Altyazı M.K. Bu geçmişteki, yakın geçmişteki… Devrimle kurduk biz bu Cumhuriyeti. Bir halkın yüzde elliye yüzde elli ikiye bölündüğü bir durum tasviri. Türk milletinin mahşeri, açtığı önü… “Ben yere atarım ve onu çiğnerim.” Çiğniyorum burada. Bu ülkedeki bu yangın, Irak’taki bu… Hayır, birleş! Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.
Sevgili izleyiciler, merhaba. Yeni bir “Çıkış Yolu” programıyla canlı yayında birlikteyiz. “Canlı yayın” kelimesinin ya da deyiminin altını çiziyorum; çünkü bugün bayramın birinci günü. Önce bütün seyircilerimizin, bütün iyi insanların, bütün İslam aleminin bayramını kutlayalım. Konuğum, Vatan Partisi Lideri Sayın Doktor Doğu Perinçek. Efendim, bugün nöbetçiyiz biz. Herhalde Türkiye televizyonlarında politika programı olup da canlı yayın yapan bizden başka kimse yoktur. Çünkü salı akşamları programımızın günü. “Bugünü de onu sürdürelim” dedik. Ben eş durumundan buradayım, siz niye buradasınız?
Ben de görev durumundan. Nöbette değiliz, nöbetçiyiz. Ama yalnız biz nöbetçi değiliz; Mehmetçik nöbette, polisler nöbette. Burhan, Orhan, Büyük Orhan, Karaağaç köylüleri; doğayı korumak için onlar da nöbette. Onlara da buradan selam yolluyoruz. Onlar da bayramda doğa nöbeti tutuyorlar.
Mehmetçik ile mücadele eden köylüyü aynı potada mütalaa ediyorsunuz. Neden? Köylüdür yani. Şu anda da büyük ölçüde köylü ama… Hele Mehmetçik’i Mehmetçik yapan olay köylü karakteridir. Yani Çanakkale Savaşı’nda, Birinci Dünya Savaşı’nda çıktı Mehmetçik kavramı. İstiklal Savaşı bir köylü savaşıydı. Köylüler savaştı ve köylüler bir cumhuriyet kurdu. Ve İsmet Paşa Sivas’ta “Biz bir köylü hükümetiyiz” dedi. Yani 1930’lu yıllarda Atatürk işin esasını belirtti: “Köylü memleketin efendisidir.” Köylüye dayanmak, vatan savaşlarında bir avantaj. Peki, tersinden bakalım; köylü olmamak niye yeterince avantaj değil?
Dezavantaj demedim. Daha doğrusu şöyle: Tarihe bakıyoruz, 20. yüzyıla, 19. yüzyıl sonlarına… Emperyalizm döneminde bütün milletler, devletler sonuç itibarıyla köylüleriyle savaştılar. Çin, 1917-1921 arasındaki iç savaş; Ruslar, Sovyetler Birliği… İşçiler artı değil mi? Yugoslavya’da işçiler, daha sanayi çok gelişmediği için… Gelişmiş sanayi ülkeleri de emperyalist, kapitalist ülkeler. Onların savaşı vatan savaşı değil, emperyalist savaş. Yani ezilen dünyanın, gelişen dünyanın savaşan kuvveti esas olarak köylü karakterinde. Yugoslavya’sı, Arnavutluk’u, Bulgaristan’ı, Türkiye’si, Çin’i, Kore’si, Vietnam’ı, Küba’sı…
Zaman ilerledi, toplumsal süreçler değişti ya da gelişti. Bütün toplumlarda, en köylü toplumda bile köylü nüfus çok azaldı. Evet. Bu, savaşların karakterini ve mahiyetini değiştirir mi? Değiştirmez. Yani yine emekçiler esas olarak savaşıyor. Köylünün büyük çoğunluğu işçi oldu veya hizmetli oldu. Emekçi köylü yerine emekçi şehirli mi? Kent emekçileri diyelim. Ama yine köylüler de var. Biz hep Mehmetçik’e köylü olarak bakıyoruz; cenazelerin kalktığı yerlere baktığımız zaman da öyle. Kent emekçileri, köy emekçileri; esas olarak bu vatan için canlarını veren onlar. Çünkü askerlikte çoğunluk onlar.
Türkiye’de şehir nüfusu yüzde seksenlere tırmandı, yaklaştı. Bu sizin siyaset yapma tarzınıza yansıdı mı? Yansımaz olur mu? Tabii. Biz emekçileri esas alan ama milleti birleştiren; işçisinden çiftçisine, küçük esnaf ve zanaatkarından sanayici ve tüccarına kadar bütün milletin menfaatlerinin birleştiği bir süreci yaşıyoruz. Bu bir milli demokratik devrim. Onun içinde de emekçi kesim ağırlık taşıyor. Genel Başkan Yardımcımız Yıldırım Koç çok güzel ispatladı; Türkiye’de nüfusun yüzde 70’i aşağı yukarı emekçi.
Emekçilikle işçiliği aynı mütalaa etmiyorsunuz. Küçük esnaf da emekçi, zanaatkar da emekçi. Kendi emeğini kullanan, sermaye sahibi olsa bile kendi tezgahının, kendi makinesinin başında çalışan; berber, lokantacı, demirci, çarıkçı, bakkal… Hepsi emekçi sonuç itibarıyla. Kendi küçük sermayesi olabilir ama usta olarak işin başında. Küçük işletmelerin direnci de oradan geliyor. Bir ücret karşılığında iş gücünü satan adam işçidir. Sonuç itibarıyla Türkiye’de memurların da büyük bir kısmı işçi; yani devlet işçisi. Onlar da kafa veya kol emeğini satıyorlar. İşçi-memur ayrımı biraz işçi haklarını kısıtlamak için kullanılan bir ayrım.
Asıl konularımıza geçmeden bir ara… Yüreklerimiz onlarla birlikte çarpıyor. Savaşla bayramı birlikte yaşıyoruz, bu acayip bir duygu. Türkiye, 24 Temmuz 2015’ten beri bir vatan savaşında. Bir yandan cephede savaşıyoruz, bir yandan bayramlar yapıyoruz. Aslında bu savaşlar da büyük zafer bayramlarımız için. Bayramda şehit cenazesi geliyor, al bayrak tabutların üzerine seriliyor. Bayram sevinçleriyle acılar iç içe. İnsanda çok çapraşık duygular uyandırıyor. Bayramlarda bu millet birleşiyor; eğitim seviyesi, kültür seviyesi, gelir farkı kalkıyor. Paylaşma fikri öne çıkıyor.
Kurban Bayramı’nın özünde de paylaşma duygusu var. Hiç olmazsa bayramlarda bencillikten vazgeçip bir milletin ferdi olduğumuzu anmak ve yaşamak… İslam dini çerçevesinde Müslüman dünyasının milletlerini birleştirmede de bir işlev görüyor. AKP iktidara geldikten sonra “toplum ikiye bölündü, kutuplaştı” dendi. Laik-antilaik, dindar-az dindar gibi ayrımlar kışkırtılıyor. Ama esas bugün Türkiye’deki mesele, vatanla olanlar ile vatansızlar arasındaki kamplaşmadır. Yani Türk milletinin içinde olanlarla, Amerikan emperyalizminin güdümünde PKK ve FETÖ ile yan yana duranlar arasındaki savaştır. 15-16 Temmuz gecesi bir savaş oldu ve hâlâ bir temizlik harekatı sürüyor.
Şimdi ben ulusal televizyonun seyircilerine bir çağrıda bulunayım. Sayın Perinçek, 10 Ağustos’ta bir yazı yazdınız: “Türkiye’nin gemisi, ABD’nin gemisi.” Tayyip Erdoğan’ın da içinde bulunduğu bir Türkiye gemisi var; bir de FETÖ’cülerin, PKK’nın ve onlarla iş birliği yapanların olduğu Amerika’nın gemisi. Üçüncü bir gemi yok diyorsunuz. Bu konuyu sevgili seyircilerimizle biraz etraflıca konuşalım. Ancak yönetmenim beni uyarıyor, reklama gitmemiz lazım. Çıkış Yolu programında Vatan Partisi Lideri Sayın Doktor Doğu Perinçek ile konuşmaya devam edeceğiz.
