Çıkış Yolu • 12.11.2018

Çıkış Yolu • 12.11.2018

Devrimle kurduk biz bu cumhuriyeti. 12 Kasım 2018 Pazartesi akşamı Çıkış Yolu’yla karşınızdayız. Değerli Ulusal Kanal izleyicileri ve Ulusal Radyo dinleyicileri; ben Çağdaş Cengiz. Bugün Çıkış Yolu’nda sunuculuk görevini icra edeceğim. Konuğumuz her zamanki gibi Vatan Partisi lideri Sayın Doğu Perinçek. Hoş geldiniz efendim.

— Hoş bulduk.

Tabii ki Rafet Ballı üstadımız programın sunucusu; ancak kendisi bugün katılamadı. Benden rica etti, biz de büyük mutlulukla kabul ettik. Kendisini özletiyor ama çok ciddi sorumlulukları ve mazereti var. Saygıyla karşılıyor, selamlarımızı iletiyoruz.

Bugün çok konu konuşacağız. Ana haber bülteninde de pek çok haber vardı, onlarla ilgili de sorular soracağım Sayın Perinçek’e. Ama isterseniz daha sıcak olanla başlayalım: Paris’te yapılan Birinci Dünya Savaşı zirvesi. O zirvede Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da vardı, pek çok dünya lideri de o buluşmanın içerisindeydi. En fazla konuşulan görüşmeler; yemek sonrasında Trump ile Erdoğan’ın kısa bir görüşmesi ve tören sonrasındaki gün Putin ile Erdoğan’ın görüşmesi oldu. İki görüşmeye baktığımızda görüntüde bir farklılık var. Trump ile görüşmede daha ciddi ve sakin bir ton seyrederken, Putin ile sarmaş dolaş bir hal görüyoruz. Bu iki fotoğrafı nasıl yorumlarsınız?

— Valla, Türkiye’nin yaşadığı sürecin fotoğrafı bu. Türkiye Atlantik’ten kopuyor, Avrasya’daki öncü, şerefli, onurlu konumuna yerleşiyor. Onun için Atlantik ile ilişkilerimiz… Atlantik derken Amerika’yı kastediyorum; Almanya’yı, Fransa’yı, Batı Avrupa’yı oradan ayırıyoruz. Çünkü hayat öyle. Türkiye, ABD’nin denetiminden çıkıyor ve Avrasya’daki konumuna yerleşiyor. Bu, bütün dünya dengelerini değiştiren bir olay. Hatta geleceğin dünyası Türkiye’nin bu tarihi atağıyla belirleniyor.

1945’ten sonra Atatürk devrimi adım adım yıkıma uğratıldı. 1980’e kadar yine Atatürk Devrimi’nin birçok kurumu ve ilişkisi korundu; ekonomide özellikle. Daha geniş bir iç pazar, ithal ikamesi, dışarıdan almak yerine içeriden üretmek, köylüyü desteklemek… Mesela Demokrat Parti döneminde ne yapıldı? İplik fabrikaları, şeker fabrikaları, barajlar; hepsi kamu iktisadi teşekkülüydü. Atatürk’ün kamucu ekonomisi, köylüyü desteklemek, ülkeyi sanayileştirmek… İçerideki üreticiyi korumak için gümrükleri yukarıda tutmak, yani ithal ikamesi dediğimiz siyasetler. 1980’e kadar Türkiye böyle geldi.

1980’de tam bunun zıddı olan politika yürürlüğe girdi. Önce 24 Ocak kararları, arkasından Turgut Özal’ın uygulamaları. Nedir onun özeti? Kamu iktisadi teşekkülleri özelleştirilecek; kamu ekonomisi yerine devletin tasfiyesi, devletin küçültülmesi… Köylü ve sanayici desteklenmeyecek. 1989 kararnamesiyle paranın giriş çıkışına konulan kontrol kaldırılacak. Yani Cumhuriyet ekonomisinin karşıtı olan “dünya ekonomisiyle bütünleşme” programı. Kapılar, bacalar açılacak ve üreticiler suçlanacak. Sanayici suçlandı: “Türkiye sizin kapalı av alanınız değildir, çürük çarık mallarınızı üretiyorsunuz.” Köylü suçlandı: “Memleketin sırtında kamburdur. Niye köylüye bu kadar büyük kaynaklar, sübvansiyonlar ayrılıyor?” Yani Atatürk’ün “Köylü memleketin efendisidir” sloganından, “Köylü Türkiye’nin sırtında kamburdur”a gelindi. Milli devletin ekonomik temeli yok edildi.

— Aslında serbest piyasa düzeni de tam değil gibi?

— Zaten dünyada serbest piyasa düzeni, emperyalizmle birlikte kalmadı. Kaynakların verimliliğe göre dağılımı ortadan kalktı, kapitalizmin rasyoneli bitti. 2008 krizinden sonra neoliberalizmin çöküşünü yaşayan dünya, yeni arayışlara gidiyor. Fukuyama bile “Yanlışmışız” demeye başladı. Tarihin sonu gelmedi. Dünyada tekrar korumacılık, devletçilik ve halkçılık yükseliyor; Asya bunun öncülüğünü yapıyor.

— O yüzden Trump ile o samimiyetten uzak poz ve Putin ile o sarmaş dolaş görüntü bu tabloyu tamamlıyor diyorsunuz.

