Bu geçmişteki, yakın geçmişteki… Devrimle kurduk biz bu Cumhuriyeti. Bir Türkiye gemisi, bir Amerikan gemisi… Ama Türk milletinin altı açıktı; ben yere atar ve onu çiğnerim, çiğniyorum burada. Bırak! Gölgedeki bu yangın, bıraktıklarınız… Türkiye’yi dinlenenler diye üretirler. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız, söz veriyoruz.
Sevgili izleyiciler, merhaba. Yeni bir “Çıkış Yolu” programıyla birlikteyiz. Konuğum, her hafta olduğu gibi Vatan Partisi Lideri Sayın Dr. Doğu Perinçek. Bugün gündemi konuşacağız ama gündemimizde sizin için seçtiklerimiz neler? Bir, Andımız meselesini konuşacağız. İki, Kaşıkçı olayını konuşacağız. Üç, Ege’de, Doğu Akdeniz’de ve Yunanistan’la ilişkilerde gerilim yükseliyor. İstifa eden Yunanistan Dışişleri Bakanı önemli bir açıklama yaptı: “Yunanistan kendi batısında karasularını 12 mile çıkarmaya hazır.” Genelkurmay da “Bunun planları hazır” dedi. Bunu konuşacağız. Amerika’da askerler arasında bir anket yapıldı; Amerikan askerlerinin yüzde 46’sı bir yıl içinde büyük bir savaş ihtimalini yüksek görüyor. Onu Perinçek ile değerlendireceğiz. 27’sinde İstanbul Zirvesi var; dört ülke: Türkiye, Rusya, Almanya ve Fransa. Gündem doğal olarak Suriye. Onunla ilgili değerlendirmemizi yapacağız. Kıbrıs’ı konuşacağız. Gündemimiz yoğun demiştik. “Bir Kuşak, Bir Yol” yani modern İpek Yolu’nun ön medya hazırlık toplantısını konuşacağız. Affı konuşacağız. Bir de hepinizin merakla beklediğini düşündüğüm Sayın Perinçek’in, Yeniakit gazetesinde yayınlanan “Ateist değilim” ve benzeri meselelerdeki açıklamasını değerlendireceğiz. Bu konuda sizden şimdiden sorular da beklediğimizi ifade edeyim. Ve Sayın Perinçek’e döneyim, hoş geldiniz.
— Hoş bulduk.
— Bu akşam sizi biraz sıkıştıracağız galiba.
— Ooo, ne mutlu bana.
— Biraz gardınızı… Yani sizi aydınlatacağız demek. Eğer zorlayan sorular sorulmazsa aydınlatma olmaz.
— Zaten hep öyle oluyor.
Şimdi efendim, ben haftanın spor olaylarını hiç takip etmedim, biliyorum ki siz takip ediyorsunuz. Galatasaray 1-1 berabere kaldı, Fenerbahçe Sivas’la berabere kaldı. Dün Beşiktaş 2-0 yenildi Göztepe’ye. Kasımpaşa 5-0 yendi Akhisar’ı ama Akhisar galiba herkese yeniliyor. Başakşehir de 1-0 galip geldi. Böylece ligin tepesinde tekrar burun buruna, atbaşı bir manzara çıktı. Üç büyükleri niye bu kadar sık tekleliyor? Güzel bir şey. O eski üç büyükler, dört büyükler kalmadı. Şimdi Anadolu takımları da büyük başarılar kazanıyorlar. İşte Trabzon, Bursa şampiyon oldu; görüyorsunuz ligin zirvesinde Galatasaray’dan sonra Başakşehir, Kasımpaşa, Göztepe ve Antalya da yukarılarda.
— Başakşehir de Anadolu sayılır, yani o üç büyüklerden değil.
— O statüko, torpilli. Futbol hiyerarşisinde torpil değil de o dört büyükler, üç büyükler aristokrasisi oluyor. Onlar söküyor.
Peki efendim, Galatasaray bir futbol izleyicisi olarak onda bir oranında takip ediyorum. Herkes “Santrforu yok” diyor ama ben onu çok doğru bulmuyorum. Mesela Eren Derdiyok; son attığı gol Bursaspor maçındaki, esaslı güzel bir gol. Onları desteklememiz lazım, morallerini kırmamak lazım. Spor yazarları asıyor, kesiyor; gazetelerde küstahça yazılar görüyoruz. En ukala yazarlar spor yazarları. Anadolu kulüplerinin teşvik edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Eleştiri adı altında neredeyse küçümseme, hakarete kadar uzanan değerlendirmeler var.
Rıdvan’ın kritiklerini nasıl buluyorsunuz? İyi tabii ki. Zeki, birikimli bir insan. Yorumculukta futbolculuğunu geçmiş vaziyette. Teknik direktörlük de yaptığı için masanın her iki tarafında, hatta üç tarafında da bulunmuş oluyor. Fenerbahçelilik kokmuyor yaptığı eleştiriler, nesnel bakabiliyor. Bir de Cemal Yener var, o da futboldan anlıyor; doktor, diş hekimi, kültürlü, birikimli. Ayrıca Tugay ve Tümer’in yorumlarını beğeniyorum, kültürlü esaslı futbolcular onlar.
Siz Türk futbolunun 4-5 kuşağını izlediniz. 60’lardan bu yana futbolcuların eğitim durumu nasıl? O zamanlar futbolcular genellikle sokaktan yetiştiği için okumamış çocuklar olurdu. Şimdi eğitim durumu çok yükseldi. Futbol bir zeka ve strateji oyunudur. Doğan Koloğlu’nun çok önemli bir tespiti vardı: “Futbolda sonsuz seçenek vardır.” 90 dakikanın içine milyonlarca seçenek sığar. Zaten o yüzden futbol zeka istiyor.
Peki, Fatih Terim hücum futbolu oynatır diye bilirim, savunmacılığı nasıldır? Kendisi savunma oyuncusuydu. Bence hücum futbolunun Türkiye’deki esas temsilcisi Mustafa Denizli’dir, onun teorisyenidir. Fatih Terim ise dengeli ama agresif, yenilgiyi kabul etmeyen bir futbol oynatıyor.
Gelelim asıl konumuza: AKP, Andımız’ın okunmasına razı olacak mı? Danıştay 8. Dairesi, Andımız’ı kaldıran yönetmelik hükmünü iptal etti. Bu, Türk yargısının altın devrini gösteren bir karar çünkü Danıştay doğrudan AKP hükümetiyle karşı karşıya kaldığı bir durumda karar verdi. Şimdi AKP bu kararı çiğneyemez; en fazla idare olarak temyiz ederler ama Danıştay Davalar Genel Kurulu’nun da itirazı reddedeceğini tahmin ediyorum. Karar kesinleştikten sonra da anayasamıza göre idarenin Danıştay kararlarına uyması mecburiyeti var. Bekir Bozdağ’ın “Yerindelik denetimi yapılamaz” açıklaması hukuk bilmemektir. Andımız anayasanın ve hukukun gereğidir. AKP’nin kendi döneminde, Nimet Baş’ın Milli Eğitim Bakanı olduğu dönemde, Bakanlık Danıştay’a “Andımız hukuka uygundur” görüşünü yollamıştı.
