Çıkış Yolu • 26.08.2019

Çıkış Yolu • 26.08.2019

Bu geçmişteki, yakın geçmişteki devrimle kurduk biz bu Cumhuriyeti. Bir Türkiye gemisi, bir Amerikan gemisi… Ama Türk milletinin mantığı açıktır. Ben yere atar ve onu çiğnerim. Çiğniyorum burada, bravo! Bu ülkede bir yangın var. Türkiye’yi dinlenenler değil, üretenler yönetecek. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.

Mutlu akşamlar efendim. Çıkış Yolu programına hepiniz hoş geldiniz. Ekranları başında bizi izleyen değerli izleyicilerimiz, sizlere Çıkış Yolu programında özel sorular hazırladık, özel konu başlıklarımız var. Her hafta olduğu gibi konuğumuz Vatan Partisi Lideri Sayın Doğu Perinçek. Efendim hoş geldiniz. Bu hafta yine özel bir konuğumuz var; gazeteci-yazar Mete Sohtaoğlu. Siz de hoş geldiniz.

Çoğunlukla dış politika alanında haber ve yorumlarıyla hem ekranlarımızdan tanıdığınız hem de sosyal medyadan birçok izleyicimizin bildiği, bu alanda geniş bilgi ulaştıran bir isim. Programımız ağırlıklı olarak dış politika gündemi üzerine olacak. Türkiye’nin dış politika takvimi biraz yoğun ilerliyor; özellikle Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Rusya ziyareti, Türkiye’nin Suriye takvimi, Suriye’nin kuzeyindeki gelişmeler ve İdlib’deki durumları bugün konuşacağız. Sorularımız hazır. Sizlerden de sorularınızı bekliyoruz. Hem Türkiye’nin iç gündemine ilişkin hem de dış politikaya dair Sayın Perinçek’ten öğrenmek istediklerinizi, “Çıkış Yolu” etiketiyle veya altta yazan numaralarımızdan bize gönderebilirsiniz. Mümkün mertebede son programlarda soruları Sayın Perinçek’e ulaştırıyor ve yanıtlarını istiyoruz.

Efendim hızla başlayalım. Vaktimiz bol ama konumuz da çok. İlk sözü konuğumuza vermek istiyorum. Buyurun Sayın Sohtaoğlu.

Sayın Sohtaoğlu: Sayın Perinçek, izninizle dış politika diyeceğim ama konu biraz iç içe geçmiş durumda. Uzun süredir hem iç politikaya hem de dış politikaya yönelik konuşmalarınız var. Konuşmanın başında da vurguladığım gibi, dış politikadaki gelişmeler artık iç politikanın bir malzemesi haline geldi. Şu konuyla başlamak istiyorum: Suriye’nin kuzeyine yönelik veya Suriye’deki genel tabloyla ilgili açıklamalarınızda; geçmişte yaptığınız ziyaretler, Öcalan’la buluşma veya çeşitli dergilerdeki makaleleriniz ön plana çıkartılarak sosyal medyada konuşmalarınıza bir nevi cevap verilmeye çalışılıyor. Bu süreci çok iyi bilen biri olarak, o dönemki Öcalan görüşmenizden bugünkü Suriye noktasına geldiğimiz süreci, o dönemki amacınızı ve YPG-PKK ilişkisine kadar evrilen durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sayın Perinçek: Biz 1980’lerden beri Batı Asya Birliği’ni savunuyoruz. Yaklaşık 40 yıl oldu. Türkiye, Suriye, Irak, İran, Azerbaycan, hatta Lübnan… Suriye ve Lübnan zaten bir süredir neredeyse tek bir yönetim gibi işliyor. Bu ülkelerin birliği bizim yeni bir projemiz değil. Atatürk de 1920 yılında Suriye ve Irak ile Türkiye’nin konfederasyon veya federasyon halinde birleşmesini savunuyordu. 24 Nisan 1920’de mecliste, Türkiye’nin ilk anayasasının ilkelerini ortaya koyduğu meşhur konuşmasında; Suriye ve Irak’ta emperyalizme karşı mücadele eden kurtuluş hareketleriyle anlayış birliğine vardıklarını ve bu ülkelerin birleşmesini hedeflediklerini söylüyordu. O dönem Özdemir Bey, Ali Saip Bey gibi komutanlar Suriye ve Irak’ta İngiltere ve Fransa’ya karşı gerilla savaşları örgütlediler. Yani 1920’lerden gelen bir Türkiye-Suriye-Irak Konfederasyonu planı var.

Biz bunu 1980’lerde “Batı Asya Birliği” diye geliştirdik. Türkiye, Suriye, Irak, İran ve Azerbaycan birleştiği zaman dünya enerji kaynaklarının önemli bir bölümüne, dünya medeniyetinin beşiğine sahip oluyoruz. 200 küsur milyonluk bir nüfus, Türkiye’nin insan kaynakları, müteahhitlik ve sanayi birikimi birleşiyor.

Sayın Sohtaoğlu: Sayın Perinçek, federasyon veya konfederasyon kelimeleri Türkiye’de biraz tedirginlik yaratabiliyor. Özellikle Amerika’nın Suriye’de kurmak istediği federasyon tartışmaları bağlamında…

Sayın Perinçek: Biz Suriye’de bir federasyon değil, Türkiye, Suriye, Irak, İran ve Azerbaycan devletlerinin bir konfederasyonda buluşmasını savunuyoruz. Bunun içinde Kürtlere özerklik gibi bir durum yok. Bu, devletlerin birliği meselesidir. Beşar Esad’ın da 2005’te dile getirdiği “5 Ülke, 5 Deniz” planı buna benzer. Ben 2015 Şubat ayında Beşar Esad ile buluştum. Fakat daha önce 2007’de Suriye’ye davet edildik. Bakanlarla, Başbakan’la ve Meclis Başkanı’yla görüştük. Beşar Esad o sırada Moskova’daydı. Bize, “Size en önemli konuyu bildiriyoruz; Sayın Beşar Esad Moskova’dan bir mesaj gönderdi: Biz tarih boyunca hep aynı devlet çatısı altında yaşadık, Türkiye ile tekrar aynı devlet çatısı altında birleşebiliriz” dediler. Bu bir sır değildi, Türkiye’de herkesle paylaşmamızı istediler.

O dönemlerde Amerika, Suriye’deki İhvancıları silahlandırıp kışkırtarak Suriye’yi karıştırıyordu. Turgut Özal yönetimi bu isyanlara alet oldu. Suriye buna karşılık PKK’yı örgütleyerek cevap verdi. İki ülke birbirinin teröristini destekledi. Biz 1989-90’daki görüşmemize bu kısır döngüye son vermek için gittik. Abdullah Öcalan’a, “Amerika ve İsrail, Irak’ı işgale hazırlanıyor; bunlara alet olman senin için kötü sonuçlar doğurur, Türkiye’nin birlik ve bütünlüğü içinde yer al” dedik. O zaman bizim kafamızdaki yönetim iş başında olsaydı, Suriye ile anlaşarak olay 1990’da çözülürdü.

Sayın Sohtaoğlu: Öcalan’ın son dönemdeki mektupları ve “enstrümanım” ifadesi hakkında ne düşünüyorsunuz? Türkiye onu kontrol mü ediyor?

Sayın Perinçek: Kandil’in Abdullah Öcalan’a tepki göstermesinin sebebi, onun Türkiye devletinin kontrolünde olduğunu görmeleridir. Abdullah Öcalan’ın kendisi de “Ben enstrümanım, beni kullanın” diyor. Bu, ona bir suç atfetmek değil, bizzat kendi beyanıdır. Türkiye’nin toprak bütünlüğü açısından bakıldığında, PKK’nın direncini kırmaya yönelik bir devlet uygulaması olduğu açıktır. Bizim temel tezimiz şudur: Kürdistan adı altında Amerika ve İsrail, bölgede ikinci bir İsrail devleti kurmak istiyor. Bu dört ülke (Türkiye, Suriye, Irak, İran) bu planı bozacak güce sahiptir. Nitekim 2017’deki Barzani referandumunda da İran ile birlikte bu planın karşısında durduk. Rusya’sından Cezayir’ine, Fas’ından Tunus’una ve Çin’e kadar Orta Doğu’nun bütün televizyonları bu açıklamalarımızı verdi. Biz orada aynı zamanda İran ile Türkiye arasındaki soğuk havayı da ortadan kaldırdık. İşte o basın toplantısı öncesindeki Ali Ekber Velayeti; İran’ın şu anda fiilen en önemli yöneticisidir. Belki basın toplantısından da görüntüler verilebilir. Basın toplantısı öncesinde bir görüşme yaptık. O sırada maalesef bizim yönetimimiz, yani Tayyip Erdoğan yönetimi, İranlıları “Fars milliyetçisi” diye suçluyordu. Halbuki Barzani bir referandum yapıyordu ve bu, Kürdistan’ı meşrulaştırma girişimiydi.

Sayın Perinçek, kısa bir süre sonra İranlı bir heyetin, Cevat Zarif başta olmak üzere, bu sert açıklamalara karşın yine cenaze törenine katıldığını da gördük. İşte o, bizim gayretlerimizin sonucuydu. Biz dedik ki; Türkiye ile İran’ın başında kim olursa olsun, aralarındaki sitemi bir kenara bırakıp birbirine yakınlaşmalıdır. “Tahran ile Ankara’nın siyaseti Orta Doğu’da pek uymuyor gibi duruyor” diyebilirsiniz. Eğer yanlış politika izlerseniz uymaz; doğru politika izlerseniz uyar. Yani Amerika’ya yaklaşırsanız uymaz ama İran’la, Suriye’yle, Irak’la beraber olursanız; Amerika’nın “Kürdistan-İkinci İsrail” planını önleme konusunda kararlı olursanız, Vatan Partisi gibi İran’la can ciğer olursunuz.

