Bu geçmişteki, yakın geçmişteki devrimle kurduk biz bu cumhuriyeti. Bir halkın %50-52’ye bölündüğü bir durum tasarımı; Türk milletinin mahşere çıktığı bir yön… “Ben yere atarım ve onu çiğnerim” diyorum, çiğniyorum burada. Gölgedeki bu yangın, Irak’taki bir durum… Hayır, birleşmek, birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.
Sevgili izleyiciler, merhaba. Yeni bir “Çıkış” programı ile birlikteyiz. Konuğum, Vatan Partisi Lideri Sayın Dr. Doğu Perinçek. Hoş geldiniz.
Hoş bulduk.
Bu akşam neleri konuşacağız? Afrin bağlamında Tabipler Birliği Merkez Konseyi üyelerinin adli kontrolle serbest bırakılmasını; Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bugünkü grup konuşmasından sonra bazı meslek birliklerinden, Türk Tabipleri Birliği ve Türkiye Barolar Birliği gibi kuruluşlardan “Türk” adının kaldırılacağına dair açıklamasını konuşacağız. Amerika ile Türkiye arasında var olduğu söylenen ama önümüzdeki hafta Dışişleri Bakanı ve Ulusal Güvenlik Danışmanı’nın Türkiye’ye geleceği açıklanan Menbiç pazarlığını, öncesini ve muhtemel sonrasını masaya yatıracağız.
Erdoğan üzerine yıllardır yaptığınız yorumları, son 1-2 haftada Kılıçdaroğlu’nun da katıldığı görüşme önerisine Cumhurbaşkanı’nın cevabını değerlendireceğiz. Bir de bir gazetecinin sizin 10 üzerinden kaç puan vereceğinize dair sorusuna karşılık, Erdoğan’ın Esad’a yönelik “konuşulmaz” tavrını ele alacağız. Irak ve İran Dışişleri Bakanlıklarının Türkiye ve Afrin ile ilgili açıklamalarını soracağım. Haklı ve haksız savaş üzerine eski sol çevrelerdeki tartışmalara değineceğiz. Partinizin son olağanüstü kurultayını, Cumhurbaşkanı adayınızı belirlediğiniz süreci ve CHP kurultayını konuşacağız. Parti genel merkeziniz için Ankara’da aldığınız bina ile ilgili başlattığınız mali kampanyanın durumunu, 5 milyonu tamamlayıp tamamlamadığınızı soracağım. Ayrıca Michael Rubin’in Türk ordusu ve sizinle ilgili sıklaştırdığı yazılarını konuşacağız. Sevgili izleyicilerimizden gelen soruları da geniş bir bölümde gündeme getireceğiz. Gündemimiz bu.
En yakından uzağa doğru gidelim. Yönetmenimden rica edeyim, ilk videomuzu verirlerse oradan başlayalım. Nedir o video? Beraber öğrenelim.
(Videonun ardından)
Meseleyi anladık mı?
Anladık, evet. Ne diyeceksiniz? Diyor ki: “Türk Tabipleri Birliği isminden ve barolardan Türk ismi kaldırılacak.” Bir de birden fazla baro, birden fazla Tabipler Birliği kurulacağı anlamını çıkardım ben. Bu açıklamayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Burada devlet tavrı yok, kurum tavrı yok. Bir devlet adamı bu şekilde konuşamaz. Şunun için; Türk Tabipleri Birliği, Barolar Birliği, Mühendis Odaları Birliği gibi kuruluşlar meslek kuruluşlarıdır ve kanunla kurulmuşlardır. Hatta bunların sanıyorum tamamı, “kamu yararına kuruluşlar” olarak Bakanlar Kurulu tarafından kabul edilmişlerdir. Bunlar devletin geçmişte aldığı kararlardır. O kuruluşların başına Ali, Zehra veya Fatma gelebilir ama kurumun kimliği değişmez. Çünkü onlar Türkiye’nin çok önemli meslek kuruluşlarıdır. Efendim, “şu andaki yöneticiler vatan savunmasında değil” deniliyorsa bu doğrudur; ancak Barolar Birliği için söylediği kökten yanlıştır. Barolar Birliği, Sayın Metin Feyzoğlu başkanlığında, bu vatan savunmasında Sayın Tayyip Erdoğan’dan çok daha tutarlı, çok daha kararlı mevzilerde mücadele ediyor. İstanbul Barosu da Sayın Ümit Kocasakal döneminde öyleydi. Tabip Odası’nın başına bir hastalık, bir arıza olarak bir grup geldi; bunlar HDP-PKK yakını bir grup. Onların bu yanlış tutumu, Tabipler Birliği’nin cezalandırılmasına neden olamaz.
Bir doktor, bir avukat, bir mühendis kendi meslek birliğine üye olmazsa mesleğini yapamıyor. Bunlar lonca gibi, üye olmak zorundalar ve bütün dünyada bu böyle. “Her parti kendi loncasını, kendi barosunu kurar” anlamına gelecek sözler çok yanlıştır. Onu bir daha savunabileceğini hiç zannetmiyorum, kendi partisinden ve çevresinden de buna kimse onay vermeyecektir. Devlet bunların kamu kurumu olmasını kabul etmiş ve “Türk” adının kullanılması Bakanlar Kurulu kararıyla olmuştur. Bu kararı verirken falancalar yönetiyor diye vermemiş, o kurumlara verilmiştir. O kurumların yöneticileri yanlış iş yapıyorsa onları eleştiririz; en fazla da Vatan Partisi eleştirdi. Ama meslek odalarını kamu kuruluşu olmaktan çıkartmak ya da unvanlarındaki “Türk” kelimesini kaldırmak vahim bir yanlıştır. Türk milletinin başından “Türk” adını alamazsanız, Türk Tabipleri Birliği’nin veya Türkiye Barolar Birliği’nin başından da bu unvanları alamazsınız.
Size zor bir soru: Türk Tabipleri Birliği’nin bugünkü merkez yöneticileri, birliğin başından “Türk” kelimesi çıkarılırsa üzülürler mi, sevinirler mi?
Çok sevinirler. Çok kolay bir soru. Şu andaki yöneticiler zaten “Türk” sözcüğünden hiç hoşlanmıyorlar ve nasıl bundan kurtulacaklarına bakıyorlar. Tayyip Erdoğan’a bir teşekkür mesajı yollarlar. Yürüttükleri faaliyete bakalım; Türk karşıtı, Türkiye karşıtı, Vatan Savaşı’na karşı bir faaliyet içindeler.
Daha önce “Sayın Erdoğan bu söylediklerini yapmayacak” dediniz, yanlış mı anladım?
Hayır, “Partisi bile buna karşı çıkacak” dedim. Çok çetin bir işe kalkışıyorlar; karşısında çok güçlü bir direnç bulacaklar. En başta Vatan Partisi’ni, Türk milletinin büyük çoğunluğunu ve o meslek odalarının üyelerini bulacaklardır. AKP’nin merkez mahfillerinde “Tabana dayanan barolarda ve tabip odalarında başa gelmemize imkan yok” gibi bir düşünce var, bu da yanlış bir yaklaşım.
Bakın, PKK ile birlikte Amerika’nın güdümünde cephe tutan, Türkiye’ye karşı savaşan bu tabip odaları yöneticilerini o mesleğin mensupları temizleyip götürecek. Öyle bir döneme giriyoruz. Savaş dönemlerinde vatan savaşına çamur atarsanız, o tabip odaları mensupları bunu kaldırmaz. Türk tabibi, Mehmetçiğin yarasını saran tabiptir. Türk tabibinin en önemli özelliği, savaşların içinden gelmiş olmasıdır; Refik Saydamları çıkartmıştır. Tıbbiye’nin bodrumlarında kuruldu İttihat ve Terakki; devrim yapan parti Türkiye’nin bodrumlarında kuruldu. O partinin devamı olan Atatürk’ün Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, İstiklal Savaşı’nı zafere götürdü, cumhuriyeti kurdu. O bakımdan, Tıbbiye’nin mirasına ve hürriyet geleneğine karşı bir tavır hekimlerimize yakışmaz.
68 kuşağının önderlerinden biriydiniz…
Biri değilim, önderiyim. 1968 Harekâtı’nın başından sonuna kadar Dev-Genç’in genel başkanıydım.
O dönemi hatırlıyorum, anti-emperyalizm solun karakteriydi. Emperyalizme karşı tutumda tereddüt yoktu, Kurtuluş Savaşı’na karşı tutumda tereddüt yoktu. Sonra sola ne oldu?
“Emperyalist sol” çıktı. Bunun zemini 12 Mart’taki yenilgi ve maceracılıktır. Kitlelerden kopan sol maceracı tutumlar yenilgi alınca, 1971’den sonra o maceracı kesimin yöneticilerinin bir kısmının emperyalizm tarafından kontrol altına alındığını gördük. 1980’den sonra bu bir kez daha yaşandı. Maceracılıkla teslimiyetçilik arasında her zaman bir ilişki vardır; maceracı, kendinden büyük kuvvetlere karşı başarı elde edemeyeceği bir eyleme girer, ezildiği zaman da düşmana teslim olur.