Kısa bir aradan sonra Andımız meselesini konuşmaya devam edeceğiz. Bir reji ile iletişim kopukluğu yaşadık; yayına geçtiğimizin farkına varamadım. Yayınımız devam ediyor. Konumuz Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doç. Dr. Doğu Perinçek. Programın önceki bölümünün sonunda “Andımız” meselesini konuşuyorduk. Kendilerine yönelttiğim ve bu bölümde cevaplamasını istediğim son soru şuydu: “AKP’nin gönlünden geçen gerçek şey ne, düşünce ne?”
Valla elimizde AKP’nin gönlünün manzarasını çekecek bir tomografi veya röntgen cihazı yok, bilemiyorum. Ama andımızı kaldıran AKP’nin gönlünden geçen belli değil mi? Gönlünden kaldırdığı zamanla şimdiki zaman çok farklı. 2013’te kaldırdığı dönemle bugün arasında fark var. Zaman AKP’yi de değiştirdi. 2013’te PKK ile kafa kafaya vermek, Türkiye için yol haritaları çizmek, anayasalar hazırlamak, İmralı ve Oslo görüşmeleri vardı. Ama ne oldu? 24 Temmuz 2015’te Türk Silahlı Kuvvetleri, PKK’ya karşı silahlı mücadeleyi başlattı. Arkasından büyük bir mücadele oldu. 15-16 Temmuz darbesi bastırıldı. Arkasından Fırat Kalkanı, Afrin Harekatı, Zeytin Dalı… Yani bu süreçte AKP başka bir konuma geldi. Eskiden ABD’nin Büyük Orta Doğu Projesi’nin uygulamaları içerisinde işlevler görürken, şimdi daha çok vatanın bütünlüğü ve vatan savaşı mevzilerinde bir AKP ortaya çıktı. Bu olumlu bir gelişme tabii.
Aslında Andımız da bu döneme çok uygun. Çünkü Andımız sonuç itibarıyla bağımsızlık, vatan bütünlüğü, cumhuriyete bağlılık, milli devlet, tek devlet ve üniter devlet gibi kavramları vurgulayan çok özlü bir metin. Hepimizin yüreğine işledi ve bizleri yetiştiren metin oldu. Hakemler, yani bu kararı veren Danıştay yargıçları da yıllarca o Andı pazartesi günleri; yağmur, kar, fırtına demeden okudular. Danıştay’daki dava karardan hemen hemen bir ya da iki gün sonra, yani Ekim 2013’te açıldı. Bu kararı vermek için niye 5 yıl beklediler? Maalesef bizim hukuki süreçler ve davalar çok uzuyor. Bunun özel olarak bekletildiği konusunda bir bilgim yok ama 5 yıl sürmesi çok uzun. Danıştay’da süreç genellikle daha hızlıdır. Davayı açıyorsunuz, davalı idareye yani Millî Eğitim Bakanlığına soruluyor, görüşü alınıyor, bilirkişi yollanıyor, savunmalar alınıyor… Ama yine de 5 yıl çok uzun.
Aslında benim özlediğim, yargıda böyle bir davada kararın 2-3 ay içinde çıkmasıdır. Hükümetin cevap verme ve yasal bekleme hakkı olan 90 gün, bilirkişi süreci derken hadi olsun 9-10 ay. Ancak süre çok uzamış. Şimdi siz Bekir Bozdağ’ın “yerindelik denetimi yapamaz” itirazına değindiniz. Onu söylediniz ama Mustafa Şentop daha da ileri gidiyor; bence ideolojik bir tavrı var. Şentop, “Eski vesayet günlerine geri mi dönüyoruz?” diyor. Bence bu ideolojik değil, daha çok siyasi. Yargının başı dik ve bağımsız olması onları memnun etmiyor, bunu görüyorum. TBMM Başkan Vekili, “Danıştay eski ideolojik korumacılık günlerine mi dönüyor? Hükümetin yıllar önceki bir eğitim politikası kararını değiştiremeyeceğini kabul etmek, yıllardır tasfiyesi için mücadele ettiğimiz vesayete teslim olmaktır” diyor. Ömer Çelik bugün bir açıklama yaptı ve “Hükümet yeni yönetmelik yapar” dedi.
Asıl anayasayı ihlal eden, Andımızı kaldıranlardır. Çünkü Andımız; Reşit Galip tarafından kaleme alınmış, anayasanın ruhuna ve Türkiye’nin anayasa geleneğine çok uygun, şairane ve özlü bir metindir. Buna “faşist” veya “ırkçı” diyorlar. İşte Türkiye’nin en önemli meselesi bu; “Türküm” demeyi bile ırkçılık olarak suçlamak, doğrudan doğruya Amerikan planlarının güdümünde olanların işidir. Niyetleri ne olursa olsun, bu “Türk” sözcüğüne karşı mücadele, 1990 sonrasında Amerika’nın gelişen dünya ülkelerine karşı yürüttüğü ideolojik bir taarruzdur. Yani “Türk olmayacaksın, Fars olmayacaksın, Arap olmayacaksın, küreselleşeceksin; vatanın, milletin, bayrağın olmayacak” deniyor. Böylece Amerika, milliyetçiliği tasfiye edip Türkiye’yi çözmeyi, gümrükleri kaldırmayı ve çiftçiyi desteklememeyi hedefliyor. Türk çiftçisine destek akçelerini kaldırdın mı, Türk’e karşı bir tavır alıyorsun demektir. Türkçülük; kamu iktisadi teşekküllerinde, çiftçinin desteklenmesinde, sosyal devletin varlığını korumasında ve milli savunmadadır.
