Çıkış Yolu • 16.11.2021

Çıkış Yolu • 16.11.2021

İzlediğiniz için teşekkür ederim. Çıkış Yolu’ndan merhabalar. Değerli izleyenler ve tabii ulusal radyo dinleyicileri, ortak yayındayız. Her zaman olduğu gibi karşınızdayız. Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek’e sorularımızı yönelteceğiz.

Haftanın en çok konuşulan, Türkiye’nin, bölgenin ve dünyanın gündemindeki başlıklarını bu akşam programda konuşacağız. Bize Aydınlık Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Sayın İlker Yücel eşlik edecek. Siz de hoş geldiniz Sayın Yücel.

— Hoş bulduk, teşekkür ederim.
— Sayın Başkan, siz de hoş geldiniz.
— Hoş bulduk.

Hemen gündemimize başlayalım. Programımıza geç başladığımız için izleyicilerimizden özür diliyoruz. Gecikmenin sebebi çok kıymetli bir misafirim, İstanbul Üniversitesi’nin çok emeği olan hocalarından Prof. Dr. Mustafa Kaçar’dı. İslam tarihi ve bilim tarihi konularında Türkiye’de eşsiz birikimi olan bir hocamızdır. Onunla sohbete kendimi kaptırdım, o yüzden gecikme oldu, tekrar özür diliyorum.

— Estağfurullah.

Sayın Başkan, Atatürk gündemiyle başlayalım istiyoruz. Türkiye, özellikle 10 Kasım’da Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklamalarıyla ve “Atatürk’ün serencamı yol haritamızı bugün de çiziyor, gösteriyor” ifadeleri sonrası bir Atatürk vurgusunun öne çıktığını gördük. Devlet katında da Atatürk’ün artık hak ettiği itibarı gördüğünü ve Türkiye’ye politik anlamda yön verdiğini anlıyoruz. İlk yorumunuzu alalım, neler söylersiniz?

Ben de Sayın Cumhurbaşkanımızın o tarihi konuşmasını, yeniden restore edilen Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Salonu’nda bizzat dinledim. Hakikaten tarihi bir konuşmaydı. Türkiye’nin tekrar Atatürk rotasına girmesi, özenle hazırlanmış bir “Atatürk açılımı”ydı. Esas vurguyu zaten Aydınlık Gazetesi manşetine taşıdı: “Atatürk’ün serencamı bizim yol haritamızdır.” Yani Atatürk’ün hayatı, yaptığı işler yol haritamızdır.

Sayın Cumhurbaşkanımız konuşmasında Atatürk’ün Libya’daki, Balkanlardaki, Makedonya’daki, Suriye, Irak, Bitlis ve Doğu cephelerindeki mücadelelerini anlattı. Libya’da gözünden yaralanması, Çanakkale’de kalbinin üzerindeki saate şarapnel isabet etmesi gibi fedakârlıklarını vurguladı. “Atatürk’ün hayatı bize yol gösteriyor” dedi. Bu çok önemli.

Bakın, Atatürkçü geçinen Sözcü gazetesinin başlığına bakıyoruz: “Atatürk’ü unutmayacağız.” Atatürk’ün unutulması ve unutulmaması tartışılır mı? Bu mu Atatürkçülük? “Unutmayacağız” demek, onu tarihe gömmek demektir. Sayın Cumhurbaşkanımız ise “Atatürk yol haritamızdır” diyor. Birisi geleceğe bakıyor, önümüzdeki yolu çiziyor; diğeri ise geriye bakıp “unutmayacağız” diyerek konuyu tartışmalı kılıyor.

Atatürk, Kemalizmi “Türk devriminin yaptığı işlerdir” diye tarif eder. Bu bilimsel bir tanımlamadır; yani Atatürk, devrimi pratikle ve mücadeleyle tanımlar. Atatürk’ün programı bellidir: Bağımsızlık mücadelesi, vatan bütünlüğünün sağlanması, milli demokratik devrimle sanayileşme, tarımda çiftçiyi toprağa kavuşturma, bölücü isyanları bastırma ve ortaçağı temizleme.

Neden Sözcü ve benzerleri bunu yapamıyor? Çünkü onlar “Biden tayfası.” Biden tayfası, Atatürk’ü önümüzdeki işler için bir yol haritası, devrimci bir mücadele olarak tanımlayamaz. Onların önündeki en büyük engel, bize kalan bu devrimci ve imparatorluk birikimidir.

Ayrıca Atatürk mirası bizim mirasımızdır, onların değil. Bugün Cumhuriyet Halk Partisi Atatürk’e ihanet etmiştir; Atatürk yaşasaydı onları sopayla kovalardı. Atatürk’ü müsamere konusu yapanlar, onunla mücadele etmiyorlar, aksine onunla savaşıyorlar. Bugün PKK ile, FETÖ ile helalleşiyorlar.

