Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.
Muzaffer İlhan Erdost’ta… Fevzi Paşa’da gördün mü? Ufka yağmur tohumu gibi saçılmıştı atlar. İslahiye’den kopup Gavur Dağı’nı kara bulutlara basacaklardı. Güneş ikindinin ardına sinmişti. Kargalar vardı sessizliğin dilinde, sessizlik vardı makasçının türküsünde. Gözlerini ayran tüneline dikmiş, bahçe istasyonunun kokusunu bekliyordu sanki; kurumlar arasından yüz kokusunu.
Gördün mü o atları? Hangi posta treni yarışabilirdi onlarla? Adana’dan beri taşıdığın sevinci, uçarılığı dokuz saat gecikmeyle getirdim Fevzi Paşa’ya. Umurunda bile değildi bu gecikme. Daha uzasa tadını daha çok çıkaracaktım belki. Zarflar arasında en son açılacak zarf gibi, kitaplar arasında en son okunacak kitap gibi, gelmesini istemediğin bir türkü sonu gibi.
Tren durunca inip dolaştım biraz. Birer ekmek, yüzer gram tahin helvası alan askerlere baktın. Manevra yapan lokomotifi seyrettin. Keçileri, kömürleri, el oğluyu, narlıyı aradın aşağılarda. İşte o sırada gördün mü atları? Kanatlarıyla rüzgâr toplayan kuşları? Sılalardan sıla çeken telgraf direklerini gördün mü? Elini cebine soktun. Sıcacık, Okşad’ın ikinci mevki biletini… Şaşılacak şey, kondüktör bıyıksızdı. Çiviyle delmişti biletini. Gülüşüyle bir kelepçe daha azaltmıştı kelepçeler içinde.
Koridordaki Saraç, testisini uzatmıştı su içesin diye. Nereden? Görüşmeden… Gördün mü o kuşları? Tebrik kartlarından göğe, gökten tebrik kartlarına sevgi taşıyorlardı. Ağızlarında incecik kurdelelerle. Görüşmeden, yüreğe çelik veren bir görüşmeden, parmaklıklar arkasında sabah biriktiren umuttan… Güvenliydi dostun, dirençliydi. Soluğu istasyona kadar götürmüştü seni. Orada bir tornacıya emanet etmişti. Tornacı bir karoserciye bırakmıştı inerken. Karoserciden Saraç, Saraçtan biletçi almıştı. Öyle güzel bir trendi ki, ayran tünelinde bile bunalmamıştın. Bir bayram yeri olarak gelmiştin Fevzi Paşa’ya. Okşadın biletini bir daha. Hesapladın. Yılın bitmesine 2328 saat vardı. Antep’e 4 saat. Özgürlüğe kaç saat vardı acaba? Atlar yağmur tohumu gibi saçılmıştı ufka.
***
Sevgili izleyiciler, merhaba. Yeni bir “Çıkış” ile birlikteyiz. Programımızın devamlı konuğu Vatan Partisi lideri Sayın Dr. Doğu Perinçek. Kendisine hoş geldiniz diyorum.
— Hoş bulduk.
— Değerli şairimiz, dün toprağa verdiğimiz Ülkü Tamer’in kendi sesinden, kendi şiiriyle girdik. Bütün televizyonlarda, gazetelerde Tamer’i kaybettiğimiz bildirildiği için ayrıntısına girmeyeceğim. Kendi sesinden şiirini vermemizin bugün anlamlı olacağını düşündük. Gerçi şiirlerinden çok sayıda şarkı bestelendi ama kendi sesi önemliydi. Sizin de yakından tanıdığınız Ülkü Tamer’le ilgili görüşlerinizi almadan önce, zannediyorum şairimiz Seyit Nezir hazırsa programımıza onunla başlayalım. Hazır mı hacım? Sayın Nezir, merhabalar.
— Merhaba, merhaba.
— Ülkü Tamer’le son yıllarda yakın ilişki içinde olduğunuzu öğrendim, bilmiyordum. Siz de şiirimizin önemli isimlerindensiniz. Bir şaire diğer şairi sormak nasıldır bilmiyorum ama Ülkü Tamer deyince söze nasıl başlamak istersiniz?
— Söze Cemal Süreya’nın bir dizesiyle başlamak isterim: “Her ölüm erken ölümdür.” Gerçi Ülkü Tamer’in epeydir süren rahatsızlığı nedeniyle hep sıkıntılıydık. Son zamanlarda Turgutreis’ten İstanbul’a gelemiyordu. İşlerin güçlerin yoğunluğundan İstanbul’da ben de gidemedim açıkçası. Haberi işitince çok sarsıldık. Aydınlık’ta üçüncü sayfada arkadaşlarla el birliğiyle bir sayfa hazırladık. Zaman zaman yine Ülkü Tamer’i anacağız. Ülkü Tamer, İkinci Yeni şiiriyle birlikte Türk şiirine yeni bir soluk, yeni bir anlatım tekniği ve imge anlayışı getiren birkaç şairden biriydi. Özellikle şiire ironik, çocuksu ama engin bir imge açılımı getiren bir şairdi. Şiiri her zaman keyifle okunacaktır.
Ben 1960’larda şiire ilk atıldığımda Ülkü Tamer adını Yaman Süreya ile aynı anda tanımıştım. Daha sonra diğer İkinci Yenicileri tanımaya başladım. Bunda tabii Ülkü Tamer’in Varlık Yayınları’ndan çıkan “Varlık Şiirleri Antolojisi” kitabının rolü olmuştu. İlk gençlik yıllarında antolojileri yiyerek şiiri ve şairleri tanımak önemliydi. 80’li yıllarda Düşün ve Broy dergilerinde, eğer Türk şiirini izliyorsanız bilirsiniz, o yıllara kadar İkinci Yeni ile toplumcu gerçekçiler arasında bir kan davası vardı. “Hangi İkinci Yeni burjuvaymış?” diyerek toplumcu gerçekçiler veya sosyalist gerçekçiler sadece kendilerinin emekten yana olduğu havasını yaratmaya çalışıyordu. Ben bu havayı dağıtmak için Düşün ve Broy’da epey zorlu çaba verdim; başta Yaman Süreya ve Ülkü Tamer olmak üzere hepsi bana destek vermişlerdi. O düşmanlığın aşılmasında büyük mesafe katettik. Broy’dan şiirlerini eksik etmezdi. Çevirilerini, mesela Yevtuşenko’nun çeviri kitabını vermişti.
O yıllarda Ülkü Tamer’i sinemadaki atılımıyla da anımsıyoruz. “Amatör” o filmini… Karacan Yayınları’nın bir ithali olarak galiba Emek Sineması’nda gösterime getirmişti. Bu, 12 Eylül sonrası yıllarda çok önemliydi. Garip bir yılgınlık vardı ama filmlerde anti-faşist öğeler vardı. İnsanların sinemaya yeniden yönelişinde çok önemli rol oynamıştı. Ardından birkaç film daha getirdi. Ülkü Tamer’in ailesinden gelen bir sinema tutkusu vardı. Şiirinde de bunu görürüz. Çocuk gözüyle ünlü oyuncuları anlatır. Antep’te yaşarken kışları öğrenim için İstanbul’a gelmektedir. Sanırım 12 yaşındadır. Antep’in büyük bir sineması vardır, Nakıp Ali… Nakıp Ali, onun daimi müşterisi olduğunu bilir ve her çıkışında sorar: “Hasıl?” “Güzel ve atıl gelecek, filmi izleyemeyeceğim çünkü İstanbul’a gitmek zorundayım,” deyince Nakıp Ali, “Dokanay, anneni al gel,” der ve sadece onun için özel gösterim sağlar. Böylesine sinemaya tutkulu bir adamdı.
En güzel şiirlerinden biri Cemal Süreya’yı yazdığı şiirdir. Bu şiiri Broy’da yayınlamamızı istemişti. Toplantıdan Cemal Süreya’ya çıktığımda Gazeteciler Cemiyeti’nin kapısında dergiyi vermiştim. Haberi yoktu, kapağı açınca müthiş heyecanlandı, coştu. Yüzüne kocaman bir gülme oturmuştu. Sonra vapurda, önüne gelene dağıtmış. Gerçekten o İkinci Yeniciler, çocuksu yanlarını yaşamlarında da yitirmemişlerdi. Ülkü Tamer’i kaybetmek üzücü elbette fakat bıraktıkları bize her zaman yaşama sevinci verecek.
— Çok teşekkür ederim. Bir soru sorabilir miyim? İkinci Yeni ile toplumcu gerçekçilik arasındaki o “kan davası”nı 80’lerde giderdiğinizi söylediniz, doğru mu anladım?
— Evet, 80’lerde giderdik. Şöyle olmuştu: 50’lerin sonunda İkinci Yeni şiirine aşırı bir “anlamsızlık” suçlaması getirilmişti. İlhan Berk, “şiirde anlam aramayın” deyince bu bütün bir İkinci Yeni’ye mal edildi. O sıralarda “Dünyanın En Güzel Arabistanı” şiiriyle Turgut Uyar kendini kabul ettirdi ve “şiirdeki anlamsızlık tartışmaları anlam dışıdır” dedi. 27 Mayıs’ın gelişiyle herkes etkilendi ama İkinci Yeni’ye “burjuva şiiri” suçlaması devam etti. Başta Asım Bezirci olmak üzere bazı tutucu Marksistler böyle baktılar. Oysa Cemal Süreya hem İkinci Yeni’nin hem şiirimizin en kültürlü insanlarından biriydi ve başından beri Marksizm ile ilişki halindeydi. Muzaffer Erdost keza Pazar Postası’nın sayfalarını açmıştı. Şimdi bütün bunlara “burjuva” demek haksızlıktı. Fakat biz ne yazık ki siyasal sol örgütlerin baskısıyla üzerinde tartışılmadan bazı şeyleri kabul ediyorduk. Bugün görüyoruz ki İkinci Yeni’ye burjuva şiiri diyecek birisi çıktığında, Turgut Uyar’a, Edip Cansever’e rağmen bunu söyleyenin artık bir karşılığı kalmadı.
— Peki, bir dönem kapanıyor mu artık? Ülkü Tamer de gitti, diğer büyük isimler de…
— Denebilir. Postmodernizmin yükselişi sürecinde Türk şiirinde 80’lerde bir dağılma oldu. Biz bu dağılmayı toparlayabilir miyiz diye “Yeni Bütün” adıyla bir girişimde bulunduk. Ancak Sovyetler’in çöküşü, Marksizmin gerileyişi, emperyalizmin yeni dünya düzeni ve bunu postmodern kültürle pompalaması, özellikle iletişim araçlarının hurafeler için kullanılması şiiri çok etkiledi. O savrulma hâlen sürüyor. Ama tek tek güzel örnekler var. Kendi çizgisinde ısrarlı, kararlı yürüyen şair arkadaşımız Hüseyin Haydar’ın “Yeni Bütün” hareketine de adını koymuş olması, olmamız gerektiği panosunda bir ışıktır bence.