12 Mart’tan çok, 12 Eylül’ün daha etkili olduğunu düşünüyorum.
İkisi de var. 12 Mart’ta başladı, 12 Eylül’de ikinci defa üzerinden geçip ezince tahribat çok daha sert oldu. Zaten vatan savaşını reddeden teoriler de o dönemden sonra ortaya çıktı. 76-77 yıllarında, hatta 78-79’a kadar sol kesimde Birinci Dünya Savaşı’nın haklı olup olmadığı tartışıldı. Biz, Çanakkale Savaşı’nın ve Birinci Dünya Savaşı’nın bir vatan savunması olduğunu söylemiştik. Bizim dışımızdaki sol grupların hepsi, Osmanlı’nın emperyalist bir paylaşım savaşı yaptığını savunuyordu. Lenin, Stalin ve Mao’nun Türkiye yazıları üzerine bir kitap çıkarttım, orada Lenin’in 1915’te savaş üzerine yazdığı çok önemli bir makalesi vardır. “Oportunizm ve İkinci Enternasyonalin İflası” çok yaygın olarak bilinir. Ancak yeni yeni, daha yeni bir olay gerçekleşti: Ufak sol grupların birinin gazetesinde –adını da söyleyeyim, hatırları kalmasın, Evrensel’de– Afrin Savaşı’nın Amerika’ya karşı bir savaş olduğu ve Türkiye’nin verdiği mücadelenin bir vatan savaşı olduğu tezine şiddetle karşı çıkılıyor. “Burada Amerika falan yok, Amerika orayı, Afrin’i zaten bıraktı; Rusya da yol verdi, Türkler orada yanlış bir şekilde mazlum Kürt halkına karşı savaşıyorlar” diyorlar. Bunlar PKK’nın yandaşları; daha doğrusu yandaş bile değil, tamamen PKK’nın güdümündeler. İpleri PKK’nın elinde olan bir takım gruplar bunlar. Zaten PKK’nın kurduğu çatılarda yer aldılar. PKK’nın yönetimi ve hâkimiyeti bitti; hepsi bitti. İsimlerini zikretmesek çok daha iyi olur.
(Kısa bir aradan sonra)
Sevgili izleyiciler, tekrar merhaba. Programımız “Çıkış Yolu” devam ediyor. Konuğum Vatan Partisi Lideri Sayın Dr. Doğu Perinçek. Haklı savaş, haksız savaş, özellikle Afrin’deki harekât vatan savunması mı, yoksa bir mazlum gruba yönelmiş bir saldırı mı? Bahsettiğim sol grubun yayın organı, “Vatan savunması adına iktidara verilen her destek, giderek yerleşen tek adam diktatörlüğüne bir destek olmaktadır. Sessiz kalmak ise bu gidişe seyirci kalmaktır. Çünkü harekât sadece Afrin’e yapılmıyor,” diye savunma yapıyor. Artı, “Aynı tartışmayı geçmişte de yaptık,” diyor Sayın Perinçek’le ilgili olarak. Birinci Dünya Savaşı’nın emperyalistler arası bir savaş olduğunu; Osmanlı’nın da dâhil olduğu, Çanakkale dâhil hiçbir savaşın o dünya savaşında bir vatan savunması olmadığını söylüyorlar.
Evet, şimdi bunlar CHP’nin fikirleri. Yani ben şu an CHP’nin fikirleriyle mücadele ediyorum. Bu bahsettiğim sol grupların hiçbir değeri yok; bitmişlerdir. Ne bir güçleri var, ne bir örgütleri, ne de doğru dürüst bir partileri kaldı. Her şeyleri bitti. PKK’nın kontrolü altına girdiler. Fakat bu fikirler aynen Cumhuriyet Halk Partisi tarafından savunuluyor. Bizzat Kılıçdaroğlu ve diğer bütün CHP yöneticileri, “Bu savaş diktatörlük için yapılıyor, diktatörlük amacıyla kullanılıyor, bu bir saray savaşıdır,” diyorlar. Afrin Harekâtı’nın başladığı günlerde hem Kılıçdaroğlu hem diğer parti yöneticileri açıkça, “Siz kendi çocuklarınızı cepheye gönderin,” şeklinde açıklamalarda bulundular. Tabii bu bir vatana hıyanet çizgisidir, bunu söyleyeyim. Bunun sosyalizmle, solculukla hiçbir ilgisi yok.
Bakın, 20. yüzyıla bakalım; bütün devrimler vatan savaşlarında oldu. Sovyet Devrimi dahil; Çin Devrimi, Türk Devrimi, Hindistanlıların Kurtuluş Savaşı, Doğu Avrupa’da İkinci Dünya Savaşı’nda Hitler’e karşı devrimler, arkasından Kore, Vietnam, Laos, Kamboçya, Küba, Afrika’daki Kurtuluş Savaşları, Cezayir ve Latin Amerika’daki kurtuluş savaşları… 20. yüzyılda ne kadar devrim varsa hepsi istisnasız vatan savaşları içindeydi. Onun için bu karşıt fikirler, vatan savaşını reddettiği için devrim düşmanı ve devrim yıkıcısı fikirlerdir. Bu yüzden Türkiye’de karşı devrimci bir konuma düşmüşlerdir.
Birinci Dünya Savaşı vatan savaşı değilmiş diyorlar. Peki, Galiçya’da, Çanakkale’de, Yemen’de, Kafkaslar’da biz ne için savaşıyorduk? Yedi düvele, yedi emperyalist devlete karşı Türkiye, Birinci Dünya Savaşı’nda aslanlar gibi vatan savaşı verdi. O savaş sekiz yıl sürdü; 1922’de, 30 Ağustos’ta bitti. Eğer biz Çanakkale’de savaşmasaydık, 30 Ağustos 1922’de düşmanı denize dökemezdik. Çünkü İstanbul düşecekti. İstanbul düştükten sonra tarih bambaşka yazılırdı. İstanbul düşünce Çarlık da ayakta kalırdı. Enternasyonal açıdan da eğer biz Birinci Dünya Savaşı’nda Türkiye’nin bir vatan savaşı yaptığını görmez ve desteklemezsek; İstanbul düşer, İstanbul düşünce Rusya’da Çarlık ayakta kalır. Rusya’da Çarlık ayakta kalınca Lenin’in devrimi yapılmamış olur. Lenin’in devrimi yapılmayınca Anadolu’da bir Mustafa Kemal harekâtı da olmaz. Yani Rusya’nın devrimi de, Türkiye’nin devrimi de, Çin’in devrimi de; bunların hepsi bu devrimlerin yarattığı iklimin ve dünya coğrafyasındaki Asya, Afrika ve Latin Amerika devrimlerinin sonucudur.
Yönetmenim, Lenin’in dünya savaşıyla ilgili sözlerine gelince bana bildirirseniz sevinirim. Türk devrimcisinin kendi vatan savaşını Lenin’den öğrenmeye ihtiyacı olması aslında utanılacak bir şeydir. Ancak 1915 yılında, savaşın başında Lenin’in yaptığı o önemli analizi (“İkinci Enternasyonalin Çöküşü”) hatırlatmak gerekir. Lenin o zamanlar henüz devrimi yapmamış, Bolşevik Partisi’nin önderiydi ve iki emperyalist kampa da karşıydı. Hem Rusya tarafına hem de Almanya-Avusturya İmparatorluğu tarafına karşıydı. Ama bu emperyalist savaşın içinde, vatanlarını savunan Türkiye, İran, Arnavutluk ve Çin’in haklı bir savaş verdiğini, emperyalizme karşı savaştıklarını savunuyordu.
İşte Lenin’in “Emperyalizm ve İkinci Enternasyonalin Çöküşü” adlı o meşhur makalesinden, eserlerinin 21. cildinin 430-431. sayfalarından bir alıntı: “Sosyalistler ana vatan savunmasını yalnız bu anlamda kabul ettiler; yani kendi orta çağdan kurtuluşları ve emperyalizme karşı mücadele anlamında. Bu kavram örneğin Rusya veya Britanya’ya karşı İran veya Çin’in savunmasında; Almanya veya Rusya’ya karşı Türkiye’nin savunmasında; Avusturya ve İtalya’ya karşı Arnavutluk’un savunmasında olduğu gibi bugün de bu anlamda kabul edilmelidir.”
Olay bu. Afrin’de Türkiye Amerika ile savaşıyor. Bunu bütün dünya böyle görüyor; Rusya, Çin, İran, Irak, Suriye herkes böyle görüyor. Afrin’deki savaş Amerika’ya karşı değilmiş diyenler, ancak ipleri Amerika’nın elinde olanlardır. Bunlar emperyalizmin sahte solcularıdır. Acı olan, bu görüşlerin Cumhuriyet Halk Partisi yönetimi tarafından savunulmasıdır. Ben o yüzden bunlara kıymet vermiyorum ama Atatürk’ün partisinin bugün yönetiminde olanların, “Bu bir saray savaşıdır, diktatörlük için savaşıyoruz, bu savaşta otlar eziliyor, doğa tahrip oluyor” demesi kabul edilemez.
Türkiye Tabip Odası Merkez Konseyi’nin bildirisini Kılıçdaroğlu çıktı, TBMM çatısı altında tekrar okudu. Birinci Meclis’te, 1914-1922 ortamında herhangi bir oda veya kuruluş çıkıp da “Bu savaş yıkım getiriyor” şeklinde bir propaganda yapabilir miydi? Bunu yapanı o gün konuştururlar mıydı? Bu durumun demokrasiyle bir ilgisi yok; bu tamamen emperyalizmin hâkimiyetini davet eden bir çabadır.
