İzlediğiniz için teşekkür ederim. Merhabalar değerli Ulusal Kanal izleyenleri ve değerli Ulusal Radyo dinleyenleri. Bu hafta da karşınızdayız. Her zaman olduğu gibi Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek’i yeni stüdyomuzda ağırlıyoruz. Hoş geldiniz Sayın Perinçek. Her hafta olduğu gibi daimi sunucumuz, soru sorucumuz Aydınlık Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Sayın İlker Yücel ile birlikte Sayın Perinçek’e sorularımızı yönelteceğiz, kendisi de yanıtlayacak.
Yeni stüdyomuzla ilgili yorumunuzu alabilir miyiz?
“Çok güzel olmuş, güle güle kullanın. Verimli çalışmalar dileriz. Daha geniş, ferah olmuş. Bir de ses yalıtımı yapmışsınız, ellerinize sağlık. Teşekkür ediyoruz.”
Teşekkürler, hemen başlayalım. Siyaset gündemi Türkiye’de çok yoğun. İlk soruyu ben sorayım: Pakistan’da bir ABD darbesi yaşandı meclis üzerinden ve İmran Han hedef alındı. Bu gelişmeleri ve sonrasındaki süreci nasıl değerlendirirsiniz?
“Kazakistan’da, Afganistan’da, Türkiye’de, Suriye’de, Sırbistan’da, Macaristan’da yaşadıklarımızı bu kez Pakistan’da yaşıyoruz. İşte görüyoruz, halk İmran Han’ın yanında. Kitleler kendisini destekliyor; Peşaver’de, İslamabad’da ve diğer kentlerde büyük gösteriler yapılıyor. Beni üzen, Sayın Cumhurbaşkanımızın darbeyle gelen başbakana verdiği mesaj oldu. O mesajda demokrasiden söz ediyor. Demokrasi işte halktır. Pakistan halkı ayakta ve İmran Han’ın yanında. Zaten birkaç ay sonra seçim yapıldığında herkes görecek. Öbür taraf seçimden kaçıyor zaten.
Bizim açımızdan üzücü olan şu: Pakistan gibi çok değerli, çok sadık, vefakar bir dostu Türkiye kaybetme riskiyle karşı karşıya. İstiklal Savaşı yıllarından beri bizimle beraber olmuş, duyguları bizden yana olan bir halkı, dikkatsiz bir tavırla ve aceleci bir şekilde, Batı’dan gelen rüzgarlarla terk ediyorlar. Yanlış bir yönetimi oynuyorlar. Zelenski’nin bir benzerini, yani yeni Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif’i başlarına çıkardılar. Ama 6 ay, 9 ay sonra ne Zelenski kalacak ne Şahbaz Şerif. Türkiye dış politikada yine yanlış bir yol izledi. Pakistan bizim kardeşimizdir.
İmran Han’ın yardımcılarından biri, 4-5 ay önce Ankara’da beni ziyarete gelmişti. Bakanlar Kurulu toplantısını çarşamba günü yapalım diye kararlaştırıyorlar, İmran Han ‘O saatte olmaz’ diyor. ‘Neden?’ diye sorduklarında ‘Çünkü o saatte Ertuğrul Gazi dizisini izliyorum’ yanıtını veriyor. İşte Ertuğrul Gazi dizisini izleyen İmran Han’ı devirip yerine Amerikan dizileri izleyen Şahbaz Şerif’i getirdiler. Ama bu geçici bir şey; Asya yükseliyor. Kitleler İmran Han’ın yanında, karşı taraf ise halkı toplayamıyor. Şahbaz Şerif’in bugünkü konumu, tamamen para gücüyle, İmran Han’ın milletvekillerinden bazılarının satın alınmasıyla gerçekleşti.”
Erken seçim çağrısı da var, değil mi?
“Evet, tabii erken seçime parlamentonun karar vermesi lazım ama bu halk kitlelerinin gösterileri erken seçimi zorlayabilir.”
Sayın Perinçek, iki şeye dikkat çekmek istiyorum. Sayın Devlet Bahçeli’nin bugün grup konuşmasında, sizin az önce çerçevesini çizdiğiniz vurgulara benzer ifadeler kullanıldı. Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Bahçeli arasında dış politikada bazı farklılıklar hissediliyor. Pakistan meselesinde Şahbaz Şerif ile temasa geçilmesini bir devlet refleksi olarak yorumlayamaz mıyız? İkincisi, parlamentodaki dengelerin değişmesiyle İmran Han’ın devrilmesi sürecinde, sizin sıkça vurguladığınız ‘başkanlık sistemi olsaydı böyle ayak oyunları olmazdı’ tezi öne çıkıyor. Buna ne dersiniz?
“Şahbaz Şerif’i tebrik etmesi Sayın Cumhurbaşkanımızın hukuken normal olabilir ama tebrik ederken ‘demokrasi’ vurgusuyla taraf tutması, İslamabad’dan geri dönecek bir politikadır. Türkiye, Pakistan halkını ve gelecekteki hükümetini kaybediyor. Çok büyük yanlış.
Diğer konu ise çok yanlış. Sistemin doğruluğu bunlara göre belirlenmez. Pakistan’da yaşananlar, o meclis içindeki ayak oyunları ve para kullanımıyla oldu. Ancak bu halkı satın almak mümkün değil. Amerika, satın alamayacağı için orada da kaybedecek.
Bu arada izleyicilerimize bilgi verelim; bugün Şahbaz Şerif bir konuşma yaptı ve Batı ile fay hatlarını çatlatmayacaklarını, ABD, AB ve özellikle İngiltere ile samimi ilişkileri devam ettireceklerini vurguladı. Çin’le ilişkileri geliştireceğinden bahsediyor ama İmran Han’ı da Çin’le ilişkileri bozmakla eleştiriyor. İmran Han ise bütün sürece halk hareketiyle yanıt vereceğini ilan etti.”
“İmran Han daha Asyalı, Şahbaz Şerif ise daha Batıcı, yani Atlantikçi. Pakistan’ın Çin ile geleneksel bir dostluğu var. Bu dostluk olmadan Pakistan’ın ayakta kalması kolay değil. Şahbaz Şerif de Çin’e selam yolluyor ama dünya gerçeği görüyor.
Türkiye’de Yeni Şafak gazetesinin Pakistan’la ilgili tavrı çok dikkat çekti. Sadece Sayın Cumhurbaşkanı değil, AK Parti medyası da Atlantik’e yakın olan Şahbaz Şerif’in yanında konumlandı. Hatta İbrahim Karagül, İmran Han’ı destekleyen yazılar yazdığı için Yeni Şafak’tan uzaklaştırıldı. Bu durumun arkasında bazı ekonomik iş birlikleri olduğu Aydınlık Gazetesi’nde yazıldı. Medya patronlarının ticari hayata girmemesi lazım; medya patronu sadece medya işi yapmalı. Ticari alanlara girdiklerinde basını kar amaçları için kullanıyorlar. Maalesef bu grup, Türkiye’nin çıkarlarının karşısında konumlandı.”
Pakistan’da seçim ne zaman yapılır göreceğiz. Ben bu halk hareketinin ülkeyi seçime götüreceği kanısındayım. Amerika, 15-16 Temmuz’da Türkiye’de veya Kazakistan’daki darbe girişimlerinde olduğu gibi burada da başarısızlığa uğrayacak. İmran Han; Türkiye dostu, Çin dostu, Rusya dostu bir lider olarak tekrar iktidara gelecek. 24 Şubat Ukrayna Harekatı öncesinde de Moskova’daydı, yaptırımlara katılmadı, Azerbaycan konusunda yanımızda durdu. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin tanınması konusunda da beklentilerimiz ondan yana.”
