilenmek.

Mesela ben devlet teorisi hocasıydım ve bütün ömrümü devlet teorisine verdim. Şimdi, devlet teorisinin dünya tarihindeki en önemli kitaplarından biri olan 11. yüzyılda yazılmış Kutadgu Bilig’i tekrar okumaya başladım. Sabahlara kadar okuyorum ve coşarak okuyorum. Türkçe de bana coşku veriyor. Gerçekten muhteşem, işlenmiş bir dil. Mesela 8. yüzyıl Orhun Yazıtları’na bakıyoruz; bu kadar işlenmiş ve edebi bakımdan bu kadar doğruya çıkmış bir dil olabilir mi?

Hem Orhun Yazıtları’nda hem 11. yüzyılda, 1070’te tamamlanmış Kutadgu Bilig’de, Yusuf Has Hacip’in eserinde, aynı coğrafyada yaşayan Kaşgarlı Mahmut’un Dîvânu Lugati’t-Türk’ünde ve Nizamülmülk’ün Siyasetname’sinde görüyoruz ki 11. yüzyıl Türklerin yalnız edebiyatta, devlet teorisinde değil; aynı zamanda matematikte, fende, hendesede, geometride, mimarlıkta, tıpta ve müzikte de doruğa çıktığı yüzyıllardır. İnsan kendi diliyle aşırı neşir olduğu zaman hakikaten mutluluk duyuyor ve bazı keşifler de o meşguliyet içerisinde yapılıyor. O keşifler insana ayrı bir sevinç veriyor.

Mesela şunu keşfettim: Bizim mastar ekimiz, yani eylem ekimiz olan “-mak/-mek”; yapmak, gitmek, gelmek, koşmak diyoruz ya, bu ek Türkçeye 9. yüzyıldan sonra girmiş. İnsan şaşırıyor; bir dilin temellerinden olan bir eylem eki nasıl 9. yüzyıldan sonra girer? Araştırıyorum, bu bugüne kadar fark edilmemiş. Bu kadar dilcimiz var, “-mek/-mak” ekinin Türkçeye 9. yüzyıldan sonra girdiği fark edilmemiş. Mesela bu benim büyük keşfim. Dünya çapında bir Uygur uzmanı olan profesörle konuştum, o da şaşırdı. “Hakikaten öyle mi?” dedi, araştıralım dedik.

Peki, “-mek/-mak” eki 9. yüzyıldan sonra Türkçeye nasıl girdi? Türkçenin köklerine bakıyoruz; bir “emgek” var, eski Türkçede zahmet anlamına geliyor. Ama sonra bizim Oğuz Türkçesinde “g” sesi düşmüş, “emek” olmuş. Bir de “amranmak” sözcüğü var. Orhun Yazıtları’nda hilebaz anlamına gelen “armakçı” var, orada da bir “mak” var. Ama Türkçede “-mak/-mek” eki yok. Batı dillerine bakıyorsunuz; “makine”, “mekanik”, İngilizcede “make”, Almancada “machen”. O “mek”ten, “mak”tan türeyen mekanizmalar, makinalar var. Oradan sonra bir soru çıkıyor ortaya: Acaba bu “-mek/-mak” eki Türkçeye 10. yüzyılda mı girdi?

Uygur yazıtlarına bakıyoruz, birdenbire 10. yüzyılda Oğuzlarda, Kıpçaklarda bütün Türk dillerinde bu ek fışkırıyor. Peki, bu nereden geldi? İşte kızım Kiraz, Doğu dilleri uzmanı; İpek Yolu ve Soğutça üzerinde çalışıyor. Ona soruyorum; 8. yüzyıl Göktürklerinin Soğutlarla çok yakın ilişkileri var, tüccarlar ve Soğut bilim adamları devlet ricali içinde yer alıyorlar. Bir varsayım ortaya atıyoruz: Acaba bu Doğu İran dillerinden mi girdi? Çünkü “-mek/-mak” Hint-Avrupa dillerinde çok var. Soğutça bütün lügatları, diğer Doğu İran dillerini karıştırıyoruz, orada da “-mek/-mak” yok. Yani bu sorunun cevabı hala önümüzde duruyor.