HDP, Abdullah Öcalan tarafından “çözüm süreci” için kurdurulmuş bir parti mi? Hayır. HDP, PKK’nın yasal partisidir. Sırf çözüm süreci için değil; çözüm süreci önemli bir rol oynadı ama HDP; Meclis kürsüsüne çıkmak, belediye imkanlarını kullanmak, dağa eleman devşirmek, lojistik destek sağlamak, dağdaki adama erzak yollamak, manevi destek verip PKK teröristlerinin motivasyonunu yükseltmek ve propaganda yapmak için kurulmuştur. Bu zaten bir Amerikan planıdır. Türkiye’ye dayatılan şuydu: Daha 2002 yılında, 2 Nisan günü Abdullah Gül’ün; dönemin ABD Dışişleri Bakanı Powell ile 2 sayfa 9 maddelik gizli bir anlaşması vardı ki, bu kendi itirafıdır. Abdullah Gül, Murat Sertoğlu’na koltuğa elini vurarak “Bak senin oturduğun bu koltukta Powell oturuyordu, ben onunla 2 sayfa 9 maddelik gizli bir anlaşma imzaladım” demiştir. Bu durum, 24 Mayıs 2003 tarihli Vatan gazetesinde yer almıştır. Murat Sertoğlu “Ne var bu maddelerde?” diye sorduğunda, “Onu söyler miyim, gizli bir anlaşma” demiştir. Fakat ağzından şu çıkmıştır: “Orta Doğu’nun bütün rejimlerini ve sınırlarını değiştireceğiz.”

Bakın, bu Amerika’nın planıdır; Orta Doğu’daki tüm rejimler değişecek, yani demokrasi gelecek. Demokrasi ne? Amerika’nın kuklası olmak. Demokrasiyi kim getirecek? Amerikan ordusu. Irak, Suriye, Türkiye… Türkiye’ye demokrasiyi nasıl getiriyor? PKK’yı destekleyerek, kanla, öldürerek, vurarak getiriyor. Irak’ta bir buçuk milyon, Suriye’de 300-400 bin şehit ve kayıp var. Türkiye’de 1984’ten bu yana yaşadığımız olaylar, Afganistan… Her tarafa Amerika… Hatta Çin’e kadar “demokrasi getireceğim” diye elindeki bütün teröristleri; IŞİD’i, PKK’sı, Doğu Türkistan İslami Partisi’ni, El-Kaide’sini, hepsini Amerika’nın oyuncakları olarak seferber etti. Bizim tüm bu süreçteki temel siyasetimiz, Orta Doğu ve Batı Asya ülkeleri olarak bir olmaktır. Teröristlere aman vermeyelim, göz açtırmayalım. Bunun başka formülü yok. Çünkü Irak’la, Suriye’yle, İran’la iş birliği yapmazsak Amerika’nın kucağındayız. Amerika ile beraber olduğumuz zaman onlara düşman oluruz ve Turgut Özal zamanındaki gibi Amerika’nın aleti oluruz. Hatta 2011-2014 yılları arasında, Tayyip Erdoğan zamanında da bir kere daha Türkiye Amerika’nın aleti oldu ve Suriye’ye terör ihraç etti; şimdi o prangalar yüzünden ayağa bağlanmış durumdayız.

Barzani meselesine gelince; Barzani Amerika’nın kontrolünden çıkmadı ama artık Türkiye’ye mecbur olan bir konumda. Yani Türkiye istediği zaman Barzani’yi orada boğar. Barzani’nin eskiden beri Türkiye ile iyi geçinme politikası vardır. Ama tabii Türkiye’deki akıllı ve vatansever bir yönetim, sonuç itibarıyla Amerika ile değil, Irak hükümeti ile birleşir.

“Yerli ve milli” kavramına gelirsek; bana göre aynı şeyler. Ama “yerli” kavramını bir türlü anlayamadım. Milli dedikten sonra yerliye ne gerek var? Ben burada bir feodalizm, taşracılık ve yerelcilik seziyorum. Çünkü milli dediğin an bitmiştir. Orada şeyhlik, cemaat, tarikat ve dervişlik görüyorum. Yani Atatürk’ün “Türkiye şeyhler, dervişler, müritler ülkesi olamaz” sözünün tersi. Gazetecilerin bunu Sayın Tayyip Erdoğan’a ve hükümet yetkililerine sorması lazım: “Bu yerliyi bana bir açıklar mısınız?” Eğer feodal güçleri; şeyhleri, ağaları, beyleri “yerlilik” adı altında desteklerseniz o zaman millet olamazsınız, milleti parçalarsınız. Çünkü millet; ağalık, beylik, paşalık ortadan kaldırılarak kurulur.

PKK meselesinin altında da bu feodal düzen var; kökeninde emperyalizm yatsa da toprak düzeni, marabalık, ağalık ve şeyhlik bir zemin yaratıyor. Atatürk’ün 1935 CHP Kongresi’nde aldığı toprak reformu kararı çok önemlidir. 1937 yılında ise 2 Şubat günü, anayasamızın ikinci maddesine “Türkiye; cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, laik ve devrimci bir devlettir” ilkesi konuldu. Sonraki anayasalarda kullanılan “demokratik, laik, sosyal hukuk devleti” ise bir Batı tekerlemesidir. Kelimelerin ciciliği bizi kandırmasın; bugün her türlü musibet, hukuk devleti adı altında onun altına sokuluyor. O 1937 değişikliğinde kamulaştırma maddesine “az topraklı köylüye ve topraksız köylüye, büyük toprak sahiplerinin toprakları 20 yıl vadeli ve vergi beyannamesindeki değerine göre ödenmek üzere kamulaştırılır” hükmü konuldu. Bu, demokratik bir devrimdi; köylü özgürlüğüne ve toprağa kavuşacak, maraba değil, ağanın bendesi değil, özgür bir birey olacaktı.

Atatürk, 1938 yılında artık bu dünyadan gideceğini anladığında Celal Bayar’ı, Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’ı ve Kılıç Ali’yi çağırıp “Bir cihan savaşı geliyor, Sovyetler Birliği ile dostluktan kesinlikle vazgeçmeyeceksiniz, başka vasiyetim yok” demiştir. Çünkü Sovyetler Birliği ile dostluktan vazgeçerse Türkiye’nin Amerika’nın kucağına düşeceğini biliyordu. Kocatepe’deki fotoğraflara bakın; Atatürk’ün yanındaki komutanların, Aralov’un ve Abilev’in giydiği kaputlar ve şapkalar Sovyet menşelidir. Biz İstiklal Savaşı’nda beraber savaştık. Taksim Anıtı’nda hem Aralov’un hem Frunze’nin heykelleri vardır. Atatürk, Türkiye’nin savunmasını ve toprak bütünlüğünü bu dostluklarla korumayı hedeflemiştir. Ankara’yı cephe tutan ve Ankara’ya ilerlemeyi hedefleyen Yunan orduları savunmaya çekilmişlerdi. Türk ordusunu Mustafa Kemal Paşa… Ordunun bütün ağırlığını güneyden; Hüseyin Kananlı’nın memleketi Şuhut tarafından kaydırdı ve Ankara yolunu, Yunan ordularını kesecek şekilde Yakup Şevki Paşa komutasında bir ordu bıraktı. Çok gizli bir harekâtla; Yunan orduları istihbar etmesin diye atların ayaklarına çaputlar bağlayarak, oradan öyle bir vurdu ki… Aynı zamanda doğudan batıya doğru taarruz edecekmiş gibi aldatma hareketleri yaptı. Yunanlılar, Ankara’dan gelecek saldırıya göre kendilerini konumlandırdılar, ancak Türk ordusu alttan vurdu.

Kader birliğimiz olan Sovyetler Birliği ile o dönemki arkadaşlığımızdan bahsetmek gerekirse; 30 Ağustos’ta eğer kaybetseydik, Ankara yolu açık olduğu için Yunanlılar taarruz edip planımızı suya düşürebilirdi. Hatta o dönem İstanbul’daki mütareke basını, “Mustafa Kemal Paşa yakalandı, Yunan ordusu esir etti” şeklinde Türk ordusu aleyhine yalan haberler yapıyordu.

1938’e gelindiğinde Atatürk, bir dünya savaşına gidildiğini görüyordu. Batı, Almanlar ve Sovyetler arasındaki bu güç dengesinde; Türkiye’nin emperyalistlerin avucuna tekrar düşmemesi ve devrimlerin ziyan olmaması için Türkiye’yi bir kazığa bağlayan bir vasiyet projesi oluşturdu: “Sovyetler Birliği ile dostluktan ayrılmayacaksınız.” 1945’te bu dostluğu bıraktık ve bugüne geldik. Bugün de Rusya ile beraberliğimiz bir kader meselesidir.

Terör kavramına gelince; uluslararası boyutuyla terör, belli bir üniforma, bayrak veya flama altında başkentlerin otoritesini tanımadan silahlı ya da siyasi faaliyet göstermektir. Suriye ve Irak meselesinde terör örgütü tanımlamaları konusunda ABD başta olmak üzere ciddi anlaşmazlıklar var. Rusya’daki PYD ofisi meselesine gelince; Ankara’da, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde HDP üzerinden PKK’nın bir grubu zaten var. Meclisimizde bölücü örgütü savunanlara, koridorlarda “Serok Apo” diye bağıranlara müsamaha gösterilirken Rusya’daki bir ofisi eleştirmek tutarlı değildir. Türk devleti ve kamuoyu, meclisteki PKK varlığı konusunda tutarlı olmalıdır.

