Çıkış Yolu • 12.08.2019

Çıkış Yolu • 12.08.2019

Geçmişteki, yakın geçmişteki… Devrimle kurduk biz bu Cumhuriyeti. Bir Türkiye gemisi, bir Amerikan gemisi ama… Türk milletinin bahtı açıktır. Ben yere atarım ve onu çiğnerim. Çiğniyorum burada. Bölgedeki bu yangın, Irak’taki bu yangın… Türkiye’yi dinlenenler değil, üretenler yönetecek. Yeniden üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.

İzleyicilerimiz, Başkent Ankara’daki Hasan Yalçın stüdyomuzdan mutlu akşamlar efendim. Yaklaşık 25 dakikalık bir gecikmeyle karşınızdayız. Bundan dolayı herkesten özür diliyoruz, teknik nedenlerden dolayı oldu bu aksaklık. Programımıza bu dakikadan itibaren başlayacağız ve konuğumuz Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek olacak. Sayın Perinçek, hoş geldiniz.

Değerli izleyenler, bilindiği üzere bu programı Sayın Perinçek ile gazeteci-yazar Rafet Ballı birlikte yapıyor esasında. Ancak bu hafta birlikte olacağız. Buradan Rafet abiye de çok selamlarımızı iletiyoruz. Efendim bugün Kurban Bayramı’nın ikinci günü. Bütün milletimizin, insanlarımızın Kurban Bayramı’nı kutluyoruz. Mutluluklar, güzellikler, aydınlıklar diliyoruz. Türkiye’mizin bağımsız, başı dik, aydın, üreten Türkiye olduğu günlerin özlemiyle vatandaşlarımızın bayramını kutluyoruz.

Efendim, 5 Ağustos Pazartesi günü Suvarlı’da bir seçim yapıldı ve seçim yenilendi. Vatan Partisi yüzde 43,5 oy alarak ikinci oldu. Nasıl değerlendirirsiniz, neler söylersiniz?

Bakın, yeni bir dünya kurulurken yeni bir Türkiye geliyor. Onu Suvarlı’da da gördük. Türkiye çağdaşlaşıyor, kim ne derse desin. Görüntülerde de izleyicilerimiz gözlemleyecektir; Suvarlı’da kadınların erkeklerle omuz omuza ve erkeklerden daha yoğun bir şekilde siyasetin içine girdiğini görüyoruz. Coşkuyla, heyecanla, başı dik Anadolu kadını… Bu bizim için çok sevinç verici bir manzaraydı. Vatan Partisi, girdiğimiz dönemin özelliklerini yansıtan bir sonuç aldı. AK Parti yüzde 54 kadar oy aldı; 890’a 690 gibi bir oy farkıyla AK Parti kazandı. Fakat seçimde çok ağır baskılar ve tehditler oldu. Hatta kuvvet kullanıldı, AK Parti’nin bazı elemanları şiddet uygulamaya kalktıkları için gözaltına alındı. O bakımdan Suvarlı seçimlerine bugün itiraz ettik. Olağanüstü nedenlerle Yüksek Seçim Kurulu bunu değerlendirecek. İtirazımızı Genel Sekreter Yardımcımız Yusuf Tunçer teslim etti. Başkan adayımız Gazi Sabancı, Suvarlı’nın baş tacı yaptığı, çok sevdiği bir adayımız. Hukuk dışı uygulamalar oldu; tutanaklar tutuldu, ifadeler alındı. Bütün delilleri topladık ve itirazımızı gerekçelendirerek verdik. Şimdi sonuçları bekliyoruz; yeniden o seçim olacak ve Vatan Partisi o seçimi kazanacak, çünkü hukuk bunu gerektiriyor.

Suvarlı seçiminde, özellikle biraz evvel söylediğim gibi, o çağdaş kadını gördük. Anadolu, Doğu Anadolu, Güneydoğu Anadolu… Deseler ki bu Güneydoğu Anadolu değil, işte Marmara bölgesi, Trakya veya Akdeniz, Ege’mizde bir bölge; orada insanlarımız nasılsa burada da aynı tavırlar, kendine güven, özgür tavırlar, başı dik, şahsiyetli kadınlarımız vardı. O bakımdan çok sevindiriciydi. Vatan Partisi’ne çok büyük bir sevgi oldu. Gittiğimiz zaman neredeyse bizi sevgiden paramparça edeceklerdi. Vatan Partisi’nin mitingi, AK Parti’nin mitingine göre çok daha güçlü, coşkulu oldu. Ama telaşa düştüler. Seçim yasakları başladıktan sonra muhtarları alarak, Ankara’dan gelen üst düzey AK Parti yetkilileri tek tek evleri ziyaret ederek çeşitli baskılarda ve tehditlerde bulundular. Kamu idaresinde çalışan insanların çocuklarını işten atmakla tehdit ettiler. Bütün bunlar tutanaklarla saptandı. Seçim günü de yasakları çiğneyen davranışları oldu. Bazı AK Parti elemanları bu nedenle gözaltına alındılar. Bunların hepsi belgelenmiş durumdadır. AK Parti ile Vatan Partisi arasındaki bu mücadele, tabii çağdaş, medeni ölçüler içinde olan yönleri var. Halkın katıldığı durumlarda çağdaş, medeni, karşılıklı saygıya dayanan bir seçim yarışıydı. Ama onun ötesinde, dediğim gibi baskıların, hilelerin geçerli olduğu bir seçim yaşandı.

Bunun itirazını yapıyoruz ama şunu söyleyeyim: Türkiye yeni bir döneme girdi. Onu Suvarlı’da da gördük. Halkının tamamı Sünni, halkının tamamı Kürt olan bir beldemizde; işte gördük, HDP seçime giremedi bile. Seçime iki parti girdi: Vatan Partisi ve AK Parti. Tabii AK Parti, iktidarda olmanın bütün imkanlarını ve baskı dahil tüm olanaklarını kullandı. Vatan Partisi ise halka dayanan ve gücünü adayın halk içinde yarattığı sevgiden alan bir seçim çalışması yürüttü. Bunun sonuçlarını görüyoruz. Anadolu’nun her yerinde benzer durumlar var. Muğla’dan, Edremit’ten geliyorum. Her yerde arkadaşlarımızın verdiği raporlar şu ki; Türkiye Atlantik sisteminden kopup Asya’ya yerleşirken halk içinde de yeni bir arayış başlamıştır.

Belediye meclis üyeliğine gelince; 12 oy farkla dördüncüyü kaybettik. Üç belediye meclis üyemiz var, altısı AK Parti’den. Toplam dokuz meclis üyesiyle çalışmalar başladı. Onlara başarılar diliyoruz. Orada Vatan Partisi; örnek halk muhalefeti, emekçi muhalefeti, milli muhalefet nasıl olur, bütün Türkiye’ye göstereceğiz.

(Suvarlı miting görüntüleri izlenir.)

Efendim, “Yeni bir döneme giriliyor” dediniz. Bazı yazılarda bu yeni dönemi alaya alanlar, Türkiye’de bir devrim sürecinin başlamadığını savunanlar var. Bunu nasıl değerlendirirsiniz?

Bakın, 1945’ten bu yana 74 yıl geçti. 45’te Türkiye Atlantik dönemine girdi. İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda faşizm, Hitler yenildi. Amerika, demokrasi cephesinin lideri olarak Hitler’in çizmelerini giydi bu sefer. Türkiye, 45’ten sonra Atatürk devriminden vazgeçerek Amerika’nın güdümüne girdi. 45-80 arası “Küçük Amerika” denilen sürecin ilk yıkımlarıyla karşılaştık. Hem Cumhuriyet Halk Partisi hem Demokrat Parti bu hedefi benimsiyordu.

Şimdi 2019 yılındayız, Atlantik çağı bitti. O alay eden yazarlar aslında büyük bir telaş içinde. Kendi korkularını alayla örtmeye çalışıyorlar. Çünkü Atlantik yemliyordu onları, onlar Atlantik’in gazetecileridir. Ve sistem çökmektedir. Türkiye artık Avrasya dönemine girmiştir. Fiilen 2014 yılından bu yana Avrasya süreci başladı. Amerika’nın Silivri duvarını yıktık, Amerikan tertibini bozguna uğrattık. Türkiye’nin özgürleşmesiydi bu. Arkasından FETÖ’yü ezdik, 15-16 Temmuz 2016’da darbe girişimindeki Gladyo’yu hapislere tıktık. Bu, Türkiye’nin devrim sürecine girdiğini gösteriyor. Hapisten biz çıkıyoruz, vatanseverler çıkıyor; içeriye Amerika’nın Gladyo’su, FETÖ’sü, PKK’sı giriyor.

