Geçmişteki, yakın geçmişteki… Devrimle kurduk biz bu cumhuriyeti. Bir Türkiye gemisi, bir Amerikan gemisi. Ama… Türk milletinin mahşeri vicdanı açığa çıktı. Ben yere atarım, onu çiğnerim. Çiğniyorum burada. Bölgedeki bu yangın, Irak’taki bu yangın… Türkiye’yi dinlenenlerdi, üretenlerdi. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.
Bugün 29 Ekim 2018. Cumhuriyetimizin 95. yılında başkentimiz Ankara, coşkulu kutlamalara sahne oldu. Biz de Anıtkabir’den özel yayınla ana haber bültenimizi gerçekleştirdik. Gün boyu Türkiye’nin dört bir yanından canlı bağlantılarla Cumhuriyet coşkusunu sizlere aktarmak için elimizden gelen gayreti gösterdik.
Şimdi saat 21.00. Normal zamandan bir saat gecikmeli olarak Çıkış Yolu programına başlıyoruz. Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek ile birlikteyiz.
— Hoş geldiniz efendim.
— Hoş bulduk, merhabalar.
— Rafet Bey bugün yoklar, bugün ben olacağım karşınızda. Ne mutlu bize! Rafet Bey’den bu gece kurtulduk. Kendisine selam ve saygılarımızı iletiyoruz. İflahımızı kesiyordu yani.
— O tabii daha… Ama belli olmaz sizden ne çıkacağını daha bilmiyoruz, bakacağız.
— Çok merak edilen şey var, sizlere bugün sorular da soracağız. Rafet Bey kadar olmasa da sizi biraz sıkıştırmaya çalışacağız.
— Sağ olun, ne güzel.
Cumhuriyetimizin 95. yılı… Ankara’daki kutlamalar bugün güne damgasını vurdu. Ben de yakından takip etme olanağı buldum. Dediğim gibi 21.00’de başlıyoruz çünkü Anıtkabir yayını yaptığımız için teknik araç gereçleri tekrar stüdyoda yayına hazırlamak bir saatlik zaman gerektiriyordu. Ama bugün yine uzun bir yayınımız olacak; bitirene kadar birlikte olacağız. İzleyicilerimiz sormak istedikleri soruları hem Ulusal Kanal telefonları aracılığıyla hem de “Çıkış Yolu” etiketiyle Twitter üzerinden bizlere iletebilirler. Biz de Vatan Partisi lideri Doğu Perinçek’e o soruları soracağız.
Bugün Ankara’daki yürüyüşleri ve etkinlikleri takip etme imkânım oldu. Bugün özellikle tek bir buluşma adresi vardı ama zamanlar farklıydı. Cumhuriyet Halk Partisi bir yürüyüş gerçekleştirdi, aşağı yukarı 250-300 civarında bir katılımla yürüdüler. Atatürkçü Düşünce Derneği ve bazı kitle örgütleri yine bir buluşma yaptı, onlardaki sayı da aşağı yukarı benim gördüğüm 500-600 civarındaydı. Ama bunlarla karşılaştırılmayacak ölçüde, sadece sayı itibariyle değil; coşku ve yaratılan atmosfer itibariyle de saat 15.00’te çok daha büyük bir yürüyüş oldu. Vatan Partisi, Türkiye Gençlik Birliği, Cumhuriyet Kadınları Derneği ve Türkiye Liseliler Birliği çok coşkulu bir buluşma gerçekleştirdi. Yaklaşık 10 bin civarında bir katılımla başlayan yürüyüş, Anıtkabir’e gidene kadar başka 10 binlerin katılımıyla büyüdü ve gerçekten görkemli bir görüntü ortaya çıktı.
Hep birlikte Andımız’ı okudular. Türkiye Gençlik Birliği Genel Başkanı Yıldırım Gençer bir konuşma yaptı, Vatan Partisi Öncü Gençlik Başkanı Özgür Bursalı güzel bir konuşma yaptı, Cumhuriyet Kadınları Derneği adına Şen Yazgan güzel bir konuşma yaptı, Türkiye Liseliler Birliği Başkanı Hakkı Erman Ergincan da Andımız’ı okuttu. Gerçekten Ankara için çok anlamlı bir yürüyüş gerçekleşti. Biz de Anıtkabir’de onları sonrasında karşılamış olduk. Anıtkabir’e girişleri büyük bir etki yarattı. Özellikle Anıtkabir merdivenlerine dizilip, oraya gelen bütün insanları da davet ederek Andımız’ı okudukları an görülmeye değerdi. Biz de Ana Haber Bülteni ile bunları yansıtmaya çalıştık.
Sayın Başkan, nasıl değerlendiriyorsunuz?
— Gurur duyduk, güven duyduk. Geleceğe güvenle bakıyoruz. Yani Vatan Partisi, Türkiye Gençlik Birliği, Cumhuriyet Kadınları Derneği ve TGB ile Türkiye Liseliler Birliği’nin yürüyüşü gerçekten görkemliydi. Ve dediğiniz gibi bir kararlılık vardı; cumhuriyeti ve vatanı birleştiren bir yürüyüştü. Cumhuriyet yürüdü, vatan yürüdü, emek yürüdü orada. Emek de çok önemli; çünkü bizim cumhuriyetimiz sonuç itibarıyla yoksulların kurduğu, emekle kurulan bir cumhuriyettir. Onu Atatürk de çok çeşitli konuşmalarında ifade etmiştir. Yani bizim cumhuriyetimiz “saye”ye dayanır, yani emeğe dayanır. Kuruluşunda köylüler vardır; bir köylü savaşıyla, İstiklal Savaşı’yla kurulmuştur. İsmet Paşa da 1930’larda Sivas’ta “Biz bir köylü hükümetiyiz” der. Zaten Atatürk’ün “Köylü milletin efendisidir” demesi de budur.
Bu aslında gerçekçidir. Bir köylü savaşıyla, İstiklal Savaşı ile kuruldu. Aşar vergisini kaldırdı ve köylülerin üretimiyle cumhuriyet ayağa kalktı. Perişan durumda olan, toprağını bile işleyemeyen bir Türkiye’den; borçlarını ödeyen, karnını doyuran, sırtını giydiren, trahom, frengi, sıtma gibi hastalıkları temizleyen, sağlıklı yurttaşların yaşadığı bir cumhuriyet… Demir ağlarla ülkeyi ören, ticareti sağlayan, kapalı ekonomileri dağıtan, milleti birleştiren büyük bir devrimdir bu. O bakımdan bugünkü yürüyüş, o tarihi bize tekrar görev ve sorumluluklarıyla birlikte hatırlattı.
— Emek vurgusundan bahsettiniz. İnsanın aklına büyük sanayi kuruluşlarının, köylünün ürettiği buğdayla, portakalla, narenciyeyle ödenmesi geliyor…
— Tabii, Türkiye o zaman dış ticaret fazlası veriyordu. Bugün Türkiye her yıl 70 milyar dolarlık dış ticaret açığı veriyor. 1938’e kadar, hatta savaş dönemi sonrası 45’lere kadar Türkiye ekonomisi denk bütçeli, dış ticaret fazlası olan bir ekonomiydi. Mesela 1930’larda Türkiye’de adam başına 3 koyun varken, bugün 3’te 1 koyun var. Yani Türkiye’nin hayvancılığı 9 misli küçülmüş.