9. yüzyıldan önceki eylem eki, iş ekiydi. Mesela geliş, gidiş, dönüş; iş ile yapıyoruz eylemi. Veyahut Çağataycada, Kazakçada, Kırgızcada “u” ekiyle yapıyoruz. Ama “-mek/-mak” eki yok. İşte bu tür keşifler insana neşe veriyor, merakı artırıyor. Onun için bu Türkçe ile ilgilenmek benim keyiflerimden diyebilirim.

“Ogdan Ogura” bu alanda tek çalışma. Dünyada Türklerin devlet kurma sürecini böyle monografi olarak inceleyen başka bir kitap yok. Türkçe Kökler ise 19. yüzyıldan beri çalışılmış, Atatürk’ün de ilgi duyduğu bir konu. İsmet Zeki Eyüboğlu’nun “Türkçe Kökler” sözlüğüne baktım, 1200’e yakın kök sayıyor. Atatürk’ün de bu konuda çalışmaları vardı. Van Beri, meşhur Macar Türkolog, Abdülhamit zamanında Orta Asya’yı dolaşıp Türk ve Tatar dillerinin etimolojik sözlüğünü yazdı. Sonra Radloff var, muazzam bir çalışma. Onlar da tabii çok sayıda kök belirlemiş ama kökün tarifi önemli. Benim kitabımda Türkçe kök tarifi; tek heceli, kendi başına bir anlamı olan sözcüklerin temeli.

Mesela “ko” kökünü aldım; kovmak, koşmak, konmak, koymak… Hepsi “ko”, bir yere doğru hareket. Kovuk, kova, kof; içine göçmüş, derinliği olan şeyler. Yani “ko” kökü bir yere doğru hareketi ifade eder. Diyelim “gö” kökü; göğ kökü hem göğe doğru hem yere doğru derinliği, gözü, görmek fiilini, gölü, gökyüzünü ifade eder. Bunlar bir dilin serüvenini anlatıyor. İlk önce belki göğ kavramı çıkmış, arkasına gelen seslerle “gön” yani insanın içi, “gönül” türetilmiş.

Türkçenin diğer dillerden farkı şu: Türkçede kökler sağlam kalmış. Mesela “ko” kökü yerinde duruyor ama Arapçada aldığınız zaman “tekabül”, “mütekabül”, “kabil” gibi kökler karışıyor. Türkçedeki kök olduğu gibi duruyor ve sözcük üretmede çok büyük yetenek ve imkan sunuyor. Kitabın bölümleri 25 kadar kök üstünden gidiyor, bir sözlük niyetim yoktu ama bunları çoğaltacağım; bütün hazırlıklarım, notlarım var. Zaman zaman ekleyerek devam edeceğiz.

Örneğin çok mizahi bir diliniz de var. “Ergenekon’un bir numarasını bulduk” diyerek “bir/bere” kökünden hareket edip “first”e kadar gidiyorsunuz. Bu çok doğurgan bir kök. Birinci şahıs konuşmayı sevmem de, bu kitapta Türkçe ile Batı dilleri arasındaki ilişki ve bağlantıları yazdım. Mesela “bir” kökü; Batı dillerine bakıyoruz: Prens, prensip, premier, prime, primetime… Hepsi “pr” köküyle bağlantılı, hepsi “birinci” manasına geliyor. Bakıyorsunuz Farsçada “pir”, sonra tekrar Türkçeye geliyor.

Peki, bu “pir”in kökü kimde? Acaba Türkçeden mi Batı dillerine gitti? İngilizcede “one”ın birinci karşılığı “first”. Orada da “fir” var, yani bir oraya girmiş. Ama yabancı olarak girmiş çünkü ikiden sonra “two”, “second” diyor; orada bir kuralsızlık var. “Second” Latinceden girmiş. Ama “three”den sonra “third”, “fourth” diye gidiyor. Demek ki “first” İngilizceye bir yerden gelmiş, çünkü “fir” var. Buradan anlıyoruz ki “bir”in kökü, prensin, primin, premierin Türkçeden Latinceye, oradan da bütün Batı dillerine yayıldığını gösteriyor.