Peki, Türkiye’nin bu yanlış adımı ilerideki hükümet ilişkilerini etkilemez mi? Günübirlik hareket etmek, Atlantik’ten esen rüzgarlara göre siyaset belirlemek…
“Bu sadece görmekle ilgili değil, bir tercih meselesi. Hükümetler belli çıkarları temsil eder. Atlantik çıkarlarının etkili olduğunu görüyoruz. ‘Denge siyaseti’ diyorlar; hem Atlantik’i idare edeyim hem Asya ile olayım… Bu siyaset yürümez. Çelişmeler keskinleştiğinde her iki tarafı da idare etmenin şansı yoktur. AK Parti’nin geniş ufuklu olmadığını, strateji kuramadığı için cesur politikalar izleyemediğini görüyoruz.
Örneğin, ‘2023-2053 vizyonu’ açıklıyorlar. Bugün Türkiye çok ciddi sorunlarla karşı karşıyayken 31 yıl sonrasına ilişkin vaatlerde bulunmak, bugünkü gençliği de orta yaşı da ikna etmez. 2053’te kim var, kim yok belli değil. Türkiye’nin bugünkü sorunlarına çözüm üreten bir akıl gerekiyor.” Bugüne ilişkin söylenenler hep “biraz dişinizi sıkın, yarın düzelecek” minvalinde. Evet, biraz sıkıntı çekiyoruz ama… Bir de denge siyasetiyle 2053’e gidilebilir mi Türkiye? Efendim denge siyasetiyle bırakın 2053’ü, 2023’e dahi gidemezsiniz. 2023’e ne kaldı? Bir sene var. Bu denge siyasetinin ömrü 1-2 yıldır, hadi bilemedin üç yıldır. Türkiye denge siyasetiyle devam edemez. Yani onların “denge” dediği siyasetle… Çünkü dünyada artık bir denge yok. Dünyada gittikçe keskinleşen çelişkiler var ve bu çelişkiler sizi belli bir cephede tavır almaya zorluyor. İki tarafı idare ederek bu süreci sürdüremezsiniz; ne İsa’ya ne Musa’ya yar olabilirsiniz.
Bu çizgiyi izledikleri için İstanbul’da masa kurmuş olamazlar mı? Yani Ukrayna ile Rusya’yı görüştürebiliyorlar. Bakın bunlar için “çok övülüyor” deniyor; İstanbul’da masa kurduk, dünya çapında politika izliyoruz falan… Bence bunlar tamamen fiyaka ve gösterişe yönelik şeyler. Yani bunlar, dünya siyasetinde etkili olduğumuzu göstermiyor. Rusya, İstanbul’daki masadan memnun; memnun olur tabii, çünkü silahlı üstünlük onda. O masayı siz İstanbul’da değil, Tokyo’da, Pyongyang’da veya Stockholm’de de kursanız Rusya yine memnun olur. Dolayısıyla “masa kurduk, dış politikada çok etkiliyiz” söylemlerinin boş olduğu kanısındayım. Türkiye’nin her iki savaşan ülkeye kapısını açıp onları bir masaya oturtması bir diplomasi başarısı değil, bence bir göz boyamadır. Etkin bir politika yoktur.
ABD’nin, Türkiye’nin masa kurmasından rahatsız olduğu dillendiriliyor. Tabii ki ABD, AK Parti’nin kendisine daha yakın olmasını ister; ne kadar yaklaşırsa yaklaşsın, daha da yakın olması yönünde baskı yapacaktır. Masa görüşmeleri sırasında Biden bir açıklama yaptı ve “bu görüşmeleri NATO ortaklarımızla birlikte değerlendiriyoruz” dedi. O açıklamada İngiltere, Almanya ve Fransa’yı “NATO ortaklarımız” diyerek konumlandırıyor ama Türkiye ile herhangi bir bilgi alışverişinde bulunmuyor. The Economist de “Cumhurbaşkanı Erdoğan Batı’yı uyutuyor, Rusya ile süreci götürecek planları kapalı kapılar ardında yapıyor” yorumunu yayınladı. Batı’dan bakan bunu böyle tespit edecektir; “aferin, çok iyi yapıyor” demez. Kendisine daha fazla çekmeye çalışacaktır, bu yüzden memnun olmaması çok doğaldır.
Fransa’da da önemli bir seçim oldu. Macron %28, Le Pen %23,3 oy aldı ve seçim ikinci tura kaldı. Fransa’daki Atlantik-Asya çelişmesinde hangi taraf üste kalacak? Aslında Marine Le Pen’in arkasından gelen diğer partilerin oylarını da topladığınızda, Atlantikçi Macron’un karşısında ağır basan tarafın Asya olduğu çok açık. Le Pen, Macaristan’daki Orbán gibi seçimi kazanabilir; 24 Nisan’a kadar daha çok zaman var. Atlantik basını Macron’un kazanması için harekete geçti ancak Le Pen’in akıllı siyaseti, ekonomiye ağırlık vermesi ve dış politikadaki rakiplerinin Rusya/Asya yanlısı olması onun için bir avantaj. Bir de Fransız milletinin gururuna, milli egemenlik ve bağımsızlık gibi geleneklerine sesleniyor.
Le Pen’e “ırkçı, aşırı sağcı” diyorlar. Klasik sağ-sol tarifinde “aşırı sağcı” dedikleri figür aslında solcu bir çizgide; zira Macron “aşırı sağcı” ve Atlantikçi, Le Pen ise değişimden ve yükselen Asya’dan yana. Fransa’da sağı solu belirleyen artık Atlantikçilik ve milliliktir. Le Pen Amerikan emperyalizmini hedef alıyor, Fransız bağımsızlığını ve devrimci geleneklerini dile getiriyor. “Aşırı sağcı” nitelemesi, Komünist veya Sosyalist seçmenin oylarının Le Pen’e gitmesini önlemek için Amerikan propagandasının bir parçasıdır.
Bugün Türkiye’deki Atlantikçi basın satılmış durumdadır. Aydınlık ve Ulusal Kanal gibi birkaç organ dışında, Türkiye’ye yabancı kurumlar basına hakim. Rusya savaşında, Çin konusunda, Pakistan’da İmran Han’a karşı olduğu gibi Fransa’da da Macron’dan yana saf tutuyorlar. Dünyanın her yerinde bu basın Amerikan çıkarlarına göre hareket ediyor. Oysa Türkiye, Amerikan emperyalizmine direnen herkesi dostu olarak görmelidir. Fransa’daki Türkiye kökenli seçmenler, kendi ülkelerinin menfaatlerini düşünerek oylarını Marine Le Pen’e vermelidir.
Atatürk, o yoksul, çoban, fakir Afgan halkıyla beraberdi; Ankara’da hükümet kurduğunda onu ilk tanıyanlar Afganistan ve Sovyet Rusya’ydı. TGB’nin Pakistan’da Taliban temsilcileriyle görüşmesini de çok isabetli buluyorum. Biz parti olarak, Amerikan emperyalizmini yenmiş olanlarla aynı cephedeyiz. Doğu Akdeniz’de de durum aynı; 122 gemiyle Mavi Vatan tatbikatı yapıyoruz. Macron’un Türkiye düşmanlığı belli. Le Pen seçilirse, Fransa’nın Amerika güdümünden çıkması ve NATO’nun askeri kanadından ayrılması Türkiye’yi çok rahatlatacaktır.
Ahmet Hakan’ın bugünkü köşesinde “Orbancı, İmran Hancı, Putinci” diye tarif ettiği kişiler, aslında Avrasyacı ve Türkiye yanlısı olanlardır. Bugün Avrasyacılıkla Türkiyecilik örtüşüyor. Türkiye’nin ekonomi, güvenlik ve dış politikadaki geleceği Avrasya’da konumlanmasını gerektiriyor. Atlantik sisteminin dayatmaları Türkiye’yi 1945’ten bu yana hem ekonomide iflasa hem de güvenlikte parçalanma tehlikesine sürükledi. Ahmet Hakan’ın diğer tasnifleri de doğru; bir yanda küreselci emperyalist uşakları var, diğer yanda ise kafası karışık olanlar. Kendi durumuna gelince; o, hayatı boyunca zikzaklı, git-gelli ve saf değiştiren bir tavır sergilemiştir. Ukrayna meselesinde sonuna kadar çok kesin bir tavır almış; “Amerika’nın yanındayım” diyor. Macaristan’da ise Amerika’ya karşıydı, Ukrayna’ya gelince Amerika’nın yanına geçti. Pakistan meselesine gelince; ikisinin arasında, “ne şiş yansın ne kebap” durumu söz konusu. Bir yandan Amerika’ya kafa tutan İmran Han’dan hoşlanmıyor ama ona tertip yapılmasından da rahatsızlık duyuyor, orada bocalıyor. Macron’u itici buluyor ama “marin” tehlikesine karşı Macroncu. Orada da Amerika’nın yanına geçti.
