Çıkış Yolu • 01.02.2023

Çıkış Yolu • 01.02.2023

İzlediğiniz için teşekkür ederim. Merhabalar efendim, hoş geldiniz. “Çıkış Yolu” gününde ve saatinde sizlerle birlikteyiz. Gündemimiz yoğun, güzel haberler de vereceğiz. Hatta bir güzel haberle başlayacağız programımıza. Altılı Masa programını ilan etti. O programda hangi ayrıntılar var? Onları konuşacağız. Bizim çıkardığımız notları Sayın Perinçek’e soracağız. Banka karları, Kayseri Şeker Fabrikası’ndaki gelişmeler; hepsi bugün gündemimizde olacak. Ve tabii Türkiye’nin dış politikasına ilişkin son durumu, son gelişmeleri Sayın Perinçek’e soracağız.

Efendim merhabalar, hoş geldiniz.
“Merhabalar, hoş bulduk İlker Bey, hoş geldiniz.”

Şimdi güzel bir gelişmeyle başlayalım. Mert Ali Öztürk Bey geçen hafta konuk olmuştu. 800’e yakın akaryakıt istasyonunun kapanma tehlikesi altında olduğunu, hatta bir kısmının mühürlendiğini ifade etmişti. Kendisiyle bugün bir telefon görüşmesi yaptık, bazı güzel haberlerin olduğunu söyledi. Şimdi kendisi hattımızda, bir dinleyelim bakalım o güzel haberler neymiş. Mert Ali Bey, hoş geldiniz yayınımıza.

“Sinan Bey, hoş bulduk. İyi akşamlar dilerim. Öncelikle tüm Ulusal Kanal izleyicilerine ve Sayın Genel Başkanımıza iyi akşamlar dileyerek programa başlamak istiyorum. Sayın Doğu Perinçek’e bir kez daha teşekkür ediyorum. Sayın Doğu Bey’in açıklamalarından sonra bizlerin almış olduğu ‘Kovuşturmaya Yer Yoktur’ kararları artmaya başladı. Sanırım bugün alınanlarla beraber 38. ‘Kovuşturmaya Yer Yoktur’ kararımızı aldık. Umut ediyorum ki her geçen gün Türkiye Cumhuriyeti’nin cumhuriyet savcıları, mahkemeleri bizlerin haklılığını daha çok kanıtlayacak ve daha çok ‘Kovuşturmaya Yer Yoktur’ kararı alacağız.”

38 mi oldu dediniz Mert Ali Bey?

“Bugün alınan kararla beraber 38. ‘Kovuşturmaya Yer Yoktur’ raporumuz yayınlandı.”

Yani 38 tane sizin yaptığınız yayından sonra 38 akaryakıt istasyonu hakkında soruşturma yürütülmeyecek ve onlar tekrar açılabiliyor mu? Bunun önü açıldı mı?

“Tekrar açılmaya başlandı, birçoğu da açıldı. Tabii ki itiraz sürecinden sonra ‘Kovuşturmaya Yer Yoktur’ kararı alan herkes satış faaliyetine tekrardan başlayacak.”

Tabii, bakın arkadaşlarımızın sayesinde; Mert Ali Öztürk ve diğer petrol istasyonu sahibi arkadaşlarımız sayesinde bu konudan bilgilendik. Cemil Celil Bey de oradaydı. Hukukçuyuz; savcılarımıza, hukuk adamlarına ve hükümete yapılan mühürlemelerin yanlış olduğunu, hukuka aykırı olduğunu güzelce anlattık. Hatta hatırlayacaksınız, savcılarımıza ve yargıçlarımıza seslendik. Bu “Çıkış Yolu” programı izleniyor, dinleniyor. Türkiye’de yargıçlar var ve biz bunu hep söylüyoruz: Yargı Türkiye’de altın çağını yaşıyor. Bizim hukuki açıklamalarımız savcılar ve yargıçlar katında yankılandı, değerlendirildi. Bu çok güzel.

38 diyor Sayın Öztürk, bu sayı daha da artacak. Ama ben buradan hükümetimize bir çözüm öneriyorum: Madem böyle ‘Kovuşturmaya Yer Yoktur’ kararlarıyla bu iş çözüldü—çünkü bu kararlar savcılar tarafından hukuka dayanılarak alınıyor—o zaman hükümetin buradan kendine bir görev çıkartması gerekir. O görev de şudur: Torba yasaya bu konuyu bir yasa maddesi olarak koyacak ve kökten çözecek. Böyle tek tek ‘Kovuşturmaya Yer Yoktur’ kararlarıyla değil; torba yasada bir düzenleme yapacak, problemi çözecek. Hem istihdamın daralmasına neden olan o mühürlemeler kalkacak hem de akaryakıt ihtiyacı Türkiye’de bu istasyonlarımız tarafından karşılanmaya devam edecek. Bir istasyonu mühürlerken o istasyonun bulunduğu çevreyi de mağdur ediyor, mahkûm ediyorsunuz. İstasyon mühürlendiği için orada çalışan 50-60 civarında emekçi işinden oluyor. O nedenle biz hükümetimizden torba yasanın içerisinde bir düzenleme bekliyoruz; kökten çözüm!

Mert Ali Bey, Sayın Perinçek’in sunduğu çözümlere ilişkin ne söylersiniz?

“Öncelikle Sinan Bey, Sayın Genel Başkan’ın söylediği şekilde; bizlerin de zaten istediği tek şey, madem ki bir barış sürecindeyiz, bizler işlemediğimiz suçların cezasını çekiyoruz. Buna rağmen çıkacak olan bir kanun maddesiyle bizlerin hepsinin istasyonunun açılmasını talep ediyoruz. Sağ olsun, Sayın Genel Başkanımız defalarca bizleri dile getirdi. Bu öngörüden dolayı kendisine Türkiye’deki bütün petrolcüler adına teşekkür edelim. Yalnız Doğu Bey’in değindiği çok güzel bir şey var: Bugün Gaziantep otobanında mühürlenen bir istasyon yüzünden Osmaniye’den Gaziantep’e kadar yakıt alınabilecek başka bir tane yedek istasyon yok. İnsanlar yolda kaldığında, çoluk çocuğuyla mola vermek istediğinde, dinlenmek istediğinde nerede dinlenebilecek? Bunların hiçbiri göz ardı edilmemeli. İstasyonlarımız kapatıldığında çalışanlarımız işsiz kalıyor, aileleri ekmeksiz kalıyor. Bunun dışında bizler vergi borçlarını ödeyen, kredileri olan ve zaten artan sermaye yükümlülüklerini karşılamak zorunda olan iş yeri sahipleriyiz. Ayrıca, birçok istasyon işletmecisinin yüzde sekseninin kiracı olduğunu biliyoruz; mülk sahipleri de mağdur ediliyor.”

Evet, arkadaşlarımız bugün 11 sayfalık bu konuları açıklayan çok yararlı bir bilgi notu hazırlamışlar. Bir kez daha okudum; burada da belirtiliyor ki kanunsuz, yolsuz bir uygulama yok. Bilirkişi raporlarıyla da bunlar saptanıyor. Zaten o nedenle ‘Kovuşturmaya Yer Yoktur’ kararları alınıyor. Dolayısıyla Adalet Bakanlığı ve Enerji Bakanlığı tarafından torba yasaya bir madde konularak bu işin kökten çözülmesini bekliyoruz.

Bakın, “Osmaniye’den Antep’e kadar yakıt alamıyor” diyor. Küçük işletme, büyük işletme; bu ayrımlar da yanlış. Eğer o işletme bir hizmet vermezse piyasada zaten yaşayamaz. Demek ki petrol satabildiği için yaşıyor. Burada kaçak petrol satışı olduğuna dair bir ispat söz konusu değil. Bu raporda uzun uzun örnekler verilmiş. Çok teşekkür ederim sizlere. Bu 38 kararı veren savcılarımıza da buradan saygılarımızı ve güvenimizi belirtiyoruz. Türkiye’de savcılar var, hukuku uygulayan savcılarımız var. Onlar bizi burada dinlediler, hukuki gerekçelerimizi anladılar. Çözülme sürecine girmesinden dolayı mutlu oluyoruz. Çok teşekkür ederiz Ali Bey, arkadaşların hepsine selamlar.

“Efendim çok teşekkür ederiz sesimizi duyurduğunuz için, mağdurların yanında olduğunuz için… Dilerim ki çıkacak olan bir torba yasada, sizlerin de bizim sesimizi duyurmanız sayesinde hepimiz faydalanacağız. Umut ediyorum ki tekrardan benzin istasyonlarımızın ışıkları açılacak, çalışanlarımız işsiz kalmadan hepimiz işimize bakıyor olacağız.”

Çok güzel, o yasanın yolunu gözlüyoruz. Yasa geldiği zaman da alkışlayacağız. Mert Ali Bey, size ve camianıza teşekkür ederiz, güzel haberler verdiniz.

Bu programda iyi bir çizgi tutturduk; toplumumuzun sorunlarını getiriyor ve hakikaten çözüyoruz. Çözmediğimiz hemen hemen yok. Ele alıyoruz, buradan çözümler üretiyoruz ve arazide de sonuçlar alıyoruz. Bu da bizleri çok memnun ediyor. Günümüzdeki sorunlar birikiyor; bir kısmı stratejik veya programla ilgili, bir kısmı da günlük yürütmeyle ilgili sorunlar. O programla ilgili sorunları Vatan Partisi’nin katıldığı veya yönettiği hükümet çözer; o da geliyor, size söyleyeyim. Vatan Partisi’nin içinde yer aldığı veya anahtar görev yaptığı bir “Üreticilerin Milli Hükümeti” mecburen geliyor. O zaman tabii köklü çözümler peş peşe gelecek. Ama şimdi de yürütmeyle ve yargıyla ilgili birçok sorunu burada gündeme getiriyoruz ve sonuç alıyoruz.

Şimdi efendim, Sayın Kemal Kılıçdaroğlu da yargıyla ilgili çok konuyu gündeme getiriyor. Bugün grup toplantısında Sayıştay’ı hedef aldı. Arkadaşlar hazırsa getirsinler ekrana; toplantıda kullandığı ifadeleri haberleştirmiştik.

(Video yayını izlenir.)

“Sayıştay’a ve Sayıştay’ın onurlu denetçilerine seslenmek istiyorum: İktidara geldiğimizde, o yazdığınız raporlarda 418 milyar doları görmezsem görevinizi layıkıyla yerine getirmemişsiniz demektir. Milletimin önünde açıkça ifade ediyorum: Vallahi de billahi de raporda görmezsem yakarım sizleri! 3,5 ay sonra iktidara geldiğimizde kendi raporlarımızı sizin raporlarınızla karşılaştıracağım. Kim görevini yapmış, kim yapmamış orada göreceğiz.”

İlgili kısmını dinledik efendim. O 418 milyar dolar da yine Kılıçdaroğlu’nun ortaya attığı bir iddia; “Hazineden bu kadar para çalındı” diyor. Şimdi bakın, burada tam bir diktatör söylemi görüyoruz. Bir yandan “tek adam yönetimi” falan diye eleştiriler yapılıyor, öte yandan “Görmezsem yakarım sizi” diyor. Daha iktidara gelmeden—ki gelmesi mümkün değil zaten—tamamen bir diktatör pozlarında ortaya çıkıyor. “Yakarım, yıkarım” falan… Hem diktatör ağzı var hem de terörist ağzı var burada. “Yakarım” ne demek kardeşim? Bir devlet adamı, devleti yönetecek bir insan; Sayıştay gibi Türkiye’nin en yüksek mahkemelerinden birinin üyelerine “Görmezsem yakarım sizi” diyor. Siz yargı bağımsızlığı diyordunuz! Sen kimi yakıyorsun ya?