Savaş bağımsızlık getirir, hürriyet getirir, başı dik yaşamak getirir. Her çatışma fiziksel ve sosyal sorunlar yaratabilir ama savaşa karşı tutum “Savaş tahribat yapıyor, mahvoluyoruz” demek değildir. Nazım Hikmetler, Enver Gökçeler savaşa nasıl bakıyordu? “Bir mermi de benden aslanım” diyen bir anlayış vardı. Savaşa, istiklal getiren, bütünlük getiren ve düşmandan kurtaran büyük bir eylem olarak bakıyorlardı. Savaşla baş etmenin yolu barış dilenmek değil, savaşmaktır. Emperyalistler saldırıyorsa tek bir cevap vardır; o savaşa vatan savaşıyla cevap vermek. Türk Tabipler Birliği, Amerika’nın güdümünde PKK’yı kurtarma işine kendini teslim etmiştir. Türkiye’deki hekimlerimizi bu konuda duyarlı olmaya ve aktif mücadeleye davet ediyorum. Unutulmasın ki, 6 Mayıs 1920 tarihli Heyet-i İcraiye kararında; savaşa “hayır” diyen her türlü bildiri ve basılı yayının dağıtılması yasaklanmış, bunu yapanlar Hıyanet-i Vataniye Kanunu’na göre sorumlu tutulmuştur. Savaş böyle yürütülür. Onu da bakın, hemen arkadaşlarımız çıkarttılar. Demin söylediğim gibi, 6 Mayıs tarihli Heyet-i İcraiye kararı… 11. maddesinde… Bir dakika bakayım. 9. madde mi acaba? Öbür sayfaya geçelim. 13. madde olabilir. 180. Bir sayfa sonrasında… Öbür sayfa hazırsa arkadaşlar onu rica edelim. 180. Evet, pardon. “Posta ve telgraf, haber, matbuat derhal iade alınacaktır. Gelen evrakı ve matbuatı kabul eden veya iade etmeyen memurlar, Hıyanet-i Vataniye icabınca itham edileceklerdir.” Suçlanacaklardır, evet. Yani gelen yazıları ve basılı eserleri kabul eden veya iade etmeyen, geri yollamayan memurlar vatana ihanet suçundan suçlanacaklardır diye orada belirtiliyor. Altında da imzalar; bakın Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal, Müdafaa-i Milliye Vekili Fevzi… Öyle gidiyor.
Şimdi bunu savunanların tezi şu: Diyorlar ki “Amerika ile biz karşılıklı tek mermi atmış değiliz. Niye Türk-Amerikan savaşı olsun?” Amerika’nın kontrolünde benim kara gücüm diyor Amerika. Amerika ile nasıl mermi atmıyoruz? Obama ne dedi? “Bunlar” dedi, “benim kara kuvvetimdir” dedi. Yani hava kuvveti, deniz kuvveti, kara kuvveti var ya; diyor ki “Bu PKK benim kara kuvvetimdir.” Vietnam’da, şurada, burada ABD’nin hangi kuvvetleriyle savaştık? Yani Vietnam halkı neydi? ABD’nin kara kuvveti olan Güney Vietnamlı ABD işbirlikçisi kuvvetlerle savaşıyordu. Veya Kore’de… ABD işbirlikçisi Korelilerle savaşıyordu.
Bizim Kurtuluş Savaşımızda? Bizim Kurtuluş Savaşımızda İngilizlerin üzerimize sürdüğü; ta Kızılcahamam’dan başlayalım, Kızılcahamam, Akyazı, Hendek, Düzce, Biga, Konya, Yozgat… Bütün buralarda biz padişahın altınlarıyla, İngiliz altınlarıyla Mustafa Kemal’in üzerine sürülen, bu Anadolu’da doğmuş unsurla savaştık. İç savaştı yani. İç savaşta, dış savaşta, kurtuluş savaşında… İngilizlerle savaşmadık mı? İngilizlerle savaştık. Dünya Harbi’nde savaştık. Ama o da Kurtuluş Savaşı’ydı. Bakın Birinci Dünya Harbi, İttihat Terakki tarafından Kurtuluş Savaşı diye adlandırıldı. Ve şu çok yanlış: Bir Birinci Dünya Harbi var, bir de ondan sonra 19-20… İkinci aşaması diyelim, 1919’da bizim İstiklal Savaşı’nın başlatılması… Yani o tür tarihler yazılması vahim bir hatadır. Doğru değil. Ne Atatürk o görüşteydi ne İsmet Paşa o görüşteydi.
Bizim savaşımız 1914 sonbaharında başladı. Rusya’yla, İngiltere’yle, Fransa’yla, Yedi Düvel’le savaşa başladık. 1918, 31 Ekim’de Mondros Mütarekesi oldu. Ondan hemen 44 gün sonra, 14 Aralık günü Hatay’da Dörtyol’da Mehmet Çavuş’un Fransızlara attığı ilk kurşunla savaş tekrar devam etmeye başladı. Yani arada bir 45 günlük, aşağı yukarı 45 günlük bir mola dönemi var. Bütün savaşlarda oturulur, molalar olur. Ama Lozan’da kimle karşı karşıya oturduk? İngiltere’yle, Fransa’yla. Onlarla savaştığımız için. İsmet Paşa da şunu hep söylemiştir, Atatürk de; bu savaş, İstiklal Savaşımız, Birinci Dünya Savaşı’nın devamıdır. Onun hesabını tamamladık. Birinci aşamada diyelim bir mütareke yaptık, Mondros Mütarekesi. Ama o 45 gün sürdü, arkasından tekrar savaş başladı.
Bir Türk-Amerikan pazarlığı mı var gizlice? Ben öyle bir şey görmüyorum. Onu isteyenler var. Pazarlık olmasında da bir yanlış yok, onu da söyleyeyim. O zaman niye mümkün görmüyorum? Görmüyorum. Açıklandı bu konuda. Mesela Amerikan Savunma Bakanlığı’nın açıklaması var. Ne diyor? 2 Şubat’ta. Bizim önceki programımızdan sonra. Yoksa ben gündeme getirirdim. Diyor ki Pentagon basın ofisinde, gazetecilerle sohbette; “Membiç hakkında kamuoyu önünde konuşmak, ülkelerin anlaşılır pozisyonları nedeniyle durumu iç kamuoyları nezdinde zorlu hale getirebilir. Mesele, çatışan çıkarları nasıl dengeleyebileceğimiz ile ilgili. Size sadece şunu söyleyebilirim; bu, müttefikimiz Türkiye ile aktif içinde görüştüğümüz bir konu.”
Evet, artı bugün açıklandı; önümüzdeki hafta Amerikan Dışişleri Bakanı Rex Tillerson ve Ulusal Güvenlik Danışmanı —bir anlamda başkanın güvenlikle ilgili bir numaralı ismidir, belli anlamda Savunma Bakanı’ndan bile öncedir— o ikisi hep birlikte Türkiye’ye geliyorlar. Hoş geliyorlar. Pazarlıkla ne ilgisi var? Pazarlık değil yani. Hep böyle bir pazarlık lafı geçiyor. Çünkü pazarlık lafında ne var? Bir teslimiyet var, vazgeçmek var vesaire. Yani o pazarlığı isteyenler böyle “pazarlık, pazarlık” diye geliyor. Ben pazarlık, müzakere anlamında söylemiştim. Müzakere, tamam. Ama pazarlık sözü buralarda şunu getiriyor: Sanki Türkiye, o Suriye’nin kuzeyindeki terörü temizlemekten vazgeçiyor. Bunun karşılığında işte bir de anlaşmalar olacak falan.
Şimdi bir kere görüşmeler, müzakereler olmayan tek bir savaş dünyada yoktur. O savaşın her aşamasında, bizim İstiklal Savaşımızda da İngilizlerle, Fransızlarla, ondan sonra İtalyanlarla sürekli görüşmeler olmuştur. Mesela Fransızlarla ne oldu? Ankara Muahedesi’yle, anlaşmasıyla 21 Ekim 1921’de… Sakarya’dan sonra oluyor değil mi? Eylül’de olmuştu. Eylül’de Sakarya, Ekim’de Ankara Anlaşması oldu. İngilizlerle sürekli, mesela Londra konferanslarını topladılar. Yani bu görüşmeler olur. Vatan Partisi de bugün hükümette olsa Amerika ile görüşmeler olur. Yani o görüşmeler nedir? Siz kendi şeyinizi, savaş sonuçlarıyla ilgili kararınızı karşı tarafa dayatırsınız. O da size bir şeyler dayatır. En sonunda siz silah zoruyla sonuca ulaşırsınız. Şimdi Türkiye bir silahlı mücadele aşamasına girdi. Burada nedir? Suriye’nin kuzeyindeki bütün terör örgütleri temizlenmeli. Hedefi böyle koyduk. Eğer Tayyip Erdoğan yönetimi bu hedeften vazgeçerse karşısında bütün Türk milletini, en başta da Vatan Partisi’ni bulur. Onun için bütün bu görüşmeleri hemen “pazarlık oluyor, bilmem ne veriyorlar” falan gibi yorumlamak doğru değil. Ondan sonra bu görüşmenin olması doğaldır. Vatan Partisi de iktidarda olsa bu görüşmeleri yapacaktır. Tartışmalardan sonra ne olacak? Eğer hakikaten Türkiye milli hedeflerinden vazgeçer, bu işi yarım bırakırsa, onun ceremesini Tayyip Erdoğan’lar çeker.