***
Sevgili izleyiciler, tekrar merhaba. Türkiye’deki vatan savaşı konusunu konuşacağız. Bu tartışmaları anlamlı kılacak bir yazı, Amerika’nın önemli gazetelerinden birinde yayınlandı. Washington Post’ta, Neokonların sözcülerinden, eski Pentagon yetkilisi Michael Rubin, Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’i hedef aldı. Ulusal Kanal’ın hazırladığı haberi hep birlikte izleyelim, üzerine konuşalım.
*(Haber videosu)*
Evet, Michael Rubin ve Amerikan gazeteleri sık sık size gönderme yapıyor. Siz ne yapıyorsunuz? Onlar söylüyorlar ne yaptığımızı. Ben bu analizi yaptığım için hedef alınmıyorum; Vatan Savaşı mevzisinde merkezinde kararlı ve tutarlı olduğum için Vatan Partisi hedef alınıyor. Tayyip Erdoğan da hedef alınıyor çünkü o da 24 Temmuz 2015’ten beri bu vatan savaşının içinde. Bütün Amerikan gazeteleri sürekli bu iki şahsı hedef alıyor. Neden? Çünkü gerçeğe bakıyorlar. Bir savaş var. Biz kendi kafamızdaki şemaları o savaşın yerine, o gerçeklerin yerine koyamayız. Mesela Birinci Dünya Savaşı’nda bir tarafta Almanya, Avusturya, Bulgaristan ve Türkiye ittifakı var; karşı tarafta İngiltere, Rusya vesaire var. Biz; “İngiltere’nin yanında değil, Rusya da bu tarafta” diye kafamızdan uydurma şemalar üretemeyiz. Veya daha önce böyle şemalar varsa ve savaş o şemaları bozmuşsa, biz hâlâ o saplantıların içinde kalamayız.
Şimdi bir gerçek var: 24 Temmuz 2015 günü bir savaş başladı. Bu, Türkiye’nin savaşıdır. Kime karşı? Amerika’nın piyonları olan PKK’ya, PYD’ye ve YPG’ye karşı; Türk Silahlı Kuvvetleri, Türk Polisi ve köy korucuları savaşa girdi. Bu savaşta iki kamp var: Birisi Türkiye cephesi, öbürü de Amerika cephesi. Bu savaşta Türkiye cephesinde olmayan birtakım bozguncular, “Bu bir saray savaşıdır” dediler.
“Saray savaşı” diyenler, “Biz aynı gemide değiliz” diyorlar. Yani Türk milletiyle, Türk ordusuyla, Türk polisiyle, Vatan Partisiyle ve Tayyip Erdoğan’la aynı gemide olmadıklarını iddia ediyorlar. Peki, hangi gemidesiniz? Türk ordusuyla aynı gemide değilseniz, çünkü Türk ordusu Türkiye gemisindedir. Türk polisiyle, köy korucusuyla aynı gemide değilsiniz. Vatan Partisi; başından beri bu cephenin merkezinde olan, Amerika’nın da ifade ettiği gibi bu cephenin fikriyatını, programını, siyasetlerini ve stratejisini belirleyen partidir. Onunla da yan yana, aynı cephede değilsiniz. Tayyip Erdoğan’la da aynı cephede değilsiniz.
Bir de Tayyip Erdoğan’ı keyfi olarak Amerika’nın yanına koymak gibi saçmalıklar var. “Danışıklı dövüş” diyorlar. Bütün dünya işi gücü bırakıp Putin’den Xi Jinping’e, Maduro’dan Merkel’e, Macron’a kadar herkes bu danışıklı dövüşte mi cephe tutuyor? Vietnam, Küba… Hepsi Türkiye’nin yanında yer alıyor. Bunların hepsi “saray savaşına” mı girdi? Yani Putin’in, Xi Jinping’in işi gücü yok da Tayyip Erdoğan’ın sarayı için mi savaşıyorlar? Saçmaladılar. Çünkü kendileri “saray savaşı” diyerek Türkiye’nin vatan savaşına karşı bozgunculuk yaptılar; insanların bu savaşa olan bağlılığını, güvenini ve fedakârlığını kırmaya çalıştılar. Savaş bozgunculuğu yaptılar ve hâlâ bunu sürdürüyorlar.
“Saray savaşı” diyenler, “Biz onlarla aynı gemide değiliz” diyorlar. Hangi gemidesiniz? Amerika’nın gemisindesiniz. Tabii ki Türk ordusu, Türk polisi, Vatan Partisi ve Tayyip Erdoğan ile aynı gemide değilseniz; Amerika’nın gemisindesiniz. Dünyanın hiçbir savaşında üç tane gemi yoktur.
Bu savaşın bütün süreçlerini maddi olarak ele alalım. 24 Temmuz 2015’te başlayan bu savaşta iki cephe var. Bir tarafta Türk Silahlı Kuvvetleri, Türk polisi ve köy korucuları var; karşıda ise PKK, YPG, FETÖ ve onları destekleyenler var. “Saray savaşıdır” diyerek bu vatansız, sahte solcu takımı düşmanı destekledi. “Amerika’nın solcusu olmaz.” Şimdi o saray savaşı diyenler, yani PKK ve FETÖ’nün dostları, “Biz onlarla aynı gemide değiliz” diyorlar. Değilsiniz tabii; siz vatan savaşı tarafında değil, Amerikan tarafındasınız.
“Efendim, Tayyip Erdoğan kötü, Tayyip Erdoğan diktatör.” Bakın bu hikâyeyi geçmişte kaç kere yaşadık? “Saddam Hüseyin diktatör, Saddam Hüseyin katil” dediler. Amerika’nın Irak’a karşı savaşını ve bir buçuk milyon Müslüman’ın; Türk’ün, Kürt’ün, Arap’ın, Türkmen’in öldürülmesinin psikolojik koşullarını yarattılar. Aynı olay Kaddafi’de yaşandı; “Kaddafi katil, Kaddafi diktatör” dediler ve Libya işgal edilip parçalandı. Sonra Beşar Esad için aynı senaryoyu devreye soktular; “Beşar Esad katil, diktatör” diyerek kamuoyu hazırlandı. Maalesef Tayyip Erdoğan yönetimi de o süreçte Suriye’ye terör ihraç ederek bu saldırılarda kullanıldı. Şimdi de aynı Türkiye’ye yönelik bir savaş yürütülüyor. Burada hedef Tayyip Erdoğan değil, hedef Türkiye’dir; Türkiye parçalanmak isteniyor.
15-16 Temmuz gecesi bir bakalım. Amerika’nın gladyosu, FETÖ bir darbe tezgâhladı. Onun karşısında kim vardı? Vatan Partisi çıktı, “Bu bir Amerikan darbesidir, FETÖ darbesidir” dedi ve bütün milleti mücadeleye çağırdı. Arkasından Tayyip Erdoğan da aynı çağrıları yaptı. Vatan Partisi, Tayyip Erdoğan, Türk ordusu, Türk polisi ve Türk milleti bir taraftaydı. Peki, diğerleri neredeydi? Meral Akşener ortalıkta yoktu, FETÖ gladyosuna karşı bir tavır almadı. Milliyetçi Hareket Partisi tavır aldı. Cumhuriyet Halk Partisi ise FETÖ’nün kaybettiği ortaya çıktıktan sonra isteksizce bir tavır aldı ama sonra “tiyatro” dedi. O zaman o gece neden FETÖ’ye karşı tavır aldınız? Siz de mi tiyatroda oynadınız?
