Çıkış Yolu • 25.01.2022

Çıkış Yolu • 25.01.2022

M.K.: Efendim merhabalar, mutlu akşamlar. Bir Çıkış Yolu programıyla daha sizlerin karşısındayız. Bu akşam yine programımızın daimi konuğu Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek olacak. Efendim, hoş geldiniz yayınımıza. Teşekkürler. Ayrıca Aydınlık Gazetesi Ankara Temsilcisi Sayın İsmet Özçelik de bizlerle birlikte olacak. Sayın Özçelik, siz de hoş geldiniz efendim.

İsmet Özçelik: Teşekkürler.

M.K.: Değerli izleyenler, Sayın Özçelik’le birlikte sorularımızı yönelteceğiz ve Sayın Doğu Perinçek’ten yanıtları rica edeceğiz. Gündemde birçok başlık var, hiç vakit kaybetmeden hızlı bir şekilde gündeme giriş yapalım.

Metropol Araştırma Şirketi, “Türkiye’nin Nabzı Ocak 2022” ismiyle yeni bir anket yaptı. Bu araştırmada Türkiye’nin dış politikasıyla ilgili sonuçlar var. Türkiye’nin dış ilişkilerinde Rusya ve Çin’e öncelik vermelidir diyenlerin oranı %39,4; Avrupa Birliği ve ABD’ye öncelik verilmeli diyenlerin oranı ise %37,5. Bunun siyasi partilere dağılımı da mevcut. Arkadaşlarımızdan rica edelim, izleyicilerimizin rakamları ve ortaya çıkan tabloyu daha iyi takip edebilmesi için bu verileri ekrana getirelim.

MHP seçmeninin %50,7’si Rusya ve Çin’e öncelik verilmeli derken; CHP seçmeninin %34,4’ü, İYİ Parti seçmeninin %41’i, HDP seçmeninin ise %26’sı Çin ve Rusya öncelikli olsun diyor. Sayın Perinçek, önce toplam sonucu nasıl yorumluyorsunuz, oradan başlayalım. Ardından siyasi partilere göre dağılımı konuşalım.

Doğu Perinçek: Bu veriler, Türkiye’nin Asya’ya doğru yönelişinin tabanda olduğunu ve millete dayandığını gösteriyor. Türkiye 1945’ten bu yana Atlantik sisteminin içindeydi, şimdi ise Türk milleti Asya’ya doğru yönelmiş durumda. %39’luk bir kesim Türkiye çapında Rusya ve Çin ile ilişkileri geliştirelim diyor. %37’lik bir kesim ise Amerika ve Avrupa Birliği ile ilişkilerin öncelikli olmasını savunuyor. Burada Avrupa Birliği, Amerika’nın yanında yer aldığı için Atlantik sistemini temsil eden bir unsur olarak karşımıza çıkıyor.

Türkiye’deki iç cephede vatansever olan kesim Cumhur İttifakı’nda toplanıyor ve dış cephede de Rusya ve Çin’e yöneliyor. Uygur ve Kırım konularındaki yoğun propagandaya rağmen Türk milliyetçisi tabanın Rusya ve Çin’e yönelmesi çok çarpıcı. MHP tabanının %50’sinin, hatta İYİ Parti tabanının %41’inin Rusya ve Çin’e yönelmesi, Türk milliyetçiliğinin “dünya çapında” bir karaktere sahip olduğunu, dar bir şövenizmden uzak olduğunu gösteriyor.

AK Parti ve MHP tabanı Asya’ya yönelirken; CHP, İYİ Parti ve DEVA Partisi Batı’ya yönelik bir tutum sergiliyor. Bu durum, dünya çapındaki saflaşmada CHP ve İYİ Parti’nin gerici kutba bağlı olduğunu ortaya koyuyor. Özellikle DEVA Partisi’nde Rusya ve Çin yanlısı %53’lük oran, Ali Babacan’ın partisindeki Batıcı kimliğe rağmen çok şaşırtıcı.

Türkiye’nin Amerika ile cepheleşmesinde keskinleşme yaşadığımız bir süreçte, önümüzdeki yıl Amerika’ya karşı tavrın daha da yükseleceğini söyleyebiliriz. Bu tablolar, Vatan Partisi’nin Türkiye’de ne kadar etkili olduğunu gösteriyor. Şangay İşbirliği Örgütü’ne katılmayı savunan, Avrasya’da cephe tutan ve emperyalizme karşı en kararlı duruşu alan tek parti Vatan Partisi’dir. Süreç, bizim istediğimiz ve yönlendirdiğimiz yönde gelişiyor.

M.K.: Peki efendim, CHP’nin durumunu nasıl değerlendirirsiniz? 20 sene önce CHP seçmeni böyle mi görüş belirtirdi?

Doğu Perinçek: CHP seçmeni eskiden daha anti-emperyalistti, Amerika ve Avrupa’ya daha mesafeliydi. Ancak CHP yönetimi, kendi Amerika bağımlılığını tabanına da indirmeye çalıştı. Buna rağmen CHP seçmeninin üçte biri (%34) hala Rusya ve Çin ile ilişkileri öncelikli görüyor. Bu tabloda Millet İttifakı’nın, emperyalizm yandaşı bir tabana sahip olduğu görülüyor.