Bir de “ön” sözcüğü var. Fransızcada “un”, İngilizcede “one”, Almancada “ein”… Türkçedeki “ön” ile Hint-Avrupa dillerindeki “one”, “ein” sözcükleri arasında bir köken birliği var.

Okul konusuna gelince; “okul” sonradan, Türk Dil Devrimi ile birlikte okumaktan türetilmiş, “okunak”, “okunulan yer” manasında bir sözcüktür. Eski Türkçede olan bir sözcük değil. “Ak” eki Türkçede yer adlarını veya aletleri verir; bıçak, uçak gibi. “Uçak” kelimesi, Türk Dil Devrimi sırasında havaalanı için “uçulan yer” anlamında türetilmiş, sonradan teyyare karşılığına dönüşmüştür.

Vikinglerin tanrısı Odin konusuna gelince; bütün aile Türkçe. Odin’in hiçbir dilde izahı yok. Odin’in adını ancak ateşle, Türkçedeki “od” sözcüğüyle karşılayabiliriz. Odin ailesinde “yurt” var, Odin’in kızı. Tor var, Türk kelimesinin kökeni, bizim “töre” dediğimiz şeyin kökeni. Perun var, hepsi aynı aileden. Per de Türkçede “vurmak” anlamına geliyor. O da “vurucu” bir tanrı. Batı dillerinde “perküsyon” diyoruz ya; Türkçede de per hem “vurmak” hem de “vermek” anlamıyla, perdeden geliyor. Yani sonuç itibarıyla Tanrı ailesi… Hint-Avrupalıların bütün tanrı ailesinin dördünün de adı Türkçe: Odin, Yort, Per ve Thor. Bunlar ne İsveççede, ne Germen dillerinde ne de Rusçada var. Hiçbirinde yok.

Siz bu tespite nasıl ulaştınız peki? Bir yazılma, çizilme hasılası var mı? Şimdi buradan bakıyoruz; mesela Odin… Bu ispat sadece dört tanrı adından ibaret değil. Bizzat İskandinav sagalarında, destanlarında tanrı Odin’in “Türkland”dan (Türk ülkesinden) geldiği söyleniyor. Odin oradan Türkçeyi getirdiğini ve 24 topluluk/boy hâlinde gelerek Fransa’dan İsveç’e kadar kuzeydeki topraklara hakan olarak yerleştiğini anlatıyor. Sonradan biz Odin’i oraya yollamışız gibi oluyor ama biz ona git, orada tanrı ol demedik; o oraya gidip tanrı oluyor. Göğe de yükseltiyorlar Odin’i, fakat kendi destanlarında onun Türk ülkesinden geldiğini söylüyorlar.

İsveççe ile Türkçe arasındaki yoğun ilişki veya İsveçlilerin Türk kökeni konusunda -Türk kökeni demek yanlış olabilir ama- 17-18. yüzyılda yaşamış, İsveç tarihçiliğinin kurucusu kabul edilen Sven Lagerbring’in çok önemli iddiaları var. O, “Bizim atalarımız Türk ülkesinden geldi, destanlarımızda bu söyleniyor” diyor ve İsveççede bulunan çok sayıda Türkçe kökenli sözcüğü sıralayıp bunu o dönemin İsveç Kralı’na takdim ediyor. Siver Lagerbring sıradan bir tarihçi değil, İsveç tarihçiliğinin babasıdır. Biz bunu “Kaynak Yayınları” olarak Abdullah Görgün’ün çevirisiyle kazandırdık, çok kıymetli bir çalışmadır.

Mesela “yer” sözcüğü Türkçede yer, İsveççede “jord”, İngilizcede “earth”, Almancada “Erde” olarak karşımıza çıkıyor. Örtü ile “earth” de birbirini tutuyor. Yani yer sözcüğünün Türkçe ve Avrupa dillerinde aynı kökten olduğu ortaya çıkıyor. Sözcüklerin gidip gelmesi veya Türkçenin yabancı dillere kelime vermesi meselesinde Türkçenin zenginliği aşikâr olsa da bütün diller birbirini etkilemiştir.