Yani dikkat ederseniz; bir yerde Amerika’nın yanında, bir yerde Amerika’ya karşı olanların yanında bir bocalama var. Tam bunu soracağım; ideolojik olarak böyle bir kamplaşma kurulur mu? Ya da cepheyi neye göre belirlemek gerekiyor? Bir gazeteci, bir genel yayın yönetmeni ya da bir medya sorumlusu için ölçü ne olmalı? Türkiye’ye göre; yani Türkiye’nin bağımsızlığına, bütünlüğüne, ekonomisinin gelişmesine ve üretim ekonomisini inşa etmesine göre belirlenmeli. Biz Türkiye’nin gazetecisi olduğumuza göre, gazeteciler vatansever olacak. Türkiye halkının refahına ve bağımsız yaşamasına göre cephesini belirleyecek.
Şimdi o açıdan baktığımız zaman; Macaristan’da Orban’ın yanında olmak zorundasınız çünkü Türkiye’nin bağımsızlığı ve refahı, Orban’ın iktidarda kalmasını gerektiriyor. Ukrayna’da Zelenski’ye karşı olmanız gerekirken, Sayın Ahmet Hakan Zelenski’ci. Pakistan’da İmran Han’la birlikte olması lazım; ondan hoşlanmıyor ama ona yapılan tertibe de “kıl oldum” diyor. Macron’u itici buluyor ama yine de Macroncu. Dikkat ederseniz hiçbir konuda net, cesur bir tavır yok; korkak bir profil var. Bu da bir kimlik; “ben şuradayım” diyemiyor. Bakın, dört madde saydık, hiçbirinde net bir tavır yok. Bir tek Zelenski’de net, gerisinde hep oynak, dans ediyor. Bu bir kişilik, bir kimlik beyanı; “ben korkağım, cesur değilim, taraf tutamam” demek.
Fakat bir medya kurumunu yönetiyor. O kurumlar böyle yönetilmez. Sizin gibi birini o kurumların başına getirmezler. Çünkü o kurumların başına; Amerika’nın en büyük düşmanına karşı, Türkiye’nin bağımsızlığını, milletin bütünlüğünü ve üretim ekonomisine geçişi savunan insanların gelmesine hiçbir şekilde izin vermezler. O kurumlar zaten bunun için kurulmuş.
***
Sayın Perinçek, ilk bölüme gelelim. Yanlış hatırlamıyorsam “buz gibi Avrasyacı” diyordunuz ve bir de fotoğraf koymuşlardı. O küpürü ekrana getirebilir miyiz? Burada bir kavram kargaşası var; bunu Sayın Ahmet Hakan için söylemiyorum, o anladığı için öyle tanımlıyor. Hürriyet gazetesindeki görselde avrasyacılık, Türkiye’ciliğin dışında bir şeymiş gibi tarif ediliyor. FETÖ’nün “Avrasya Aksiyon” dergisindeki kapağını hatırlatmak istiyorum; o kapak da sizi hedef almıştı. Bugün de aynı şekilde hedef alıyorlar. Sanki Türkiye Avrasya coğrafyasında değil de bambaşka bir yerlerdeymiş ve biz başka bir strateji savunuyormuşuz gibi bir hava estiriliyor.
Avrasya sadece coğrafi bir kavram değil, bugünün stratejisidir. Emperyalizme karşı bağımsızlıktan yana olan ülkelerin toplamıdır. Bir ülke Avrasya coğrafyasında olup yine de Amerika’nın yanında yer alabilir, böyle örnekler var. Latin Amerika ülkelerindeki anti-emperyalist kongrelerde de bu kavram kullanılıyor. Avrasya, bugünkü anti-emperyalist mücadelenin esas gücüdür. Bugün Türkiye’ci olanlar Avrasyacı olmaya mecburdur; Avrasyacı olmadan hiç kimse Türkiye’ci olamaz. Çünkü Türkiye’nin bağımsızlığını savunmak ve gerçekleştirmek; Amerikan emperyalizminden kurtulmakla, zincirlerimizi kırmakla mümkündür.
Nasıl ki Atatürk, İstiklal Savaşı’nı Sovyet Rusya dostluğu ile yürüttüyse; nasıl ki İttihat ve Terakki yönetimi ülkenin bağımsızlığını Almanya dostluğuyla götürdüyse, bugünkü dünyada da mevzilenme aynıdır. Amerikan emperyalizmi, Türkiye için her alanda; ekonomide, dış politikada ve güvenlikte birinci tehdittir. Dolayısıyla ona karşı cephe tutanlar Rusya, Çin, Pakistan, İran ve diğer Asya ülkeleriyle beraber olmak zorundadır. Avrasyacılık ile Türkiye’cilik arasında kopmaz bir bağ vardır.
Buna genelde şöyle yanıt veriliyor: Bazı köşe yazarları Medvedev’in konuşmasını hatırlatıp, “Büyük Avrasya projesinde Rusya, Ukrayna zaferiyle birlikte daha da ilerleyecek, bu Rusya’nın etki alanını genişletme projesi” diyerek Türkiye siyasetine bir korku pompalıyorlar. Bunun gerçekleşme şansı sıfır. Jeopolitik bilmeyen, güç dengelerini değerlendiremeyen insanlar böyle şeyler söyleyebilir. Rusya ve Türkiye birbirine tahakküm edemez; ne ekonomik ne de askeri güçleri buna elverir. İki ülke de büyük; nüfuslarıyla, tarihleriyle, askeri güçleriyle birbirlerine sarılmak zorundalar. Bunu fark edenler bu ülkeleri yönetebilir. Karlo suikastı veya uçak düşürülmesi gibi sabotajlar, hep bu gerçeğin perdelenmesi içindi. 2030 yılına yönelik projeksiyonlara baktığımızda, Türkiye ekonomisinin Rusya’yı geçtiğini görüyoruz. Ekonomik üstünlüğü olmayan Rusya, Türkiye’yi nasıl tahakküm altına alabilir?
***
Suriye konusuna geçelim. Dışişleri Bakanlığı koridorlarında fısıltıyla konuşulan konular artık yüksek sesle dillendiriliyor. Suriye ile barışma, Mısır, BAE, Suudi Arabistan ve İsrail ile atılan adımların arkasından Suriye ile normalleşme gelir mi?
Dışişleri Bakanlığı koridorlarındaki fısıltıların şu anda bir değeri yok; Beştepe’deki fısıltılar önemli. Türkiye artık bakanlıklardan değil, Cumhurbaşkanlığı sistemindeki atanmışlar grubundan yönetiliyor. “Kabine” ismi bile bir hükümet ağırlığından vazgeçildiğini gösteriyor; “kabin” derken dar, etkisiz bir yer akla geliyor. Ancak şunu söyleyebilirim: Türkiye, Suriye ile beraber hareket etmeye mecburdur. Bu, Allah’ın emridir. Mevcut iktidar ne kadar direnirse dirensin, en sonunda Suriye ile iş birliği yapmak zorunda kalacak.
PKK’yı bitirmek istiyorsak bunu 3 ayda Suriye ile iş birliği yaparak başarırız. PKK teslim olur, beyaz bayrak çeker. Ayrıca Doğu Akdeniz’de Suriye bizim kıyıdaşımızdır. Libya ile yaptığımız anlaşma gibi, Suriye ile de deniz yetki alanları konusunda anlaşırsak; Yunanistan’ın ve Amerika’nın Doğu Akdeniz’deki iddiaları yerle bir olur. Türkiye’deki milyonlarca Suriyeli konuğun vatanlarına dönmesi de ancak bu iş birliği ile kısa sürede gerçekleşir.