Sonuçta Türk kelimesine niçin karşı çıkılıyor? Çünkü Türklerin milli devleti Amerika tarafından tasfiye edilmek istendi. Başarılı olamadılar. O kadar olamadılar ki, andımızı kaldırmışlardı ama ne oldu? “Siz kaldırırsınız, Türkiye tekrar bu andı koyacaktır” dedik ve koyduk. Bu sadece yargı marifetiyle olmadı; Vatan Partisi’nin, Türkiye Gençlik Birliği’nin, Türkiye Liseliler Birliği’nin, Cumhuriyet Kadınları Derneği’nin ve sendikaların mücadelesiyle oldu. Andımız meselesinde şöyle bir manzara var: AKP’nin bazı sözcüleri ve HDP dışında bütün partiler kararı destekledi. Bu durum AKP’yi böler. AKP zaten bölünecek; Abdullah Gül-Davutoğlu kanadı ile Tayyip Erdoğan kanadı arasında bölünmeye doğru gidiyor. Bu tavırlar da o bölünmeyi hızlandırır. Cumhur İttifakı parçalanmış oluyor; MHP Andımızı kararlı bir şekilde savunuyor. AKP örgütleri ve üyeleri arasında bugün bir anket yapılsa, Andımızı savunanların %75-80 çıkacağı kanısındayım. Karşı çıkanlar %15-20’yi geçmez. O bakımdan ben AKP’den bu konuda çok kuvvetli bir direnme beklemiyorum. Hatta aklı başında AKP’liler de bunu savunuyor; çünkü AKP’nin tabanı vatanseverdir.
Peki, Andımızın kalkmasına karşı koymak CHP, İYİ Parti veya diğer partilerin mi girişimiydi? Onlar sadece kararı desteklediler çünkü bu durum AKP’yi ters köşeye düşürdü. “Bazı kuvvetler AKP ile MHP’yi karşı karşıya getirecek bir mayın döşedi” diyenler var. Bu, Mustafa Şentop’un vesayet teorisi içerisinde anlam kazanan bir yorum. Ben bunun bir yerden planlandığına hiç ihtimal vermiyorum çünkü Türkiye’de öyle bir “derin devlet” veya vesayet odağı yok. Bu doğrudan yargının kendi tasarrufudur; hukuka, ihtiyaca ve zamana uygun bir karardır. Yargıçlarımızı yürekten kutluyoruz; bir kez daha “Ankara’da yargıç var” dedirttiler ve Türkiye’nin yargıda altın devrini yaşadığını kanıtladılar.
İki büyük krizimiz var: Ekonomi ve güvenlik. Güvenlikte siz son aylarda ısrarla Doğu Akdeniz ve Ege’deki gelişmelere dikkat çekiyorsunuz. Geçtiğimiz hafta içinde iki önemli olay oldu. Birincisi; Türkiye’ye ait Barbaros sismik araştırma gemisi, Kıbrıs açıklarında araştırma yaparken Yunanistan’a ait bir askeri gemi tarafından taciz edildi. Fakat hazır bekleyen Türk fırkateyni bu gemiyi uzaklaştırdı. İkincisi; Yunanistan Dışişleri Bakanı Nikos Kocias, Başbakan Çipras’la ters düşüp istifa etti. Giderken, Yunanistan’ın karasularını 6 milden 12 mile çıkaracağını, bu konudaki planın hazır olduğunu söyledi. Savunma Bakanı Hulusi Akar ise “Ege’de, Kıbrıs’ta, Doğu Akdeniz’de oldu bittilere asla müsaade etmeyeceğiz” dedi.
Bu gelişmeler arizi veya tesadüfi değil. Türkiye, Fırat’ın doğusunda ABD’yi kuşattı. Suriye, Türkiye, İran ve Rusya orada ABD’yi boğuyor. Türkiye bu konuda en belirleyici ve en kararlı ülke olduğu için, onu caydırmak amacıyla batıdan baskı yapıyorlar. Mart ayından beri peş peşe yapılan tatbikatlarla Türkiye’yi hedef aldıklarını resmen açıkladılar. Yunanistan Dışişleri Bakanı’nın devir teslim töreninde yaptığı açıklama, şahsi değil, Yunan hükümetinin planıdır. Arkalarına Amerika’yı ve İsrail’i almış durumdalar. Türkiye’yi hem doğudan (Irak ve Suriye sınırı) hem de Ege ve Doğu Akdeniz’den tehdit ediyorlar. Bu sadece bir savunma meselesi değil; aynı zamanda Çin’in petrol ve enerji güvenliğini de ilgilendiren stratejik bir durum. Hürmüz Boğazı’nı kuşatan ABD, Çin’in sanayisinin gırtlağını sıkmış oluyor. Şimdi ara vereceğiz ama aradan sonra “Türkiye bu haliyle Doğu Akdeniz’deki ve Ege’deki riskleri göğüsleyecek durumda mı?” sorusunu konuşalım. Kibarlığınızdan böyle soruyorsunuz, en önemli soru budur. Birkaç dakikalık bir aramız var. Aradan sonra bu tırnak içinde “münasebetsiz” soruyu Sayın Perinçek’le tartışacağız. Aslında bu çok münasip bir soru.
Sevgili izleyiciler, tekrar merhaba. “Çıkış Yolu” programı devam ediyor. Konuğum Vatan Partisi Lideri Sayın Doğu Perinçek. Programın önceki bölümünün sonunda Sayın Perinçek’e, “Size münasebetsiz bir soru soracağım,” dedim. O da, “Çok münasip; Türkiye’nin bugünkü şartlarındaki en önemli, en münasip sorulardan biri, belki de başlayacağı yer burasıdır,” dedi.
Türkiye’nin bugünkü konumunda ve ilişkiler ağı içinde; Doğu Akdeniz’de, Ege’de ve Kıbrıs’ta patlayacak bir sorunu göğüsleyebilecek durumda mıyız? Özeti budur. Türkiye’nin geleceğini belirleyecek çelişkiler odağı, problem odağı Doğu Akdeniz ve Ege’dir. Düne kadar güney sınırlarımız; Suriye ve Irak sınırlarımız önemliydi, tehdit oradan geliyordu. Şimdi tehdidin merkezi Doğu Akdeniz ve Ege’ye kaymış durumda. Daha doğrusu biz Astana sürecinde Türkiye olarak; İran, Rusya ve bölge ülkeleriyle, Çin’e kadar uzanan bir ittifakla Amerika Birleşik Devletleri’ni hem Suriye ve Irak’ın kuzeyinde yendik, PKK’ya orada çok ağır darbeler indirdik; hem de içeride yendik. O 15-16 Temmuz gecesi Amerikan FETÖ darbesini Türk Silahlı Kuvvetleri, Türk Polisi ve milletçe ezdik. O bakımdan o tehlikeyi belli ölçülerde savuşturduk.
Ancak şu anda, onunla da bağlantılı olarak Ege’den Hürmüz Boğazı’na kadar uzanan cephede Amerika Birleşik Devletleri, İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs; deniz kuvvetleriyle Türkiye’yi Ege’den, Doğu Akdeniz’den ve Kıbrıs’tan tehdit ediyor. Bu tehdit çok güncelleşti. Yunanistan, “12 mile çıkartacağım” diyor. Planlarının hazır olduğunu, hazırlıkları yaptıklarını söylüyorlar. Bu, Türkiye için bir “casus belli” yani savaş nedenidir. Zaten karar da alınmış. 6 milden 12 mile çıktığı anda ben bunu savaş ilanı sayarım. “Casus belli”; Latince “savaş nedeni” demektir. Sen karasularını 12 mile çıkartırsan, bu Türkiye’yi sahilleri olan ama denizi olmayan bir ülke haline getiriyor; kıyıları var ama denizi yok.