— Tabii ekonomi kısmına özellikle gireceğiz çünkü insanlar ciddi bir ekonomik bunalım yaşıyorlar. Ama 95. yıl Cumhuriyet coşkusu bugün 7’den 77’ye herkeste gözlemlendi. Evlatlarımızdan bastonuyla gelenlere kadar aynı heyecan diriydi. Bütün sıkıntılara, güvenlik sorunlarına ve ekonomik bunalıma rağmen bugün insanların ağzından bunlar dökülmedi. Tam tersine Cumhuriyeti yaşatma kararlılığı vardı. Bu heyecanı nasıl yorumlarsınız?
— Tabii, bu heyecan doğru çünkü Cumhuriyet bugün bir dış hesaplaşma içinde. Sırf içerideki laiklik, kadın-erkek eşitliği gibi değerler değil; bunun ötesinde bugün Türkiye bir dış tehditle yüz yüze. Doğu Akdeniz ve Ege’de Amerika, İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi birleşmiş, namlularını Türkiye’ye çevirmişler. Altıncı Filoları, muhripleri, destroyerleri ile Türkiye’yi hedef alan tatbikatlar yapıyorlar. Öte yandan Suriye ve Irak’ın kuzeyinde DAEŞ, PKK gibi çeşitli terör örgütleri tamamen Amerika tarafından Türkiye’ye karşı konuşlandırılmış. Dolayısıyla Amerika ile Türkiye iki cephede karşı karşıya. O bakımdan bugün cumhuriyeti savunmak, vatanı savunmaktır. Vatanın bütünlüğü ve huzuru önümüzdeki birinci meseledir. Gençlik ve kadın örgütlerimizin konuşmalarında da bu vatan meselesi vurgulandı. Bu, bugünkü koşullara uygun bir tavırdı.
— Önemli tartışmalardan bir tanesi de 29 Ekim’in neden “kuruluş” değil de “ilanı” olarak geçtiğidir. Bu konuda çok sayıda yazı kaleme aldınız. Neden kuruluş değil de ilanı?
— Atatürk bunu özellikle hep vurguladı. Neden? Çünkü Cumhuriyet 23 Nisan 1920 günü Ankara’da Büyük Millet Meclisi açıldığı gün kuruldu. Çünkü padişahın iradesinden ayrı, İstanbul’daki padişah ve hükümetinden bağımsız bir Ankara hükümeti oluşuyordu. 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkış ve Amasya Genelgesi’ne giden süreç, bir ikili iktidar mücadelesiydi. O dönemde en önemli mesele “Anadolu’da bir hükümet-i muvakkate (geçici hükümet)” kurmaktı.
Ali Fuat Paşa’nın hatıralarında da yer aldığı gibi, komutanlar toplantısında Mustafa Kemal Paşa “Bizim işimiz Anadolu’da milli bir hükümet kurmaktır” dedi. Çünkü İstiklal Savaşı’nı ancak milletin tüm imkânlarını seferber ederek başarabilirdik. İstanbul hükümeti bunu yapamazdı, padişah İngilizlerin elindeydi. Atatürk Anadolu’ya çıktığı an, “Cumhuriyet kuracağım” diyordu aslında. Padişahın Türkiye’yi yönetemeyeceğini, bu istiklal savaşının padişahla yapılamayacağını ilan ediyordu.
Daha sonra Sivas Kongresi’nde bir “Heyet-i Temsiliye” seçildi. Atatürk bu heyeti, kongrenin seçtiği bir hükümet çekirdeği olarak gördü. Ardından 9-23 Eylül 1919 tarihleri arasında çok önemli bir ikinci komutanlar toplantısı yapıldı. O toplantı, İstiklal Savaşı’mızın en önemli strateji belgesidir. Atatürk orada “Parti kurmamız lazım” dedi. Komutanlar “Ne partisi, milleti birleştireceğiz” deyince, “Parti olmazsa milleti birleştiremeyiz, bir meclis açamayız” diye yanıt verdi. O tartışmalarda para, kaynak ve irade meselesi de konuşuldu. Atatürk, “Para bulunur, yeter ki Anadolu’da o iradeyi oluşturalım, millete müracaat edeceğiz” dedi. İşte o günün şartlarında, aynen bugün Ulusal Kanal’ın ve Aydınlık’ın yaptığı gibi, millete başvurarak o maddi kaynağı sağladık. Bir önemli tartışmayı Kâzım Karabekir Paşa gündeme getirir. Der ki: “Elimizde jandarma yok, silahlı güç yok. Asayişi neyle sağlayacağız?” Atatürk ise orada çok devrimci bir tavır alır ve şöyle der: “Köylüleri silahlandıracağız ve köylerin asayişini köylüye vereceğiz.” Kâzım Paşa, “Nasıl olur? Sen nasıl köylüye güvenip, ona silah verip asayişi sağlarsın?” diye karşı çıkar.
Fakat o savaş fikri köylüye dayanıyordu. Yalnız düşmanla yapılan savaş değil; Mehmetçik kim? Köylü. Bugün de Mehmetçik’in yarısı köylü. Jandarma yok, jandarmaya verecek maaş yok, jandarmanın karnını doyuracak ekmek yok. Bu imkânsız görünüyordu ama Atatürk, “Mümkün,” der. “Köylüleri silahlandıracağız, kendi köylerinin güvenliğini sağlamaları için köy güvenlik heyetleri ve örgütleri kuracağız.” Buradan neyi görüyoruz? Anadolu’da yeni bir devrimci hükümet; onun devrimci güvenlik teşkilatı ve kendi mali kaynaklarını yaratacak, halka dayanan bir felsefe.
O komutanlar toplantısında, yani 4 Eylül’de başlayıp 23 Eylül’e kadar devam eden Sivas toplantısında, Atatürk sonuç itibarıyla azınlıkta kalır. İstanbul’da Meclis-i Mebusan’ın açılması kararı, Atatürk’ün muhalefetine rağmen alınır. Bunun üzerine Atatürk, “Madem öyle, bari İstanbul’daki Meclis-i Mebusan’a bir Müdafaa-i Hukuk grubu olarak girelim, teşkilatlı girelim,” der. Hatta Ankara’da bir kongre yapmayı ve İstanbul’a gidecek milletvekillerinin Ankara’dan geçerek yönlendirilmesini, böylece Meclis-i Mebusan’a örgütlü girmeyi teklif eder. Ayrıca Mustafa Kemal Paşa’nın meclis reisi seçilmesini önerir. “Ben orada meclis reisi olayım ki, İngilizler ona izin vermeyeceği için, meclis reisi sıfatıyla Anadolu’da o meclisi yeniden toplayayım,” diye düşünür. Buna önce “evet” denir.