HDP, PKK’nın bir aletidir; PKK HDP’yi istediği gibi yönetir. PKK, HDP’ye istediğini yaptırır; onu kapatabilir veya ateşe sürebilir. Selahattin Demirtaş’ın, “Apo’nun heykelini dikeceğiz” demesi, ikisi arasındaki hiyerarşiyi açıkça gösterir. Heykeli dikilen Apo’dur, Demirtaş ise sadece bir oyuncaktır. Bugün Selahattin Demirtaş’a sahip çıkanlar, Amerikan müştemilatı dediğimiz gruplardır.

Devlet, belli bir coğrafya üzerinde silah tekelini elinde bulunduran örgüttür. Bu vatan coğrafyasında silahın sahibi sadece polis ve askerdir. Eğer devletin hâkimiyet alanı içinde başka bir silahlı güç varsa; bu ya bir kurtuluş örgütüdür (Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’da yaptığı gibi) ya da bir terör örgütüdür. Çağımızda terör örgütlerinin hemen hemen hepsi, Amerika eksenli faaliyet göstermektedir. Amerika olmasa bu örgütlerin yaşaması mümkün değildir.

HDP ile PKK’nın ayrışabileceği beklentisi, Türk milletini kandırmak için üretilmiş bir yalandır. Cumhuriyet Halk Partisi, PKK ile beraber olduğunu doğrudan söyleyemediği için HDP üzerinden bu ilişkiyi sürdürüyor. CHP, büyük ölçüde HDP’leşmiştir. Atatürkçü köklerinden uzaklaşan bu yönetim, Atlantik sisteminin planlarına uyumlu hale gelmiştir. İlhan Cihaner’in fotoğraflarına baktığınızda, bir devlet adamı duruşundan ziyade, kültürel olarak da bu yapıyla benzeşen bir tablo görüyorsunuz.

Sonuç olarak; biz AK Parti ile PKK ve FETÖ’ye karşı mücadelede beraberiz. CHP de PKK’ya, FETÖ’ye karşı tavır alsın, Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi savunsun, o zaman biz onlarla da beraber oluruz. Ancak bugün dünya saflaşmasında CHP Amerika’nın yanında; AK Parti ve MHP ise Venezuela’dan Çin’e kadar emperyalizme direnen güçlerin yanında yer almaktadır. Yani dünyadaki saflaşmalarda da, Türkiye’nin içindeki saflaşmalarda da CHP; Karadeniz’den, Doğu Akdeniz’den, Suriye’nin kuzeyinden, Çin’den, Maçin’den baksanız hep Amerika’nın yanında. Çok açık. CHP’nin bana bir tane olay gösterin. S-400 alınıyor, karşı çıkıyor. Niye karşılıyorsun kardeşim? Çünkü Türkiye’nin savunmasını Amerika’ya karşı istemiyor. Efendim, Afrin’e girecek Türk ordusu, PKK’yı bastıracak, ezecek, temizleyecek; “Aman girme” diyor. Sen kimi koruyorsun? Cumhuriyet Halk Partisi, Afrin’de PKK’yı koruyor. İşte burada da öyle. Yani kültür olarak da PKK’laşıyor, ortaçağlaşıyor.

Şurada oturan üç beye bakıyorum; bu beyefendilerde ne Türk devlet geleneği, ne Atatürk devrimi geleneği, ne de Türkiye’nin devlet birikimine benzeyen bir şey göremiyoruz. Cumhuriyet Halk Partisi’nde bu eskiden yoktu. Bakın, Cumhuriyet Halk Partisi’nin 1974’e kadar olan dönemine, Ecevit dönemini de katın buna, İnönü’nün bakanlarına, genel sekreterlerine bakın. O fotoğrafları tekrar arşivlerden çıkaralım, İsmet Paşa’nın Bakanlar Kurulu’nun fotoğraflarına bakalım. O fotoğraflardaki gibi oturan bir adam göremezsiniz.

Bakın, ben burada kimseyi şahsen eleştirmiyorum; siz konuyu açtınız. CHP’nin kültürel olarak PKK’laştığını ama PKK’nın kültürel olarak CHP’leşmediğini söylüyorum. Şurada oturanların hiçbiri; İsmet Paşa’nın, Atatürk’ün, Celal Bayar’ın, Adnan Menderes’in, Süleyman Demirel’in devlet geleneğine ve o dönemin Bakanlar Kurulu’na benzemiyor. O havalara rastlayamazsınız.

Söylem olarak da CHP’nin HDP’ye yaklaştığını düşünüyor musunuz diye soruyorsunuz; “Kardeş partiyiz” diyorlar. Bakın, bu yaklaşma dilde ne? Cumhuriyet Halk Partisi bugün kayyum atanmasına ve PKK belediyelerinin tasfiyesine feryat ederek karşı çıkıyor. Sen niye karşı çıkıyorsun? “Onların iradesi var, oy verilmiş” diyorlar. “Yarın bize de gelebilir, İstanbul’da, Ankara’da da olabilir” diyorlar. Mete Bey, savaş oluyor. Savaşlarda “oy verildi, demokrasi oldu” denmez. Savaş veriyoruz ya!

Atatürk, savaşırken Osmanlı Devleti’nin padişahı vardı. Meşru olan kimdi? Osmanlı padişahıydı. Ne diyor Atatürk, Nutuk’un 10. sayfasında? “Osmanlı padişahına ve Müslümanların halifesine isyan etmek lazım geliyordu.” Yani Anadolu’ya çıkarken bir isyana başlıyor. Atatürk çizgisi ile bu Cumhuriyet Halk Partisi’nin demokrasi anlayışı arasında fark var. Atatürk, vatanı kurtarmak için padişahın meşruiyetine tavır alıyor. Siz demokrasiyi PKK’nın kalkanı yaparsanız olmaz. O zaman Atatürk diye bir şey çıkmazdı; derdi ki “Padişah meşrudur, ona biat etmişiz, ne derse onu yaparız.”

Atatürkçülüğün Türkiye’de istismar edildiğini düşünüyorum. Artık bu iğrenç bir noktaya vardı. Atatürkçülükle ilgisi olmayan; vatanın bütünlüğünü sağlamış bir devrimcinin yanında, PKK ile yan yana duran Atatürkçüler var. Ya böyle Atatürkçü olur mu? Atatürk, PKK’yı ezmiş; Şeyh Said’i, Seyit Rıza’yı, Ağrı İsyanı’nı silahla ezmiş. Bize bıraktığı miras bu. Arkasında Amerika olan silahlı bir terör örgütü ortaya çıkıyor; senin onu silah yoluyla bastırmak dışında bir çaren yok. CHP yöneticileri ise “Bu işi mecliste çözelim” diyor. Nasıl çözeceksin mecliste? 600 kişiyi silahlandırıp Şırnak’a, Afrin’e mi yollayacaksın? “Mecliste çözelim” demek, “silahla çözmeyelim, Amerikan silahıyla PKK çözsün” demektir. Sen PKK’yı silahsızlandırabiliyor musun?

Kürt meselesi veya PKK meselesi açısından baktığımız zaman problem zaten mecliste değil, sahada çözülüyor. PKK bastırılıyor, temizleniyor. Meclise bu konu gelse, AK Parti ve MHP el kaldırır, CHP ve İYİ Parti ne yapacağını şaşırır. Sonuçta Türk Silahlı Kuvvetleri silahla bu işi çözecek. CHP yöneticilerinin karın ağrısı başka; Türk Silahlı Kuvvetleri PKK’nın tepesine binmesin, PKK kurtulsun istiyorlar. Amerika’nın silahlı çözümüne taraftarlar. Siz Türk Silahlı Kuvvetleri’ni bu işin dışından çıkarırsanız, tekrar açılıma dönerseniz Amerika yine PKK’ya silah verir; zaten 30 bin tır silah verdiler.

Siyasi Partiler Yasası meselesine gelince; Vatan Partisi iktidarında HDP kapatılır, sorun çözülür. Parti kapatmalara karşı değilim; bu konunun Türkiye’de kitabını yazmış, Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay’ın gönderme yaptığı insanım. Türkiye’de parti kapatmaya karşı olunur mu? Ama hangi partiyi kapatacaksın? Vatan Partisi iktidarda olursa PKK’yı, HDP’yi kapatır. Yargıtay Başsavcılığı’nı göreve çağırıyoruz. Benim babam Yargıtay Başsavcı yardımcısıydı, oranın havasını bilirim. Onlar hukuku uygulardı. Bugün de Yargıtay Başsavcılığı’nın Vatan Savaşı’nda HDP’yi kapatması gerekir. Bir yandan Mehmetçiğe “Git temizle” diyoruz, bir yandan HDP’yi bırakıyoruz arkadan vursun diye.

Erdoğan, “Ben parti kapatmaya karşıyım” diyerek kestirip atıyor. Bence bu Erdoğan meselesi değil; Türk Devleti’nin topyekun, devletçe ve milletçe terörü bitirmek için seferber olması lazım. Valiler, kaymakamlar, kültür bakanlıkları, televizyonlar, gazeteler… 80 milyon insan ve devletin bütün olanaklarıyla bir seferberlik şart. Rusya’yla, Suriye’yle, Irak’la, İran’la iş birliği yapın, 6 ay sürmez. Hem psikolojik hem askeri; bütün Türkiye bu savaşın içinde olacak. Öyle yaptığınız zaman HDP sandıklara gömülür, oradaki belediyelere Türkiye devletine bağlı gerçek başkanlar gelir. Kürt vatandaşlarımız da huzur istiyor, toprağını eksin, fabrikada çalışsın istiyor. Onların da talepleri son derece haklı.