Ben dün gece 1933 yılında toplanan Birinci Türk Dil Kurultayı’nın zabıtlarını baştan sona okudum. Oradaki temel eğilim, Türkçenin dünyadaki bütün dillerin anası olduğu yönündeydi. Hem Sami dilleri hem de Hint-Avrupa dilleri Türkçeden türedi görüşü, 1930’larda Türk Dil Kurumu’nun kuruluşu sürecinde resmî görüş hâline gelmişti. Türk Tarih Kurumu’nda da benzer çalışmalar yapılmış; Ahmet Cevat Emre ve Danişment gibi isimler bu konuda önemli kitaplar yazmıştı. Ancak bu görüş bugün abartılı ve doğru kabul edilmiyor. “Türk olduğumuz için her şeyi biz verdik” şeklindeki tek yanlı, milliyetçi bir tutumla bilimden uzaklaşmamalıyız. Tarihi gerçeklere bakarken bilimsel olmak zorundayız. Evet, dillerin kökeninde Türkçenin payı var ama Türkçeye de Çinceden, Moğolcadan veya 9. yüzyıldan sonra başka dillerden geçen kelimeler var. Örneğin, çok Türkçe olduğunu düşündüğümüz “vermek” gibi bazı sözcüklerin dahi kökeninin Moğolca olduğu yönünde görüşler mevcut.

Peki, halk arasında konuşulan o dönem Türkçesinin “en saf” Türkçe olduğu tespiti doğru mu? Tarama Sözlüğü’nü hazırlamak için 1930’larda halkın içine dalıp sözcük toplamışlar; bu muhteşem bir çalışma. Türk halkı, Orta Asya’dan getirdiği sözcükleri sürdürmüş, geliştirmiş ve yeni sözcükler türetmiştir. Mesela Anadolu’da merdivene “ayakcak” denir. Ayak basılan yer manasına gelen bu sözcük, halkın dilinde yaşayan köklü bir örnektir. Atatürk’ün yaptığı en önemli çalışmalardan biri de budur. “Türkçe Kökler” kitabı, dilin hazinesini ve köklerin birbiriyle olan bağını anlamak adına çok önemlidir. Dilin bütün hazinesi tek heceli köklerden türemiştir.

Mesela “kap” kökünü alalım; kap, kapa, kapamak, kapı, kaba, kabuk… Hepsi birbirine benzer anlamlar taşıyor. Bir de “kapmak”, “ısırmak” anlamında başka bir “kap” kökü daha var. Batı dillerindeki “cup” veya “kupa” kelimeleriyle de benzerlik gösteriyor. M.Ö. 3000-4000’lerde, Türkler Hazar’ın doğusunda, Hint-Germenler ise kuzeyinde komşu halklar olarak yaşarken çok önemli kültür ve dil alışverişleri yapmışlar. “Er” kelimesi bile Almancada “er” (o/erkek) olarak geçer. Eros (aşk tanrısı) ile “er” kelimesi arasında da bir bağ kurulabilir. Hatta Kutadgu Bilig’i okurken “kız” kelimesinin 11. yüzyılda “nadir, ender” anlamına da geldiğini keşfettim; bu çok ilginç.

İzleyicilerimizden biri, “Tek heceli sözcükler Asya dillerinde (Çince, Korece, Japonca) de var, bağlantı mümkün mü?” diye sormuş. Aslında bütün dillerin kökeninde tek hecelilik yatıyor. Çince başka bir dil ailesinden gelse de, Korece ve Japonca tıpkı Türkçe gibi bitişken/eklemeli dillerdir. Her hece veya ek, kelimenin anlamını değiştiren bir görev üstlenir. Bu yüzden Türklerin Japonca veya Korece öğrenmesi, Çince öğrenmesinden çok daha kolaydır. Sözcükler süreç içinde birbirine yapışarak “dır/dur” gibi ekleri oluşturmuştur.