Ayrıca batı medyası ve Türkiye’deki Batı yandaşı medya, Xi Jinping’i, Putin’i ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ı “diktatör” veya “zorba” olarak yaftalayarak hedef alıyor. Ancak halkımız, Amerika’nın PKK’yı desteklediğini, FETÖ’yü koruduğunu görerek kendi tecrübeleriyle bu yönelişleri benimsiyor.

M.K.: Bu anket sonuçlarının medyada yeterince yer bulmamasını neye bağlıyorsunuz?

Doğu Perinçek: Batı taraftarı medya, Türkiye halkının Rusya ve Çin dostluğuna yönelmesini ve Amerika’yı terk etmesini gizlemek istiyor. Eğer anketten Amerika ve Avrupa yanlısı bir sonuç çıksaydı, hepsi manşet yapardı. Bu gerçek, Türkiye’nin geleceği açısından hayati bir konudur. 2015 sonrası Türkiye’nin yaşadığı kırılma ve 2014’te Silivri Duvarı’nın yıkılması, bugün Asya’ya yönelen bu sürecin başlangıcı ve en büyük başarısıdır. Halkımız, yaşadığı tecrübelerle yönünü Doğu’ya çevirmiştir. Ama buna rağmen kendi tabanlarıyla da kavgalılar. İYİ Parti, CHP ve hatta %26 oranında HDP tabanlarında Rusya ve Çin eğilimli bir kitle var. Bu kitleyle önümüzdeki dönemde çelişkileri daha da keskinleşecek. İstatistiklere baktığımızda CHP tabanının %34,4’ü, HDP’nin %26,5’i, İYİ Parti’nin %47’si ve DEVA Partisi’nin %53,1’i bu eğilime sahip. Bu kitle, Türkiye’nin bağımsızlığını ve bütünlüğünü Rusya ve Çin dostluğunda gören, Vatan Partisi’nin potansiyel seçmeni olma niteliği taşıyan bir birikime sahip. Vatan Partisi’nin yükselişinin temel etkenlerinden biri de dış politikadaki bu duruştur.

Anladığım kadarıyla araştırma şirketi her yıl benzer soruları yöneltiyor. 2021 Şubat ayında Rusya ve Çin’e eğilimli olanların oranı yaklaşık %28’miş. Bir yılda 11 puanlık bir yükseliş yaşanmış ki bu, toplamda %30’ların üzerinde bir rakama tekabül ediyor. ABD ile Türkiye arasındaki çelişkiler keskinleştikçe bu süreç önümüzdeki günlerde de devam edecektir.

Bu tablo, AK Parti yönetimi için de çok ciddi bir ihtardır. İktidarın son zamanlardaki bocalayan dış politikası ve Batı ile “normalleşme” çabaları seçmen tarafından onaylanmıyor. İsrail Cumhurbaşkanı ile ilişkiler kurulurken “normalleşme” adı altında asıl öncelik Suriye ile olmalıdır. Seçmen, İsrail ile normalleşmeyi onaylamıyor; Suriye ile normalleşme konusundaki anketlerde ise %75-80 gibi çok yüksek bir oran çıkıyor. Hükümetin açıkladığı yeni dış politika listesinde Ermenistan, İsrail, Libya, Mısır ve Körfez ülkeleri var ama Suriye yok. Oysa öncelikli olarak normalleşilmesi gereken ülke Suriye’dir.

Türkiye, İsrail ile diplomatik ilişkilerini sürdürse dahi bu, dostluk anlamına gelmez. Ancak mevcut “normalleşme” işaretleri kamuoyunu yanıltmaya yöneliktir. İsrail ile ilişkileri düzeltirken, Türkiye’yi bölecek olan “İkinci İsrail” veya “Kürdistan” hedefi hâlâ masadadır. Türkiye, İsrail’den PKK’yı desteklemekten vazgeçmesini talep etmeden gerçek bir normalleşme sağlayamaz. Suriye ile dostluk ise Türkiye için hem terörün bitirilmesi, hem Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanları anlaşması, hem de Rusya, İran ve Çin ile güvene dayalı ilişkilerin geliştirilmesi için anahtar niteliğindedir.

İsrail’e atılan her adım Amerika’ya atılan bir adımdır. Türkiye’nin asıl yönü Asya’dır; ancak hükümetin zaman zaman Batı’ya yönelmesi sağlıklı bir tutum değildir. Türkiye’nin menfaatleri, ekonomisini geliştirmesi ve güvenlik sorunlarını çözmesi Asya’da ve Batı Asya’da çözülmelidir.

Son dönemde yaşanan enerji kesintileri, sanayicilerimiz için büyük bir sorun haline geldi. Üretim kapasitemiz düşüyor ve fabrikalarımız çalışamıyor. Bu enerji krizinin çözümü; İran, Irak, Azerbaycan ve Rusya ile kurulacak sağlıklı ve dostane ilişkilerden geçer. İran’dan daha ucuz enerji ithal edilmesi ve Rusya ile Ukrayna meselesinde Amerika’nın yanında yer almayarak Türkiye’nin çıkarlarının gözetilmesi gerekmektedir.