Bakın, birinci tekil şahıs: “Görmezsem yakarım.” Yani tek başına bu kararı nasıl alıyorsun? Hem iktidara falan geleceğin yok hem de “yakmak” ne demek? Burada bir iktidar hevesi ve güç taslama var. Ama orada da kimle buluşuyor? Amerika’nın söylemleriyle. “Kan banyosu olacak Türkiye’de” dedi. Ardından kundakçı ağzıyla konuşmaya başladı. Kundakçı ne demek? Yangın çıkaran adam demek. Türkiye’nin önünde yangınlar var diyen bir emperyalizm, bir Atlantik sistemi var. Şimdi onların ağzıyla konuşmaya başlayan, o Atlantik sisteminin güdümündeki politikacılar sahneye çıktı. Bir de böyle devlet adamlığı olur mu? “Hakimleri yakarım” diyerek nasıl bu devletin başına geçeceksiniz? Hani yargı bağımsızlığı diyordunuz? İşine gelmeyen şeyde “yakarım” diyor.

Türkiye tarihinde bu terör grupları falan böyle şeyler söyler ama bir muhalefet partisi başkanının, bir ana muhalefetin, seçkin bir siyasetçinin, Cumhuriyet Halk Partisi tarihinde bir genel başkanın bir yüksek yargı kurumuna “yakarım sizi” diye bağıra bağıra söylemesi… Bu biraz “kurbağa şişmiş, şişmiş, sonra da patlamış” durumuna benziyor. Kendilerini iktidar ve güç sahibi göstermek için bir tavırları var. Bir de “biz iktidara geliyoruz” iddiasının altını doldurmak için böyle tiyatral sahnelerin kurgulandığını düşünüyorum. Öyle de yorumluyorum. Ama bir, iktidara gelemezler. İkincisi, hiç kimse Türkiye yargıçlarını, yüksek mahkemelerini yakacak güce sahip değildir. Cumhuriyet Halk Partisi’nin de bütün bunları herhalde değerlendirmesi, sorgulaması gerekir.

CHP tarihinde Sayıştay’a veya yüksek bir mahkemeye “yakarım” diyen bir genel başkan değil, bir il başkanı olduğunu bile sanmıyorum. Son zamanlarda oraya HDP vb. birtakım sahte sol terör grubu artıkları dolduğu için olabilir. Ama benim tanıdığım; eski CHP’de, yani asıl geleneksel Atatürkçülerin, İnönülerin, Ecevitlerin CHP’sinde bir yüksek mahkemeye “yakarım” gibi bir diktatör söylemiyle ilk defa karşılaşıyoruz.

Ordu da hedefte Sayın Genel Başkanım.

Şimdi bakın, iyi ki hatırlattınız. Ordu’ya “haddinizi bilin” dedi, yargıya “yakarım” dedi. Bu nedir ya? Sen diktatör müsün? Daha diktatör olmadan diktatörlük oynamaya başladı. Diktatör olabilmek için iktidara gelecek, bütün dizginleri elinde toplayacak. Ama daha gelmeden koskoca Türk Silahlı Kuvvetleri’nin komutanlarına “haddinizi bilin” diyor, arkasından Sayıştay gibi bir yüksek yargı organına “yakarım sizi” diyor. Bu ne biçim söylem yani? Bir yandan da Sayın Tayyip Erdoğan’ı “tek adam yönetimi” diye eleştiriyor. Allah korusun diyelim yani Türkiye’yi. Amerika’dan güç alarak mı “yakarım” diyor? Bu söylem; kanımca Amerika Birleşik Devletleri’nin Türkiye’yi birtakım yangınlara sürükleme, “kan banyosu” senaryolarıyla bağlantılı, saptanmış bir durumdur. Bakın, dün İstanbul Başkonsolosu ne diyor? Amerika Birleşik Devletleri bir açıklama yapıyor. Diyor ki; Taksim’de, Galata’da, şurada, burada terör eylemleri olacak, bombalar patlayacak diyor. Ve bu söylemle Kemal Kılıçdaroğlu buluşuyor. “Bombalar patlayacak”, “Yakarım sizi”, “Kan banyosu”, “Kundakçı”, “Yangın”… Söylemler bunlar. İki-üç ay önce “Suikastlar olacak” diyordu. Söylemler bunlar. Amerika Birleşik Devletleri’nin önümüzdeki süreçle ilgili öngördüğü bir senaryo var; bu bir tahmin değil.

Şimdi Türkiye’de Türkiye’yi yakacak bir FETÖ kalmadı. Gladio temizlendi, 15 Temmuz 2016 gecesi temizlendi. Türkiye’de Amerika’nın elinde, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin içinde bir Gladio örgütlenmesi olsa, diyelim bunlar çıkacaklar ve Türkiye’yi kanlı süreçlere götürecekler; o kalmadı. PKK’nın gücü kalmadı Türkiye’de; PKK’nın yapabileceği şeyler çok sınırlı. Türkiye’yi kan banyosuna sürükleme şansları yok. Sahte sol terör örgütleri de büyük ölçüde bastırıldı, ezildi. Şurada burada bir suikast yapar, bir bomba patlatır; onu saymıyorum ama kan banyosu iddiasını hayata geçirebilecek bir sahte sol örgüt de kalmadı.

Bir tek bir şey var; o da dışarıdan; Doğu Akdeniz’den, Suriye’nin kuzeyinden, Ege’den, Yunanistan kıyılarından, Girit’in kuzeyinden, Kıbrıs’ın güneyinden ve Irak’ın kuzeyindeki Amerikan üslerinden Türkiye’ye yönelecek şiddet eylemleri ve askeri silahlı harekâtlardır. Onun dışında Türkiye’yi kan banyosuna sürükleyecek bir imkânları emperyalistlerin ve işbirlikçilerinin yok. Onu da görmek lazım.

Bu bir devleti zayıflatma projesi olabilir mi? Böyle yorumlar yapanlar da oldu; “Devleti zayıflatmak istiyor bunlar” dediler. Zaten bunlar devlet yıkıcı bir tavra girdiler, milli devlet yıkıcıları bunlar. Bakın dün Mehmet Uçum’u izledim Cem TV’de; Cumhurbaşkanının başdanışmanı önemli bir tespit yaptı. Dedi ki: “Şu anda Türkiye’de saflaşma, milli devlet yıkıcıları ile milli devleti savunanlar arasında.” Yani ben özetliyorum; bunlar muhalefet değil, iktidara muhalefet değil, doğrudan devlete karşı yıkıcı bir tavra girdiler. Sanki Kılıçdaroğlu da Sayın Mehmet Uçum’un konuşmasını dinlemiş, onu ispatlamak için “Yakarım” diyor. Çünkü sonuç itibarıyla Türk Silahlı Kuvvetleri’ni hedef alıyorsun, “Haddinizi bilin” diyorsun. Arkasından yargıyı “Yakarım sizi” diye tehdit ediyorsun. Zaten yürütme organına sürekli tehditler var. Yargı, yürütme, askeri güç; bunlar tehdit ediliyor. Meclis’teki AK Parti grubu da zaman zaman tehdit ediliyor. Dolayısıyla hakikaten milli devlete karşı yıkıcı bir söyleme Cumhuriyet Halk Partisi lideri de girdi.

“Yaratıcı yıkıcılık” diye Amerikan terminolojisinden Türkiye’ye ithal edilen bir söylem vardı. Bu söylem birtakım televizyonlarda ve yayın organlarında ifade edildi. Yani bu da kendi buldukları bir söylem değil; tamamen Amerikan siyasi yazınından ve Amerikan psikolojik harp söyleminden ithal edilmiş şeylerdi. Bu “yakarız, yıkarız” söylemleriyle o “yaratıcı yıkıcılık” söylemi buluşuyor. Sayın Kılıçdaroğlu’nun konuşmasının ana vurgularından bir tanesi bu. Dün Altılı Masa’nın mutabakat metnini sunarken de yaptıkları vurgu buydu. Bugün de Cumhuriyet Gazetesi’nden Emre Kongar’ın yazısında vardı, ondan önce başka Sözcü gazetesi yazarlarında da vardı. Ortak vurgu şu: “AK Parti devlet kurumlarını çökertti, devleti çökertti.”

Sayın Kılıçdaroğlu bugünkü konuşmasında da “Biz devleti yeniden inşa edeceğiz, hatta bir heyet kuracağız; hasar tespit heyeti. Devletin hangi organı nasıl zarar gördü, o tespit heyeti çalışacak” dedi. Şimdi bu fikir, Sayın Genel Başkan, alıcısı kuvvetli bir fikir. Şundan anlıyorum; bugün Emre Kongar “Devleti yeniden kurmak lazım” diye bir yazı yazdı, sanki yıkılmış bir devlet varmış gibi. Meral Akşener’in neredeyse bütün konuşmalarında “Tek partiyle birlikte Sayın Erdoğan devleti yıktı, biz yeniden kuracağız” diyor. Şimdi bu söylediklerinizle çok çelişen bir manzara ortaya çıktı. Onlar da “devleti yeniden kuracağız” diyor.

Ama yaktığınız zaman, yaktığınızın yerine bir şey kurmanız lazım. “Yakarız” söylemiyle bu buluşuyor. Türk Silahlı Kuvvetleri’ne “Haddinizi bilin” diyor. O zaman bunların yeni bir ordu kurmaları lazım. Yeni orduyu nasıl kuracaklar? Onun da yolunu söylüyorlar. Mutabakat açıkladılar; orada diyorlar ki, hapishanelerdeki ve KHK ile temizlenmiş olan -ki bu sayı 130 bindi, galiba 150 bini buldu- unsurlar için “O mağdur” diyorlar. “Bu devletin içinden temizlenmiş, Türk Silahlı Kuvvetleri’nden ve devletin diğer kurumlarından temizlenmiş unsurları alacağız; polisi, askeri, generali tekrar getireceğiz.” Bugün Sayın Kılıçdaroğlu, “Cezaevlerini boşaltacağız” dedi. Ben demin söyledim ya, askerini nereden bulacaklar? Onlar hapishaneden getirecek. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bugünkü komutanlarına “Haddinizi bilin” diyor. Peki onların komutanları kim? NATO generalleri; hapse atılmış olan Gladio generalleri. Eli kanlı, ellerinden kan akan FETÖ generallerini hapishaneden çıkartıp Türk Silahlı Kuvvetleri’nin başına oturtacaklar. FETÖ suçları işledikleri için hapse atılmış emniyet mensubu eski görevlileri hapishaneden çıkarıp emniyetin içine getirip oturtacaklar. Plan bu. Bunun adı da devletin yeniden örgütlenmesi oluyor. Yani devletin Gladio merkezli, FETÖ ve PKK bağlantılı olarak yeniden örgütlenmesi.