(Ara)
Sevgili izleyiciler, “Çıkış Yolu” devam ediyor. Konuğum Vatan Partisi lideri Sayın Dr. Perinçek. Kaldığımız yer, Türkiye ile Amerika arasındaki pazarlık ya da müzakere; ben kelimeye takılmıyorum, muhteva önemli. Belli ki Amerika, Türkiye’yi ikna etmek için geliyor. Neyi ikna ediyor? Gündemin adı da Membiç. Afrin’i bırakmış gözüküyor Amerika. “Türkiye, Membiç’ten çık” diyor öncelikle. Hemen hemen bütün Türkiye hükümetinden, Cumhurbaşkanı dahil üyelerin tamamı; Adalet Bakanı, Savunma Bakanı, Hükümet Sözcüsü, Dışişleri Bakanı döne dolaşa “Membiç’ten çık” diyor. Ayrıca da işte Fırat’ın doğusundaki bütün hat temizlenecek diyorlar. Ama birinci adımın, Afrin’den sonraki ilk adımın Membiç olduğu belli oldu. Buradan ne beklemek lazım bu görüşmelerden? Taviz vermek durumunda olan kim? Efendim Amerika buradan gidecek. Taviz vermek durumunda olan Amerika. Türk Silahlı Kuvvetleri kararlı bir şekilde gidiyor ve Amerika Birleşik Devletleri’nin bize bu bölgede direnme kabiliyeti yok. Hele Türkiye, Suriye ile iş birliği yaptığı zaman ki yapmak zorunda. Oraya geleceğim. Yapmak zorunda. Daha hızlı, daha büyük sonuç almak için ve aynı zamanda en az kayıpla zafere ulaşmak için bizim Suriye ile iş birliği yapmamız şart. Hele o durumda Amerika’nın yapabileceği hiçbir şey yok. Sonuç itibariyle Amerika buradan pılısını pırtısını toplayıp gidecek. Onun için verilecek bir taviz yok Amerika’ya.
Belki şunlar konuşuluyor olabilir: “Bu PKK’lıları ben silahlandırdım falan filan. Bunlar benim çocuklarım. Bunları öldürmeyin. Tamam, buralardan terörü temizleyin ama bunları silahsızlandıralım, alıp başka yerlere taşıyalım” falan gibi konular konuşuluyor olabilir. Türkiye, sınırından biraz çekilsinler ama aşağıda silahlı olarak kalsınlara Türkiye’nin razı olması mümkün mü? Mümkün değil. Aşağıda silahlı olarak kalsın olur mu? Yani silahlı olarak kaldığı sürece aşağısının, yukarısının bir farkı yok ki. Yani onlar silahları atacaklar. Zaten şu anda PKK ve HDP silah bıraktılar. Bakın, PKK’da da bunu epeydir söylüyoruz, HDP’de de bugün “silahları bırakmak, kardeş kanı dökmeye son vermek” bu tartışılıyor. Hükümet bunun farkında mı? AKP hükümeti biliyor. Biz en azından durduk, bir de Aydınlık Gazetesi’ni okuyorlar. Biliyorlar. Ve buna bildiğini gösteren açıklamaları Sayın Binali Yıldırım’dan da duyduk. O ne dedi? “Bunlar teslim olsunlar, gelsinler, silahlarını bıraksınlar ve teslim olsunlar” diye çağrılar yaptı. O bildiği için yapıyor bu çağrıları. Ve bu çağrılar doğru.
Ben şeye geçmeden evvel, Suriye ile görüşme, iş birliği yapmak konusu sizin savaşın başından beri, ama özellikle 2013’ten itibaren daha yakıcı bir şekilde gündeme getirdiğiniz konuyu bu ara ana muhalefet partisiyle hükümet daha sık tartışmaya başladı. Ona geçeceğiz ama isterseniz bu savaş, haklı savaş konusunda biraz konuştuk, bir saate yakın konuştuk. Okuyucularımıza kitap meselesini gündeme getirdik. Okumak lazım. O kadar mutlu oldum ki… Sayın Altay Cengizer… Yani bizim büyükelçimiz UNESCO’da, değerli genç büyükelçilerimizden. Hâlâ UNESCO’da Türkiye’yi temsil ediyor. “Osmanlı’nın Son Savaşı” adı altında 740 sayfalık bir kitabını, 4-5 gün önce sabaha kadar okudum, o kadar sevindim, o kadar mutlu oldum ki. Yani şunun için mutlu oldum; hakikaten Türkiye’de çok değerli bilim adamları var. Yani büyükelçi ama bir büyükelçinin kitabında bir bilim adamıyla tanıştım. Sayın Altay Cengizer, akademik disiplini almış o zaman. Tamamen bilimsel yöntemlerle ve özellikle Batı kaynaklarını çok iyi taramış.
Ve aynı zamanlarda yazmışız biz bu kitapları. Benim de 2015 “Birinci Dünya Savaşı ve Türk Devrimi” kitabım tamamen bu konu. Ben biraz daha böyle Kemalist devrimin bir başlangıcı olarak alıyorum ama Sayın Altay Cengizer de “Osmanlı’nın Son Savaşı”nı tam yerli yerine oturtmuş. Yani benim “Birinci Dünya Savaşı ve Türk Devrimi” kitabıyla bu “Osmanlı’nın Son Savaşı” kitabı hemen hemen aynı. Öbür kitap çok eski tarihli. Oradakinin… O Denis Talimian’ın Türkiye yazıları. Onun 1977’de ilk basımı yapılmıştı. Geliştirdiniz, geliştirilmiş 4. basım. Her yayında yeni bulduklarımı ekliyorum. Ama Altay Cengizer’in kitabından söz etmek istiyorum. Özellikle Batı kaynaklarını çok iyi incelemiş ve tezlerini çok sağlam temeller üzerine, kanıtlara oturtmuş. Temel tezi bizimkiyle aynı. Bizim Türk devrimimiz Birinci Dünya Savaşı’nın devamıdır.
Birinci Dünya Savaşı… Son savaş dediği Kurtuluş Savaşı mı yoksa? Yok, son savaş dediği tabii onu da kapsıyor sonuç itibariyle ama esas Birinci Dünya Savaşı. Birinci Dünya Savaşı bir, haklıdır. İki, biz bu savaşa girmeye mecburduk. Yani “efendim savaş dışında kalabilirdik” falan filan gibi o ayağı yere basmayan görüşleri çok güzel çürütmüş. Ben daha çok bizim kaynaklarımızı kullanmıştım, Sayın Cengizer de uluslararası kaynakları da geniş ölçüde kullanmış ve Almanlarla beraber savaşmaya mecburduk. Onları da… İlginç bir soru geldi: Türkiye’nin, Osmanlı’nın paylaşılmasıyla ilgili İngiltere ile Çarlık Rusyası, Fransa arasındaki anlaşmanın metinleri yayınlandı mı? Hepsi var. Yani bütün o… Sykes-Picot-Sazonov anlaşması falan, onların tamamı… Tam metin olarak değil ama tamamının hikâyesi benim “Kemalist Devrim 4: Kurtuluş Savaşı’nda Kürt Sorunu” kitabımın başlangıcında var. Şimdi bir öneride bulunayım size. Hikmet Bayur’un “Türk İnkılabı Tarihi” değil mi adı onun? Yani 12 ciltlik bir kitaptır. Hikmet Bayur’un o Türk İnkılabı tarihinde de o anlaşmalar uzun uzun anlatılır. Anlatılır.
Peki, bunları ayrıca bir tek kitap yapmak? Olabilir tabii, Kaynak Yayınları’na yakışır. Yapabilir tabii. Yani 1914 savaş öncesinde sürekli şeyler var. İngiltere, Fransa, Çarlık Rusyası sık sık toplanıp Türkiye’yi nasıl paylaşacaklarını konuşuyorlar. Çünkü Türkiye İngiltere’ye başvuruyor, beraber olalım diyor ama kapı duvar. Önce Rusya’ya gidiyor, Sazonov’la görüşüyor Talat Paşa; Fransa’ya, Cemal Paşa’ya olanı… İngiltere’ye gidiyorlar, hep diyorlar ki “Biz İtilaf Devletleri’yle, Anlaşma Devletleri’yle beraber olmak istiyoruz.” Yönetimi sürekli müracaatta bulunuyor. Hatta biliyorsunuz İngilizlere gemi ısmarlanmıştı, o gemileri de vermediler, savaş gemilerini. Onlar çok ilginçtir. Neredeyse alay ediyorlar bizim liderlerimizle. Talat Paşa, Cemal Paşa… Bizzat Talat Paşa Sazonov’la Moskova’da buluşuyor. “Biz sizinle beraber olmayız ki, sizin toprakları paylaşıyoruz.” Yüzlerine mi söylüyorlar? Evet, evet.