Sayın Cumhurbaşkanımızın konuşmasında üç unsur öne çıkıyor: Birincisi, Atatürk önümüzdeki yol haritasıdır. İkincisi, Atatürk bize devrimci büyük bir mirastır. Üçüncüsü, Atatürk’ün koyduğu “çağdaş uygarlığın ötesine geçme” hedefi bizim hedefimizdir. Bu çok esaslı bir konuşmaydı. Siz de Aydınlık olarak çok güzel bir manşet attınız.

Orkestra da çok önemliydi. Muammer Sun’dan ve Türk Beşleri’nin en önemlisi Ahmet Adnan Saygun’dan parçalar çaldılar. O orkestranın görüntüsü, kemancılarıyla, piyanosuyla, sazlarıyla zaten çağdaş Türkiye’nin görüntüsüdür. Sayın Cumhurbaşkanımız konuşurken salonu terk etmemesi ve o çağdaş Türkiye kürsüsünden konuşması çok anlamlıydı.

Sayın Başkan, Atatürk “her cephede” konuşması yaptı diyebiliriz, değil mi?

Evet, bakın siz bu başlığı 10 Kasım sabahı, o konuşmadan önce attınız. Çok ilginç, Sayın Cumhurbaşkanımız da “Atatürk her cephede” mesajını verdi. Türkiye bugün bir vatan savaşı veriyor. Atatürk her cephede; iç cephede, üreticilerin iktidar mücadelesinde, PKK ve FETÖ’ye karşı, Doğu Akdeniz’de, Mavi Vatan’da ve Asya Uygarlığı cephesinde. Aydınlık, bu savaşı veriyor.

Sözcü’nün manşeti ise sadece bir “müsamere” havasında. Atatürk yaşayan, devrimci bir önder değil; onlar için sadece unutulmaması gereken bir figür. Ama Atatürk bugün var, bizimle beraber cephede.

Konuşmanın tam metnini Teori dergisi Aralık sayısında yayımlayacak. Aydınlıktan başka da hiçbir yerde tam metni çıkmadı. Sabah gazetesi geniş verdi, ona sevindim. Cumhuriyet ve Sözcü ise Cumhurbaşkanının bu tarihi konuşmasını hiç vermediler. Atatürkçü mü olur ya? Cumhurbaşkanının bu konuşmasını vermeyen Atatürkçü mü olur?

Salonda 13-14 bakan, Genelkurmay Başkanımız Yaşar Güler, kuvvet komutanlarımız, Meclis Başkanımız ve Yargıtay Başkanımız vardı. Devletin zirvesi oradaydı. Cumhurbaşkanımızla kısa bir hal hatır sorma sohbetimiz oldu, yaptığı tarihi konuşmayı kutladım, teşekkür etti.

Sayın Perinçek, konuşmanızda “Atatürk’ü anmak önemlidir ama asıl olan izini sürerek anlamaktır” diyorsunuz. Aydınlıkçılar Atatürk’ün üzerindeki tozları silkeledi, arşivlerden çıkardı. Atatürk yeniden Türkiye’nin gündemine Aydınlıkçılarla girdi diyebilir miyiz?

Daha doğrusu fikri planda, Atatürk’ün bütün eserlerini yayınladık; bu bizim 40-50 yıllık emeğimizin ürünüdür. Ancak Atatürk 2014’ten itibaren fiilen Türkiye’nin gündemine oturdu. Çünkü Türkiye’nin önünde milli demokratik devrim programı var. Atatürk’ün 1908 Hürriyet Devrimi’nden sonra söylediği gibi: “Bu devrimi ikmal edeceğiz, tamamlayacağız.” Bizim görevimiz de Atatürk’ün başlattığı bu devrimi tamamlamaktır. Yani orada, o da hürriyet devriminin bitmediğini, tamamlanması gerektiğini o zaman, 1908 yılında görüyor. Zaten 1908’den sonra arkasından Trablusgarp Savaşı, Balkan Savaşı, 1914’te Cihan Savaşı geliyor. 29 Ekim’de Cihan Savaşı’nı bitirip Mondros Ateşkesi’ni imzalıyoruz. 30 Ekim 1918 ile 14 Aralık 1918 arasında 44 günlük bir mola dönemi var. Tam da bu tarihler, bizim şimdi yaşadığımız günlere rastlıyor. O 44 günlük molada Hatay’da, Mehmet adında bir çavuş Fransız askerine karşı ilk kurşunu atıyor ve İstiklal Savaşı başlıyor. İstiklal Savaşımız aslında 1914’te Cihan Savaşı ile, hatta bazılarına göre Trablusgarp ve Balkan Savaşları ile başlıyor; bu görüş pek de yanlış sayılmaz. Atatürk’ün tamamlamayı hedef koyduğu devrim bize bir miras bırakıyor ama bu tamamlanmamış bir devrimdir. Milli demokratik devrimimizi tamamlamak, tam bağımsızlığı sağlamak ve demokrasiyi toplumsal, kültürel özgürleşme üzerine oturtmak gerekiyor.