Bu devlet ne devleti oluyor? Bunun Türk devletiyle falan bir ilgisi yok. Bir milli devlet ittifakına bugün ihtiyaç var. Bakın, küreselleşme neydi? Tekrar küreselleşmeye dönelim. Yani Amerika’nın küreselleşmesi… Ve 1980’de bunun ekonomik programı geldi Turgut Özal’la. Aslında o ekonomi, milli devletin temeli olan milli ekonominin tasfiyesiydi. Yani özelleştirme yapılacak, Kamu İktisadi Teşebbüsleri tasfiye edilecek, tarıma destekler kaldırılacak, küçük-orta sanayici tasfiye edilecek, gümrükler kaldırılacak. Öbürlerinin tasfiye edilmesi de bir devletin tasfiyesidir. O ekonomik program geldi ve onun siyasi programı Türkiye’nin gündemine 12 Eylül sopasıyla geldi. Bakın 24 Ocak kararları 1980, arkasından 9 ay sonra 12 Eylül’de onun sopası geldi. Hani “darbe, vesayet” falan deniyor ya; Turgut Özal’ın peşinden gidiyoruz diyenlere şimdi söylüyorum bunları. Sen neyin peşinden gidiyorsun ya? Turgut Özal’ın peşinden gitmek, 12 Eylül darbesinin takipçisi olmak demektir. Çünkü Turgut Özal’ın sopası 12 Eylül’de geldi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AK Parti sözcüleri de devamlı kendilerini Turgut Özal’a bağlıyorlar. Evet, neoliberal ekonomileriyle, yani Türkiye’yi borç batağına sürükleyen ekonomik planlarıyla Turgut Özal’ın devamı onlar. Ama bundan iftihar etmek çok yanlış ve burada bir çıkış yolu yok. Batmış olan, Türkiye’yi batığa sürüklemiş bir program. Ekonomiyi bir kenara çekiyorum diyorum, onun ekonomik takipçisi onlar. Ama bir de o programın sopası var: 12 Eylül. Bir yandan vesayetten bahsetmek, darbelere karşı olmak, bir yandan da 24 Ocak kararlarını, neoliberal ekonomiyi savunmak birbirini tutmuyor. 24 Ocak kararlarını, yani Türkiye’yi borç batağına sürükleyen ekonomiyi savunduğun zaman, bu ekonomi ancak 12 Eylül tipi bir sopayla uygulanır.

Şu anda Kılıçdaroğlu’nun programının sopası var mı? Kılıçdaroğlu’nun programının sopası Dedeağaç’ta; Kavala’da, Selanik’te, Girit’in kuzeyinde, Kıbrıs’ın güneyinde, Suriye’nin ve Irak’ın kuzeyindeki Amerikan üslerinde, ABD’nin sopası var. Öyle bir sopa ki uçaklar, tanklar en moderni… Türk ordusu bununla baş edemez mi, o sopayı yerine koyamaz mı? Bugün Türkiye’nin birinci sorunu bu. Bakın nereden geldik, nereye vardık? Neyi konuşuyorduk? “Kan banyosu” diyor Amerika Birleşik Devletleri. İşte Alman Stern dergisi -ki Almanya’nın devlet kontrolünde olan dergilerdir hepsi- kalkıyor diyor ki: “Tayyip Erdoğan kundakçı.” Yani bir yangın senaryosu öngörüyor. “Kan banyosu”, “yangın”…

Yedi ülke bomba açıklaması yaptı. Hollanda Başkonsolosluğu binasını kapattı bugün. Sonuç itibarıyla neye dayanarak bunu söylüyorlar diye bir soru attık ortaya. Baktık, Gladio gitti. Türk Devleti’nin içinde, ordunun içinde bunların bir Gladio’su vardı; o ezildi 15-16 Temmuz gecesi. PKK’lılar büyük ölçüde bastırıldı ve ezildi. Türkiye’yi kan banyosuna sürükleyecek güçleri kalmadı. Terör örgütleri bir yerde suikast yapabilir, bir yerde bir şey patlatabilir ama Türkiye’yi kan banyosuna sürükleyecek silahlı güçleri, terör güçleri yok. Amerika Birleşik Devletleri’nin nerede var? Türkiye kıyılarına bakan Yunanistan kıyılarında, Doğu Akdeniz’deki donanmaları; İsrail’in donanması, Amerika’nın donanması, Yunanistan kuvvetleri vesaire, dışarıda var. Peki bunlar niye getirildi? Niye namlular Türkiye’ye döndü? Bununla bağlantılı kan banyosu; bakın Türkiye’yi kan banyosuna çevirme imkânı olan biricik kuvvetler bunlar.

Bir de bunların tatbikatları yapıldı. Bakın ta 2002 yılında “Millennium Challenge 2002” yani “Bin Yılın Meydan Okuması 2002” tatbikatını yaptı Amerika, Nevada çölünde. 24 Temmuz’da, yani Lozan’ın yıl dönümünde, 2002 yılında. Ve bu tatbikat Kıbrıs’tan başlıyordu. Yani Kıbrıs’taki bir silahlı çatışmadan başlıyordu. 96 saatte, sözüm ona ABD Türkiye’yi işgal ediyordu. Yani ta 2002 yılında kan banyosunun tatbikatını yaptı. Yani kan banyosu öngörüsü ABD’nin ta 2002’de başlıyor. Adını da “Millennium Challenge” yani “Bin Yılın Meydan Okuması” koydu. Bu ad da çok ilginç. 1998 yılı Aralık ayıydı, o zamanki Genelkurmay Başkanımız Sayın Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu bir resmi kabulde beyanat vermişti. Dedi ki: “Biz irticaya karşı bin yıllık mücadele azmine sahibiz.” O “bin yıla”, bin yıl cevap verdi Amerika. Dedi ki: “Türkiye’yi işgal tatbikatı yapıyorum.” 98’de tatbikatın hazırlıkları başlıyor, 4 yıl sonra tatbikat yapılıyor. Tarihçesi de bu. Yani kan banyosu senaryosunun kökü ta 2002’lere kadar dayanıyor.

Altılı Masa’nın açıkladıkları programın ayrıntılarını da soracağız size. Vatandaş diyor ki: “Tamam siz dışarıdan gelen tehditleri söylüyorsunuz, doğru ama onların da muhalefet etme hakkı var. Söylemlerin ne zararı var?” Muhalefet etme hakkı var ama yakma-yıkma, işi şiddete çevirme veyahut başka bir emperyalist devletin, ABD’nin silah kullanma, şiddet uygulama senaryolarında, programlarında rol alma; o kanunsuz. Amerika Birleşik Devletleri kan banyosundan bahsediyor. Siyasetin bittiği yerde kan başlıyor. Ne oluyor? Silah kullanılıyor. Silah, siyasetin bir uzantısıdır. O da bir siyaset; “silahlı siyaset” diyelim. Ve silah kullanma planları Amerika’nın 2002’de Türkiye’ye yönelik başlıyor. Hatta 1998’de başlıyor da 4 yıl onun hazırlığı sürüyor, “Millennium Challenge”ın. 2002 yılında da o tatbikatı yapıyor. O zamanlar romanlar da yazıldı; “Türk-Amerikan Savaşı” diye… Romanın adını unuttum şimdi. “Metal Fırtına”! Evet, roman Metal Fırtına’ydı. Metal Fırtına’da Türk binbaşısı Türkiye’yi yıkıma uğramış görüyor; Kızılay, Ankara’nın bulvarları falan bomboş, oralarda şaşkın şaşkın dolaşan Türk subayları var. Metal Fırtına romanında da bunlar var.

Şimdi geldik 2023 yılına. 2023 yılının 1 Ocak günü Foreign Policy dergisi, Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nın yarı resmi organı, kalkıyor kan banyosuyla ilgili makale yayınlıyor. Doğru duyuyorsunuz, AK Parti basınında bir şey çıkmadı. İlk defa Aydınlık ve Ulusal Kanal verdi. Vatan Partisi bunu dedi ki, “Bakın ne diyor Foreign Policy, okuyun”. Koskoca devlet… Yine Sayın Mehmet Uçum’a geleyim; dün diyor ki “Milli devleti yıkmak falan.” Ya siz milli devletin merkezinde yer alıyorsunuz, Cumhurbaşkanı’nın başdanışmanısınız. Amerikan yarı resmi organı, Dışişleri Bakanlığı’nın kan banyosu diye makale yayınlıyor ki bayağı uzun bir makale. “Seçim sürecinde Türkiye’de kan banyosu olacak” diyor ve Tayyip Erdoğan’ı suçluyor. E siz bunu Sayın Cumhurbaşkanı’nın önüne koyuyor musunuz? Koymuyorsunuz. Sayın Mehmet Uçum koyuyor olabilir de…

Tabii bu söylemlerin hepsi birbirini tamamlıyor. “Bu diktatör, diktatör kan banyosuna götürecek çünkü iktidarı terk etmeyecek.” Peki sizce AK Parti bunu görmüyor mu? Biraz bunu konuşmak mı istemiyor? AK Parti’nin görüp görmediği açık ama Vatan Partisi AK Parti’ye gösteriyor. Bakın işte şimdi de yine burada gösteriyoruz. Yani AK Parti’nin bir sürü yayın organı var değil mi? Bu arada bizi de anladığıma göre yukarıdan emir verdiler, Cumhurbaşkanlığı’ndan bütün televizyonlara. Birdenbire 6-7 aydır en çok reytingi olan, en çok izlenenler Vatan Partisi’nin sözcüleriyken, bana açıkça söylüyorlardı; Cem TV’de, HaberTürk’te program yapanların hepsi bana şunu söylüyordu: “En büyük izlenme oranı sizde.” Niye AK Parti bunu şu anda engellesin? Ona bir yorum yapmak istemiyorum. Eskiden ne vardı? Bu Atlantikçilerin tezlerini çürüten, çatır çatır çürüten Vatan Partisi’nin sözcüleri vardı. Aydınlık vardı, Vatan Partisi vardı, Ulusal Kanal vardı. Şimdi bakıyoruz, o Atlantikçilerin karşısında onlarla mücadele edecek doğru dürüst bir adam yok. Çünkü Atlantikçi program, strateji ve siyasetlere karşı ve Türkiye’ye yönelik uğursuz planlara karşı Türkiye’nin öncü kuvveti, bilinçli kuvveti, örgütlü kuvveti Vatan Partisi’dir. İşte görüyoruz, orada AK Parti’nin sözcülerini, başka onlara benzeyen, onların gönderdiği, “televizyonlara çıkartın” dediği insanları görüyoruz. Tarafsız yorumcular da söylüyor; “Sizleri televizyonlardan uzaklaştırdılar, ayağınızı kestiler.” Orada Atlantikçilerin karşısında, onların planlarını çürütecek, komplolarını ortaya çıkaracak, sergileyecek, onlarla tartışacak ve onları mat edecek adam kalmadı. Cumhurbaşkanı adaylığımı ilan ettikten sonra AK Parti ve diğer kuvvetler; güçlü bir rakip çıktığı için beni televizyona çıkarmama yoluna gittiler. Ancak bu durum, adaylığımdan çok önce, Rusya’nın harekatıyla başlayan bir süreçti. Rusya’nın harekatının üzerinden bir yıl geçti. “Rusya’nın harekatı” dediğimizde, Atlantikçilerin bizi çıkartmamamızı istediği gibi bir yoruma varılıyor; ancak AK Parti medyası da bizi çağırmıyor. AK Parti medyası Amerika’dan veya Atlantik kuvvetlerinden mi emir alıyor? Bu durumu sorduğumuzda AK Parti’nin Cumhurbaşkanlığı başdanışmanları ve basını yönlendiren çevreleri, “Vatan Partisi’ni çıkartmayacaksınız” diyorlar. Bize söylenen bu.