Yalnız bunlar mı? Türkiye, “Fırat Kalkanı” ile Amerikan koridorunu yardı. Türk Silahlı Kuvvetleri, Amerika ve İsrail’in kurduğu terör koridorunu yerle bir etti. Bunun devamı Afrin harekatı, Zeytin Dalı harekatıyla geldi. Bugün Akdeniz’in doğusunda Türk donanması bayrak gösteriyor, Mavi Vatan’ını koruyor. Türkiye, NATO’nun içindeyken bu sefer Rusya’yla, İran’la el ele veren, Astana sürecinde lider konumlara yerleşen; Çin, Hindistan, Orta Asya Türk Cumhuriyetleri’nin bulunduğu Avrasya’ya konumlanan bir sürece girdi. Bunun adı da kondu: “Yeniden Asya” açılımı. Doğru, Türkiye yeni bir çağa girmiştir ve Asya’da yükselen uygarlığın öncü ülkelerinden biri olacaktır.

Suriye topraklarına gelince; Türkiye bir toprak kazanmak için orada bulunmuyor. Türkiye, Milli Güvenlik Kurulu kararlarında da ifade edildiği gibi, oranın Suriye toprağı olduğunu biliyor. Ancak kendisine yönelik sınır ötesi PKK ve IŞİD türünden terör örgütlerini temizlemek amacıyla askeri harekatlarda bulunmaktadır. Bu harekatlar Amerika’ya karşıdır ve Suriye’nin toprak bütünlüğünün sağlanmasında da etkindir. O bakımdan Türkiye’nin bu harekâtı Irak’ın toprak bütünlüğüne, Suriye’nin toprak bütünlüğüne, İran’ın ve Rusya’nın da güvenliğine, hatta Çin Halk Cumhuriyeti’nin dahi güvenliğine hizmet eden harekâtlardır. Fırat’ın doğusunu konuşacağız; sıcak gelişmeler var ancak telefon bağlantımız hazır. Avukat Edip Hadimoğlu hattımızda. Suvarlı seçimlerine Vatan Partisi’nin bugün yaptığı itirazı konuşacağız. Neden itiraz ettiler, neler yaşandı, bunları ele alacağız. Edip Bey, yayınımıza hoş geldiniz. Sesimi alıyor musunuz?

Evet, Edip Bey, iyi akşamlar. Ben sizi duyuyorum. Suvarlı seçimlerinde bir itiraz söz konusu. Vatan Partisi neden itiraz ediyor? Son gelişmeler nelerdir? Bizimle paylaşır mısınız?

Efendim, öncelikle sizin ve Ulusal Kanal ailesinin, Sayın Genel Başkanımın, onun şahsında Vatan Partili arkadaşlarımın ve bütün Türk milletinin Kurban Bayramı’nı kutluyorum. Buyurun, dinliyoruz sizi.

Efendim, kanaatimizce Suvarlı’da yapılan belediye başkanlığı ve belediye meclis üyeliği seçimlerine tekabül eden günlerde ve seçim gününde, sonucuna tesir edecek, yasalara ve hukuka aykırı birtakım müdahaleler olduğunu tespit ettik. Bu nedenle olağanüstü itiraz yoluna başvurduk. İzninizle bu müdahaleleri üç nokta etrafında toplamaya çalışayım: Birincisi, devlet imkânlarının iktidar partisi eliyle kullanılması; ikincisi, AKP Milletvekili Halil İbrahim Fırat ve AKP teşkilatının seçmenlere yönelik tehdit ve baskıları; üçüncüsü ise seçim günü gerçekleşen baskılar ve sandık kurulu başkanına yapılan saldırılardır.

İzninizle bunları biraz açayım: 1 Ağustos 2019 Perşembe günü Türkiye İstatistik Kurumu Gaziantep Bölge Müdürlüğü’nden üç görevli Suvarlı’ya gelmiş, seçmenlerin iş durumunu öğrenme bahanesiyle oyların AKP adayına verilmesi durumunda kendilerine veya yakınlarına iş bulacakları vaadinde bulunmuşlardır. Kamu görevlisi olan bu şahıslar, haksız ve hukuksuz bir şekilde AK Parti adayına oy istemişlerdir. Adayımız Sayın Gazi Sabancı ve arkadaşlarımız olayın farkına varınca, şahıslar apar topar beldeyi terk etmişlerdir.

Aynı şekilde 2 Ağustos 2019 günü, Besni İlçe Sosyal Hizmetler Müdürlüğü’nden gelen görevliler, güya “fakir fukara fonundan” yararlandırmak ve ihtiyaç sahiplerini desteklemek bahanesiyle AK Parti’ye oy verecek kişilere para dağıtacaklarını söylemişlerdir. Arkadaşlarımızın durumu öğrenip tepki göstermesi üzerine bunlar da beldeyi terk etmiştir. 3 Ağustos 2019 günü ise Besni Belediyesi İşleri Başkanlığı’na bağlı resmi plakalı bir araçla (27 plakalı) AK Parti Besni İlçe Kadın Kolları Başkanı Semra Semiz hanımefendinin seçim propagandası yaptığını tespit ettik. Bütün bunlar seçim ve propaganda yasaklarına aykırıdır; bu nedenle seçimin iptali ve yenilenmesi için olağanüstü itiraz yoluna başvurduk.

İkinci nokta; AK Parti Adıyaman Milletvekili Halil İbrahim Fırat ve AK Parti teşkilatı, dışarıdan gelenler de dahil olmak üzere seçmenlere tehdit ve baskıda bulunmuşlardır. Örneğin, 3 Ağustos 2019 Cumartesi günü, propaganda yasaklarının başladığı saat 18.00’den sonra, şahsi aracıyla gelmiş; yanında kamu görevlisi sayılan üç mahalle muhtarını da alarak, Vatan Partisi Belediye Başkanı Gazi Sabancı’ya oy vereceği belli olan seçmenlerin evlerini gezmiş, oy tercihlerini değiştirmeleri için baskı yapmıştır. Kabul etmeyenleri, iktidar partisi milletvekili olmasından gelen otoriteyi kullanarak, çocuklarını kamu kurumlarından sürgün etmekle veya işlerine son vermekle tehdit etmiştir. Bunlar, adayımız Sayın Gazi Sabancı’ya seçmenler tarafından iletilmiştir.

Besni Kaymakamı Ahmet Gencer’e konu iletilmiş, gerekli müdahalenin yapılması istenmiş; ancak müdahale zamanında ve tesirli yapılmadığı için seçmenlerimiz ayaklanmıştır. Jandarma marifetiyle daha kötü olaylar önlenmiştir. Söz konusu milletvekili, “Ben hem milletvekiliyim hem hukukçuyum, ne yaptığımı bilirim” diyerek jandarma komutanını terslemiştir.

Ayrıca seçim günü, 1004 numaralı sandıkta usulsüz oy kullanılmasına müdahale eden sandık kurulu başkanına fiili saldırıda bulunulmuştur. Bu durum tutanak altına alınmış, savcı gelmiş ve olayın gerçek olduğu devlet kanalıyla tespit edilmiştir. Kendi şahsıma da 1006 numaralı sandıkta, usulsüz oy kullanmayı tespit edip müdahale etmek istediğimde AK Parti’li müşahitler tarafından “Dışarı gel, seninle hesaplaşırız, seni yaşatmayız” şeklinde tehditlerde bulunulmuştur. Şikâyette bulundum ve ifade verdim.

Tüm bunlar bir araya geldiğinde seçimin iptali gerekmektedir. Yüksek Seçim Kurulu’nun yerleşmiş içtihatları, seçim sonuçlarının herhangi bir şüpheye meydan vermeyecek şekilde yapılmasını emreder. Bu nedenle olağanüstü itiraz yoluna başvurduk, Yüksek Seçim Kurulu’nun gerçekler ışığında kararını vermesini bekliyoruz.