Vatan Savaşı 24 Temmuz 2015’te, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin hava kuvvetleriyle PKK’ya karşı harekâta geçmesiyle başladı. 17-25 Aralık 2013’ü ise yolsuzluk tartışmalarıyla ayrı bir yere koymak gerekir. Yolsuzlukları korumak anlamında bir vatan savaşı olmaz, o ayrı bir konudur. Ancak gemi tartışması açısından bakarsak; 15-16 Temmuz gecesi darbeciler Tayyip Erdoğan’ı yakalasalar öldüreceklerdi. Onu öldürmek isteyenler Amerikan taraftarlarıydı. Hâlâ “tiyatroydu, danışıklı dövüştü” demek gülünçtür. Bütün dünya mevzilenmişken danışıklı dövüş olur mu? Aslan Bulut gibi isimler, “Tayyip Erdoğan Amerikancıdır, BOP eşbaşkanıdır” diyerek yanlış bir hükme saplandılar ve gerçekleri görmediler. Oysa 24 Temmuz 2015’te de, 15-16 Temmuz’da da Tayyip Erdoğan Türkiye tarafındaydı.
24 Ağustos 2016’da Fırat Kalkanı başladı. Türk ordusu Amerikan-İsrail koridoruna girdi. Onunla beraber olanlar Vatan Partisi, Türk polisi ve Türk milletiydi. O vatansızlar ise Türk ordusu Amerikan-İsrail koridoruna girince ciyak ciyak bağırdılar, “Türk ordusu çamura battı” dediler. Bu, Amerikan gemisindeki psikolojik savaş elemanlarının propagandasıdır. El-Bab’a kadar Türk ordusu gitti, IŞİD’i kovaladı. Bütün o süreçte Amerikan gemisinde olanlar, Türk ordusunun karşısındaydı.
Dünyada üç tane cephesi olan, üç gücün birbirine karşı savaştığı bir savaş yoktur. Siyasette ara güçler olur ama savaşta iki cephe vardır. Savaş başladığında tarafsız kalanlar, saf değiştirenler olur ama bunlar üçüncü bir cephe oluşturmazlar, iki taraftan birine katılmış olurlar. Amerikan gemisinde olanlar, “biz aynı gemide değiliz” diyerek bunu ilan ediyorlar. PKK, Amerikan gemisinde olduğunu iftiharla söylüyor zaten. Onların tezi şu: “Nasıl İkinci Dünya Savaşı’nda Sovyetler Birliği Hitler’e karşı Amerika ile iş birliği yaptıysa, biz de Amerika ile iş birliği yapıyoruz.” Ancak onlar Hitler’e karşı değil, “Diktatör Erdoğan” diyerek Türkiye’ye karşı iş birliği yapıyorlar. Erdoğan Hitler değil, Türkiye’nin vatan cephesinde yer alan Cumhurbaşkanıdır.
Cumhuriyet gazetesinden bir yazar, “Hepimiz aynı gemide değiliz” başlıklı bir yazı yazmış. Transatlantikler, balıkçı kayıkları gibi metafizik, hayattan kopuk benzetmeler yapmış. Arkadaş, bunları bırak! Sen Afrin’de neredesin? Zeytin Dalı Operasyonu’nda neredesin? Türk ordusu İsrail ve Amerika koridorunu yararken sen niye karşısına dikildin? “Türkiye’yi kayalıklara götürüyorlar” diyorsun. Türkiye’yi kayalıklara götüren PKK, FETÖ ve Amerika’dır. Türkiye’yi bölmek isteyenleri görmüyorsunuz da Tayyip Erdoğan’a “diktatör” diyerek asıl parçalayıcı olan güçlere hizmet ediyorsunuz. Türkiye bir vatan savaşı veriyor ve siz bu savaşta Amerikan gemisindesiniz. Amerika ve İsrail’in PKK, PYD, YPG ve FETÖ gibi silahlı aletleri, piyonları var ve bunları Türkiye’nin üzerine sürüyorlar. Türkiye’yi kayalıklara sürükleyen bunlardır. Tayyip Erdoğan yönetiminin hataları, yanlış ekonomi politikaları vesaire var; bunları ayrıca konuşuruz. Ancak Türkiye’yi parçalamak isteyen güçlerin karşısında savaş mevzisine girdiği de bir gerçektir. “Siz de gelin bu tarafa geçin, sizi de başımızın tacı yapalım” diyoruz; fakat siz öbür taraftasınız.
Ey yazar, Cumhuriyet Gazetesi’nin yazarlarının çoğu maalesef böyle. Tabii öyle olmayanlar da var, buna çok sevindim. Artık fazla izlemiyorum ama arkadaşlarım beni bilgilendiriyorlar. Sözcü gibi başka gazetelerde de durum benzer. HDP’yi meclise bunlar sokmadı mı? HDP kim? PKK. HDP kim? Türkiye’yi parçalamak için “Kürdistan” kongreleri yapan parti. Siz Kürdistan hayaliyle kongre yapan partiyi meclise sokmaya, hapisten kurtarmaya çalışıyorsunuz; yani Amerikan gemisindesiniz. Daha başka nasıl olunur? “Yok kayık, yok yelkenli” gibi benzetmelerle insanları gerçeklikten koparıyorlar. Gerçekliği konuşmuyorlar; yelkenliler, kürekler, metaforlar… Buna “metafizik” diyoruz, yani gerçekliğin ötesinde konuşmak.
Bu gemi tartışmasında şunu koyacağız: 24 Temmuz 2015’te başlayan bir savaş var. Siz bu savaşta hangi taraftasınız? PKK’nın yanında mısınız? Rojava’ya giden, orayı yeni bir devletin çekirdeği ilan eden, oraya çiçekler götüren siz değil miydiniz? Türk ordusunun hiçbir başarısı yok diyen ve her aşamada PKK’yı destekleyen, Ankara’dan İstanbul’a PKK ve FETÖ’yü hapisten kurtarmak için yürüyen siz değil misiniz? O zaman Amerikan gemisindesiniz. Özellikle sahte solculara söylüyorum; bu eylemlere samimi vatanseverler kandırılarak katılmış olabilir ama insan nerede, kiminle yürüdüğüne bakmalı.
Burada şaşıracak bir şey yok. Savaşın tarafları belli. Bir tarafta PKK, FETÖ, YPG/PYD ve bunların arkasında Amerika ile İsrail var. Türkiye bunlarla savaşıyor. Ekonomideki mücadele de bunun bir parçası. Tabii AKP iktidarının büyük ekonomik yanlışları, ta Turgut Özal’dan başlayan dünya ekonomisiyle bütünleşme siyaseti, Türkiye’nin bu ekonomik baskılar karşısında savunmasız kalmasına yol açtı; o ayrı mesele.
Ancak cepheyi görmek lazım. Dün BOP Eş Başkanıydı, doğru; bunu da size Vatan Partisi öğretti. O zaman hiçbiriniz “BOP Eş Başkanı” demiyordunuz. 2004’ten 2009’a kadar “darbecilerin üzerine gidilsin” diye bizim Silivri’ye atılmamızı desteklediniz. O zaman da Amerikan gemisindeydiniz.
***
İki gemiden bahsediyorduk: Biri Amerikan gemisi, diğeri ise Tayyip Erdoğan’ın da içinde bulunduğu ve birilerinin hiç beğenmediği Türkiye gemisi. Beğenseniz de beğenmeseniz de gerçeklik bu. Sorum şu: “Aynı gemide değiliz” tartışmasını başlatanlar, bir dönem anti-emperyalist olan kesimler. Tayyip Erdoğan ise 2002’de Amerikan projesiyle geldi ve BOP Eşbaşkanı olduğunu 30’dan fazla yerde söyledi. O zaman bizden başka bunu söyleyen yoktu, yalnızdık.