Rusya ve Ukrayna krizinde Türkiye, NATO’nun doğuya doğru genişlemesinin bir tehdit olduğunu görmelidir. Ege’den başlayıp Karadeniz’e uzanan Amerikan üsleri doğrudan Türkiye’yi hedef almaktadır. Bu noktada Rusya ile Türkiye’nin menfaatleri ortaktır. Hırvatistan’ın NATO’dan askerlerini çekme kararı ve Macron’un Rusya’ya bağımlılık vurgusu, NATO’nun zayıfladığının ve Amerika’nın yalnız kaldığının işaretleridir. Bu ortamda Amerika, Ukrayna üzerinden bir operasyon yapma noktasında ciddi zorluklar yaşayacaktır. Ama Rusya; orası sınır, zaten Rusya sınırı. Yani Rusya sınırında olayın yaşanması, Amerika açısından çok olumsuz bir durum ifade ediyor. Amerika ile Rusya’yı kıyaslarken mevcut güçleri dışında anlaşmazlık olan coğrafyayı hesaba katmak lazım. O coğrafya Rusya’nın sınırı ama Amerika’ya çok uzak; deplasmanda. Bir de şu var: Amerika’nın takımına 6 kişi dönerken, Rusya 11 kişi oldu. Hakem de Rusya’dan.

(Reklam arası verilir.)

Değerli izleyenler, “Çıkış Yolu” programına kaldığımız yerden devam ediyoruz. Programımızın bu bölümünde konuğumuz; Yozgat’tan Ankara’ya gelen Ziraat Mühendisi Sayın Deniz Altıntay. Efendim, hoş geldiniz.

— Hoş bulduk, teşekkür ederim.

— Biz teşekkür ederiz. Değerli izleyenler, Deniz Bey ile şeker pancarı üretimindeki sorunları ve çözüm önerilerini konuşacağız. Tarımda yaşanan bazı durumları değerlendireceğiz. Ayrıca Vatan Partisi’nin sorunlara dair çözüm önerilerini de Sayın Perinçek’ten dinleyeceğiz. Deniz Bey, ilk etapta sizden dinleyelim. Şeker pancarı üretiminde yeni bir sezon da arkada kalmak üzere hatta. Ancak zaman zaman “şeker bulunamadığı” tartışmaları yaşandı. Şeker üreticisi hangi sorunları yaşıyor ve bu sorunlara dair bakış açınız nedir?

— Öncelikle şeker pancarı nedir, şeker fabrikaları nedir? Bunu çok iyi kavramamız gerekiyor. Şeker fabrikaları, Cumhuriyet’le beraber kurulmuş; sadece ekonomiye ve üretime değil, Türkiye’nin kültürüne, yaşantısına ve sporuna ciddi katkıları olan kurumlardır. Şeker pancarı, yaklaşık 3 milyon kişiyi ekonomik olarak ilgilendiren bir tarım ürünüdür. En önemli sorun ise maliyet. Çiftçinin tüm girdisi dövize endeksli; gübresi, tohumu dövize bağlı. Pancar tohumu 8 kat, gübre 4 kat, mazot 3,5 kat arttı. Peki çiftçinin mahsulü neyle belirleniyor? Türk lirasıyla. Ton başına 800 lira fiyat açıkladılar. Bu, 13 ay sonra ödenecek bir para. Bugün enflasyon %40; yani 13 ay sonra bu paranın değeri otomatik olarak 550-600 liraya düşüyor.

Çiftçi önünü görmezse “Şeker pancarı ekmeyeceğim” diyor. Şeker pancarı ekim mevsimi Nisan ayıdır. Şu an Türkiye’de tarımda anormal bir boşluk var. İnsanlar tarlalarını sürmüş; ayçiçeği mi ekecek, şeker pancarı mı ekecek karar veremiyor. Bir dekar şeker pancarının maliyeti 900 lira civarındayken, açıklanan rakam 800 lira. Eğer elektriğe, gübreye zam gelirse çiftçi bunun altından hiç kalkamaz.

Bunun dışında görünmeyen başka sorunlar da var. Sulamaların pek çoğu derin kuyuyla yapılıyor; bir arıza olduğu anda Temmuz-Ağustos aylarında su gidiyor. Yeraltı suları kullanılıyor. Türkiye’de 10 senedir şeker fabrikaları zarar ettiriliyor. Sektörü devlet şeker fabrikaları belirliyor, kooperatif şeker fabrikaları ise işine geldiği şekilde davranıyor. Devlet, şeker fabrikalarında vadeli ve iskontolu şeker satıyor; bu da şeker fiyatını baskılıyor. Fiyat baskılanınca çiftçi 10 senedir direniyor ama artık mecali kalmadı.

Çiftçi pancar ekmeyi bırakırsa bu fabrikalar hurda niyetine satılacak. Türkiye’nin tekelden kaybı senelik 5 milyar dolardır. 20 milyar dolarlık alkol ve tütün piyasasını Philip Morris’e hediye ettik. Şeker fabrikaları da ne yazık ki tütünle aynı süreci yaşıyor. Eğer şeker pancarı biterse, Türkiye şeker piyasası İngiliz kamış şekeri şirketlerine ve Bursa Karacabey’deki Cargill’e muhtaç kalacak. Çocuklarımız glikoz şuruplu bir piyasaya teslim edilecek. İleride buna harcayacağımız sağlık giderleri, şeker pancarına vermediğimiz fiyatın çok daha fazlası olarak bize dönecek. Şeker 15 lira olsun, kimse gocunmasın; bu milli üretimdir.