Atatürk’ün tanımladığı gibi Türkiye; şeyhler, dervişler, müritler ve mensuplar ülkesi olamaz. Tekrar ediyorum; Türkiye tarikat müritlerinin ve cemaat mensuplarının ülkesi olamaz. İşte demokratik devrim programı budur. Bugün hala FETÖ ile mücadele ediyoruz; yani 1914’ten beri Atatürk devrimini tamamlama savaşındayız. Silivri duvarını yıktık, Vatan Partisi önderliğinde Türk Silahlı Kuvvetleri’ni özgürleştirdik. Özgürleşen Türk Silahlı Kuvvetleri, hükümetimizin 24 Temmuz 2015’te aldığı kararla PKK’yı hendeklere gömme harekâtını başlattı. Arkasından FETÖ’cüler tasfiye edilmeye başlandı. 15-16 Temmuz darbesiyle cevap verdiler ama Türkiye Gladyo’yu ezdi. Bunların hepsi devrimci işlerdir; Atatürk devrimini tamamlama işleridir.

FETÖ Gladyo’sunu ezdikten sonra iç cephedeki NATO yeraltı örgütlenmesini tasfiye ettik. Fırat Kalkanı Harekatı ile 2016 yılının Ağustos ayında Amerikan-İsrail koridorunu yardık. Arkasından Zeytin Dalı ve Barış Pınarı harekâtları geldi. Bugün sınır ötesinde ve içeride şehitler vererek Atatürk devrimini tamamlıyor, vatanımızı bütünleştiriyoruz. İçerideki Amerikancı cemaatleri, yani doğrudan Amerika’ya bağlı yapıları temizliyoruz. Dolayısıyla bugün yaşadığımız konjonktürel dalgalanmalar içinde verdiğimiz mücadele ile Sayın Cumhurbaşkanı’nın konuşması arasında tam bir bütünlük var.

Buna karşı, özellikle Sözcü ve Cumhuriyet gazeteleri gibi mecralarda “Cumhurbaşkanı Erdoğan Türkiye’yi Batı’dan ve demokrasiden uzaklaştırarak otokratik bir yönetime sürüklüyor” şeklinde bir itiraz geliyor. Onlara göre bu durum, özgürlükleri kısıtlamak ve Atatürk’ün hedeflerinden uzaklaşmak anlamına geliyor. Oysa “Biden tayfası” dediğimiz bu kesim, Atatürk’ü Batı değerlerinden kopuk, Amerikan emperyalizminin bir aracıymış gibi tanımlamaya çalışıyor. Biz ise FETÖ’yü ve PKK’yı temizleyerek, Batı’nın 1789 Fransız veya 1776 Amerikan devrimlerinde ortaya koyduğu; saltanattan kurtulma, feodal yapıları tasfiye etme ve köylüyü özgürleştirme gibi evrensel değerleri savunuyoruz. Bizim yaptığımız, Atatürk devriminin bugünkü şartlarda devamıdır. Onlar ise batıcılığı Amerikan emperyalizmine ve neoliberal ekonomi programlarına bağlanmak olarak anlıyorlar.

Bu kesim, artık Mehmet Eymür çizgisine savrulmuştur. Yılmaz Özdil, İlhan Selçuk’a işkence yapan, Kızıldere’de Mahir Çayan ve arkadaşlarını şehit eden, 12 Mart ve 12 Eylül darbelerinde, Çiller Özel Örgütü’nde rol almış, Mossad ve CIA bağlantıları tescilli Mehmet Eymür’ü savunur hale gelmiştir. Aynı zamanda bu çevreler, HDP’yi övmekte, PKK ve FETÖ ile aynı cephede buluşmaktadır. Kılıçdaroğlu’nun “hapisteki askerlerimizi kurtaracağız” dediği kişiler, Türk askeri değil; 15-16 Temmuz gecesi Türk milletine silah çeken Amerikan Gladyosu’nun neferleridir. Bugün Türkiye’de cephe çok açıktır: Bir yanda Amerikan emperyalizmi, PKK ve FETÖ; diğer yanda Türk milleti, Cumhurbaşkanlığı, Vatan Partisi ve Türk ordusu vardır. Cumhuriyet Halk Partisi, maalesef Türk ordusuna ve polisine düşman olan sahte solcuların ve PKK destekçilerinin örgütü haline getirilmiştir.