Ege Denizi’nde o kadar çok ada var ki, her birinin etrafına 12 millik bir karasuyu koyduğunuz zaman, haritalarda da görüyoruz, neredeyse Marmara Denizi’nden çıkan gemiler bir sürü dolaşmak zorunda kalacak. O bakımdan Türkiye’nin bunu kabul etmesi mümkün değil. Bu aynı zamanda münhasır ekonomik bölge, yani “Mavi Vatan”daki ekonomimiz açısından da çok önemli bir tehdit oluşturuyor. Aydınlık’ta yazıları çıkan amirallerimiz Sayın Soner Polat ve Sayın Cem Gürdeniz’in yazıları çok aydınlatıcı, çok bilgilendirici; aynı zamanda bir duruşu ve kararlılığı sergiliyor. Milli Savunma Bakanı Sayın Hulusi Akar’ın “Asla izin vermeyiz” açıklaması da riskin farkında olunduğunu gösteriyor.
Risklere hazırlığımızı soruyorsunuz; oraya geleceğim. “Asla izin vermeyeceğiz” demek doğru ama bir kere öz güç lazım. Kuvvetle izin vermelisiniz. Adam kapıya dayanmış; “Geçemezsin” diyorsun. Eğer omuzunu vurup geçtiğinde sen onu durduramazsan, istediğin kadar beyanat ver. Türkiye’nin, Irak ve Suriye’nin kuzeyindeki başarıda olduğu gibi orada kurulan modeli getirip Ege ve Doğu Akdeniz’de de uygulaması lazım. Ancak o zaman öz güç ve uluslararası ittifak birikimiyle o tehdit göğüslenebilir. Askerin kararlılığı ve hazırlığı belirleyicidir. Çünkü biz vatanımızı savunmazsak müttefikimiz de olmaz. İstiklal Savaşı’nda Atatürk’ün dediği gibi; sen savaşmazsan, vatan için mücadele etmezsen kim sana yardım edecek? 1914’ten 9 Eylül 1922’de Yunan ordularının denize dökülmesine kadar 8 yıl süren bir mücadele var. Türkiye savaştığı için müttefikleri vardı; önce Almanya, Avusturya, Bulgaristan, arkasından 1919’dan sonra Sovyet Rusya. Bugün de öz gücümüz belirleyici ve deniz kuvvetlerimize güveniyoruz.
Donanmamız; MİLGEM ile Pakistan’a firkateyn satacak noktaya gelen deniz tersaneciliğiyle, savaş araçlarını üretmesiyle, helikopter yapan, Altay tankını yapan bir Türkiye noktasına geldi. En büyük çıkartma gemilerini yapmaya başladık. Bütün bunlarla Türkiye, o tehdidi göğüslemek için çok önemli bir öz güç birikimine sahip. Ancak karşıdaki kuvvetler; Amerika, İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs. Yunanistan bir deniz gücüdür ve arzu etmediğimiz bir çatışmaya girdiğimiz zaman Trakya sınırları da önemli bir mevzidir.
Bu tablo karşısında Türkiye’nin yalnız olmaması lazım. Yunanistan yalnız değil; arkasında Amerika ve İsrail var. Özellikle Amerika, Yunanistan’ı kışkırtıyor. Yunanistan küçük bir devlet olduğu için, devlet tecrübesi ve ağırlığı olmadığı için dolduruşa geliyor. 1. Dünya Savaşı’nda da dolduruşa gelip İzmir’e çıkmışlardı, şimdi yine aynısı oluyor. Amerika’nın 6. filosuyla, destroyerleriyle ciddi bir tehditle karşı karşıyayız. Türkiye’nin ekonomisi, geleceği, kültürü; kısacası her şeyi bu tehdidi göğüslemeye bağlıdır.
Türkiye’nin önündeki hükümet, vatanın bütünlüğünü koruyabilecek, dış tehditleri savuşturacak, ekonominin gelişmesi için istikrar ortamını sağlayacak ve terörü bitirecek bir hükümet olmalıdır. Türkiye’nin önündeki sorunları çözecek olanlar, Türkiye’nin bütün birikimini ve kuvvetini harekete geçirecek merkezlerdir. Halk, yaşadığımız bu dönemlerde hassaslaşır ve oylar da buralara gider. Artık milleti kimse kandıramaz; ne AKP, ne CHP, ne İYİ Parti.
Mısır ve Suriye politikaları ortada. Doğu Akdeniz’de Amerika ve İsrail’e karşı, Doğu Akdeniz’de geniş sınırı olan Suriye’yi ve Mısır’ı yanına alarak karşı koyabiliriz. Bölge ülkelerinin yanı sıra Rusya, İran ve Çin de Amerika’ya karşı mevzilenmek zorunda. Kıbrıs konusunda Çinlilere, İranlılara ve Sayın Beşer Esad’a şunu anlattık: “Sizin enerjiniz Hürmüz Boğazı’ndan gelmiyor mu? Kıbrıs’taki İngiliz ve Amerikan üsleri kontrol altında olduğu sürece Hürmüz Boğazı sizin için güvenli mi?” Suriye burada kilit rol oynuyor. Suriye ile hem güvenlik hem de ekonomik açıdan birinci ortağız. Mısır’ı niye karşı tarafa kaptıralım? “Sisi darbeci” diyerek İhvan hatırına dış politika yürütmek bir devlet aklı değil, “raison d’etat” yani hikmet-i hükümet değildir.
Doğu Akdeniz ve Ege’de oyun oynanmaz. Suriye ve Mısır ile didişen bir hükümet; Rusya ve Çin’i de ikna edemez ve Doğu Akdeniz’de Amerika, İsrail ve Yunanistan karşısında baş başa kalır. Bu cephe tek olduğu için olumsuzluklar hemen güneydoğumuza, Suriye ve Irak kuzeyine intikal eder. Denizler de bizim vatanımızdır; bunu idrak etmeliyiz. Asya’dan geldik, kafamızda hep bir kara devleti fikri var ama biz üç tarafı deniz olan bir deniz devletiyiz. “Mavi Vatan” kavramı ve bu bilinç çok önemli.
AKP hükümeti, sorumluluğunun gereğini yapmıyor. Mısır ve Suriye ile didişerek ülkenin kaderiyle oynanmaz. Türkiye, sırtından bu hükümeti atıp, demokratik yoldan milli bir hükümeti iş başına getirecektir. Bu hükümet; öz güçleri seferber eden, ittifak birikimini Suriye’den Çin’e, Almanya’dan Fransa’ya ve Mısır’a kadar genişletebilen bir yapı olacaktır. Vatan Partisi iktidarda olsa, Mısır bizimle beraber olur; çünkü biz stratejiye bakıyoruz, saplantılara değil. Vatanımız her şeyin önünde.