(Program sunucusu): Programımıza katıldığınız için teşekkürler. İyi akşamlar. Ben de seçim arifesinde bütün bu olayları izledim, telefonla devamlı bilgilendirildim. Seçime 8-10 saat kala yoğun baskılar yapıldığını biliyorum. Sayın Avukat Edip Hadimoğlu’nun açıklamaları gerçeği yansıtıyor. Çok az bir oy farkı olduğu için 70-80 oyun yer değiştirmesi sonucu değiştiriyor. AK Partililer seçimi kaybetme telaşı içindeydi, buna bizzat tanık oldum.

Kısaca şuna da değineyim: Medya, Gazi Bey’in Vatan Partisi adayı olduğunu yazmadı. Çünkü atlantik sisteminin medyası, Vatan Partisi’ni göstermemeye çalışıyor. Orada aslında iki parti vardı: Vatan Partisi ve AK Parti. MHP de AK Parti’yi desteklediği için Vatan Partisi iki partili ittifaka karşı bu başarıyı kazandı. MHP Genel Merkezi desteklese de Suvarlı’daki MHP seçmenlerinin önemli bir kısmı, vatansever oldukları için Vatan Partisi’ne oy verdi. Yüzde 45 oy alan bir Vatan Partisi’ni görmezden geliyorlar, bu sistemin korkusudur.

(Program sunucusu): Yeniden Asya açılımını ve güvenlik meselelerini konuşalım.

Türkiye bir sistemden kopuyor. 1945’te Kemalist devrimden vazgeçip atlantik sistemine girdi, “Küçük Amerika olacağız” dediler. 74 yılın sonunda görüldü ki Türkiye küçük Amerika olamaz; Türkiye ancak bağımsız, üreten bir Türkiye olur. Borç batağındayız ve atlantik sistemi bizi bölmek istiyor. Irak’ı işgal ettiler, Suriye’de iç savaş çıkarttılar, Türkiye’nin üzerine PKK’yı sürdüler. Türkiye, 24 Temmuz 2015’ten bu yana PKK’yı hendeklere gömme harekâtını yürütüyor. Türkiye Amerika ile savaşıyor; bu nedenle sadece güvenlikte değil, ekonomide de borçlanma sisteminden kopup üretim ekonomisine geçişin sancılarını yaşıyor.

Vatan Partisi’nin programında Şangay İşbirliği Örgütü’ne katılmak var. Sayın Tayyip Erdoğan da Rusya ve Çin görüşmelerinde bu isteğini ifade ediyor. Yani Vatan Partisi’nin programı Türkiye’nin önüne geliyor. Bu süreci en tutarlı ve kararlı yürütecek olan Vatan Partisi’dir. Türkiye, Vatan Partisi’nin içinde olduğu bir milli hükümete, bir “Türkiye İttifakı” hükümetine doğru gitmektedir.

Şangay İşbirliği Örgütü kurulurken Rusya, Çin, Kırgızistan, Kazakistan ve Özbekistan vardı. Beş ülkenin üçü Türk cumhuriyetiydi. Dolayısıyla Orta Asya Türk Cumhuriyetleri en başta kurucu olarak oradaydı. Şimdi Azerbaycan ve Türkmenistan da aday oldu. Türkiye de kapıyı çalıyor. Hindistan ve Pakistan arasındaki sorunlara gelince; Şangay İşbirliği Örgütü, savaşan ve cephe tutan ülkeleri aynı çatı altında toplayarak barışçıl çözüm için bir zemin oluşturuyor.

(Program sunucusu): Efendim, kısa bir reklam arasına gidelim. Reklamdan sonra devam edeceğiz.

(Program sunucusu): Çıkış Yolu programına devam ediyoruz. Geçen hafta Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenski’yi konuk ettik. Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından resmi törenle karşılandı ve ortak açıklama yapıldı. Şimdi o açıklamaya ilişkin bir görüntümüz var, ardından Sayın Perinçek ile değerlendireceğiz.

(Görüntüde Zelenski’nin saygı duruşu çağrısı izlenir.)

(Doğu Perinçek): Vallahi ben dünya diplomasi tarihinde böyle bir emrivakiye rastlandığını sanmıyorum. Bir basın toplantısında devlet başkanı, misafir olduğu ülkenin erkanını kendi ülkesinin şehitleri için saygı duruşuna davet ediyor. Görülmemiş bir olay. Zelenski zaten televizyon yarışmalarıyla meşhur olmuş bir isim, “showman”lik yapıyor, güldürü ustası. Tabii bizim de büyük güldürü ustalarımız var. Levent Kırca örneğinde olduğu gibi, o daha ziyade üçüncü sınıf bir güldürü ustası, daha doğrusu bir komedyendi. Seçimlerde de Amerika Birleşik Devletleri’nde uygulanan bu yeni siyaset tarzı görüldü. Türkiye’de de Muharrem İnce örneğinde olduğu gibi platformlarda bisiklet turu atılıyor. ABD, halkın gerçek sorunlarıyla ilgisi olmayan, cambazlık ve göz boyamadan ibaret bir siyaset kültürü oluşturdu. Zelenski, Ukrayna’da bunun en aşırı temsilcisidir. Komedyenlere saygı duyuyoruz ancak komedyenliğin ayrı bir sahnesi vardır, devlet yönetimi ise bambaşka bir iştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin, bu tür bir komedyenin rol arkadaşı durumuna düşmesi devlete hiç yakışmadı.

Ukraynalı hükümet heyeti ayağa kalktığında, bizim bakanlarımız birbirlerine baktılar; sanıyorum konukseverlik gereği onlar da ayağa kalktılar. Peki, bu cüreti Zelenski’ye kim verdi? Türkiye Cumhuriyeti olarak, Amerika ile Ukrayna arasında 16 Kasım 2018 tarihinde Washington’da imzalanan o mutabakatı görüşme masasına koymazsak, onlar da bizi böyle saygı duruşuna kaldırırlar. Amerika ile Ukrayna arasındaki o mutabakat, Türk Akımı’nın engellenmesi üzerine kuruluydu; yani Türkiye’ye, Rusya’ya ve Almanya’nın Kuzey Akım 2 projesine yönelik düşmanca bir mutabakattı.

Türkiye’nin enerji güvenliği açısından bu kadar hayati bir menfaati söz konusuyken, Zelenski’ye “Bu mutabakat nedir? Türkiye’nin hayati çıkarlarına neden karşı vaziyet alıyorsunuz? Bunun dostlukla ne ilgisi var?” diye sorsaydınız, orada hiç kimseyi ayağa kaldıramazdı. Türkiye maalesef bir komedyenin rol arkadaşı haline gelmiştir; bu, tarihinde görülmemiş bir durumdur. Vatan Partisi dışında kimsenin bunun üzerinde durmaması çok çarpıcıdır. Bu tavır, Türkiye’nin menfaatleri ve Rusya ile olan ilişkilerimiz açısından son derece yıkıcıdır. Gündemi Ukrayna ve Amerika belirlemiş; masaya Amerika’nın Türkiye ile Rusya arasını dinamitleme tertibi konmuştur. O saygı duruşu, aslında aynı zamanda Rusya’ya karşı bir provokasyondur.

Benim açıklamalarım ve Aydınlık gazetesindeki yazılarım Rus basınında büyük yankı buldu. Rusya’nın en büyük gazeteleri, Tayyip Erdoğan’ı veya beni eleştiren manşetlerle süreci genişçe işledi. Yalnızca Rus basınında değil, Belarus, Ukrayna ve Doğu Avrupa basınında da bu çıkışımız büyük yer buldu.

Türk Devleti stratejik bir kararla Atlantik sisteminden uzaklaşıp Avrasya mevzisine yerleşiyor. İçeride milliciler ve Atlantikçiler arasındaki saflaşmada Türkiye, vatan bütünlüğünü korumak ve borç batağından çıkmak için mecburiyetten Asya mevzisine yerleşmektedir. Bu, Kemalist Devrim iklimine yönelik bir adımdır. Ancak bir yandan Asya’ya açılırken, diğer yandan Rusya için hayati öneme sahip Kırım konusunda Atlantik sisteminin ve onun kuklası olan Zelenski’nin tezlerini desteklemek, kendi kendimize hançer saplamaktır.