— Tabii, burada önemli bir nokta daha var; bunun bir güvenlik boyutu var. Türkiye, Batı emperyalistleri tarafından bölünme tehdidiyle yüz yüze kaldı. 1990’dan, yani Amerika’nın Irak’ı işgal edip kuzeyinde “Barzanistan”ı yaratmasından itibaren Türkiye, ABD ile komşu oldu. Amerika, PKK ve IŞİD’i destekleyerek Türkiye’yi tehdit etmeye başladı. Suriye’de iç savaş kışkırtıcılığıyla, Barzanistan’ı Doğu Akdeniz’e bağlayan bir İsrail-Amerikan koridoru açıldı.

Geçen yıl Tahran’a gittik, Vatan Partisi ve İran İslam Cumhuriyeti olarak “İkinci bir İsrail devletinin kurulmasına izin vermeyeceğiz” diye dünyaya ilan ettik. Türkiye, İran, Irak ve Rusya ağırlıklarını koydular. 2017 Eylül sonunda Kerkük’e girildi; peşmergeler ve PKK silahlarını atıp kaçtı. Amerika’nın “İkinci İsrail” planı bozuldu. Türkiye, Batı Asya ülkeleriyle birleşti. Bugün de bu tehditler Doğu Akdeniz ve Ege’de çok daha ağırlaşmış olarak devam ediyor. Amiral Soner Polat’ın Aydınlık’taki “Şeytan Üçgeni” yazısı, önümüzdeki stratejik hattı ve temel görevleri çok iyi saptıyor.

— Zirvedeki en önemli başlıklardan biri de Macron’un “Avrupa ordusu” fikriydi. Acaba Amerika’nın orada bir ordu kuvveti bulundurduğu o dönem sona mı eriyor?

— Yalnız biz Avrasya’ya yönelmiyoruz; Almanya, Fransa, hatta İngiltere de Amerikan denetiminden kopuyor ve gözlerini Asya’ya çeviriyor. Rusya ile Almanya arasında sıkı enerji bağları oluştu. Çin’in dünya ekonomisinde birinci olmasıyla birlikte Batı Avrupa, bakışlarını oraya çevirdi. Hatta Amerika ile Almanya ve Fransa arasında ticaret savaşları başladı. Haziran ayında beni Kanada, Avustralya ve İngiltere büyükelçileri ziyaret etti; hepsi “Gözümüz Asya’da” dediler. Bugün Putin de Avrupa ordusu fikrini desteklediğini ifade etti. Amerika’ya bağımlı olmayan bir ordu, Avrupa için zorunlu hale geldi. Bu, De Gaulle döneminden beri bir arayıştı.

— Bir soru sormak istiyorum: Birinci Dünya Savaşı gerçekten sona erdi mi? Bizim için Türkiye açısından savaş ne zaman bitti?

— Bizim için Lozan’da bitti. Türkiye açısından 9 Eylül 1922’de düşmanın denize dökülmesiyle savaş sona erdi. 30 Ekim 1918’de Mondros Ateşkesi yapıldı ama biz 19 Aralık 1918’de Hatay Dörtyol’da Fransız askerine ilk kurşunu sıkarak İstiklal Savaşı’mızı başlattık. 29 Ekim 1914’te de Yavuz ve Midilli zırhlılarımızın Karadeniz’e açılmasıyla Birinci Dünya Savaşı’na girişimiz başlamıştı. Cumhuriyet’in ilanının 29 Ekim olması kesinlikle bilinçli bir seçimdir. Atatürk tarihleri çok önemserdi. Bağımsız yaşama iradesi… O bağımsızlık savaşının sonunda bu Cumhuriyeti kurduk; 29 Ekim 1923’te de Cumhuriyetimizi ilan ettik. Cumhuriyetin kuruluşu üzerine yapılan tartışmalar aslında basit bir tarihsel olaydan ibaret değildir; bugüne ışık tutması bakımından önemlidir.

Günümüzde, Mustafa Kemal Atatürk’ün Birinci Dünya Savaşı’na girmemizi istemediğini, savaşa girmemizin bir hata olduğunu savunan fikirler dolaşmaktadır. Kendini “Atatürkçü” olarak tanımlayan bazı yazarların makalelerinde; Enver Paşa ile Mustafa Kemal Atatürk’ü sürekli karşı karşıya getiren, onları bir gerilim üzerinden tarif eden yaklaşımlara tanık oluyoruz. Peki, gerçek nedir? Atatürk gerçekten Birinci Dünya Savaşı’na girilmesine karşı mıydı?

Bu iddia oldukça yanlıştır. 30 ciltlik “Atatürk’ün Bütün Eserleri”nin danışma kurulu üyesi olarak bu konudaki tüm belgeleri inceledim. Atatürk, altı farklı yerde (Cemal Paşa’ya mektubu, 24 Nisan 1920 tarihli Meclis konuşması, 27 Aralık 1919 Ankara’ya gelişi sonrası yaptığı konuşmalar ve Talat Paşa’ya yolladığı mektup gibi) bizim Birinci Dünya Savaşı’na girmek zorunda olduğumuzu açıklar. Özetle şunları söyler:

Birincisi, Birinci Dünya Savaşı’na girmek zorundaydık. Çünkü İngiltere, Fransa ve Rusya bizi paylaşmaya karar vermişlerdi. Savaşın temel hedefi bizdik; bu yüzden savaşın dışında kalması mümkün olmayan tek ülke Türkiye’ydi. İkincisi, Almanya ile müttefik olmaya mecburduk. İngiltere, Fransa ve Rusya’nın bizi paylaşma planlarına karşı, o koşullarda Almanya ve müttefikleri (Avusturya, Bulgaristan) dışında bir seçeneğimiz yoktu. Vatanımızı savunmak için bu ittifaka girmek zorundaydık. Atatürk’ün eleştirdiği tek nokta, savaşın giriş tarihidir; yani daha geç bir tarihte savaşa dahil olabilirdik der.