Ancak bunlardan korkmuyoruz. Hiç kimse Vatan Partisi’nin yükselişini ve iktidara gelmesini önleyemez. Çünkü Vatan Partisi, iktidar yürüyüşünü Türkiye’nin yaşadığı süreçten alıyor; Amerikan planlarına, Türkiye’nin bölünmesine, PKK’ya, HDP’ye ve FETÖ’ye karşı kararlı bir mücadele yürütüyor. Vatan Partisi 1971’den beri FETÖ ile mücadele ediyor, Silivri duvarını yıktı ve Ermeni soykırımı yalanını bitirdi. Bu parti büyüyecek, yükseliyor ve iktidar olacak.

Yükseliş demişken, Saros Araştırma Şirketi’nin yaptığı araştırmada Vatan Partisi’nin %8,5’luk bir oy potansiyeli olduğu ortaya konulmuştu. İnternet alanında yapılan ve 117.543 kişinin oy kullandığı bir ankette de olumlu oyu en fazla artan genel başkanlar arasında sizin oyunuz %31 oranında artmış. Bu, Twitter için ciddi bir rakam. AK Parti’nin çalışmalarını yürüten çevrelerden bir beyefendi de beni ziyaret ederek, kendi yorumlarında %5,5-6 civarında bir oy potansiyelimiz olduğunu belirtti. Biz %7 barajını aşacağız.

Bu durum, Mustafa Kemal’in İstiklal Savaşı’nı zafere ulaştırmasına veya Hz. Muhammed’in Mekke’yi fethetmesine benziyor. Tarihin yürü dediği bir gücü kimse durduramaz. Vatan Partisi meclise girdiği an, Atlantik sisteminin bütün planları bozulur. Bugün Cumhur İttifakı’nın mecliste çoğunluğu sağlayamayacağı görülüyor. Vatan Partisi, %47’lik “hiçbiri” diyen kesimden oy alma yeteneğine sahip. O %7’yi geçtiğimizde Türkiye’nin kaderi değişir. Vatan Partisi’nin meclise girmesi, üreticilerin milli hükümetinin kurulması demektir; bu da Asya’nın, Güney Amerika’nın ve Afrika’nın zaferi, Amerika aleyhine dengelerin değişmesi demektir. Kurultayımız da bunu gösteren somut bir olguydu; Çin, Rusya, İran ve Cezayir gibi ülkelerin büyükelçileri oradaydı.

Vatan Partisi Cumhur İttifakı’na katılacak mı? Hayır, katılmayacak. Ancak milli devleti savunan ittifakın içindeyiz. Bugün Türkiye’de cepheleşme, küresel efendiler ile milli devleti savunan güçler arasındadır. Mehmet Uçum Bey’in konuşmasından sonra ben bu ittifaka “Milli Devlet İttifakı” diyorum. Vatan Partisi bu ittifakın anahtar gücüdür; üreticilerin milli hükümetinin ve Asya’nın kapısını açacak olan biziz. Seçimde meclise girmemizle bu büyük kapı açılmış olacak.

Vatan Partisi’nin milli devleti savunan ittifaka katkısı, bağımsız olarak seçime girmesiyle azami olacaktır. Eğer ittifaka 2-3 ay kala girersek, şart olan programımızı kabul ettirmeden girmiş oluruz. Halkın beğenisine sunulması gereken programımızla bağımsız girmemiz lazım. Kararsızlar değil, “hiçbiri” diyen o %47’lik kesim, Vatan Partisi’ne ses veriyor. Cumhur İttifakı’na katıldığımızda o tarihi görev budanmış olur.

Sayın Cumhurbaşkanı’nın HÜDAPAR ile görüşmesi ise bence çok ciddi bir siyasi hatadır. HÜDAPAR sonuç itibarıyla Kürt milliyetçisi ve İslamcı eğilimleri olan bir partidir. %0,5 oya tamah edip %10 oy kaybedersiniz; bu, Türk seçmenine yanlış bir portre sunmaktır. Görüşmek dahi hatadır. Üstelik Milliyetçi Hareket Partisi’nin yanında fanatik bir Kürt milliyetçisini koyduğunuzda, toprak bütünlüğü konusundaki ikna kabiliyetinizi zaafa uğratırsınız. Bu ittifakın ülkeye getirisi olmaz, aksine götürüsü olur. Türkiye’nin bağımsızlığı ve toprak bütünlüğü mücadelesinde, bu tür yaklaşımlar halkı kaybetmenize neden olur. Vatan Partisi’nin siyasetlerini düşündüğümüzde, milli devleti savunma mevzisinde buluştunuz. “Milli devleti savunma cephesi” ifadesini kullandınız. Şimdi, bir kesişim noktası olmayan bir partiyle görüşen bir cumhurbaşkanı hayret verici. Bu, MHP’li kitleyi de kaybedecek bir adım. Diğer yandan, Vatan Partisi ile tam mutabakat olmasını beklemiyoruz; zaten öyle bir şey söylemiyorum. Vatan Partisi’nin programı, “milli devlet ittifakı” dediğimiz şeyin tamamını kapsamaz. Milli devlet ittifakı; milli devletin, bağımsızlığın, egemenliğin, toprak bütünlüğünün korunması ve bu devletin temeli olan milli ekonominin, üretim devriminin inşası üzerine kuruludur. Elbette diğer konularda farklılıklar olacaktır; ancak bu, hepimizin birleşeceği asgari programdır.

HÜDAPAR’la görüşmeye gelince; HÜDAPAR’ı bu programın neresine koyacaksınız? Türk milleti, ancak kendi değerlerini kazanarak başarıya ulaşacak bir programla yönetilebilir. Türk milletinin desteğini ve rızasını kaybederek, HÜDAPAR yoluyla o programı kime dayanarak uygulayacaksınız? Tahtakale’deki esnafı, çiftçiyi, çarşıyı kaybediyorsunuz. Sayın Genel Başkan, siz 5 yıl önce “Atatürk’ün bulunduğu taraf kazanacak” şeklinde bir tespitte bulunmuştunuz; ben hâlâ aynı şeyi söylüyorum. HÜDAPAR, milli devletle bağlaşan bir parti değil. Amerika ve İsrail planlarına karşı mücadele eden bir konumda görünse de sadece o parti açısından bakmak yanıltıcıdır. Türkiye’nin bütünü açısından bakmak lazım. HÜDAPAR, “Amerika’ya karşıyım” diyebilir ancak onu milli devleti savunan bir ittifakın içine koyduğunuzda, bu ittifakı çözen ve bunalıma sürükleyen tarafları ortaya çıkar. Bu durum, MHP’den ve AK Parti’den kopuşları hızlandırır ve katılması muhtemel oyları da kazanamayarak çok daha büyük kayıplara yol açar.

Cumhurbaşkanı adayı olmanız için 100 bin imza gerekiyor, bu çalışmaya ne zaman başlayacaksınız? Zaten çoktan başladık. Şimdi konuyu değiştirmeyelim; bizim için 100 bin imza çalışması çok önemli. Kararsızlar kitlesine baktığımızda, Vatan Partisi’nin bağımsız kimliğiyle ve programıyla seçimlere girmesi stratejik bir öneme sahiptir. (Eylül 2022 verilerini göstererek) Aradan geçen 4 ayda AK Parti EYT gibi kitlelerin tepkisine yol açan konularda hamleler yaptı; konut projeleriyle orta sınıfı ve sistem dışına çıkan kesimleri tekrar içine çekmeye çalıştı. AK Parti kendi yaptırdığı anketlerde de biliyor ki, millet meclisi seçiminde Cumhur İttifakı şu anda çoğunluğu kazanacak durumda değil.

Siz bu yüzden mi direkt bir ittifaka katılım konusunda “duvar” örüyorsunuz? Mesele duvar meselesi değil; Vatan Partisi’nin kendi bağımsız programı, Türkiye’nin önündeki gerçek çözümdür. O programın üzerine bir şal örterseniz, yani başka bir ittifakın içine gömerseniz, Vatan Partisi %47’lik kararsız kitleden ciddi bir oy alamaz ve sonuçta Biden İttifakı’nın önü açılır. Vatan Partisi’nin kendi stratejisiyle seçime girmesi; Türkiye’nin, AK Parti’nin, MHP’nin kurtarılması ve Asya’dan yükselen yeni uygarlığın başarısı için şarttır.

AK Parti, 21 yıllık süreci devam ettirirken kendi müttefikini de yıprattı. MHP, bugün sadece destekçi konumunda. MHP’nin “Aday belli, karar net” sloganı, aslında “Ben bu seçimde yokum, ben sadece AK Parti’nin destekçisiyim” demektir. Bu durum, MHP’nin kendi kimliğini ve potansiyel oylarını eritmektedir. HÜDAPAR hamlesi, MHP’nin eritilmesi sürecini daha da öteye götürecek bir adımdır. Oradan kopan insanlar ise, örneğin Sinan Ateş suikastı sonrasında gördüğümüz gibi, İYİ Parti gibi farklı mecralara yönelmektedir.

Bugün anketlerde en büyük kitle “Hiçbiri” diyen kararsızlardır. İşte o “Hiçbiri” partisinin altından Vatan Partisi çıkar. Türkiye’ye yönelik emperyalist emeller ve uygulamalar, Vatan Partisi’ni büyütecektir. Sahada görüyoruz ki, gerek Biden İttifakı’ndan gerek Cumhur İttifakı’ndan veya kararsızlardan Vatan Partisi’ne yoğun bir katılım var. Bursa’daki büyük buluşmamızda da bunu göreceğiz.

Altılı Masa’nın mutabakat metnine gelince; orada “Milli eğitimi ideolojik çatışma alanı olmaktan çıkaracağız” deniliyor. İdeolojisiz eğitim olur mu? Eğitim, en ideolojik süreçtir. Bu ifade aslında, milli devletin ideolojisini tırpanlayıp, Batı’nın bireyci, çıkarcı ve yozlaşmış ideolojisini yerleştirme çabasıdır. Altılı Masa, ancak ideolojisizlik kılıfı altında Batı emperyalizminin değerlerinde buluşabiliyor. Dış politikada “iç siyasi hesaplara son vereceğiz” demeleri de tutarsızdır, çünkü iç ve dış politika bir bütündür; iç politika esastır. Siz Türkiye’de ne yapmak istiyorsanız ona uygun dış politika seçersiniz. Mesela iç politikada bir üretim devrimi yapmak istiyorsunuz diyelim. O zaman ne yapacaksınız? Üretim devrimini yapmanızı sağlayacak dış politikayı benimseyeceksiniz. Yani üretim devrimi nerede yapılır? Eğer Amerika’nın güdümünde üretim devrimi yapmaya kalkarsanız, mutabakat metninde olduğu gibi Amerikancı, Avrupacı bir dış politika belirlersiniz. Ama orada bir üretim yapılamayacağı açık değil mi? Tabii ki açık.