(İzleyici notu) Murat Kocabıyık isimli dinleyicimiz, “Tayyip Erdoğan için ‘seçilemez’ diyordunuz ama seçildi, yorumunuz nedir?” diye sormuş. Ben 2019 seçimleri için o tahmini yapmıştım. Bugün AK Parti’nin, Türkiye ekonomisini bu politikalarla düzlüğe çıkaramayacağını görüyorum. Analizlerimiz, Vatan Partisi’nin ve benim analizlerim; Türkiye’nin sosyoekonomik ve siyasal süreçlerini dikkate alan bilimsel analizlerdir. Seçimlerin ne zaman yapılacağı ise takvime bağlı değişen sonuçlar doğurur. AKP de bunu gördüğü için 2019 Kasım’ındaki seçimi ne yaptı? Bir buçuk yıl erkene aldı. Şimdi benim o analizim, ekonomik kriz hâlâ geçerli. 2019 Kasım’ında mı seçim olacaktı? Yine söylüyorum, AK Parti iktidarı 2019 Kasım ayına varmadan Türkiye’yi tek başına yönetemez duruma gelecektir. “Tek başına” diyorum; bakın, onsuz Tayyip Erdoğan’ları dışlayalım demiyorum, AK Parti hükümette olmasın demiyorum. Ama tek başına AK Parti hükümetiyle Türkiye artık devam edemez. Türkiye hem içeride bütün millî güçlerini kucaklamalıdır; bunun içine Cumhuriyet Halk Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi, Vatan Partisi ve AK Parti girer. Yani AK Parti’yi dışlayarak ne üretim ekonomisi inşa edebiliriz ne de Akdeniz’deki dış tehditlere göğüs gerebiliriz. Onları da kucaklamak zorundayız.
Böyle bir hükümeti Türkiye önümüzdeki bir buçuk yıl, hatta bir yıl içinde kuracak. Bunu göreceğiz. Bunu neye göre hesapladık? Türkiye ekonomisine bakıyoruz; ama Türkiye ekonomisiyle şimdi güvenlikle ilgili tehditler de örtüştü, ikisi birleşti. O zaman riskler arttı demektir. Riskler arttıysa, hükümet değişikliği ihtiyacı da arttı. Yani bu hükümet götüremiyor; bu Mısır politikası, bu Suriye politikası yürümüyor. Birincisi, içeride bütün güçleri kucaklayamıyor. Televizyonları salı günleri açıyorsunuz; bütün parti başkanları, Tayyip Erdoğan, Kılıçdaroğlu, Devlet Bahçeli, Meral Akşener, hepsi birbirlerine atışıyorlar. Yani bizim burada konuştuklarımız onların gündeminde yok. Hiç duyuyor musunuz? Salı günleri konuşmalarını radyolar, televizyonlar veriyor; tek bir satır şu gündemi duyuyor musunuz? Akdeniz gündemini, Ege gündemini, Münbiç’i, Doğu Fırat’ı, Türkiye’nin üretim ekonomisine geçme zorunluluğunu, ittifak potansiyellerini, dünyanın nereye gittiğini? Hiç bunları duyuyor musunuz? Bir tek şey var; mahallede, sokakta, sıradan ve nezaketi olmayan insanlar arasındaki, hepimizi utandıran karşılıklı sövmeler, vurmalar, kırmalar.
Onun için bu gündemle Türkiye devam edemez. Vatan Partisi bu uyarıları yapıyor, herkesi nezakete ve gündeme davet ediyor. Yarınki Aydınlık’ta çıkacak olan rota yazım da bu konuyla ilgilidir, okunmasını diliyorum. En sonunda halk da göreceksiniz, bu gündeme gelecektir. Nasıl İstiklal Savaşı’nda geldiyse burada da gelecektir. Bakın 15 Mayıs 1919 günü Yunan orduları İzmir’e çıktı, halkın gündemi oldu. Şimdi biz öncüyüz, Türk milletinin öncü partisiyiz; Vatan Partisi. Doğu Akdeniz’den bir tehdit geliyor, ilk önce biz bunu öncüler olarak görüyoruz. Aynı zamanda Türk Silahlı Kuvvetleri, donanması görüyor; Sayın Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar da bugünkü açıklamasıyla görüyor. Ama hükümetin bu tehditleri görmediği gözüküyor. “Ben görüyorum” diyebilir, gözlük takar ve görür. Ama mesele o değil, görse yapar. Savunma Bakanı’na ve herkese buradan söylüyorum: Siz bu tehdidi görüyor musunuz? Bu yalnız bizim gemilerimizle, topçumuzla, hava kuvvetlerimizle, kara kuvvetlerimizle göğüsleyeceğimiz bir tehdit değildir. Karşımızda bir cephe var, o gücü caydıracak bir gücü yığmamız lazım. Bu sırf lafla olmaz, sırf Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kararlılığıyla da olmaz. O şarttır, merkezdedir, en önemlisidir. Ama bütün dünya savaşlarına bakın; gerekli ittifakları sağlayamadığınız zaman başarılı olamazsınız.
Bunun en son örneği Barzani’nin referandumudur. Vatan Partisi’nin gayretleriyle İran, Rusya, Türkiye, Irak, Suriye yan yana geldi ve Amerika-İsrail’in Kürdistan projesi yerle bir oldu. Türkiye’nin kararlılığını harekete geçirdik ama yanında İran’ı, Rusya’yı ve Irak’ı katmasaydık, Irak ordusu Kerkük’e giremezdi ve PKK’nın peşmergeleri silahlarını atıp kaçmak zorunda kalmazdı.
Sizin bir önemli iddianız daha vardı, hâlâ var. Demiştiniz ki; “Türkiye, Suriye’de PKK’ya karşı bir adım attığı zaman, Suriye devletiyle, Beşar Esad yönetimiyle buluşmak ve işbirliği yapmak zorunda kalır.” Evet, iki yılı geçti. Ondan sonra İran ve Rusya ile işbirliği yaptık, Astana süreci devreye girdi. O sayede… “Niye Suriye ile adım atılmıyor?” diyerek siz de şikâyetçisiniz. Tamamlayıcı en önemli husus bu. Aslında o da kısmen atıldı, yok denmesi faydalı ama her şeyi görelim.