— Sayın Nezir, çok teşekkür ederiz. Saygılar. Şimdi efendim, siz Avrupa’daydınız Sayın Tamer’i kaybettiğimizde. Siz Cemal Süreya’yı da çok yakından tanıyordunuz. Ülkü Tamer ile ilişkileriniz nasıldı?
— Ülkü Tamer ile ilk defa 78 veya 79 yılında Büyükada’da partimizin bir açık hava sinemasındaki toplantısında karşılaştık. İlk defa el sıkıştık, sanki yıllardır tanışıyormuşuz gibi kucaklaştık. Gönül insanıydı. İnsan merkezli şiir, gönül şiiri… Ülkü Tamer çok değerli bir insandı. Dostluğu çok güçlüydü. Aydınlık yazarıydı aynı zamanda, bunu da unuttular galiba. Cemal Süreya’yı kaybettiğimiz 1990 yılının 9 Ocak günü, “2000’e Doğru” dergisi kapağını Ülkü Tamer’in Cemal Süreya hakkındaki dizesiyle çıkartmıştı. Hakikaten Cemal Süreya’yı bu kadar özlü ve bu kadar gönülden anlatan o söz… İsterseniz ara verelim.
— Değerli izleyiciler, kısa bir ara veriyoruz. Döndüğümüzde Sayın Perinçek ile devam edeceğiz. Şimdi Ankara’da önemli bir görüşme var. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın basın açıklaması yapıyorlar. İsterseniz oraya gidelim, üzerinde konuşuruz.
— Tabii, çok güzel olur.
“Bu iş birliğinden sadece vatandaşlarımız değil, tüm bölge istifade etti. Şüphesiz aynı dönemde bazı sınamalarla da karşı karşıya kaldık. Kimi çevrelerin Türk-Rus iş birliğini zehirleme gayretlerine de şahit olduk. Ama hamdolsun ilişkilerimiz bu zorlu sınavları başarıyla atlattı. Boşa çıkan her provokasyonla ikili işbirliğimiz tıpkı su verilmiş demir gibi çelikleşti, güçlendi.” Bugünkü Üst Düzey İşbirliği Konseyi toplantısı vesilesiyle imzalanan bu dört anlaşmanın ilişkilerimizi daha da perçinlediğine inanıyorum. Bu düşüncelerle değerli dostum Sayın Putin’e ve beraberindeki heyete tekrar hoş geldiniz diyor; toplantının ülkelerimiz için hayırlara vesile olmasını temenni ediyorum.
Öncelikle şunu ifade etmek istiyorum: Bugünkü ziyaretin programı son derece içerikli ve yoğundu. Sayın Cumhurbaşkanı’yla dar kapsamlı görüşmemizde ikili işbirliğimizin temel konularını, güncel uluslararası ve bölgesel meseleleri ele aldık. Şirket sahipleriyle birlikte siyaset, güvenlik, ekonomi, kültürel ve beşeri alanlar dahil olmak üzere işbirliğimizin tüm boyutlarını görüştük; geleceğe yönelik temel hedefleri belirledik. Görüşmelerimiz sonucunda kurumlar arası bir dizi ticari anlaşma imzalandı. Rusya ile Türkiye arasındaki ilişkiler adım adım ilerliyor; siyasi diyaloğumuz son derece yoğun. Sadece geçen sene Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan’la toplam sekiz kez görüştük. Savunma bakanlıklarımız, dışişleri bakanlıklarımız, ortak stratejik planlama grubumuz ve parlamentolar arası işbirliği kurumlarımız yoğun bir temas içerisindeler. İş çevrelerimiz de sürekli olarak perspektifli projeleri görüşüyor.
Ticari ve ekonomik işbirliğimiz, özellikle yatırım alanındaki faaliyetlerimiz görüşmelerimizin ilgi odağı haline geldi. Karma Ekonomik Komisyonu’na burada büyük bir rol düşüyor. Büyük bir memnuniyetle belirtmek isterim ki; 2017 senesinde Rus-Türk ticaret hacmi artmış, 22,1 milyar dolara ulaşmıştır. Rusya, Türkiye’nin ihracat piyasaları arasında Almanya ve Çin’den sonra üçüncü sıraya; Türkiye ise ticari ortaklarımızın arasında yedinci sıraya yükseldi. Karşılıklı yatırımları artırmak adına yeni yatırım platformları oluşturmak istiyoruz. Örneğin Türkiye Varlık Fonu ile Rusya Doğrudan Yatırım Fonu ortak bir fon kuruyor.
Nükleer enerji alanındaki işbirliğimiz de bugün çok farklı bir seviyeye taşındı. Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan ile birlikte Akkuyu Nükleer Güç Santrali’nin birinci bloğunun temelini attık. Ortak hedefimiz, Türkiye Cumhuriyeti’nin 100. yıl dönümü olan 2023 yılında bu ilk reaktörü devreye almaktır. Türk Akımı projesinin deniz kısmında iki ayrı hat kuruluyor; kısa süre içerisinde kara kısmında da döşeme işlemlerine başlayacağız. Bu şekilde sadece Türkiye’nin değil, Avrupa’nın da gaz ihtiyacını karşılayabileceğiz.
Demir-çelik, otomotiv, tarım ürünleri, finans, inovasyon, bilim ve teknik alanlarındaki işbirliğimizi artırma niyetindeyiz. Savunma sanayi alanında ise Türkiye’ye S-400 füze sistemlerinin teslimatı konusunu görüştük ve teslimat süresini kısaltmaya karar verdik. Beşeri ve kültürel ilişkilerimiz de önceliklerimiz arasında. Rusya’dan Türkiye’ye gelen turist sayısı 6 milyona çıkabilir. Bu bağlamda vize rejiminin liberalleşmesi konusunu ve atılabilecek adımları değerlendirdik.
Suriye meselesini de Soçi ve Astana’daki üçlü görüşmelerimizin sonuçlarını dikkate alarak ele aldık. Çatışmasızlık bölgelerinin güçlendirilmesi ve genel görüşme sürecinin ilerletilmesi adına neler yapılabileceğini konuştuk. Yarın Sayın Ruhani ile bu meseleyi tekrar ele alacağız. Son olarak, Sayın Erdoğan’a gösterdiği hüsnü kabulden dolayı teşekkür ediyorum. Rus-Türk ilişkilerinin geliştirilmesi, her iki halkın çıkarına olduğu gibi, bölgemizde ve dışında barış ve istikrarın sağlanması açısından da büyük önem taşımaktadır.
***
**Soru-Cevap Bölümü**
**Soru:** Rusya’ya karşı Batı’dan gelen konfrontasyon (cepheleşme) yaklaşımları çerçevesinde, Akkuyu, Türk Akımı ve S-400 gibi projeler zedelenecek mi?
**Putin:** Türkiye ile ilişkilerimizde herhangi bir provokatif unsur yoktur. İlişkilerimiz son derece yapıcı ve verimlidir. Türk Akımı ve Akkuyu gibi projelerde önemli ilerlemeler kaydediyoruz. Türkiye bizim için güvenli ve olumlu bir ortaktır; sorunların çözümü için birlikte çalışıyoruz.
**Erdoğan:** S-400 füzeleri Türkiye’nin kendi kararıdır. Rusya’nın bu talebimize olumlu yaklaşmasıyla anlaşmamızı yaptık; o defter kapandı. İmalat süreci devam ediyor, teslimatı erkene alarak Rusya samimiyetini göstermiştir. Akkuyu konusu ise enerji ihtiyacımızın %10’unu karşılayacak, gecikmiş bir projedir. Rusya’nın kolaylaştırıcı yaklaşımı ve genç uzmanlarımızı yetiştirme konusundaki adımları çok kıymetlidir.
**Soru:** İngiltere’den gelen bilgiler (Skripal olayı) çerçevesinde değerlendirmeniz nedir?
**Putin:** Konuyu Sayın Erdoğan’la görüştüm; pozisyonumuzu anlattım. Kimyasal saldırı iddiası hakkında basından bilgi aldım. Olayın gerçekleştiği yerin 8 kilometre yakınındaki laboratuvarın başkanı, saldırıda kullanılan maddenin menşei konusunda net bir tespit yapamadıklarını belirtti. Rusya karşıtı bir kampanya yürütülüyor. Yarın Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü’nün toplantı yapması için girişimde bulunacağız. Rusya Soruşturma Komitesi dava açtı; biz de soruşturmaya dahil olmak istiyoruz.
**Soru:** Türkiye’nin Zeytin Dalı Harekatı ve gelecekteki Münbiç operasyonuna bakışınız nedir? Rusya’nın PYD/YPG konusundaki tutumu nedir?
**Putin:** Terörle mücadelede temel hedefimiz Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlamak ve terör yuvalarını yok etmektir. Kürt halkı Suriye toplumunun bir parçasıdır ve siyasi süreçlere katılma hakkına sahiptir. Ancak tüm süreçler azami şekilde koordine edilmelidir. Suriye’nin geleceğine sadece Suriye halkı karar vermelidir.
**Soru:** S-400’lerin teslimat tarihi ve teknoloji paylaşımı konusundaki son durum nedir?
**Putin:** Türk ortaklarımızın ricası üzerine teslimat süresini kısaltacağız; üretim hızlanacak. Ortak imalat ve teknoloji transferi ise siyasi değil, ticari bir meseledir; şirketler tarafından çözüme bağlanıyor.
**Erdoğan:** S-400 konusunda mutabakatımız tamdır, teslimatın erkene çekilmesinde bir sıkıntı yok. Savunma sanayiine yönelik diğer kalemlerde de işbirliklerimiz olabilir. Rus şirketleri buna açık, görüşmelerimiz ilgili birimlerimizce takip ediliyor. Tevrat’taki Mezmurlar bölümünde Amon Tepeleri’nden bahseden kısımlar vardır. Orada memeleri dik kadınlardan, “memeleri dikti, memeleri kahramandı” şeklinde bahsedilir. Belki tam hatırlayamıyorum ama Cemal Süreya’da da, Ahmet Arif’te ve Enver Gökçe’de de benzer “kahraman memeli kadın” imajları görülür. Cemal Süreya, bir yandan Anadolu ve Batı Asya kültüründen beslenen bir şair; diğer yandan ise Baudelaire’in, Balzac’ın, Marx’ın ve *Kapital*’in çevirmeni olarak Batı’ya açılan bir isimdir. Bir şairin başka bir şair hakkında bu denli güzel yazabilmesi insanı hayrete düşürüyor.