Talat Paşa’nın hatıraları oraları kapsamıyor diye hatırlıyorum ama bu söylediğim, yani onların “Biz sizi zaten paylaşmak için bu savaşı yapacağız” sözleri çok kaynak tarafından doğrulanıyor. Zaten sonuna kadar böyle bir çaba var. Hani bir kere şu Sayın Altay Cengizer… Gerçek bir bilim adamı, gerçek bir vatansever ve kitabının şu özelliği de var: Edebi bir dille yazılmış. Yani coşkulu bir insan. Tanımadım kendisini ama çok tanımak isterim. Son derece edebi bir dille, Türk edebiyatı çok iyi değerlendirilmiş ve dili böyle son derece akıcı, coşkulu ve vatansever bir dil. Tarih biliyor, tarih çok iyi biliyor. Bakış açısı son derece düzgün ve Türkiye’nin Almanlarla beraber girme mecburiyetini de çok çok iyi anlatmış. Ve içinde hakikaten şu var; “Dünya Savaşı’nın kucağında doğdu Cumhuriyet” diyoruz. Evet, Dünya Savaşı’nın kucağında doğdu ve oradan Cumhuriyet’e evrildi tezini çok güzel işliyor. Ve tabii bu savaş aslında bir anlamda mağlubiyetle sonuçlanmadı. Yani savaşın devamında Türkiye’nin 30 Ağustos Zaferi sonuçlandı. Ben kitabın sonuna şöyle bir şey yazdım: “Birinci Dünya Savaşı’na girmeseydik 30 Ağustos 1922’ye ulaşamayacaktık.” Yani o kitabın özeti bu. Birinci Dünya Savaşı’na girmeye mecburduk. Girmeseydik İstanbul düşecekti. İstanbul düşünce Rus devrimi de, Lenin’in devrimi de olmayacaktı. Çünkü Çarlık gelecek, İstanbul’u alacak, boğazları açacak. O da olmayacaktı, erken bitecekti savaş. Almanya da çok erken mağlup olacaktı. Bunun sonucunda Sovyet devrimi olmuyor, bizim Kurtuluş Savaşı’nın sonunda zafer yok. Artık Türkiye’nin de Rusya’nın da devrimleri ertelenecekti. Yani daha sonra ne zaman olur falan, o bambaşka bir senaryo. Onun için savaşa girişimizi de tabii incelemiş Sayın Altay Cengizer. Ben de farklı olarak bizim askeri kaynaklara baktım. Savaşa giriş süreciyle ilgili askeri tarih dergilerinde; rahmetli Tuğgeneral Cemal Akbay’ın –ki kendisi arkadaşım Tanju Akbay ve Çetin Akbay’ın babasıdır– bir incelemesi vardır. Silahlı Kuvvetler Tarihi kitabında, savaşa giriş sırasındaki tüm telgrafları ve yazışmaları yayınlamıştır. Onları incelediğimiz zaman; savaşın Almanya’nın itmesiyle veya yönlendirmesiyle değil, tamamen askeri bir bakış açısıyla alındığı görülür.
Bunu Soner Polat, İlker Güven, Ahmet Yavuz komutanlarımızla konuştuk. Buradan hepsine selamlarımızı iletiyoruz. Şu çok nettir: Türkiye’ye Rusya saldıracaktı ve Türkiye, çok doğru bir kararla ilk vuruşu yaptı. Eskiden Atatürk’ün “savaşa daha geç girebilirdik” veya “bekleseydik” şeklinde bir görüşü olduğu söylenirdi; ben bu görüşe katılmıyorum. Doğru olan şuydu: Madem bana saldıracaklar, hiç olmazsa ilk vuruşu yapayım da karşı taraf zayıflasın. Nitekim Rusların bir amfibi harekat hazırlığı vardı; hem Kandıra hem de İstanbul yönünden çıkacaklardı. Osmanlı, İstanbul’u savunmak için çok önemli bir gücünü oraya bağlamıştı, çünkü İstanbul düştüğü an Türkiye düşüyordu. İlk vuruş sayesinde Rusya’nın bazı harp ve tedarik gemileri batırıldı. O dönemde Yavuz ve Midilli adlarını alan zırhlılar, savaş kabiliyeti çok yüksek gemilerdi ve çok başarılı harekatlar yaptılar. Komutalarında Alman subaylar vardı, hatıraları da mevcuttur. Ancak yazışmalardan anlıyoruz ki savaşı yöneten Enver Paşa ve diğer komutanlar çok doğru bir değerlendirme yapmıştı. O harekatı yapmasaydık İstanbul düşerdi; İstanbul düşseydi Çanakkale savunulamazdı. İlker Güven komutanımızın da analiz ettiği gibi, o ilk vuruş sayesinde İstanbul’u koruyacak kuvvetleri Çanakkale cephesine kaydırabildik.
Birinci Dünya Savaşı ve Türk Devrimi üzerine incelemeler yapıyorum. Altay Cengizler’in çalışmaları, Zafer Toprak’ın, Sina Akşin’in, Mustafa Aksakal’ın kitapları bu dönem için çok önemlidir. Bir önerim var: Cengizler’in kitabındaki birincil kaynaklardan beş-on tanesi seçilerek Avrupa dillerine tercüme edilebilir; bu, literatüre çok olumlu bir hizmet olur. Koskoca bir Birinci Dünya Savaşı geçirdik ama bu konuda yayınlanan kitap sayısı oldukça az. Oysa savaşın önemli taraflarından biriydik, büyük yük omuzladık. 1914-1918 arasındaki başarıların emsali yoktur; Yemen’den Galiçya’ya, Kafkaslardan Çanakkale’ye kadar binlerce kilometrelik alanda, imkansızlıklar içinde direnen bir Türkiye vardı. 1917’den sonra Sovyet Devrimi sayesinde Türkiye sırtını Kafkaslara dayayabildi; İngiltere’nin bölgede kurduğu kukla yapılar temizlendi ve kuzeyde düşman kalmadı. Bugün Rusya ile olan ilişkilerimiz de bu bağlamda değerlidir.
Birinci Dünya Savaşı ile bugün arasında paralellik kuranlar haklıdır. Örneğin Afrin Operasyonu; eğer yapmasaydınız Amerika orada bir ikinci İsrail devletçiği kuracak, Barzani ile birleştirecek ve Doğu Akdeniz’e açılacaktı. Bu da Türkiye üzerindeki tehdidi ağırlaştıracaktı.
İlber Ortaylı benim dostumdur, değerli bir bilim insanıdır ancak Birinci Dünya Savaşı üzerinde yeterince çalışmadığını görüyorum. Eskiden “tarafsız kalabilirdik” gibi fizik ötesi ve yanlış görüşleri vardı. Oysa savaş Osmanlı’yı paylaşmak için yapılıyordu; Lenin’den Mustafa Kemal’e kadar herkesin ortaklaştığı görüş budur. Osmanlı’nın savaş dışı kalma şansı yoktu. Atatürk’ün dört ayrı belgesinde, savaşa girmeye ve bunu Almanya ile yapmaya mecbur olduğumuz açıkça ifade edilmiştir. Alman ittifakı olmasa ne boğazdaki tabyalar kurulabilirdi ne de İngiliz saldırısı göğüslenebilirdi. İlber Hoca bir yerde “fikrimi değiştirdim, haklısınız” demişti ancak yeni kitabında “erken girdik, geç girebilirdik” gibi yine hatalı bir yaklaşım sergilediğini duydum. Enver Paşa’ya yönelik “maceracı” ya da “turancı” yakıştırmaları da çok yanlıştır; hepsi çok ciddi hesap kitap yapılmış, doğru stratejik kararlardır.
Son olarak; Mehmetçiğin sınır ötesindeki operasyonlarını eleştirenlerin söylemleri, Amerikan psikolojik harekatının bir parçasıdır. İç cephedeki savaş da en az cephedeki savaş kadar önemlidir. Mehmetçik’in moralini bozan ifadeler kullanılıyor. Meral Akşener, “Efendim, dantelli annelerinin beyaz örtüleriyle diyor. Dantelli örtülerle gelmişler, o tosuncukları sen savaşa yolasana.” diyor. Veya dün, Vatan Partili olmayan bazı arkadaşlar da aynı tweetleri atmışlar: “AKP’nin falanca liderlerinin çocukları çürük raporu almış, bunlar savaştan kaçıyorlar.”
Bunlar ne demek? Mehmetçik’e, “Bak, seni yöneten AKP’liler savaştan kaçıyor,” demek, Mehmetçik üzerinde nasıl bir etki yaratır? Mehmetçik’e “Aslanlar gibi savaş, başarıya ulaş” demiyorlar. Çok açık söylüyorum ve buradan bütün milletime sesleniyorum: Özellikle beni CHP’nin ve İYİ Parti’nin tabanındaki bütün insanlar izlesinler. CHP’de ve İYİ Parti’de Türkiye’nin bu savaştan zaferle çıkmasını istemeyenler var. Bunu çok açık söylüyorum. Bütün faaliyetleri savaş cephesinde zaaflar yaratmaya, Mehmetçik’in moralini bozmaya ve iç cepheyi yıkmaya yönelik. O tabip odalarının bildirisini okumak, “İşte tosuncuklar gitsin” demek nedir? Mehmetçik’e karşı bundan daha karanlık ve kirli bir propaganda yapılabilir mi? Savaşan Mehmetçik bunları dinlediği, okuduğu zaman –çünkü cepheye her şey gidiyor, telefonlarından bütün beyanatları izliyorlar, bize mesajlar yolluyorlar– morali bozulmuyor mu?