Ancak bence 29 Ekim 1914’te bu savaşı başlatmak zorundaydık. Çünkü Rusya bize saldırmaya hazırlanıyordu. Genelkurmayımız, Rusya’nın İstanbul ve Kocaeli tarafına amfibi harekât planlarını önlemek için “ilk yumruğu biz vuralım” değerlendirmesini yaptı. Rahmetli Tümgeneral Cemal Akbay’ın Türk Silahlı Kuvvetleri Dergisi’nde yayınladığı belgeler incelendiğinde, bu stratejik kararın ne kadar doğru olduğu görülür. Eğer biz o saldırıyı yapmasaydık, Çanakkale savunması sırasında Ruslar İstanbul’a çıkacak ve biz iki cephede, hem İngilizlere hem de Ruslara karşı savaşmak zorunda kalarak İstanbul’u kaybedecektik.

Birinci Dünya Savaşı ve o dönemki tutumumuzdan çıkarılacak çok ders var. 29 Ekim ve 10 Kasım’ı geride bıraktık ama bu tarihler bizi ileriye taşıyor. Vatanımıza yönelik tehditler yükselince Türk milleti “Ben varım, cumhuriyetimizi yıkamazsınız, vatanımızı bölemezsiniz” mesajıyla ayağa kalktı. Anıtkabir’deki o muazzam görüntüler, milyonların Atatürk’ü yüreğine gömdüğünü ve Türk devriminin bugün hâlâ ön cephesinde olduğunu gösteriyor.

29 Ekim ve 10 Kasım yürüyüşlerinde Vatan Partisi, Türkiye Gençlik Birliği, Türkiye Liseliler Birliği ve Cumhuriyet Kadınları Derneği önemli bir önderlik sergiledi. Bu sadece bir anma değil, bir kararlılık gösterisiydi. Bugün emekçisinden sanayicisine kadar herkes Atatürk’ün etrafında birleşmiş durumda; çünkü bütün sınıfları birleştiren yegâne güç Atatürk’tür.

Bugün bizler de “Varlığım, Türk varlığına armağan olsun” diyerek merdivenlere çıkıyoruz. Atatürk’ün Conkbayırı’nda “Size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum” sözü, bir liderin otoritesini değil, o otoriteyi gönüllü olarak benimseyen milletin fedakârlığını ifade eder. Atatürk’ü lider yapan, o emri veren iradesi kadar, o emri uygulayan Türk milletidir. Bugün hepimizin kendine sorması gereken soru şudur: “Atatürk bana ölmeyi emretti, ben ne yapacağım?”

Birinci Dünya Savaşı’nda sekiz yıl boyunca millet olarak varlığımızı vatanımıza armağan ettik. O büyük fedakârlıklar sayesinde geleceğin Türkiye’sini yarattık. Bugün de Türkiye çetin bir döneme girmiştir. Varlığımızı milletimize, vatanımızın bütünlüğüne, üretim ekonomisine ve halkımızın esenliğine armağan etme vakti gelmiştir. Bugün aldığım güzel bir haber de bunun en somut kanıtıdır. “Atatürk, ‘Ölmeyi emrettiyse’ diye emrettiği zaman ne yapacaksınız?” yazısını okuyan, ismini vermeyeceğim bir arkadaşımız, iki oda bir salonluk evini Görev Vakfı’na bağışladığını telefon açıp bana bildirdi. Yazıyı okuduktan sonra bunu yaptığını söyledi. Ben de zaten o yazının amacına ulaştığını gördüm. Şimdi aynı şey Ulusal Kanal için de geçerli. Ne kadar topladınız? Valla 500 bin civarında, daha doğrusu 400 bin küsur civarında bir kısmını ödedik. En son bize gelen meblağda 249 bin liralık bir kısım kaldı. Toplamda 700 bine yakın bir miktar toplandı. Bakın, bu müthiş bir olay. Şu ekonomik bunalımda televizyonlara çıkıyorsunuz; Adnan Bey, diğer yönetici arkadaşlarımız, Teoman Alili, Mehmet Kıvanç ve bütün Ulusal Kanal yöneticileri… Oradan milletimize sesleniyorsunuz ve size 1-2 hafta içinde 700 bin lira geliyor. Olağanüstü bir durum. Televizyonu ağlayarak, yüksek duygularla ve karakterle izleyen insanların omuzlarında bu televizyon ilerliyor.

Nasıl Atatürk, “ölmek” cesaretini gösterecek birisi olduğu için o emri verebiliyorsa; Ulusal Kanal’ın emekçileri, burayı yaratmış olan bizden önceki abilerimiz Turan Özler’den, Ferit İlsever’den, Serhan Bolluk’lardan gelen bu geleneği sürdürüyor. Bizim de her türlü fedakârlığı yapacağımızı bildikleri için insanlar, çağrımıza aynı şekilde karşılık veriyorlar. Böyle bir diyalektik ilişki her şeyde var.