Atatürk, 27 Aralık’ta Ankara’ya gelir ve karargâhını istasyonun yanındaki iki odalı yere kurar. 27 Aralık’tan 16 Mart’a kadar olan o iki buçuk aylık dönemi, Nadir Nadi kitabında “Ankara’daki Yalnızlığı” olarak tanımlar. Hakikaten yalnız olduğu dönemdir. Çünkü 28 Ocak’ta İstanbul’da açılan Meclis-i Mebusan, Misak-ı Millî’yi kabul ederek iyi bir iş yapmıştır; fakat Atatürk’ün öngördüğü gibi olmamıştır. Oraya giden milletvekilleri, Müdafaa-i Hukuk grubuna bağlı olsalar da orada bu grubu kurmamışlardır. Atatürk bunu şiddetle eleştirir çünkü stratejide o örgütlü parti çok önemlidir. Sonuç itibarıyla 16 Mart günü İngilizler İstanbul’u fiilen işgal eder ve meclisi dağıtır. Ondan sonra o yalnızlık biter. Tarih bazen tersten gidiyor gibi görünür ama sonunda kendi mecrasına oturur.
Cumhuriyet, bir devrimle ve bir savaşla kurulmuştur. Bu devrim ve savaşın bir stratejisi vardır. 15 Mayıs’ta Atatürk Bandırma Vapuru’na bindiğinden 9 Eylül 1922’de düşmanın denize dökülmesine kadar geçen süreç; Kafkasya’da Ermeni çetelerinin yok edilmesi, güneyde Antep, Maraş, Adana’da Fransız işgaline son verilmesi… Bunların hepsi bir bütündür. Mehmetçik tüfeğe sarıldı, düşmanı vurdu, şehit oldu ama bunun arkasında bir siyasi irade, örgütlenme, parti, önderlik ve meclis vardı. Bu, İstanbul’daki padişahın elinden iktidarı alıp Ankara’da millî bir hükümet kurma sürecidir.
Bu süreç, emperyalizme karşı verilen mücadele bakımından özgündür. Bir yönüyle Amerikan Bağımsızlık Savaşı’na benzer; George Washington nasıl bir general olarak önderlik ettiyse, Mustafa Kemal Paşa da öyle. Hepsinin ortak yönü, cumhuriyetlerin silahla kurulmasıdır. Ancak Fransız Devrimi’nde gelişmiş bir burjuvazi vardır ve iç savaşın sonunda cumhuriyet kurulur. Türkiye, Çin ve İran gibi ülkelerde ise cumhuriyetler emperyalizme karşı savaşlarla kuruldu. Her istiklal savaşı aynı zamanda bir iç savaştır; çünkü emperyalizmin ülkede her zaman uzantıları vardır. Ankara’daki millî hükümeti boğmak isteyen, padişahın ve İngilizlerin kışkırttığı 21 farklı isyan çıkmıştır. Düzce, Bolu, Hendek, Konya, Yozgat’a kadar uzanan bu isyanlar, Ankara’yı boğmaya yönelikti.
1920’deki Meclis-i Mebusan sürecine dönersek; oraya giden grup Müdafaa-i Hukuk grubu adıyla kurulmadı, daha uzlaşmacı siyasetler öne çıktı. Amasya görüşmelerinden beri bu siyasetler çarpıştı. Erzurum ve Sivas kongrelerinde bile Atatürk’ü kongre başkanı seçmek istemeyenler, Amerikan mandasını savunanlar oldu. Yani iç siyasi mücadeleler ve silahlı mücadeleler iç içeydi. İstiklal Savaşı’nın her aşamasında, meclis açıldıktan sonra bile Atatürk’e muhalefet eden, “Düşmanı denize dökemedi,” diyerek başarısızlığın pususuna yatan unsurlar vardı.
Misak-ı Millî, yani “milli yemin”, İstanbul’daki meclis tarafından kabul edildi ama metni Atatürk yazmıştı. Ankara’daki toplantılarda da strateji tartışılıyordu: Anadolu’da İngilizlerin gölgesi altında olmayan, silahlı gücü ve ordusu bulunan bir hükümetin çekirdeğinde bir parti olmalıydı. Bu, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ydi. Atatürk, 1931’deki CHP kongresinde “Biz Cumhuriyet Halk Fırkasını Sivas’ta kurduk, ilk kongremiz Sivas’taki Müdafaa-i Hukuk Kongresi’dir,” demiştir. Eğer Sivas’ı birinci kongre saymazsanız, partileşmenin o ateşin içindeki devrimci tarihini silmiş olursunuz.
Sonuç olarak o irade, o parti Ankara’da meclisi kurdu ve yönlendirdi. Ordu, eski ordunun subay birikiminden beslense de, İstiklal Savaşı’nda yeni bir “halk ordusu” olarak örgütlendi. Padişahın kapı kulları değil, alttan gelen Mehmetçik’in ordusu zaferi kazandı. Bu süreçte Atatürk’ün tek başına kalsa bile ısrarla savunduğu partileşme ve strateji, cumhuriyetin temelini oluşturmuştur. Cumhuriyet Bayramı’nda en çok tartışılan konulardan biri “Andımız” oldu. Bugün sadece Ankara’daki 1. Meclis veya Anıtkabir çevresinde değil, Türkiye’nin dört bir yanında vatandaşların andımızı okuduğuna tanık olduk.
Meclis içerisindeki çok sayıda parti, özellikle de ana muhalefet konumundaki Cumhuriyet Halk Partisi, bu konuda oldukça sessiz kaldı. Adalet ve Kalkınma Partisi ise 1930’ların politikalarını hedef alarak; “faşist, ırkçı, kafatasçı” gibi ifadelerle andımıza saldırıyor. Kemal Kılıçdaroğlu daha önce “Biz 1930’ların CHP’si değiliz” demişti. Peki, nedir bu 1930’ların CHP’si ve cumhuriyet anlayışı? CHP, neden andımıza sahip çıkmıyor?
Cumhuriyet Halk Partisi, kurultaylarında kabul ettiği kararlarda ve millet tanımında “Türk” kavramını dışlayan, bunun yerine “Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağıyla bağlı olanlar” gibi tanımlara yöneldi. Bunun sebebi; HDP benzeri yapıların ve bazı grupların partiye girişiyle, Türk milletini etnik gruplara bölen o yanlış tavrın benimsenmesidir. Bu tavır, maalesef Vatan Partisi’nin sloganlarına kadar yansıtılmaya çalışıldı. Örneğin, “Türk de biziz, Kürt de biziz, hepimiz Türk milletiyiz” yerine “hepimiz kardeşiz” denilerek mesele etnik bir kardeşliğe indirgeniyor. Bu da HDP’nin “Türk var, Kürt var ama bir millet yok” söylemine dönerek, federasyona ve bölünmeye zemin hazırlıyor.
Türk milleti kavramı, anayasamızın temelidir. Fransız, Alman, Çin veya Rus milleti gibi, biz de büyük bir milletiz. Millet, çeşitli kavimlerin kaynaştırılmasıyla oluşur. İmparatorluklar kurmuş Türk milleti de tarih boyunca çeşitli etnik grupları birleştirmiştir. Andımızdaki “Türk’üm” ifadesi etnik bir ayrım değil, tam aksine Hakkari’den Edirne’ye kadar herkesi kucaklayan, birleştiren bir kavramdır. Atatürk’ün Medeni Bilgiler kitabında yazdığı gibi: “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.” Bu, sosyolojik bir bütünleşmeyi ifade eder.