“Zengin çocukları savaşmıyor, gariban çocukları savaşacak” diyorlar. Öyle diyor Kılıçdaroğlu. Tabii ki savaşacak; tabii ki fakirlerin, emekçilerin çocukları savaşacak. Her zaman savaşlarda köylüler, işçiler, garibanlar savaşmıştır. “Zengin çocukları savaşmıyor” demek, “Seninle savaşmanın bir anlamı yok” anlamına mı gelir? Bu şekilde konuşulur mu? Herkes 20 yaşında asker oluyor değil mi Türkiye’de? “Zengin çocuğu asker olmaz” diye bir şey yok. Bedelli askerlik var; eleştir, “Bedelli askerlik yanlıştır” de ama askerin içine nifak sokma. “Askerin içinde yalnız gariban çocuklar var” diyerek Türk milletinin tamamının 20 yaşına gelince askerlik yaptığı gerçeğini göz ardı edemezsin. Sayın Meral Akşener, bedelli askerlik konusunda daha bundan 10 gün önce vaatlerde bulundu; hem bedelli askerlik vaat edip hem de “zengin çocukları savaşmıyor” türünden laflar etmek bozgunculuktur.
Bakın, Milliyetçi Hareket Partisi öyle yapmıyor. Bizim herkesi karalamak gibi bir düşüncemiz yok; doğru yapana “doğru yapıyor” diyor, bozgunculuk yapana da “bozgunculuk yapıyor” diyoruz.
Sorum şu: Esad’la görüşme meselesi, Suriye’yle iş birliği yapma meselesi. CHP lideri Kılıçdaroğlu, Türkiye’nin Afrin Harekâtı’ndan sonra 3-4 yıldır hiç ağzına almadığı bir konuyu gündeme getirdi. “Türkiye, Şam’la oturup müzakere etmeli, bir araya gelmeli” dedi. Son açıklamasında ise daha ileri giderek net şeyler söyledi. Sayın Erdoğan da buna karşı cevap verdi. Önce isterseniz Sayın Kılıçdaroğlu’nun videosunu bir izleyelim, ardından Sayın Erdoğan’ın cevabını ve bir gazetecinin sorduğu puanlama sorusunu görelim.
(Video izlenir)
Bakın, “Suriye’de söz sahibi olmak” ne demek? Suriye’de gerçek anlamda bir aktör olmak istiyorsan Esad’la temasa geçmelisin. Çünkü Suriye’nin toprak bütünlüğünü biz de savunuyoruz, onlar da savunuyorlar. Suriye’nin sahibi belli, yönetimi belli. İleride önünde diz çökmeden bugünden arkadaşlarını görevlendir, gitsinler temasa geçsinler. “Biz Suriye’nin toprak bütünlüğünün yanındayız, terör örgütlerini beraber temizleyelim” deyin. Bu hem bizim hem Suriye’nin çıkarınadır.
Şimdi, “Suriye’de söz sahibi olmak” fikri yanlıştır. Suriye’de söz sahibi tek bir yer vardır: Suriye devleti ve milleti. Türkiye, Suriye’de söz sahibi olmak için savaşa girmez; toprak bütünlüğü ve terör örgütlerinin temizlenmesi üzerine hareket eder. “Suriye’de söz sahibi olalım” derseniz Esad’la beraber olamazsınız. Bu fikir Amerika’nın federasyon planına hizmet eder.
Ayrıca Sayın Kılıçdaroğlu’nun “İleride önünde diz çökmeden bugünden yap” ifadesini de doğru bulmuyorum. Bir siyaset adamı Cumhurbaşkanı’na “Esad’ın önünde diz çökeceksin” diyemez. Bu, Türkiye’nin başarısızlığa uğramasını temenni etmekten başka bir şey değildir.
Esad’la görüşme fikri ise artık Türkiye’de kesin üstünlük sağlamış bir fikirdir. Tayyip Erdoğan buna inatçılığı veya saplantıları yüzünden direniyor olabilir. Devlet aklı olan bir insan bugün Esad’la görüşmekten kaçınmaz. Şimdi Erdoğan’ın o konudaki cevabını dinleyelim.
(Video izlenir)
Verdiği cevaba bakın: “Suriye’nin terörist başı, başındaki kişiyle bize görüşme tavsiye ediyor.” Bu ne menem bir iştir? Bir milyon insanın ölümüne neden olmuş bir kişiyle bizi bir araya getirme gafletinde bulunacak bir adam… Siyasete nezaket getirme kampanyası başlattık biz Vatan Partisi olarak. Bir Cumhurbaşkanı “yahu”, “be” diyemez; bir muhalefet liderine “gaflet”, “cehalet” diyerek hakaret edemez. Bu, Cumhurbaşkanı’na yakışmaz.
İkincisi, Erdoğan’ın bu konuşmasında devlet aklı bulamıyoruz. Askerlerimiz sahada Suriye ordusuyla zaten iş birliği yapıyor. Suriye devletiyle iş birliği yapmadan bu savaştan en kesin ve en az maliyetli sonucu alamazsınız. Bu yüzden “Ya Suriye’ye elini uzat ya da istifa et” dedim. Türkiye bu Suriye düşmanlığını daha fazla taşıyamaz.
(Gazetecinin “Erdoğan’ın sözlerine 10 üzerinden kaç puan verirsiniz?” sorusu üzerine)
Bu konu o kadar hayati ki, Erdoğan’ın bu konuşmasına 10 üzerinden 1 bile veremezsiniz. Sıfır çektiniz!
Peki, Sayın Cumhurbaşkanı’nın bu tavrının arkasında ne var? Hükümetin genelinde, hatta AKP tabanında ve yazar çizer takımında Suriye ile iş birliği yapılması gerektiği yönünde güçlü bir eğilim var. Buna rağmen Cumhurbaşkanı’nın devlet adabına sığmayan, kaba saba sözler söylemesinin altında kişisel özellikleri yatıyor. Hem bir devlet adamı terbiyesine yakışmıyor hem de son derece mantıksız bir çizgi izliyor. Sayın Tayyip Erdoğan’ın biraz “dediğim dedik” yapısı ve kaba üslubu, bu süreci maalesef olumsuz etkiliyor. O özellikler, yalnızca bir de böyle bireysel saplantı ve takıntıları var. Başka yerlerde de görüyoruz bunu. Hâl böyleyken bunun sebebi nedir? Diğer sebep ne olabilir? Tabii ÖSO’yu savaştırıyorsunuz ve ÖSO’nun Türk ordusunun kumandası altında nasıl savaştırılacağı tartışmalı bir konu. Ama sonuç itibarıyla onlar da sizi dinliyor. Sanıyorum onlara da bir mesaj var: “Merak etmeyin, biz sizi ortada bırakmayacağız.” Ondan sonra “Suriye’ye karşıyız, Beşar Esad’a karşıyız” gibi bir mesaj… Zihnimi zorlayarak söylüyorum bunu.
Federasyon konusuna gelince; onu mümkün görmüyorum. Çünkü federasyon hem imkânsız hem de en son Sayın Ahmet Hakan’ın programında başdanışmanlarından Sayın İhsan Şener bir mesaj yolladı ki; bunu Tayyip Erdoğan’ın izni olmadan yollayacağına ihtimal vermiyorum. Federasyon lobisi oluşturduğunu söylüyor. “Kim bu danışmanlar?” diye sorulduğunda burada da o federasyon lobisine karşı bir tavır gözüküyordu. Cumhurbaşkanı’nın izniyle bu mesajın yollandığını da düşünürsek, bunu hesaba katıyoruz. Peki, ne olabilir? Belki federasyon lobisi danışmanların içinde olabilir. Ama devlet aklı; federasyon demek, sonuç itibarıyla tekrar Kürdistan’ı kurmak demektir. O zaman niye PKK’yı Suriye’nin kuzeyinden temizliyorsunuz? Eğer tekrar bir Kürt federe devleti kurulacaksa —çünkü federasyon olunca üç tane devlet olacak: biri Sünni Arap devleti, biri Alevi Arap devleti, biri de ikinci bir İsrail devleti, yani adı Kürt olan bir İsrail devleti— niye Mehmetçik’i savaşa sürüyorsunuz? Bunları düşündüğümüz zaman, federasyon gerekçesini pek geçerli görmüyorum.
Etrafında mutlaka askerler, uzmanlar ve AKP yöneticileri var. Onun için burada daha çok Beşar Esad’la iddialaşma, bir saplantı ve Beşar Esad düşmanlığı görüyorum. Çünkü Tayyip Erdoğan Amerika’yla da cepheden mücadele ediyor, o tarafı iyi. O cepheden mücadele sırasında aynı çizgide bir federasyon da olmaz. Bütün bunları dikkate aldığımız zaman; o takıntı ve saplantı seçeneği, kendi partisinden de farklı olduğu için bana daha geçerli gibi gözüküyor.
Türkiye’yi, AKP yönetimi itibarıyla söyleyeyim; hem benim şahsen yaptığım konuşmalardan hem de onların yarı resmî kurumlarının yayınlarından, mesela Cumhurbaşkanlığının yarı resmî düşünce kuruluşu konumundaki SETA’dan çıkarıyorum. Doğrudan İbrahim Kalın’a, Cumhurbaşkanı Sözcüsü’ne bağlıdır. Mesela perşembe günü İstanbul’da bir toplantı var, oraya gideceğim. Türk dış politikası konuşulacak. “Dış politikada yeni dönem” diyorlar. Duyuru metninden size aktarıyorum: “Yeni dönemin temel gündemi, Türkiye’nin komşularıyla gerginleşen ilişkilerini onarmaktır.” Güzel bir şey, doğru bir şey; Rusya’yla, İran’la, Irak’la, Suriye’yle… Rusya’yla onarıldı, İran’la ve Irak’la da büyük ölçüde onarıldı. Bir tek Suriye kaldı. “Komşularıyla ve büyük güçlerle ilişkilerini yeniden tanımlamak” da güzel ve anlaşılır bir şey. Aynı zamanda burada Amerika ile olan ittifak ilişkisini de yeniden tanımlamak zorundalar çünkü şu an ittifak durumunda değiliz.