Türk Hava Yolları’nın Rus turistleri taşıma kararı da bu çerçevede tarihi bir fırsattır. Türkiye, yaptırımlara karşı bir vaziyet alarak; turizmde, dış ticarette ve İstanbul’u bir finans merkezi haline getirmede büyük adımlar atabilir. Bu, aynı zamanda enerji güvenliği sorununu aşmak için de bir başlangıç olmalıdır. Türkiye’de fiyatların artmasındaki en büyük etken enerjidir. Enerji; gübreye, mazota, sanayide kullanılan elektriğe, su motorunun çalıştırılmasına ve dolayısıyla bütün hayata, hizmet sektörüne yansımaktadır. Bu bakımdan enerji, fiyatların yükselmesinde başlıca etkendir. Ancak biz bu tarihi fırsatı değerlendirirsek, Rusya’ya uygulanan yaptırımlardan yararlanabilir; Rusya’dan ve İran’dan ucuz enerji elde edebiliriz. Bu açıdan, Sayın Cumhurbaşkanımızın geçen hafta İran gezisini iptal etmesi büyük bir talihsizlik olmuştur. İran, Rusya, Azerbaycan, Katar ve Irak ile kurulan dostluk ilişkileri, Türkiye için hayati önemdedir. Bunlar, enerji güvenliğimizi sağladığımız ülkelerdir. Geziye karar verip sonrasında iptal etmek, hiçbir zaman hoş karşılanmaz. Ukrayna’da izlenen politikalar da Türkiye’de fiyatları yükselten politikalardır. Yani domates, biber, patlıcan fiyatlarını yükselten asıl sebep, pahalı enerji politikasıdır; pahalı enerji politikası ise İran ve Rusya’ya gereken komşu dostluğunu göstermemektir.
Rus Tur Operatörleri Birliği, bünyesindeki 7 şirketle Türkiye’ye uçuşların başlayacağını açıkladı. Bu gelişme olumludur. Antalya’da turizm sektörü, özellikle Alanyalı turizmcilerin vurguladığı gibi, Rus turistlerin gelmesine endeksli; “Rus turistler gelmezse burası biter” görüşü oldukça nettir. Tarım üreticileri, turizmciler ve ulaşımcılar, Türkiye’de herkes Rusya ve İran dostluğunun değerini çok iyi bilmektedir. Büyük sanayiciler ve büyük sermaye de Çin dostluğunun değerini çok iyi biliyor.
Geçen hafta Türkiye aslında bir basınç yaşadı. ABD Kongresi’ne ve Dışişleri Bakanlığı’na F-16’ların satılmasıyla ilgili tavsiye mektubu, aslında 17 Mart’ta alınmasına rağmen bu tarihte basına sızdırıldı ve Türkiye ile Amerika arasında yeniden bir iş birliği fırsatı doğduğu iklimi yaratılmaya çalışıldı. Aynı sırada, “darbe meleği” olarak anılan ve sicili oldukça karanlık olan Victoria Nuland Türkiye’ye geldi. Ermenistan’da Türkiye’ye soykırımcı diyen, iç işlerimize karışan bir isim. Aydınlık’ta bu konuyla ilgili geniş haberler verdik. Nuland ile eş zamanlı olarak gelen Ticaret Bakanlığı yetkilileri, “Türkiye, Rus oligarkların güvenli limanı olmamalı” açıklamasını yaptı. Bu açıklama, iki gün önce “Türkiye yaptırımlara katılmıyor, herhangi bir kısıtlamaya gitmeyeceğiz” diyen Dışişleri Bakanımız Sayın Çavuşoğlu’na bir yanıt niteliğindeydi.
İran gezisinin iptal edilmesi gibi gelişmeleri düşündüğümüzde, Türkiye’nin bu basınçtan etkilendiği söylenebilir mi? Ben bunun gelip gitmelerden ziyade, Biden’ın 2020 başından beri ilan ettiği “Tayyip Erdoğan’ı yıkacağız” söylemi ve Rand Corporation raporları ile bağlantılı olduğunu düşünüyorum. Sayın Tayyip Erdoğan’ın Amerika’yı yatıştırmaya, “üzerime gelme” demeye çalıştığı bir siyaset izlediğini yorumluyorum.
Sayın Erdoğan’ın “Rusya-Ukrayna savaşıyla yeni boyutlar kazanarak büyüyen küresel krizi fırsata çevirecek adımlar atıyoruz” ifadesini nasıl hayata geçireceğiz? Vatan Partisi’nin ilan ettiği 9 maddelik politikalarla; Rusya’ya yapılan yaptırımlara karşı net ve cesur tavır alarak enerji güvenliğimizi sağlayacağız. İran’la dostluğu pekiştireceğiz. İstanbul’u bir finans merkezi ve dünya ile Rusya/Çin arasında transit bir hava trafiği merkezi haline getireceğiz. Dış ticarette, Batı’nın Rusya’ya uyguladığı ambargolardan yararlanarak, Türk mallarını Rus piyasasına sokacağız. Savunma sanayisi dahil birçok alanda Rusya ile iş birliği olanaklarını değerlendireceğiz. Bunları yaptığımızda Türkiye ekonomisi büyük bir gelişme kaydeder ve enflasyon düşer. Enflasyonun sebebi, stratejik baktığımızda üretimdeki zaaflardır. Üretimi artırırsanız arz genişler, denge sağlanır ve enflasyon düşer.
Sayın Erdoğan’ın, “Fiyat artışları bizim tek başımıza önleyebileceğimiz bir durum değil” ifadesine gelince; evet, enerji fiyatları belirleyicidir ancak Rusya ve İran’dan ucuz enerji almak elimizdedir. Türkiye şu an bunu uygulamıyor, bu yüzden halk hoşnutsuz ve bu durum 2023 seçimlerini etkiliyor. Yani Sayın Erdoğan önleyebilir aslında ama önleyemiyor. Vatan Partisi hükümette olsaydı enerji fiyatları düşerdi. Enerji güvenliğini sağlamak en önemli ekonomik etkendir.
Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın ihracat genelgesindeki değişikliklerle, Rusya’ya 7 üründe ihracat yasağının kaldırılması ve Türk lirasının kullanılması çok önemli adımlardır. Rusya ile ticaretin ruble ve Türk lirasıyla yapılması, doları devre dışı bırakmamız için gereklidir. Türk Hava Yolları’nın İstanbul Havalimanı’nı transit merkez yapma hamleleri de bu planlamaların bir parçası. Türk şirketlerine yönelik ABD kaynaklı tehditleri göğüslemeden Türkiye ekonomisini gelişme seyri içine sokamazsınız.
Ukrayna’nın Amerikancı kukla yönetimi ve elçisi, Türkiye’nin yaptırımlara uyması konusunda hadsiz açıklamalarda bulunuyor. Önümüzdeki günlerde bu büyükelçinin “persona non grata” (istenmeyen adam) ilan edilip gönderilmesini bir basın toplantısıyla açıklayacağız. Türkiye’nin iç ve dış işlerine karışanlara “Sen kim oluyorsun?” demek gerekir.