Türkiye’nin Fırat’ın doğusuna yapacağı müdahalede Amerika’nın amacı oyalamak. Amerika, PKK’yı kurtarmak için Türkiye’nin kararlılığını gevşetmeye çalışıyor. Türkiye oyalanmamalı. Amerika, PKK’yı da YPG’yi de bırakır. Barzani’yi, Kerkük’te PKK’yı nasıl ortada bıraktıysa bunları da bırakır. Amerika için şu anda Türkiye’deki merkezi güç CHP’dir. HDP daha çok vurdu-kırdı gücüdür ama CHP, Amerika’nın “esas oğlanı”dır.

Amerika Türkiye’yi işgal ederse hayal bu ya, CHP de Amerika’nın ikram ettiği sandalyede hükümet olur. Irak’ta da böyle oldu ama o da tutmadı. Amerika işgal ettiği halde bugün Irak Amerika’ya karşı duruyor. Çünkü o milletlerin bağımsız yaşamak gibi doğal dinamikleri var. Türkiye gibi bir ülkede Amerika’nın yapabileceği hiçbir şey yok. 57 kez, 58 kez devreye atılan bu süreçler bir yere kadar devam eder. PKK ya da YPG kaynaklarına baktığımız zaman, bu güvenli bölge meselesinde Washington’ın taahhütlerinden çok farklı bir güvenli bölge uygulamasıyla sahada karşılaşıyoruz. Bence burada gerçekçi olan, Trump’ın tavrıdır. Trump, “Askerimizi çekeceğiz” diyor. Zaten Trump’ı iktidara taşıyan da bu yaklaşımıydı. “Orta Doğu çöllerine 7-8 trilyon dolar gömdük; acayip bir para değil mi?” diyerek durumu özetliyor. 2018 başında Amerika’da yayımlanan güvenlik raporları, ilk paragrafında açıkça “yenildik” ifadesini kullanıyor. Bu gizli bir rapor değil, kamuoyuna açık. Yenilgiyi kabul ettiklerine göre bir siyaset üretmeleri gerekiyordu ve Trump da o siyaseti üretti. “Burada yenildik, diretmenin âlemi yok. Bu meseleyi Obama başımıza sardı. Buradan çekileceğiz, içeriye döneceğiz, kaynaklarımızı ülke ekonomisini geliştirmek için kullanacağız” diyor.

Tabii bu kaynakların geçmişteki saldırılarda kullanılmasının ekonomik bir mantığı vardı: Amerikan silah, kimya ve çelik endüstrilerini çalıştırmak, silahlanmayı teşvik ederek dünyaya silah satmak gibi… Ancak o mantık çöktü. Trump şimdi, “Pılınızı pırtınızı toplayın, makinenizi, donanımınızı, teçhizatınızı alın, Amerika’ya dönün” diyerek Çin’deki Amerikan yatırımlarına dahi dönüş çağrısı yapıyor.

Sayın Perinçek, Suriye’deki uygulamaya baktığımız zaman ABD Başkanı Trump’ın söylediklerinin aksini uygulayan, “tırnak içinde” IŞİD karşıtı koalisyonun bir askeri gücü var. Washington’da bir paralel devlet yapılanmasından mı bahsediyoruz? Evet, Beyaz Saray’da iki tane Amerika var. Hep öyle olmuştur, Türkiye’de de 15-16 Temmuz gecesi gördüğümüz gibi… Askeri kanatta eskiden beri var olan, Trump’ın uygulamalarını boşa çıkartacak ve sahada tam zıttını yapacak bir paralel yapılanmadan bahsediyorum.

15-16 Temmuz darbe girişiminden sonra Amerika’dan New York Times, Washington Post, Wall Street Journal gibi yayın organlarından pek çok gazeteci ve yazar benimle mülakat yaptı. Bana “Türkiye’de darbe olur mu?” diye soruyorlardı. Ben de onlara gazetecilik gereği “Amerika’da ne oluyor?” diye soruyordum. Hepsi “Trump yönetimi ayakta kalamaz, göreceksiniz 3-5 ay içinde gidecek” diyorlardı. Ben de onlara “Amerika’da darbe mi olacak? Nasıl gidecek?” diye soruyordum. Amerikan devleti içerisindeki bu iki siyasi güç arasında ciddi bir kapışma var ve bu durum Batı Asya siyasetine de yansıyor. Bir kısmı “İnat edelim, askeri güçle sonuç alalım, Türkiye’yi bölelim” derken; diğer tarafta artık zayıflayan, gerçekçi olmayan bir yapı var. Onlar denendi ve çıkmaza girdi. Trump’ın etrafındaki kesim ise Monroe Doktrini’ne benzer bir şekilde “Kendi topraklarımıza, içimize dönelim” diyor.

Peki, sizin çizdiğiniz bu tabloya rağmen “Yüzyılın Planı” adı altında Suriye’yi, Lübnan’ı etkileyebilecek, İsrail lehine bir plan gündeme getiriliyor. Bu ne kadar gerçekçi? Amerikalı ve Kanadalı önemli ekonomistlerin projeksiyonlarına bakalım. 2030 yılında dünyanın birinci ekonomisi 64 trilyon dolarla Çin olacak. İkinci Hindistan 36 trilyon, üçüncü Amerika 33 trilyon dolar üretecek. Yani 11 yıl sonra Amerika, Çin’in ekonomide yarısı, Hindistan’ın ise gerisinde olacak. Türkiye 9,5 trilyon, Mısır ise onun biraz altında yer alacak. Yani Türkiye ve Mısır gibi ülkelerin, Amerika’nın üçte biri kadar üretim yapabileceği bir dünyaya gidiyoruz. Dünün en yoksul ülkeleri olan Çin ve Hindistan, bugün dünyanın lokomotifi haline geldi. Satın alma paritesi itibarıyla Çin, Amerika’yı geçti; Hindistan ise yakalamak üzere.

Bu tabloda Filistin’in özgürleşmesi, kendi devletini yönetmesi ortaya çıkar. İsrail bu işi savaşsız çözmek isterse kendi lehine olur, Filistin ile yan yana yaşamanın çaresine bakarlar. Yok “Direneceğim, silahım var” derse, tepesine roketler iner; nitekim Lübnan’da İsrail, o meşhur örgütle baş edemedi.

Suriye denklemine baktığımızda, Ankara açısından artık siyasi iktidarı aşan, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin temel bir güvenlik sorunu var. Peki, bu oyalama ve ertelemeler nereye kadar gidecek? Putin ile görüşmeye gidiliyor. Vatan Partisi’nin programı şu: Türkiye hükümetini anlıyoruz, geçmişte bazı örgütlere sözler verdiler, Emevi Camii’nde namaz kılacağız, Suriye’de federasyon kuracağız dediler. Bu, Tayyip Erdoğan’ın kaprisi değil, verilen sözler ve kurulan ilişkiler meselesi. Biz bu sorunu çözmek için diyoruz ki; bu örgütler silahlarını bırakacak, Suriye devleti de onları affedecek. Böylece Türkiye açısından bir korku kalmayacak, 3-4 milyon Suriyeli vatanlarına dönecek.

Peki ya mülkiyet sorunları? YPG’nin tapu dairelerini yaktığını, arsaları el değiştirdiğini biliyoruz. Suriye devleti, kendi topraklarında bu sorunu çözecek tek egemen güçtür. Biz de istiklal savaşından sonra mülkiyet sorunlarını çözdük, Suriye de öyle çözecek. Biz orada haksızlıklar olur mu diye teferruatla uğraşmayacağız; Türkiye’nin güvenliği ve bölge barışı esas olacak. Türkiye ile Suriye birleştiği an PKK ellerini yukarı kaldırır; o beyaz mendilleri sopaların ucuna takar ve teslim olurlar.

Sonuç olarak; Türk Silahlı Kuvvetleri Fırat’ın doğusuna girecek. Bu topyekûn bir plandır; Fırat’ın batısından doğusuna doğru çözülür. Çünkü Fırat’ın doğusunda Amerika var. Amerika ile cephe cepheye gelmeden önce yanınıza Suriye’yi, Irak’ı, İran’ı ve Rusya’yı alırsınız. Bu süreçte Türkiye, Asya’ya yerleşecek ama hiçbir zaman Rusya veya Çin’e bağımlı bir ülke olmayacak. Türkiye, Asya’nın bir parçası olan, kendi bağımsızlığına sahip bir ülke olarak yoluna devam edecektir. Hepimiz Asya’dayız; Kuzey Kıbrıs, Rusya’daki Tatarlar, Çin’deki Uygurlar, Afganistan’daki Türkler… Bütün Türkler Asya’da. Irak’ın kuzeyinde, Suriye’nin kuzeyinde Türkler var. Her yerde Türk var. İran’ın yüzde 40’ı Türk. Bakın, ben şimdi “%40’ı Türk” diyorum ama bir hafta önce bana İran’dan bir heyet geldi. Meclis üyelerinden oluşan bu heyetin güvenlik komisyonu başkanıyla konuşurken, “Bizim %40’ımız zaten Türk,” dedi. 32-35 milyon civarında Türk olduğunu, “Azeri” değil, bizzat “Türk” dediklerini ifade etti. Bakın, İran’daki resmi ağızlar hep “Türk” diye konuşuyor.

Şuraya gelelim: Sonuç itibarıyla Fırat’ın batısından doğusuna doğru bir süreç işleyecek. Amerika’nın bu planda kan dökecek bir kabiliyeti yok. Bu plan uygulandığı zaman Amerika pes eder ve “Arkadaşlar, eyvallah, biz gidiyoruz” der. Enerji yollarının güvenliği, petrol ticareti ve dünyadaki ticaret kurallarına göre alışverişler sağlandığında Amerika da buna razı olup gider.