Kırım Türkleri, Amerika kontrolündeki bir Ukrayna’da mı yoksa Rusya içerisinde eşit vatandaşlar olarak mı daha özgür olacaklar? Asya sistemi içerisinde Türklere özgürlük ve refah var. Türkiye’nin Rusya ile kurduğu ilişki, 2030 yılı projeksiyonlarına göre dünyanın en büyük ekonomileri arasında birbirini dengeleyen bir düzeye ulaşmaktadır. Doğu Akdeniz’de, Suriye’de, Fırat’ın doğusunda PKK ve IŞİD ile mücadelede menfaatlerimiz Rusya, İran, Suriye ve Irak ile birleşiyor. Bu stratejik konumlanmayı her olayda terk edip başka taraflarla dans etmek, stratejik bir mevzilenme değil, tutarsızlıktır.

Vatan Partisi, 30 yıldır Asya açılımını savunmaktadır. Hükümet, bu stratejik tercihi tutarlı bir şekilde sürdürmelidir. Kırım’da Atlantikçi, Doğu Akdeniz’de Asyacı olmak Türkiye’nin bağımsızlığını savunamaz. Atatürk, İngiliz emperyalizmine karşı tutarlı bir strateji izlediği için başarı kazandı. Bu tür yalpalamalar Türkiye’ye ağır zarar vermektedir. Rus yetkililer, Tayyip Erdoğan’a güvenilmediğini ifade eden açıklamalar yapmak zorunda kalıyor. Türkiye’nin kritik süreçlerde güvenilmez bir ülke olarak görülmesi yıkıcıdır.

Türkiye-Rusya ilişkilerinin düzeltilmesine katkıda bulunan herkese teşekkür ederiz; ancak uçak krizinden sonra ilişkilerin Vatan Partisi’nin ilmek ilmek ördüğü girişimlerle düzeltildiği bizzat Rus devlet yetkilileri tarafından ifade edilmiştir. Rusya’dan gelen heyetle Türkiye heyetini biz buluşturduk; her iki taraf da görüşmelerde bulunmamızı ısrarla istedi. Sayın Erdoğan, uçak krizi sonrası özür dileyerek cesur bir tavır aldı ve süreç başarıyla yönetildi. Ancak dış politikada sürekli perdenin, sürahinin devrilmesi başarı getirmez. Ukrayna olayında olduğu gibi taraf olmak, Türkiye-Rusya ilişkilerine dostane olmayan bir tutumdur. Bize, “Görüştüğümüzde böyle söylemiyorsunuz” diyorlar. Güven sarsıcı oluyor bunlar. Ayrıca şunu da söyleyeyim; bakın, Vatan Partisi önümüzde çok önemli siyasetler açıklayacak. İlk defa buradan da belirtelim: Türkiye’nin, Kırım Türklerinin ve Kırım’ın Rusya’da olması konusundaki tavrında Türkiye’nin menfaati nedir? Destekler, izler. Bunun karşılığında da ne olur? Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanırlar, Karabağ’ı kurtarırız. Ama biz de ne yaparız? Abhazya’yı; Rusya’nın, Venezuela’nın, Nikaragua’nın, dünyanın devrimci devletlerinin tanıdığı Abhazya’yı tanırız. Dolayısıyla Abhazya, Kıbrıs, Doğu Akdeniz, Kırım, Karabağ… Buralarda Türkiye ile Rusya beraber olduğu zaman hem Türkiye’nin hem Rusya’nın sorunları çözülür.

Ama biz Abhazya’da Amerika tarafında olursak Kıbrıs’ı da savunmakta zorluk çekeriz. Kırım’da Amerika tarafında olursak yine Doğu Akdeniz’i, Kıbrıs’ı, Karabağ’ı kurtarma ve savunma politikalarında sorunlarla karşı karşıya geliriz. Onun için stratejik olarak bir toplu çözüme ihtiyaç var. Böyle perakende, parça parça mevzilenme olmaz; “Bu cephede şununla beraberim, o cephede bununla beraberim” diyerek hiç kimseyle beraber olamazsınız. Stratejik dans ederseniz, stratejik bir mevzilenme sağlayamaz ve stratejik hedeflerimize de ulaşamayız.

İstanbul’dan Mustafa Şenhocak adlı bir izleyicimiz, az önceki Rahmi Bey’in yazısını sormuş. Rahmi Bey hepimizin abisidir, değerli bir abimizdir; o bunu bilgisizlikten yapıyor. Bunları anlattıkları zaman düzeltir de sanıyorum. Bir de o Sözcü gazetesinde maalesef böyle bir iklim var, o iklime uyuluyor. Sözcü gazetesi zaten Rusya karşıtı ve Amerika tarafında; onun için yazdıkları şeyler de sağlıklı olmuyor. Sözcü, Cumhuriyet ve Oda TV gibi mecralar, stratejik olarak çok net ve açık bir şekilde Atlantik taraftarı bir mevzide konumlanmış durumdalar. Asya’ya, İran’a, Çin’e ve Rusya’ya karşı hep Amerika’nın ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin politikalarını takip ediyorlar.

Çin zulmü konusunda HDP ve PKK ile birlikte hareket ediyorlar, Meclis oylamalarında da öyle. AK Parti ile MHP, Çin ile ilgili politikaları desteklerken; PKK, HDP, İYİ Parti ve CHP “Çin zulmü” diyerek oy veriyorlar. Sen “Çin zulmü” diyerek bugün Türkiye’yi savunamazsın. Atatürk, Rus zulmünden ya da Afgan zulmünden bahsetseydi İstiklal Savaşı verebilir miydi? Lenin ne diyordu? “İngiliz sosyal demokratları emperyalizmin tarafında, Afganistan’ın şahı ise bizim tarafımızda” diyordu. Asya çağına girdikten sonra konumlanmalar önem kazandı; sosyal demokrasi maalesef emperyalizm tarafındaydı, ama Asya’nın bazı kralları ve şahları anti-emperyalist taraftaydı.

Amerika ile müşterek harekât merkezi oluşturulması kararı alındı; bugün altı Amerikalının Şanlıurfa’ya müşterek harekât merkezi için geldiği belirtiliyor. PKK ve PYD’ye karşı Amerika ile “güvenli bölge” mutabakatı… Bence bu da demin konuştuğumuz sorunun bir parçası. Yani Türkiye “Yeniden Asya açılımı yapıyoruz” diyor, Dışişleri Bakanı da stratejik bir yönelişe girdiğimizi açıklıyor; fakat işin taktik parçalarında bocalıyor. Ben Amerika ile görüşmeye karşı değilim; Amerika büyük bir devlettir, görüşülür ve Amerika’nın PKK/YPG’yi desteklememesi koşulları da yaratılabilir. Amerika artık geriledi, PKK ve YPG’nin arkasında durarak Orta Doğu’da politika yapamaz. Bunlardan yararlanabiliriz. Ama Amerika ile beraber “güvenli bölge” kuracağız diyerek Suriye’yi, Rusya’yı, İran’ı, Irak’ı ve müttefik güçleri tereddüde sevk etmek, Türkiye’ye güvenmeyecekleri konumlara itmek akıllıca değildir. Bunların bedeli ödenir.

Bir yandan sondaj gemilerimiz Doğu Akdeniz’de aramalar yapıyor, Kıbrıs ortamı ısınıyor. Amerika, İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs, Türkiye’ye karşı ortak askerî tatbikatlar yapıyor. Biz de tatbikatlarımızı yapıyoruz. Bayramda Millî Savunma Bakanı Hulusi Akar ve TSK komuta kademesi oradaydı; bu çok önemliydi. Sayın Hulusi Akar, demin saydığım Cumhuriyet ve Sözcü gibi gazeteler tarafından sürekli hedef alınıyor. Neden? Çünkü Türk ordusu, Amerika’ya karşı başını dik tutuyor. Bunu tespit etmemiz lazım. Türkiye’nin bütün bu cephelerde bir strateji belirlemesi ve taktiklerini de bu stratejiye uygun kurgulaması lazım. Taktik, stratejiye aykırı olamaz; stratejik hedefe ulaşmak için kullanılan araçlardır. Kullandığımız araçlar stratejik hedefimize aykırıysa, düşmanın taktiğine teslim olmuş oluruz. Türkiye’nin hiç bunlara ihtiyacı yok; Türkiye, Rusya ve Suriye ile iş birliği yaparak Fırat’ın doğusunda gerekli temizliği yapar. Türk ordusu Pençe Harekâtı’yla zaten başarılar kazanıyor. Bu ortamda Türkiye; Suriye, Irak, İran, Rusya, Çin ve Mısır ile iş birliği yaparak hem Doğu Akdeniz hem de güney sınırlarımızdaki sorunları çözebilir. Ankara’nın Şam ve Mısır ile ilişki kurmaması çıkmaz sokaktır, ama bu inatlar en sonunda kırılacaktır.