Toprak Mahsulleri Ofisi’nin (TMO) işlevsizleştirilmesi sebebiyle bugün buğday piyasası özel sektöre bırakıldı. TMO’nun deposunda olsaydı ekmeği 1,5 liraya yiyorduk. Devlet gıda güvenliğini özelleştiremez. Gıda güvenliğini özelleştiremezseniz, stratejik ürünlerinizi teslim edemezsiniz. Önümüzdeki sene yetkililer doğru tedbirleri almaz ise Türkiye gıda krizine bağlı bir kaos yaşayacak.

24 Ocak 1980 kararlarından sonra Türk köylüsü üretimden uzaklaştırılmış, şehirlere zorunlu göçle (tehcirle) gönderilmiştir. Kır-kent nüfusu %50-50 iken bugün %85 kentlerde, %15 kırda yaşıyor. Bu, İstanbul’a 4 gün gıda gitmezse iç savaş çıkar demektir. Çiftçi ürününün %80’ini gübre atmadan ekti. Verim düşüklüğü kaçınılmaz. Çözüm önerisi çok basit; yeter ki akıl, bilim ve vatanseverlik olsun.

Birincisi; Etibank derhal devletleştirilmeli, çiftçiye gübre desteği sağlanmalı. İkincisi; Devlet Planlama Teşkilatı, Türkiye’nin ihtiyacını belirlemeli. Üçüncüsü; çiftçinin elektrik ve yakıtından vergi alınmamalı. Dördüncüsü; tohum üretimi devletleştirilmeli. Beşincisi; çiftçinin ve esnafın Bağ-Kur primlerini devlet karşılamalı.

Entegre tesisler kurulmalı. 32 şeker fabrikası bölgesinde hayvan çiftlikleri, biyogaz tesisleri, süt işleme ve yem fabrikalarıyla bu kurumlar güçlendirilmeli. Yönetimde akıl ve bilim yerine kısa vadeli siyasi hamleler ön plana çıktığı için koskoca Kayseri Şeker Fabrikası gibi kurumlar zarar eder hale getirildi. Çiftçi ve fabrika birlikte yaşatılmalı; yönetimler kendi koltuklarını koruma derdinden vazgeçip milli üretimi esas almalıdır. İşçi ne olacak? Siz eğer akılla, bilimle, zekayla, vatanseverlikle fabrika yönetmiyorsanız bu fabrika batar. Bugün Kayseri Şeker’in 2 milyarın üstünde borcu var, değil mi? Evet, borcu var. Bugün Kayseri Şeker fabrikası çiftçinin malıdır, öz malıdır.

İzleyenlerden tekrar özür diliyoruz. Affınıza sığınıyoruz ve programımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz. Deniz Bey, yine sözünüz kesildi, buyurun efendim.

Şimdi şeker fabrikalarında üretilen mamullerin hepsi ortalama iki buçuk kat zamlandı. Peki, bu süreçte mesela pancar eylül ayında sökülür, aralığın 15’ine kadar fabrikaya teslim edilir. Şimdi fabrikaların şöyle bir savunması var: “Biz de size verdiğimiz gübreye fark istemiyoruz, ilaca fark istemiyoruz, tohuma fark istemiyoruz.” Ben bunların hepsinin hesabını yaptım; ton başı 100 lira fark ediyor. Bugün siz 420 lira verdiyseniz, tona sadece 100 lira maliyet biniyor. Çiftçi sizden gelen 2,5 kat zammın hepsini talep etmiyor zaten; çiftçi sadece bir nefes almak istiyor. Sizden istediği ton başı 150-200 lira para. Şimdi iki buçuk kat zam gelmiş, şeker zaten çiftçinin. Bu, Türkiye’de de böyle. Burada çiftçiye bir fark ödemek zorundasınız. Yani bu bir istek, talep ya da bir himmet değil. Bu mal çiftçininse ve siz hala pancar parasını ödemediyseniz –ki Türkiye’nin hiçbir yerinde ödenmedi– bu çiftçiye yansıtılmak zorunda. Bunu çiftçiye yansıtmayanlar, yönettikleri fabrikaya düşmandır. Bu çok açık. Şekere gelen zammı çiftçiye yansıtmayan yöneticiler veya Tarım Bakanı veya her kimse sorumlusu, şeker fabrikalarına düşmandır. Çünkü o fabrikalar pancar bulamazsa kapanır, hurda niyetine satılır. Ki bunun örneği çoktur. Çiftçi acı-zulüm, ekecek bir şey bulur tarlasına; pancar ekmez, “lanet olsun” der, buğday eker, arpa eker. Ama siz pancar bulamazsanız binlerce işçi aç kalır, sanayi sektörü sekteye uğrar, nakliye sektörü sekteye uğrar. Aslında pancara zam vermemekle bu insanların hepsinin evine götürdüğü bir lokma ekmekten pay alıyorsunuz. Kimse size “İki buçuk kat gelen zammın hepsini verin” demiyor. Bu insanlar ne istiyor? “Bir nefes alalım, önümüzü görelim.” Bu daha önemli. Bugün pancar fiyatı 1200 lira olmalı ve günün şartlarına göre güncellenmeli.