Batı’nın 1980’de dayattığı programla Türkiye’ye bakıldı. Bugün açıklanan rakamlar ortada; dış ticaret açığımız 2022’de 109,5 milyar dolara yükselmiş. %137’lik bir artıştan bahsediyoruz; 2021’de 46 milyar dolarken bu rakama çıktı. Bakın, Türkiye’nin 500 milyar dolar dış borcu var diyorduk, “Bunun altından nasıl kalkacağız?” diye soruyorduk. Birdenbire bu borca 100 milyar dolar daha ekleniyor. Gerçi dış ticaret açığı doğrudan dış ödemeler açığına eşit değildir; işçi ve turizm gelirlerini çıkarttığınızda bir denge oluşabilir ama dış ticaret açığının 46 milyar dolardan 109,5 milyar dolara çıkması gerçeği değişmiyor. Biden ittifakı, “Biz bu dış ticaret açığını 109 milyar dolarda bırakmayacağız, 200 milyar dolara çıkartacağız” diyor. Nasıl çıkartacaksınız? Açıklayın. Getirdikleri program, bizi borç batağına sürükleyen ve dış ticaret açığımızı büyüten bir programdır.

Sayfa 230’da “Avrupa Birliği’ne tam üyelik hedefimizdir” deniliyor. Çok güzel. Yani Türk Devleti’ni ortadan kaldıracağız. Çünkü Avrupa Birliği’ne tam üyelik ne demek? Başkentimiz Brüksel olacak demek. Avrupa Birliği bir devlet, bir ortak pazar değil; yasama ve yürütme organları var. Biz oradan çıkan kanunları Türkiye’de uygulayacağız, ülkemiz oradan yönetilecek. Zaten biraz böyle olmuştu; Türkiye, Avrupa Birliği’ne girmeden “beni beğensinler” diye dayatılan programları uygulamaya başlamıştı. “Seni alırım ama…” diyorlar; Türk ordusu Kıbrıs’tan çıkacak, Ermeni soykırımını kabul edeceksin, Kürdistan’a özerklik vereceksin ve Avrupa Birliği’nin dayattığı neoliberal ekonomik programı uygulayacaksın. Mutabakat metninin özü bu; “Bizim hiçbir iddiamız yok, Avrupa Birliği önümüze ne koyarsa aferin almak için onu uygularız” anlayışı. Ali Babacan da “Avrupa Birliği’ne girersek bize aferin derler” diyor. “Aferin” kelimesini bizzat kullanıyor. Milli devleti tasfiye ederken milli onuru ve haysiyeti de tasfiye ediyorlar. Çünkü bir milletin onuru devletidir; devleti olmayan bir milletin ne namusu ne onuru kalır.

Sayfa 230’da “NATO ulusal güvenliğimiz açısından sağladığı caydırıcılık bakımından kritik önem taşımaktadır. NATO bünyesindeki katkılarımızı rasyonel bir zeminde ve ulusal çıkarlarımızı gözeterek sürdüreceğiz” deniliyor. Ne ulusal çıkarı? NATO’da ulusal çıkar olur mu? NATO, Amerika’nın emperyalist çıkarları dışındaki bütün ulusal çıkarları çiğnemek için kurulmuş bir ittifaktır. Bir savunma örgütü değil, Amerika’nın üye devletleri kontrol örgütüdür. Yani “İpleri Avrupa Birliği’ne ve Amerika’ya vereceğiz, üstelik silahlı garantisini de sağlayacağız” diyorlar. NATO’ya bağlıyız, dolayısıyla NATO’nun silahlı güçlerinin emirlerine bağlanıyoruz. Gladio’yu, FETÖ’yü tekrar getirecekler; Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ve polisin merkezine yerleştirecekler.

Sayfa 231’de, “Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de yalnızlaştırılmasının önüne geçilecek. Deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasında, hidrokarbon kaynaklarının hakça paylaşımında çoklu müzakere süreçleriyle sonuç alınmasına öncelik verilecek” ifadesi yer alıyor. Bu, Cumhuriyet Halk Partisi ve İYİ Parti’nin sürekli işlediği bir tema. Nedir bu? “Doğu Akdeniz’de kafa tutarak yalnızlaşıyoruz, yalnızlaşmayalım, Amerika’nın güdümüne girelim.” Avrupa Birliği’ne tam üye olmak için şartları yerine getirelim, NATO’nun sadık bir üyesi olalım. Bu arada metinde “PKK” kelimesi hiç geçmiyor. Çünkü o “mavi kuvvet”; Türkiye’nin kırmızı kuvvetine karşı PKK ile iş birliği içindeler. Eğer Avrupa Birliği’ne bağlanır, NATO’nun güdümüne girer ve Doğu Akdeniz’de Amerika’nın denetimine girerseniz, PKK’yı da yanınızda bulursunuz ve hükümete alırsınız. Bu program PKK’yı hükümete alır. 244 sayfalık programda “bölücü terör” ifadesi bile geçmiyor. Bu ne demek? “Biz PKK’yı baş tacı yapıyoruz” demek.

Sayfa 233’te, “Terörle mücadeleyi hukuk devletinin gereği olarak hukuk içerisinde, güvenlik ve özgürlük dengesine azami ihtimam göstererek… terörün kaynaklarını kurutmayı önceleyen…” deniliyor. PKK’dan bahsetmeden neyi kurutacaksın? Sayfa 234’te ise Birleşmiş Milletler, Avrupa Konseyi gibi uluslararası örgütlerin kararlarını dikkate alacaklarını söylüyorlar. Bu, “PKK’yı kollayan uluslararası hukuk normlarına teslim olacağız” demektir.

Ayrıca bu metinlerde LGBT dayatmasına karşı hiçbir tavır yok. Olamaz da; çünkü İstanbul Sözleşmesi’ni savunuyorlar. İstanbul Sözleşmesi’nde toplumsal cinsiyet adı altında üçüncü bir cinsiyet üretiliyor. İnsanlar hayat içerisinde beğendiği cinsiyeti seçer hale getiriliyor.

Metinde dikkat çeken bir diğer husus da KKTC meselesi. Sayfa 231’de, “Kıbrıs sorununa adil ve kalıcı bir çözüm bulunması amacıyla KKTC’nin ve Kıbrıs’ta Türklerin kazanılmış haklarını koruma ve iki toplumun egemen siyasi eşitliğini sağlama hedeflerini gözeteceğiz” diyorlar. “İki toplum” ifadesi zaten Yunan ve Rum tezidir. Filistin için “iki devlet” derken KKTC için “iki toplum” diyerek devlet olarak tanımadıklarını beyan ediyorlar.

Sayfa 232’de “Türkiye’nin yeniden F-35 projesine dönmesi için girişimlerde bulunacağız” diyorlar. Yani S-400’ü almaktan vazgeçeceğiz demek bu. Bu program baştan sona Amerika’ya tabi olma ve Türk devletini ortadan kaldırma programıdır. En enteresanı ise Atatürk’ün isminin metinde geçmemesi. 244 sayfalık programda Atatürk’ün adı yok; sadece Atatürk Orman Çiftliği ve Atatürk Havalimanı gibi yer adlarında geçiyor. Bir PKK ismi geçmiyor, bir de Atatürk ismi geçmiyor. Her şey ortada. Ama cümleler, Sayın Genel Başkan, olağanüstü makyajlı cümleler. Yani “üretim” kelimesini mesela bu programa indirerek anlatıyorlar. Fazla bir makyaj yok ama bence Atatürk’ün adını koymadığın zaman “makyaj yapmıyorum” demek olmuyor. PKK’dan hiçbir şekilde adını bile geçirmiyorlar. Ya bir yerde terörden falan bahsederken bir PKK’yı da oraya iliştirelim.

İYİ Parti’ye bakın ya, İYİ Parti’nin kimliği de bu. İYİ Parti milliyetçilik falan taslıyor. İYİ Parti’nin üyeleri de şu programdan sonra o partiden istifa etmedikleri sürece milliyetçilik taslamasınlar. Atatürk’ün adı geçmeyen, milli devleti savunmayan, PKK’ya karşı tavır almayan… Hadi FETÖ’den vazgeçtim, çünkü FETÖ ile İYİ Parti’nin çok bağları var; ama milliyetçilik taslıyorsun, PKK anılmıyor. PKK’ya karşı bir mücadele, ülke bütünlüğü vs. yok.

Sarıyer’de zannediyorum, bir amatör futbol takımının antrenörünü ziyarete gittiğimizde küçücük odası vardı. O küçücük odasında bile Atatürk’ün resmi arkasında asılıydı. Bu Altılı Masa’nın mutabakat metnini açıkladıkları Ankara Ticaret Odası’nın salonunda da Atatürk resmi yoktu. Onu da söylemiş olalım. Yani bütün bu programı açıkladıkları yerde resmi asmamışlar, kaldırmışlar. Resimsiz… Ankara Ticaret Odası sanmıyorum, salonda yoktu; arkadaşlarımız özellikle dikkat etti. Belki de kaldırıldı. 244 sayfada bir Atatürk adının anılmaması… Yani bu, makyaj falan diye bir şey olmadığını gösteriyor.

Türkiye Yüzyılı salonundaydım ben de Ankara’da, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıkladığı. Mesela o metinde 8-10 yerde Atatürk’ün ismi geçiyor, hedefleri olarak da koydukları… O da bir tespit olarak onu da göstermiş olalım. Sayın Cumhurbaşkanı’nın 2021 yılı 10 Kasım’ında Ankara’da yaptığı konuşma mükemmel bir konuşmaydı.

Şimdi ekonomiyle ilgili birkaç maddeye gelelim. Teori dergisinde en başta yayınladık. Ali Babacan o Teori dergisini salladı sonra basın toplantısında, göstermişti. Yarınki Aydınlık’ta Hakan Topkurulu’nun güzel bir incelemesi var. Sayın Serhat Latifoğlu da üretim devrimiyle ilgili yazmaya başladı. Evet, biz bu metni bugün Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye yönelik programını yazıyoruz. Okurlarımız için bilgi verelim; Serhat Latifoğlu mutabakat metninin ekonomi bölümünü ele alacak. Yani Aydınlık’ta böyle bir yayına başlayacağız.

Ekonomiyle ilgili şunları söyleyebiliriz: Bir, “Merkez Bankası’nın bağımsızlığına kavuşturacağız” diyorlar. O şu demek; Merkez Bankası’nı dünya finans merkezlerine bağlayacağız. Bakın, milli devlet tarafından… Bağımsız kalamaz mı? Hayır, kalamaz. Merkez Bankası bağımsız kalamaz çünkü sonuç itibariyle en önemli iktisat politikası kurumudur. Yani yürütmeye bağlı olması, oradan yönetilmesi gerekiyor. Eğer milli bir ekonomi yapacaksan, Merkez Bankası’nın yürütmeye bağlı olması şart. Recep Erçin’in de yarın bir incelemesi var; o da saymış, toplam 45 tane vaat var. Yani bu şu demek: “Benim bir gemim var ama dümeni yok.” Dümeni olmayan gemi olur mu? O yalan. Merkez Bankası bağımsız olacak demek, dünyanın her tarafında yalandır. Bu IMF ile mi geldi bunlar Türkiye’ye? IMF politikası olarak mı?