Atatürk’ün Trabzon’da kaldığı köşkte büyük bir pano vardır. Orada 1937 yılında vasiyette bulunuyor. Trabzon’a gittiğinde şu konuşmayı yapıyor: “Ben, gazetecilerin sorusu üzerine, bütün mal varlığımı Cumhuriyetimize armağan ettim. Ama bu önemli değil; esas olan, canımı bu ülkeye adamış olmamdır. Gerektiği zaman o canı bu ülke için vermeye hazırım ve vereceğim.” İşte o emir, onun için yerine getiriliyor. Canını vermeye hazır olan, cepheden cepheye koşan, ölümleri göğüsleyen, göğsünde şarapneller patlayan bir komutan, büyük bir devrimci “Size ölmeyi emrediyorum” dediği zaman o Mehmetçik koşa koşa ölümün üzerine gidiyor. Veya o büyük önder; “Her evden iki öküzden biri, bir çift çorap, evdeki zamk, tutkal…” diyerek, camilerin tepesindeki kurşunları söküp düşmana mermi yapan Tekâlif-i Milliye emirlerini veriyor. O emirler de dinleniyor. Bu çok önemli.

Atatürk, Sakarya Savaşı öncesinde “Bu savaşı kazanmak için bana kanun çıkarma yetkisi verin” diyor ve Meclis ona bu yetkiyi veriyor. İlk çıkardığı Tekâlif-i Milliye emirleri, yani milli mükellefiyetler, milli vergilerdir. Biz bunu Ulusal Kanal ekranlarında arkadaşlarımızla birlikte okuduk. O notları okuyunca, ekonomi biliminde buna “Böyle bir şeyin yeri yok, bunu uygulatamayız, bu halk zaten ekonomik açıdan bitmiş” diyenler çıkıyor. Ama Mustafa Kemal Atatürk, o fedakârlığı isteme cesaretini gösteriyor. Fedakârlığa muhalefet her zaman olmuştur; bugün de Türkiye’de var. Ama Türk milleti ve Türk devrimcileri fedakârlığın yanında olmuştur. Eğer o Tekâlif-i Milliye emirleri çıkmasa, her evden bir çift çorap, iki öküzden biri alınmasa o savaş orada kaybedilmişti.

Hüseyin Aydar’ın “Vericiler” şiirini dinleyelim, hakikaten çok anlamlı:
“İşte ellerimiz. Biz ellerimizi veriyoruz. İşte gözlerimiz. Gözlerimizi de veriyoruz. Ayaklarımızın ikisini birden ve tırnaklarımızı da… Sizden çorap istiyoruz. Çarık ve karası atlayan da… Biz veriyoruz kemiklerimizi. Ayan beyan. Sürgü istiyoruz sizden. Kılıç ve mızrak demiri. İşte kanımız. Biz kanımızı da veriyoruz. Sizden gaz yağı, benzin, gres yağı, vazelin… İstiyoruz sizden fişeklik ve barutun tamamını. Müzekkere, mercimek ve sabunun… Sizlerin kuytudur içinizi. Saraç ipliği, nal demiri. İstiyoruz sizden solüsyon, süfli kaset ve tutkal. Biz gövdelerimizi veriyoruz. Hepsi de yürekli. Sizden gönlük istiyoruz. Taze gönlük. Tuz, bez istiyoruz sizden. Tuz ve bez. Biz kollarımızı veriyoruz. Kollarımızın ikisini de. Sizden istiyoruz iki öküzün birisini. Biz ciğerlerimizi veriyoruz. Kimse istemeden. Veriyoruz ciğerlerimizin akını, karasını. Körük istiyoruz sizden. Ve kükürtün yarısını. Sizden arpa, sabır istiyoruz. Ve kuru fasulye. İstiyoruz. Çuval, kum, şeker vesaire. Tornalar da yükümlüdür. Frezeler ve bıçkı şeritleri. Mazlumlar kurtuluş istiyor. Vereceğiz. Milletimizden aldık ilk büyük siparişi. Acildir. 9 Eylül sabahına yetiştireceğiz.”

Gerçekten Türk şiirinin doruklarından biridir. Bugün de Mehmetçiklerimizi görüyoruz hastanelerde; iki kolunu vermiş, iki bacağını vermiş, bütün organlarını bu vatan için toprağın altına vermiş. Bu vatan, o toprağın altındaki kemiklerle vatan oldu ve öyle yaşıyor. Hüseyin Aydar’a selam ve sevgilerimizi yollayalım.

(Reklam Arası)

Aranın ardından yine birlikteyiz. “Çıkış Yolu”nda Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’le birlikteyiz. Hüseyin Aydar’ın “Vericiler” şiiri müthiş bir şiir. Nazım Hikmet’in Kuvayı Milliye Destanı’nda da çok kuvvetli bölümler var ama bu şiir onu aşıyor. “Ciğerimin akını karasını” diyor; akciğerimi, karaciğerimi dese şiir olmayacak. Türk milletinin savaşı nasıl başarıyla götürdüğünü Atatürk’ün emirlerinden hareketle anlatıyor.

Birinci Dünya Savaşı’ndan buraya geldik. O kadar zorluk, ekonomik bunalım, Balkan Savaşı yenilgisi, Trablusgarp kaybı… Sürekli gerileyen, toprak kaybeden, ekonomisi Duyun-u Umumiye tarafından sömürülen, reji idaresiyle üreticisi boğulan bir ülkede; Çanakkale gibi bir destan yaratan, Kut’ül Amare’de, Kafkaslar’da müthiş bir direnç gösteren bir millet var. İttihat ve Terakki önderliği olmasa biz o 1. Dünya Savaşı’nda 4 yıl direnç gösteremezdik; arkasından İstiklal Savaşı ve Mustafa Kemal gelmezdi. İttihat ve Terakki bir kere halka dayanan bir teşkilattı. Kelleyi koltuğa almış devrimcilerden oluşuyordu. 32 yıl Abdülhamid’in saltanatı altında mücadele edip onu devirebilmiş, esnaf ve zanaatkâr içinde örgütlü bir yapıydı.