Cemal Süreya, “Eğer birisi ‘ben dünyanın en büyük şairiyim’ demiyorsa o şair değildir” derdi. Yani şair, kendi büyüklüğünü iddia edebilmelidir. Hatta Fazıl Hüsnü Dağlarca için “O bizim en büyüğümüzdür” demiştir. Ben de ona “O zaman sen şair değil misin, senden büyük olan o?” diye sorduğumda, “O başka, herkesin bir başkası vardır” diyerek cevap vermişti.
Ülkü Tamer ile Cemal Süreya arasında da çok sıcak ve güzel bir dostluk vardı; ikisi de hakikaten gönül insanlarıydı. Cemal Süreya’nın “Atlas Okyanusu’nda Fırat’ın Salı” dizesi çok etkileyicidir; Okyanus gibi devasa ve fırtınalı bir ortamda Fırat’ın salı olmak… Aynı şekilde “Zap Suyu’nda alp çiçeği” betimlemesi de öyle.
Ülkü Tamer, İkinci Yeni’nin bir parçasıydı ama toplumcu gerçekçiliğe de oldukça yakındı. “İkinci Yeni şairi olmak, toplumsal sorunlarla ilgilenmeye veya solcu olmaya engeldir” gibi yanlış bir algı var. Oysa İkinci Yeni’nin önemli isimleri olan Turgut Uyar, Edip Cansever, Cemal Süreya ve Ülkü Tamer, topluma kayıtsız değillerdi. Turgut Uyar’ın “Ben severim omuzlarımı bir gün / Göçen bir maden direği altında” dizeleri ya da Cemal Süreya’nın *Güz Bitigi* ve *Sıcak Nal* kitaplarındaki kapitalizm ve neoliberalizm eleştirileri bunu kanıtlar niteliktedir. *Güz Bitigi* ismini, Karahanlılardaki “ay bitigi” yani “yazı, kitap” kavramından esinlenerek koymuştu.
Bu şairlerin hiçbiri kaba saba bir yaklaşıma sahip değildi. Sınıfsallığı, insan düşmanlığı gibi yorumlayan o kaba sosyalist anlayış, İkinci Yeni şairlerini “toplumdan kopuk” olarak yaftaladı. Oysa Marksizm’in kaynaklarından biri de hümanizmdir. Marx ve Lenin, sınıfsız toplum özlemini ve hümanist mirası önemserlerdi.
1960’ların ve 70’lerin kaba solculuğu, İkinci Yeni şairlerinin şiire getirdiği zarafeti, inceliği ve mizahı anlayamadı. Atilla İlhan ise bu iki akımın bir karışımı gibidir; hem gerçekçi hem de İkinci Yeni ile ortak yönleri olan bir şairdir.
Hiçbir anlayışın kaba saba olanı iyi değildir. Bilimsel sosyalizmin özündeki hümanizmi reddeden bazı sol çevreler, ne yazık ki kendi arkadaşlarını dahi hedef alan ilkel bir noktaya savruldular. Ancak Aydınlık ve bizim hareketimiz, her zaman sanatın ve edebiyatın en seçkin, en doruktaki isimleriyle yan yana oldu. Melih Cevdet Anday, Necati Cumalı, Cemal Süreya, Fethi Naci, Fikret Otyam gibi isimlerin hepsi bizim hareketimizle yol yürümüştür.
Ülkü Tamer’in insancılığını anlatan o meşhur Nakip Ali hatırası, onun nasıl bir gönül insanı olduğunu da özetler. 12 yaşındayken Gaziantep’te Nakip Ali ile karşılaşması ve onun Ülkü Tamer’e özel film gösterimi yapması, o dönemin incelikli insan ilişkilerini gösterir. Ülkü Tamer, o duyarlılıkla büyüdü. Şairler öldüklerinde gitmiş olmazlar, ürettikleri ballar binlerce yıl yeter. Tıpkı Yunus Emre gibi. Yunus Emre, hakkındaki “eğitimsiz derviş” iddialarının aksine, Cahit Öztelli’nin belgelerle ortaya koyduğu üzere, 13. yüzyılın çok seçkin ve donanımlı bir aydını, hatta bir Karaman prensiydi. Onun Türkçesi, bugün bile duruluğunu ve etkisini korumaktadır. Ne kadar iyi olur. Şimdi ben İran’a gittiğimde İranlılar Firdevsi ile övünürler. Bin sene öncesinin adamı. “Biz,” derler, “ortaokul, lisedeki talebelerimiz bile Firdevsi’yi okur, ezberler ve anlar.” Bizim partimizin programında Yunus Emre Enstitüleri var. Yani uluslararası… Biz bunu programa 1987’de yazdık. Ne zaman kuruldu bu? Fakat bizden 15-20 sene sonra kurdular. Güzel, olsun; kursunlar da. Yunus Emre Enstitüleri kursunlar. Açıkçası, Atıf Enstitüsü kurmasınlar.
Şimdi bugün gelişmeler hızlı. Bir bilgi, sıcak bir bilgi; Trump bir açıklama yapmış, yeni: “Suriye’den çekilmek istiyorum. Konuyu Savunma Bakanı ile görüştüm,” demiş. Evet, bu yeni; birkaç gün önceki. Zaten “çekileceğiz” diye söyledim. Böyle siyasete girmiş yapalım. Aslında Trump bu açıklamayı yaptığında tuhaf bir şey oldu. Savunma Bakanlığı, yani bildiğimiz adıyla Pentagon ve Dışişleri Bakanlığı sözcüleri “Haberimiz yok,” dediler. Tuhaf tabii. Tuhaf ama Amerika başkanlık sisteminde bunlar olabilir. Normalde bir sözcü, idareye hakim bir başkan olsa, “Değerlendireceğiz, başkanla görüşeceğiz,” der; hiç bilmediğini söylemez. Trump’ın açıklamasının üzerinde duruyorum; yönetimi, olayı üstlenmedi, altına girmedi yani. “Biz mutabık değiliz,” anlamı çıkıyor buradan. Başka bir anlamı yok bunun.
Sizin bu konuyla ilgili ilk açıklamanızı okudum; “Amerika beyaz bayrak çekti,” dediniz ama dünyada pek öyle yorumlanmadı. Kimse orta vadede, yani kısa vadede bir çekilme öngörmüyor. Siz ise kısa vadede bir çekilme öngördünüz. Ben neden öngörüyorum? Çünkü Amerika’yı izliyoruz. Bir kere Trump nasıl geldi? “17 trilyon doları biz Orta Doğu çöllerine gömdük,” dedi. Rakam da verdi. “Ne kazandık?” dedi. Kaybettik. Çok büyük hatalar yaptık. Bak, ekonomimiz büyük bir çıkmaza girdi. Yani Trump zaten oralardan bir anlamda çekilme mesajları vererek geldi. Şimdi herkes Trump’ı Amerikan medyasından öğreniyor. Amerikan medyasında, CFR falan, Gladio’nun medyası Trump düşmanı ve hep Trump’ı böyle savaşçı gibi gösteriyor. Bizim medyamız da Trump’ı anlamadan o şekilde veriyor.
Halbuki Trump; Çin’i hedef alarak geldi, Almanya’yı hedef alarak geldi. Yani Çin ve Almanya, Amerika Birleşik Devletleri pazarlarına büyük ihracatta bulundu ve tabii bu durumdan Amerikan ekonomisi zarar gördü. Neoliberal sistemde bunun çözümü yok çünkü “serbest pazar” dediler, “gümrükler olmayacak” dediler. Ama Trump korumacı siyasetlerle geldi. Bakın ne oldu? Trump’ın korumacılığı, Çin’i de korumacılığa yönlendirdi. Bu sefer Çin kendisi ne yaptı? Amerikan mallarına gümrük koydu. Xi Jinping’in küreselleşmeyi savunan, korumacılığa karşı çıkan tavrı da geçersiz hale gelmeye başladı. Bunlar çok ilginç.
Aralık ayında Trump’ın Güvenlik Siyaset Belgesi ilan edildi. O belgeyi Vatan Partisi ve Aydınlık dışında kimse doğru yorumlayamadı. Ulusal Kanal, Vatan Partisi, Aydınlık… O belge içinden belli cümleleri alıp Batı basınından okuduklarıyla yansıttılar. O belgenin en önemli özelliği —Semih Koray arkadaşımız da bugün veya dün yazmış, Aydınlık’tan okudum, çok güzel yorumluyor— şudur: Amerika yenildi. O belge böyle başlıyor: “Biz yenildik,” diyor. “Her alanda yeniliyoruz ve çok büyük zararlara uğradık. Şimdi tekrar milliliğe sarılarak, Amerika’yı koruyarak, savunarak ekonomide yeni bir dönem açıyoruz.”
Sorun şu: Trump yönetiminden belli isimler gidiyor, yerine bir takım isimler geliyor. Gidenlere bakıyoruz, tırnak içinde “daha güvercin” diye tanınan isimler. Gelenler de “şahin”, “savaşçı” diye biliniyor. Bir taraftan savaşçı isimleri getiriyor, bir taraftan da “Suriye’den çekileceğim” diyor. Hangi Trump? Amerika bocalama içinde. Amerika şimdi iki seçenek arasında git-geller yapıyor. Bir seçenek şu: “İnadım inat, burada şiddet kullanmaya, silah kullanmaya devam ederim.” Diğer seçenek ise şu: “Devam edemezsin çünkü bitti.” Yani şiddet kullanarak çözebileceğin bir sorun yok; Amerika, Batı Asya’da şiddete yenildi.
Nasıl yenildi? Irak ordusu Kerkük’e girdi, Amerika’nın adamları kaçtı. Barzani’nin peşmergeleri ve PKK Kerkük’ten kaçtı. Batı Asya’nın silahına, direnç gücüne Amerika yenildi ve kaçtı. İkinci yenilgi İdlib’de; Rusya, Türkiye, İran birleşti, Amerika yenildi. Üçüncü yenilgi; Türkiye Afrin’e girdi, Amerika yenildi. Ondan evvel Türkiye, Amerikan-İsrail koridorunu Fırat Kalkanı Harekatı’yla yardı. Ankara’da, İstanbul’da Türkiye-Amerikan savaşları oldu; Fethullahçı Gladio darbe yapmaya kalktı. Amerika, Ankara’da ve İstanbul’da Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ve Türk polisine yenildi. Amerikan darbesi başarıya ulaşmadı.