Bakın Sayın Perinçek, bu ülkede üretilen hiçbir şey pahalı değildir. Bugün biz tekeri sattık, sigarayı alıyoruz; bakkala veriyoruz, bakkal da parayı Philip Morris’e veriyor. O para nereye gidiyor? Amerika’ya. Bugün şekeri alıyoruz, pancarı alıyoruz; bu para Türkiye’de 16 kere el değiştiriyor, her birinden devlet vergi alıyor. Zaten maliyeti devlete neredeyse bedavaya geliyor; bir sene sonunda aldığı vergileri hesaplarsa zaten maliyeti sıfırlanıyor. O bakımdan milli isek, yerli isek; yerli ve milli olan şeker pancarına ve şeker fabrikalarına sahip çıkmak herkesin boynunun borcudur. Şeker fabrikaları Atatürk demektir, vatan demektir. Bugün çoluğunuza, çocuğunuza glikoz şurubu yedirmek istemiyorsanız şeker fabrikalarına sahip çıkacaksınız. Ben aynı zamanda gıdacıyım; glikoz şurubu çok lanet bir şeydir. Yersiniz, dil tadı alır, beyne iletir; beyin pankreasa emir verir, “insülin salgıla” der. İnsülin çıkar, sakarozu çözebilir ama glikoz şurubunu çözemez. Gider vücudun başka bir yerinde şeker toplar, bu sefer siz tekrar şeker yeme ihtiyacı hissedersiniz. O glikoz şurubu gider vücudunuzda başka bir yerde sinsi sinsi bekler, pankreası yorarsınız. Yani bunun açacağı sağlık sorunları çok daha büyüktür.

Türkiye’de tarım için en önemli şey planlamadır. Çiftçi ürününü ederinden satarsa zaten hiçbir şeye ihtiyacı kalmaz. İkincisi, derhal tasarrufa gidilmeli. Ulaştırma ihaleleri iptal edilebilir; bu ülkenin havaalanına değil, aç insanlarını doyurmaya, gıdayı güvence altına almaya ihtiyacı var. Antalya’ya, Yozgat’a, Kütahya’ya ikinci havaalanları yapıldı. Buralardan ulaştırma ihaleleri iptal edilir, çiftçiye gübre sübvansiyonu sağlanır. Ziraat odaları ve ilçe tarım müdürlükleri devreye sokularak çiftçinin mazotu, gübresi sübvanse edilebilir. Bugün 170 milyar liralık bir yardım bütçesi var. Bu tasarruf yapılıp derhal, bugün buğdayın atılamayan gübresi ilkbaharda telafi edilebilir; amino asit, hümik asit, yaprak gübresi takviyesi yapılabilir. Bunlar yapılmazsa Türkiye bir gıda krizine gidiyor.

Yönetenler de muhalefet de cesur olmalı. Bu ülke bizim. Arayın pancar şefinizi, çavuşunuzu, yöneticinizi; “Benim hakkımı ver” deyin. Bu sizin hakkınız.

(Deniz Bey’in konuşmasının ardından diğer konukların değerlendirmeleri ve Mali ile ilgili konferans bölümü orijinal akışa uygun şekilde devam eder.)

Sayın Perinçek, yayınımıza hoş geldiniz. Konferans nasıl geçti? Sayın Mali Bakan hangi vurguları yaptı?

Konferans dün gerçekleşti; başlığı “Yaptırımların ve Çok Kutupluluğun Kavşağında Mali” idi. Mali Yeniden Kuruluş Bakanı İbrahim İkasa Mayiga ve Vatan Partisi Genel Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Semih Koray katıldılar. Konuşmacılar Mali’ye yönelik yaptırımları, Mali’nin Türkiye ile iş birliğini ve Afrika’daki sömürgecilik karşıtı hareketin geleceğini ele aldılar. 9 Ocak’ta ECOWAS tarafından Mali’ye uygulanan yaptırım kararının arkasında esas olarak Fransa bulunmaktaydı. Bakan Mayiga, 2012’den başlayan süreci işaret etti; NATO ve Fransa’nın müdahalesiyle bölgede büyük bir güvenlik zafiyeti oluştuğunu, cihatçı ve yobaz grupların istikrarı bozduğunu belirtti. Fransa’nın bu terörü bahane ederek ülkeyi on senedir kontrol altında tuttuğunu, Mali silahlı kuvvetlerinin Fransız izni olmadan hareket edemez hale getirildiğini vurguladı.

Ancak halk ve ordu birlikteliğiyle yeni bir bağımsızlık mücadelesinin başladığını ifade etti. Bakan, özellikle Mustafa Kemal Atatürk’ün bağımsızlık mücadelesine ve mirasına atıf yaptı. Türkiye’nin mevcut bağımsızlıkçı politikalarına olumlu yaklaştıklarını belirtti. “Dostumuz Türkiye’dir, Rusya’dır, Çin’dir; dünyanın Fransız egemenliğinde olmayan bütün ülkeleri bizim dostumuzdur” vurgusunu yaptı. Rusya ile askeri iş birliklerinin kendi egemen kararları olduğunu ve buna karşı çıkan Batı emperyalizmine karşı durduklarını ifade etti. Rusya bizim egemenliğimize saygı gösteriyor dedi. “Bizim onlardan tedarik ettiğimiz silahları, mühimmatları ve teknik gereçleri bize göstermek ve öğretmek için eğitmenler gönderiyorlar” ifadelerini kullandı. Sahada asla Rus askerlerinin olmadığını, cephede sadece Malililerin terörizme karşı savaştığını belirtti. Oysa Fransız ordusu, ülkenin her noktasını ele geçirmişti. Sahada da onlar bulunuyordu ve onların izni olmadan hiçbir yerde adım atmak mümkün değildi.