Tuhaf bir süreç yaşandı. BOP Eşbaşkanıyım diyenler bugün Amerika’ya “hodri meydan” diyor. Geçmişte anti-emperyalist süreçlerin içinde bulunmuş olanlar ise bugün Amerikan tezleriyle bu sürece karşı çıkıyor. Bu değişimin sebebi ne? Hükümet olduğunuz zaman, ülkenin sınıflarından, milletinden, ordusundan ve polisinden ayrı, “Ben Amerikan tarafındayım” diyemezsiniz. O zaman Türkiye’yi yönetemezsiniz; halk sizi tepenizden atar. Diğerleri ise sorumsuz, sırtında yumurta küfesi olmayan, emekçilerle bağı bulunmayan ve PKK’nın kuyruğuna takıldığı için Amerikan kampına sığınanlardır. İkisi arasındaki fark bu.
Türkiye’nin dinamikleri ve mecburiyetleri var. Türkiye teslim olmayacak, parçalanamayacak. “Atom parçalanabilir ama Türkiye parçalanamaz” diyoruz. Bunu Türkiye’nin birikimine, ordusuna, ekonomisine ve dünya koşullarına dayanarak söylüyoruz. Tito bile görmüş; Amerika’nın emperyalist saldırısının Türkiye’den döneceğini ifade etmiş. Büyük bir öngörü. Vatan Partisi de bunu görüyor.
Tayyip Erdoğanlar ilk başta Türkiye’yi parçalama planına katıldılar, mesafe aldırdılar. PKK’ya alanlar açıldı, açılımlar yapıldı. Bizi Silivri zindanlarına tıktılar. Ama o oyunu 2014’te Silivri duvarını yıkarak biz bozduk. O andan itibaren Tayyip Erdoğanlar ya süpürülüp gideceklerdi ya da Türkiye cephesine iltihak edeceklerdi; öyle de oldu. Amerikancılar, “Tayyip Erdoğan, Doğu Perinçek’in bulunduğu yere geldi” diyor. Vatan Partisi’nin hedef alınmasının sebebi budur. Bu bizim başarımızdır. Tayyip Erdoğanları Türkiye cephesine çekmişiz; bu olağanüstü bir başarıdır. Eğer Tayyip Erdoğan karşı tarafta olsaydı, vatanseverlerin dağa çıkmaktan başka yolu kalmazdı. Atatürk de İstanbul hükümetini kazanmaya çalıştı, kısmen kazandı ve böylece İstiklal Savaşı’nı yürüttü. Savaşlar böyle kazanılır.
***
Türkiye’de artık Amerikancı bir iktidar ancak savaşla kurulur. Yani Amerika gelip Türkiye’yi işgal edecek, Ankara’yı ele geçirecek ve kendi hükümetini kuracak. Bu hayaldir. Amerika Suriye’de yenildi, Orta Doğu’dan gidiyor. Türkiye’yi işgal edip hükümet kurma şansı yok. Diyelim ki böyle bir senaryo var; o zaman da önce Doğu Perinçekleri öldürmeleri gerekir.
“Ne Şam ne Saddam” diyerek Amerikan emperyalizmine karşı mücadele edilemez. O zamanlar herkes “Ne Şam ne Saddam” dedi, bir tek Vatan Partisi (o zamanki İşçi Partisi) Saddam Hüseyin’in yanında yer aldı. Çünkü o sırada Amerika ile Irak savaşıyordu. Üçüncü bir gemi yok.
Bana “Tayyip Erdoğan Amerika’ya karşı kışkırtıyor ama Mevlüt Çavuşoğlu müttefikimiz diyor” diye soruyorlar. Bunlar safsata. Türkiye şu anda Amerika ile savaşıyor mu, savaşmıyor mu? NATO, manevralarında Atatürk’ü ve Tayyip Erdoğan’ı düşman kavramı içinde gösteriyor. Müttefikimiz demenin ne önemi var? Cepheye bakacaksın. Tayip Erdoğan’ın “Katil Esad” demesi tutarsızdır ve bu savaşı başarıyla yürütemeyeceğini, Vatan Partisi iktidarının zorunlu olduğunu gösterir. Evet, Tayyip Erdoğan’ı koruyorum; çünkü şu an benimle birlikte savaşıyor. Amerika’ya direnen herkesi koruyacağım, karşı tarafta olanları da bu tarafa çekmeye çalışacağım. Korurken ben haksız yere korumuyorum; savaştığı noktada koruyorum. Teslim olduğu noktada ise karşı çıkıyorum. Tayyip Erdoğan’a karşı politikamız ikili: Savaştığı noktada “Savaş, devam et, diren” diyoruz. Ancak örneğin Beşar Esad’a “katil” dediğinde, “Bunu diyemezsin, derhal geri al” diyoruz. Bugün Suriye ile iş birliği yapmıyor, oysa tek başına Vatan Partisi “Suriye ile iş birliği” dedi. Hatta Afrin Harekâtı’ndan iki gün önce Tayyip Erdoğan’ı istifaya çağırdım ve “Afrin Harekâtı’na başlıyorsun, Suriye ile iş birliği yaparak başla” dedim. Mehmetçiğin canını, kanını ve başarısını savunuyorsak, Suriye ile iş birliği şarttır.
Oralarda biz bu vatansızları görmedik. Vatan Partisi’nin tutumunu anlamak için savaş cephesinde olacaksınız. Bu soruyu soranlara ve Ulusal Radyo’nun bütün dinleyicilerine söylüyorum: Vatan Partisi’nin tutumunu anlamak için Mehmetçik gibi savaş cephesinde olacaksınız. Tankın gözcü mevkiinde, tankın önünde yürüyen piyade ya da nöbet yerinde tüfeği elinde olan bir asker olacaksınız. O zaman doğru siyasetler üretirsiniz. Yoksa oturduğunuz yerden “Mehmetçiğe soralım bakalım; Tayyip Erdoğan’ın Amerika tarafına geçmesini mi ister, yoksa savaşta kararlı ve tutarlı devam etmesini mi ister?” diye sormakla olmaz. Polise, savaşanlara sorun. Vatan Partisi’nin tutumu, savaş cephesindeki siyasi lider partinin tutumudur.
Şükran Selver Hanım Ankara’dan diyor ki: “Ergenekon ve Balyoz zamanında AKP hangi gemideydi?” Evet, Amerika gemisindeydi ve bizi hapse attı. Ama tarih böyle mi işler? Fevzi Çakmak, İstanbul Hükümeti’nin üyesi olarak Mustafa Kemal Paşa’nın idam fermanının altında imzası olan hükümetteydi. İstanbul Hükümeti, Mustafa Kemal’i tutuklamak için çeşitli tertipler kurdu. Ancak Fevzi Paşa, 24 Nisan 1920’de Anadolu’ya geçmek için Geyve’ye geldiği zaman Mustafa Kemal Paşa ne yaptı? “Gel” dedi. Bugün bugündür, bugüne bakacaksınız. Biz Tayyip Erdoğan’ı yargılamıyoruz; biz mahkeme değiliz, savaşıyoruz. Savaşı kazanmak istiyoruz.
Onun için Sayın Kılıçdaroğlu, Sayın Muharrem İnce ve Sayın Meral Akşener de bu tarafa gelsinler. Şu anda Amerika’nın aleti olan PKK’nın yanında mevzilenen o sahte solcular da tutumlarından vazgeçsinler; adam gibi solcu olsunlar ve bu tarafa gelsinler. Hepsine sarılalım, hepsini alnından öpelim, hepsini koruyalım, hepsine “aslan” diyelim. Biz savaş cephesindeyiz. “Geçmişte şu oldu, bu oldu” derseniz hiçbir savaşı kazanamazsınız. Timur, kendi tarafına geçen Anadolu beylik askerlerine, “İki dakika evvel benim komutanlarımı öldürdünüz” deyip onları kılıçtan geçirmek yerine, “Aslanlar gelin” dedi ve hepsinin alnından öptü. “Hadi, şimdi Yıldırım Bayezid ile savaşıyorsun” dedi. Savaşlar böyle kazanılır. Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’na bakalım; Sovyet Kızıl Ordusu’nda savaşan birçok alay Hitler’in tarafına geçti. Hitler, “Biraz evvel bana karşı savaşıyordunuz” diyerek onları kurşuna mı dizdi? Hayır, çünkü savaşı kazanmak istiyor. Kendisi ne kadar büyür ve güçlenirse ona bakıyor; insanların dün hangi cephede olduğuna bakmıyor. Siz büyüyen güçlerinizi nereden büyüteceksiniz? Kendi dışınızdan. Bu kafayla her türlü büyümeyi ve insan kazanmayı reddedersiniz.