Bakın, sizinle benim bakış açılarımız farklı. Siz “Ne yapar yapar, Tayyip Erdoğan’a buradan bir şey çakarım” bakış açısındasınız. Ben ise “Bu savaştan Türkiye olarak nasıl zafere ulaşırım?” diye düşünüyorum. Zafere ulaşabilmek için Tayyip Erdoğan’a çakmak, ona düşmanlık etmek; bunlar yetmediği gibi zararlıdır. Bizim öngörülerimiz doğru çıktı. Türkiye, Fırat Kalkanı ile Amerikan koridoruna girerek müttefiklerini oralarda bulmaya başladı. O zaman “Aman girme” diyorlardı. Biz “Girelim” dedik. Girdiğimiz zaman müttefikleri bulmak zorunda kalacağız ve bulacağız. Öbürü olsaydı; Türkiye girmeseydi o Amerikan-İsrail koridoruna, müttefiklerini de bulamayacaktı. Türkiye oraya girdiği zaman ittifak birikimini seferber eden bir süreci ateşleyeceğini çok güzel saptamıştık.
Şimdi ne oldu? Rusya, İran, Türkiye bugünkü gibi beraber; Astana sürecinde el ele, kol kola verdikleri müttefikleri değildi. O süreçte müttefik oldular. Türkiye müttefiklerini keşfetti, bu da dolaylı olarak Suriye ile ittifakı getirdi. Türk Silahlı Kuvvetleri Suriye coğrafyasında işbirlikleri yaptı. Bu işbirlikleri daha olgun, daha verimli hâle getirilmesi lazım. Biz de onun için burada çenemizi yoruyoruz. Yani diyoruz ki; Suriye ve Mısır politikalarıyla Doğu Akdeniz ve Ege’de gelen tehdidi bugünkü hükümet göğüsleyemez. Türkiye’nin bir hükümet ihtiyacı acildir.
Ben buradan AKP’ye en ciddi, en esaslı muhalefeti yapıyorum. Hiç Sayın Kılıçdaroğlu’nun, Sayın Meral Akşener’in veya Sayın Devlet Bahçeli’nin açıklamalarında bu konular var mı? Hep birbirleriyle atışıyorlar. Doğu Akdeniz üzerinden bir muhalefeti var mı CHP’nin? CHP vatan savaşına muhalefet yapıyor. Bir daha söylüyorum; CHP ve İYİ Parti vatan savaşına karşı mevzileniyorlar. Doğu Akdeniz’de veya Ege’de herhangi bir hassasiyetlerini görmedim. Zaten Çin, Rusya ve İran’a sürekli dil uzatarak, onları diktatörlük rejimleri diye suçlayarak Türkiye’yi Doğu Akdeniz ve Ege’de yenilgiye uğratmaya çalışıyorlar. İYİ Parti kalkıyor, Çin ile Türkiye arasındaki ilişkileri bozmak için Amerika’nın kurduğu sözde Doğu Türkistan İslam Konferansı’nın liderini kabul ediyor. Bunu yaparak Türkiye’yi savunamazsınız.
(Ara)
Kısaca Kıbrıs ve Ege meselesinde; Suriye ve Mısır politikası böyle devam ederse Ege’deki riskler başımıza sorun çıkaracak. Türkiye bu tehlikeler karşısında sırtında Tayyip Erdoğan’ı taşımak zorunda değil. Dikkat ediyorum; stratejistler ve gazeteciler arasında Doğu Akdeniz’e, Ege’ye dikkat çeken yazılar artmaya başladı. Mecburuz.
Amerika’da Military Times gazetesinin yaptığı anket önemli; askerlerin yüzde 46’sı önümüzdeki bir yıl içinde Trump yönetiminin ciddi bir savaş başlatabileceğini söylüyor. Bu oran 2017’de yüzde 5’ti. Bu ciddi bir yükseliş. İki tane çelişme odağı var; biri Pasifik Okyanusu, Güney Çin Denizi ve Kore Yarımadası, diğeri ise Doğu Akdeniz ve Ege. Amerika’nın Türkiye’ye saldırması durumunda Rusya ve Çin’in seyirci kalmayacağı senaryoları mevcut. Amerika’nın Türkiye’yi yalnızlaştırıp, Suriye ve Mısır’la ilişkilerini bozarak, içeride de Doğu Türkistan gibi faaliyetlerle Türkiye’yi istikrarsızlaştırıp yalnız bırakma senaryosunu görüyoruz. İç cephenin sağlam olması savaşta belirleyicidir. Öz güçlerle savaşı yürüteceğiz ve kazanacağız. Eğer arkadan hançerlenir, ayağınıza biri sarılırsa, o savaşta başarı şansınız zayıflar. Onun için öz güçlerin sağlam olması ve Türkiye’nin birleştirilmesi çok çok önemlidir; bu, hükümetin de en önemli görevidir. Yani bugün hükümetin görevi çeşitli partilerle atışmak, sataşmak değil; Türkiye’nin bütün güçlerini birleştirmektir. Hatta mesela Tayyip Erdoğan’ın bu sürece vereceği en isabetli cevap şudur: Çıkar ve der ki; “Ey Türk milleti ve ey siyasal partiler, burada konuştuğumuz tehlikeler Türkiye’nin önündedir.” Yani bunu söylesin demiyorum ama o tehlikeleri özetlemek için söylüyorum; bu bir gerçektir. Buna bütün milli güçlerimizi seferber ederek, birleştirerek karşı koyabiliriz.
Bunun için bir milli hükümet kurmalıyız. Bu zorluklardan ancak o milli hükümetle çıkarız. Ben 24 Haziran’da seçilmiş bir Cumhurbaşkanı ve Hükümet Başkanı olarak Milliyetçi Hareket Partisi’ne, Cumhuriyet Halk Partisi’ne, Vatan Partisi’ne “Gelin beraber Türkiye’yi yönetelim, sorumlulukları üstlenelim, bu milleti birleştirelim, buradan zaferle çıkalım” derdim. Bugün bir devlet adamının Türkiye’de yapacağı iş budur. Eğer Cumhurbaşkanlığı seçimini Vatan Partisi kazansaydı bunu yapacaktı: İçte birlik, dışta birlik.
Şimdi tam bu çerçevede, sizin dediğiniz adımların ötesinde enteresan bir zirve yapılacak. Bir şey söyleyeceğim; Amerika’daki Military Times’da çıkan tahminlerle ilişkili olarak savaş tehlikesi ne zaman yükselir? Eğer dengeyi kuramazsanız savaş tehlikesi artar, ama caydırıcı bir kuvvet oluşturursanız savaşı önlersiniz. Onun için bugün savaşı önleyecek kuvvet Türkiye’dir. Bakın, bir bölge savaşı, hatta onun dünya savaşına uzanan kötü senaryoları da vardır. Bugün bir bölge veya büyük bir savaşı önleyecek güç dünyada Türkiye’dir.