Bütün bölgede Amerika’nın başarısızlığa uğradığını görüyoruz. Hem ekonomi cephesinde Hindistan’a, Çin’e yenildi; hem Batı Asya’da Türkiye, Rusya, İran, Irak ve Suriye’ye yenildi. Suriye’ye yenildi! Küçük bir devlet diye düşünülüyordu, meğer büyük bir devletmiş. Onun için bu koşullarda Trump politika üretmek zorunda.
Peki, inat edip “Bölgede kalacağım” derse? Amerikan bütçesine bakıyoruz; 15 bin PKK’lıya maaş bağlamış, “Bunu 65 bine çıkaracağım” diyor. Ama bir yandan da “Çekileceğim” diyor. Yani Amerika’nın Şubat ayında yaptığı bütçe ile Trump’ın bu sözleri birbirini tutmuyor. Arada ne oldu? Afrin oldu. Bütçeyi yaptı ama o bütçe Afrin’i hesaba katan bir bütçe değildi. Türk Silahlı Kuvvetleri girdi ve ezdi. PKK’yı, PYD’yi, YPG’yi, Amerika’nın ve İsrail’in oradaki paralı askerlerini ezdi.
Ne yapacak şimdi Amerika? Ya kendi askerini getirecek —zaten var orada— ya da Türk ordusuyla baş etmek için Türkiye’ye karşı daha açıktan ve cepheden silah kullanacak yahut duruma teslim olacak. Amerika’nın; Türkiye, İran, Irak, Rusya cephesine karşı silahlı mücadelede başarı şansı yok. Niye? Dünyanın en gelişmiş silahlarına sahip olsanız bile; Teksas’ta veya Dallas’ta Amerika ile savaşırsanız kazanırsınız ama Türkiye’nin burnunun dibinde, Suriye ve Irak topraklarında Amerika bu bölge ülkeleriyle silahlı bir boy ölçüşmeye girerse kaybeder. Bütün askeri uzmanlar bunu görür. Yani onun dünya çapında nükleer güç olması yetmiyor. Arazi orada; Türkiye, Suriye, Irak, Rusya, İran orada. Onlarla nasıl baş edecek? Başarı şansı yok. Onun için Trump’ın “Çekileceğiz” demesi, kanımca gerçekçi bir ifade.
Yakın vadede çekilme bekliyor musunuz? Diğerleri, “Bizim haberimiz yok” diyebilirler çünkü çekildiğiniz zaman pazarlık gücünüzü ve iddialarınızı kaybedersiniz. “Bak, silahım var, ben buradayım” derseniz diplomatik planda bazı sonuçlar elde edebilirsiniz. Onu da düşünerek “Hayır, biz haberimiz yok” diyor olabilirler. Trump’ın açıklaması Amerikan gerçeğine uygun. “Çekiliyoruz” demiyor, “Çok yakında” diyor. Yani bu durum Amerikan gerçeğine uyuyor.
Bizim Vatan Partisi bunu çok önceden gördü ve “Amerika yenildi, buradan gidecek ama gitmesi için silah kullanmamız gerekir” dedi. Vatan Partisi’nin üstünlüğü bu. Amerika “çekileceğiz” dediği zaman pazarlığa geçerseniz çekilmez. Ama onu dinlemeyip Afrin’e girerseniz, Münbiç’e de gireceğiz derseniz, İskenderun Körfezi’nden İran sınırına kadar olan bütün terör koridorunu silahla yok edeceğiz ve Kandil’e beyaz bayrak çektireceğiz derseniz; Amerika bunun ciddi olduğunu görür ve çekilmenin planlarını yapar. Yani biz Amerika’yı buradan silahla kovuyoruz. Rusya da silahla gönderiyor, İran da silahla gönderiyor, Suriye de silahla gönderiyor. En büyük yükü Suriye çekti. Türkiye, Rusya, İran, Irak ve Suriye’nin silahlı gücü, Amerika Birleşik Devletleri’ni Batı Asya’dan postalamaktadır.
“Silahsız gönderemez miyiz?” derseniz, gönderemez. AKP şu anda bunun arayışında değil. Bazılarının AKP hakkında hurafeleri var; “AKP Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanıdır” diyenler bile var. İYİ Parti Divanı’nın kararında, “Tayyip Erdoğan burada Büyük Ortadoğu Projesi’ni uyguluyor” deniliyor. Yani Türk Silahlı Kuvvetleri Afrin’e Amerika’nın BOP’u için girmiş… Bu, gerçekle hiçbir ilgisi olmayan bir hurafe. Afrin’de olup bitene bakınca, Amerika ile AKP arasında su sızmadığını söylemek, Mars’taki bir olaydan bahsetmek gibidir. BOP tam olarak işliyor diyenler, boş medyatik oyunlar yapıyorlar.
Bakın, İYİ Parti sözcüsü Aytun Çıray harekatın hemen öncesinde ne demişti? “Tek adam rejimini kalıcı kılmaktan başka hiçbir maksada hizmet etmeyecek ve beka sorunu yaratabilecek Afrin savaş senaryolarına tamamen karşıyız.” Gerekçesini de şöyle açıkladı: “Çünkü Afrin’e girmek demek; Amerika, Rusya, İsrail ve İran’a, Türkiye’nin daha da zayıflamasına yol açacak teşebbüslerde bulunma fırsatı sunmak demektir.” Bunlar Aytun Çıray’ın şahsi görüşü değil, divan kararı. Hedefimiz o değil, o partinin hayatla hiçbir ilgisi olmadığını göstermemiz gerekiyor.
Operasyon başlayınca da “Destekliyoruz” dediler. Önce karşı çık, operasyon başlayınca destekle, sonra “BOP oyunu” de. Cumhuriyet Halk Partisi de aynı. Bunların vizyonu, tahlili ve gidişat hakkında değerlendirmeleri yok. Tek bir saplantıları var: Tayyip Erdoğan’a muhalefet etmek. “O ne yaparsa tersini savunacağım” diyerek Türkiye’yi yönetme kabiliyeti olmayan bir mevzide duruyorlar. Yazık oluyor. Bu tür çabalar, gerçekle bağı olmayan şablonlara her şeyi sığdırmaya çalışmak, onlara zarar veriyor.
Sonuç itibarıyla, bu muhalefet partileri Tayyip Erdoğan düşmanlığı yüzünden her türlü gerçekten kopmuş durumdalar ve Türk ordusunun karşısında mevzileniyorlar. Afrin Harekatı’na karşılar ama millet desteklediği için tavır değiştirmiş gibi yapıyorlar; fıtık gibi, karın zarı yarıldığı an fırlıyorlar. Trump’ın açıklamasının ertesi günü Fransız medyasında “Münbiç’e Fransız askerleri girecek, Amerikan askerleri çekilecek” dendi. Trump çekileceğiz dedi, Münbiç’e asker takviyesi yapıldı, bu net. Başka bölgelere de Fransız askerleri getirilmiş. Yani Amerika çekilecek, bu gerçek; ama onun yerine Fransa gelecek. Ne ile gelmiştir oraya, onu da zaman gösterecek. Uçakla mı? Neyle gelmişler? Muhtemelen uçakla gelmişler. Şimdi ben de size bir başlık vereyim mi? “Uçakla geldiler, tabutla dönerler.” Fransız askeri oraya uçakla gelir, tabutla döner. Oraya niye geldi? Pikniğe mi geldi? Gezi yapmaya mı geldi? Eğer oraya Fransız askeri savaşmaya geldiyse, o zaman Macron’a da buradan selam yolluyorum, tabutları hazırlasın. Tabutla döner oradan.
Ve bizim Fransa temsilcimiz Ali Rıza Taşteler önümüzdeki 1-2 gün içerisinde Paris’e gidecek. Hükümetin önünde, meclisin önünde bu mesajı verecek. Macron’a diyecek ki: “Askerlerini oraya uçakla gönderdin ama onlar tabutla döner. Ey Fransız anneleri, evlatlarınızın tabutla dönmesini istemiyorsanız şu Macron’u hizaya getirin. Adam edin de bu işten vazgeçsin.”
Bakın, hesabı nedir? Göstermelik bir şey mi? Gösteri mi yapıyor? Caydıracak bir şey yoksa… Vallahi akılsızlık, ben bir hesabını… Akılsızlıkta bir hesap bulamazsınız. Yani bunun ben bir Fransız devlet aklıyla, Fransızların meşhur “raison d’etat” dedikleri, bütün dünya dillerine girmiş olan devlet aklıyla en küçük bir ilişkisini kuramıyorum. Anlamış değilim. Ve biz bunu Fransız meclisinin önünde, Fransız hükümetinin önünde bir basın toplantısı yaparak Sayın Macron’a bildireceğiz.
“Siz Vatan Partisi’nin lideri olarak, Türk ordusunun önüne Fransız askeri çıktığı zaman, Türk ordusunun vurması gerektiğini söylüyorsunuz.”
Vurması gerektiğini söylemiyorum. Eğer Fransız askeri karşı karşıya gelirse ne yapacak? Vurulmamak için vuracak. Yani Fransız askeri ne arıyor orada? İlk defa gelmiyor; Maraş’a, Antep’e, Adana’ya da gelmişlerdi değil mi? Tabutla döndüler. O zaman da Ermeni çetelerine kalktılar, Fransız askeri üniforması giydirdiler ve Türkiye’nin üzerine saldılar. Sonra ne oldu? Benim hatırladığım 5 bin Fransız askerinin mezarını bırakıp oradan gittiler. Şimdi tabutla gittiler diyorum ama belki de tabutla gitmeyecekler; oraya, çöllere bir Fransız mezarlığı yapacaklar.
Fransa’nın, Macron’un özellikle buraya müdahilliği sadece “asker göndereceğiz” açıklamasıyla sınırlı değil. Bu Suriye PKK’sının yöneticilerini Elize Sarayı’nda kabul etti biliyor musunuz? Bu da Fransız devlet aklını kaybeden… İlk defa değil, benim bildiğim bu ikinci defa oluyor. Eskilerin hepsi görmezden gelinebilir, affedilebilir ama şu gün, beyaz bayrak çekmeye hazırlanan bir örgütü Macron, sarayında kabul etti. Macron’un bizzat kendisi mi kabul etti? Evet.
E, Fransa bu kadar akılsızca yönetilir mi? PKK/PYD dediğiniz artık bir alet değil; kör bir alet. Körleşen aleti herkes çöpe atar. Yani PKK/PYD bitiyor. PKK/PYD diye bir örgüt bu sürecin sonunda kalmayacak. Kalıntıları kalır, şunlar olur, çırpınanlar falan olur ama PKK/PYD bitiyor. Başka bir ülkede, Almanya’da galiba, bir partinin yöneticileri PKK’nın renklerinden fularlarla bir basın toplantısı yapmışlar. Ben de şunu söyledim: “Beyaz fular satın alsınlar, yakında PKK bayrağı beyaz olacak. Beyaz bayrak çekecek. Kırmızı, sarı, yeşil olmayacak; beyaz bayrak çekecek PKK.” Onun için Almanlar da o fularların rengini değiştirsinler, beyaz fular ayarlasınlar kendilerine. Veya biz yollayalım onlara Türk bezinden. Bitti PKK, onu söylüyorum. PKK bitiyor, eziliyor.