1930’lara yönelik saldırıların asıl nedeni, o dönemin devrimci karakteridir. 1930’lar; Şeyh Said, Ağrı ve Dersim isyanlarının bastırıldığı, emperyalistlerin güdümündeki çıban başlarının temizlendiği ve devletçi ekonomik planlamanın hayata geçirildiği dönemdir. 1931 programındaki devletçilik anlayışı ile Türkiye, dünyada en hızlı büyüyen ikinci ekonomi olmuştur. Bugün cumhuriyetin hedeflerinden uzaklaşılmasının ana nedeni, bu planlı karma ekonomiden ve milli birlik anlayışından taviz verilmesidir.
Son olarak, Atatürk’ün mirasını neden devlete değil de Cumhuriyet Halk Partisi’ne bıraktığı sorusuna gelirsek; Atatürk, devrimci bir önder olarak devleti değil, devrimlere önderlik eden partiyi güvenli liman olarak görmüştür. Çünkü devlet zamanla başka güçlerin eline geçebilir ancak “arasız devrimler” programını savunan bir öncü parti, o mirası koruyacak olan asıl yapıdır. O bakımdan vasiyetinde de bütün mal varlığını devlet hazinesine değil, Cumhuriyet Halk Partisi’ne bıraktı. Bu, bir devrimcinin tutumudur. Ama ne oldu? 1945’ten sonra adım adım Cumhuriyet Halk Partisi, “İşte Küçük Amerika olacağız” dendi ve Atlantik sistemine girdi.
Burada kritik soru şu: Cumhuriyet Halk Partisi gibi bir devrim partisi nasıl oluyor da Atatürk’ün ölümünden yedi yıl sonra anti-emperyalist, altı ok ilkelerine bağlı, cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, laik ve devrimci bir partiyken; emperyalizme hoşgörüyle yaklaşan, Türkiye’nin Atlantik sistemine girmesine direnmeyen bir yapıya dönüşüyor? Bunu Rusya’da da gördük; Bolşevik Partisi bir müddet sonra kapitalizmin partisi oldu. Başka devrim deneylerinde ve Fransa’da da gördük. Ama burada yine güvenilecek olan nedir? Parti. Bakın şimdi en sonunda ne olmuştur? Vatan Partisi çıkmıştır. Yani Atatürk’ün mirasını ve çizgisini Vatan Partisi bugün sürdürüyor.
Türk devleti, Atatürk’ün rotasında değil; Tayyip Erdoğanların yönettiği bir aşamada. Aslında 1980’den sonra değil, 1945’ten sonra bir aşınma dönemine girdi Türk devrimi. Ancak yine Türkiye’nin umudu; halka, millete önderlik edecek ve iktidar mücadelesi veren bir partidedir. O bakımdan Atatürk’ün partiye güvenmesi olayı çok önemlidir. Zaten Atatürk, “Devlet başkanlığından vazgeçebilirim ama Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanlığı benim için çok daha önemlidir,” demiştir. Çünkü en sonunda kalenin, Türkiye’nin öncü birikiminde olduğunu görüyor. Cumhuriyetin kalesi o öncü birikimdir; onun örgütlü olması, iktidarı elinde tutacak veya kaybettiği zaman tekrar alacak bir partinin varlığı her şeyi tayin edecektir. Kendisini sadece Cumhurbaşkanı olarak değil, Cumhuriyet Halk Partisi’nin Genel Başkanı olarak tanımlaması bizler için çok öğreticidir.
Atatürk denildiğinde, partilerden azade ve hiçbir partiyle ilintisi olmayan bir simge yaratılmaya çalışılıyor ama Atatürk’ün kendisine baktığımızda tablo farklı. Partiye bu kadar ısrarlı vurgusuna rağmen, millet bu meseleye nasıl bakmalı? Atatürk’ün partizan vurgularını bugün nasıl algılamalı?
Atatürk, devrim tarihinin içinde büyüyen bir insandır. Ali Fuat Paşa, sınıf arkadaşı Atatürk için “Sabahlara kadar ranzalarda ihtilal tartışmaları yapardık” der. Hatta bu yüzden Atatürk derslerini ihmal ederdi; çünkü Türkiye’nin bir karar dönemine girdiğini ve bu dönemden ancak bir devrimle, o devrime de ancak bir partinin önderlik edebileceğini görüyorlardı. Atatürk, Harp Okulu sıralarından başlayarak örgütçüdür. Vatan ve Hürriyet Cemiyetleri, dergiler, gizli cemiyetler kurdular. Sonra Şam’a gitti; orada arkadaşlarıyla yemin ederek bir vatan cemiyeti, yani bir parti kurdular. 1907’de Selanik’te arkadaşlarıyla buluştu ve kurduğu cemiyeti İttihat ve Terakki Partisi ile birleştirdi; o partiye dahil oldu. Hayatı boyunca partili, partizan ve birleştiriciydi. İttihat ve Terakki, Müdafaa-i Hukuk ve Cumhuriyet Halk Partisi… Ölene kadar partiliydi.
Tugay Şen’in “Teşkilatçı Atatürk” adlı eseri, Türk devrim tarihinin kavranması bakımından çok önemlidir. Atatürk’ün “Ben Cumhurbaşkanı değil, Cumhuriyet Halk Partisi’nin Genel Başkanıyım” demesi, üzerinde dersler çıkarılacak bir tavırdır.
Sayın Perinçek, biraz güncel konuya geçelim. Yeni Akit yazarı Mehmet Koçak ile Mustafa Armağan’ın sizi ziyareti büyük tartışma yarattı. Neden böyle bir görüşmeyi kabul ettiniz?
Ben Doğu Perinçek’im. Hiç kimse hakkında, siyasi görüşü ne olursa olsun, olumsuz bir önyargıyla yaklaşmam. Benimle herkes görüşebilir; siyasi rakiplerim, karşıt görüşlüler, hatta Türkiye’nin düşmanları bile görüşebilir. Ben o görüşmelerden etkilenmem, aksine onları etkilerim, bilgi alırım ve her zaman bir şeyler kazanmış olarak çıkarım. Benim kapım herkese açıktır.
Mehmet Koçak’ın yazısına gelince; orada söylediklerimin çoğu bana aittir ancak bazı noktalar yanlış anlaşılmış olabilir. Ben cuma namazlarına gitmem, milletime yalan söylemem. Ama bayram namazlarına katılırım, bu bir saygıdır. Geçmişte büyük yazarımız Muzaffer Buyrukçu’nun cenaze töreninde de namaz kılmıştım. Cenaze namazlarına katılırım, bu bizim halkımızın geleneğidir. Türkiye’nin sosyalist liderleri de örneğin Reşat Fuat Baraner’in cenazesinde Hikmet Kıvılcımlı ile yan yana namaz kılmıştık. “Sosyalist liderler namaz kılmaz” diye bir şey yoktur. Ancak cuma namazı konusundaki ifadelerim, belki konuşma sırasında bayram namazı ile karıştırılmış olabilir.