“Sizce İran ne yapacak?” diye soruyorsunuz, İran’dan hiç bahsetmiyorsunuz. Neticede İran, ABD’nin şu anki can düşmanı. İran’ın ne yapacağını ben size söyleyeyim: Herkes Fırat’ın doğusunu konuşuyor, herkes ABD’ye işaret ediyor ama biraz güneye indiğinizde İran’ın desteklediği milislerin Deyrizor bölgesinde olduğunu görüyoruz. Yani İransız bir çözüm nasıl olacak?

İran’da birkaç kez konuştum; hem devlet tarafından davet edildim hem de yakın zamanda yeni İran Büyükelçisi beni ziyarete geldi, onunla görüştüm. 4-5 gün önce de Ankara’ya gelen İran heyetiyle görüştüm. Hem Büyükelçiye iki ay önce hem de bu yeni heyete sordum: “Böyle bir planımız var, ne diyorsunuz?” Onlar da, “Biz İran devleti olarak bu plana tamamen katılıyoruz,” dediler. Benim “Vatan Partisi Planı” olarak adlandırdığım bu plana Suriye hükümeti de, “Bu plan tamamen doğrudur, yerindedir, biz bu plana varız,” dedi. İran devleti ise bu planın sonunda Suriye’de hiçbir yabancı asker kalmayacağını belirtti. Plan uygulandığında terör bitince ve Amerika gidince orada ne İran, ne Türk, ne de Rus askerinin bir anlamı kalır.

Demografinin eskisi gibi olmayacağını söylüyorsunuz ama bu plan her sorunu çözüyor. Suriye ve Türkiye’nin gücü başta olmak üzere, bununla birlikte İran’ın, Irak’ın, Rusya’nın ve Çin’in uzaktan desteğiyle büyük bir güç topluyoruz. Bu gücün karşısında Amerika duramaz; Irak’ın kuzeyindeki referandum olayında duramadığı ispatlandı.

Peki, ya yabancı savaşçılar meselesi? Herkes bunu kendi siyasi görüşüne göre farklı okuyor. YPG içerisinde Amerikalı, İngiliz, Fransız, Hollandalı gibi yabancı savaşçılar var. Bunlar, terör tanımınız içerisine giren yabancı savaşçılar statüsündedir. Şam’ı dikkate alırsak, ABD bu savaşçılara resmiyet kazandırmaya çalışmıyor mu? Bu savaşçılar şunu tercih edecekler: Ya cenazeleri o topraklara gömülecek, ya uçaklarla vatanlarına götürülecek ya da silahlarını bırakıp sivil bir şekilde ülkelerine dönecekler.

Sizin bu yol haritanızda Ankara ve Şam arasında yeni anlaşmalar yapılması ya da sizin bu konuda aracılık etmeniz söz konusu mu? Bu planın sahibi Vatan Partisi’dir. Suriye ve İran “evet” diyor. İran neden döner? Çünkü orada Suriye bölünmesin diye var. İsrail oraya kadar gelip İran’a komşu olmasın diye oraya asker gönderdi. Suriye egemen olduğu zaman İran askeri niye orada dursun?

Rusya da bu planı Alexander Dugin’in ağzından kendi planı gibi açıkladı. Türk devletine gelince; bizim devletimiz, onu ikna edeceğiz. Eğer Türk devleti bu planı kabul etmezse, Suriye savaşını sürdüren bir Tayyip Erdoğan’ı Türkiye sırtında taşıyamaz. Zaten Türk hükümetinin de yavaş yavaş bu planı kabul etmeye başladığını görüyoruz.

Tarihsel olarak bakarsak, düşman (teröristler) TSK’nın bulunduğu yerleri bombaladı. Ama TSK orada El-Nusra gibi terör örgütlerini korumayacak. TSK, Suriye’nin toprak bütünlüğüne karşı bir konumda olmayacak. Suriye devletinin kendi vatanını silahla kurtarma hakkı vardır. Nasıl biz İzmir’i silahımızla kurtardıysak, onlar da bunu yapacak. Bugün Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlayacak Beşar Esad dışında başka bir otorite yok. Rusya, İran ve Türkiye; Suriye’ye anayasa yapamaz. Suriye, Suriyelilerindir. Bizim görevimiz Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunmaktır. Kendi vatanını emperyalizme karşı bütünleştirmek, en meşru haktır. Geri kalan tüm senaryolar, gerçekçi değildir. Siz Suriye siyasetini iyi biliyorsunuz. Mesela diyelim ki Esad şu an yok, geçiş döneminde olmayacak. Ben sizden öğrenmek istiyorum; sizin görüşünüze göre Suriye siyasetinde, yeni liderlik için bazı kulislerde Velid Muallim gibi isimler geçiyor. Esad dışında; savaşın ve çatışmaların bittiği bu yeni dönemde, ülkeyi yönetecek, tecrübesiyle, olgunluğuyla bütün kesimleri toparlayacak, yaraları saracak bir liderlik için aday gördünüz mü ya da “bu yapabilir” diyebileceğiniz ikinci bir isim var mı?

Bunu yapacak çok isim var. Neden var diyorum biliyor musunuz? Çünkü Baas Partisi içerisinden çıkacak. Baas Partisi demek Suriye’nin Kemalist Partisi demek, Atatürk’ün partisi demek. Irak’taki Baas da öyledir. Sonuç itibarıyla o kadar bize benzeyen bir parti ki bu; Atatürk devriminin programı, değerleri, halkçılık, devletçilik, laiklik ve hoşgörü… Ben Baas Partisi’nde ve Suriye’deki hoşgörüde bunu gördüm. Kötü bir benzetme olacak ama Türkiye’nin CHP’si mi bu? Hayır, Atatürk’ün CHP’si. Tamam, kötü bir benzetme olduğunu söylemiştim, CHP’ye tam ters, onu ifade edeyim.

Bakın, ben Irak Baas Partisi’nin liderleriyle, Suriye’nin meclis başkanlarıyla, başbakanlarıyla, ordu komutanlarıyla, Sayın Beşşar Esad’la ve geçmişte Irak’ın liderleriyle buluştum. Gerçekten orada çok esaslı bir devlet birikimi ve geleneği var, küçümsemeyelim. Çünkü bunlar devrimci köklerden geliyor. Suriye’nin ve Irak’ın İngiliz ve Fransız emperyalizmine karşı mücadele gelenekleri ve bizim Atatürkümüze benzeyen Baas Partisi’nin programı, aşağı yukarı bizim “Altı Ok” dediğimiz programla aynı; halkçı, halka yakın, vatansever, bağımsızlıkçı, laik. Irak da laikti Saddam Hüseyin zamanında, Suriye de laik. Suriye’de yüksek oranda Hristiyan nüfus var. Şam sokaklarında gidersiniz, bir evin kapısının kenarında cam fanus içinde Meryem Ana veya Hazreti İsa heykeli görürsünüz.

Ancak Kürtlere kimlik vermeyen de yine aynı Baas Partisi. Neden kimlik vermiyor? Çünkü o Kürtlerin dışarıdan, Türkiye’den gittiğini düşünüyorlar. O zaman bunu çözememişler, bu onların kusuru. Hata varsa hata, kusur varsa kusur, doğrulara da doğru diyoruz. Ama şunu görelim; Suriye’de Hristiyanlar, Aleviler ve Sünniler hep var oldu. Ben Suriye’nin müftüsüyle de buluştum; müftü, “Atatürk gibi yapıyoruz, biz de Atatürk gibi yapıyoruz” dedi. Yani ortada bir devlet adamlığı var.

Baas dışında böyle bir seçenek var mı? Var, mesela Baas’ın ortağı olan birtakım partiler, komünist partiler var. Bunlar geçmişte yaptığımız Avrasya toplantılarına falan katıldılar. Suriye’de hakikaten bir devlet ve siyaset birikimi var. Bu, Emeviler dönemine, Orta Doğu medeniyetlerine kadar gidiyor. Şam, İstanbul’dan sonra Osmanlı Devleti’nin ikinci büyük başkenti değil miydi? Dimaşk… Kocaman bir eyalet. Emevilerden kalan İslamiyet’te de çok önemli bir medeniyet geleneği var. İslamiyet Mekke ve Medine’den çıktı ama büyük yükselişin merkezi Şam’dı. Emeviler döneminde Akdeniz’e hakim olundu, ticaret filoları kuruldu, para ekonomisi üretildi, Çin’den İspanya’ya kadar uzanıldı. O zamanın merkezi Şam’dı.

***

(Reklam arası sonrası)

Değerli izleyenler, “Çıkış Yolu” devam ediyor. Şimdi sizlerden gelen soruları Sayın Perinçek’e yönelteceğim. İzleyicimiz, güvenli bölge konusunu soruyor: “Güvenli bölge güvenilir mi? Türkiye oyalanıyor, bu sorun nasıl çözülecek?” Ayrıca Türkiye’nin oradaki müttefiklerinin kimler olduğu merak ediliyor.