Son olarak, iç siyasette tartışılan konuya değinelim. İçişleri Bakanı, 6 partinin oluşturduğu bildirinin bir büyükelçiliğe (AB üyesi olduğu belirtiliyor) götürüldüğünü iddia etti ve Kılıçdaroğlu’na açıklama çağrısında bulundu. Sayın Kılıçdaroğlu ise bu soruyu doğrudan cevaplamak yerine, “Hekimlere havale ediyorum” diyerek konuyu geçiştirdi. Eğer böyle bir görüşme yapılmadıysa, “Yollamadım, bu bir iftiradır” demek yeterlidir. Ancak Kılıçdaroğlu bunu söyleyemiyor, bu da görüşmenin gerçekleştiğini gösteriyor. Almanya Büyükelçiliği iddiaları yalanlasa da Kılıçdaroğlu’nun kendi ağzından bir yalanlama gelmemesi, durumun vahametini ortaya koymaktadır. Bu sorunun cevabını gazeteciler ve siyasiler değil, hekimler verir. Üzülerek söylüyorum ki bu iddiada bulunan Sayın İçişleri Bakanı ayıp ediyor. İçişleri Bakanı, muhakemesi kuvvetli olan bir bakanımızdır; ancak “Onun akıl sağlığında sorun var” diyerek hekimlere havale ediyor. Almanya konusuna gelince, bu durum oldukça şaşırtıcı. Sayın Kılıçdaroğlu ile görüşüldüğü belli ki parti sözcüleri tarafından da ifade edildi. “Hekimlik” meselesi üzerinden yürütülen bu seviyesiz tartışmalar, söyleyecek lafı olmayanların başvurduğu, fikri bakımdan gelişmemiş kişilerin kullandığı düzeysiz bir üsluptur.
Cumhuriyet Halk Partisi, son birkaç yıldır büyükelçiler ve yabancı devlet temsilcileriyle kamuoyunu bilgilendirmeden görüşmeler yapıyor. 2014 yılında ABD Büyükelçisi Ricciardone ile Ankara’da bir otelde yapılan baş başa görüşmeyi başka bir gazeteciden öğrenmiş ve manşetten duyurmuştuk. O dönem dış ilişkiler sorumlusu olan Faruk Loğoğlu’nun bile bu toplantıdan haberi yoktu. Benzer şekilde, Ekrem İmamoğlu’nun İngiltere Büyükelçisi ile görüşmesi, kar krizi sayesinde “bir saatlik öğle yemeği” kılıfıyla kamuoyuna yansımıştı. Bugün ise bir Amerikalı yetkilinin, Türkiye’yi yeniden Batı rotasına sokmak için İmamoğlu ile görüştüklerine dair konuşmasını belgeledik. Bizler de diplomatik görüşmeler yapıyoruz; Rusya, Çin ve İran büyükelçileriyle genel merkezimizde görüşüyoruz ancak biz bu görüşmeleri basına açık, şeffaf bir şekilde gerçekleştiriyoruz.
Almanya meselesine gelince; Kaşif Kozinoğlu’nun vefatından önce Aydınlık Gazetesi’ne gönderdiği el yazısı notlarda, Kemal Kılıçdaroğlu’nun henüz genel başkan değilken Almanya’da Alman dış istihbarat teşkilatı BND mensuplarıyla görüştüğü ifade ediliyor. Kozinoğlu, BND ajanından bizzat öğrendiğini belirterek, Alman Gizli Servisi’nin Kılıçdaroğlu’nun CHP Genel Başkanı olmasını desteklediğini yazıyor. Kozinoğlu, çok karakterli, entelektüel düzeyi yüksek ve Avrasyacı bir Türk subayıydı. Bu mektuplar, onun bize olan güveninin bir ifadesiydi. Kılıçdaroğlu’na buradan bir kez daha soruyorum: BND yetkilileriyle görüştünüz mü? Bu, hekimlere havale edilecek bir konu değil, siyasi bir hesabın konusudur.
Türkiye Liseliler Birliği’nin Disney Plus platformunun LGBT dayatmasına karşı başlattığı çalışmayı destekliyoruz. Türkiye’nin Atlantik sistemine açılan kapılarından gelen bu içeriklere karşı gençlerimiz çok haklı bir müdahale başlatmıştır. Rütük ve TRT’yi bu konuda uyarıyoruz; 15 Nisan’da gençlerimiz bu duruma dikkat çekmek için bir açıklama yapacaklar.
Son olarak, Ethem Sancak’ın AK Parti’den istifası üzerine CHP çevrelerinin ona saldırması oldukça manidardır. AK Parti’yi hedef alan bir partinin, o partiden ayrılan bir isme destek vermesi gerekirken, Sancak’ı hedef almaları CHP’nin asıl düşmanının Amerikan emperyalizmiyle mücadele edenler olduğunu göstermektedir. Demek ki Cumhuriyet Halk Partisi’nin baş düşmanı, Amerikan emperyalizmine karşı kararlı tavır alanlardır. Dolayısıyla baş dostu Amerikan emperyalizmi. Yani Amerikan emperyalizmini savunma mevzisinde tavır alınıyor. Yoksa niye Ethem Sancak’ı vuruyorsun? Ethem Sancak’ın da elinde Kılıçdaroğlu’yla ilgili çok esaslı bilgiler var. İnşallah kendisi açıklar, kamuoyu duyar.
Bu söylediğinizden AK Parti’nin de çıkartması gereken ciddi bir ders var galiba?
Var tabii. AK Parti’nin içindeki “Türkiyecilerin” gittiğini görüp endişe etmesi lazım. AK Parti’den hep Amerikancılar gitti; Abdullah Gül’ler, Davutoğlu’lar, Babacanlar… Şimdi AK Parti’den Türkiye ayrılıyor. AK Parti’deki en Türkiyeci, en Türkiye odaklı kişilik Ethem Sancak, AK Parti’den ayrılıyor. AK Parti’nin burada düşünmesi lazım.
Az önceki konuyla ilgili bir gelişme var, izninizle onu aktarmak isterim. Gençlerin sosyal medyadaki yoğun çalışması sonucu RTÜK’ten aramışlar, bir randevu oluşturmuşlar, görüşecekler. Açıklamayı o yüzden iptal etmişler. Disney’e lisans vermelerini “denetim altına almak için” verdiklerini söylemişler. Ayrıca kamuoyu yaratılmasını çok kıymetli bulduklarını iletmişler gençlere. “Yasal-kültürel düzlemde mücadeleye ilişkin bir dosya hazırlıyoruz RTÜK’e, önümüzdeki günlerdeki randevuda onlara da sunacağız” diye gençler bir not yolladı şimdi. Hepsini tebrik ediyoruz tekrar; sosyal medyadaki çalışmayla sonuç almışlar. Umarız bu propagandayı engelleyecekler. Türkiye Gençlik Birliği’ni ve RTÜK’ü yürekten tebrik ediyoruz; hemen ulaşmışlar gençlere.
Sayın Perinçek, ben az önce söylediğim şeye takıldım. Bu da bakın bir kamu yönetiminin, hepimizin alkışlayacağı bir duyarlılığı. Hemen tavır alıyor, müdahale ediyor. Sayın Sancak’ın elinde CHP’yle değil, Kılıçdaroğlu ile ilgili belgeler, bilgiler var mı?
Belge değil yani, çok önemli; kimsenin inkâr edemeyeceği şeyler. Kendisinden ben duydum, eğer uygun bulursa kendisi açıklar.
Önümüzdeki sorun işte. Var mı bu başlıkla ilgili sorunuz?
İç politikada Mansur Yavaş geçen hafta çok konuşuldu, onu sorularımın arasına yazmıştım. İsterseniz o konuya geçmiş olalım. Sayın Perinçek, geçen hafta ilginç bir olay oldu; Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ, Mansur Yavaş’ın Cumhurbaşkanı adayı olması gerektiğini, partilerin adayının olduğunu açıkladı. Peki niye parti kurmuşlar?
Bu şu demek: Zafer Partisi parti değil. Ümit Özdağ bir parti kurmamış. Çünkü siyasal partiler nasıl tanımlanır ve siyasal parti gerçeği nedir? İktidar için mücadele eden kuruluşlar değil mi siyasi partiler? Diğer bütün derneklerden siyasi partileri ayıran özellik, iktidar mücadelesidir. Eğer başka bir partiden cumhurbaşkanı adayı öneriyorlarsa, o parti değil demektir. Şu olabilir; diyelim ileride iktidar mücadelesinde bir partiyle anlaşabilir, ortaklıklar kurabilir, ortak adaylar belirleyebilir, o ayrı mesele. Ama bir parti kendiliğinden ortaya çıkıp, ortada bir ortaklık falan da yokken başka bir partinin içinden bir kişiyi cumhurbaşkanı adayı gösteriyorsa, o zaman Zafer Partisi diye bir parti yok demektir.