“Ümmet” meselesine gelince; ümmet 7. yüzyılda devrimci bir kavramdı. Arabistan’daki kabile savaşlarını önlemek, kabileleri bir ticaret medeniyeti etrafında birleştirmek için gereklidir. Ticaret gelişirse üretim gelişir, zenginlik artar. 1990’larda ve 2005’te “Hz. Muhammed’in Medeniyet Devrimi” ve “Silahlı Peygamber” başlıklı yazılarımda bunları anlattım. Hz. Muhammed büyük bir devrimcidir. O dönem İslam uygarlığı, Yunan ve Roma mirasını da özümseyerek 700 yıl boyunca dünya uygarlığının merkezi olmuştur. Farabi’den İbn-i Sina’ya kadar bilimde, tıpta ve felsefede öncüydüler.
Avrupa, bu mirası alarak Rönesans’a ulaştı. Bugün siyaset bilimi denildiğinde Machiavelli’nin “Hükümdar”ı temel kabul edilir ama Nizamülmülk’ün “Siyasetname”si veya “Kutadgu Bilig” 500 yıl önce yazılmış, çok daha derin devlet birikimleri içerir. Osmanlı Devleti’nin o dönemki pratiği, Avrupa’nın siyaset felsefesini de beslemiştir.
İslam uygarlığının inişe geçmesi ise, Amerika’nın keşfiyle ticaret yollarının değişmesi ve Akdeniz ticaretinin çökmesiyle ilgilidir. Osmanlı, Yavuz Sultan Selim’den Sokullu Mehmet Paşa’ya kadar bu durumu tersine çevirmek için kanallar açmaya, yolları kontrol altına almaya çalıştı ancak içerideki gerici unsurlar ve dış dünyadaki keşiflerin yarattığı merkantilizm süreci durduramadı. Bu da Avrupa merkezli yeni bir dönemin başlangıcı oldu. İslam coğrafyasında yazılmış olan cebir, kimya, hendese ve logaritma gibi pek çok kitap okunuyor ve bunlarla hep İslam medeniyetine özeniliyor. Özellikle Endülüs, Avrupa üzerinde çok ciddi etkileri olan büyük bir uygarlık merkeziydi. Peki, Endülüs’ten Çin Seddi’ne kadar uzanan o uygarlık nedir? Endülüs’ten Çin Seddi’ne kadar muazzam bir İslam uygarlığı; rönesansı, ticaret zenginliği ve devlet kuruculuğuyla çok önemli bir yere sahiptir.
Buradan tarihe dönüp bakmak lazım. Bugün bazı laik geçinenler İslam karşıtlığı yapıyorlar ancak bunu tarihsel bir perspektifle ele almıyorlar. İslam’ın Türk tarihinde ve dünya tarihindeki ilerici rolünü; 7. yüzyıldan 16. yüzyıla, Kanuni Sultan Süleyman döneminin doruğuna kadar dünya medeniyetine önderlik eden tarihsel konumunu görmüyorlar. Türklerin de bu İslam havzasına girerek; Karahanlılar, Selçuklular, Osmanlılar, Gazneliler, Altınordu ve Mısır Memlükleri gibi devletlerle bir medeniyet sıçraması yaptığını göz ardı eden, sözde Atatürkçü fakat Atatürkçülükle ilgisi olmayan tarih dışı anlayışlar var. İslam’ın tarihsel ve ilerici rollerini anlattığımız zaman bu anlayışlar hemen su yüzüne çıkıyor.
Bazı kesimlerde Atatürk referans gösterilerek, Türklerin İslam’a geçiş sürecinde olumlu ve demokratik özelliklerinin yıpratıldığı iddia ediliyor. Oysa karşımızda iki Atatürk var: Biri, Hz. Muhammed’i büyük bir devrimci olarak gören ve İslam’ın Türk tarihi üzerindeki ilerici rolünü kabul eden Atatürk; diğeri ise Türk milletini inşa ederken Osmanlı’nın ideolojisini kırmaya çalışan ve İslam’ın Türklerin bazı özelliklerini kaybetmesine yol açtığını düşünen Atatürk. Bu konuda bir bulanıklık olduğu doğrudur ancak İslam’ın Türklerin devlet kuruculuğu ve ticaret uygarlığı yaratması açısından ilerici bir rol oynadığı tarihsel bir olgudur.
Türklerin “Gök Tanrı” inancı, M.Ö. 3000’lerden beri var olan tek tanrılı bir sistemdir. “La ilahe illallah” ile ifade edilen tek tanrı fikri, atlı çoban kültürünün bir ideolojisidir. Geniş meraları ve otlakları kontrol etmek, tek bir otoriteyi ve güçlü bir ideolojik yapıyı gerektirir. Bilge Kağan’ın “Tanrı’nın oğlu” olması veya çocuklarına “Tengri Kağan” ismini vermesi, bu hanedan anlayışından gelir. Hunlarda, Göktürklerde, Moğollarda ve hatta Sümerce’de “Tengri” veya “Dingir” gibi kelimelerin bulunması, Türklerin tek tanrılı dinleri kabul etmeye hazır bir ideolojik altyapıya sahip olduğunu gösterir. İslamiyet, Türklerin geldiği o aşamada; hem ideolojik geçmişleri hem de imparatorluk kurmanın getirdiği sosyoekonomik mecburiyetler nedeniyle çok uygun ve olgunlaşmış bir yapıydı.
Erol Toy’un bir romanında, Selçukluların hangi dine geçeceklerini belirlemek için kurultay topladıkları anlatılır. Tarihsel gerçeklerle örtüşen bu anlatıda Selçuk Bey, diğer dinlerin bizi çevreleyen devletler karşısında zayıf bırakacağını, ancak İslamiyet’in büyüme ve güçlenme imkanı sunacağını ifade eder. Karahanlılar ile başlayan bu süreçte, Oğuzların İslam’a geçişi dalga dalga yayılmıştır. Dede Korkut masallarında görüldüğü üzere, İslam’a henüz geçmemiş olan Kıpçak Türklerine “kafir” denilmesi, bu aidiyetin ne kadar içselleştiğini gösterir. Bir toplum yeni bir inanca geçtiğinde, binlerce yıllık tarihi bir anda kesilip atılmaz; o birikimler İslam’ın içinde sürdürülür.
Bugün Türk aydını, vatan ve üretim mücadelesi verenler İslam’a nasıl bakmalı? İslam, milletimizin dini olduğu gibi, tarihte devrimci bir rol oynamıştır. Bugün ise İran’dan Orta Asya’ya kadar pek çok mazlum milletle paylaştığımız bir ortak noktadır. Atatürkçü olduğunu iddia edip İslam’la kavga etmeyi, onu reddetmeyi bir marifet sananlar büyük bir yanlış içindedir. “Türk’üm doğruyum” demek ile Müslümanlığı karşı karşıya getirmek, bu milletin kendi özünden koparılmasıdır. Laiklik, Türkiye için bir zorunluluktur ancak bu “İslam düşmanlığı” demek değildir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “1400 yıl öncesinin kurallarıyla bugün yönetemeyiz” sözü, 7. yüzyılın ekonomik koşullarına göre ilerici olan bir düzenin, bugünün dünyasında geçerli olamayacağını hatırlatır. Ümmet anlayışı o dönem için kabile toplumlarını birleştiren devrimci bir kavramdı, ancak devrimci olan her şey zamanla yerini yeni süreçlere bırakır. Bugün artık “ümmet” değil, “millet” esas alınmalıdır.