Bunlar Batı’daki akılsızlığı gösteriyor. Mesele daha iyi anlaşılsın diye şöyle sormak durumundayım: Rusya henüz PYD konusunda, Erdoğan ile ortak açıklamadan sonra, “PYD evet teröristtir” diye kategorik olarak bir beyanda bulunmadı. Artı, yarınki zirve toplantısında İran, Türkiye ve Rusya’nın yapacağı liderler toplantısında hâlâ “Suriye’siz Suriye Anayasası” görüşülecek ve Suriye’nin nasıl bir sisteme sahip olacağı konusunu Suriye’nin dışındaki devletler konuşacak. Bunlar riskli değil mi?
Efendim bakın, PYD konusunda Rusya Devleti ben Frankfurt’a gitmeden önce açıklama yaptı, dedi ki “bunlar terör örgütüdür.” Rus devletinin PKK/PYD’nin terör örgütü olduğunu açıkladığı bugünkü basın toplantısında Sayın Putin’in vurgusu neydi? “Suriye’nin toprak bütünlüğü esastır.” Suriye’nin toprak bütünlüğü esastır ama orada yaşayan Kürtler de var. Bu doğru. Bakın Türkiye için de “Türkiye’nin toprak bütünlüğü esastır” diyoruz. PKK/PYD burada ezilir, ezilecektir ve ezilmiştir, ezilmektedir. Ama Türkiye’de Kürtlerimiz yaşıyor. Yani bir yerde Kürt var demek o, PKK/PYD değil.
Rusya, onları da dışlamayan, Amerika’nın kucağına bırakmayan, Amerika’nın kontrolünden bu tarafa çekmeye çalışan bir siyaset izliyor. Tabii Rusya hata da yaptı. Sayın Soner Polat komutanımız Moskova’ya gittikleri zaman, Korgeneral Timkin ile görüştüklerinde o hataları hep söyledik. Alexander Dugin’e de söyledik. Yani onlar Türkiye’nin böyle silahla girip orada PKK’yı ezeceğine pek ihtimal vermiyorlardı. Onu göremedi Rus devleti. Ne oldu şimdi? Ezildi PKK. Ve Rus devleti de PKK/PYD’nin bir terör örgütü olduğunu resmi olarak bir hafta kadar önce, ben Frankfurt’a gitmeden açıkladı. Mehmet Perinçek de Moskova’dan bunu bildirdi.
Siz “kervan yola çıkmıştır, süreç ilerleyecektir, sonuçta burada PKK meselesi esas olarak halledilecektir ve Suriye toprak bütünlüğünü tekrar tesis edecektir” diyorsunuz. Bakın, hele Amerika Birleşik Devletleri, Trump “biz Suriye’den yakında çekileceğiz” dedikçe, PKK beyaz bayrak bulmanın telaşı içine daha çok giriyor.
Siz aylar önce de, Afrin Harekâtı başlamadan önce de bunu söylüyordunuz. Yeni bir bilgi mi aldınız?
Bakın ben bilgiyi değil, analizi, kuvvet analizi yaparım. Ben satranç oynayan bir insanım. Burada vezir var, şah var, kale var, piyonlar var falan filan. Yani satranç tahtasına, kuvvetlerin dizilişine, karşılıklı kuvvetlere bakarak yapıyorum. Benim bilgim arazideki bilgi, Orta Doğu’daki bilgi. Suriye olayı başlarken de ne oldu? Efendim, bizim Aydınlık’ta bile Amiral Türker Ertürk yazıyordu: “Efendim Amerika oraya girer, bir hafta sürmez.” Ben o zaman cezaevindeydim. Nasıl bir hafta sürmez ya? Amerika yenilecek orada. Suriye’deki iç kargaşalıklar ve silahlı isyanlar başladığı gün biz çok açık bir şekilde şunu söyledik: “Kesinlikle Suriye onları ezecek. Kimse Beşar Esad’ı deviremez, deviremeyecek.” “Efendim, biz gideriz Şam’da Emevi Camisi’nde namaz kılarız falan.” Hayır, siz Sayın Tayyip Erdoğan olarak, orada Netanyahu’yla ve Amerika Başkanı Obama’yla namaz kılamazsınız. Zaten komik duruma düşüyorsunuz. Obama’yla hangi namazı kılacak? Hristiyan namazını mı kılacak? Netanyahu’yla Yahudi namazı mı kılacak? O zaman biz şunu söyledik: “İran devletinin liderleri gelecek, Beşar Esad gelecek, biz hep beraber Irak devletinin liderleriyle Sultanahmet Camisi’nde hep beraber zafer namazı kılacağız.” Putin’i çağırmayacak mısınız? Putin’i de çağırırız tabii, o da namaz kılmasa bile amin der, bizi destekler.
Şimdi size bu konuda yapılan eleştiri şu yönde: “Amerika’nın sonunda yenileceğini söylemek başka, Amerika daha işin ortalarındayken yenildiğini ilan etmek başka.”
Hayır efendim, 2013’ten beri söylüyoruz. “Yenildi” dediğimiz zaman yenilmişti. 2013’te “yenildi” demedik, “yenilecek” dedik. Ama yenildiğini 2014, 2015, 2016 yıllarında söyledik. Amerika o zaman yenilmişti ve onun sonuçlarını görüyoruz. Beşar Esad duruma hâkim oldu. Ben Suriye’ye gittiğim zaman, 2015 Şubat’ı diye hatırlıyorum, daha o zaman biz “yenildi” demiyorduk. Şam’a gittik, döndük ve yine söyledik: “Beşar Esad’ı deviremeyecekler, Amerika yeniliyor.”
***
Değerli izleyiciler, konuyu görüşmeye devam edeceğiz.
Sevgili izleyiciler, tekrar merhaba. Çıkış Yolu devam ediyor, Suriye’yi konuşuyoruz. Şimdi Trump’ın bugün gelen son dakika açıklamasını, biraz daha genişletilmiş ve dengeli olanını izleyicilerimize arz edeyim. Trump demiş ki: “Suriye’de eve dönüş zamanı geldi. Bunu çok ciddi olarak düşünüyorum.” Yani çekilme niyeti, beyanı duruyor yerinde. Oradan bir geriye çıkış yok. “Suriye’deki varlığımız ciddi külfet” diyor. Çekilme konusunu görüşmek için Savunma Bakanı ile bir araya gelecekmiş. Nasıl çekileceklerini, çekilmenin yolu ve yöntemini görüşecekler.
Diğer iki cümleyi de okuyayım: “Suudi Arabistan bizim Suriye’de kalmamızı istiyorsa, parasını ödemesi gerekecek. Rusya lideri Putin ile çok iyi diyalog kurabileceğimi düşünüyorum, Rusya ile iyi geçinmek iyi bir şey.”
Bakın, Suudi Arabistan orada bir takım İhvan-ı Müslümin denen, İslamcılık adı altında terör yapan örgütleri destekliyordu. Başlangıçta destekledi, sonra kendisi de karşı çıktı. Şimdi ne oluyor? Trump, “Eğer biz Suudi Arabistan’ın oradaki terör örgütlerini desteklemesine yardımcı olacaksak, yani silahlı bir güç olarak orada duracaksak, o zaman Suudi Arabistan bunun parasını versin” diyor.
Esas çekilmeye neden olan; birincisi Suriye’nin kendi vatanını silahla savunması, ikincisi Türkiye’nin o koridoru yarması, Afrin’de PKK’yı ezmesi ve Barzani referandumunda Batı Asya ülkelerinin birliğiyle geçersiz hale getirilmesidir. Hepsi silahla oldu. Silaha boyun eğiyorlar. Ama silaha boyun eğerken, orada devam etme konusunda büyük bir külfet var. Amerikan ekonomisi çöküyor. Bu para almaya dönük bir açıklama mı yoksa çekilmeye karar vermiş bir insanın açıklaması mı? Bence para almaya dönük değil. Zaten Suudi Arabistan’dan acayip para alıyorlar. Suudi Arabistan’a kullanmayacakları silahları satarak o kadar büyük kaynak transfer ediyorlar ki…
Bu görüşme de Pentagon’la, Savunma Bakanı’yla, CIA ile ilgili; bence “çekilelim mi çekilmeyelim mi” görüşmesi değil, karar verilmiş artık. “Nasıl çekilelim”i konuşacaklar. Siz dediniz ki “Çekileceğim derse elini zayıflatır.” Evet, pazarlık gücü zayıflar. Kimse “sen çekil” diye ona bir şey vermez o zaman. Niye bunu diyor o zaman? Kendi Amerikan kamuoyuna mesaj veriyor. Yani Beşar Esad’ın yönettiği bir Suriye’ye razı. Öyle gözüküyorlar. Peki, oradaki PKK/PYD kantonları ne olacak? O da iflas etti.
Dönelim daha önce cevapsız bıraktığımız soruya: Masa fikri çok yanlış. Yarın Ankara’da bir masa kuruluyor, hayali masa. Ben size neyi kararlaştıracaklarını söyleyeyim; hayat dikte ediyor: Suriye’nin toprak bütünlüğünü tanıyoruz. Beşar Esad meşrudur, orada kalacak.