Bununla birlikte, Çin ile olan ilişkilerin önemine de işaret etti. Hem Birleşmiş Milletler’de hem de Mali’nin kalkınmasında ve altyapısının oluşturulmasında Çin’in çok büyük desteklerinin görüldüğünü söyledi. Dolayısıyla Mali’nin, Fransız yaptırımları karşısında Türkiye, Rusya ve Çin ile iş birliği yaparak bu engelleri aşacağını ve egemenliğinden asla taviz vermeyeceğini ifade etti.

Bu noktada Sayın Semih Koray’ın yaptığı konuşma da oldukça önemliydi. Bakan, Koray’ın cümlelerine ve fikirlerine birçok kez atıfta bulundu. Sayın Koray, Mali’nin ve diğer Afrika ülkelerinin karşı karşıya olduğu sorunların temel kaynağının, Fransa’nın Atlantik sistemi tarafından desteklenen “yeni sömürgecilik” olduğunu vurguladı. Silahlı tehditlerin ancak silahlı kuvvetlerle aşılabileceğini belirten Koray, Mali’nin vatansever ordusunun 18 Ağustos 2020 tarihinde milletin desteğiyle yönetime geldiğini, “Amerikancı ve Batıcı” iktidarı yıktığını ve bu süreci desteklediklerini dile getirdi. Ayrıca Mali’deki ordu-halk ittifakına dikkat çekerek, bu mücadelenin sadece Mali’yi değil, bütün dünyayı hedef aldığını söyledi.

Koray, konuşmasında Türkiye ile Mali’nin aynı safta bulunduğunu ve her iki ülkenin de benzer tehditlerle karşı karşıya olduğunu belirtti. Ayrılıkçı ve yobaz terör örgütleriyle, onların arkasındaki emperyalist güçlere karşı mücadele edildiğini; ancak her iki ülkenin de bu emperyalist boyunduruğu aşabilecek büyük bir ittifak potansiyeline sahip olduğunu ifade etti.

Bu konferans çevrim içi yapıldı ve Mali Yeniden Kuruluş Bakanı Sayın İbrahim İkasa Mayga katıldı. Ayrıntıları Vatan Partisi Genel Başkan Yardımcısı Sayın Semih Koray ve Moskova Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Mehmet Perinçek’ten dinledik. Sayın Perinçek’e ve dünyanın dört bir yanını aydınlatan, yabancı dillerde yayın yapan United World International Data (UWIData) platformuna teşekkür ediyoruz.

Mali, Afrika’nın ön cephesidir çünkü bugün Atlantik güçlerine ve Fransız emperyalizmine karşı silahla mücadele etmektedir. Mali’de bağımsızlığı savunan, halkıyla bütünleşmiş yeni bir hükümet kuruldu ve devlet yeniden örgütleniyor. Sayın Bakan, bu yeniden örgütlenme sürecinin başında yer alan, başbakandan sonraki en önemli şahsiyettir. Vatan Partisi ile Mali yönetimi arasında çok güzel ilişkiler gelişiyor; hatta Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) tanınması için de görüşmeler yapıyoruz. Biz vatanımızın bağımsızlığı için mücadele ediyorsak, Mali’de de Fransız emperyalizmine karşı mücadele eden bir devlet var ve biz Vatan Partisi olarak onlarla beraberiz.

Afrika’da bir dalga geliyor. Türkiye’de olduğu gibi Afrika’da da halkın büyük çoğunluğu Rusya, Çin ve Türkiye dostluğundan yana. Çünkü bu ülkeler Amerika’ya kafa tutan, emperyalizmle mücadele eden devletlerdir. KKTC’nin tanınması konusunda da Doğan Duyar arkadaşımızın önderliğinde Cezayir’de ve Batı Sahra ülkelerinde görüşmelerimiz sürüyor.

Kıbrıs’ta ise milli güçler kazandı; anti-emperyalist tavır alanlar galip geldi. Avrupa Birliği yanlısı ve Kıbrıs’ı satmayı program edinmiş kesimler, Biden tayfası ve Mustafa Akıncı’nın partisi seçimlerde baraj altında kalarak büyük bir yenilgi aldı. Sayın Ersin Tatar’a ve milli güçlere başarılar diliyoruz. Batıcı sendikaların, Rum kesimiyle yaptığı “10 bin kişilik çalışma izni” planı gibi sinsi projeler, Vatan Partisi’nin müdahalesi ve halkın teveccüh göstermemesi sayesinde başarısızlığa uğradı. Şimdi önümüzde KKTC’nin ekonomik kalkınması gibi tarihi bir görev duruyor.