Günümüzde Müslümanlık, siyaset ve stratejinin merkezine oturtulamaz; çünkü bu bizi komşularımızla birleştirmez. Mezhepsel kimlikler bizi birleştiremediğine göre, coğrafyamız ancak laiklikle birleşebilir. Amerika’nın emperyalist kuşatmasına karşı Rusya, Çin, Fransa veya Almanya ile kuracağımız ittifaklar, Müslümanlık temeline dayanamaz. İstanbul’daki dörtlü zirvede görüldüğü üzere, Türkiye’nin bugün Avrasya bloğu içerisinde yer alması ve Çin’den Fransa’ya uzanan stratejik bir eksende buluşması, Vatan Partisi’nin yıllardır savunduğu Avrasya stratejisinin ne kadar doğru olduğunu kanıtlar niteliktedir. Avrupalılar emperyalizmi nasıl onlarla beraber sürdürebilir? Biz Avrupa Birliği’ne girmeyeceğiz. Bağımsız devletimizi, milli devletimizi koruyacağız; ancak Avrupa’yla da iyi ilişkiler geliştireceğiz. Yanılmıyorsam şunu söylemiştiniz: Amerika, Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne sokmaya çalışıyor. Orayı kendine bağlamak için Avrupa kapısına Türkiye’yi adeta zincirledi. Amerika o dönemde “Türkiye Avrasya’ya, Asya’ya gidiyor” diyerek endişelendi. Alman basını 1990’larda bunu açık açık yazdı; Frankfurter Allgemeine gibi gazetelerde bu tartışıldı. Amerika, “Türkiye elimizden kaçıyor, gelin şunu Avrupa’ya aday üye yapalım, kapıya bağlayalım ama içeri almayalım; ne kaçabilsin ne de tam üye olabilsin” stratejisini izledi. Hatta o dönemde bu vurgular sadece Türkiye’yi bağlamak için değil, Avrupa Birliği’nin Almanya-Fransa eksenindeki gücünü başka ülkeleri katarak sulandırmak amacıyla da yapıldı; ikisi birbiriyle birleşen süreçlerdi.
O dönemde Stern gibi Almanya’nın büyük dergilerinde Türkiye’ye hakaret eden karikatürler çıktı. Türkiye’yi köpek gibi resmedip üzerine ay-yıldızlı bayrağımızı koyuyor, Avrupa Birliği kapısına iple bağlıyorlardı. Bu karikatürler aslında bize bir uyarıydı: “Siz Avrupa’da başı dik olamazsınız, olsa olsa bizim kapıda kölemiz olursunuz.” Ama şimdi koşullar değişti. Almanya ve Fransa da Amerika’nın baskısı altında. Amerika zayıfladıkça, kontrolü altındaki diğer ülkeler de ondan kurtulmaya ve özgürleşmeye başladı. Amerika’nın inişe geçtiği, dünyanın geleceğinde artık eski rolünü oynayamayacağı bir çağa girdik. Yeni bir dünya kuruluyor.
Ticaret savaşları çok tartışılıyor. Özellikle Almanya Maliye Bakanı ile Türkiye Cumhuriyeti Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, dörtlü zirveden önce bir araya geldiler. Berat Albayrak, ticaret savaşları üzerinden gelen tehditlere karşı birlikte görüşme ve hareket etme mesajı verdi; bu, Amerikan tehditlerine karşı birleşmek anlamına geliyor. Türkiye bunu çok iyi değerlendirebilir. Bu sadece ekonomi cephesiyle sınırlı değil; vatan bütünlüğünü sağlamak, Avrupa’nın PKK ve benzeri terör örgütleriyle bağlarını kesmek ve Avrupa’daki “Kürdistan” projesini yok etmek için de büyük bir fırsat. Bunun işaretleri başladı. Almanya Meclisi’nde (Bundestag) yaptığımız basın toplantılarında Almanlara, “Bir Türkiye var, bir de PKK. Koskoca Türkiye varken PKK’yı mı tercih edeceksiniz? PKK ile ittifak yaparak ne kazanacaksınız?” dedik. Bu, Alman basınında büyük etki yarattı. Ardından Alman basınında, Amerikan emperyalizminin güdümündeki PKK’yı kollayan Alman solcularını eleştiren yazılar çıkmaya başladı.
Dörtlü zirvede, Suriye’deki sürecin nasıl çözüme kavuşturulacağı konuşuldu. Türk ve Rus liderlerinin sürekli Astana sürecine dair olumlu vurgular yapması çok önemli. Cenevre ile başarılamayanın Astana ile başarıldığı görülüyor. Almanya ve Fransa da bu sürece yöneliyor gibi görünüyor. Amerika’dan kopuş bir anda olmuyor; ancak dünün Atlantik sistemi içindeki baş müttefikleri olan Almanya ve Fransa bile artık Amerika’dan uzaklaşıyor ve direniyor. Bu, Vatan Partisi açısından tarihi bir gelişmedir. Türkiye’nin Pasifik’ten Atlas Okyanusu’na kadar uzanan bir ittifak birikimi var. Ancak bu birikimi değerlendirecek stratejik bir hükümet anlayışına ihtiyaç duyuyoruz. AK Parti hükümeti bugün biraz bu yöne evriliyor; ancak strateji tam olarak kurulmuş olsa ilk iş Suriye’ye, ardından Mısır’a el uzatılır. Akdeniz’de Amerika, İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Türkiye’ye yönelik tehditlerini, Suriye’yi, Irak’ı, İran’ı, Rusya’yı ve Çin’i yanımıza almadan göğüslemekte zorlanırız.
Yunanistan’a şunu söylemek gerekir: Akdeniz petrollerini Amerika ve İsrail ile paylaşmaya kalkarsan piyon olursun ve kanlı maceraların içine sürüklenirsin. Amerika sana bir verir, dokuzunu alır. Türkiye ile paylaşırsan kardeşçe ve eşit bir paylaşım olur.
Suriye konusuna gelince; Almanya ile Fransa arasında bir derece farkı var. Almanya, Amerika’dan daha kopuk görünüyor. Fransa’nın ise hâlâ o tarafa bakan bir kolu var. Fakat iki ülkenin de sosyoekonomik yapısı güçlü ve bağımsızlık eğilimleri doğal olarak yükseliyor. Anayasa komitesi tartışmalarına gelince; Suriye’nin kaderini yabancı ülkeler belirleyemez. Irak’ta anayasayı Amerikalılar yaptı ve ülke bölündü, sonuç ortada. Suriye’nin toprak bütünlüğünü ancak Suriye devleti ve milleti sağlar. Başkalarının anayasa dayatması prensip olarak yanlıştır ve Türkiye’nin çıkarlarına da terstir. Suriye ile dost olmak, güvenliğimiz ve Doğu Akdeniz’deki tehditler karşısında mecburiyetimizdir.