Sayın Ümit Özdağ’ın bu eylemi, Zafer Partisi’nin bir parti olmadığını ve Türkiye’nin yarınında da Zafer Partisi diye bir partinin olmayacağını gösteriyor. Kimi gösterirse göstersin, bir parti “ben Türkiye’yi yöneteceğim” iddiasındadır, partinin tanımı budur. Sonuç itibarıyla kendi partisinden bir aday olması lazım veya başka partilerle anlaşarak aday çıkarması lazım. Ama durduk yerde Cumhuriyet Halk Partisi ile de anlaşma yapmadan, bir ortaklık kurmadan onun içinden bir insanı aday gösteriyor. Demek ki Zafer Partisi parti değil, Ümit Özdağ da bir parti genel başkanı değil.
Bu açıklamayla ilgili emekli generallerden, hani böyle “saygın” diyebileceğim isimlerden “çok mantıklı, çok akıllı bir hamle” yorumları geldi.
Yani onlar da maalesef Atlantik sisteminin içerisinde, hâlâ Atlantik’ten, NATO’dan emekli olmamış generallerimiz var. Bir kısım Atlantikçi generaller cezaevinde, çünkü suç işlediler. Ama suç işlemeyen ama NATO’ya çok bağlı emekli generallerimiz var.
Ve kendisi de aday olmadığını söyledi Mansur Yavaş, neyse onun bir kıymeti yok. Aday olup olmaması ayrı mesele, belki gönlünde adaylık var ama burada garip olan, Sayın Ümit Özdağ’ın bir partisi olduğu halde başka bir partinin üyesini cumhurbaşkanı adayı ilan etmesi. Biz parti değiliz. Zafer Partisi’ne parti diye bakmayın.
Biz de tabii bu tartışmaları Aydınlık’ta, Ulusal Kanal’da çok anlam vermiyoruz ama gelişmeleri veriyoruz izleyicilerimize, okurlarımıza. Ama bir hafta konuşuldu ve sizin bu yaptığınız yorumu bir tane siyasi parti başkanı yapmadı. Her şey normalmiş gibi herkes üzerine senaryo yazıldı. Sabahları kahvaltı yaparken radyoyu açıyoruz; radyoda devamlı Millet İttifakı’nın kimi göstereceği, Mansur Yavaş mı olacak, İmamoğlu mu olacak, Kılıçdaroğlu mu olacak, Meral Akşener mi olacak falan… Devamlı aynı laflar, hiç yeni bir şey yok. Haşim Kılıç ismi de dillendirilmeye başlandı.
Valla ben bunlarla ilgilenmiyorum. Atlantik sisteminin bir adayı olacak. Bu olmuş, şu olmuş, bir fark yok. Sayın İmamoğlu’nu gösterip Mansur Yavaş’ı razı etme planı gibi… Sonuç itibarıyla Atlantik sisteminden bir şahıs aday olacak, hepsi birbirine benziyor. O sistemin adayı olmayı kabul etmek, bir politikacı veya Türk vatandaşı için değerlendirme yapmaya yetecek bir tavırdır.
Geçen hafta sizin Akşener’le ilgili yaptığınız açıklamalar, sicilini açıkladığınız videonuz internette tıklanma rekorları kırıyor. Beş günde bir milyona yakın bir izlenme. O videoyu izleyicilerimize izletelim istiyoruz.
Sayın Perinçek, sizce niye Akşener’le ilgili açıklamanız bu kadar izlendi? Akşener merak mı ediliyor?
Tabii burada hem İYİ Parti tabanı, hem AK Parti tabanı, hem MHP tabanı merak ediyor. MHP’den ayrıldığı için MHP tabanı, lideri olduğu için İYİ Parti tabanı merak ediyor. AK Parti tabanı ise “Biden ittifakının önemli figürü” olduğu için merak ediyor. Ayrıca Sayın Akşener’in konuşmaları da beni hedef alıyor. Bu benim için mutluluk kaynağı ve onurdur. Çünkü eskiden beri, altını çize çize söylüyorum; Türkiye’de Gladio bağlantısı ve cürümleri artık tavan yapmış bir şahsiyettir. Emniyet şeflerini getirdi, emniyet istihbaratının başına koydu; Genelkurmay’ı Amerika hesabına dinletti. Çünkü Türk ordusu ancak Amerika hesabına dinlenir, başka kimse Türk ordusunun içinde ne oluyor diye merak etmez. Bunları yapan bir kılıçtır Meral Akşener.
O zamanlar Mesut Yılmaz başbakandı. 1996 olabilir, Milliyet gazetesinde bir tarihi vardır. Mesut Yılmaz dedi ki: “Bu devletin içinde bunlar casusluk yapıyor.” Meral Akşener’in de fotoğrafı var o manşette. Bizzat başbakan, “Bunlar başka devlet hesabına casusluk yapıyorlar” dedi. Siz söylemeseniz bunlar unutturulacak.
Video hazırsa izleyelim. Bu kaos planı içerisinde Meral Akşener’i nereye oturtmak lazım?
Bir numaralı piyon; Kılıçdaroğlu’ndan da, İmamoğlu’ndan da önde. Türkiye’de bugün bu kaos planının bir numarasıdır. Çünkü mazisi, birikimi, İçişleri Bakanı olduğu zamandan beri devletin içindeki uygulamaları ve şu anda arkasına doğru yığılan Amerika Birleşik Devletleri kuvvetleri ile bu kaos planının Türkiye’deki bir numaralı piyonudur. Biden tayfasının bir numarası. İYİ Parti, önümüzdeki süreçte bu kaos planında daha öne çıkacak.
MHP’yi Amerika niye böldü? Kime böldürdü? İşte bu sebeple böldü. Devlet Bahçeli’nin o tarihi konuşması bir sürecin sonuydu. Milliyetçi olduğu için Devlet Bahçeli Amerika’dan gelen tehdidi görüyor, Yunanistan’ın rolünü görüyor, buna karşı Türkiye’nin nasıl direnebileceğini görüyor ve sonunda “Hodri meydan” diyor.
Amerika, MHP’yi düşman gördüğü için o güçleri kopardı. İki partiye de operasyon yaptı; AK Parti’den sırasıyla Abdullah Gül’ü, Davutoğlu’nu, Babacan’ı kopardı. MHP’den de Meral Akşener önderliğinde FETÖ ve HDP ile dost olacak kuvvetleri kopardı. Öyle mahirane bir operasyon yaptı ki; MHP’den bir gücü alıp PKK’nın yanına koyabilir miydiniz? Sıfır ihtimalle! Ama Meral Akşener önderliğinde getirip CHP’nin, HDP’nin ve PKK’nın yanına koydular.
Bir de Meral Akşener’in geçmişteki FETÖ bağlantıları var. Sabancı’da, İzmit’te açıkça örgütçü olarak; hangi belediye başkanının salonlarında, kimleri Fethullah Gülen’e götürdüğünü biliyorum. O zamanın Türkiye devleti bu marifetleri saptamış. Mesut Yılmaz başbakan olarak, “Devlete savaş açmışlar” diyor. Meral Akşener, Türk Devleti’ne karşı 1997 öncesinde doğrudan faaliyetlere girmiş. Kim polisin, askerin, Genelkurmay’ın içine kulak yerleştirir? CIA’dan başka kim? 1996’da Genelkurmay’ı izlemek için özel bir birim kurulmuştu ve başında Meral Akşener vardı. Bugün de Türkiye’de devlete karşı savaşıyorlar.
Sayın Perinçek, çok kısa bir yorum alalım, reklama gideceğiz.
Kısası uzunu yok, her şey burada söylenmiş. O zamanın Başbakanı Sayın Mesut Yılmaz, Meral Akşener’in casusluk işi yaptığını söylüyor. “Devlete savaş açmışlar ve Genelkurmay’ın içine kulak yerleştirmişler” diyor. Meral Akşener’in bunun hesabını vermesi lazım. Öyle dükkân dolaşmakla olmaz, bunun hesabını verecek.