Bu yeni dönemde belirsizlikler de var, fırsatlar da var. Ucu açık ama kötü bir laf değil. 1950’lere kadar giden Türkiye-Atlantik ilişkilerindeki mevcut problemleri ve çözüm yollarını tartışacağız diyorlar. Benim şahsen görüşmelerimde bana ifade edilen şey şu: “Amerika bölgede kalmalı, Rusya’yı dengelemek için.” Ben de soruyorum: “Amerika nasıl kalacak? PKK’ya kuvvete dayanmasın; ya sana dayanacak Türkiye’ye ya da PKK’ya dayanacak.” Her halükarda, “Tamam savaş etmeyelim, kavgaya girmeyelim,” eyvallah da Amerika’nın kalmasına dayalı bir kabulleri var. AKP liderliğinin gördüğüm kadarıyla “Amerika nerede kalacak?” sorusuna yanıtları “İncirlik’te kalır”dan ibaret. Salt askerî bir şey değil bu. Bakın, Amerika büyük devlet; illa bir askerî üssü olmasına gerek yok. O, Suudi Arabistan üzerinden, Körfez şeyhlikleri üzerinden ve İsrail üzerinden bölgede zaten var. Yani “Amerika bölgede kalmalı” lafı fuzulîdir. Ama kalmalıdan kasıt askerî varlık olarak kalmaksa, o pek muhteşem görünmüyor. Suriye’de ve Irak’ta kalmalı diyorlarsa, Barzani’nin orada zaten kalır.
Şunu değerlendirmemiz lazım: Rusya, bölgede Amerika’nın varlığını gerekçe göstererek kalıyor; Amerika da Rusya’nın varlığını gerekçe göstererek kalıyor. “İkisi de gitsin” demeyelim, Rusya bizim dostumuz. Ama sonuç itibarıyla Suriye’nin toprak bütünlüğü sağlansın ve Suriye’de yabancı askere gerek yok; bunu Suriye de ister. Amerika kalırsa, Suriye kendi güvenliği için Rusya’nın da belli ölçülerde orada olmasını isteyecektir. Onun için Amerika’nın kalmasını savunmak, Rusya’nın kalmasını savunmayı getirir. Bu çok yanlış.
Bakalım, 20-30’a yakın ismin olduğu uzun bir sempozyum olacak. Bizim görüşmelerimizi orada sınayacağız. “Suriye katildir, Suriye teröristtir” diyen çıkacak mı? Yoksa büyük çoğunluk “Suriye’yle iş birliği yapmak zorundayız” mı diyecek? Benim gördüğüm, büyük çoğunluk “Suriye’yle iş birliği yapmak zorundayız” diyecek. Hükümet de bu fikirde. Başta Sayın Binali Yıldırım olmak üzere hükümete çağrıda bulunuyorum: Hükümet yetkilerini elinizde tutun! Şu anda Cumhurbaşkanı anayasa değişikliklerindeki yetkilere sahip değil; o yetkileri ancak ilk seçimde alacak. Sayın Binali Yıldırım başbakanlık yapacaksa yapmalı, yetkileri Cumhurbaşkanı’na bırakmamalı. Bugün yürürlükte olan anayasaya göre yürütmenin başında başbakan var ve Binali Yıldırım, “Suriye rejimini yok sayamayız” görüşünü hayata geçirmelidir.
Amerika bölgede kalırken rahat durmuyor. Bir hırsız evi soyarken eylem yapar, PKK’ya destek verir. Rus uçağının düşürülmesi, Türk tankının vurulması… Hepsi PKK’ya desteğin parçası. Rus kaynaklarına bakılırsa arkasında hemen Amerika’yı görüyorlar. Tabii ki çok doğru. Ben zannediyorum ki Rus uçağının düşürülmesiyle Türkiye ve Rusya arasında çatlak yaratma hesabı da vardı. El Nusra veya Heyet Tahrir Şam üstlendi ama onlar Türkiye’nin tam himayesi altında değil. O topraklar denetlenebilir topraklar değil, oraya gönderdiğiniz küçük birliklerle oradaki uçağın… Türkiye’ye de bir uyarı aslında. Bu kuvvetlerin içinde herkes var. Türkiye, El Nusra’nın hiçbir şekilde Rus uçağını düşürmesini istemez ve izin vermez; bunun Türkiye için olumlu sonuçları olmayacağını bilir. El Nusra, Türkiye’yi izlemek zorunda olan bir güç değil, Amerika’ya daha bağlı bir güç. Amerika “bu uçağı düşür” dediği için düşürdü.
Michael Rubin’e gelince; Aydınlık gazetesinin haberiyle ilgili bir düzeltme yapayım. Michael Rubin bir Pentagon elemanı değil, eski bir Pentagon yetkilisidir. İstihbarat elemanı gibi sunmak büyük bir yanlıştır. Yazısında “Türkiye’de Amerikalılara suikast riski var” diyor ve TSK üzerinde üç ismin etkili olduğunu söylüyor: Perinçek, Hulusi Akar ve Adnan Tanrıverdi. Bunlar tamamen kışkırtma. Türk ordusu üzerinde Doğu Perinçek’in ve Tayyip Erdoğan’ın etkisi olduğunu söyleyerek ordunun komuta kademesinde nifak sokmaya yönelik bir psikolojik harekat yapıyorlar. Washington Examiner bir Gladio organıdır ve Rubin de Amerika’nın Türkiye’ye yönelik psikolojik harekatlarında başroldedir.
Ankara’daki genel merkezimiz için başlattığımız 5 milyon liralık bağış kampanyasına gelirsek; Sayın Tugay Şen’in raporuna göre 3,6 milyon toplayarak hedefimizin %72’sine ulaştık. 13 Şubat günü Erzincir’in kurtuluş gününde tapusunu alıyoruz. Vatanseverleri bu son bir haftada katkılarını hızla ulaştırmaya davet ediyorum. Şu an toplamda 4 milyon civarına ulaştık, 400-500 bin lira daha toplamamız lazım. Bütün vatanseverleri bu çabaya ortak olmaya davet ediyorum.
Binamız dışarıdan göründüğünden çok daha ferah, yedi katlı ve çok geniş toplantı salonlarına sahip. Ancak tadilat için de en az 400-500 bin liraya yakın bir bütçe gerekiyor. Mimarlarımız ve yüklenicilerimiz çalışmaya başladı. Diyelim ki bu bina bizim bir-iki senelik ihtiyacımızı karşılayacak ama milli hükümetin merkezinde olduğumuz koşullarda daha büyük işler yapacağız.
Milli hükümet konusunda neden bu kadar iddialıyım? Çünkü bu Vatan Savaşı Türkiye’yi milli hükümete götürüyor. Tayyip Erdoğan’ın Suriye konuşmaları bile bunun zorunlu olduğunu gösteriyor. Tayyip Erdoğan’la başladık bu vatan savaşına ve yine onunla bu savaştan zaferle çıkacağız. AKP hiçbir şekilde bu savaşı tek başına kesin zafere ulaştıramaz; o birikime sahip değil. İç cepheyi “yahu” diyerek, “be” diyerek, hakaret ederek toplayamazsınız. Kabalıkla Türkiye yönetilmez, nezaketle yönetilir. İç cepheyi birleştirebilmek için kucaklayıcı olmak gerekir. Dış cephede de sadece Suriye’yi karşısına almıyor; daha vahim olanı, Suriye üzerinden bütün bölge ülkelerinin güvenini kaybediyor. Tayyip Erdoğan’ın Beşar Esad’ı “terörist” olarak nitelendirdiği konuşmaları Rusya’da, İran’da, Irak’ta ve Çin’de soru işaretleriyle karşılanıyor. O zaman bu savaşı nasıl zaferle sonuçlandıracaksınız? İşte bu noktada Vatan Partisi Türkiye için kaçınılmaz bir ihtiyaçtır.
Örneğin, İran’dan son birkaç gün içinde iki açıklama geldi. Ayın ikisinde İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Behram Kasımi, Türk medyasına değil, İran’ın yarı resmi haber ajansına verdiği demeçte, “Türkiye ile ilişkilerimiz oldukça iyi, sorunlarımızı aşıyoruz,” diyerek pozitif mesajlar verdi. Ancak dün yaptığı başka bir açıklamada, Türkiye’nin Suriye’deki müdahalesinin başka sorunlara yol açtığını ve Türkiye’nin çekilmesi gerektiğini belirtti. Erdoğan’ın Beşar Esad’ı hedef alan, ona “terörist” diyen açıklamaları, sadece İran’da değil, Rusya, Irak ve Çin’de de çok olumsuz sonuçlar doğuruyor.
Bu ülkelerin devlet başkanları ve yöneticileriyle yaptığım görüşmelerde şunu gördüm: Tayyip Erdoğan’a güvenilmiyor, ne yapacağı belli olmayan bir lider olarak görülüyor. Biz onlara, meselenin Erdoğan olmadığını, Türkiye’ye güvenmek zorunda olduklarını anlattık. Türkiye, Rusya, İran, Irak, Suriye ve Çin ortak bir geleceğe sahip ve beraber hareket etmek zorundalar. Türkiye’ye güvenmek sizin menfaatinizdir dedik ve bu konuda başarılı olduk.