Tayyip Erdoğan yönetiminin Mısır’a yönelik suçlayıcı dili, Türkiye’nin geleceğini düşünen bir anlayışla bağdaşmıyor. Ancak yönetimde önemli bir değişim de gözlemliyoruz. Eskiden “Beşar Esad’ı istemiyoruz” diyorlardı, şimdi “Buna Suriye halkı karar verir” noktasına geldiler. Ayrıca Türkiye ile Suriye’nin Tahran’da üst düzey bürokratlar aracılığıyla altı kez görüştüğünü biliyoruz. Bu durum, söylemlerin de değişeceğinin ve katil gibi nitelemelerin tedavülden kalkacağının işaretidir.
Fırat’ın doğusu meselesi artık devletin en üst kademesinden sürekli dile getiriliyor. Hem Cumhurbaşkanı Erdoğan hem Milli Savunma Bakanı hem de komutanlarımız kararlı açıklamalar yapıyor. Tahran zirvesinde İran’ın, ardından Rusya’nın bu konudaki vurguları arttı. Türkiye, Fırat’ın doğusuna girmeyi ve terörü temizlemeyi kararlaştırdı. Amerika’nın teröristlerini bölge ülkeleri temizlediğinde, Amerika da kendi payına düşen kararı vermek zorunda kalacaktır.
Yerel seçimlere ve ittifak tartışmalarına gelecek olursak; AK Parti ile HDP’nin ittifak yapma ihtimalini görmüyorum. Doğu Fırat’a girmeyi kararlaştıran ve PKK’yı bitireceğim diyen bir iktidar, HDP ile nasıl ittifak yapar? PKK ile mücadele eden partiler için HDP ile ittifak kapısı kapanmıştır. Güneydoğu’da AK Parti’nin halkı kazanmaya yönelik siyaset geliştirmesini “HDP ile ittifak” olarak yorumlamak büyük bir yanılgıdır. Bazı çevreler, sırf AK Parti’yi eleştirmek adına onu gerçekte olmayan bir konuma oturtmaya çalışıyorlar. Bunlar “HDP ile ittifak yapıyorlar” gibi yazılar yazıyorlar veya açıklamalar yapıyorlar. Bunların gerçek olmadığını göreceğiz çünkü bunlar bugünkü zemine dayanan tahminler değil. Peki, zemin ne? AKP’nin ve Türk Devleti’nin içinde bulunduğu ortam; PKK ile mücadele ve Amerika ile karşı karşıya gelme durumudur. Amerika “tekrar bu peş başkan olacak” beklentisiyle hareket etse de, Türkiye’nin o kapılarının kapandığını görüyoruz. Türkiye artık Almanya, Fransa, Rusya, İran ve Çin ile beraberdir; Amerika’ya direnebilmek için bu ittifakları kurmaktadır. Bu hükümet, önümüzdeki dönem Amerika’nın kucağına atlamaz; yalpalasa bile oraya dönme şansı kalmamıştır. Yani Türkiye’nin AKP iktidarıyla tekrar Amerika’ya dönmesi gibi bir ihtimal görmüyorum.
Aynı zamanda “HDP ile AKP ittifak yapacak” olasılığı da yoktur. Tam tersine, ikisi kapışıyor. Diyarbakır, Hakkâri, Mardin, Urfa, Bitlis, Bingöl, Van gibi bölgelerimizde AKP ile HDP karşı karşıya gelen iki kuvvettir. Orada AKP’nin HDP ile ittifak yapması sıfır ihtimaldir. Ancak Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) buna yöneldiğini bizzat Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu açıkladı. Bir hafta kadar önce Londra’da, HDP’yi ittifak yapacağı partiler arasında saydı. CHP’nin; özellikle İstanbul, İzmir, Ankara, Mersin gibi büyük kentlerde ve Güneydoğu’da HDP’yi desteklemek ve onu meşrulaştırmak gibi bir projesi var. HDP de buna balıklama atlıyor çünkü meşrulaştırılmaya ihtiyacı var. Güneydoğu’da halkı kaybeden, belediyelerdeki rezaletler ve PKK’nın ezilmesi sonucu zayıflayan HDP’nin, CHP gibi bir partiyle yan yana gözükerek kendini halkın gözünde yenilemeye ihtiyacı var.
Peki, CHP’nin hesaplarına göre HDP ile ittifak, CHP’ye belediye kazandırır mı? Bu durum CHP için hem intihardır hem de Türkiye’ye ihanettir; bu CHP’yi bitirir. HDP ile ittifak demek, PKK ile ittifak demektir. Yani Güneydoğu’daki belediyelerin otoritesini tekrar PKK’ya vermektir, PKK’yı Güneydoğu’da yerel hükümet yapmaktır. Zaten Güneydoğu’da bunlar temizlendi, belediyeleri tasfiye edildi, yerlerine kayyumlar atandı ve halk HDP’yi lanetle anıyor. Şimdi CHP’nin tekrar onun elinden tutması Türkiye’ye ihanet olur; çünkü Türkiye PKK ile savaşıyor. CHP ise Türkiye’nin savaştığı bir kuvvetin yanına geçiyor, hatta o kuvveti yerel hükümet yapmaya çalışıyor. Cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci turunda da beraber olmayı planlamışlardı; merkezi hükümet ve meclis planında da CHP ile HDP arasında ortaklıklar var. Bu bir ihanettir. CHP yönetimini ve tabanını uyarıyoruz: Böyle bir şeyi kabul etmeyin. CHP’de “muhalifim” diyen çeşitli güçler var ama onlardan bu konuda bir ses duymuyoruz. “Bu parti HDP ile ittifak yapamaz, PKK ile yan yana gelemez; Amerika’nın piyonu olanlarla ittifak Türkiye’ye ihanettir” diyecek bir ses bekleniyor. Ancak parti içinden böyle bir ses çıkmıyor; orada Türkiye’nin geleceğiyle bağlantılı olmayan, temelsiz çıkar kavgaları görülüyor. Bu da bizleri üzüyor.
Vatan Partisi’nin genel seçimlere ilişkin stratejisine gelince; Merkez Karar Kurulumuz, bütün seçim çevrelerinde yerel seçimlere katılma kararı aldı. 31 Mart’a giden beş aylık süreçte Türkiye çok dalgalı bir döneme girdi: Amerika tehditleri, Doğu Akdeniz ve Ege’deki sorunlar, Fırat ve Münbiç’te PKK’nın temizlenmesi, ekonominin iflası, kabaran halk ve emekçi hareketleri… Sermayedardan işçiye kadar milletin bütün kesimlerinde yeni bir arayış oluştu. Önümüzdeki beş ay, arkada kalan beş yıla bedel, çok önemli gelişmelere gebedir. Zaman artık hızlı akıyor ve Vatan Partisi’nin saati geldi. Çünkü Vatan Partisi, Türkiye’nin önündeki süreci doğru okudu: Vatan bütünlüğünü sağlamak ve üretim ekonomisine geçmek. Biz kendimizi buna göre hazırladık, mevziye girdik.