Merkez Bankası bağımsız olacak demek; Türk Devleti tarafından kontrol edilmeyecek, “Biz kontrol edeceğiz” demek. Yani Amerika, IMF, Dünya Finans Merkezleri diyor ki: “Türkiye’nin milli politikalarının emrinde olmayacak Merkez Bankası.” Yani para basma, para çekme, piyasayı kontrol etme araçları, kredi vesaire, bunların hepsi politikadır. Burada ya milli politika izleyeceksin ya emperyalist politika izleyeceksin. Bağımsız olacak dediğin an; Merkez Bankası’na Türkiye Devleti ve Hükümeti kumanda etmeyecek, dolayısıyla Dünya Finans Merkezleri’nin emrine vereceğim demiş oluyorsun.

“TMSF’yi asıl görevine döndüreceğiz.” Şimdi burada TMSF ile ilgili Hakan Topkurulu’nun dikkat çektiği bir nokta var. TMSF, FETÖ tarafından devlet olanakları kullanılarak zengin edilen iş insanı kılıklı FETÖ’cülerin mallarını yeniden kamulaştırdı. TMSF bu işin başındaydı ve TMSF’ye devredilen bu şirketlerin asıl sahiplerine döndürüleceğini söylemek, aslında FETÖ’cülere bunların tekrar teslim edileceği anlamına geliyor. Tabii, “Seni hapisten çıkaracağım, KHK’ları kaldıracağım” dediğin zaman, adamlar da “Benim malıma mülküme el koydunuz, verin bakalım mallarımı” diyecek. Yani bütün serveti FETÖ gladyosuna iade edeceğiz diyorlar.

“Türkiye Varlık Fonu’nu kapatacağız.” Bir madde de o. Dalgalı kur sistemine aykırı uygulamalara son vereceğiz. Türkiye’nin para piyasalarındaki milli eğilimlerine set çekiliyor. Dünya emperyalist piyasasına Türkiye’yi teslim edeceğiz. “İhracatçıların döviz gelirlerinin %40’ını Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası’na satma zorunluluğunu kaldıracağız.” Yani liralaşma stratejisine de cepheden karşı bir madde. “Ben dolar saltanatının hizmetindeyim” diyor. Bu da sayfa 27’de. “Ben dolar saltanatının kölesiyim” diye ilan ediyor.

Sayfa 84’te de: “Kamu bankalarının kuruluş kanunlarında yer alan amaçlarla tutarlı olmayan alanlarda yoğunlaşmasını engelleyeceğiz. Kamu bankalarının sektör içinde adil rekabeti bozmalarını engelleyeceğiz.” Yani kamu bankalarına diyor ki: “Birer tekme atacağım, ulan evinizden dışarı çıkmayın, sınırlarınızı bilin, dönün kulübelerinize.” Yani Ziraat Bankası, Halkbank gibi bankaların kuruluş kanunlarında tarif edilmiş görevleri dışında faaliyette bulunmaları, sonuç itibariyle devletin ekonomiye müdahalesidir. Bunları tekrar kulübelerine sokacağım diyor.

Kur korumalı mevduatı kaldıracağız… Evet, bu da aslında Vatan Partisi’nin yıllardır önerdiği, AK Parti’nin tam kararlı arkasında duramadığı bir liralaşma politikasıydı. Bu da dolar saltanatına karşı bir uygulamaydı. Yani dolar saltanatına zarar veren her türlü uygulamaya son vereceğiz diye dürüst bir şekilde tercüme etmek lazım.

“Kamunun kontrol ettiği şirketler ile kamu bankalarının daha etkin ve kurumsal normlarda yönetilebilmesi ve sermayenin tabana yayılması için halka arz uygulamalarından yararlanacağız.” Bu özelleştirmeye kapı açan bir madde değil mi? Kamu bankalarının adım adım özel şirketlere teslim edilmesine yol açan bir program. Halka arz orada aldatıcı bir şey. Yani halka arz denen şey sonuçta özel sermaye arzı değil mi? Çünkü banka hisse senetlerini bir esnaf, bir çiftçi satın alamaz. Halka arz dedikleri şey sonuçta sermaye sahiplerine arz.

Sayfa 135: “Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları ve Taşımacılık AŞ’yi, çağdaş yönetim sistemlerinin gerektirdiği kâr ve maliyet odaklı şirket yönetimi uygulamalarına kavuşturacağız. Özel sektörün demir yolu taşımacılığına doğrudan tren ve dizi sahibi olarak girmesi için öngörülebilir, rekabetçi ve şeffaf bir piyasa düzeni kuracağız.” Bütün rekorları kırıyor. Dünyada demir yolları özel olan, devlet mülkiyetinde olmayan bir devlet var mı? Bildiğimiz yok. Türkiye Devlet Demir Yolları’nı bile özel şirketlere sunuyor. Bu özelleştirmede artık her türlü rekoru kırıyor, bütün perdeleri yıkıyor.

Sayfa 194: “Kıdem tazminatı sistemini sosyal taraflarla diyalog çerçevesinde gözden geçireceğiz.” Bak burada da kıdem tazminatı konusunda işçi sınıfının taleplerine cevap veren bir şey yok, yuvarlak. Emekçiden yana çözmeyeceğim diyor. “Sosyal taraflar” diyerek geçiştiriyor. Burada makyaj var işte. Sizin söylediğiniz makyaj burada var.

Ekonomi bölümüne reklam arası vermeden bitirmiş olalım. Mesela Cumhuriyet Halk Partisi’nin kıdem tazminatı konusunda popülist şeyleri vardı değil mi? Ama orada kim var? Babacan var, Davutoğlu var falan. Onlar “olmaz” diyor. Bu programa bir başlık koymak gerekirse: “Emperyalizmden Aferin Programı.” Başlığı kendine çok güzel koymuşlar. Biden da, Avrupa Birliği’nin liderleri de, Amerikan Pentagon’u da, CIA’sı da, Mossad’ı da bu programa “Aferin” der.

Şimdi biraz NATO ve Suriye konuşalım. Araya bir konu sıkıştırayım: Banka karları açıklandı, 2022’de %366 artış var. Bir önceki yıla göre toplamda 433,5 milyar lira. %366 ne demek? Yani bankalar geçen yıla göre 3,5 kat daha fazla kâr etmiş. Bir yandan çiftçinin tepesine biniyoruz; traktörüne, tarlasına haciz koyuyoruz. Esnafın borçları dolayısıyla ya da vakıfların kiracısı olan esnafımızın kira bedellerini %150 artırıyoruz. Ama bankalar %366 kâr ediyor. Biz de diyoruz ki; bankalar bu sene kâr etmesin veya az kâr etsin. Bankaların bu %366 kârını %16’ya düşürsek, aradaki farkı çiftçiye kaynak olarak aktarsak, tarımımız müthiş ferahlar, üretimimiz artar. Devlet de para toplamak için esnafın tepesine binmez. İzmir Kemeraltı esnafı diyor ki: “Dükkanlarıma %100’ün üzerinde zam geliyor.” Bankalar bu kadar kâr ederse devlet ne yapacak? Tabii ki esnafın, çiftçinin tepesine binecek.

Vatan Partisi olarak bas bas bağırıyoruz; kıyı bankalarına yatırılmış olan 300 milyar doları Türkiye’ye getirteceğiz. Milli devletin onu getirtme gücü var ve bu gücü kullanacağız. Mutabakat metninde buna dair hiçbir bahis yok. Kaynak yok aslında o metinde. “Hukuku düzeltirsek kaynak gelecek, sıcak para gelecek” diyorlar. Batı’nın Türkiye’ye yönelik ekonomik dayatmalarının birinci maddesi hukuktur. Yani neoliberal eksenli hukuka riayet edeceksin. Bu, piyasa kurallarına tabi olacaksın demektir. Mutabakat metni esas olarak “Ben piyasanın kuluyum, piyasaya tabiyim” diyor ve uluslararası dayatmalara boyun eğiyor.

Bir başka haber: Kayseri Şeker Fabrikası. Ticaret Bakanlığı’nın fabrikada soruşturma başlattığı bilgisi geldi. Yönetim Kurulu Başkanı Hüseyin Akay hakkında. Hüseyin Akay’ın Sayın Akşener’le görüşmeler yaptığı ve “İyi Parti’ye geçerim” diyerek AK Parti’ye mesajlar verdiği ortaya çıktı. Aydınlık Gazetesi bunu Türkiye’ye duyurdu: “Akşener’e sığındı.” Hüseyin Akay, Akşener’le iki kez görüşüyor; biri geçen yıl Ocak ayında, biri de son 10-15 gün içinde. Kurmaylarına da diyor ki: “Eğer bize AK Parti hükümeti kredi vermezse -çünkü krediyi alamazsa yıkılacak ve pancar üreticilerine borçlarını dağıtamayacak- İyi Parti’ye geçerim.” Bu tehdit işe yaramış ki bugün öğrendik, kredi çıkmış. Biz o kredinin çıkma süreciyle ilgili de bazı bilgiler bulduk, onları olgunlaştırdıktan sonra kamuoyuna duyuracağız. Kayseri’den işçiler ve memurlar geldi. Hatta bu süreçte biz, Kayseri’deki işçi ve memur arkadaşlarımızın bazılarıyla anlaşmazlığa düştük. “Bu iş olmuyor” diyenler oldu; bir takım teslimiyetçi, vazgeçme eğilimleri çıktı. Oysa biz “Bu iş olacak” dedik. Vatan Partisi bir işe sarıldı mı onu başarıya götürür. Bakın ne oldu? Ticaret Bakanlığı tarafından soruşturma açıldı, müfettişler geldi. 5-6 saat süren sorgular yapıldı ve oradaki bütün yolsuzluklar bir bir saptandı.

Öte yandan Hüseyin Akay, FETÖ bağlantısı ve bu yöndeki iddialar nedeniyle zaten yargılanıyor. Akşener’e sığınması, sonuç itibarıyla Akşener üzerinden FETÖ’ye ve Amerika’ya sığınmaktır. 15 Temmuz sonrası tutuklanan bir FETÖ’cüyle evindeki fotoğraflarını Aydınlık’ta yayınladık. Her fotoğraf tek başına bir şeyi ispatlamaz ama bu, daha önceki bulguları besleyen bir olguydu. FETÖ ile bağlantıları mahkeme dosyalarında mevcut ve bu dava yürüyor.

Bu arada AK Parti içinde, özellikle belirli yöneticilerin bu meseleye karşı çıktığını ama bir grubun özellikle korunduğunu gördük. Sayın Mustafa Elitaş’ın manşet olduğu, Sayın Ösa Sesik’in buradaki yolsuzluğa karşı tavırları biliniyor. Siz bunu ilk açıkladığınızda AK Parti tavır alsaydı bugün bu noktada olmazdık. Müfettiş gönderilmesi bir tavrın başladığını gösteriyor. Ancak bu tavrın inandırıcı olması için orada işten atılan bütün işçi ve memurların derhal geri alınması lazım. İş oraya geldi ve bunu başaracağız. İşten atılan arkadaşlarımıza buradan sesleniyorum: Kesinlikle işlerine dönecekler, çünkü asıl büyük haksızlık onlara yapıldı. Soruşturmayı açan Ticaret Bakanlığı müfettişleri, onların işe iadesini sağlayacak uygulamaları da getirecektir. Bir başka konu; Hüseyin Akay’ın en büyük yolsuzluğu, 50-60 bin üyesi olan bir kooperatifin 30 bin üyesinin üyeliğini silerek onları kurultaya almamasıdır. Böyle bir kurultay mı olur?