“Güvenli bölge” mutabakatı ilan edildikten iki gün sonra Amerika, 70 tırı aşkın silah sevkiyatını PKK’ya sürdürdü. PKK’ya silah veren Amerika ile “güvenli bölge” oluşturacağınızı söylemek bir masaldır, buna kimse inanmaz. Bu tür bocalamalar Türkiye’ye zaman ve kan kaybettiriyor, şehitlere sebep oluyor. Türkiye’nin bugün tutarlı, Avrasya’ya yönelişte kararlı bir tavra ihtiyacı var. “Barış koridoru” ifadesini Türkiye koydu, terör koridorunun tam karşısına. Sayın Tayyip Erdoğan “terör koridoru” diyordu, biz “Amerikan-İsrail koridoru” diyorduk; şimdi “terör koridorunu barış koridoruna çevireceğiz” diyor, olabilir.

Kaz Dağları meselesine gelince; orada altın madeni çıkartan Kanadalı şirketler ruhsatı 2001 yılında almışlar. Orası Kaz Dağları ile ilgili bir konu değil, ama konu Kaz Dağları üzerinden kamuoyunu dolduruşa getirilmek isteniyor. Bazı dostlarımız “Kaz Dağı veya her yer vatan toprağı değil mi?” diyor, fark eder. Kaz Dağı bir millî park statüsündedir ve kendine has bir hukuki çerçevesi vardır. İkincisi, bu çevre hareketinin içinde Atlantik güdümlü bir kesim var. Vatan Partisi Genel Sekreteri Utku Reyhan’ın açıkladığı gibi; bu “doğayı koruma cemiyeti” Avrupa Birliği fonlarından 2017-2019 yılları arasında 200 bin lira almış. Neden veriyorlar? ÇED raporlarına karşı tavır alırsanız, ben de sizi beslerim diyorlar. Bizim partimizden yedi arkadaşımız, Avrupa’dan yemlenen bu dernekten istifa ettiler.

Avrupa; Doğu Akdeniz’de Yunanistan’ı, PKK’yı destekleyip Türkiye’yi tehdit ederken, bu “çevreciler” Avrupa’dan para alıp Türkiye’nin ağacını, kuşunu savunduklarını iddia ediyorlar. Bu ikiyüzlülüktür. Bugün “yurt yapmayın, yol yapmayın, maden açmayın” diyerek her türlü sanayiye ve üretime karşı çıkan sözde muhalefet, Amerika ve Avrupa tarafından destekleniyor. “Yeşiller Hareketi” emperyalizmin güdümündedir. İnsan, doğayı dönüştürerek yaşar ve üretim yapar; uygarlık, doğayı işleyerek başladı. Tabii ki dengeyi korumalıyız ama ilkel toplum hayatına dönemeyiz. Vatan Partisi olarak “Üretim Devrimi” programımızı açıkladık. Maden çıkartmadan, sanayileşmeden üretim devrimi olmaz. Atatürk Etibank’ı kurdu. Biz madenlerin, özellikle stratejik olanların millileştirilmesinden ve kamu eliyle işletilmesinden yanayız. Yabancılara verilen imtiyazlar yeniden incelenmelidir. Avrupa Birliği; madenlerimizi çıkartmayalım, sanayileşmeyelim ve ilkel bir toplum olarak kalalım istiyor. Bu çevrecilik maskesi altında hem Türkiye’nin üretimine hem de PKK ve FETÖ ile mücadelemize karşı bir cephe oluşturuluyor. Vatandaşlarımızı bu dolduruşlara karşı uyarıyoruz. Çünkü o bir Avrupa propagandası oluyor ve “Ben tasmayı boynunuza takarım” diyor. Yani o dernek, “Biz Avrupa Birliği’nden 202 bin lira para aldık” diye bilançosuna koyarken, boynuna bir tasma geçirildiğini de itiraf etmiş oluyor. Çünkü Avrupa Birliği ondan bunu istiyor ve Avrupa Birliği bu fonları tahsis ederken çok açık şartlar öne sürüyor. “ÇED raporuna en az bir yıl karşı çıkacaksınız” gibi dayatmaları da o parayı alırken benimsemiş oluyorsunuz. Aynı zamanda PKK’nın ve FETÖ’nün dostu oluyorsunuz. Onun için bütün insanlarımızı bu konuda uyarıyoruz.

Biz madenlerin, stratejik olanlarının kamu eliyle işletilmesinden yanayız; her madenin değil. Tabii özel madencilik de olacak. Aynı zamanda Türkiye, şimdi Asya’dan bulduğu kaynakları da değerlendirecektir. Ancak esas olarak stratejik madenlerin kamu eliyle işletilmesinden yanayız. Kaz Dağları’ndaki tutumumuz da budur.

Türkiye’mizin doğasını korurken bu faaliyet içinde olanlara bakıyoruz; hiç öyle kıyılarımızın mahvedilmesi, betonlaştırılması gibi işlerin içinde olan insanlar bunlar. İmamoğlu’nun inşaat alanları da ortaya çıktı. Ben orada şahıs olmasın diye belirtmedim ama Genel Sekreterimizin basın toplantısında bu bilgiler var. Edremit bölgesinde Sayın İmamoğlu’nun ailesi, muazzam bir betonlaştırma faaliyeti içerisinde. PKK’nın mesela Muğla’nın Dalaman veya Milas ilçesinde ormanlara yönelik tahribatı var, buna karşı bir tepki yükselmiyor. Buna karşı neden tepki göstermiyorlar? PKK askerimizi vurduğu zaman hiç tepki göstermiyorlar. Peki doğayı ne için koruyorsun? İnsan için. Mehmetçik neyi koruyor? Vatanın doğasını koruyor. Mehmetçik’i vuran PKK’nın yanındasın; PKK Mehmetçik’i vurduğu zaman bu beylerden, hanımlardan bir tepki yok. Hatta seviniyorlar, gazetelerinde, dergilerinde, yayınlarında alkışlıyorlar. Onları da görüyoruz.

Hesabını versinler. Buradan tekrar söylüyorum: Avrupa emperyalizminden 202 bin Türk lirasını aldıklarını kendileri bilançolarında itiraf ediyorlar. Bunların, millet huzurunda önce izahını yapsınlar, hesabını versinler. Ondan sonra Türkiye’nin doğası… Yalan söylemesinler. Bakın o yalanlar da önemli. Bir kere o maden çıkarma alanı Kaz Dağları’nda değil. İkincisi, bizzat orman mühendisleri ve maden mühendisleri odasının raporları var. Oralarda siyanürün içme suyunu zehirlediği iddialarının geçerli olmadığı belirtiliyor. Mühendis odalarımız, bu siyanürün o suları zehirleme ihtimalinin sıfır olduğunu, teknik olarak bunun mümkün olmadığını söylüyor. Benim bizzat görüştüğüm mühendis odaları da sözde çevreci muhalefetin iddialarının gerçek dışı olduğunu ifade ediyor.

Siz şimdi Maden Mühendisleri Odası’nı her türlü madenciliğe karşı bir tavra çekemezsiniz. Biz Maden Mühendisleri Odası ile dayanışma halindeyiz. Onu, Türkiye’den ve üretimden yana tavrı dolayısıyla hedef alan bir kampanya yürütülüyor, o kampanyanın karşısındayız. Orman, maden ve diğer mühendis odalarımızla da dayanışmamızı ifade ediyoruz. Eski Aydınlık yazarlarının da olduğu bazı çevrelerin Vatan Partisi’ne yönelik, “talanı savunmakla itham ediyorlar” şeklindeki suçlamalarına gelince; her türlü üretimi talan diye suçlayabilirsiniz. Yani üretim yapılmayacak mı? Biz Kanadalı şirkete o madenin verilmesine karşıyız. Ama her türlü maden çıkarımına ve “Burası Kaz Dağı’dır” diye yalan söyleyerek yürütülen bu tür tavırlara da karşıyız. Biz madenlerimizin yabancı şirketler tarafından değil, milli şirketlerimiz tarafından çıkarılmasını savunuyoruz. Bu suçlamaları yapanlar AB fon konusuna değinmiyorlar çünkü AB fonlarını hep alıyorlar. Çevre derneği 202 bin lira alıyorsa, onu destekleyenler milyonlar alıyor. Onların hepsi Amerika ve Avrupa’dan beslenen, Amerika sermayesinin büyüttüğü güçler. PKK üzerinden birtakım sol örgütler de onların yanına geçti.