Bir soru sorabilir miyim? “Sizin parti bünyenizde de aynı gemide değiliz diye görüş açıklayan oldu mu?” diye bir not var. O görüş açıklayanlarla tartışacağız, konuşacağız, onları eğiteceğiz ve dönüştüreceğiz. Dönüştüremezsek de parti bu mücadelesine devam edecek. Tabii ki var; zaten onları reddederek ilerleyemeyiz. Önümüzde Merkez Karar Kurulu toplantımız var; biz gerçeklerden korkmuyoruz. Türkiye, Tayyip Erdoğan döneminin acılarını çekti. Ben altı sene onun hapishanesinde yattım. Bana bu eleştiriyi yapanlardan hangisi altı gün hapis yattı? O sahte solcuların hangisi Silivri’de vardı? Hiçbiri. O gün Tayyip Erdoğan’ın hapse attığı insanlar bugün onunla beraber vatanı savunuyor çünkü o gün de vatanlarını savunuyorlardı. O sahte solcular ise o gün FETÖ ve Amerika ile beraberdi. Amerika ve FETÖ, onlar üzerine gelmediği için hapse atılmadılar.
Afyon’dan bir seyircimiz, “Evet, biz Tayyip Erdoğan’la aynı gemideyiz ama kitlenin sabrı kalmadı. Erdoğan’ın da Esad ile aynı gemide olduğunu kabul etmesi gerekmez mi?” diye soruyor. Tayyip Erdoğan ile Beşar Esad zaten aynı gemide. Bunun mücadelesini ilk günden beri Vatan Partisi veriyor. Tayyip Erdoğan, Astana sürecine girdiği, yani İran ve Rusya ile ittifak yaptığı günden beri, ne kadar inkâr ederse etsin, sonuç itibarıyla Suriye ile iş birliği sürecine girdi. Bazen aynı geminin içindeki tayfalar da kavga edebilir.
(Gazeteci: “Biraz iğneli bir soru sormak istiyorum. Vatan Savaşı’nın merkezinde Vatan Partisi olduğunu söylüyorsunuz ama hükümet AKP. Bu vatan savaşı politikalarının meyvelerini hep Tayyip Erdoğan topluyor. Siz siyaseten sandığa yansımış bir sonuç alamadınız. Erdoğan’ı koruduğunuz sürece, hep AKP hükümetleriyle yaşamak zorunda kalmaz mıyız?”)
Vatan Savaşı’nın merkezinde Vatan Partisi var; bunu Amerikalılar da Almanlar da görüyor. Washington Post’taki yazılarda da bu açıkça belirtiliyor. 2011-2012 yıllarında FETÖ ile iş birliği yapan, vatanseverleri hapse atan ve PKK ile çözüm süreçleri yürüten Tayyip Erdoğan nasıl değişti? İşte Vatan Partisi’nin, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ve vatansever güçlerin etkisiyle değişti. Bugün Vatan Partisi olmasa, Tayyip Erdoğanlar şu yalpalayan tutumlarıyla dahi Amerika’ya karşı direnemezler.
(Gazeteci: “İsterseniz bir ara verelim.”)
Meyveleri toplama fikri bir “şeytan fikridir”; bu, savaşı kazanma kararlılığınızı bozan bir cızırtıdır. Biz evet, bu savaşın sonunda iktidara geleceğiz. Ancak iktidar olmamız; “Meyveleri toplayalım, yanımızdakine dirsek atalım” demek değildir. Türk milleti bu savaşı kazansın ve meyvelerini millet toplasın istiyoruz. Türkiye’de terör kalmasın, çarşılar şenlensin, üretim ekonomisine geçilsin. Biz tutarlılığımızla, kararlılığımızla bu savaşın maliyetini düşürüyoruz. Suriye ile iş birliği yaparak, Çin’in, Rusya’nın, Venezuela’nın Türkiye’ye daha fazla güvenmesini sağlayarak bu savaşı kazanacağız. Hırsızlığı, yolsuzluğu olmayan, işçisine ve çiftçisine dayanan bir Vatan Partisi hükümeti, tüm bu ittifak potansiyelini çok iyi değerlendirecektir. Amerika’nın gemisinden gelip kimse Türkiye gemisinde kaptan olamaz. HDP ile el ele vererek kimse iktidar olamaz; en büyük yanlış Cumhuriyet Halk Partisi’nindir.
Türkiye gemisinde kim var? Tayyip Erdoğan, Devlet Bahçeli ve Vatan Partisi var. İktidar seçenekleri buralardan çıkar. Amerika’nın projesinde yer alanlar, “Vatan Savaşı’na saray savaşı” diyerek çamur atanlar, FETÖ’den medet umanlar iktidar olamaz. Mustafa Kemal Atatürk’ün verdiği İstiklal Savaşı, İstanbul Hükümeti’nin oyununu nasıl bozduysa, bugün de biz o oyunu bozuyoruz.
Hamit Sırakaya Bey ve Çanakkale’den Ali Tezan Bey’e teşekkür ediyorum. Ali Bey, “Tayyip Erdoğan köylüyü öldürdü, ekonomiyi öldürdü, nasıl yanında olayım?” diye sormuş. Bu, ilkel ve bilimsel olmayan bir düşünce tarzıdır. “Köylünün ekonomisini mahvetti” denilebilir ama “köylüyü öldürdü” ifadesi yanlıştır. Bugün bir vatan savaşı veriliyor ve köylünün ekonomik kurtuluşu da bu vatan savaşına bağlıdır. Bunun için önümüzdeki işleri sıralayacağız. Yani madem köylüyüz; tarlayı sürmeden ekini ekemezsiniz değil mi? Her şeyin bir sırası var. Vatanı kurtarmadan da köylünün ekonomisini kurtaramazsınız. Vatanın kurtuluşu, üretim ekonomisinin inşası, güvenlik ve dış politika hepsi şimdi birleşti, el ele verdi, iç içe geçti.
Efendim, burada şöyle bakalım; bak bu en önemli konu olduğu için burada ısrar ediyorum. Bir savaş veriyoruz. Bu savaşta yanımızda diyelim geçmişte köylünün ekonomisini mahvetmiş bir iktidar var ama bu savaşta şu anda yanımızda. Yanımızda tutmaya çalışacaksın, daha kararlı olmasına gayret edeceksin. Çünkü savaşı kazanmamız buna bağlı. Üstelik de herhangi bir güç değil, hükümette olan güç. Hükümetsiz savaş kazanılmaz. Atatürk ne yaptı? Hükümeti kazanmaya çalıştı, hükümete girmeye çalıştı. Harbiye Bakanı olmak istedi, hatta padişaha damat olmak istedi. Ama olmayınca gitti Ankara’ya. Hep oradan bir kuvvet yaratmaya çalıştı. Ankara’da bir hükümet kuruluyordu; Ankara’da hükümet kurduğu için İstiklal Savaşı’nı verebildi. Hükümet olmadan olmaz.
AKP mi, AK Parti mi? Şimdi kendileri tüzüklerinde AK Parti demişler. Fakat tabii orada bir psikoloji var; yani “bu parti temiz, bu parti AK” şeklinde bir reklam var. Ama Vatan Partisi’nde de bu reklam var. Vatan Partisi, “Ben Vatan’ın Partisiyim” diyor. Cumhuriyet Halk Partisi, “Ben Cumhuriyet’in ve Halk’ın Partisiyim” diyor. Milliyetçi Hareket Partisi, “Ben Milliyetçiyim ve Hareket’in Partisiyim” diyor. İyi Parti, “İyi Partiyim” diyor. Sen mesela İyi Parti’nin adını “Kötü Parti” diye değiştiremezsin. O zaman İyi Parti diye adlandıracağız, eleştirimiz ayrı. Şimdi AK Parti’yi “AK Parti” diye söylemek istemedik, dilimize o takıldı. Ama öte yandan şu anda Vatan Savaşı’nda yer aldığı için belki o söylemi terk etmeyi düşünebiliriz.