Emekçi hareketiyle birleşerek, fabrikaların kapanmaması için çözümler üretiyoruz. Bugün Türkiye’de en önemli emekçi talebi iş güvencesidir. Fabrikanın kapanmaması hem işçinin hem de sermaye sahibinin ortak sorunudur. Vatan Partisi, iflas eden fabrikaların kamulaştırılmasını ve devlet ile işçilerin ortak yönetiminde işletilmesini öneriyor. Mülkiyetin devlet ve işçiler arasında paylaşıldığı, borçların kamu tarafından üstlenildiği bu model, üretim çarkının devam etmesini sağlar. Bazıları “işçi kini artıyor, sermayenin üzerine gitsin” diyor; bunlar solculuk değil. Fabrikayı kapattırıp işçiyi sokağa döken bir anlayışla hiçbir işçi kazanılmaz. Biz, işçinin üretimden pay aldığı ve kendi ekmek teknesini koruma sorumluluğunu üstlendiği radikal ve devrimci bir model öneriyoruz.
Son olarak bir izleyicimiz, “İran’daki şeriatçı yönetim de Cumhuriyet, neden laik Atatürk Cumhuriyeti demiyorsunuz?” diye sormuş. Atatürk Cumhuriyeti; bağımsız, halkçı ve laik bir cumhuriyettir. Türkiye’de bugün en büyük yanlış, meseleyi laikler ve İslamcılar çekişmesine indirgemektir. Türkiye’nin birinci meselesi vatanın bütünlüğü ve bağımsızlığıdır. İstiklal Savaşı’nı yaparak Cumhuriyeti kurduk; bugün de Cumhuriyeti savunmak için vatanı savunmak önceliklidir. Amerika geldiği zaman ne laiklik kalır ne de toplum; mezhepler ve etnik gruplar birbirini boğazlar. Amerika’nın Türkiye için hazırladığı iç savaş senaryosu budur. Vatanın bütünlüğünü koruyarak laikliği de koruyabilir ve geliştirebiliriz. Vatanı korumada en geniş birliği sağlayarak sorunları çözebiliriz. Laik ve anti-laik temelindeki bir saflaşma, Türkiye’yi gerçek sorunlarından koparır; laikler ile İslamcılar arasında karşılıklı kavgalara yol açar. Bu durum, vatanın kaybedilmesine ve laikliğin elde edilememesine neden olur. Bu yanılgı içinde olan çok sayıda izleyicimiz ve okuyucumuz var; bu durum maalesef Atatürkçülük adına yapılıyor. Oysa Atatürk’ün hayatına baktığımızda, toplumun önündeki temel sorunu öncelediğini görürüz.
Neden laiklik 1924’ten sonra geldi de Atatürk 1919’da Samsun’a çıktığında sadece laiklik demedi? Çünkü Türkiye’nin o sırada önceliği istiklal ve vatan sorunuydu. Bugün de vatana yönelik tehditleri göğüslemek, Türkiye için en öncelikli konudur. Bu nedenle, laiklik bayrağını bugün öne çıkarıp sadece laikliği konuşmak, laikliği kurtarmaz; aksine Türkiye’yi iç kavgalara sürükler ve Amerikan projelerine alet olmanıza yol açar. Dikkat ederseniz Amerika, bu laik kesimi çok seviyor ve onları gelecekte Türkiye’nin üzerine süreceği kuvvetler arasında planlıyor. Bu, çok uyarıcı bir gerçektir.
Laikliğin en önemli özelliklerinden biri birleştiriciliktir. Laiklik, halk hâkimiyeti demektir. Yunanca “laikos” halkın demektir; ruhban sınıfının (klerikoz) karşısında halkı temsil eder. Fransız Devrimi ruhbanın ve kralın iktidarına son verip halkı iktidara getirmiştir. Kral “İktidarı bana Tanrı verdi” dediğinde, halk hareketi “Hayır, sana bu iktidarı Tanrı vermedi, egemenlik halkındır” demiştir. Türk devriminde de laiklik, padişahın “Ben Allah’ın yeryüzündeki gölgesiyim, saltanat bana Allah tarafından verildi” iddiasına karşı, “Hayır, saltanatın kaynağı Allah değil, halktır” demek için gerekliydi.
Ekonomide kurtuluş savaşı verdiğimiz bugünlerde neden yerli sermayeye dayalı ekonomik model aranmıyor sorusuna gelince; Türkiye’nin başka çaresi yoktur. Dışarıdan sermaye gelmediğine, dış ticaret açığımızın büyüdüğüne ve borçla çarkı çevirme dönemi bittiğine göre, yeni bir yol bulmalıyız. Türkiye ancak milli bir ekonomi inşa ederek ayakta kalabilir. Üretim kapasitemizi, makinelerimizi ve tarlalarımızı tekrar tam verimle kullanmalıyız. Kömürümüzü Zonguldak’ta çıkaracak, pamuğumuzu Bakırçay’da, Söke’de, Çukurova’da yetiştireceğiz. Maliyetler kısa vadede yükselse bile, dışa bağımlılıktan kurtulmanın tek yolu budur. Bu, basit bir hükümet kararı değil, kökten bir üretim devrimidir. Vatan Partisi, üretim ekonomisi ihtiyacına cevap vererek ve vatanın bütünlüğünü savunarak bu süreçte iddialı olacaktır.
Mehmet Yengin’in Cumhuriyet Bayramı kutlamasına ve Ulusal Radyo ile ilgili güzel dileklerine teşekkür ederiz. Ulusal Radyo’nun ve Ulusal Kanal’ın ayakta kalması, bir vatandaşlık ve milli görevdir. Bugün Vatan Partisi, TGB, Cumhuriyet Kadınları Derneği ve TLB’nin oluşturduğu o muazzam güç; arkasındaki yayın organlarının, yani “toplumun borusunu öttüren” kanalların desteğiyle büyümektedir. Cumhuriyet’in 95. yılında, bugüne kadar nasıl halkın desteğiyle bu organları yaşattıysak, bundan sonra da aynı kararlılıkla devam edeceğiz.
Programda Sayın Hamdi Yaver Aktan’ın hukuk dersleri tadındaki açıklamalarını büyük bir hayranlıkla izledik. Türkiye’nin yetiştirdiği bu büyük hukukçular, yargı sistemimiz ve milli devletimizin değerleri konusunda bizi bilimsel bilgilerle donatıyorlar.
Son olarak, çocukluğumdaki Cumhuriyet Bayramlarını sevgi ve özlemle anıyorum. Saralı İlkokulu’nda okurken, vatanımıza ve milletimize bağlılığı o günlerin kültürüyle öğrendik. Yerli malı haftasından Sümerbank elbiselerine kadar, Cumhuriyet’i sadece bir kavram olarak değil, yaşamın her alanında hissederek büyüdük. Bugün de aynı kararlılıkla, Cumhuriyet’in temel değerlerine bağlı kalarak, üreten Türkiye’yi kurmak için mücadelemizi sürdürüyoruz. Söz veriyoruz.