Şimdi biz Türkiye’ye güven sağlıyoruz. Erdoğan ise bu güveni sabote etmeye gayret ediyor. Soçi’den dönerken uçakta yaptığı konuşmalar ile hastane sürecindeki tutumuna bakınca, yalpalayan, güven vermeyen, yarın ne yapacağı belli olmayan bir devlet yöneticisi profili görüyoruz.
Türkiye’de üretim ekonomisini zorlayan koşullar nedeniyle seçim çalışmalarına başladık. Çukurova’dan, Adana ve Mersin’den yola çıktık. Ocak ayındaki dış ödemeler açığı 9 milyar dolar; bu da yılda yaklaşık 100 milyar dolar demektir. Bu, bugüne kadarki en yüksek rakam. 200 milyar doları bir yılda bulma şansları yok. Bu durum ithalatta ve sanayide daralmalara, işten çıkarmalara yol açacak. Önümüzdeki süreçte, üretim ekonomisine geçişi ve vatan bütünlüğünü hedefleyen, belki de bir milli direnme ekonomisiyle vatan savaşını birleştirecek bir hükümet zorunluluğu var. Vatan Partisi buna talip.
Örgütümüz hazır mı? Evet, son kurultayımız Türkiye’ye örnektir. Adil Özkol ve Can Cihangir gibi isimlerin de takip ettiği, son derece disiplinli ve altın bir kadro kurduk. Gençliğimiz, 25-35 yaş arasındaki arkadaşlarımız bugün AKP’den de CHP’den de çok daha kaliteli bir yönetim sergiler.
Bazıları “Bu savaşı AKP komuta ediyorsa ve Türkiye kazanacaksa, o zaman AKP’nin kazanmasını bekleyelim, aksi takdirde Amerika’nın yanına geçelim” gibi bir mantık yürütüyor. Bu, CHP ve İYİ Parti’nin mantığıdır. Onlar Türk ordusunun yenilmesini, AKP iktidarının düşmesini ve Amerika’nın (tıpkı Bağdat’ta olduğu gibi) kendilerini iktidara getirmesini bekliyorlar. Ancak Amerika’nın Türkiye’yi işgal edip Ankara’yı ele geçirme şansı yok. Dolayısıyla bu iktidar projelerinin hiçbir umudu yok.
Vatan Partisi ise savaşta doğru konumda, yani Türkiye’nin kazanması gereken yerde mevzileniyor. Birinci Dünya Savaşı’nda savaşa padişah hükümetiyle girdik ama Mustafa Kemal hükümetiyle zafere ulaştık. Şimdi de yaşadığımız bu vatan savaşı, ancak milli bir hükümetle zafere ulaşabilir ve o hükümetin merkezinde Vatan Partisi olacak. İç cephenin sağlam tutulması, Suriye ile iş birliği, laiklik ve aydınlanma; bunların hepsi Vatan Partisi’nin siyasetidir. Emekçiyi, çiftçiyi ve işçiyi kucaklayan bir anlayışla bu vatan savaşı sürdürülebilir.
Kurultayımızda Türkiye’yi kimin yönetebileceği sorusunun cevabını verdik. Partimiz; gençliği, tecrübeyi, askerleri ve sivil devlet adamlarını bünyesinde barındırıyor. Saldıray Berk gibi, Soner Polat gibi çok değerli, ahlaklı ve faziletli devlet adamlarımız var.
Gelen sorulara gelecek olursak; Nezihe Bayram hanımefendi, Erdoğan’ın Türk kelimesini tabip odalarından çıkarma girişimini sormuş. Burada Erdoğan’ın uğraştığı şey Türk kimliği değil, doğrudan kurumların kendisidir. Biz, bu tür konularda Erdoğan düşmanlığına saplanıp kalmıyoruz. Geçmişteki hataları sürekli gündeme getirerek bölünme yaratmak, CHP’nin yaptığı bir yanlıştır. 24 Temmuz 2015’ten sonra açılımın terk edilmesi, 15 Temmuz darbesinin bastırılması ve Fırat Kalkanı Harekatı, Türkiye’nin doğru bir rotaya girdiğini gösteriyor.
Hüseyin Yanık Bey, referandumda “hayır” dediğimiz halde neden bu sistemde aday olduğumuzu sormuş. Bu sistemi değiştirmenin yolu hükümet olmaktan geçer. Cumhuriyet Halk Partisi gibi “anayasa gayrimeşru” diyerek kenara çekilmiyoruz; sistemin sunduğu olanaklarla seçime katılıp hükümet olacağız ve mecliste çoğunluğu kazanarak bu sistemi değiştireceğiz. Ruslar Yeşilköy’e kadar gelmişler. Aynı şey, Çatalca diyorum. Çatalca’ya da geldiler, Yeşilköy’e de. Bulgar-Rus beraber oraya kadar geldiler. O zaman İstanbul’un etrafı metris… Türküsü… Ne demek metris? Tabya, savaş tabyaları; metris. Metris falan… “Metris” de oradan mı kalıyor acaba? Evet. Orası bir Selimiye gibi bir kışlaydı o zaman. Sırf kışla değil, bunlar kışladan çok siperler, mevziler, savaş mevzileri. İmparatorlukta 1876’da orada mevzi kuruyor. Orada müthiş beton yanaklar falan o zamandan kalma hep vardır. Silivri yoluna giderken, Çatalca’ya giderken görürüz. Oralarda beton şeyler var. İkinci Dünya Savaşı’nda da bir daha yapılmış, Almanlar saldırırsa diye…
Ben ya Büyükçekmece’de ya Küçükçekmece’de tam hatırlamıyorum ama gölün içinde tahta kazıklar gördüm. İkinci Dünya Savaşı’nda engel olacakmış. Benim babam da İkinci Dünya Savaşı’nda Mihri Belli’yle birlikte Edirne’de süvari alayındaydı. Yani Almanlar girseydi… Belki de ben olmayacaktım.
Sizin Mihri Belli ile tanışıklığınız doğumunuzdan öncesine dayanıyor. Çok da yakın, iyi arkadaşlar. Babam Mihri Belli’nin pehlivanıydı. İkisi de yedek subay. Bende beraber ellerinde kılıçlarla çekilmiş çok fotoğrafları var. Mihri Belli bana anlattı: “Geldim, tanımaya başladım. Baktım, kim en iyi burada sosyalist olur, kimi kazanabilirim? Senin babanı gözüme kestirdim. Halk adamıydı, paylaşmacıydı; karakterli, ahlaklıydı” diye anlatıyordu. Babam da Mihri Belli’den çok sıcak, olumlu bahseder. Bunlar orada en yakın arkadaş oluyorlar. İlişkileri sürüyordu. 1951 tutuklamaları sonrasında tabii davaları temize gidiyor. Babam o zaman Yargıtay’da başsavcı yardımcısıydı. Mihri Belli bir temas kurmaya çalışıyordu ama babam yargıç olduğu için, davaları ellerinden geçtiği için dikkatliydi. Yine de hep olumlu bahsederdi.
İstanbul’un etrafı metris… “İstanbul’un etrafı meteris, meterizden telli de kurşun atarız. Üç kardeşiz, bir orduya yeteriz. O faydalık neyle de büktü belimi, seferberlik ne yaman dayıktır, evimi, köyümü… Vara vara vardım Balkan arasına, bu hasretlik var mı da bunun çaresi?”
Bu türkü büyük ihtimalle Birinci Dünya Savaşı’na ait. İstanbul metrislerinde olduğu için bu türküyü söyleyen Mehmetçik “Balkan arası” diyor. Veyahut da 1876-1877 dönemi… Ben bunu araştıracağım. Gündüz abimi de saygıyla anıyorum; hakikaten muhteşem bir insandı, Türkiye’de en iyi türküleri bilen ve çalanlardandı. Seferberlik kavramı 1876’da da var, Cihan Savaşı’nda da var. 1877 ile Cihan Savaşı arasında 40 yıla yakın süre var; bu sürede dil çok fazla değişmiyor. Çok güzel değil mi? Çok güzel bir türkü. Bu türküler şimdi pek yok, unutuluyor. Bunu TRT ve diğer televizyonlar çalmalı. Benim küçüklüğümden, yani 65-70 yıl öncesinden, 8-10 yaşlarındayken dinlediğim bir türkü bu.
Bu İstanbul’un etrafı metris türküsünü ulusal kanala öneriyorum, sık sık çalalım. Uzmanlarıyla bu seferberlik ve savaş türküleri üzerine konuşmak çok güzel olur. Ruhi Su’nun da bir seferberlik türküleri uzunçaları vardır. Altay Cengizer büyükelçimizi bulayım, hatta İlber Ortaylı’yı da davet edelim. Gelirse Zafer Toprak, dördümüz veya üçümüz bir Birinci Cihan Savaşı programı yaparız.
Sevgili izleyiciler, bizi izlediğiniz için teşekkür ediyoruz. Yeni bir programda, muhtemelen haftaya değil sonraki programda buluşmak dileğiyle. Ancak Sayın Perinçek ve “Nuh’un Gemisi” ekibi burada olacaklar efendim, haftaya salı günü. Hoşça kalın diyorum. Geçmişteki, yakın geçmişteki devrimle kurduk biz bu cumhuriyeti; halkın yüzde elli elli ikiye bölündüğü bir durum tasduru (söz konusu) idi.