Sedef Kabaş’ın tutuklanması meselesine gelince; ortada yargı kararıyla saptanmış bir hakaret olgusu var. Ancak konu sadece sıradan bir insana hakaret değildir. Türkiye’de uzun süredir “katil devlet” söylemi üzerinden yürütülen, devletin baş harflerini (TC) dahi aşağılayan, milli devleti tasfiye etmeyi hedefleyen Atlantik odaklı bir kampanya var. Bu, küreselcilerin milli devletleri parçalayıp küçük devletçiklere bölme planının bir parçasıdır. Cumhurbaşkanı’na hakaret de bu planın bir aracıdır. Tutuklama gerekçesindeki “kaçma şüphesi” ve “suçu işleme konusundaki ısrar”, olayın bir kişiyle sınırlı olmadığını, devletin bu kararlılığı göstermesinin elzem olduğunu ortaya koymaktadır. Hakaret özgürlük değildir; milli devleti tahrip etme özgürlüğü hiç değildir. Devlet, varlığını korumak adına bu tavrı almak zorundadır. Ama bu olayda hakaretleri burada dillendirmeyeceğiz; ancak eleştirinin abartılması veya vurgulanması gibi bir durum söz konusu değil. Odunsu bir tavırla, doğrudan Cumhurbaşkanı’na, yani devletimizin en üst makamına karşı bir kurum hedef alınıyor. Kurumun yıpratılmak istendiğini görüyoruz. Bu, Amerika’yla ve Batı’yla tamamen eş güdüm hâlinde bir olay. Daha önce de konuştuk; işte gördük, Spiegel dergisi, Time, Economist, Adenauer Vakfı, Amerika’nın diğer medya organları, vakıfları ve üniversiteleri; Çin Cumhurbaşkanı’nı, Türk Cumhurbaşkanı’nı ve Rusya Devlet Başkanı’nı hedef alıyorlar. Dolayısıyla Türkiye’de Cumhurbaşkanı’na yönelik hakaretler alışkanlık hâline getirildi. Sosyal medyada da bunu görüyoruz ve bunun bir kampanya olduğunu tespit edebiliyoruz. Bu, edebe, terbiyeye ve geleneklerimize aykırı olmasının ötesinde, basit bir nezaket meselesi değil; doğrudan milli devletin hedef alınmasıdır.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), Cumhurbaşkanına hakaret suçunu düzenleyen maddenin yürürlükten kaldırılması için bir kanun teklifi hazırladı. Bu bir rezalettir ve CHP’nin düştüğü durumu göstermektedir. Kendi içinden devletin ilk iki cumhurbaşkanını (Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü) çıkarmış, devrime önderlik etmiş bir partinin geldiği nokta budur. Bugün, PKK’nın veya sahte solun “katil devlet” söylemiyle aynı çizgiye düşmüş durumdalar. İnsana hakareti yasalardan çıkaramazsınız; Cumhurbaşkanı’na hakaretin cezası için ağırlaştırıcı sebep olmasına itiraz etmek, partinin kimliğini ve devleti koruma kaygısının olmadığını ortaya koyar. “Yaratıcı yıkıcılık” denen cereyana teslim olmuş ve o cereyanın önünde koşar hâle gelmişlerdir. Yazıklar olsun.

Halk TV gibi mecralarda bu durum “ifade özgürlüğü” olarak sunuluyor. Ancak burada ifade özgürlüğü yoktur; hiç kimse bir kuruma hakaret ederek ifade özgürlüğünü kullanamaz. Hakaret olduğu konusunda tartışmalı bir durum yok. Bir de milleti karıştırmaya çalışıyorlar; Urfa’daki köylülerin elektrik tepkisi ya da işçilerin grevi gibi meşru tepkilerle bu hakaretleri yan yana getiriyorlar. Bunların hiçbir alakası yoktur. O tepkili durumlarda bile milletimiz Cumhurbaşkanı’na hakaret etmez. Halk TV’de bu olay üzerinden “despotluk” ve “otoriterlik” suçlamaları yapılıyor. Türk devleti kendini, Cumhurbaşkanı’nı ve devlet başkanını korumayacak mı? Cumhurbaşkanı’na hakareti normal bir davranış hâline getirirseniz, o devlet otoritesini sürdürebilir mi? Devlet otoritesi kalmadığında ne olur? Bir Çin filmi vardı, “Öksüz Halk” gibi bir ismi olan; devletsiz kalınca bir halkın ne hâle düştüğünü orada görüyoruz. İstiklal Savaşı koşullarında düşmanın işgal ettiği alanlarda yaşananları hepimiz biliyoruz. Devlet otoritesi gittiğinde orayı başka bir devletin otoritesi doldurur. Bu hakaret kampanyalarının amacı da Türk Devleti’ni ortadan kaldırmaktır.

Bu sadece bir Tayyip Erdoğan veya AK Parti düşmanlığı değil; bu hakaretleri yapanlar, bugün Türkiye’nin milli bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü savunan herkese saldırıyorlar. Sosyal medyada FETÖ’cülerin, PKK mensuplarının ve Amerika güdümlü liberallerin hedef aldığı insanlar hep aynı; Rusya, Çin ve Türkiye Cumhuriyeti başkanları ile Vatan Partisi Genel Başkanı dünya çapında birer hedeftir. Irak ve Libya en yakın örneklerdir; otorite boşluğu olduğu zaman ne can, ne mal, ne de namus güvenliği kalır.

Türkiye’de “kararsızlar” olarak tarif edilen %30’luk bir kesim oluştu. Aslında bunlar “kararlı kararsızlar”dır. AK Parti, MHP, CHP ve İYİ Parti’den kopan bu kitle, tekrar eski yuvalarına dönmek istemiyor, karşı tarafa da geçmiyor. Vatan Partisi’ne ise hem Cumhur hem Millet İttifakı’ndan hem de bu kararsızlar bloğundan çok ciddi bir yöneliş var. Bu seçmen, Amerika ve Avrupa emperyalizmine karşı Türkiye’nin bağımsızlığını savunan, Rusya, Çin ve İran ile dostluğun önemini kavramış Vatan Partisi’nin politikalarına yöneliyor. Önümüzdeki seçimin kaderini de bu yöneliş belirleyecektir.