1908 devrimi halk hareketleriyle başladı. Zafer Karas, “1908 Öncesi Halk Hareketleri” kitabında bunu çok güzel işlemiştir. Halka dayandığı için o teşkilatlı yapısıyla bir savaş ekonomisi uygulayabildiler. Dört cephede savaşıyorsunuz, müttefikiniz Almanya çok uzaklarda, Bağdat Demiryolu ve deniz yolları zorlukla kullanılıyor; hayvan sırtında cephane taşıyorsunuz. Halka dayanmadan bunun yapılması mümkün değildi. 1912’de Bâb-ı Âli Baskını ile İttihat ve Terakki tek başına iktidara gelmeseydi 1914-1922 arası o savaş gerçekleşemezdi.

Savaş ekonomisi konusunda Prof. Dr. Zafer Toprak hocamızın “Birinci Cihan Savaşı ve İttihat Terakki” kitabını herkese tavsiye ediyorum. Türkiye yine çok ağır ekonomik tehditlerle karşı karşıya ve bir döviz darboğazındayız. Milli direnme ekonomisine; yani gıda güvenliğini, askerimizin, polisimizin ihtiyaçlarını, sağlık ve eğitim hizmetlerini koruyacağımız bir modele ihtiyacımız var. Moody’s gibi kredi derecelendirme kuruluşları artık dışarıdan borç bulma döneminin bittiğini ifade ediyor. Türkiye’nin 550 milyar dolar civarında borcu var, borcu borçla çevirmek artık mümkün değil. O yüzden üretim devrimine geçeceğiz.

Bakın, zorluklardan gülerek söz ediyoruz. Gülmek zorundayız, karamsarlık yayarak buradan çıkılmaz. Ölmeyi emrettiğimiz zaman bile o emri gülerek vereceğiz; çünkü o emrin sonucu bütün milletin gülmesidir. Öncülerin görevi buradadır. İttihat ve Terakki, milliyetçilikle geldi ve dünya tarihini değiştirdi. Türk donanmasının Rus limanlarını vurması dünya tarihini etkileyen bir olaydır; çünkü o sayede İstanbul düşmedi, Türkiye dört yıl direndi ve 1922’ye uzanan Kurtuluş Savaşı’mızın manevi gücü oluştu. Çanakkale’de direnmesek İngiliz-Fransız donanmaları geçip Rusya’yı kurtaracaktı. O yüzden bu direnç çok önemlidir. Şu denklemde şu da çıkıyor o zaman: Goben’le Breslau, Yavuz ve Midilli oldu; Rus limanlarını bombaladı. Çanakkale’de direndik, o sayede Rusya’da devrim oldu. Rusya’da devrim olunca bizim İstiklal Savaşı yapma koşullarımız oluştu. Çünkü sırtımızı Kafkaslara dayadık; orada güvenli, dost bir Sovyet Rusya vardı. Sovyet Rusya ile anlaşarak aradaki İngiliz “Cumhuriyetlerini”, yani İngilizlerin kurduğu Ermenistan, Gürcistan ve Azerbaycan’ı iki taraftan presledik. Türk ordusu ve Kızıl Ordu Nahçıvan’da birleşti ve Meclisimiz bayram yaptı. O dönem bir Ermeni gazetesinde, bir Ermeni kız tasvirinde; bir tarafta Ay Yıldız, bir tarafta Çekiç-Orak görüntüsü vardı; yenilgilerini ve boğulmalarını tarif eden bir görseldi bu. Tabii ki mesele Ermeni meselesi değil, İngiliz seddiydi. Türkiye ile Sovyet Rusya’nın arasına bir İngiliz seddi çekilmişti; o yıkılmadan İstiklal Savaşı’mız zafere ulaşamazdı. Atatürk ile Ali Fuat Paşa arasındaki haberleşmelerde de bunu görüyoruz.

Dünyada çocuklarına “Zafer” ismini bu kadar çok veren başka bir millet var mıdır? “Victor” gibi isimler var, evet. Ama Türkler, savaşlarımızın hepsi vatan savunması üzerine olduğu ve emperyalist niyetler taşımadığı için bu ismi çok kullanır. Osman Paşa’nın Plevne’deki durumuna bakarsak; teknik olarak yenilmişiz gibi görünebilir ama aslında bir zafer, bir direngen ruh vardır. Rus komutan bile Gazi Osman Paşa’ya hayrandı. Tokatlı Gazi Osman Paşa’nın kılıcını teslim almayıp, “Kılıç sizindir Sayın General” demesi bir onur simgesidir. O dönemden itibaren taarruz etmeyi de milliyetçi devrimcilerin iktidara gelmesi sayesinde öğrendik.

Atatürk ile İttihat ve Terakki arasında elbette bir bağ var. Atatürk, İttihat ve Terakki’nin daha devrimci, ufku geniş ve vizyoner kolunda yer alıyordu. O süreçte kapitülasyonların kaldırılması, Osmanlı Bankası yerine İtibar-ı Milli gibi kendi bankalarımızın kurulması, milli sermayenin inşası ve üretimde canlanma; yani “milli iktisat” hamlesi, Birinci Dünya Savaşı koşullarında Atatürk ekonomisinin temellerini oluşturdu. Zafer Toprak hocamızın bu konudaki eserleri, Türk sosyal bilimlerinin en seçkin kaynaklarındandır.