Efendim, geçmişten bir örnek vereyim size. 1983’te (galiba 82’de kuruldu da 83’te seçime girdiği için söyleyeyim) Özal bir parti kurdu: Anavatan Partisi. Kısaltması da “Ana Parti”ydi, “ANAP”tı. Hayır efendim, kısaltması ANAP mıydı? Tüzükte yazılan ANAP’tı ama millet “ANAP” mı dedi? Medya kabul etmedi o zaman. Ben o zaman Güneş Gazetesi’ndeydim. Haber merkezinde toplandık, “Anap bitti” dedik. Bazen böyle bir yol bulunuyor. Çünkü Türkiye’nin başına gelen bütün felaketlerin kökü ANAP’tır. Turgut Özal’ın 1980’den sonra getirdiği dünya ekonomisiyle bütünleşme süreci ve o 12 Eylül darbesi… Yani 12 Eylül darbesinin partisidir Turgut Özal’ın partisi. Tayyip Erdoğan’ın partisi de 12 Eylül darbesinin devamıdır. 2002 Kasım’ından itibaren Turgut Özal’ın devamı olarak Tayyip Erdoğan zaten son konuşmasında da Turgut Özal’a göndermeler yapıyor. Hep zaten bir soy ağacı; oraya bağlı. O da yanlış değil. Özel bir halka da Menderes’tir. O, oradan güç almak için söyleyebilir ama Menderesler şeker fabrikaları kurdu, iplik fabrikaları kurdu, barajlar kurdu. Köylüye önemli destek yaptı, köylüyü canlandırdı. Traktör sayısı 1950 ile 1960 arasında 2.500’den 40 bine çıktı; yani 16 misli arttı. Köylü makineleşti, tarım Türkiye’de ilerledi. AKP ise onların kurduğu fabrikaları sattı. Onun için Menderes’in devamı değil. Tayyip Erdoğan’ın, Turgut Özal’ın devamı olduğu doğrudur ama Menderes’in ve Süleyman Demirel’in devamı değildir.
1980’e kadar her şeye rağmen Türkiye’nin ithal ikamesi yani yerli üretimi, kamu iktisadi teşebbüsleriyle sanayiye önderlik etmek gibi Atatürk devriminden kalan ekonomi politikaları az çok sürdü. Şimdi Türkiye’deki sağ ve İslamcı kesimdeki siyasi hareketlerin, Cumhuriyetçi-İttihatçı gelenekle bir sorunu var. Demirel’in bile sorunu olmuştur. Demirel mesela bir ara, hatırlarım, belki sizin hafızanız da vardır, Ahrar Partisi’nden bir tarihsel miras olarak söz etmişti. Ben onu eleştirmiştim o zaman. Hürriyet ve İtilaf ile İttihat Terakki yani Devrimci Halkçı Parti arasında o mücadeleler sürdü, doğru. Ama Atatürk Cumhuriyeti’nden sonra Hürriyet ve İtilaf’ın programı iflas etti. Cumhuriyet Halk Partisi’ne ve Atatürk’e muhalefetin içinde o fikirler her zaman kısmen yaşadı. Ama her şeye rağmen Demokrat Parti de Hürriyet ve İtilaf’ın tam devamı değildir. 9 Eylül öncesinde Menderes ve Bayar, “Biz CHP’nin bir parmak solundayız” dediler. Zaten Demokrat Parti’nin ilk dönemlerinde eski komünistlerden Serteller gibi isimler de onları destekledi. Türkiye Komünist Partisi, aday olunması yönünde talimatlar yolladı. O zaman kaybeden bir güç var, tek parti yönetimi var, millet bıkmış. Savaş ekonomisi uygulanmış, sıkıntı var. O yükselen güç Demokrat Parti idi. İdeolojik cesaretimi yakından tanırsınız; Silivri’de, Ermeni soykırımı yalanıyla ilgili süreçte, FETÖ darbesine karşı o cesareti gösterdim. Demek ki bu son 20 yılın doğru partisi Vatan Partisi’dir.
Kemalist devrimi sürdürmek ve tahrip etmek diye bu saflaşmayı tanımlamak daha aydınlatıcı olur. 1945’e geldiği zaman Türkiye’nin önünde şu vardı: “Kemalist devrimi sürdüreceğiz veya Amerika ile iş birliğine geçeceğiz.” Türkiye’nin önündeki soru buydu. Tek parti, çok parti konusu da buna oturdu. Yani Amerika, Cumhuriyet Halk Partisi yönetimini yıkmak için, ona bir rakip üretip kendi siyasetlerini yürütmek amacıyla çok partili hayata geçişi destekledi. Türkiye’de de CHP yönetiminden bıkma ihtiyacı vardı. Bunun sorumlusu da CHP’dir; yani Kemalist devrimi sürdürme kararlılığını gösteremedi. Atatürk, 1937 yılında Celal Bayar, Kılıç Ali ve Tevfik Rüştü Aras’ı topladı ve “Ölüyorum, tek vasiyetim Sovyetler Birliği ile dostluğu bırakmayacaksınız” dedi. Atatürk bunu görür çünkü kapitalist, emperyalist dünyanın dayattığı programlara geçilirse Kemalist devrimin gideceğini bilir. 1935’te CHP kongresinde “arasız devrimler” dedi; yani devrimi sürdürerek ancak devam edebiliriz. Bugün de Çin’le, Rusya’yla, İran’la, Suriye’yle, Irak’la, Venezuela’yla iş birliği yapmadan ve aynı cephede olmadan Türkiye üretim devrimini yapamaz, Kemalist devrim rotasına giremez.
1937’de anayasa değişikliğiyle toprak reformu koşulları getirildi; tazminatsız ağa topraklarının köylüye dağıtılması hedeflendi. Yine 1937’de anayasanın ikinci maddesine “Türkiye cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, laik ve devrimci bir devlettir” ifadesi eklendi. 1961’de ise ne yaptılar? “Türkiye laik, sosyal, hukuk devletidir” dediler. Batıdaki tekerlemeyi aldılar; kendi devrimimizin ürettiği formülün yerine bunu koydular. 1945 yılındaki Türkiye’nin girdiği rayı 1961’de anayasa haline getirdiler. Evet, bilmem; sendika özgürlükleri getirdi, işçi hareketlerinin zeminini oluşturdu falan filan ama altı oku anayasadan çıkarttılar. Bir tarihsel gerileme miydi? Bu yönüyle gerileme. Gündüz Aktan benim iyi dostumdur, çok sevdiğim ve esaslı bir insandır. Prensip meselelerinde cesur biridir; onunla ilgili önemli bir hatıramı biraz sonra anlatırım. Ancak Gündüz Aktan, “Biz tek partiyi sürdürseydik” diyor ya, bence orada mesele tek parti değil, devrimi sürdürmekti. Devrim tek partiyle sürecekse öyle sürer, o ayrı mesele ama özü bu değil. Çünkü o parti faşist bir partiye de dönüşebilir.
Ben 61 Anayasası’na takıldım. Bugün genel olarak solun ve sizin savunduğunuzun aksine, ben bunu 30 yıldır savunuyorum. Burada hocam Prof. Dr. Tahsin Bekir Balta’yı saygıyla yâd ediyorum. O bunu 1960’ta gördü. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde bir anayasa komisyonu kurulduğunda, Hocam Tahsin Bekir Balta, “Bu 1924 Anayasası, Atatürk’ün ve devrimin anayasasıdır; buna dokunmayalım, ikinci bir anayasa yapmayalım ama bazı kurumlar, mesela Anayasa Mahkemesi ve Senato ekleyelim” diyordu. O dönemdeki zihniyet, iktidarın elini kolunu bağlamaktı. Demokrat Parti tek parti diktatörlüğüne gidiyor düşüncesiyle, elini kolunu bağlayacak bir 61 Anayasası geldi. O da Türkiye’nin ihtiyaçlarına cevap vermedi. Kararlı çözümler üretmesi gereken bir süreçte, iktidarı sınırlayan kurumlar oluşturdular. Tahsin Bekir Balta, “Biri gelir, yeni yaptığımız anayasaya tekme vurur devirir ama Atatürk’ün anayasasına yapamazlar” diyordu. Büyük öngörüydü. Hakikaten 12 Mart bir tekme vurdu, 12 Eylül ise tamamen devirdi.