Sümercenin Türkçeyle bağlantısına gelince; profesör Osman Nedim Tuna’nın bu konuda çok kıymetli bir çalışması vardır. Sümerce dili doğrudan Türkçe değildir; ancak Sümercede öyle bir Türkçe etkisi vardır ki, ya Sümerlerin içinde Türkçe konuşan bir kabile vardı ya da Sümerlerin komşusu olan Elamların etkisiyle bu kelimeler geçti. Ama Sümercedeki “Dingir” (Tanrı) kelimesi ile Türkçedeki “Tengri” kelimesi arasındaki benzerlik ispatlanmış bir tezdir. Bugün dünyadaki en eski yazılı kaynaklarda “Tanrı” anlamındaki kelimenin kökeni Türkçeye uzanmaktadır. İngilizce, Almanca veya Arapçada “Tengri” gibi köklü bir karşılık yoktur. İskandinavya’nın tanrıçası “Freya” ismi ise üzerinde daha çok araştırma yapılması gereken bir konudur; uydurmamak lazım. Peki, Türkçe neden kendi alfabesini oluşturup koruyamıyor? İstersen bu tanrı sözcüğünün sosyolojisine de biraz değinelim. En eski “tanrı” sözcüğünün Türkçe olmasının sosyolojik ve tarihsel bir temeli var. Şöyle ki; Türkler, atlı çoban kültürünün kurucusu ve bu kültürü icat eden kavimdir. 1930’larda Viyana Okulu’ndaki etnologlar (Mengin, Schmidt, Coppers, Flora gibi dünyanın büyük bilim insanları) bu konuyla ilgilenmişlerdir.

Atlı çoban kültürü, koyun/küçükbaş hayvan besleme kültüründen farklıdır. M.Ö. 3000’li yıllarda, Hazar Denizi’nin doğusunda yaşayan ön Türkler ve onların kuzeydeki komşuları olan Hint-Avrupalılar vardı. 1930’larda Viyana Okulu şu soruyu ortaya attı: Atlı çoban kültürünün ilk mucidi kimdi? Bu bilim insanları Alman olmalarına ve Nazilerle bağları bulunmasına rağmen, ellerindeki tarihsel delilleri (kaplar, kacaklar vb.) inceleyerek şu sonuca vardılar: Atlı çoban kültürünün ilk mucidi Türklerdi ve Hint-Avrupalılar bu kültürü Türklerden aldı.

Tanrı kavramı da burada ortaya çıkıyor. Bahçe kültüründe dar alanları kontrol edersiniz; ancak atı evcilleştirip üzerine bindiğinizde 300 kilometrelik otlakları kontrol etme gücüne sahip olursunuz. Atın üzerine binmek, nükleer silah bulmuş gibi muazzam bir askeri ve örgütlenme kabiliyeti sağlar. İlk devletler de bu atlı çobanların nehir yataklarındaki tarım zenginliklerini ele geçirmesiyle kurulmuştur. Sümerlerde “tingir”, Çincede “Tian” (Tanrı) kelimelerinin görülmesi, bu atlı çobanların göçleriyle bağlantılıdır. Örneğin; M.Ö. 1300’de Çin’de başa geçen Zhou Hanedanı da Türk kökenli bir hanedandır.

Türklerin kökeni konusunda ise tarih boyunca pek çok nazariye ortaya atılmıştır. Türkler tarih boyunca harmanlanan bir kavimdir; ırksal olarak saf olmaları mümkün değildir. Hun Kağan’ı Mete (Modu), M.Ö. 167’de Çin İmparatoru’na yazdığı mektupta 26 ülkeyi alıp halklarını Hun yaptığını belirtir. Modern millet tanımımız da budur; farklı tipte ve kökende insanın bir imparatorluk çatısı altında birleşmesidir. Rus tarihçi Gumilyov’un belirttiği gibi, M.S. 5. yüzyıldan itibaren ticaret yollarına hakim olan Türkler, bu yollar üzerindeki halkları da Türkleştirmişlerdir.