Kadının özgürleşmesi noktasında da benzer bir toplumsal dönüşüm yaşandı. Çanakkale Savaşı, zorunluluklar gereği kadınların toplumsal hayata daha fazla katılmasını sağladı. Taassubun olduğu yerlerde bile bir kadının erkeğe dokunmasını günah sayan zihniyet, savaşın yarattığı zorunlulukla kırıldı. 1908 Devrimi’nden beri kadının kişilik sahibi olması, başı dik duruşu, Tanzimat’tan saray çevresine kadar uzanan bir çizgide gelişti. Bugün Abdülhamid’i savunanlar, onun dönemindeki saraylı kadınların özgürlükçü profiline de bakmalıdır.

Bugün de vatan savaşı içerisindeyiz. 15-16 Temmuz gecesi FETÖ darbe girişimi sırasında Atatürk resmi AK Parti binasının önündeydi, halk Atatürk’ün arkasında toplandı. Sayın Cumhurbaşkanı da Anıtkabir defterlerine Atatürk’ün büyüklüğünü yazıyor. Bu, milleti kucaklayan bir süreçtir.

Ancak Andımız ile ilgili yaşanan tartışmalar bir skandaldır. Danıştay 8. Dairesi’nin “andımız işlevselliğini yitirdi, papağan gibi tekrarlatılıyor, çağ dışı, faşizm ve komünizm uygulamalarına benziyor” şeklindeki gerekçeleri kabul edilemez. Türkiye bir vatan savaşı veriyorsa, Amerikan emperyalizmine ve bölücü terör örgütlerine karşı Türk milleti olarak göğüs germeliyiz. “Türk’üm” diye başlamak kadar doğru bir şey yoktur. Türk bir ırk değil, siyasi bir kavramdır. Mete Han’dan Göktürkler’e, oradan Selçuklu ve Osmanlı’ya kadar Türk kavramı bir millet olma vasfını ifade eder. Andımız, bu milletin namus ifadesidir.

Hukuk; toplumdan onay gören, toplumun rızasıyla şekillenen kurallardır. Toplumun değerlerine ve vatan savunmasına meydan okuyan bir yargı kararı, hukuk olamaz. Türkiye, emperyalist tehditleri göğüslemek için askerileşmek ve milli bilinci, toprak aşkını ilkokuldan itibaren aşılamak zorundadır. 2009 yılında Nimet Baş’ın Milli Eğitim Bakanı olduğu dönemde AK Parti hükümeti Andımız’ı savunmuş ve Atatürk milliyetçiliğini bir referans olarak kabul etmişti. Bugün Türk Silahlı Kuvvetleri vatan için çarpışırken ve emperyalistler “Türk milleti” kavramını bozmaya çalışırken, Andımız’a karşı bu tavır almak AK Parti açısından büyük bir çelişki ve olumsuz bir nottur. Türklük ve Türk milleti kavramının zorunluluğundan, Türkiye’nin birliğinin öneminden bahsederken, zaman zaman bunlarla ilgili haberler yapıyorduk. Ancak artık çok daha bariz ve net bir şekilde ortaya çıkan, CHP ve HDP’nin ittifak meselesi var. Talat Atilla gündeme getirmişti; CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu ile HDP’li Ahmet Türk’ün bir otel lobisinde gizli bir görüşme yaptıklarını ifade etti. “Boss meeting” yani patron buluşması olarak nitelendirilen bu görüşmede, otel görevlileri açısından dahi az sayıda kişinin bulunduğunu belirttiler. Tam bir zaman bilgisi olmamakla birlikte, yakın bir tarihte gerçekleştiği ifade ediliyor. Bu haber gündeme bomba gibi düştü ve bir yanıt beklendi.

Tabii ki bir yalanlama gelmedi; ancak Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkan Yardımcısı Bülent Kuşoğlu, “Sayın Genel Başkanımız, ülkenin birlik ve bekası için bu konuda hassasiyet gösteren herkesle bir araya gelir,” ifadelerini kullandı. HDP’den de “Partinin yetkili kurullarında planlanmadı ancak muhatapları da yalanlamadı, biz sonradan öğrendik,” açıklaması geldi. Görüşme olduğu belli. Cumhuriyet Halk Partisi de “Görüşmedik” demiyor, “Herkesle görüşebiliriz” diyor.

Fakat Sayın Bülent Kuşoğlu, Kemal Kılıçdaroğlu’nun HDP yöneticileriyle görüşmesini, Türkiye’nin bekası, geleceği ve birliği için herkesle görüşebileceği şeklinde savunuyor. Şimdi sormak lazım: Cumhuriyet Halk Partisi, Türkiye’nin birliğini ve bekasını PKK ile mi sağlayacak? Türkiye, birlik ve bütünlüğünü bugün Mehmetçiğin, polisimizin ve köy korucularımızın PKK’ya karşı verdiği mücadeleyle sağlıyor. PKK ile beraber beka ve birlik olmaz.