Ekonomiyle devam edelim. Cari fazla var, 538 milyon dolarlık bir fazladan bahsediliyor. Türkiye’nin dış ticaretten, turizmden veya işçi dövizlerinden kazandığı dövizler var; bir de ithalatla ödedikleri var. Sattığınız aldığınızdan fazlaysa cari fazla veriyorsunuz. Türkiye’deki ekonomik krizin esas nedeni cari açık vermesiydi, 40-50 milyar dolara kadar çıkmıştı. Şimdi son 12 ayda 538 milyon dolar cari fazla verdik. Bu, cari açığın kapanmaya başladığını gösteren önemli bir olay. Fakat bu tek başına bizi umuda sevk etmemeli. Çünkü aynı zamanda bu dönemde ihracatımızda ve ithalatımızda daralma oluyor. İthalatımızdaki daralma, sanayimizi etkiliyor. Mesela dışarıdan parçayı getirip burada montaj yapıyorsunuz; o parçayı getiremediğiniz zaman, dolar fiyatı yükseldiğinde rekabet şansınız kalmıyor. İthalattan vazgeçince fabrika üretimini zayıflatıyor veya kapanıyor, işçisini çıkarıyor.

Dolayısıyla 538 milyon dolar fazla verirken bu önemli bir gelişme olsa da, ithalata bağlı sanayi küçüldüğü için milli gelirimizde düşüş oluyor. 2018’in son çeyreğinde %3, 2019’un ilk çeyreğinde %2 düşüş var. Üretimimizde, milli gelirimizde yüzde 2-3 civarında bir düşüş görüyoruz. Yatırımda da 2018 son çeyreğinde %13, 2019’un ilk çeyreğinde %13 civarında bir daralma var. İthalatı daraltarak cari fazla vermek sorunu çözmüyor. Üretimi ve ihracatı artırarak verilecek bir fazla, Türkiye’de istihdamın ve milli gelirin büyümesini sağlar.

Şanlıurfa’daki Üretim Devrimi çalışmaları kapsamında Çin ile önemli temaslar kuruldu. Birecik Belediye Başkanı Sayın Mahmut Mirkelam ve değerli aydınımız Halil Fethi Gür ile birlikte, Çin Halk Cumhuriyeti’nin Ticaret Ateşesi bölgeye davet edildi. Bu, diplomasi tarihinde bir ilçeye yapılan ilk ziyaretti. Çinli heyet fıstık, sebze ve meyve üreticileriyle temas etti ve ihracat konusunda çok önemli görüşmeler yaptılar. Bu, Türkiye ile Çin arasındaki ekonomik iş birliğinin meyvelerini almaya başladığımızın bir göstergesidir. Aynı zamanda gıda güvenliği anlaşmasının bir an evvel yapılmasını bekliyoruz. Tarım Bakanlığımızın bu konuda daha aktif olması gerekiyor. Örneğin, Akdeniz sineği sorunu çözülüp gıda güvenliği anlaşması yapıldığı takdirde, sadece portakal ihracatından Türkiye 1 milyar dolar kazanabilir. O zaman cari fazla, üretime dayalı sağlıklı bir şekilde verilir ve Türkiye ekonomisi kalkınma yoluna girer.

İzleyicimiz Cevat Öner, “MHP kökenli vatanseverler Kaz Dağları ile ilgili neden bu kadar cahil davranıyor? Halkı aydınlatacak bir platform oluşturulamaz mı?” diye soruyor. Haklıdır, bu Kaz Dağları sorunu değil, kamuoyu yanıltılıyor. Kaz Dağı bizim Milli Parkımızdır ve orayı elbette koruyoruz. Ancak altın madeni çıkartılacak yerin Kaz Dağı Milli Parkı ile bir ilgisi yok; olay saptırılıyor.

Türkiye’de Üretim Devrimi Kurultayları başlattık. Edremit’te, Muğla’da, Isparta’da ön çalışmalar yapıldı. Genel Sekreterimiz Utku Reyhan ve diğer liderlerimizle Türkiye’nin her yerinde bu kurultayları düzenleyeceğiz. 76 maddelik programımızı tartışıyoruz. Üretim Devrimi kavramını özellikle kullanıyoruz çünkü Türkiye’nin bir devrime ihtiyacı var. İflas eden işletmeler için bir program hazırladık: “İflas eden işletmeyi kamu kamulaştırsın; yüzde 51’i kamunun, yüzde 44’ü işçilerin, yüzde 5’i eski sermayedarın olsun.” Böylece üç ayaklı bir yapıyla ekmek teknesini korumak için iş birliği yapılsın. Hükümetin son Cumhurbaşkanlığı kararnamesinde de iflas eden işletmelere kamunun iştirak etmesi yönünde bir çözüm getirilmesi, bizim önerilerimizin hayata geçirilmeye başlandığını gösteriyor. Biz, bizi kurtarın diye gelen çiftçilerimiz, işçilerimiz ve sanayicilerimiz için bu devrimi başlatıyoruz. Fabrikalar kapanıyor. Vatan Partisi bir çözüm üretsin diye geldiler; şimdi biz Türkiye çapında bunu tartışacağız, konuşacağız. Üretici Türkiye’nin baş tacı, ekmek teknesini koruyacağız ve bu, aynı zamanda üretim devrimi sürecinde bizi hükümet yapacak. Vatan Savaşı’ndan hükümete, üretim devriminden hükümete diyerek milli hükümete doğru ilerliyoruz.

Ruslar bize şunu söylüyor: “Tayyip Erdoğan bizimle görüşürken böyle konuşmuyor ama Ukrayna devlet başkanıyla karşı karşıya gelince bizim için şaşırtıcı şeyler görüyoruz. Bu da güvenimizi sarsıyor.” Seçim döneminde Uzel işçilerine de Vatan Partisi büyük destek oldu. Kamulaştırma ve kamu ilgisi konusunu orada da konuştuk. Uzel işçileriyle görüşmeler yaptık, onların meselelerine olan ilgimizi ve çözmek için gayretlerimizi sürdürüyoruz.

Yeni parti iddialarına gelince; öncelikle Türkiye İttifakı dediğimiz yeni yönelişten bahsediyoruz. Yeni partinin bu süreçte yeri var mı? AKP içinden çıkan yeni parti arayışları, yani Babacan ve Davutoğlu cephesi… Davutoğlu hâlâ eski başbakan, istifa etmedi; Babacan ise istifa etti. Bunları nasıl görüyoruz? Amerika’nın Türkiye’deki etkisi ne kadar genişse, yeni partinin yeri de o etkinin bir parçası olarak o kadar olabilir. Yani yeni parti kimle anılıyor? Babacan, Davutoğlu, Abdullah Gül… Bunların üçü de Amerika’nın AK Parti içerisindeki adamları. Bu yeni bir durum değil; 1995-1996 yıllarında dönemin bakanlarından Fehmi Adak, Abdullah Gül için “Dışişleri Bakanı mı, Amerika’nın bizim içimizdeki temsilcisi mi?” diye sormuştu.

Abdullah Gül, 2 Nisan 2003 günü Amerika Birleşik Devletleri ile iki sayfa dokuz maddelik gizli bir anlaşma yaptığını kendi ağzıyla itiraf etti. Türkiye tarihinde görülmemiş bir durum; bir dışişleri bakanı yazılı ve imzalı gizli bir anlaşma yaptığını itiraf ediyor. Biz o dönemde Türk Silahlı Kuvvetleri komutanlarının verdiği bilgilerle o anlaşmanın metinlerine ulaştık ve açıklamalar yaptık. O anlaşmalarda ne yazıldıysa süreç içerisinde uygulandı: Açılım, PKK açılımı, Kürdistan’a özerklik, Kıbrıs’ın Yunanistan’a bırakılması, Türk ordusunun çekilmesi ve Ermeni açılımı gibi maddelerin hepsi o iki sayfa dokuz maddelik metinde vardı. Bugün de bu kişilerin tamamen Amerika ve Avrupa tarafından desteklendiğini görüyoruz.