Alfabe konusuna gelince; Orhun Yazıtları’ndan sonra Türkler Uygur alfabesini kullanmış, İslamiyet’e geçişle birlikte ise dönemin çağdaş medeniyeti olan İslam medeniyetinin alfabesini benimsemişlerdir. İlginç bir bilgi olarak; Fatih Sultan Mehmet’in 15. yüzyılda, sarayında Uygurca yazan katiplerinin olduğu ve zafernamelerini bu alfabe ile gönderdiği bilinmektedir.

Günümüzde ortak bir Türkçe üzerine yapılan tartışmalara gelince; bunu zorlamamak lazım. Hayat zaten yavaş yavaş o yöne doğru evriliyor. Türkçenin en gelişmiş lehçesi İstanbul Türkçesidir; ancak Özbekçe ve Azerbaycan Türkçesi de oldukça zengindir. Türk dilinin kimliği, Atatürk’ün gerçekleştirdiği dil devriminden sonra gerçek anlamda bilincine varılmıştır. Türkçeyi tarihsel süreçte Karacaoğlanlar, Pir Sultan Abdallar ve Yunus Emreler gibi halk edebiyatı temsilcileri taşımıştır. Atatürk de dil devrimi sürecinde tekrar bu değerlere yönelmiştir. Dil devrimine kadar geçen 11 yüzyıl boyunca Türkçe acı bir gerçekle karşı karşıyaydı. Ancak bu durum diller arası etkileşimi engellemedi; bugün Farsça ve Türkçe arasında ortak bir müşteri ilişkisinden söz edebiliriz. Türkçe, Farsçadan sözcük aldığı gibi Farsçaya da çok sayıda sözcük vermiştir. Rusya’da yayımlanan, Prof. Dr. Günay Karaağaç’ın “Türkçe Verintiler Sözlüğü” adlı eseri bu konuda çok kıymetlidir, herkese tavsiye ederim. Hatırladığım kadarıyla sırf Sırpçada 7.000, Rumcada 4-5 bin, Ermenice ve Rusçada ise 4.000 civarında Türkçe sözcük bulunmaktadır. Bu durum büyük ölçüde o coğrafyaların yönetilmesinden kaynaklanmaktadır.

Rusçaya olan etki çok belirgindir. Örneğin sonu “-ov” ile biten soyadları; Kerimov, Kuduzov gibi. Buradaki “-ov” veya “-ok”, Türkçedeki “oğul” (o.g.) manasına gelen “ok” köküdür; kan bağını ifade eder. Kuduz da Türkçedir; “Kuduzov” yani “Kuduz” (yiğit) demektir. Dehşetli, yiğit anlamındayken sonradan olumsuz bir anlama evrilmiştir.

Tuncel Bey, Mustafa Celaleddin Paşa’nın Nazım Hikmet ve Ali Fuat Cebesoy’un büyük dedesi olduğu “Eski ve Modern Türkler” adlı kitabından söz edebilir misiniz? Bu eser, Türkçe ve Batı dilleri arasındaki bağlantıları inceleyen, Atatürk’ün de dikkatle okuyup notlar düştüğü çok ilginç bir kaynaktır. Eserin Türkçesini ilk defa Kaynak Yayınları basmıştır. Aslında Polonyalı bir subay olan Mustafa Celaleddin Paşa, Polonya’daki yenilgiden sonra Osmanlı’ya sığınmış, Müslüman olmuş ve savaşlarda hayatını kaybetmiştir. Kitabında, laiklik ve modernleşme gibi kavramları Abdülaziz’e sunduğu arzuhallerde savunan, vizyoner bir şahsiyettir.

Atatürk’ün kitaba düştüğü el yazısı notlar da çok kritiktir. Örneğin “zan etmek” ifadesine ilişkin, “sanmak” kelimesinin kökenine dair heceleyerek düştüğü notlar, dilin özüne ne kadar önem verdiğini gösterir. “San” kelimesi; unvan, şöhret gibi anlamlara gelir. İlginçtir ki, Japoncada da “san” kelimesi, tıpkı bizdeki “bey” gibi bir saygı ifadesi olarak ismin sonuna getirilir.