Adalet Yürüyüşü zamanında da eleştirmiştik; aynı tarafta yer almışlardı. O yürüyüşlerde CHP tabanına adeta bir “bonzai” içirildi. Uygun adım gidiliyor, kol kola giriliyor; Celal Bey HDP’li, Ahmet Bey HDP’li, öbür yanda yine HDP milletvekilleri… Kılıçdaroğlu’nun hemen arkasında HDP’li milletvekilleri gözüküyor. HDP’lilerle beraber yürüyerek bu ittifak noktasına geldiler. Bakın, bu ihanet olur. Şu anda “ihanet” demiyorum, uyarıyorum. Sezai Temelli orada, eş başkan orada. Bu yürüyüş bir PKK-CHP yürüyüşüydü. HDP, PKK demek; önce bunu koyalım. HDP, PKK’nın organıdır. Selahattin Demirtaş dahil bütün liderleri “Bizim liderimiz Abdullah Öcalan’dır, onun heykelini dikeceğiz” diyorlar. Kürdistan adına kongreler topluyorlar. PKK’nın HDP ile ilişkisi bütün Türkiye’de biliniyor. Kimse kimseyi aldatmasın. Türk milletinin tespitleri açık; HDP de zaten PKK ile ilişkisini inkar etmiyor.

Türkiye bir vatan savaşı yürütürken; Amerikan emperyalizminin PKK, IŞİD gibi üzerimize sürdüğü terör örgütleriyle yerel seçimlere girmeyi planlamak, Cumhuriyet Halk Partisi için bir intihardır ve vatana ihanet olur. Güneydoğu’da belediyeler tasfiye edildi ve yerlerine kayyumlar atandı. O belediyeler HDP/PKK belediyeleriydi; hendekler kazdırdı, para ve eleman sağladı. Siz şimdi tekrar Cumhuriyet Halk Partisi olarak PKK ile birlikte Güneydoğu’da o belediyeleri kurmaya çalışırsanız, bunu başaramayacaksınız. Sayın Kılıçdaroğlu’nu uyarıyorum; bu ülke, bu millet buna kesinlikle izin vermeyecektir.

Umarım Cumhuriyet Halk Partisi içinden büyük bir itiraz yükselir. Sayın Deniz Baykal gibi, Onur Öymen gibi birçok CHP’li buna boyun eğmemelidir. Eğer eğerlerse, “muhalefet yapıyoruz” demesinler. CHP’de demokrasi sorunu yok ama vatandan uzaklaşmak, FETÖ ve PKK ile iş birliği yapmak gibi bir sorun var. Bu, Türkiye’nin sorunudur. Türk milleti buna izin vermeyecektir. Buradan CHP yöneticilerini uyarıyorum: Derhal bu işi durdurun. Yerel seçimlerde HDP ile iş birliği yapmayın. Bu, Amerika’nın güdümüne girmektir, FETÖ ile iş birliğidir ve Cumhuriyet Halk Partisi’ni bitirir. Bunu yapanlar “Atatürkçüyüm, vatanseverim” diye ortalıkta dolaşmasınlar; bu Atatürk’e ve vatana ihanettir.

HDP ile iş birliği düşmanla iş birliğidir. Bu, Türkiye’ye çok büyük zararlar verir. Türkiye’nin bugün birliğe ihtiyacı var. Ama Cumhuriyet Halk Partisi bunu yaparsa, yönetimi bu birliğin dışında kalır ve PKK’nın kaderini paylaşır. Açık söylüyorum; PKK ile iş birliği yapan, PKK’nın ve Amerika’nın kaderini paylaşır. HDP’nin oyuyla kendi oyunu toplamak, aritmetik bir hesap değildir; hayata uymaz.

Mustafa Kemal, Kuvayi Milliye’den düzenli orduya geçişte sadece matematik hesabı mı yaptı? Hayır. Burada da durum aynı. İtiraflar başlamış, görüşüyorlar; bu siyaset iflas edecektir. Vatandaşlarımız bu iş birliğinin peşinden gitmeyecektir. Mardin’in, Şırnak’ın muhtarları, aşiret reisleri, halk önderleri arıyor; hepsi PKK’dan nefret ediyor ve HDP’nin baş aşağı gittiğini söylüyor. CHP, o baş aşağı giden HDP’yi kurtarma gücüne sahip değil ama onunla birlikte kendisi de aşağı gider. Biz Cumhuriyet Halk Partisi’ni vatanın bütünlüğü içerisinde yer almaya davet ediyoruz. İş birliği yapacağı yer HDP-PKK değil; Vatan Partisi’dir, AK Parti’dir, MHP’dir, Saadet Partisi’dir, İYİ Parti’dir.

Kemal Kılıçdaroğlu’na soruyorum: HDP yöneticileriyle beraber bir taşın üzerine çıkıp “Türk’üm, doğruyum, çalışkanım” diye ant okuyabilir misiniz? Anayasanın emrettiği milletvekili yeminini bile zorla söyleyenlere “Andımızı” okutturabilir misiniz? Atatürkçü Düşünce Derneği bile bu karardan hoşlanmadı, sessiz kaldı. 29 Ekim’de koskoca CHP 200-300 kişi toplarken, Vatan Partisi, TGB ve diğerleri 10 bin kişiyle Anıtkabir’e yürüdü. Dersler çok önemli. Muğla’da CHP’li yöneticiler bana “CHP, HDP ile iş birliği yapmayacaktır, yaparsa hepimiz terk ederiz” demişlerdi. Buradan o toplantımızı kendilerine hatırlatıyorum.