Gaffar Okkan ve Uğur Mumcu’nun ölüm yıl dönümlerine gelirsek; Uğur Mumcu, lise yıllarından beri arkadaşımdı. Çok sevecen, şakacı, zeki ve hitabet yeteneği yüksek bir insandı. Mamak Cezaevi’nde ağır koşullarda bile koğuşu şenlendiren neşeli bir kişiliği vardı. Cumhuriyet gazetesinde yazarken de PKK’nın Amerika ile ilişkilerini sergileyen yazılarıyla Atatürk devrimcisi kimliğini en tutarlı şekilde temsil etti. Aramızda “arkadaş ıslığı” dediğimiz bir bağ vardı; o sesi bugün hâlâ özlüyoruz.

Son olarak; ana muhalefet partisi lideri Sayın Kılıçdaroğlu’nun ekonomi programını Ali Babacan’a hazırlatması Türkiye tarihinde görülmemiş bir durumdur. Atlantik sistemine sonuna kadar bağlı, AK Parti’nin ekonomi yönetiminde yer almış bir isme bu görevi vermek, CHP’nin Atlantik yanlısı yönetim anlayışının bir sonucudur. Bu, Türkiye’yi iflasa sürükleyen eski borçlanma ekonomisini sürdürme çabasıdır. “Demokrasinin yolu Diyarbakır’dan geçer” söylemine gelince; CHP söylediğinde başka anlamlar taşısa da, Türkiye’nin birliğinin ve bütünlüğünün inşasında Diyarbakır her zaman bizim öncü kentlerimizden biri olmuştur. Anneler de bunu gösteriyor sanki. Halkın orada gelişen eğilimini; Vatan Partisi’ne yönelmesini, HDP’den kopmasını ve ayrılmasını bunlar gösteriyor. Evet.

Bu arada Furkan Bey filmin ismini gönderdi: “Ordusuz Kalmak”. Evet, o çok güzel bir filmdir. Japon işgali sırasında Çin ordusuz kalınca halkın karşılaştığı durumları müthiş bir sinema diliyle anlatır. Ben o filmi, biri eski bir deniz komando komutanı, diğeri kara kuvvetlerimizden bir komando komutanı olan iki Türk subayıyla birlikte hücrede seyrettim. Hiç unutamıyorum, ikisi de ağlayarak izlemişti; gerçekten çok etkili bir filmdir.

Haftanın müziği ve kitabını belirlemedik mi? Belki bu sefer müzik yerine film olarak bunu önerebiliriz. Kitap konusunda ise; Aydın ve Kültür kitabımın üçüncü basımı çıkıyor, epey genişlettim. Çarşamba günü kitapçılara ulaşması bir iki gün alabilir ama kitabımı öneriyorum. Özellikle aydın kavramı üzerine dünyada yazılmış özgün ve teorik bir kitap. Kültürle ilgili ilk temel bilgileri ifade etmesinin yanı sıra, kitabın önemli bir kısmı Türklerin İslam havzasına girmesi ve İslam’ın Türk kavmi üzerindeki etkisini konu alıyor.

Hani şimdi bir aşağılama var; “İslam yüzünden geri kaldık” gibi… Veyahut Arap düşmanlığı yapılıyor; “Araplar medeni değil” deniliyor. Hatta “Bir süre sonra Türkiye’de Türkçe kalmayacak, Arapça konuşacağız ve mahvolacağız” gibi birtakım tehditler resmediliyor. Kitapta bu konuları da ele alıp tartışıyorum. Türkler İslam uygarlığı havzasına girdiklerinde aslında çağdaş uygarlığa girdiler. Atatürk’ün “Hedefimiz çağdaş uygarlıktır” dediği gibi; 8. yüzyıldan 15. yüzyıla kadarki çağdaş uygarlık, İslam-Türk-İran uygarlığıydı.

Türklerin, İslam ile temas ettiklerinde bu dine kolayca girmeleri, tarihsel süreçleriyle tamamen uyumludur; çünkü zaten tek tanrıcı bir gelenekleri vardı. M.Ö. 2000-3000 yıllarından itibaren var olan bu çoban kültürünün tek tanrı inancı, aynı zamanda merkezi devlet ve imparatorluk kültürünün ideolojisiydi. Nasıl gökyüzünde tek bir güneş varsa, yeryüzünde de tek bir hükümdar olmalıydı; Mete, Bilge Kağan, Cengiz Han, Gazneli Mahmut, Fatih Sultan Mehmet veya Yıldırım Beyazıt gibi… Satuk Buğra Han, Selçuk Bey… İslamiyet ile buluşmak, Türklerin o zamanın çağdaş uygarlığıyla; kimyada, müzikte, tıpta, logaritmada, cebirde, mimaride dünyanın önderi olan Arap uygarlığıyla buluşmalarıdır. Bunları da “Aydın ve Kültür” kitabımda tartışıyor ve anlatıyorum.

Teşekkür ederim efendim, çok sağ olun. Değerli izleyenler, bizleri izlediğiniz için sizlere de çok teşekkür ediyoruz. Bu hafta da Çıkış Yolu programının sonuna geldik. Önümüzdeki günlerde ve yeni programlarda görüşmek dileğiyle; herkese mutlu akşamlar, mutlu günler diliyorum. Hoşça kalın.

Paylaş