Osmanlıcaya gelecek olursak; Osmanlıca diye Türkçeden ayrı bir dil yoktur. Osmanlıca, Anadolu’ya gelen Oğuz Türklerinin dilidir; esas yapısı ve grameri Türkçedir. Selçuklu Sarayı’nda Farsça konuşulurken, uç beyliği olan Osmanlılar Türkçeyi yaşatmış ve devlet büyüdükçe Türkçe de güçlenmiştir. Karamanoğlu Mehmet Bey ile başlayan süreç, Selçuklu’nun yıkılışından sonra Türk beyliklerinde Türkçenin yeniden canlanmasını sağlamıştır.

Bilimsel literatürde ise, El-Harezmi, Farabi, İbn-i Sina ve Biruni gibi Türk-İslam alimleri, cebir ve logaritma gibi temel bilimlerin kurucularıdır. Horasan merkezli bu bilim dünyası, dünyanın küresel olduğunu ve güneş sistemini çok önceden hesaplamıştır. Batı’nın “algoritma” dediği terim, aslında El-Harezmi’nin isminin batılı dillerdeki karşılığıdır.

Son olarak isimler meselesine bakarsak; Türkçe isim kültürü, batıdaki gibi kısıtlı bir katalogdan ibaret değildir. Türklerde isim, çoğu zaman kahramanlık ve başarı ile kazanılan bir “san”dır. İlteriş Kağan örneğinde olduğu gibi, yapılan işe göre unvan alınır. Türklerdeki bu isimlendirme geleneği, Çin veya Avrupa’daki sabit isim geleneğinden oldukça farklı, yaşayan ve gelişen bir yapıya sahiptir. Çin’de “su”, “toprak” gibi isimler var. Yani bu durum farklı; başka hiçbir ülkede rastlanmaz. Bizde ise bütün çiçek isimleri (gül, çiçek vb.), kahramanlık isimleri, doğadan gelen isimler (Doğanlar, Toganlar) ve kuş isimleri (Tuğrullar, Sungurlar, Kartallar) kullanılır. Türkçenin duygusal durumları açıklamada dünyadaki en gelişkin ve en elverişli dil olduğu söyleniyor. Bunu tam olarak bilemiyorum ama Türkçe için çok önemli bir unsur var: eylem. Eylem dili, yani eyleme dönük bir dil. İngilizcede “I go” denildiğinde “ben” öznesi başa gelir, “gitmek” eylemi arkasından gelir. Bizde ise eylem daima cümlenin en sonundadır ve bu, dili eylemci kılar. Türkçenin pratik ve eylemci bir dil olduğunu söyleyebiliriz.

O duygusallık meselesine gelince; sanıyorum bütün Doğu dillerinde bu var. Çünkü Doğu halkları daha duygusal oluyor. Sizin kitabınızda da bazı örnekler var. İngilizcenin bazı durumları açıklamak bakımından daha kısıtlı olduğunu görüyoruz. Örneğin “gönül” kelimesinin Batı dillerinde bir karşılığı yok; “kalp” var ama “gönül” yok. Bizde ise hem yürek, hem kalp, hem de gönül var. Mesela “yürek” var diye “kalp” atamazsınız; “kalpsiz” başka, “yüreksiz” başkadır. Yüreksiz korkaktır, kalpsiz merhametsizdir. “Kalp” Arapçadan gelmiş olsa da ondan vazgeçemezsiniz; “kalpsiz”i ne yapacaksınız? “Gönülsüz” de öyle. Gönül, Türkçenin en müthiş kelimesi. “Gön” kökünden geliyor; içle ilgili, gönülden yapılan işlerle ilgili.