Pasifik’te ben şu anda bir savaş ihtimali görmüyorum çünkü orada hem Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti sağlam duruyor hem de Çin, Amerika’ya bu bedeli pahalı ödetir. Yani Amerika Çin’i ısıramaz, dünya savaşını göze almadan ona giremez. Giremez. O nedenle burada, Doğu Akdeniz ve Ege’de bir dengesizlik var ve bu bir savaş kışkırtma nedenidir. Amerika ve Yunanistan “Bu savaştan biz Türkiye’ye dayak atarız, Türkiye’yi yalnız bulduk, hadi bu fırsatı değerlendirelim” diyorlar. Bu aynı zamanda bizi Fırat’ın doğusunda, Suriye ve Irak’ın kuzeyinde de yeniden güçlendirecektir.
27 Ekim’de İstanbul’da yapılacak olan dörtlü zirve; Türkiye, Rusya, Almanya ve Fransa zirvesi… Sizin eksikliğine altını çizdiğiniz dış ittifak sisteminin önemli bir adımı değil mi? Evet, bakın bu da Vatan Partisi’nin 20-30 yıldır savunduğu bir durum. Almanya ve Batı Avrupa ile olan ilişki çok doğru bir adım. Bir yıl evvel Alman devlet yöneticileri Tayyip Erdoğan’a ve Türkiye’ye “Nazi”, “Faşist”, “Hitler” diyordu. Biz gittik, Alman meclisinde iki defa basın toplantısı yaptım, iki ayrı Berlin gezisi düzenledim ve Almanya ile Türkiye arasında ittifakın her iki ülke açısından zorunlu olduğunu anlattım. Hayat da bunu gösterdi. Ne oldu? En son dolar konusunda Türkiye’nin üzerine yüklenildiği zaman; Çin’den Almanya’ya kadar Türkiye’yi kollayan bir ittifak potansiyeli çıktı. Bu, güvenlikte de söz konusu.
Onun için bu zirve çok önemli. Merkel, bunu Ekim ayında yapacağımızı açıklamıştı. Şimdi Türkiye, Rusya, Fransa ve Almanya İstanbul’da buluşuyor; bu tarihi bir olaydır. Batı Asya, Avrasya İttifakı’na eklemleniyor ve burada Türkiye’nin merkezi bir konumda olduğunu görüyoruz. Yani Fransa ve Almanya’dan Türkiye üzerinden Çin’e kadar uzanan bir cephe var. Bütün bu cephenin merkezinde, batı ucuyla doğu kanadını birleştiren kilit ülke Türkiye’dir. Türkiye, Atlantik sisteminden kopup Avrasya’ya yerleşince bütün dengeler değişti. Amerika’yı yenilgiye sürükleyen süreç bu. Türkiye bu mevcut konumunu hükümetiyle değerlendiremezse yazık olur ama değerlendirecektir; bu hükümet yapmazsa bunu yapacak başka bir hükümet çıkacaktır.
***
Amerika’da bir iç savaş ihtimaline dair enteresan bir anket sonucu var. 2017 yılında yapılan bir ankette, Cumhuriyetçi ve Demokrat seçmenlerin üçte biri 5 yıl içinde Amerika’da iç savaş çıkacağını söylüyor. 2002-2003 yıllarında dolar meselesi gündeme geldiği zaman biz şunu söylemiştik: Dünyada üretimin çok üstünde bir dolar dolaşım hacmi var. Eğer bu dolarlar Amerika’ya geri dönecek olursa —diyelim Çinliler ellerindeki rezervleri piyasaya sürerse— Amerika’da müthiş bir enflasyon olur, Amerikan devleti maaşları bile ödemekte zorlanır ve Amerika bir iç savaşa gider.
***
Yeni Akit gazetesi yazarı Mehmet Koçak ve Mustafa Armağan beni ziyaret etmek istediler. Ben herkese açığım; beni herkes ziyaret edebilir. Dünyada ziyaret talebini reddettiğim toplam iki kişi olmuştur. Akit gazetesinin benimle görüşmeden sonra Mehmet Koçak’ın kaleminden yayınladığı yazılar bana ait değil. Ben inançlar üzerinden siyaset yapılmasını ve o yüce değerlerin istismarına ısrarla karşıyım. Ancak merakınızı gidermek için ifade edeyim ki ben ateist değil, Müslümanım. Bayram namazlarını kaçırmam; cuma namazlarına ise vakit nispetinde gitmeye çalışıyorum diyemem, çünkü gitmiyorum.
Hazreti Peygamber, zulme karşı birleştirici olan ümmet anlayışıyla kabileleri İslam’ın temel prensiplerinde birleştirmeyi başaran büyük bir devrimcidir. İslamiyet ile Türkler, ticaret ve medeniyet ile ahlaki değerleri yüceltmişlerdir. Bugün İslam dünyasındaki dağınıklık ancak ümmet anlayışıyla aşılabilir. Bu sözler, fikirlerimin bir kısmını yansıtıyor.
Ben kendimi hiçbir zaman ateist olarak ifade etmedim, ben bilimsel sosyalistim. Ateist demek; tanrı tanımazlığı bir eylem kılavuzu ve siyasi faaliyetin temeli haline getiren felsefi/siyasi akım demektir. Ben öyle bir felsefi akımın mensubu değilim. Ben tarihsel materyalistim; yani dünyadaki süreçleri bilimsel olarak açıklıyorum. “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” demek, ateist olmak demek değildir.
Ümmet meselesine gelince; ümmet, tarihsel olarak 7, 8 ve 9. yüzyıllarda önemli bir medeniyet devrimi ideolojik kavramıdır. Çünkü ümmet, kabileler arası savaşlara son veriyor, ticaret yollarının güvenlik altına alınmasını sağlıyor ve bir ticaret uygarlığının doğumunun toplumsal temelini oluşturuyor. Ancak bugün Türkiye’nin sorunlarını sadece ümmetle çözemezsiniz. Rusya’yla, İran’la, Hindistan’la, Çin’le ittifaktan bahsediyoruz. Biz, Hristiyanların, Şiilerin, Alevilerin ve diğerlerinin beraber olduğu ittifaklarla ancak güvenliğimizi sağlayabilir ve bir üretim ekonomisi inşa edebiliriz. O bakımdan ümmet bugün Türkiye için bir çözüm değil. Ama İslam dünyasındaki dağınıklık ümmet anlayışıyla aşılabilir diye bir fikir olabilir. Ben buna da katılmıyorum. Çünkü İslam dünyasındaki dağınıklık laiklikle aşılabilir. İslam dünyasında İslamiyet temelinde bir birliği düşündüğünüzde; Şii-Sünni bölünmesiyle karşılaşırsınız. Sünniler “Benim İslamiyetim”, Şiiler “Benim İslamiyetim” der. Sünniliğin kendi içinde de çok farklı yorumlar var. Siz ne yapacaksınız? Laiklik temelinde, Suriye’de olduğu gibi, Irak’ta olduğu gibi, Türkiye’de olduğu gibi İslam dünyasını da birleştirebilirsiniz. Bakın Suudi Arabistan’la Türkiye birleşemiyor ama Türkiye İran’la, Irak’la, Rusya’yla, Çin’le çok güzel birleşebiliyor. Onun için biz ümmet anlayışıyla değil, millet anlayışıyla; Türk milletiyle birleşebiliriz.