Rus askeri hâlâ orada kalacak mı? Amerika çekilince onların da alt zeminleri kalmıyor. Suriye’de hiç kimse kalamaz. Suriye, Suriyelilerindir. Suriye’de bir tek masa var, bir tek iskemle var. Masa Suriye’nin masası, iskemle de Suriye’nin iskemlesi. Amerika gittiği zaman Rusya’nın orada kalma gerekçeleri de ortadan kalkıyor. Türkiye zaten çekilecek. Türkiye’nin orada kalması diye bir amaç yok ki. Türkiye, Suriye’nin vatan bütünlüğünü sağlamak için gitti. Terör temizlendikten sonra Türk askeri, Beşar Esad’ın yönettiği Suriye Devleti’nin ordusuna o bölgeleri bırakıp gelecek. Amerika belki de Rusya’nın oradaki varlığını gerekçesiz hale getirmek için çekiliyor. Yani “Suriye’yi ben nasıl olsa kaybettim” diyor Amerika. Fransa’nın oraya gelmesi, o bölgeyi pek boş bırakmaya niyetli olmadığını göstermiyor mu? O mu getiriyor acaba? Macron kendisi mi gönüllü oluyor? Bence Amerika kendisi çekildiğine göre Fransa’yı niye oraya yollasın? Macron orada kendi akılsızlığıyla hareket ediyor. Amerika, Fransa’ya mesela Libya’da da inisiyatif verdi. Suriye’de şöyle bir durum var: Eskiden Suriye, Fransa’nın hakimiyeti altındaydı. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki paylaşımda Irak İngiliz kontrolünde kaldı. Hatta aralarında ilk planda kavga da vardı. Bugün Irak dediğimiz yer de, Suriye de İngiltere’nin payına düşmüştü fakat sonra İngiltere açgözlülük yaptı ve orada askeri gücü olduğu için Irak İngilizlerin oldu, Suriye ise Fransız hakimiyetinde kaldı. Bu nedenle Suriye, Fransız hakimiyetinden kurtulan bir ülke ve üzerinde Fransız etkisi var. Fransa döneminden kalan birçok miras söz konusu. O bakımdan Fransa’nın orada bir şeyler yapması Amerika’ya göre daha kolay ama ben Amerika’nın Fransa’ya böyle bir görev verdiğini hiç sanmıyorum. O, Fransa’nın kendi kararı.
Amerika’nın Suriye konusunda kafasında bir karar var mı sizce? Bence artık Amerika’nın kontrolünde bir Suriye planı iflas etti. “Bari Rusya da orada etkili olmasın” diyerek artık savunmaya geçti. Kendisinin iddiaları çöktü; rakip ve düşman gördüğü Rusya’nın, Türkiye’nin, İran’ın oralarda etkili olmasını istemiyor. Bakın, şunu göreceğiz: Madem “Doğu Perinçek ve Vatan Partisi önümüzdeki süreçleri hep doğru görüyor” diye bir tespit var, o halde şunu söyleyeyim: Amerika önümüzdeki süreçte Suriye’nin egemenliğini savunacak. “Kimse Suriye’de asker bulundurmasın, üs bulundurmasın, Suriye egemen olsun, kendi kendini yönetsin” diyecek. Siz de aynı şeyi savunuyorsunuz, demek ki buluşacaksınız. Amerika yenildi, bu bizim zaferimiz. Batı Asya ülkeleri olarak Amerika’yı yendik. Vatan Partisi de bu mücadelede çok etkili bir rol oynadı. Türkiye, Tayyip Erdoğan yönetimi bu birliği hep baltaladı. Rus uçağının düşürülmesini de bugün başkalarına yüklüyor ama uçak düşürüldüğü zaman öyle konuşmuyordu, “Ben düşürdüm” diyordu. Davutoğlu ile aralarında bir rekabet vardı, şimdi ne oldu? Suçu Fethullah Gülen’in üzerine attı. O da doğru, atsın ama Vatan Partisi’nin burada büyüklüğü ve gücü ortaya çıkıyor. Vatan Partisi’nin siyasetleri eze eze geliyor ve Vatan Partisi bu siyasetleri yalnız açıklamakla kalmıyor; Moskova’ya, İran’a, Suriye’ye koşuyor ve bu siyasetin hayat bulması için aktif bir çaba gösteriyor.
Erdoğan ile Putin’in basın toplantısında bir kelime, bir kavram çok dikkatimi çekti. Sizin de işaret ettiğiniz gibi, tertiplerin ve provokasyonların Türkiye-Rusya ilişkilerinde önlendiğini, geçmişte kaldığını söyledi. “Hamdolsun çelik gibiyiz” dedi. Türk-Rus ilişkileri çelik gibi sağlamdır dedi. Ne diyor? Bu iki ülke arasında çelikleşen ilişkiler değil, yeni bir dünya kuruluyor. Bu görüşme, yeni bir dünyanın kurulduğunu bir kere daha gösterdi ve çok hızlı bir şekilde kuruluyor. Burada Türkiye ve Rusya, yeni dünyanın kuruluşunda önemli etkenler arasında. Silahlı mücadelede Batı Asya, Rusya, Türkiye, İran, Suriye ve Irak; bunların silahlı mücadelesi yeni dünyanın kuruluşundaki en önemli etkenlerden biri. Amerika burada yeniliyor. Bir de ekonomik etkenler var: Hindistan, Çin, Vietnam; Asya’dan yükselen yeni ekonomiler ve dünya ekonomisinin lokomotifi haline gelen Asya ülkeleri. Üçüncü etken ise Almanya, Fransa ve İngiltere’nin Amerika’ya kafa tutmaya başlaması. Böylece yeni dünyanın kuruluşunda üç ayrı coğrafyadan, üç ayrı kanaldan ve üç ayrı ağırlıklı yöntemle yeni bir dünya kuruluyor.
Sekiz defa görüşmüşler 2017’de, bu dokuzuncusu. 2018’de bir cumhurbaşkanımızın başka bir cumhurbaşkanıyla bir yılda sekiz defa görüştüğünün tek bir örneği yok. Hatta dört kere bile görüşülmemiştir, en fazla iki-üç kere görüşülmüştür. Neredeyse ikide bir buluşuyorlar. Lenin’in bir yazısını hatırlıyorum. Eskiden Büyük Orta Doğu Projesi’nin eş başkanı olan Tayyip Erdoğan, 2017’de Amerika’nın düşmanı olan Rusya’yla sekiz defa görüşüyor. O görüşme, karşı karşıya olan ülkelerin görüşmesi değil, birbirleriyle el ele veren ve “Amerika’ya nasıl beraber direneceğiz?” diyenlerin görüşmesi. İşte Yeni Dünya Kuruluşu! Bu çok önemli bir olay. Türk Akımı, Türkiye’nin nükleer enerjiyi Ruslarla işbirliği halinde yapması, Astana süreci, S-400’ler… S-400’lerin kendisi yeni bir dünya kuruluşu. S-400 ne demek? Kime karşı kullanılacak? Amerika’ya karşı. NATO sistemine uygun değilmiş; ancak Türkiye, NATO’nun silahlarını (uçak, bilgisayar sistemleri vs.) Amerika tarafından belirlendiği için Amerika’ya karşı kullanamıyordu. Askerlere sordum, “Bu sistem NATO ile uyumlu olmayacak, Türkiye’nin Amerika’dan gelen tehditlere karşı mevzilendiğini gösteriyor” dediler.
Şimdi bu ortamda Cumhuriyet Halk Partisi ve İYİ Parti çıkmışlar, hala “Büyük Orta Doğu Projesi eş başkanı, Amerika’nın güdümünde” diyorlar. Amerika’nın güdümündeyse niye S-400’lerin teslimini erkene çekiyor? Sayın Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ne dedi? “Bizim talebimiz üzerine teslimi erkene çekiliyor” dedi. TBMM Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı Volkan Bozkır, Amerika dönüşü “Patriotları alıp almama konusunda düşünürüz” dedi. Aynı gün apar topar CNN Türk’e çıktı ve “S-400 işi bizim için bitmiştir, anlaşma tamam, dönüş yoktur” dedi. Kulağını çektiler. Hala Türk hariciyesinde, Dışişleri Bakanlığında ve AKP’nin içinde Atlantikçiler var. CHP ve İYİ Parti ise tamamen Atlantik kampında.
Nükleer enerji meselesine gelirsek; Türkiye tarihinin ilk nükleer yatırımının temeli atıldı. Nükleer enerjiye hiç karşı çıkmadım. Biz parti olarak nükleer enerjinin Türkiye için gerekli olduğunu, kullanmadan Türkiye’nin enerji güvenliğinin sağlanamayacağını açıkça savunduk. Rahmetli General Servet Cömert başkanlığındaki Ulusal Strateji Merkezimizde enerji toplantıları yaptık. Dünyanın çeşitli ülkelerinden uzmanlar geldi; nükleer, rüzgar, güneş, kömür, su… Hepsini tartıştık. Nükleer enerji en temiz enerjidir; işi yok, pası yok. Güvenlik tedbirlerini alır ve nükleer atıkları iyi gömerseniz, bütün enerjilerden daha güvenlidir. Rüzgar enerjisinin bile frekans gibi insanı etkileyen yanları, güneş enerjisinin doğaya zarar veren problemleri var. Ama nükleer enerji aynı zamanda bir lokomotiftir; onu uygulamak için 1300 alanda teknolojik atılım yapmak zorundasınız.
Rusya’ya bağlanma meselesine gelince; bu santral Rusların değil, ortak bir iş. Rusya’ya bağımlı değilsiniz, Rusya’nın uygulayabileceği bir yaptırım yok. Doğalgaz kesse anlarım ama santral kurulduktan sonra Rusya’ya bağlanma diye bir şey yok. Doğu Akdeniz ve Ege’de ise Türkiye’nin çok kararlı olması lazım. Orası bizim Mavi Vatan’ımız. Amerika, İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs orada Türkiye’ye karşı askeri tatbikatlar yapıyor. Biz Amerika ile Suriye ve Irak’tan sonra Doğu Akdeniz ve Ege’de de karşı karşıya geldik. Hatta bence bu çok daha ciddi ve tehlikeli bir durum. Suriye sorunu silahla çözüldü, bundan sonrası Beşar Esad’ın yönetimini herkesin kabul etmesidir. Vatan Partisi iktidara geldiğinde ilk iş, Sayın Beşar Esad’ı Ankara’ya çağıracağız. Uçağın merdivenlerinde kucaklayacağız ve Sultanahmet Camii’nde namazımızı kılacağız. Mısır konusu ise bambaşka; kıyıdaş ülke olduğu için Mısır ile anlaşmak zorundayız. İşte tüm bu nedenlerle, Türkiye’yi artık Tayyip Erdoğan yönetemez. Hiçbir engel yok, Mısır da buna hazır. Ancak Türkiye’nin bir sahibi var. Vatan Partisi, Soner Polat komutanımızın önderliğinde bir heyeti Mısır’a gönderdi. Yunus Soner’le birlikte gittiler; birçok parti ve devlet yetkilisiyle görüşmeler yaptılar. Orada çeşitli çalıştaylarda ve sunumlarda bulundular. Çok iyi cevaplar aldılar. Yani Türkiye’nin Mısır Devleti ile ilişki kurması ve Doğu Akdeniz’de iş birliği yapması için çok güzel koşullar var.