Kitabınızda “sevişmek” sözcüğünden örnek veriyorsunuz. Tanışmak, kapışmak, güreşmek gibi… Türkçedeki bütün fiillerin ortasına bir ek koyduğunuzda; küremekten güreşmek, sevmekten sevişmek, kavuşmak, kopuşmak gibi, kelime iki taraflı bir işe dönüşüyor. Bu, dile müthiş bir zenginlik kazandırıyor. Bütün eylemleri adeta ikiye katlıyorsunuz. Örneğin “sevişmek” sözcüğünü Almanca veya İngilizce söylemek istediğinizde üç-dört kelimeyi peş peşe getirmeniz gerekiyor. “Ben Ayşe’yi seviyorum” dediğinizde bu tek taraflı bir eylemdir; ama “Mehmet ile Ayşe sevişiyorlar” dediğinizde, bir ekle çift taraflı bir eyleme dönüşüyor. “Durmak”tan “duruşmak”, “duruşma” gibi.

Profesör Mecit Doğru’dan bir alıntı yapalım: 19. yüzyılda Kırım, Kazan, Dağıstan ve Azerbaycan’da basılan gazete ve kitaplarda İstanbul Türkçesi örnek alınıyordu. Peki, İstanbul Türkçesi, Türkçeyi tamamen temsil eden bir şey mi? Bunun öyle olmadığını söyleyen tezler de var. Bence en gelişmiş Türkçe, İstanbul Türkçesidir. Dil, devletle de gelişiyor. Devletli olan Türkler, yani Oğuzlar, tarih sahnesine biraz geç çıkıyorlar. Selçuklular ve Osmanlılar ile devletlilik Oğuzların eline geçiyor. Anadolu Selçukluları, Büyük Selçuklular, Osmanlılar derken aşağı yukarı dokuz yüzyıllık bir devletli olma tarihi, Arapça ve Farsçadan etkilenmiş olsa da en gelişmiş dili üretiyor. 11. yüzyılda Kaşgarlı Mahmud’un, Yusuf Has Hacib’in yaşadığı coğrafyada da Türkçenin bir yükselişi var; ancak devletlilerin Türkçesi Selçuklu ve Osmanlı coğrafyasında olgunlaşıyor.

Eyüboğlu, İstanbul ağzının Türkçenin yapısına en aykırı ağız olduğunu söylüyor. “Gidiyorum” yerine “gidiyom” denmesi gibi. “Yorum” aslında “yörür”den gelir; “yürümek” ile ilgilidir. Şimdiki zamanı “yürüme” sözcüğüyle, yani bir şeyin devam etmesi mantığıyla kuruyoruz. Türkçenin tadına varabilmek için kökleri bilmek gerekiyor. Türkçeyi öğretmek için de ortaokullarda en önemli ders Türkçe olmalı ve öğretime köklerden başlanmalı. O zaman Türkçenin mantığını ve oturduğu temeli insanımıza öğretmiş olacağız.

Dil, günümüzde internet ve teknolojiyle ciddi yaralar alıyor; yozlaşıyor. “Organize”, “provoke” gibi kelimeler dilimize yerleşiyor. Oysa “organize”nin kökü olan “or”, Türkçede örgütlenmeyle ilgili kavramların köküdür. Hunlardan beri var olan “or” kökü; emir manasında, düzen manasında Batı dillerine de geçmiştir. Bizim öz be öz Türkçemiz varken, Türkçeleşmiş kavramları kullanmak yerine yabancılarını almak doğru değil. Fransızların yaptığı gibi bir Türkçe yasası çıkarabiliriz. Firma adları, marka isimleri Türkçeleşmeli; Türk Dil Kurumu’nun sözlüğünde yer alan kelimeler esas alınmalı.

Son olarak, bu konularda Oktan Oğur’un kitabı ile sizin “Türkçe Kökler” kitabınızın birlikte okunmasını öneririm. Türk devletinin oluşum sürecindeki Türkçenin izleri ve devletin teorisi bu kitaplarda yer alıyor. M.Ö. 5. yüzyıla ait Altın Adam figürü de devletin, altının ve Türk kültürünün sembolüdür. İskitler meselesi, yönetici kabilelerin Türk olduğu ancak geniş bir coğrafyaya yayıldıkları için karmaşık bir yapıya sahip oldukları bir konudur.

Şimdi, Âşık Veysel’in o meşhur şiirini Mazhar-Fuat-Özkan’ın bestesinden dinleyelim.

Paylaş