Peki, bu yeni parti niçin kuruluyor? AK Parti’yi bölmek için. Bölebilir mi? Ufak bir parça koparabilir ancak güven duydukları yer, AK Parti hükümetinin dayandığı ekonomik zeminin kırılganlığıdır. Foreign Policy, ki Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nın yarı resmi organıdır, Davutoğlu Başbakanlık’tan ayrıldığında “Amerika Ankara’daki adamını kaybetti” başlığını atmıştı. Yani Davutoğlu, Amerika’nın adamıydı; Babacan, dünyanın büyük finans çevreleriyle ilişkili, Amerika’nın AK Parti içindeki temsilcisiydi; Abdullah Gül ise gizli anlaşmanın mimarıydı. Bunların kopuşu aslında AK Parti için bir temizlenme süreci gibi görünüyor.

Şu an bir cephe oluşturuluyor: Abdullah Gül, Davutoğlu, Babacan, CHP, HDP, PKK ve FETÖ. Bu cephe, hiçbir şekilde gizlenmeden beraber hareket ediyor. Abdullah Gül, Cumhuriyet Halk Partisi’nin Cumhurbaşkanı adayıydı; açıkça arzu ettiklerini söylediler. Ben o zaman Sayın Kılıçdaroğlu’nu aradım ve bunun, özellikle kendi partilerinin dışından aday göstermelerinin çok yanlış olduğunu belirttim.

CHP ve İYİ Parti tabanına söyleyecekleriniz olur mu? Bu partiler çok açık bir şekilde Amerika’nın projesinde birleşiyor. CHP üyelerinin, kendi partilerinin Abdullah Gül, Babacan, FETÖ ve HDP ile aynı cephede yer almasını sorgulaması gerekir. Meclise HDP’yi sokan CHP’dir. Bu durum, tabanda bir isyan gerektirir. Eğer bir gün Amerika ordusu gelip Ankara’yı işgal ederse, Bağdat örneğinde olduğu gibi CHP’yi iktidara getirir; çünkü Amerika’nın modeli budur. Onların parlamenter yolla iktidara gelme şansı olmadığını süreç ispatlıyor; Amerika’ya yaklaştıkça halktan uzaklaşıyorlar.

AKP’nin toplumun çağrılarına yanıt vermediğini ve artık Türkiye’yi tek başına yönetemeyeceği bir döneme girdiğimizi düşünüyoruz. Ekonomideki bunalımlar ve dış politikadaki tutarsızlıklar bunun en büyük göstergesidir. MHP’nin AKP’yi yanlış yönlendirdiği iddiasına gelince; buna katılmıyorum. MHP ile AK Parti ittifakını bozmak isteyen çevreler bu tür iddiaları ortaya atıyor. MHP’de vatansever birikim var; PKK’ya ve Doğu Akdeniz konusuna karşı duruşları AK Parti için olumlu bir etkidir.

Amerika iki partiye operasyon yaptı; birincisi AK Parti’ye, yani Abdullah Gül, Davutoğlu ve Babacan’ı kopararak. İkincisi ise MHP’ye, yani Meral Akşener ve grubunu kopararak. Amerika, MHP’den kopardığı bu grubu CHP ve HDP/PKK çizgisinde birleştirdi. Meral Akşener ne kadar inkâr ederse etsin, manzara ortadadır. Vatan Partisi ise Amerika’nın bir numaralı hedefidir; bu yüzden yıllardır karalama kampanyalarına maruz kalıyoruz. Ancak Vatan Partisi, programı kararlı ve bünyesi sağlam olduğu için bu operasyonlara karşı dirençlidir.

Yeni hükümet sistemine gelecek olursak; Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi Türkiye’de yaşamaz. Türkiye’nin 1876’dan bu yana gelen 150 yıllık bir parlamenter sistem birikimi var. Mevcut sistem, ekonomideki mafyalaşmanın siyasete yansımasıdır; meclisi devre dışı bırakarak dar bir klik üzerinden karar alma yöntemidir. Türkiye; çiftçisiyle, işçisiyle, sanayicisiyle bu dar yapıyı kabul etmez. Anayasal sistemler tepeden inme değil, toplumun mücadeleleri içerisinde oturur. Dolayısıyla bu sistemin devam etmesi mümkün değildir; zaten kurucuları da artık revize etmekten bahsediyor. Bakanların meclise hesap veremediği, soruları yanıtlayamadığı bir sistemin sürmesi mümkün değildir. Asıl mesele şu; meclisi devre dışı bıraktılar. Kanunları Cumhurbaşkanı üzerinden yapıyorlar. Türk hükümeti de… Zorunlu bir reklama gidiyoruz. Kaldığımız yerden devam ediyoruz. O arada izleyicilerimizden gelen sorulara göz atma fırsatımız oldu efendim. Onları hızlı hızlı size sorayım; lütfen.

CHP’nin parti başkanı olmayan birisini cumhurbaşkanı adayı göstermesini normal karşılayan bir izleyicimiz var; amacın tek adam yönetimi değil, parlamenter sistemi yeniden oturtabilmek olduğunu belirtmiş. Şimdi bakın, parlamenter sistemin bir adı da “siyasi partiler demokrasisidir”. Bu konunun uzmanı olarak söylüyorum; Türkiye’de yazdığım kitaplara Anayasa Mahkemesi ve Cumhuriyet Başsavcılığı hep göndermeler yapar. Türkiye’de bu konudaki ilk kitapları yazan bilim insanıyım. Parlamenter sistem aynı zamanda siyasi partiler demokrasisidir. Yani milli irade, siyasi partiler aracılığıyla oluşur; partisiz oluşmaz. Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti olmasaydı, yani Cumhuriyet Halk Partisi, Atatürk tarafından Sivas Kongresi’nde kurulmasaydı, İttihat ve Terakki olmasaydı parlamenter sistem olur muydu? Bakın, parlamenter sistemle beraber Türkiye’de aynı zamanda siyasal partiler çıkıyor. İttihat ve Terakki çıkıyor. Onun liderleri, Talat Paşalar, Enver Paşalar olmasa, Türkiye o demokratik anayasa geleneğini kurmaya başlayabilir miydi? Onun arkasından da Atatürk olmasaydı…

Şimdi bu arkadaşımıza göre Atatürk, Cumhuriyet Halk Partisi’nin genel başkanıydı. Peki, Atatürk değil de, Cumhuriyet Halk Partisi’nin genel başkanı başka birisi olsaydı ve o kişi Kazım Karabekir’i cumhurbaşkanı adayı gösterseydi, böyle bir saçmalık olur mu parlamenter sistemde? Bana bunun bir tane örneğini Almanya’da mı, Amerika’da mı, Fransa’da mı; nereyi gösterirlerse göstersinler, hiçbir yerde gösteremezler. Çünkü siyasi partiler, millet meclisinde milli irade denen varsayımın oluşmasının araçlarıdır. Onun için bir siyasi parti halkı nasıl kazanır? Genel başkanını hükümet başkanı adayı olarak halka göstererek. Yani birdenbire cebinden başka bir aday çıkarttığınız zaman bu halkı aldatmaktır. Siz bir başkan seçiyorsunuz; o, hükümet başkanı olacak anlamını taşır, başka hiçbir anlamı taşımaz. Türkiye’nin tarihi boyunca da öyledir; CHP genel başkanları başbakan olur, Adalet Partisi, Demokrat Parti, AK Parti başkanları yine genel başkan, hükümet başkanı olur. Genel başkan demek, bir partinin hükümet başkan adayıdır. Bu, anarşiye ve dünya tarihinde rastlanmayan dağınıklıklara götüren bir bakış açısıdır. “Tek adama karşı olma” diye bir hayalet oluşturdular, oradan geliyor. Çok yanlış.