Amerika ile birlikte Türkiye, en sonunda PKK’nın, YPG’nin varlığını koruyabileceği bölgeler kurar. Ama şu da var; Amerika yenildiği için ve PKK da yenildiği için Amerika’ya birtakım şeyler dayatılabilir. Amerika ile PKK ve YPG’nin oradan tasfiyesi konusunda beraber çözümler teklif edilebilir ama önemli olan Amerika’nın oyalama taktiklerine izin vermemek. Sayın Cumhurbaşkanı ve Dışişleri Bakanımız Mevlüt Çavuşoğlu da sık sık “oyalanmaya hiçbir şekilde izin vermeyeceğiz” diyorlar. Zaten Vatan Partisi bu güvenli bölge lafları çıkınca, “Amerika’nın oyalama taktiklerine izin verilemez” diyerek meseleyi gündeme getirdi. Hükümet de bunu benimsedi. Amerika kaybettiği için artık oyalama şansı da yok. Burada Türkiye’nin eli güçlendi; kuvvetli olan Türkiye’dir, Türkiye artık Amerika’ya dayatır.

En önemli soru: Fırat’ın doğusundaki müttefiklerimiz kim? Sayın Cumhurbaşkanı Malazgirt’in yıl dönümünde, “Fırat’ın doğusuna gireceğiz, hazırlıklarımızı tamamladık” dedi. Bu, oyalanmayı kabul etmediğimizi gösteren çok önemli bir açıklamadır. Bize ışık tutan bir diğer açıklama da Hizbullah lideri Nasrallah’tan geldi; “İdlib’i kurtaracağız, sonra Fırat’ın doğusuna döneceğiz ve Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlayacağız” dedi. Bizim müttefiklerimiz; başta Suriye’dir. Çünkü Fırat’ın doğusu onun vatanıdır. Suriye’nin kendi vatanını kurtarması kadar doğal bir şey yok ve bu kurtarmada en çok güveneceğimiz güç yine Suriye’dir. İkincisi; Amerika’nın, PKK ve IŞİD gibi terör örgütlerinin bölgeden temizlenmesini isteyen Rusya, İran, Irak ve Katar gibi güçlere güveneceğiz. Çünkü bu güçlerin menfaati Fırat’ın doğusunun kurtarılmasındadır.

Vatan Partisi taktik ve stratejik çizgiyi açıklamıştı: Fırat’ın batısından doğuya doğru bir kurtuluş süreci gidecek. Önce Fırat’ın batısı kurtarılacak, orada Türkiye, Suriye, İran ve Rusya birleşecek. O güç Fırat’ın doğusuna yöneldiği zaman Amerika selam duracak ve bölgeden çekip gidecek.

***

Ahmet Murat Yönem beyefendi, “Asya’ya yöneliş var ama bir yandan da ortak hareket merkezi, bu gidişatın önünde bir engel midir?” diye sormuş.

Türkiye’nin Asya’ya yönelişi stratejik ve ana yöneliştir. Türkiye her cephede Amerika ile karşı karşıya kalmıştır. Doğu Akdeniz’de karşımızda Amerika, İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs var. Karadeniz’de Amerika-Ukrayna ittifakı var, Türk Akımı’nı kesmek istiyorlar. Orada ise Rusya ve Türkiye beraberiz. Doğuya doğru, İran’dan Çin’e kadar uzanan bir Asya potansiyeli var. Türkiye artık Asya’ya yöneldi ve oradan geri dönüş ihtimali yok. Kim Türkiye’yi tekrar Amerika’ya döndürmeye kalkarsa, Türk milleti onu hemen devirir. Amerika’nın artık dişleri söküldü, Türkiye’ye diş geçiremediği için mecburen iyi ilişkiler kuracak. 2016’daki FETÖ darbesi ezildiğinde Amerika’nın Türk ordusu içindeki bütün kozları, Gladio’su, tankı, uçağı yok oldu. Amerika’nın Türkiye’de silahlı bir gücü kalmadı.

Ayşe Debbaşoğlu hanımefendi ise “Sayın Perinçek, Suriyelilerin gitmesi gerektiğini söylüyor diyorlar; Cumhurbaşkanı da ‘Katil Esad’ diyor. Sokaktaki Suriyeli, ‘Siz Katil Esad diyorsunuz, nasıl dönelim?’ diye endişeleniyor” demiş.

Ben gitmeleri gerektiğini söylemiyorum; ben Türkiye’deki Suriyelilerin kendi vatanlarına dönebileceği koşulları yaratıyorum. Biz Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlamasına yardımcı olacağız, Suriye bu vatandaşlarını kabul edecek ve hepsi evlerine dönecek. Birkaç yüz bin kişi kalırsa onlar da bizim aramızda yaşar, kardeşimiz olurlar. “Katil Esad” söylemine gelince; bu söylemi artık terk etmek lazım. Şu anda Sayın Tayyip Erdoğan “Katil Esad” demiyor. Bu söylemleri bırakıp Türkiye ile Suriye’nin arasını düzeltmek için çalışmalıyız. Suriye Devleti “geçmişte suç işlemiş olanları affediyorum, gelin toprağınızı ekin, dükkanınızı açın” diyor. Suriyeliler Esad’dan kaçmıyor; onlar PKK’dan, IŞİD’den kaçtı. Katil olan Esad değil, PKK ve IŞİD’dir.

Hüseyin Bey ise “Türkiye ÖSO’yu destekliyorsa bu terörist bir örgüt değil mi?” diye soruyor. Çözüm basit; ÖSO’ya silah bıraktırıyoruz. Suriye Devleti anlayışlı davranıp “Silahı bıraktığı zaman affedeceğim” diyor. Türkiye’nin ve Suriye’nin himayesinde olan bu örgütler silahlarını yere atacak, YPG ve PKK da atıyorsa atacak, atmazsa hendeklere gömülecek. Ondan sonra hep el ele verip Suriye’nin yeniden inşası için çalışacağız. Türkiye’nin de müteahhidi, işçisi, bilmem nesi koşacak. İhracatçımız için Suriye pazarları açılacak. Suriye’den de ithal edebileceğimiz, işimize yarayan ne varsa ithal edeceğiz. Tırlarımız tekrar o yollardan harıl harıl gidecek, Suriye’ye mal taşıyacak. O koşulları yaratacağız.

Bir izleyicimiz, “AK Partiliyiz ama Doğu Perinçek’i seviyoruz, severek izliyoruz. İktidar olunca tarikat ve cemaatleri kapatacak mı? Yurt dışına mı sürecek? Bu konuda çok endişeliyiz. Milli konularda sizi seviyoruz ama bu konularda endişemiz var” diyor. Endişelenecek hiçbir şey yok. Çünkü tarikat ve cemaatler, bizim boynumuza takılmış halkalardır. Hiçbir vatandaşımızı şeyhin müridi olmaya müstahak görmüyoruz. Biz Türk vatandaşları olarak özgür vatandaş oluruz; parti üyesi, sendika üyesi, kooperatif üyesi, dernek üyesi oluruz, köy derneği kurarız. Ancak bize Fethullah cemaatinin mensubu olmak, falanca şeyhin müridi olmak, onların ayaklarını yıkadıkları suyu içmek, onlara bağlanmak yakışmaz.

Onun için “kapatacak” demeyelim; “Atatürk’ün Türkiye’si şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar ülkesi olamaz” diye açıkladığı programı uygulayacağız. Bu gerçek demokrasi programıdır. Çünkü şeyhin olduğu yerde demokrasi olmaz. Ağanın olduğu yerde yanaşma, beyin marabasının olduğu yerde demokrasi olmaz. Özgür vatandaş olacak. Özgür vatandaş olmak için de orta çağdan kalan bağımlılıklardan kurtulacak. AK Parti buna müsaade ediyor mu? Fethullah’ın üzerine yürümeye başladı, bakın sırayla gidiyor. Fethullah’ın üzerine yüründü, 30 bin kişi hapiste. Arkasından Adnan Oktar grubunun, cemaatinin üzerine yüründü. Derken efendim, Süleymancıların Antalya’daki kurban kesmedeki kanunsuzluklar, soruşturma vs. konusu oldu. Ama en önemlisi Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yayınladığı “Tarikatlar ve Cemaatler” raporu, Türkiye’nin bu yapılardan kurtulma programına yavaş yavaş AK Parti’nin de geldiğini gösteriyor.

Zaten PKK’nın üzerine de bu şekilde şiddetle gidildi. Tarikat ve cemaat, Türkiye’de olmayacak. En tehlikeli yapı budur. “Oy potansiyelinizi daraltmıyor musunuz? Vatan Partisi’nin oyları patlama yapıyor, bu konuşulmuyor. Şimdi %65 sağ oy olduğu söylenir. Sağ oyun içinde tarikatçı, cemaatçi olan… Siz şimdi AK Parti tavanından ya da diğer muhafazakâr, mütedeyyin kesiminden oy potansiyelinizi daralttınız” deniliyor. Hayır efendim, AK Parti tabanını yanlış tahlil ediyoruz. AK Parti tabanında tarikat, cemaat mensubu %7-8’i geçmez. AK Parti tabanı mütedeyyindir; mütedeyyin demek, dinine inanan, bağlı olan kesim demektir. Türkiye’de dine bağlı olanlar tarikatçı, cemaatçi değildir. Bakın ben size bir soru sorayım: Hz. Muhammed hangi tarikatın, cemaatin mensubuydu? Hz. Ömer, Hz. Osman hangi tarikatın mensubuydu? Müslümanlıkta tarikat, cemaatlere bölünmek var mı? Tam tersine ne var? Hz. Muhammed çıktı, “Hepimiz bir ümmetiz” dedi. Ehli sünnetten bahsediyorsunuz ama o zaman selefilik dosyasını açmamız gerekiyor.