Çok az vaktimiz kaldı. Şimdi bir anonsunuz olacak Gebze’yle ilgili ama şunu söyleyeyim: Bu yorumları yazan Mehmet Bey, Yeni Akit gazetesinin yazarı. Bunları iyi niyetle yazıyor, benim iyiliğimi düşünerek yazıyor. Burada bana karşı bir husumet, düşmanca bir tutum falan olduğunu söylememiz gerekmiyor. Ben hiçbir şekilde Mehmet Bey’i ilzam eden bir şey olarak görmüyorum bunları.
Yarın saat 17.00’de Gebze Meydanı’nda, Gebze Sendikalar Platformu’nun toplantısına bütün Gebze’den, İstanbul’dan hatta İzmit’ten bizi dinleyenleri, emekçilerimizi, sendikalarımızı ve Vatan Partisi üyelerini katılmaya davet ediyorum. Tekrar ediyorum; Gebze Meydanı, saat 17.00. Bu, büyük bir emekçi hareketi açısından önemli. Bu emekçi hareketinin örgütlenmesi açısından bunlar ilk adımlar ve Türkiye’nin güvenliğini sağlayacak büyük güç de buradan harekete geçiyor. Gelecek hafta bunları konuşalım.
Kaşıkçı olayı çapını aştı; Amerika’daki iktidar mücadelesinin, bölgedeki Amerikan politikasının ve bölge kuvvetleri arasındaki çatışmaların göbeğine oturdu. Tayyip Erdoğan durdu, durdu; “Salı günü önemli açıklamalar yapacağım” dedi. Ben ondan evvel açıklayayım. Ne açıklayacağını bilmiyorum ama herhalde benim açıklayacağım konu, Sayın Tayyip Erdoğan’ın açıklayacağından daha çok merak edilen bir konu oldu. Türkiye Cumhuriyeti’nin güvenlik görevlileri Suudi Arabistan Başkonsolosluğu’nda yaptıkları aramalarda Kaşıkçı’nın cesedini buldular. Benim çok güvenilir kaynaklardan öğrendiğime göre cesedin bazı parçalarını bahçedeki kuyudan çıkarttılar.
Sanıyorum yarın bunu açıklayacak. Hatta ben açıklamış olayım. Bunu mu açıklayacak yoksa “Bunu açıklayacağım, parçayı göstereceğim” diyerek Suudi Arabistan’ı sıkıştırmak mı istiyor? Suudi Arabistan zaten biliyor bunun bulunduğunu. Türkiye ile Suudi Arabistan arasında bir pazarlık var. Bunun üzerini örterek bir anlaşma olmaz. Bunu tantanayla ilan edersiniz, olabilir ama Türkiye devletine yakışmaz. Türkiye devletine bir ceset üzerinden pazarlık yakışmaz. Türkiye devletine yakışan, kendi topraklarındaki başkonsolosluk veya elçilik de olsa insanların can güvenliğini korumaktır. O bakımdan Türkiye devleti birtakım suçların üzerini örterek başka devletlerle pazarlık yapmaz. Ben o olumsuz etkeni bir kenara atıyorum. Zaten bu gizlenemezdi. Ne kadar pazarlık yaparsanız yapın, kuyudan cesedin çıktığını hükümet gizleyemez.
Pazarlık fikri; strateji, taktik, program üçlemesine benim aykırı bulduğum bir fikirdir. Bir devletin stratejisi olur, en başta programı olur. O programdaki hedeflere uyan stratejisi ve taktikleri olur. Pazarlık daha çok ticaret, al-sat zihniyetiyle siyasete bakan anlayışlardır. Bunlar strateji ve program yoksulluğunu, devlet adamı birikiminin eksik olduğunu gösteren kavramlar.
Bu cinayetin faillerinin yargılanma yetkisi hangi ülkeye ait? Hem Türkiye’nin hem Suudi Arabistan’ın yetkisi var. Türkiye kendi topraklarında işlendiği için -elçilikte bile olsa- Türk yargısı yetkilidir. Suudi Arabistan da kendi vatandaşlarını yargılayabilir. Şu tür yorumlara ne diyorsunuz? Bu olayda birinci figür fail olarak veliaht prens Salman gösteriliyor. Salman; küreselleşmecilerin, neokonların Amerika’daki, Orta Doğu’daki ve Suudi Arabistan’daki lider adayıydı. Türkiye’ye, İran’a düşmanlık; İsrail’le dostluk; Suriye’nin kuzeyinde PKK/PYD devletçiklerinin desteklenmesi gibi politikalar ön plandaydı. Bir de bunun adına “ılımlı İslam”, “reformcu İslam” demişlerdi.
Deniliyor ki Amerika’nın bir projesi daha Kaşıkçı cinayetiyle çökmüştür. Amerikan parmağı çıktı bu cinayetin arkasından. Amerika burada da yenildi, başarısız oldu. Sonuç itibarıyla göreceksiniz, önümüzdeki süreçte Suudi Arabistan’da Amerikancılar yani Prens Salman ve ekibi kaybedecek. Daha Suudi Arabistan milliyetçisi diyebileceğimiz kesim, bölgeyle daha iyi geçinmeye yönelecek. Türkiye-İran düşmanlığı Suudi Arabistan’da sürmez; Suudi Arabistan kaybeder. Türkiye-İran düşmanlığıyla kazanabileceği bir şey yok.
Süremiz bitti efendim. Tekrar ediyorum; çok ciddi bir iddia, kuyu meselesi. Benim güvenilir kaynaklardan aldığım bilgi bu yönde. Bunun üzerini örtmek isteyebilirler ama benim gördüğüm örtülmez. Bu, açıklama biçimini etkiler. Bakalım yarın Tayyip Erdoğan bunu açıklayacak mı? Suudi Arabistan’dan gelen cevaplara göre tonunu ayarlayacak gibi geliyor ama bu açıklanmadan olmaz.
Bizi izlediğiniz için teşekkür ediyoruz. Çıkış Yolu programını izlediniz. Konuğum Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek’ti. Ben gazeteci Rafet Ballı. Haftaya buluşmak dileğiyle hepinize sevgiler, saygılar sunuyorum. Devrimle kurduk biz bu cumhuriyeti. Türkiye’yi dinlenenler değil, üretenler yönetecek. Yeniden üreten Türkiye’yi kuracağız, söz veriyoruz.