***
(Reklam sonrası)
Sayın Perinçek, özellikle Akşener’in sicilini açıkladığınız video çok izlendi. Genelkurmay’ı dinlemek, Başbakan/Cumhurbaşkanı olmak isteyen bir hanımefendi için ağır bir durum. Başka bir devlet hesabına çalışmış. Koray Aydın’ın da “FETÖ, Meral Akşener’i finanse ediyor” açıklamasını hatırlıyoruz. Bu artık bir iddiadan öte somut bir durum.
Bunlar yabancı devlet adına Türk devletiyle savaşıyorlar. Milliyet gazetesindeki manşet: “Siyasi Casusluk”. Bu başlığı ben atmıyorum, Milliyet gazetesi atıyor ve o zamanki başbakana dayandırıyor. Meral Akşener’in de birinci sayfada fotoğrafı var. 3 Temmuz 1997… Koskoca bir başbakan sicilini ortaya koyuyor, nasıl altından kalkacak?
Yargılanmadı mı?
Milletvekili olduğu için dokunulmazlığı vardı. O zamanlar FETÖ iktidardaydı, nasıl yargılansın? Tansu Çiller’in de Fethullah Gülen’le çok sık ilişkileri vardı. Meral Akşener nasıl İçişleri Bakanı olur, hangi birikimiyle? Tamamen oraya paraşütle getirilip kondu. Nurettin Veren de zaten tam sizin söylediğiniz gibi açıklamıştı. Yani bizim ona uygun gördüğümüzü ve getirdiğimizi söylemişti. Zaten çok kısa bir süre İçişleri Bakanlığı da yaptı. “Kısa mısa” yani sonuç itibarıyla Fethullah Gülen’in İçişleri Bakanı yapacak kudreti vardı. Kısa dememin sebebi, Türkiye’de sanki devlet yönetme birikimine sahipmiş gibi anlatıldığı için onu da hatırlatma ihtiyacı duymamdır. Ama şimdi paraşütle getirilen adam 10 sene kalsa ne olur? Sonuç itibarıyla. Bir de özellikle İçişleri Bakanı yapılması söz konusu. İçişleri Bakanı yapıldıktan sonra Emniyet İstihbarat’ın başına FETÖ’cüleri koyuyor. “Sen herhangi bir İçişleri Bakanı’na şu adamı, bu adamı koy” demez misin? Mesela Sayın Erol Çakır; eski İstanbul, İzmir, Ankara Valisi ve eski İçişleri Bakanlığı müsteşarı, partimizde genel başkan yardımcılığı yaptı. O zaman sicil veriyor, Ramazan Akyürek’e diyor ki: “Bu FETÖ’cüdür.” İstanbul valisiyken FETÖ’cü olduğuna dair sicil veriyor. Yani kamu idaresi tarafından FETÖ’cü olduğu bilinen insanları Emniyet İstihbarat’ın başına getiriyor Meral Akşener.
Sizin daha önceki bir konuşmanızda Meral Akşener’in kimliğiyle ilgili FETÖ’ye adam kazandıran, örgütçü olduğuna vurgu yapmıştınız. Yani “FETÖ için adam da örgüttür” dediniz. O örgüt açısından durumunu çok… Evet, tabii ki yani o Kocaeli bölgesinde benim bizzat dinlediğim insanlar var. “Beni aldı götürdü, FETÖ ile buluşturdu. Hatta Fethullah Hoca seni zıplatalım, gel” dediğini bizzat söyleyen insanlar var o bölgede. Bir iki insan da değil, bunu söyleyeyim. Herkes biliyor bunu. Evet.
Bu konuyla ilgili bir sorunuz var mı? Yok, bu meseleyi biz zaten yarın manşetten işlemeye devam edeceğiz. Açıklama yapmalarını bekliyoruz. Oradan da Kılıçdaroğlu’nun elçilik meselesinde olduğu gibi herhalde yine bir sessizlikle karşılaşacağız. Takdir sizin etkinizdi ama… Ben buradan Sayın Kılıçdaroğlu’na soruyorum. Kaşif Kozinoğlu gibi devletin üst kademesinde görevler yapmış, ahlaklı, karakterli; Türkiye’nin MİT Asya Dairesi Başkanlığı ve Orta Asya Şefliği görevlerini yapmış bir kimse, el yazısıyla notlar bırakıyor.
Şu da ilginç İlker Bey; o zaman bilgisayar imkânlarımız vardı. Bilgisayarda savunmalarımızı yazabiliyorduk ancak bize haftada iki saat bilgisayar yetkisi vermişlerdi. Mesela gidip orada da bilgisayara yazabilirlerdi. Hayır, el yazısıyla yazdı. Çünkü bilgisayara yazsaydı “Bunu başkasına yazdırdı” diyeceklerdi. El yazısıyla yazarak inkar edilmesini imkansız hale getirdi. Çünkü düşünceli bir insandı Kaşif Kozinoğlu. Bin sayfa kadardı galiba bu notlar. Bin sayfalık ayrıca notlar var, onların da peşindeyiz. Onlar bana ulaşmadı ama okumak isteyenler Kaynak Yayınları’nın yayınladığı kitabı satın alabilirler. Evet, onu gösterelim. Kitabın 28. baskısı mıydı Sayın Perinçek? Valla en son 28-30 civarındaydı. Türkiye’de son 10-15 yılda en çok satan kitaplardan biridir. Öldürülmesi de zaten, “şehit edildi” diyorsunuz. Şehit edildi tabii, ondan en küçük bir şüphemiz yok.
Ona geçmeden bir şey söyleyebilir miyim? Telefona bakma sebebimi açıklamak isterim. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’nın basın sözcüsü Murat Ongun, bugünkü manşetimizi yalanlayan bir açıklama yaptı. “Böyle bir görüşme olmadı” diyor. Biz, ABD Temsilciler Meclisi üyesinin Sayın Kılıçdaroğlu’yla görüştüğünü ve Türkiye’yi Batı rotasına sokmak için temaslarda bulunduğunu manşetimize taşımıştık. Murat Ongun bunun olmadığını iddia ediyor ama birazdan Aydınlık’ın internet sitesine o açıklamanın videosunu yükleyeceğiz. Sayın Ongun, o ABD Temsilciler Meclisi üyesinin açıklamasını yalanlasın bakalım. Şöyle numara yapacaklardır: “Görüştük” diyor ya ABD Temsilciler Meclisi üyesi, “O ben görüştüm” anlamı taşımaz, “Biz Amerikan devleti olarak görüştük” diyor. Onlar da sanıyorum “Hayır, o isimle görüşmedik” diyecekler. Cümlenin bağlamı şu ama: “Türkiye’yi yeniden Batı rotasına sokma” paragrafının içerisinde “görüştük” diyor.
Bir de şunu belirtmeliyim; haberde özellikle şu kısmı çok önemli: “Bu kartı artık ABD kullanmalı. Kozunu kullanmalı.” Bunlar kartlar; yani haberin kartları. Biz bunları siyasi şahsiyetler, Cumhurbaşkanı adayları diye konuşuyoruz. ABD ise “Bunlar benim kartlarım ya, siz neden bahsediyorsunuz? Cumhurbaşkanı adayı yok, ben bunları yönetiyorum” diyor. Akşener’in şu anki siyasi ekibiyle ilgili de birçok tartışma var. Yine suikast iddialarıyla gündeme gelen Müsavat Dervişoğlu… Vallahi İYİ Parti’nin önemli kurucularından biri, bir cenaze töreninde yanıma geldi. Parti’den ayrılmıştı. Beş genel başkan yardımcısını tek tek sıraladı; “Bunların hepsi Amerika ile Atlantik sistemiyle bağlantılı adamlar” dedi. Ben o partinin yönetiminde buna defalarca tanık oldum dedi. Açıkça aynı ekip yönetiyor. Tabii, göreceksiniz, çok daha açıkça konuşacaklar.