Normalde bir siyasi partinin lideri olarak toplumun her kesiminden oy almak durumundasınız. Bir kısmını reddedip bir kısmından mı alalım diyorsunuz? Türkiye’nin demokratikleşmesi, bağımsızlaşması, vatan bütünlüğünü sağlaması ve terörden temizlenmesi sürecindeki başarılarımla iktidar olacağım. Vatan Partisi, “Vatan Savaşı’ndan Milli Hükümete”, “Üretim Devrimi’nden Milli Hükümete” sloganlarıyla iktidar olacak. Üretim devrimi yaparak, vatanımızı bütünleştirerek ve Türkiye’den orta çağ kalıntılarını temizleyerek iktidar olacağız. Programımız bizi iktidara götüren programdır. “Aman ağa, şeyh beni tutsun” diyerek onlara dokunmamak yanlış; o zaman Atatürk de olmazdı, Hz. Muhammed de olmazdı.

Geldiğimiz siyasi ortamda çok gergin bir hava var. Belirli semboller üzerinden soru sormak istemiyorum ama örneğin başörtülü adayları Vatan Partisi kadrolarında görecek miyiz? Simgesel değil, daha geniş, kişisel katılımı içerecek şekilde… Bakın, keşke o konuyu konuşsak. Ben, tamamı Kürt ve Sünni olan Adıyaman Suvarlı’da yüzde 45 oy almış Vatan Partisi’nin genel başkanıyım. Daha 15 gün önce seçim oldu; AK Parti %54, Vatan Partisi %45 oy aldı. Çok küçük farkla kaybettik. Neden? AK Parti kanunsuzluklar yaptı, baskılar yaptı, devlet imkanlarını seferber etti, seçim yasaklarını çiğnedi. Seçim günü sandık başkanını yumrukladılar, sövdüler. Sövenler, yumruklayanlar içeri atıldı. İçeri atıldıklarına göre demek ki AK Parti seçim günü kanunsuzluk yaptı. Seçim yasağı başladıktan sonra AK Parti Adıyaman milletvekili üç tane muhtarı yanına aldı, evlere girdi, vatandaşları tehdit etti, baskı yaptı. Buna rağmen Vatan Partisi orada %45 oranında oy aldı.

Seçmen kitlenizi kısıtlamıyor musunuz? İspat ediyorum; Suvarlı’daki mitingimizi gösterelim. Mitingimize katılan kadınların yüzde yetmişi türbanlıydı. Bize oy veren insanlarımızın %70’i türbanlı. Oradakilerle Kadıköy’deki Vatan Partililerin kaynaşabileceğini düşünüyor musunuz? Orada kaynaşmış zaten. Balaban’da, Malatya’da aynı. Görüyorsunuz, hepsi Anadolu’nun insanı, emekçi analar. Bu analar aslanlar doğuruyor, çocukları şehit oluyor. Suvarlı’dan giden, “Düğüne gidiyoruz” diyen o asker şehit oldu. Türk milletinin, Kürt analarının çocukları PKK’ya karşı aslanlar gibi savaştı. İşte bu yüzden Vatan Partisi’nin oyları coşmuş vaziyette artıyor. Malatya’da, Adıyaman’da, Edremit’te bunu görüyorum.

Seçimlerde istediğinizi almasanız bile “fikren iktidar” derler size. Neden biraz öyle? Çünkü 2014 öncesinde Fethullah ile beraber Türkiye’yi yöneten bir AK Parti vardı, şimdi onun üzerine yürüyen bir AK Parti var. 2011 öncesinde açılım yapan bir AK Parti vardı, şimdi PKK’yı hendeklere gömen bir AK Parti var. Amerika ile iş birliği yapan bir AK Parti vardı, şimdi Rusya’nın, İran’ın, Çin’in dostu olan bir AK Parti var. Demek ki AK Parti, Vatan Partisi’nin programını uyguluyor.

Sizin yaptığınız sert eleştirileri Türkiye Cumhuriyeti şartlarında başkaları yapsa akıbeti pek parlak olmayabilirdi. Türkiye’de laf söyledi diye içeri atılan tek bir adam yok. Ama biz bunları söylediğimiz zaman Fethullah terör örgütü gibi, PKK gibi suçlardan içeri atılan adamlara karşı sanki bir kurtarıcı pozisyonuna düşüyorlar. Türkiye’de fikir yüzünden içeri giren yok; sövmek başka bir şey. Cumhurbaşkanı’na sövülüyor, bana sövülüyor; bunları mahkemeye veriyoruz. Siyasette hakaret olmaz; ben düşmanıma bile hakaret etmem. Söylediğim fikirler yüzünden kimse bana dava açmaz, açtığı zaman da hepsinden aklanırım.

Ahmet Davutoğlu’nun “Terörist ve terör tanımını tartışırsak bazı perdeleri kaldırırsak, birçok kişi bunun altında kalır” şeklindeki ifadelerini çok hatalı ve yakışıksız buluyorum. Ciddi, devlet adamı vasfına sahip bir kişi böyle tehditkâr konuşmaz. Bu, hem Türkiye’nin hem de AK Parti’nin ayıbıdır. Davutoğlu başbakanlık ve dışişleri bakanlığı yapmış; varsa bir şeyin söyle, Türkiye’nin menfaatine ise konuş, değilse sus. Böyle abanın altından sopa göstermeler yakışıksız tavırlardır. Ayrıca Foreign Policy, Davutoğlu görevden alındığında “Amerika Ankara’daki adamını kaybetti” diye manşet atmıştı. Bu, onun için çok büyük bir ayıptır. Abdullah Gül, Babacan ve Davutoğlu’nun arkasında Amerika ve İngiltere var, yanlarında PKK var. Türk devleti PKK’nın üzerine yürüdüğü an, bu üçlü HDP’nin, PKK’nın, CHP’nin ve İYİ Parti’nin yanında fırlayıp bir blok oluşturdular. İYİ Parti olayı da çok ilginç; Meral Akşener, MHP’den kopardığı o milliyetçi kesimi PKK ve HDP’nin yanına nasıl oturtabildi? Eğer başlangıçta bunu açıkça söyleseydi bir kişi bile gelir miydi? İşte Amerika ve Meral Akşener bunu becerdi. Yani kalktı, bir takım kombinasyonlar, devlet düşmanları, şudur budur falan filan derken oradaki bir takım milliyetçileri MHP’den kopardı, getirdi, PKK’nın dostu yaptı. Şimdi PKK ile hepsi beraber. Bu da bir Amerikan operasyonu; yani Meral Akşener bir Amerika tertibi ve operasyonuyla İYİ Parti’nin kuruluşuna ön ayak oldu. Zaten geldiği yer o. Nasıl geldiği yer o? Kulak sokmaya kalktı; bakanken genelkurmayın içine, o Sarımsak (Kadir Sarımsak) bilmem ne… Yani kendi genelkurmayını dinleyip kim için dinliyorsun Sayın Meral Akşener? Bana buradan bir açıklama yap. Sen Türk Genelkurmayı’na adam sokup dinliyorsun, cihazlar yerleştiriyorsun. Kime veriyorsun onları? Amerika’dan başka Türk Genelkurmayı’nda ne konuşuluyor diye merak eden hangi devlet var? Oralardan gelen bir tarihi var. FETÖ’nün adamlarını getirip İçişleri Bakanı iken Emniyet İstihbaratı’nın başına oturtuyorsun. Bunların hepsi birbirini tamamlayan manzaralar. O hattın bir başarı yakalama şansı var mı? Amerika gelip Türkiye’yi işgal ederse Meral Akşener’le Kemal Kılıçdaroğlu, yanlarına da Selahattin Demirtaş’ı ve Abdullah Öcalan’ı alarak hükümet kurarlar. Askeri gücü de olmadığı için Amerika’nın, bu projelerin Türkiye’de tutma şansı sıfırdır.

İşte en son İmamoğlu, İstanbul Belediye olaylarında da manzaraları bugün görüyoruz. Yani AK Parti’nin hataları, ekonomideki gidiş, iflaslar vs. bunlardan yararlanarak diyelim bir seçmen kitlesini topladılar. AK Parti’nin önemli bir hatası; 13 bin fark varken seçimi yeniledi ve onu 800 bine çıkarttı. Topladılar ama şimdi getirdikleri belediye başkanını görüyoruz; PKK’nın dostu, Fener Patrikhanesi’nin muhibbi. Görüyor musun? Evet, İstanbul sellerde boğulurken Bodrum’da tatil yapan bir belediye başkanı.

Sayın Perinçek, şimdi bu misyonerlik faaliyetleri dediğiniz zaman, bir dönem Türkiye’de özellikle belli medya organlarında bu haber yapılırdı. İşte “Taksim’de, İstiklal Caddesi’nde İncil dağıtıyorlar.” Ki doğru, ben de birkaç kere denk gelmiştim. Orada zaten bir büro da var. Şimdi burada misyonerlik faaliyetlerinden ziyade o dönemden bugüne baktığımız zaman karşımıza şöyle ilginç bir vakıf ve dernekler meselesi çıkıyor. Özellikle bu Suriye meselesinin gündeme gelmesiyle beraber, Avrupa Birliği’nden Doğu ve Güneydoğu’daki HDP’li belediyelere aktarılan fonlar var. Kadınlar, çocuklar ya da diğer meseleler için çok ciddi miktarlarda Avrupa Birliği’nden fon aktarıldığını görüyoruz. Ağaçlar için, otlar için, çeşitli vesilelerle çok ciddi miktarlarda para aktarıldığını da biliyoruz. Bunlar zaten Avrupa Birliği’nin, yatırım bankasının web sitelerinde de var; nereye aktarıldı? Sendikalara, DİSK’e, KESK’e çok büyük paralar aktarıldı. DİSK’in bilançolarında zaten bunlar açıkça belirtiliyordu, KESK’te de belirtiliyor. Yani bunlar gizli saklı şeyler değil.