Efendim, bir başka alandan, güvenlik korucularımızdan mesaj var. “Özlük haklarımızla ilgili iyileştirme talep ediyoruz” diyorlar. Mealen özetleyeyim: “Kırk yıla yakındır var gücümüzle hizmet ediyoruz, etmeye de devam edeceğiz. İyileştirme talep ediyoruz.” Güvenlik korucularımız, canlarını vererek ve şehit düşerek bu ülkeye hizmet ediyorlar. Biz bu talebi zaten gündeme aldık. Korucularımız görev başında, bizi selamlıyorlar, haklarının iyileştirilmesini istiyorlar. Güvenlik korucularımız üzerine çalışmalarımız ve elimizde raporlar var. Özlük hakları konusunu gelecek haftaların gündemine aldık, bunu konuşacağız. Vatanımızın bütünlüğüne hizmet eden, destansı mücadeleler veren güvenlik korucularımızı saygıyla anıyoruz. Onların canlarını ortaya koyarak verdiği mücadele, her türlü takdirin üzerindedir.

Ben Sayın İçişleri Bakanımız Süleyman Soylu’ya güveniyorum. Kendisi bu konularda duyarlı, aynı güvenlik korucuları gibi en ön cephede mücadele eden bir bakanımızdır. Güvenlik korucularının canına kastedildiği gibi, Sayın Bakanımız da canını ortaya koyarak bir mücadele yürütüyor. O yüzden ABD’nin, onun kontrolündeki güçlerin ve terör örgütlerinin hedefidir. Bakanımızın bu konuda duyarlı olduğunu iyi biliyorum; özlük haklarına ilişkin çalışmalar, hükümetin olanakları ölçüsünde mutlaka hayata geçecektir.

NATO meselesine gelince; AK Parti’nin Finlandiya’ya yeşil ışık yakıp İsveç’e dur demesi doğru mu? İsveç, Kur’an yakılmasına izin veriyor. İsveç tam bir NATO ülkesidir; hatta Kur’an yaktığı için madalya alarak NATO’ya alırlar onu. Çünkü NATO, sonuç itibarıyla Kur’an yakanların örgütüdür. Bunu açıkça söylüyorum; bütün NATO ülkeleri ve NATO Genel Sekreteri, Kur’an yakma eylemini “özgürlük” olarak niteledi. NATO’nun standartları budur. Türkiye’deki NATO taraftarları bunu iyi düşünsün. NATO; Kur’an-ı Kerim’i kutsal kitap olarak kabul eden milyarlarca insanı esir etmek, boyunduruk takmak, milli devletleri yok etmek ve silahla tehdit etmek için kurulmuş bir örgüttür.

Cumhurbaşkanımızın Finlandiya ile İsveç’i ayırması bu çerçevede değerlendirilmeli. İsveç’teki eylemden sonra 7 ülkenin aynı anda “Bomba patlayabilir, terör eylemi olabilir” açıklaması yapması, konsoloslukların kapatılması… Bunlar tesadüf değil. Beyoğlu Belediye Başkanı, Amerika’nın terörle bağına işaret eden sert bir yanıt verdi. Güvenlik bürokrasisine sorduğumuzda, bu açıklamaların bir psikolojik harekatın parçası olduğunu görüyoruz. Amaç, Türkiye’de kaos iklimi yaratmak, “kan banyosu” ve “yangınlar olacak” psikolojisini körüklemektir. Ancak bu kaosu başaramayacaklar. Çünkü buna karşı milli güçlerimiz var; başta Türk ordusu, Türk polisi, Vatan Partisi, hükümetimiz ve Milliyetçi Hareket Partisi var. Bu kaos planına izin vermeyeceğiz.

Asıl tehdit iç cephede değil, dış cephededir. Yunanistan kıyılarındaki, Girit’teki, Suriye ve Irak’ın kuzeyindeki Amerikan üsleri zayıf noktamızdır. Doğu Akdeniz’de üzerimize namlular çevrilmiş durumda. NATO politikası, “Gel beni vur” demektir. NATO Türkiye’nin düşmanıdır; PKK’ya silah veren, 15 Temmuz darbesini tezgahlayan, 12 Eylül ve 12 Mart’ı yapan düşmandır.

Hükümet içinde de bir bocalama var. Dışişleri Bakanımız Amerika’yı Suriye’de beraber hareket etmeye çağırırken, Cumhurbaşkanımız Türkiye, Rusya, Suriye ve İran ile birlikte hareket etmekten bahsediyor. Bu iki siyaset birbirinin zıddıdır ve Türkiye’yi böler. Hükümetin bu bocalamadan kurtulması lazım. NATO’yu davet ederek değil, NATO’dan çıkarak bu sürece karşı koyabiliriz.

İran’a yönelik olaylar ise çok örgütlü bir müdahaleydi. Türk medyası bunu sadece kadın hakları savunuculuğu gibi sundu ama karakollar yakıldı, İsrail saldırıları ve Azerbaycan Büyükelçiliği’ne yönelik saldırı peş peşe geldi. Bölgemizde çeşitli cephelerde savaşlar ve çatışmalar yaşanıyor. Türkiye, bu tehditler karşısında bütüncül bir tutum almak zorundadır. Bu cepheleri tek tek ele aldığımızda, hiçbir ülke için tek başına bir çözüm, çıkış yolu, feraha ulaşmak veya barış ve huzur imkânı görünmüyor. Çünkü aslında burada tek bir cephe var. Bu cephe; Karadeniz’in kuzeyinden, Ukrayna’dan ve Kırım’dan başlıyor; Karadeniz üzerinden Ege’ye, oradan Doğu Akdeniz’e, Suriye’nin ve Irak’ın kuzeyine uzanarak Umman Denizi’ne kadar giden bir yay çiziyor. Bu cephenin her noktasındaki mücadele, ortak bir düşmana karşı veriliyor: Amerika ve İsrail.

Bu cephenin tamamına baktığımız zaman; Rusya’nın karşısında da Amerika ve İsrail var, Türkiye’yi tehdit eden güç de yine Amerika ve İsrail’dir. Türkiye, PKK ile dolaylı bir mücadele yürütürken aynı zamanda Ege ve Doğu Akdeniz’de Amerika’nın namluları ve silahlarıyla tehdit ediliyor. Amerika, 2010’dan bu yana 13 yıldır Suriye’de, 33 yıldır ise Irak’ta silahlı faaliyet yürütüyor. İran’da da yine İsrail ve Amerika kaynaklı terör eylemleri devam ediyor.

Şimdi burada tek bir cephe varken meseleleri münferit ele almak; “Oraya ne gerek var, burası Türkiye, bizi ilgilendirmez” demek veya Rusya’yı orada işgalci konumunda görmek büyük bir yanılgıdır. Bu cephenin farklı mevzilerindeki güçler birbirlerine güvenmez, el vermez, omuzdaş olmaz ve birlikte hareket etmezse, hepsi için çok tehlikeli süreçler yaşanacaktır.

Peki, bu cepheleşmede Azerbaycan ile İran arasındaki çelişmeler veya Türkiye’de bazı kesimlerin İran’a karşı takındığı “Turan’ı kuracağız, İran’ın bir kısmını ele geçireceğiz” gibi düşmanca tavırlar ne anlama geliyor? Sayın Bahçeli’nin bugün buna benzer bir söylemi oldu, bunu ayrıca konuşabiliriz. Aynı şekilde Rusya’ya karşı Ukrayna’nın yanında yer almak, Zelenski ile tokalaşmak, hatta ona silah vermek büyük bir hatadır. Sen Zelenski’ye silah verdiğinde, aslında Türkiye’ye sıkılacak olan silahı veriyorsun. Çünkü Rusya’ya sıkılan silah, günün sonunda Türkiye’ye sıkılan silahtır. Doğu Akdeniz’de biz o tehditlerle karşı karşıya kaldığımızda kiminle beraber olacağız?

Sayın Cumhurbaşkanımız; Irak’ın kuzeyi ve Suriye’nin kuzeyi için “Rusya, Türkiye, İran ve Suriye; dördümüz beraber hareket edelim” diyor. Hem beraber hareket etmeyi önereceksin hem de Rusya ile savaşan bir ülkeye silah vereceksin; Putin de sana bunu sormaz mı? Sayın Ethem Sancak, Sayın Tugay Şen ve Şule Perinçek, Rusya devleti ve Birleşik Rusya Partisi ile üst düzey görüşmeler yapmak üzere Moskova’ya gidiyorlar. Putin, Sayın Erdoğan’a “Bir yandan iş birliği teklif ediyorsun, diğer yandan Ukrayna’yı kollayan bir politika yürütüyorsun” demez mi? Bu tür dengeli gibi görünen ancak iflas etmiş politikalar artık yürümez. Doğru politikayı, Türkiye yanmadan önce, doğru mevzilenmeyle ve yığınağı doğru yere yaparak uygulamak lazım.

Bizi yakmak isteyen kuvvet, Amerika ve NATO’dur. Bizim “NATO’ya sadığız” gibi söylemlerle veya bir yerde NATO’yla beraber, bir yerde karşıymış gibi gözüken bocalamalarla yol almamız mümkün değil. Bu politikaların yürümeyeceği bir noktaya geldik. Hükümet, 2014’te Silivri duvarlarının yıkılmasından sonra Amerika’ya karşı tavır almaya başladı; bazen İsrail’e karşı da duruş sergiledi. Ancak bu tutum tutarlı ve kararlı değil. Bunu tutarlı ve kararlı mevzilere çeken ve bu süreci ilerleten Vatan Partisi’dir; yani bir lokomotif görevi yapıyoruz.

Vatan Partisi’nin stratejisi, Karadeniz’den Umman Denizi’ne kadar uzanan tek cephede, tüm parçaların birlikte hareket etmesidir. Suriye’nin kuzeyindeki cepheleşmeyi Kafkaslara ve Ege’ye de taşımamız lazım. Türkiye, Suriye, İran ve Rusya; tüm bu alanlarda beraber olmalıdır.

Ön mevzimiz şu an için Ukrayna ve Doğu Akdeniz’dir. Ukrayna’da Amerika, vekil güçleri aracılığıyla Rusya ile bir savaş yürütüyor. Doğu Akdeniz’de ise Amerika; Dedeağaç’tan Girit’in kuzeyine, Suriye ve Irak’ın kuzeyindeki üslerine kadar kendi güçlerini, 6. Filosunu ve silahlarını yığıyor. Türkiye’yi doğrudan tehdit ediyor. Bu gerçeği İran’ın da iyi anlaması lazım. Biz bunu anlatmak için partimizden bir heyetle yakında İran’a ve Suriye’ye gideceğiz.

Suriye’deki Baas Partisi’nin yayın organı *El Vatan* gazetesi, Cumhurbaşkanı’nın “İran da katılsın” önerisini manşete taşıyarak Suriye diplomatik kaynaklarına dayandırdığı haberinde; Rusya ve İran’ın Erdoğan’ın iktidarda kalmasını istediğini, ancak Şam’ın kendi çıkarlarına baktığını ve Türkiye’deki seçimlere karışmayacağını belirtti. Bizim anlatmak istediğimiz ise bu cephedeki hiçbir ülkenin birbirini yalnız bırakmaması gerektiğidir.