Soner Polat komutanımız orada, sizin de bahsettiğiniz anlaşmaları eleştirdi. “Mısır’a ne yapıyorsunuz, büyük yanlışlar yapıyorsunuz” dedi. Türkiye’nin sahibi Vatan Partisi’dir ve Vatan Partisi hükümet olduğunda bütün bu sorunları çözecektir. Suriye, Mısır, Doğu Akdeniz ve Ege’de Yunanistan için tek bir çare kalacak; o da Türkiye ile anlaşmak, sıcak ve dostane ilişkiler içerisinde Ege ve Doğu Akdeniz’deki kaynakları hep birlikte işletmek ve kazanmaktır. Tayyip Erdoğan’ın politikalarıyla Doğu Akdeniz ve Ege meselesi çözülmez. Beşar Esad’a sabah akşam “katil” diyen, Mısır yönetimiyle bağ kurmayan bir anlayışla sonuç alınamaz.
Türkiye’siz bir çözüm olmaz. Karşıda koskoca bir Amerika; Amerika, İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs ile birlikte askeri tatbikat yapıyor. Bunu da Soner Polat komutanımız Türkiye’ye duyurdu. Bu ne demek? “Türkiye’ye karşı yapıyorum” demek. Yani Amerika ve İsrail, Doğu Akdeniz ve Ege’de Türkiye’ye karşı silahla duruyor. Sadece diplomasi, siyaset veya ekonomiyle değil, silahla duruyorlar. Mısır cephesini bu tarafa geçirmek çok kolaydır.
Ben Tayyip Erdoğan’a, Binali Yıldırım’a ve Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’na soruyorum: Bir Yunan hücum botu gelse, araştırma yapan gemimize iki torpido veya bomba atsa ne yapacaklar? Bunları görüşüyorlar mı, tedbirlerini aldılar mı? Tedbir alamazlar. Burada yapmamız gereken şey; Irak’ta ve Suriye’de oluşturduğumuz ittifak birikimini Doğu Akdeniz ve Ege’ye taşımaktır. Bunun koşulları var. Çünkü Doğu Akdeniz’in kıyısında iki büyük ülke var; birisi Türkiye, ikincisi Suriye. Altta da Mısır var.
Bunun yanı sıra Rusya’nın ve Çin’in de menfaatleri var. Rusya sıcak denizlere Ege’den çıkacak; Çin’in “Bir Kuşak, Bir Yol” projesi buralardan geçiyor. Eğer Amerika, Kıbrıs’ta ve Doğu Akdeniz’de egemen olursa, bu durum Arap Körfezi’nin de Amerika denetimine girmesi anlamına gelir. Çin’in enerji kaynaklarının önemli bir kısmı oradan gidiyor. Vatan Partisi olarak Çin ile, Rusya ile, Suriye ile bunları konuşuyoruz. Geçen pazar arkadaşımız Deniz Büstani, Şam’da Beşar Esad ile bir araya geldi. Vatan Partisi’nin önümüzdeki dönemin sorunlarını çözmeye hazır olduğunu bütün milletimize açıklıyorum.
Mısır ile ilgili yeni bir girişim olmalı. Ancak şu anda acil olan Suriye’dir; Suriye kilit noktadır. Ankara’da Putin ve Ruhani ile toplanıldığında, “Tehdit altındayız, gelin beraber göğüs gerelim” dediğinizde, onlar da “O zaman Suriye konusunda süratli hareket edin ve iş birliğimizi pekiştirin” diyeceklerdir. Suriye düşmanı bir politika ile Türkiye, ne Doğu Akdeniz’de ne de Ege’de güvenliğini sağlayamaz. Çünkü Rusya ve İran’ın stratejisi de Suriye ile iş birliğine bakıyor.
AKP’nin mevcut Suriye politikası iflas etmiştir. Fala bakacak bir şey yok; iflas eden bir politikanın devam şansı yoktur. Türkiye, Tayyip Erdoğan’ı sırtından atacak, Vatan Partisi hükümet olacak ve doğru politikaları uygulayacaktır. Cumhuriyet Halk Partisi ve İYİ Parti seçeneği ise Tayyip Erdoğan’dan daha beterdir; çünkü onlar Rusya, İran, Suriye ve Irak karşıtıdır.
İngiltere konusuna gelirsek; bir casusluk krizi patlatıldı. İngiltere’de eski bir Rus ajanı zehirlendi iddiasıyla Rus diplomatları sınır dışı etme kampanyası başlatıldı. Ancak İngiltere, son dönemde Amerika’dan uzaklaşma eğilimindeydi. 2017 başlarında İngiliz parlamentosundan bir heyet Türkiye’ye geldiğinde, benimle de görüştüler. İngiliz büyükelçiliği yetkilisi bana, “İngiltere, Çin, Hindistan ve Türkiye dostluğundan kesinlikle vazgeçmeyecek, ittifakı Amerika kalıpları içinde görmeyin” mesajını iletti. Dünya ekonomisinin ve siyasetinin ağırlığı Asya’ya kaydı. İngiltere gibi eski büyük bir imparatorluk, bu gerçeği reddederek Amerikan kuyrukçuluğu yapmaz.
Türkiye, NATO’nun asi üyesidir ve NATO içinde isyanları oynamaktadır. NATO, Türkiye’yi hedef tahtasına koymuştur. Türkiye, Amerika ile savaşıyor; bu koşullarda Rusya ile beraber olması son derece doğaldır. Türkiye, NATO ülkelerinin diplomat sınır dışı etme kampanyasına uymadığı gibi, Rusya ile dostluğunu perçinliyor. Yeni bir dünya kuruluyor ve Türkiye bu dünyada Rusya, Çin ve Güney komşularıyla birlikte yer alıyor.
Türkiye’nin Afrin Harekatı’ndan sonra Avrupa ülkelerinde Türkiye’ye karşı tavır değişti. Türkiye “kıymete bindi”. Eskiden şantajla iş yaptırırlarken, şimdi Türkiye’yi ikna etme politikası izliyorlar. Almanya ve Fransa şunu gördü: Türkiye Amerika’ya boyun eğmeyecek. O zaman Türkiye’yi Amerika ile birlikte kaybetmek istemiyorlar. Vatan Partisi ise Almanya ve Fransa’yı da kazanan bir siyaset izliyor. Berlin’e iki kez gidip Alman Federal Meclisi’nde basın konferansı verdim ve “Alman devlet aklı nerede? PKK’yı tercih etmekle ne kazanıyorsunuz?” diye sordum. Görüyoruz ki Almanya, PKK’yı terk etti.
Türkiye’nin Çin’den İngiltere’ye, Latin Amerika’dan Afrika’ya kadar uzanan büyük bir ittifak potansiyeli var. Yeter ki bu birikimi değerlendirecek Vatan Partisi hükümet olsun. Şimdi Avrupa önder kadrolarımızla yaptığımız çalışma kampından döndük. Önümüzdeki günlerde de Merzifon ve Amasya’ya gidiyorum. 1 Nisan Cumartesi günü Merzifon Kitap Fuarı’nda imza günüm var, akşamında da Amasya’da konferans vereceğim. Amasya Belediyesi Kültür Merkezi’nde akşam 19.30’da konferans veriyorum. Pazar günü de saat 15.00’te Tokat Çavuşoğlu Tower Otel’de yine bir konferansım var. 7 Nisan’da Merzifon’da kitap fuarı, akşam 19.30’da ise Amasya’dayım. Pazar günü de Tokat’ta, Çavuşoğlu Tower’da olacağım.
Sizin de dikkatinizi çekmiştir mutlaka; son yıllarda Anadolu’da kitap fuarları çok yaygınlaştı. Eskiden sadece İstanbul, Ankara veya İzmir’de olurdu. Bursa’daki fuar ise çok güzel ve çok büyük; oldukça da iyi bir mekan yapmışlar. Merzifon’da da kitap fuarı var. Antalya’da da katıldım. Kitap fuarları benim için vatandaşlarımızla buluşma ve sohbet ortamı demek. Oraya geleceğimi görerek insanlar geliyor; sohbet ediyoruz, sorular soruyorlar, tartışıyoruz. Bir nevi randevu gibi oluyor, yurttaşlarımızla buluşma saatlerimiz haline geliyor ve bu beni çok mutlu ediyor.
Gelenler kimler? Gençler mi, öğrenciler mi, çalışan kesim mi? Gençliğin kitaba ilgisi var ama bunu sırf gençlerle sınırlı görmemek lazım. Gençlik okuyorsa bu çok iyi bir şey. Ancak Isparta’da köylüler, hayvancılıkla uğraşanlar; Bursa’da emekçiler de geliyor. Mesela Bursa’da Büyük Birlik Partisi İl Başkan Yardımcısı Abdullah Yılmaz Bey Vatan Partisi’ne katıldı. Yine Bursa’da Osmangazi İlçe Başkanı katıldı. Isparta’da Hasan Yarıktaşlar ve Dünya Şampiyonu Murat Bey Vatan Partisi’ne katıldı. Uzak Doğu sporlarında dünya şampiyonu kendisi. Büyük Birlik Partisi’nden, MHP’den, Cumhuriyet Halk Partisi’nden Vatan Partisi’ne yoğun bir katılım var. Bursa İl Başkanımız Mehmet Alain Bey de burada.
Efendim, kravat takmamışsınız, iyi etmişsiniz, sağ olasın. Mahir Gömlek benim açımdan programlarda uygundur, bilginiz olsun. Şule Hanım’a da buradan meramımızı arz etmiş olalım.
Şimdi izleyicilerimizden Adana’dan birisi sormuş: “Sizin ‘BOP Eşbaşkanlığı geçmişte kaldı’ açıklamanıza istinaden soruyorum; İncirlik’ten kalkan uçaklar nereye gidiyor, ne taşıyor? Eğer BOP Eşbaşkanlığı devam etmiyorsa bu uçaklar neden engellenmiyor?” İncirlik’ten Amerika’nın birçok malını ve malzemesini başka yerlere taşımaya başladığı zaten bugünkü Aydınlık gazetesinde de vardı. İncirlik’ten Türk Silahlı Kuvvetlerinin izni olmadan hiçbir Amerikan uçağı kalkamaz ve kalkamayacak. Gezmek için kalkabilir belki ama savaş veya muharip göreviyle kalkamaz. Türkiye öyle aptal bir ülke değil ki İncirlik’ten uçak kalkacak da Türk ordusuna karşı savaşacak.
M. Özerden Bey, bunlar bizim birtakım ezberlerimiz. Gerçeklere bakmadan, demin söylediğimiz gibi hurafe üzerinden siyaset yapıyoruz. “Türkiye Amerika ile beraber”, “Tayyip Erdoğan Amerika’nın emrinde” gibi hurafelerin sebebi, Türk milletinin %95’inin Amerika’ya karşı olmasıdır. Tayyip Erdoğan karşıtı olan kardeşlerimiz, gerçekleri yamultarak politika yapıyorlar. “Tayyip Erdoğan Amerika Birleşik Devletleri ile savaşıyor” gerçeğini kabul etmeden ne devrimci olunur ne de siyaset yapılır. Bizim sol ve ilerici kesimde maalesef gerçekleri eğip bükmeye çalışan bir çırpınış var. Benim görevim Türk milletine gerçekleri anlatmak.