Şimdi ekonomik bunalımın yükünü çeken Türkiye’nin emekçilerine, ücretlilerine değinelim. Bir “Çalışan Hakları Merkezi” kurdunuz, onu konuşalım. Türkiye’de 16,5 milyon ücretli var. Her ekonomik krizde yük emekçilerin sırtına yığıldı. Türkiye şimdi yine bir krizin içinde. Sıcak para bulma imkanı yok. Bu krizden çıkılacaksa yükü sadece emekçiye yıkarak değil, zorlukları paylaşarak çıkacağız. Vatan savaşı koşullarında anahtar kavram “paylaşmak”tır. Mehmetçik cephede savaşıyor, o Mehmetçiğin çoğu işçi ve çiftçi çocuğu. Cephe gerisini aç bırakarak savaş kazanılmaz; savaşlar artık topyekun veriliyor. İç cephesiyle, dış cephesiyle bir bütün olmak zorundayız. Bu krizden ancak zorlukları paylaşarak çıkabiliriz. Vatan Partisi olarak aylardır bunun üzerinde duruyoruz. Zor ve çetin bir döneme girdik. Milletimize sürekli bu bilinci veriyoruz; Türkiye’yi yönetenlerin, başta Cumhurbaşkanı Sayın Tayyip Erdoğan olmak üzere, aynı bilinci vermesi gerekirdi. Ancak ben böyle bir yaklaşım göremiyorum.

Bugün bir Cumhurbaşkanı, bir Hükümet Başkanı milletimize şöyle seslenmelidir: “Ey Türk Milleti! Problemlerle, zorluklarla karşı karşıyayız. Hem güvenliğimiz ve vatan bütünlüğümüz dışarıdan; Ege’den, Akdeniz’den, Suriye ve Irak’ın kuzeyinden tehdit altında. Aynı zamanda ekonomimiz çok ciddi bir tehditle karşı karşıya.” Dünyada para daralıyor ve dış ticaret açığımız 70 milyar dolar seviyesinde. Son 1-2 ayda bu açıkta bir düşüş görülüyor gibi olsa da bu aldatıcı ve geçicidir. Bu durum, içerideki üretimin daralmasından kaynaklanıyor. Ara mallarını dışarıdan getiremediğiniz için içeride üretim daralıyor; ithalat azaldığı için de dış ticaret açığı kapanıyor gibi gözüküyor. Eylül ayında cari işlemler hesabında 1 milyar 830 milyon dolar fazla verilmesi, ithalatın azalmasından kaynaklıdır. Evet, cari açığın fazla vermesi olumludur ancak üretim daralıyorsa felaket geliyor demektir.

Türkiye buradan üretimini büyüterek çıkacaktır. İthalat yapıyoruz çünkü kendimiz üretmiyoruz. Önümüzdeki en büyük uyarıcı, konkordato ilan eden yani “elleri yukarı kaldırıp iflas etmek üzereyim” diyen işletmelerin hızla artan sayısıdır. Önümüzdeki 3-4 ay içerisinde çok ciddi iflaslar yaşanacağı görülüyor. İflaslar; işten atmalar ve ekmek teknesinin devrilmesi demektir ki bu, Türkiye’de çok ciddi sorunlar yaratacaktır.

Vatan Partisi olarak, Türkiye’nin işçi ve sendika sorunları konusunda uzman Genel Başkan Yardımcımız Yıldırım Koç’un başkanlığında bir “Çalışan Hakları Merkezi” kurduk. Bu merkez, 24 saat emekçilerimizin ve halkımızın emrindedir. Sorunlarınızı aktarmak veya sorular sormak için 0850 255 19 21 numaralı telefondan bize ulaşabilirsiniz. Bu numara aynı zamanda Aydınlık Gazetesi’nin kuruluş yılı olan 1921’i simgeliyor. İş yerinizde yaşadığınız hak ihlallerini bizimle paylaşın, çözümleri birlikte üretelim.

Bugün işçinin ve kamu emekçisinin en büyük derdi iş güvencesidir. Ekmek teknesinin devrilmemesi, hem işçinin hem de işletme sahibinin ortak sorunudur. Üretim çarkının dönmesi için bütün milletin ve üreticilerin çıkarları birleşiyor. Yumrukları sıkıp patronla kavga ederek değil, bu ekmek teknesi nasıl devam eder sorusuna cevap bularak ilerlemeliyiz. İşçiyi sokağa atmaya yönelik kışkırtmalar geçerli değildir; ancak işçinin ücretini baskılamak, krizin faturasını emekçiye kesmek de kabul edilemez.

Yeni ekonomi programı içerisinde yer alan kıdem tazminatı konusu, işçilerimiz için kırmızı çizgidir. Türk-İş ve diğer sendikalarımızın bu konudaki kararlı tutumunu destekliyorum. Sayın Ergün Atalay’ı ve sendikalarımızı selamlıyorum. Türkiye’nin, 1989 baharından bu yana dünyada benzeri az görülen, bilinç düzeyi yüksek, sağduyulu ve kararlı bir işçi hareketi birikimi vardır. Bu bizim için büyük bir güvencedir.

Vatan mücadelesi ile emek mücadelesi bir bütündür. Vatan Partisi olarak, iflas eden işletmelerin kamulaştırılması ve devlet-işçi ortaklığıyla üretimin sürdürülmesi gibi gerçekçi çözümler ürettik. Ekonomi kurmaylarımızla yoğun bir çalışma içerisindeyiz.

Son olarak; korkacak bir şeyimiz yok. Kriz bizden korksun! Biz çok büyük Türk milletiyiz. Türkiye buradan büyük bir kararla, Atatürk devrimi yolunda bağımsız, halkçı, kamucu ve birleşmiş Türkiye’yi kurarak çıkacaktır. Türkiye’yi dinlenenler değil, üretenler yönetecek. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.

Paylaş