Son olarak; Güney Azerbaycan meselesi üzerinden İran’ın toprak bütünlüğünü sorgulayan açıklamalar, Türkiye’nin güvenliğine hizmet etmez. İran, bizim sırtımızı dayayabileceğimiz, Amerika ve İsrail tarafından tehdit edilen bir ülkedir. İran’ın resmi dili Türkçedir ve orada Türklere karşı köklü bir hoşgörü vardır. Dolayısıyla bu tür ayrıştırıcı söylemlerden uzak durmalı, büyük resme bakarak tek cephe stratejisinde birleşmeliyiz. Yani kendi torununa Türkçe öğrenmesini söylüyor ve bunu video olarak yayıyorlar. Hameneh Türk, İran’ın birçok devlet adamı Türk; bu durum saklanmıyor, gizlenmiyor. İran’da da tıpkı bizim imparatorluk kültürümüz gibi bütün kavimleri bağrına basan bir gelenek var. Şimdi böyle bir komşumuz var; petrolü, doğalgazı, mazotu, enerjisi var. Birbirimize muhtacız. Dolayısıyla birbirimizi incitmeden ve birbirimize güvensizlik vermeden bu süreci yürütmemiz lazım. Bu hem Azerbaycan hem Türkiye hem de İran için geçerli. Bu yüzden “Güney Azerbaycan” gibi söylemler hiç doğru değil; biri de kalkar “Kuzey Kürdistan” der. Burası İran ve orada çok büyük bir Kürt nüfusu olduğunu İran Devleti de inkâr etmiyor.

Efendim, gündemi noktalayalım ve başka güzel bir başlık açalım: Kutadgu Bilig. Yaklaşık 6 aydır Kutadgu Bilig’i özetler hâlinde anlatıyorsunuz. Ben bir işi bitirdiğimde çocuk gibi mutlu olurum, rahatlarım. Teori dergisinin yeni sayısında Kutadgu Bilig’deki devlet teorisini yazdınız galiba?

Kutadgu Bilig, 11. yüzyılın ikinci yarısında (1069-1070), Karahanlı Devleti’nin veziri Yusuf Has Hacib tarafından yazılmıştır. “Kutadgu Bilig” ne demek? Saadet bilgisi, mutluluk bilgisi, talih veya devlet olma bilgisi diye çevirenler var. “Kut” kavramı Hunlardan beri devlet kudreti anlamını taşır. Divânu Lugâti’t-Türk’te “Oğur” kelimesi devlet ve zenginlik olarak geçer; biz Arapçadan “devlet” kelimesini alınca kendi dilimizdeki karşılığı olan “uğur”u terk edip onu şansa indirgemişiz.

Maalesef Barthold gibi Orta Asya tarihi üzerinde otorite sayılan tarihçiler bile Kutadgu Bilig’i sadece bir “öğütler kitabı” veya “saadet bilgisi” olarak değerlendirmişler. İçeriğinde tabii ki öğütler var ama bu bir devlet teorisidir. Ben çalışmamda Yusuf Has Hacib’i Nizamülmülk’ün Siyasetname’si ile kıyasladım. Yusuf Has Hacib’in eserinin bilimsel olarak Siyasetname’den çok daha derin ve üstün olduğunu görüyorum. 16. yüzyılda yazılan Machiavelli’nin “Hükümdar” eseriyle kıyasladığımızda ise arada 400 yıl fark olmasına rağmen Yusuf Has Hacib’in eseri çok daha olgun ve kudretlidir. Çünkü Yusuf Has Hacib’in arkasında İskitler, Hunlar, Göktürkler, Karahanlılar ve Selçuklular gibi büyük bir devlet birikimi var.

Eser nazım şeklinde yazıldığı için anlaşılması biraz zor olabilir. 11. yüzyıl Hakaniye lehçesi, Türkçenin en ince ve gelişmiş tarafıdır. Reşit Rahmeti Arat’ın çevirisi büyük bir bilimsel çalışmadır. Esas olan, burada bir devlet teorisi kurulmuş olmasıdır. Silahı, parası, ordusu, mülkiyeti olan bir yapı; ayrıca adalet ve hukuk (törü) vurgusu… Hükümdar hukuka uymalıdır; çünkü hukuk, devletin halka bahşettiği değil, halkın devlete dayattığı ve halkın hakkı olan bir kavramdır.

Eserde din ve dünya işlerinin birbirinden ayrıldığı bölümler de mevcuttur. Eserde “akıl” ve “bilgi” kelimeleri, din ve takvadan 20-30 misli daha fazla geçer. Dört ana karakter vardır: Hükümdar, vezir (Aytoldı), akıl (Ögdülmiş) ve erdem (Odgurmuş). Bu dört ismin diyalogları devlet teorisini oluşturur. “Kerim Devlet” anlayışıyla halka hizmet etmeyi ve yoksulları korumayı esas alır. Bu eseri bir kuyunun içindeki hazine gibi görüyorum. Biz devlet teorisini hep Batı’dan veya Eflatun-Aristo’dan başlatıyoruz; oysa ilk devletleri kuranlar Türklerdir ve bu birikim Kutadgu Bilig’de zirveye ulaşmıştır.

Şimdi “Asyalı Devlet Kurucuları” başlıklı bir kitap hazırlıyorum. Kutadgu Bilig, Firdevsi’nin Şehname’si ve Nizamülmülk’ün Siyasetname’si üzerinden 11. yüzyılı işliyorum. Şehname bir edebî şaheserdir ancak içinde çok fazla efsane barındırır. Kutadgu Bilig ise tamamen dünyevidir. Mesela, “Bilgi sahibi ol, uyu; ibadet sahibinin uykusundan daha makbuldür” diyecek kadar bilgiye önem verir. Kutadgu Bilig bir edebiyat kitabı olarak görülüp devlet teorisi olarak işlenmediği için hep eksik değerlendirildi. Diyor ki, “Hayran kaldım, büyülendim,” diyor. Saraydaki törenlerin, şölenlerin ve ziyafetlerin düzenlenmesine hayran kalıyor. Hangi devlet için söylüyor bunu? Karahanlılar için. Şimdi ona hayran kalabilir ama o kitap… İçinde çok ince detaylar var; yemeklerin nasıl hazırlandığına dair bilgiler gibi. Ancak o kitabın asıl konusu bu değil. Karahanlılar, İslamiyet’le buluşan ilk Türk devletidir. Karahanlılar, Bulgarlar… Bulgarlar da Türktü biliyorsunuz. Selçuklular da öyle. Satuk Buğra Han, ilk Müslüman olan hükümdardır. Karahanlılar, imparatorluk karakterine sahip, oldukça büyük ve güçlü bir devletti. Zaten Kaşgarlı Mahmut gibi büyük eserlerin oradan çıkması da bunu kanıtlar. Karahanlılar, yükseliş dönemlerinde Selçuklulardan ve Gaznelilerden daha güçlü, çok daha geniş topraklara, Orta Asya’nın içlerinden İran’a kadar uzanan bir coğrafyaya hakimdi.

İbn-i Haldun’un *Mukaddime*’si bunlardan 150-200 yıl sonra yazıldı, değil mi? *Mukaddime*, 1300’lerin ikinci yarısı ile 1400’lerin başı arasında, yani İbn-i Haldun 1410’da vefat edene kadar kaleme alındı. O da muazzam bir kitap. Aralarında yaklaşık 400 yıl var ama her ikisi de bir kabile toplumunun, bedevi bir toplumun nasıl bir ümran toplumuna, yani kent devletine dönüştüğünü sosyolojik ve maddi açılardan çok güzel açıklıyor; biri Berberilerin tarihi üzerinden, diğeri ise kendi kültürel havzası üzerinden.

Edebiyat olarak *Kutatgu Bilig*’de çok etkili bölümler var. Özellikle eserin sonunda geçen “Bu dünyadan gideceğim” teması çok çarpıcı. Padişaha hitaben, “Sen saraylara, köşklere merak salıyorsun ama en sonunda senin iki metre boyunda topraktan bir evin, iki arşın da bezin olacak. İpeklilere, şallara düşüyorsun ama sonra o iki arşın beze sarılıp gideceksin” diyor. “Muhammed’i bir top beze saran yalan dünya değil misin?” diye soruyor. Bütün bu temalar Yunus Emre’deki temalarla aynı. *Kutatgu Bilig*’i okuduğunuz zaman Yunus Emre’yi okumuş gibi oluyorsunuz. Arada 200 yıl var ama aynı kültür. Belki de Yunus Emre *Kutatgu Bilig*’i okudu; okumadıysa bile o kültürün kaynaklarıyla beslendi. Çünkü Yunus Emre entelektüel bir şahsiyetti.

*Kutatgu Bilig*’in yazarı, kitabının Çin’de, İran’da ve Arap dünyasında nam saldığını belirtir. O dönemde bilginin dolaşım hızı düşük olsa da 200-300 yıllık bir etkileşim süreci çok olağandır. Ayrıca İslam dünyasında o dönemde çok büyük kütüphaneler vardı. Kanuni Sultan Süleyman zamanındaki Beyazıt Kütüphanesi’nde 150 bin kitap varken, aynı devirde Paris’teki Fransız Kralı’nın kütüphanesinde sadece 2 bin kitap bulunuyordu. İslam dünyasında kitaba ve bilgiye verilen değer çok büyüktü. “Bilgili bir insanın uykusu, dindar bir insanın ibadetinden daha kıymetlidir” gibi çok vurucu sözler var o eserlerde.

Bu yüzden *Teori* dergisini merakla okuyacağız. Bütün izleyicilerimize de okumalarını tavsiye ediyorum. Türklerin büyük bir kültürel birikimi ve devlet teorisi literatürü var. Kendi kaynaklarımızın farkında olmak, dünya çapında bir aydınlanmanın habercisidir. Okuduğumuz zaman bunu göreceğiz. Dergide Cüneyt Akalın’ın Çin tarihi, Çağatay Keskinok’un toprak mülkiyeti üzerine çalışmaları gibi çok değerli yazılar var. Benim yazım da kitap boyutunda bir çalışma.

Şu an “Devlet Teorisinin Asyalı Kurucuları” başlığıyla Firdevsi, Yusuf Has Hacib ve Nizamülmülk’ü bir araya getiren bir kitap hazırlıyorum. Eserin dörtte üçü bitti diyebilirim. İnsanların bu eserleri okurken coşku duyacaklarından ve ellerinden bırakamayacaklarından eminim. Ben 5-6 ay önce İş Bankası çevirisini okudum. Benim yazımı okuyanlar, *Kutatgu Bilig*’i okuma arzusu duyacaklardır. 800 sayfalık bir eseri anlamak zordur ama benim yazım ona bir bakış açısı kazandıracaktır.

Efendim, şimdi müzik kısmına geçelim. Bugün kaybettiğimiz Barış Manço’nun “Sarı Çizmeli Mehmet Ağa”sı, *Kutatgu Bilig*’deki o temayı, yani dünyanın geçiciliğini anlatır. Dinlerken izleyicilerimiz bu mesajı düşünsünler. Barış Manço da tıpkı Yunus Emreler ve *Kutatgu Bilig* gibi bizim geleneksel kültürümüze bağlanan bir damardır. Sağ olun, ağzınıza sağlık İlker Bey. Değerli izleyenler, Barış Manço ile veda ediyoruz. Hoşça kalın.

Paylaş