1946 Türkiye için bir dönemeçtir. Orada problem çok partiye geçmek değil, devrimi sürdürmekti. 1924 Anayasası’ndaki altı oku sağlama bağlayıp, muhalif partiyi de “Türkiye devletinin temelinde bu altı ok vardır, buna uymak zorundasın” şeklinde bir konsensüse zorlamalıydınız.
1950 Demokrat Parti iktidarını sol genel olarak karşı devrim olarak görür. Bana göre ise karşı devrim 1980’dir. 1946’dan sonra Türkiye’de bir “Küçük Amerika” süreci başladı ve Atatürk devriminde tahribatlar oldu; Köy Enstitüleri ve Halkevlerinin tasfiyesi, cemaatlere hoşgörü gösterilmesi, Amerika’nın girişi… “Küçük Amerika” ifadesini ilk kez Nihat Erim kullanmıştır, hep yanlış bilinir. Demokrat Parti o çizgiyi daha tutarlı götürdü ama Menderesler ve Bayarlar Atatürk devrimi veya laiklik karşıtı değillerdi. Ekonomide de Atatürk’ün kamu iktisadi teşekkülleri ve ithal ikameciliği politikasını sürdürdüler.
1937’de Atatürk’ün yakın arkadaşları; Ali Fuat Cebesoy, İsmet İnönü, Celal Bayar, Tevfik Rüştü Aras ve Kılıç Ali ile paylaştığı “Sovyetler Birliği ile dostluk” görüşü bugün için de kritiktir. Kemalist devrimin kaderi buna bağlıydı; bundan vazgeçildiği için Atlantik sürecine girdik. Bugün de aynı noktadayız. Siz programlarda ittifak halkaları çiziyorsunuz; komşularımız Irak, İran, Suriye; ardından Rusya, Hindistan, Çin, Orta Asya Cumhuriyetleri ve Avrupa. Avrasya dediğimiz şey budur.
Tam da bugün Türkiye bu ülkelerle bir yakınlaşma sürecindeyken dikkat çeken bir Çin, İran ve Rusya düşmanlığı var. Özellikle MHP milliyetçiliği ile bağlantılı çevrelerde ve bazı İslamcı kesimlerde bu çok belirgin. “Kuşak ve Yol” projesine “Yecüc-Mecüc emperyalizmi” diyorlar. Çin’deki kamplar hakkında dehşet verici şeyler anlatıyorlar ama Amerika ile fiilen savaş halindeyken Amerika hakkında tek laf etmiyorlar. Aynı durum İran için de geçerli; “Güney Azerbaycan Milli Uyanış Hareketi” üzerinden İran düşmanlığı yapılıyor. İşin tuhaf tarafı, bu isimlerin bir kısmının Türk devletinin istihbaratıyla bağlantılı olması. O zaman devletin içinde devletin parçalanmasını isteyen bir kuvvet var demektir.
Çin’le, İran’la, Rusya’yla dostluk kuramazsanız Türkiye parçalanır. “Ne Amerika, ne Rusya, ne Çin” diyenler aslında “Amerika kalsın” diyorlar. İstiklal Savaşı’nda da “Atatürk Bolşevik” propagandası yaparak Sovyetler ile ittifakı bozmaya çalışmışlardı; çünkü o ittifak bozulursa İstiklal Savaşı başarıya ulaşamazdı. Bugün de aynı oyun oynanıyor. Türkiye Çin, İran ve Rusya düşmanlığıyla ne Amerika’ya ne de İsrail’e direnebilir; sadece parçalanır.
Milliyetçilik aptallık değildir, matematik ve bilim gerektirir. Bizdeki milliyetçi geçinenler aslında Türkiye’nin parçalanmasına hizmet ediyorlar. Türkiye’nin çevresindeki bu ittifaklar hayati önemdedir. CHP ise bugün Çin’e “geri” diyerek ya da “demokrasi yok” diyerek yine Amerika’nın ağzıyla konuşuyor. Çin, toplam hasıla olarak Amerika’yı geçmiş, teknolojide birinci sıraya oturmuş bir dünya devi. Onlara “demokrasi” bahanesiyle saldıranlar, Irak ve Suriye’de olduğu gibi Amerika’nın oraya girip işgal etmesini istiyor. Türkiye’nin Rusya, Çin ve İran ile ilişkisi, Amerika ile olandan farklı olarak kaçınılmaz bir eşit ilişki olacaktır. Çünkü bunlar emperyalist ülkeler değil. Yani o da Amerika’nın tehdidi altında, bölünme tehdidi altında. Birkaç kere bölündü, bir daha bölünmek isteniyor. İşte Kırım vesaire de Amerika’nın tehditleriyle karşı karşıya. Bugünkü dünya konjonktüründe ve dengelerinde Rusya’nın Türkiye üzerinde bir tahakküm kurma ihtimali yok; dengeler buna müsaade etmiyor.
İran zaten Türkiye ile eşit bir ülke ve birbirini çok iyi tamamlayacak iki ülke. İran’ın enerji kaynakları var, Türkiye’nin sanayisi, tarımı ve insan kaynakları var. Bu iki ülke birbirleriyle sırt sırta vermek, dayanışma yapmak zorundalar. Türkiye üzerinde bir İran tahakkümü veya hakimiyeti olmaz. Zaten ülkelerin nüfus yapılarında biri Şii, biri Sünni ağırlıklı olduğu için Türkiye’nin tepesinde İran yanlısı bir hükümetin olması gibi ihtimaller yok.
Çin için de aynı durum geçerli. Çin esas olarak kendi kabuğunda kalıp ekonomisini geliştirmek istiyor. Amerika’ya barışçı yollarla yanıt vermeye çalışıyor. “Bir Kuşak, Bir Yol” projesi emperyalist bir proje değil; herkes bu projeden bir pay kapmaya çalışıyor. “Emperyalistler geliyor” diyen bir tane ülke yok. Hatta birbirlerine omuz atarak Çin’le daha iyi iş birliği yapmaya çalışan bir rekabet var. Çünkü Çin’in buradaki ilkesi; paylaşarak gelişmek. “Sen de kazan, ben de kazan” yöntemiyle sanayi ve tarıma yatırım yapmayı, teknolojiyi paylaşmayı öneriyor. 4 trilyon dolarlık rezervi olmasına rağmen hiç kimseye yüksek faizle para dayatmıyor.
Peki, bunlar niye gündeme getiriliyor? Amaç, dikkatleri Amerika’dan koparmak. Türkiye’yi parçalayan Amerika’ya direnmek ve müttefiklerle ittifak kurmak yerine, Türkiye’yi bu müttefiklerle kavgalı hale getirecek bir güç yaratılmaya çalışılıyor. Benim bilebildiğim kadarıyla bu görüşleri yayanların istihbaratla maalesef bir biçimde bağı var.
Şimdi size Cumhurbaşkanı Sayın Tayyip Erdoğan’ın, Kurban Bayramı mesajında Arife Günü yaptığı bir tespiti aktaracağım: “Filistin’den Suriye’ye, Güney Asya’dan Türkistan’a kadar dünyanın pek çok yerinde zulüm altında inleyen tüm mazlumların kurtuluşu için Rabbimize dua ediyorum.”