Niye Atatürk hem CHP başkanıydı hem hükümet başkanıydı? Atatürk dedi ki: “Benim cumhurbaşkanı olmam önemli değil, benim CHP genel başkanı olmam önemli. Ben CHP Genel Başkanı olarak öleceğim. Cumhurbaşkanlığını bırakabilirim ama CHP Genel Başkanlığını bırakmam.” Çünkü o, CHP’yi kurarak İstiklal Savaşı’nı verdi. Atatürk ne için Samsun’a çıktı? Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ni kurup hükümet kurmak için. Başka hiçbir şey için değil. Atatürk’ün rotasına bakın; Erzurum Kongresi, Şark Vilayetleri Kongresi, oradan Sivas Genel Kongresi… Yani Trakya ve Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinin genel kongresini Sivas’ta yaptı. Ve orada Cumhuriyet Halk Partisi’ni kurduğunu daha sonraki kurultaylarda söyledi. “Biz Sivas’ta 4 Eylül 1919 günü kurduk” dedi. Bugünkü CHP onu reddediyor, kurultay numaralarını 1923’ten başlatıyor; halbuki aslında 1919 ilk kurultaydır. Her neyse geçelim. Hükümeti kurmak için CHP’yi kurdu Atatürk. Onun için bu parti genel başkanını kenara atan, önemsizleştiren veya kendisi dışından bir aday bulmak… Olur mu öyle saçma şey ya? Abdullah Gül gibi adaylar bulursunuz; Amerika’nın adayları. Cumhuriyet Halk Partisi kendi dışından bir aday arıyor, kimi buluyor? Amerika’nın adayını buluyor.

Yine bir izleyicimiz bizi Rusya’ya tam teslimiyetçilikle suçluyor. Vallahi Türkiye Rusya’yla, Çin’le, Suriye’yle, Irak’la iş birliği yapmadan bağımsızlığını sağlayamaz ve başı dik yaşayamaz. Atatürk İstiklal Savaşı’na nasıl başladı? Havza’da Rusya’dan gelen Sovyet temsilcileriyle buluştu. 19 Mayıs’ta Samsun’a çıktı, 16 Haziran’da Havza’da ilk yaptığı icraat Sovyet temsilcileriyle buluşmak oldu. Rusya’yla iş birliği yaparak İstiklal Savaşı’nı verdi. Başka türlü de o koşullarda veremezdi. Onun için bugün de benzer koşullarda Türkiye Rusya’yla, İran’la, Irak’la, Suriye’yle, Çin’le iş birliği yaparak bağımsız olabilir ve başı dik yaşayabilir. Biz neyine teslimmişiz Rusya’nın? Hangi konuda teslimmişiz? Türkiye Rusya’ya bir kere teslim olamaz. 2030 yılında, 11 yıl sonra, Türkiye dünyanın 5. ekonomisi olacak, 11 trilyon dolar üretim yapacak. Rusya ise 8. ekonomi olacak. Türkiye ile Rusya’nın ekonomik dengelerine baktığımız zaman, Türkiye’nin Rusya’ya teslim olacağı bir ekonomik dengesizlik görmüyoruz. Onun için “Türkiye’nin önünde Rusya’ya teslimiyet” diye uydurma tehlikeler var. Bunlar Amerika’nın uydurduğu tehlikeler. Türkiye, Amerika’nın denetiminde kalsın diye Rusya, Çin ve İran aleyhtarı bir cereyan var. O cereyanın başında da Cumhuriyet Halk Partisi yöneticileri var. Batı gazeteleri, Kılıçdaroğlu’ların, İmamoğlu’ların makalelerini çarşaf çarşaf yayınlıyor. Okları Rusya’ya, İran’a, Çin’e yöneltiyorlar. Mecliste kalkıp “Çin zulmü” diye PKK ile birlikte önergeler veriyorlar. Vatan Partisi ise 50 yıldır başı dik, Amerikan emperyalizmine karşı mücadele etmiştir. Aynı zamanda Rusya’nın emperyalist uygulamalar yaptığı dönemde “Sovyet Sosyal Emperyalizmi” demiş, “Ne Amerika ne Rusya” demiştir. Ama bugünkü Rusya ile Türkiye arasında her iki ülkenin de menfaatine olan beraberlikler vardır. Rusya’ya dirsek atarak veya o dostu reddederek Türkiye’nin ne ekonomi sorununu ne de güvenlik sorununu çözmesi mümkündür.

Bağımsız Türkiye’yi bugünkü dünya koşullarında doğru mevzilenerek kurabilirsiniz; yoksa palavralarla bağımsız Türkiye kurulmaz. Atatürk’ün yaptığı gibi… Atatürk bağımsız Türkiye’yi Sovyet dostluğuyla kurdu. Ölürken de vasiyet ederek bu dünyadan gitti. Atatürk’ün bir tane vasiyeti vardı; Celal Bayar’ı, Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’ı ve arkadaşı Kılıç Ali’yi çağırdı: “Size bir vasiyet bırakıyorum; Sovyetlerle dostluğu bırakmayacaksınız.” Kendi başbakanı, dışişleri bakanı ve yakın arkadaşı… Her üçü de hatıralarında bunu ifade ederler. İnönü’ye de, Dolmabahçe’deki veda görüşmesinde ve Ali Fuat Paşa’ya da aynı vasiyeti bıraktı. Atatürk, 1938’de aramızdan giderken niçin “Sovyetler Birliği ile dostluğu bırakmayacaksınız” dedi? Türkiye 1945’te Amerika’nın kucağına gitmesin diye. Yani 1938’de Türkiye’nin bir sağlam kazığa bağlanması gerektiğini, emperyalist bloğa savrulmaması gerektiğini görüyor. O vasiyet dinlenmedi; Cumhuriyet Halk Partisi Atatürk’ün o vasiyetini unuttu, Türkiye 1945’te Atlantik sistemine girdi ve bu hale düştü.

Demek ki bu tür kritik tarihi konumlarda dostu, düşmanı doğru belirlemek; Türkiye’yi bağımsızlık, bütünlük ve üretim ekonomisi için sağlam bir mevziye oturtmak tarihi önemdedir. O mevzi bugün bellidir. Türkiye; Suriye’yle, Irak’la, İran’la, komşularıyla sıkı ilişki kuracak; Rusya’yla ve Çin’le, Orta Asya Türk Cumhuriyetleri’yle beraber olacak. Yani hem komşularıyla bir Batı Asya Birliği hem de Avrasya çapında bir beraberliğe yerleşecek. Ayrıca Almanya ve Fransa gibi Avrupa ülkelerini de mümkün olduğu kadar yanına çekecek. Bakın, ta Almanya’ya ve Fransa’ya kadar uzanan bir ittifak gizil gücü var Türkiye’nin. Bunu değerlendirmezseniz ve “Türkiye Rusya’ya teslim oluyor” gibi karşı propagandalara alet olursanız, Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi savunamazsınız, uçağınızı uçuramazsınız, Fırat’ın doğusunda harekat yapamazsınız, ekonominizi geliştiremezsiniz. Türkiye artık Asya ülkelerine yerleşti ve Amerika ile olan görüşmelerini de bu konumdan yapıyor.

Türk Silahlı Kuvvetleri’nde “Perinçekçiler tasfiye edildi” tartışması tam bir Amerika propagandasıdır. Türk Silahlı Kuvvetleri’nde FETÖ temizlendikten sonra Atatürk’ün, Mustafa Kemal’in askerleri var. Genelkurmay Başkanlığının 2018 yılı başında mahkemelere yolladığı rapora göre 30 bin toplam general, subay, astsubay, askeri öğrenci Türk Silahlı Kuvvetleri’nden temizlendi. 30 bin subayı ordunun içinden FETÖ ve PKK ilişkisi nedeniyle temizlediğiniz zaman geriye kim kalır? Gladyo’yu temizliyorsunuz, Amerika’yı temizliyorsunuz. Geriye bir tek Mustafa Kemal’in askeri kalır. O bakımdan terfiler, gidenler, emekli olanlar; bunların hepsi Mustafa Kemal’in askeridir. Bu fitnedir, fesattır. Türk Silahlı Kuvvetleri, güvenilecek bir kuvvettir. Ona yönelik bütün tezvirat, yalan ve fesat, maalesef bazı emekli subaylar da dahil olmak üzere dışarıdan yürütülüyor. Oda TV gibi işi gücü Türk Silahlı Kuvvetleri’ni yıpratmak olan, Cumhuriyet ve Sözcü gibi gazetelerin de bazen alet olduğu bu tezvirlere itibar etmeyeceğiz. Oda TV, son 3-5 yıldır Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı yürütülen fitne ve fesatın merkezidir. Orada bu işin başında Barış Pehlivan var. Kendilerini toparlasın ve düzelsinler.

Değerli Ulusal Kanal izleyicileri, bir Çıkış Yolu programının sonuna geldik. Programımıza yaklaşık 25 dakika geç başladık, bunun için özür diliyoruz. Başkent Ankara’daki Hasan Yalçın stüdyomuzda programımızı gerçekleştirdik. Türkiye’yi dinlenenler değil, üretenler yönetecek; üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.

Paylaş