Halkın yaklaşık %90’ı Afrin Harekatı’nı destekliyor. Ancak enteresan bir durum var; AKP’nin anketlerinden de yansıdığı üzere, Afrin harekatı oylara beklenen ölçüde yansımadı ve AKP oyları düşmeye devam ediyor. Ben buna katılmıyorum; Afrin harekatı olmasaydı AKP çok daha hızlı bir şekilde bayır aşağı gidecekti. Afrin onu bir nebze tuttu. AKP, 24 Temmuz’da PKK’nın üzerine yürüyerek 1 Kasım’da oylarını %40’tan %50’ye çıkardı; yani PKK ile mücadele etmek AKP’ye %10 oy kazandırdı. Biz o dönem Sayın Kılıçdaroğlu’na “PKK’ya karşı tutum belirleyin, vatan için birleşelim” dediğimizde, bize “PKK’nın üzerine yürümek fay hatlarını çatlatır” diye yazılı cevap vermişti.
Seçmen davranışları üzerinde ekonomi çok etkili. İktidar da bunu fark etti ki “Türkiye 1400 yıl öncesinin hükümleriyle yönetilemez” açıklaması geldi. Türkiye’nin dinamikleri bellidir: Vatanın bütünlüğü sağlanacak, üretim ekonomisine geçilecek, laiklik ve aydınlanmadan vazgeçilmeyecek.
Birkaç aydır sizinle program yapıyoruz ama henüz ekonomiyi derinlemesine ele almadık. Üretim ekonomisi diyoruz, geçiyoruz. Örneğin Hakkari’de bir yayla yasağının kalkması, hayvancılık için bir umut demektir. Şeker fabrikalarının özelleştirilmesi gündeme geldiğinde Alpullu’da geri adım attırdık. Atatürk döneminde Türkiye’nin Erzurum, Kars, Diyarbakır gibi illeri sanayileşmede ilk 15’teydi; bölgeler arası denge vardı. Şimdi ise kâra dayalı ekonomi anlayışı nedeniyle sermaye deniz kıyılarına ve büyük şehirlere yığıldı. Bizim politikamız, hayvancılığı ve tarımı devletçi bir ekonomiyle tekrar geliştirmek; sadece Batı’yı değil, Orta Anadolu’yu ve Doğu’yu da kalkındırmaktır.
Hepsine hazırız. 10 gün evvel Ankara’da nitelikli bir eğitim çalıştayına imza attık. Sayın Tülin Oygül’ün önderliğinde çok esaslı politikalar geliştirdik. USMER (Ulusal Strateji Merkezi) ile de çok güzel sürprizlerimiz olacak. Ankara, İstanbul ve İzmir’de binalarıyla faaliyet gösteren merkezlerimizle Türkiye’nin sadece güvenlikte değil, ekonomide de çok önemli bir hazırlık içinde olduğunu göstereceğiz.
Şimdi az zamanımız kaldı. CHP Genel Başkan Yardımcısı Öztürk Yılmaz’ın cezaevinde HDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ı ziyaretiyle ilgili CHP’den gelen iki farklı açıklamayı dinleyelim, sonra konuşalım. Sekiz numaralı VTR’yi rica ediyorum.
*(VTR izlenir)*
Efendim, bir cumhurbaşkanı “çatlayın, patlayın” gibi sokak ağzıyla konuşamaz. Biz Vatan Partisi olarak siyasete nezaketi getiriyoruz. Sosyal medyanın kurallarına göre orada ısırmak veya kemik kırmak serbest olabilir ama siyasetin dili bu olmamalı. Oraya girince zannediyorlar ki bizim arkadaşlarımızın da bir takım ağır sözler söylemesi, sövmesi falan gerekiyor. Oysa biz arkadaşlarımızı hep uyarıyoruz ve bunu parti eğitimlerinde de hep işliyoruz. Vatan Partisi, nezaketi Türk siyasetine getirecektir. Nezaket devletin şanıdır; devlet nezaketli olur. Devlet hiçbir zaman “çatlayın patlayın” demez.
CHP Genel Başkan Yardımcısı Öztürk Yılmaz’ın durumu… Ama burada şimdi başka bir şey daha söyleyeyim. Bir CHP lideri de Sayın Cumhurbaşkanı’na “şımarık” dedi. Bunlar hep yapılıyor; AKP’de, CHP’de, İYİ Parti’de, MHP’de Türk devlet geleneğiyle hiçbir şekilde bağdaşmayan bir üslup var. Bir kere biz, Vatan Partisi’nde “sen” diye hitap etmeyi yasakladık. Vatan Partisi’nde kimseye “sen” demeyeceğiz, hep “siz” diyeceğiz. Sen şeklindeki hitabı kaldırdık; hiçbir şekilde benim konuşmalarımda ve diğer liderlerimizin konuşmalarında bu yok. Diğer liderlerimizi de bu konuda uyarıyoruz; sövüp saymak bizim Vatan Partisi’nin kültürüne uygun değil.
Aynı zamanda arkadaşlarımızı sosyal medyada da kibar ve nazik olmaları konusunda sürekli eğitiyoruz. Şule Perinçek Almanya’daki eğitimde anlattı; kendisine çok ağır sözlerle saldırılmış ama o, saldıran kişiye son derece kibar ve nazik bir şekilde uyarılarda bulunmuş. Karşısındaki kişi çok mahcup olduğunu ve bundan sonra kimseye o şekilde hitap etmeyeceğini söylemiş. Yani insanları eğitmek zorundayız. Sövene söverek karşılık verilmez. Dervişin bağrı taş gerek, gözü kanlı yaş gerek. Vurana elsiz gerek, sövene dilsiz gerek. Sen derviş olamazsın.
Ben de şimdi Cumhurbaşkanı olmuş Sayın Erdoğan’a veyahut da ona “şımarık” diyen CHP yöneticilerine, yani bu dili Türk siyasetine yerleştirmeye çalışanlara şunu söylüyorum: Siz derviş olamazsınız.
Şimdi iki video izletmek zorundayım. Öztürk Yılmaz’ın Demirtaş ziyareti hakkında kendi yaptığı açıklama ve ardından parti sözcüsü Bülent Tezcan’ın bu ziyaretle ilgili açıklaması. İzleyelim.
(Videonun ardından)
Mehmetçik’e kurşun sıkanla kutuplaşmayı önlemek kadar vahim bir şey yok. Biz Mehmetçik’e kurşun sıkanla, Türkiye’ye mayın döşeyenlerle, Amerika’nın verdiği silahlarla Türkiye’nin üzerine yürüyenlerle, 15 Temmuz gecesi darbe yapanlarla kutuplaşıyoruz. Demokrasi onlara özgürlük demek değildir. Bu CHP ne yapıyor? “Efendim hapishaneler boşalsın, FETÖ’cüler çıksın, PKK’lılar çıksın.” Niçin çıksın? Tekrar Mehmetçik’e kurşun sıksınlar diye mi? 30 bin FETÖ’cü personel tekrar Türk Silahlı Kuvvetleri’ne geçip 15 Temmuz darbesini bir daha yapsınlar diye mi?
Sözlerimizi bağlarsak; böyle bir demokrasi yok. PKK’ya özgürlük yok, HDP’ye özgürlük yanlış, HDP kapatılmalıdır. PKK’nın uzantılarına Türkiye’de hiçbir yasal hak tanınamaz. Bu, geniş bir ittifak çabasıdır; PKK’yı da kucaklayan bir ittifak. Selahattin Demirtaş’a insaniyet için mi gidiyorlar? Bakın, Kemal Kılıçdaroğlu bana bir milletvekilini görevli olarak göndermedi.
Çok net gözüküyor manzara: Cumhuriyet Halk Partisi HDP ile ittifak çizgisi içindedir. Abdullah Gül de bu işin içindedir. Abdullah Gül, Fethullah Gülen, Cumhuriyet Halk Partisi ve İYİ Parti böyle bir ittifak çabası içindeler. O ittifakın başarı şansı sıfırdır çünkü Türkiye, Amerika’nın güdümünde yaşamayı reddetti. Tayyip Erdoğan yönetimini bu ittifak çabaları güçlendiriyor. Onlara bakan, Tayyip Erdoğan’ı seçiyor. Vatan Partisi ise Tayyip Erdoğan’ın iktidarına son verecek olan biricik seçeneği temsil etmektedir.
Cumhuriyet Halk Partisi’nin iktidar formülü neydi? “Mağdurlara dayanarak iktidar olacağız.” Bugün kim mağdur? PKK, FETÖ. PKK ve FETÖ’ye dayanarak iktidar olacağız diye formül ürettiler. O nedenle “hapishaneler boşalsın” diyorlar. Bu millet, PKK ve FETÖ hapisten çıksın diyenlerin peşine takılır mı? Maazallah! İktidara gelecek olsalar ki hiç böyle bir ihtimal yok, Türkiye’yi kan revan içinde bırakırlar. Bu bir barış projesi değil; PKK tekrar mayın döşesin, tekrar bombalar atsın, tekrar canlı bombalar üzerimize gelsin diye yapılan ittifaklardır.
Türkiye ümitli bir döneme giriyor. İyimser olmamız için çok neden var. Bakın şu noktaya geldi Türkiye: Amerika’ya kafa tutan, Putin’le el ele veren, Suriye, Irak, İran gibi ülkelerle iş birliği sürecine girmiş bir Türkiye. Bu, Vatan Partisi’nin zaferidir. Vatan Partisi siyasetleri Türkiye’nin gündemine giriyor ve AKP’yi de kendi siyasetlerinden çevirdi. Rusya’yla dost yaptı, İran ve Irak’la dost yaptı. Amerika’yla el eleyken Amerika’ya tavır alır hale getirdi. FETÖ’yle beraber hükümet kurmuştu AKP, şimdi FETÖ’nün üzerine tıpkı Vatan Partisi gibi yürümek durumunda kaldı. Bunların hepsi Vatan Partisi’nin 20-30 yıl öncesinden beri nasıl doğru ve haklı bir program ürettiğini gösteriyor. Bu sürecin sonu da Vatan Partisi hükümeti olacak, göreceksiniz.
Bütün vatandaşlarımıza sesleniyorum: İyimser olalım, kendimize ve milletimize güvenelim. Hükümet olacağız, milletin hükümetini kuracağız. Hepsine sevgi ve saygılar sunuyoruz. Sevgili izleyiciler, programımızın sonuna geldik. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz. Hoşça kalın.