Cumhurbaşkanı burada “Türkistan” derken Çin’in Uygur bölgesini kastediyor. Filistin’deki işgali ve Suriye’deki durumu bir tutarak “zulüm” vurgusu yapıyor. Suriye’de kastettiği Amerika’nın değil, Beşer Esad’ın zulmüdür. İşte bu yüzden Tayyip Erdoğan, Türkiye’yi zafere götüremez; Vatan Partisi götürür. Çinliler, Ruslar ve İranlılar bu söylemleri tespit ediyorlar ve şöyle diyorlar: “Bu kişi hem Çin düşmanlığı yapıyor hem Suriye düşmanlığı yapıyor. Bu Türkiye, bizim dostluğumuzu nasıl devam ettirebilir ve bu politikalarla Amerika’nın baskılarına nasıl göğüs gerebilir?” Bu güvensizlikler devletler arası görüşmelerde de dile getiriliyor.
Siz, Türkiye’nin Cumhurbaşkanı olarak “Türkistan’da zulüm var” dediğiniz zaman, bu Çin tarafından “Benim toprak bütünlüğüme kasteden PKK’yı destekliyor” şeklinde algılanıyor. Çin de çıkıp Türkiye için benzer bir şey söylese ne olur? Ayrıca Suriye’de zulüm var diyerek İran’ı da kaybediyorsunuz, Rusya’yı da tereddüde düşürüyorsunuz.
Uygur bölgesindeki durum gerçekten bu sözleri hak ediyor mu? Ben 1977 yılından beri o bölgeye 5-6 kere, Çin’e ise 12-13 kere gittim. “Camiler kapatıldı” deniliyor, ancak her gidişimde yüzlerce insanın namaz kıldığını gördüm. “Türk kültürü yasaklandı” deniliyor; Divan-ı Lügat-ı Türk hem Çince hem Uygurca basılmış, ön sözlerinde Türk kültürü övülüyor. Seyfettin Aziz’in Mao sonrası Çin yönetiminde en üst düzeyde görev alması ve yazdığı romanlarda Türk medeniyetini övmesi bunun kanıtıdır. Üniversitelerde, okullarda, radyolarda Uygurca devam ediyor.
Peki, bir milyon kişinin kapatıldığı toplama kampları iddiası mümkün mü? 2015’te gittiğimizde Sincan bölgesi Komünist Partisi Başkanı ile görüştük. Çin Komünist Partisi’nin yöneticileri, köylülerle üretime katılmak için bir yıllığına köylere gönderiliyor. Bu bir cezalandırma değil, bir disiplin uygulaması. Öte yandan orada “Türkistan İslami Partisi” adı altında terör örgütleri var. Bu örgütler Sichuan’da 27 kişiyi katletti. Amerika’nın bölgedeki terörü kışkırttığını biliyoruz.
Bu haksızlıklar iddia edildiği gibi değil; olsa bile bunları terörü destekleyerek veya “zulüm var” diyerek çözemezsiniz. Çin devleti ağırbaşlı ve akıllıdır; size PKK’yı destekleyerek mukabele etmez ama Çin’i kaybederseniz Amerika’ya karşı direnemezsiniz.
Bir milyon Uygur iddiasının kaynağına bakalım; bunu yayan Gay McDougal, Soros Vakfı’nın yönetim kurulu üyesi olan Amerikalı bir hukukçudur. Bu iddiaların arkasında duranların niyeti bellidir. Türkiye’nin bağımsızlığı ve toprak bütünlüğü için Rusya’ya, İran’a, Suriye’ye ve Çin’e ihtiyacımız var. Mavi Vatan’ı tehdit eden Amerika’ya karşı bu blok şart. Atatürk, Kurtuluş Savaşı yıllarında Rusya’daki iç karışıklıklardan veya Stalin dönemindeki baskılardan asla söz etmemiş, Türkiye’nin bütünlüğünü korumak için Sovyetler Birliği ile dostluğu vasiyet etmiştir.
Sayın Tayyip Erdoğan’ın bu söylemleri, Türkiye’nin ittifak ağını dinamitleyen konuşmalardır. Kendisini uyarıyorum: Çok büyük yanlışlar bunlar. Devlet adamı olmak lazım. Kendi ülkenizin sorunlarını bilip teröre karşı kararlı durmak, ancak devletler arası ilişkilerde de o ciddiyeti korumak gerekir. Türkiye’nin Amerika’yla yaşadığı son krizde Almanya, Türkiye’den yana bir tavır ortaya koydu. Özellikle Almanya hükümeti kanadından ve hükümet ortağı Sosyal Demokrat Parti’den çok sayıda açıklama geldi. Ancak bu noktada Almanya açısından iki husus dikkatimi çekti; hem Frankfurter Allgemeine Zeitung hem de Der Spiegel’de yer aldığı üzere, Türkiye’yi IMF’yle anlaştırmaya çalışıyorlar. “Yapısal reform yap” diyorlar. İkincisi de -ki bunu yine Alman gazeteleri söylüyor- “Türkiye’nin Batı’dan kopmaması lazım” ifadesi. Tabii ki bunu diyecekler; ancak sen onları dinlemek zorunda mısın? Almanya’yı veya Fransa’yı dinlemek zorunda mıyız? Hükümet zaten “Ben IMF ile masaya oturmayacağım” diye açıklama yaptı. Batı’dan kopmamak adına dayatılanları kabul etmemek gerekir. İttifaklar demek, müttefikler tarafından yönetilmek anlamına gelmez. Bizi ne Çin, ne Rusya, ne de Almanya yönetebilir. Bu, çok büyük bir yanlış olur.
Son dönemde “Amerika’nın yerini Almanya alıyor” gibi söylemler de görüldü. Almanya, Amerika’nın yerini alamaz. Çünkü Almanya’nın, Amerika gibi bir silahlı gücü ve ordusu yok. Yani Almanya, Amerika gibi askeri güç kullanarak Türkiye’yi bölme kudretine ve yeteneğine sahip değil. Almanya ile Amerika birbirlerini dengeleyecek ülkeler de değildir. Ancak Almanya, bağımsız ve başı dik bir Türkiye hükümetinin karşılıklı menfaat temelinde değerlendirebileceği iyi bir müttefik olabilir. Bunu Vatan Partisi olarak biz de söylüyoruz.
Hatırlarsanız, Tayyip Erdoğan daha bir buçuk sene evvel Almanya’ya “faşist”, “nazi” diyordu. Biz o zaman “Ne yapıyorsunuz? Almanya’ya söverek Türkiye’nin bağımsızlığını koruyabilir miyiz, ekonomisini inşa edebilir miyiz?” diye sorduk. Berlin’de toplantılar yaptık. Neticede hepimiz aynı Türkiye gemisindeyiz. Tayyip Erdoğan da o gemide ancak Türkiye, onun kaptanlığında bu savaştan en hızlı, en verimli ve en etkin bir şekilde zaferle çıkamaz. Onun için bu geminin kaptanlığına Türk milletinin Vatan Partisi’ni getirmesi lazım. Tayyip Erdoğan yönetimi, 7-8 yaşındaki bir çocuğun bile düşünebileceği ferasetten yoksun gözüküyor.
Değerli izleyiciler, Ulusal Kanal ve Ulusal Radyo’nun sevgili seyircileri, sevgili dinleyicileri; tekrar bayramınızı kutluyoruz. Ağzınız tatlı olsun, sağlıklı olun. Ülkemize ve bütün dünyaya huzur gelsin. Mehmetçiğimizin kılıcı keskin olsun, polisimize kuvvet diliyoruz. Başarılı olsunlar; zaten başarılı oluyorlar, onlara şükranlarımızı ifade ediyoruz. Özellikle şu anda mevzide olan gençlerimizin hepsinin bayramlarını yürekten kutluyoruz. Bizi dinlediklerini çok iyi biliyoruz; telefonlarından bizi takip ediyorlar. Siz sevgili izleyicilere de tekrar teşekkür ediyoruz. Haftaya büyük ihtimalle tekrar görüşmek üzere, hoşça kalın.