Siz hep CIA vurgusu yapıyorsunuz, Amerika vurgusunu yapıyorsunuz ama 1800’lerden başlayan Türkiye’de bir Amerikan nüfuzu da var; bazı kolejler vasıtasıyla, sonradan özel kolej statüsüne alınmış vesaire gidiyor. Türkiye’de aslında hiç konuşulmayan bir konu var ki rahmetli Necip Hablemitoğlu’nun da işaret ettiği bazı konular vardı: Bu Alman vakıfları ya da diğer STK’lar meselesi. Sürekli Amerika Birleşik Devletleri’ni işaret ediyorsunuz ama Türkiye bir dernek, vakıf cenneti değil mi? Bunlar “Non-Governmental Organizations” (NGO), yani devlet dışı kurumlar diyorlar. Bahsettiğiniz nüfusun bunlar o kadar devlet içi kurumları ki; ama Amerikan devleti, Avrupa’nın bazı şaşkın devletlerinin beslediği, Türk devletine karşı kurumlar ve örgütler.

Mesela Almanya’da benim kendi arkadaşlarımın başından geçmiş olaylardır; Alman “Verfassungsschutz” (Anayasayı Koruma ve İç Güvenlik Örgütü) caddenin ortasında gelir alır, otomobile atar sizi. “Vatan Partisi hakkında bizi bilgilendirin diye sizden bir isteğimiz yok. Türk Devleti’ne karşı değil misiniz? Diyelim sol örgüt; Türk Devleti’ne karşısınız, o zaman bize yardımcı olun.” İşte buradan o NGO dedikleri olayın ipuçlarını görüyoruz; yani Türk Devleti’ne karşı “gel benim aletim ol” diyorlar. Bir de sana “sivil toplum kuruluşu” diye madalya takıyorlar. Sivil toplum teorisi burada çok önemli. Çünkü sivil toplum ne demek? Devlet dışı toplum. Yani Türk milli devletini tasfiye etmek için; falanca mezheptensen gel, filanca aşirettensen gel, cemaattensen gel, hepiniz devlet dışı örgütlersiniz diyorlar. Biz buna karşı 1970’lerden beri büyük bir mücadele yürütüyoruz. Benim “Osmanlı’dan Bugüne Devlet” diye bir kitabım var; alt başlığı sivil toplumculuğun eleştirisidir. Sivil toplumcular solu devşirerek onları Amerika’nın aleti haline getirdiler. Biz “demokratik kitle örgütü” veya “halk örgütü” diyorduk; bu çok güzeldi. Ama “sivil toplum kuruluşu” dediğiniz zaman arkasında bir ideoloji, bir proje, bir tertip, bir hıyanet ve kışkırtma var. Avrupa’dan mesela Kaz Dağı bilmem ne derneğine 240 bin dolar veriyorlar. Bu ne demek? O parayla sen hangi ağacı koruyabilirsin? O parayla ancak Avrupa’nın “yürü” dediği işi yaparsın.

Sayın Perinçek, PKK’nın silah bırakması meselesine gelirsek; Eylül’ün ilk haftalarında örgütün silah bırakması gibi bir takım açıklamalara şahit oluyoruz. Abdullah Öcalan’ın, örgüt lideri olarak PKK’ya silah bırakma çağrısı yapmasını ve Kandil’in bunu benimsemesini bekliyor musunuz?

Türk Devleti Abdullah Öcalan’a emrederse o çağrıyı yapar, Amerikan Devleti de PKK’ya emrederse silahları bırakır. Yani bu Amerika ile Türkiye arasında bir anlaşma olmalı. Türk Devleti İmralı’ya adamını yollar, “al şu kâğıdı, PKK’ya mektup yaz, silahları bırakın de” der. Abdullah Öcalan çağrı yaparsa Kürt vatandaşlarımız bayram yapar. Ama PKK bunu dinler mi? Dinlemez. Amerika derse ki; “Kandil, bakın Abdullah Öcalan da çağrıda bulundu, hadi bakalım silahları bırakın”, o zaman bırakırlar çünkü silahları Amerika veriyor. Demek ki PKK’nın silah bırakmasının anahtarı Amerika’da, Abdullah Öcalan’ın bu çağrıyı yapmasının anahtarı ise Türk Devleti’ndedir. Türk Devleti ile Amerika bir araya gelip bu denklemi oluşturabilir mi? Bence oluşturamaz çünkü çıkarlar karşı karşıya. Doğu Akdeniz’de, Karadeniz’de, Fırat’ın doğusunda zıt menfaatler var. Türkiye ile Amerika arasındaki ilişkilerde ben böyle bir stratejik anlaşma ihtimali görmüyorum. Ancak Türk ordusu PKK’yı ezer, kıymeti kalmaz; o zaman Amerika, Türkiye kamuoyunun gönlünü almak için “bakın ben silah bıraktırıyorum” diye seremoniyi tamamlar.

Programı kapatırken emekli Tümamiral Soner Polat’ın “Mavi Vatan İçin Jeopolitik Rota” kitabından bahsetmek istiyorum. Neler söylersiniz?

Soner Polat komutanımız; Türkiye’nin cumhurbaşkanı olacak, devlet başkanı olacak, birikim, ahlak, karakter; bunların hepsine sahip olan bir kişi göster derseniz o odur. Soner Polat benim tanıdığım; birikimiyle, Atatürk devrimciliğiyle, Türk milletinin üstün hasletlerine sahip eşsiz bir insandır. Onun yazdığı kitaplar bizim için başucu kitabıdır. Vatan Partisi’nin genel başkanı da olur, Türkiye’nin devlet başkanı da olur. O, Türk devletinin Atatürk devrimi birikiminin en seçkin şahsiyetidir. Ben onun bir öğrencisiyim. Kitabı hazırlarken kendisine yardımcı oldum; emekli Tümamiral Cem Gürdeniz de önsözünü yazdı. Mavi Vatan kavramını o komutanlarımız getirdi, bu çok güzel bir buluş. Bu, 21. yüzyıl Türkiye’sini belirleyecek bir kavramdır. Türkiye bir yarımadadır ve deniz devleti olmalıdır. Sağlık sorunları yaşıyor ama aslanlar gibi bu savaştan zaferle çıkacaktır. O bizim göz bebeğimizdir, bir an evvel aramıza dönmesini bekliyoruz. Türkiye’de bir deniz devleti olarak refahı artırabilir, güvenliği güçlendirebilir ve dünya çapında iddiaların sahibi olabiliriz. Üç tarafı denizlerle çevrili bir yarımada; Karadeniz ve Akdeniz ile dünyanın merkezinde yer alan böyle bir ülkede “Mavi Vatan” kavramı, önümüzü aydınlatan ve ufkumuzu açan çok esaslı bir kavramdır.

Biz Asya’dan atların üzerinde, denizin kıyısına kadar geldik. Peki, sonra ne oldu? Çakabey ile birlikte teknelere bindik ve Bizans’ı kuşattık. Sayın Amiral Cem Gürdeniz, Silivri’deyken bana bir mektup yazmıştı. Mektubunda, “Çakabey’i nasıl izah ediyoruz?” diye soruyordu. Çakabey, 1071 Malazgirt Zaferi’nden sonra İzmir’i fethediyor ve 1082’de hemen bir donanma kuruyor. 26 Ağustos 1071’deki o meşhur zaferden sonra İzmir’e yürüyerek gelip, 1082’de orada donanma kurmak… Orta Asya’dan atla gelip İzmir’de donanma kurmanın sırrı ne?

Bunun cevabı; örgütlenmedir. Türkler, atın üzerindeki o eski atlı çoban kültürüyle örgütlenme kabiliyeti kazandı. Tarla tarımı, belirli bir dönüm arazide sınırlı kalırken; at, yüzlerce kilometrelik geniş meraları kontrol etme ve yönetme mecburiyeti getirir. At, o dönemin zırhlı tankı veya uçağı gibidir; üzerine bindiğinizde bambaşka bir güce dönüşürsünüz. Ok ile birleşen bu devlet kurma, ordu kurma ve örgüt kurma yeteneği, denize geldiğinizde de sizi birer Çakabey yapar.

Denizdeki disiplin, karadaki disiplinle aynı kaynaktan beslenir. Sonuç itibarıyla denizdeki savaş, Mavi Vatan’daki savaş, karadaki savaş; hepsi en nihayetinde örgüt, disiplin ve zeka ile yürütülen süreçlerdir.

(Program kapanışı)

Çok teşekkür ederiz. Özellikle Mete Bey’e çok teşekkür ediyoruz. Benim belki de en sevdiğim programlardan biri oldu; bunun sırrı da Mete Bey’in gerçekten çok güzel sorular sormasıydı. Sizi tekrar ağırlamak isteriz. Anlayışınız için ben teşekkür ederim.

Efendim, programı Sayın Periçe’nin bu vurgularıyla kapatmış olalım. Mete Sohtoğlu’na da tekrardan teşekkürler. Gece Bülteni birazdan sizlerle olacak; konunun derinliği nedeniyle programı biraz uzattık. Bir sonraki hafta görüşmek üzere. Yeni stüdyoda -ki “stüdyo”nun Türkçe karşılığı yayın odası veya yayın bölümü olarak kullanılabilir- gerçekleştirdiğimiz ilk yayındı.

Değerli izleyenler, “Bir sonraki hafta Çıkış Yolu’nda görüşmek üzere.” Biz bu Cumhuriyeti devrimle kurduk. Türkiye, başkalarının rotasına giren değil, kendi rotasını çizen bir ülke olacaktır. Türkiye’yi dinlenenler değil, üretenler yönetir. Üreten Türkiye’yi kuracağız, söz veriyoruz.

Paylaş