Kampanya nasıl gidiyor? Çok güzel gidiyor. Hakikaten bir duygu fırtınası, bir şahlanma var. Müthiş bir heyecan var. 30 milyon hedef koyduk ve onu aşacağımızı görüyoruz. Herkes üzerine düşeni fazlasıyla yerine getiriyor. Mesela daha ikinci gününde, gençlerden 100 bin lira geldi. Otobüs parasından kısarak, öğlen sandviç almaktan vazgeçerek verilen paralar bunlar. Şimdi yarın 100 bin lira daha geliyor. Yani gençlerin kendi arasında 2-3 günde 100 bin, arkasından bir 100 bin Türk lirası daha toplaması heyecan verici. Büyük bağışlardan söz etmiyorum ama herkesin katkısı var. Bina olağanüstü; mimarisi, tarihi değeri…
Kanuni Esasi Kıraathanesi yeniden canlanıyor. Tarihi binaya konanlar bizi bekliyor. Komşu binada Namık Kemaller, Ahmet Mithatlar selam veriyor. İçeride Talat, Enver, Cemal Paşaların sesleri yankılanıyor. Meşrutiyet Caddesi’ne açılan kapıda Hürriyet Devrimi’nin rüzgarları esiyor. Girişte Yenibahçeli Şükrülerin, İsmail Canbulatların, Mustafa Kemallerin coşkusu yükseliyor; Cumhuriyetin ilk adımları atılıyor. Ön masalarda Haldun Tanerlerin, Orhan Kemallerin, Edip Canseverlerin dizeleri duyuluyor. Şimdi tarihi yeniden ayağa kaldırıyoruz. Türk devriminin tarihi karargahını, yükselen Asya çağının üreten Türkiye’sini kurmak için satın alıyoruz. Sen de omuz ver.
Valla bunun üzerine yorum yapmak zor. Sayılan her bir isim Türkiye’nin tarihine damga vurmuş. Kanuni Esasi Kıraathanesi daha sonra diskotek yapıldı ama Türkiye devrimci bir sürece girdi. Bir devrim karargahını diskotek yapan Turgut Özal sürecinden Türkiye çıktı. Şimdi o mekan tekrar bir devrim karargahı haline getiriliyor. Yani Türkiye’nin yakın tarihinin büyük devrimcilerinin buluştuğu, siyaset tartıştıkları o büyük feda mekanı… İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Haldun Taner’ler, Orhan Kemal’ler, Fikret Otyam’lar, Melih Cevdet’ler; hepsi burada buluşmuş. Bina o kadar zarif ki, taş ustaları İstanbul’un en güzel binası olduğunu söylüyor. Hakikaten şiir gibi bir mimarisi var.
En son İzmir’de bakkal dükkanı işleten Ramiz var; onu çok iyi tanırsınız. Onunla röportajı yaptım, kendisiyle telefonda da konuştum. “Bizim aydınlıkçılara altın yüzük nasip olmaz” diyor. “Altın yüzüğümü yapmıştım, şimdi onu bağışlıyorum. Bizim evimizde gümüş yüzükler vardır, altınları kampanyalara veririz” diyor. Banka havalesinde bir not görmüştüm, çok duygulandırdı beni; açıklama kısmına “Vatan borcu” yazmış. Bu ayın sonuna kadar, 29 Nisan’a kadar bu işi bitireceğiz ve tapu muameleleri tamamlanacak.
1995’te buraya geldiğimiz zaman Atatürklerin, Enver Paşaların, Cemal Paşaların o kıraathanede oturduklarını bilmiyorduk. “Kan çeker” derler ya, bizim de kanımız çekmiş. 70’lerin sonunda kıraathaneyi işleten kişinin söyleşisini bulduk Aydınlık’ta. Ercan Dolapçı buldu onu, çok heyecanlı. “Benden sonra ne olacak?” diye hayıflanıyordu. Hiç merak etmesin, yine o eski sahiplerinin, Türk devrimci geleneğinin eline geçti.
Bu bina neredeyse yeniden yapıldı. 70 kamyon moloz çıktı içinden. Çelik kemerler atıldı, zelzelelere dayanıklı hale getirildi. Buralarda fareler, kediler cirit atıyordu. Arif Doğanlar, Halil Alkanlar, Turan Özlüler, Hüseyin Mertler… Geçen Serdar Üsküplü anlattı; Vatan Partisi’ne yeni girdiğimde binaya geldim, bir baktım takım elbiseli adamlar harç taşıyor, meğer il başkanı Turan Özlüymüş, dedi. Bu bir kültürdür. Gelecek kuşaklara emanet edeceğimiz en büyük işimiz budur; fedai ruhu. İşçi Köylü Gazetesi’ni çıkarmak için 160 kişi Kızılay’a gidip kanımızı vermiştik. Kanımızı satıp elde ettiğimiz parayla gazeteyi çıkarmıştık. Öyle bir gelenek. Herkesi bu imeceye katılmaya davet ediyoruz. Önümüzde “Üreticilerin Milli Hükümeti” görevi var. Bu mücadelede bir karargah inşa ediyoruz.
Programın sonuna geldik Sayın Perinçek. Bu haftanın kitabını ve müziğini alalım. Pakistan’ı konuştuk bir hatırayla başlayayım; 1958 yılıydı. Hâlâ arkadaşımdır, hukuk fakültesini beraber bitirdik, Adil Özkol var. Çok kitap okur… Muhammed İkbal’in “Cavitname”sini anıyor; birtakım sözlerini, şiirlerini zikrediyoruz. Muhammed İkbal’in adını ilk kez Ankara’daki Adil Özkol’dan duymuştum; kendisi o kitabı okumuştu. Sanıyorum 1958 veya 1959 yıllarıydı, lise 1 ya da 2. sınıftaydım. O zamanlar İş Bankası Yayınları’ndan çıkan baskısı vardı, belki tekrar bulsak o baskıyı incelemek iyi olurdu.
Muhammed İkbal, Pakistanlıların büyük şairi ve filozofudur. Aydın kafalı, İslami değerlere bağlı bir filozoftu. Hatırladığım kadarıyla şöyle bir dizesi vardı: “Dini Molla, külle fitne-i fesat; dini kafir, fikri içtihat.” Yani mollaların dini fitne ve fesattan ibarettir; ancak mollaların ‘kafir’ dediklerinin dini ise içtihat, yani ceht etmek, mücadele etmek, zahmet çekmek ve fikir üretmektir. İkbal, İslam dünyasının aydın, çok büyük bir filozofudur.
İmran Han’ı incelerken, onun anti-emperyalist tutumu, Ali Şeriati hayranlığı ve mazlumları savunan aydınlara duyduğu yakınlık bizi tekrar Muhammed İkbal’e götürüyor. Hepsinin ortak bir paydası var. Bu sebeple izleyicilerimize özellikle “Cavitname”yi okumalarını öneriyoruz.
Müzik olarak da özel kalem ekibimizden Furkan, Ozan ve Umut arkadaşlarımla Pakistan melodileri üzerine çalıştık. Kaşif Kozünoğlu’nun da bu konuda çalışmaları var, belki ilerleyen günlerde tekrar değiniriz. Pakistan müziği üzerine notlar alırken Nusret Fatih Ali Han’ın “Mest Mest” adlı eserine denk geldik; buna “kavvali” müziği diyorlarmış. “Kavl” yani söz vermekten geliyor, bir nevi deyiş. Pakistan ve Hindistan’da oldukça meşhurmuş.
Buradan Pakistan halkına selam yollayalım. Gazanız mübarek olsun diyoruz. Amerikancıları devirmenizi, Amerika’ya bir ders daha vermenizi bekliyoruz; bunu yapacağınızı da çok iyi biliyoruz. Türkiye’den bütün duygularımız ve umutlarımız sizlerle beraber, ey mübarek Pakistan halkı!
Sayın Perinçek’in bu mesajıyla “Çıkış Yolu” programını tamamlıyoruz değerli izleyenler. Özellikle bu hafta seçtiği, Pakistan’a mesaj gönderdiği o video ve şarkı eşliğinde… İzlediğiniz için teşekkür ederiz.