Ayrıca Hans-Lukas Kieser gibi isimlerin yazdığı, İttihatçılığı ve Türk vatanseverliğini hedef alan, Türk tarihini suçlayan kitaplar da aynı “demokrasi” maskesiyle servis ediliyor. Onların demokrasi dediği şeyin sosyal veya siyasal bir temeli yoktur; sadece beş yılda bir sandığa gitmekten ibarettir. Son olarak, Atlantik dergisinin kapağında Cumhurbaşkanımız Erdoğan’ı, Putin’i, Xi Jinping’i, Lukaşenko’yu ve Maduro’yu “kötü herifler” diyerek yan yana koymaları, aslında dünyadaki gerçek cepheleşmeyi gösteriyor. Bu liderler, Amerikan emperyalizmine direnen ve insanlığın geleceğini belirleyen devrimci, anti-emperyalist liderlerdir. Aydınlık gazetesi olarak biz bu gerçekleri işliyor, gelişen dünyanın liderlerini ve Türkiye’nin bu süreçteki kararlı duruşunu okurlarımıza aktarıyoruz. Benim aklıma bir sene önce, manşetlere bakarken Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın şu cümlesi geldi: “Medyamız bizim heyecanımızı ve hedeflerimizi tam yansıtamıyor.” Bence bir tek Aydınlık, Sayın Cumhurbaşkanı’nın 10 Kasım heyecanını ve hedeflerini yansıtıyor. Bu işin üzerini kapattırmayacağız.

Sayın Başkan, bir reklama gitmemiz gerekiyor. Değerli izleyenler, şimdi kısa bir reklama gidiyoruz, ardından yeniden birlikteyiz. İzlediğiniz için teşekkür ederim.

(Reklam sonrası)

Ardından yeniden birlikteyiz değerli izleyenler. Sayın Doğu Perinçek’e sorularımızı iletmeye devam ediyoruz. İlk bölümde Atatürk’ü, tabii Türkiye gündemindeki Atatürk’ü, 10 Kasım’da Sayın Erdoğan’ın vurgularıyla gündeme gelen Atatürk’ü konuşuyoruz. Ve tabii onun dışında da yine Atlantik’in kapağında hedef alınan 5 lideri konuşmaya devam ediyoruz.

Sayın Yücel, size bir sorum var. Ben de Atlantik’in kapak yazısıyla ilgili Sayın Başkan’a hem bazı bilgilendirmeler yapıp oradan bir soru sormak istiyorum. Bir defa bu liderler, yan yana dizilen liderler birbirini destekliyor. Makalede bunlar bir cephe kurdular Batı’ya karşı ve birbirlerini de kollayan, destekleyen bir çizgi izliyorlar. Gerçekten Türkiye’nin Venezuela ile, Çin ile ve Rusya ile ilişkisinde siz yıllardır hep altını çiziyorsunuz; Türkiye, güvenlik ve ekonomik zorunluluklarına karşılık gelen bir sürece girdi. İkincisi, haberi hazırlarken dikkatimizi çeken husus, yine bunu ilk siz “2014’te yeni bir süreç başladı” diye tarif ediyorsunuz. Makalede, 2014’ten sonra Türkiye’nin yeni bir sürece girdiği bilgisi veriliyor. “Amerika’nın duvarı yıkıldı” analizinizi doğrulayan bilgileri yazmışlar. Türkiye’nin Çin politikası buna bağlı olarak değişti diyor ve bunu bir tehlike olarak görüyor. Yani bu ülkeler birbirini kolluyor. Öyle ki Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Çin’le ilgili politikası, “Türkiye’nin geleneksel politikasına ters” diye yazıyor. Avrasya’da bir cephe kurulduğunu ve Batı’nın ekonomik gücünü kaybetmesi sebebiyle zorda olduğunu belirtiyor.

Burada makalenin genelinde “Batı bu ekiple, bu cepheyle baş edebilir” gibi bir fikir hakim değil; durum zor. Batı’nın durumu ekonomik gücünü kaybetmesi sebebiyle zor diyor ve “Ne yapmalı?” sorusunu ortada bırakıyor. Yer yer müdahale kapısı açıyor yazıda. Yani Türkiye’ye, Çin’e, Venezuela’ya müdahale edilecek bazı alanları işaret ediyor ve müttefikleri toparlanmaya davet ediyor. Buradan şuraya geleceğim: “The bad guys are winning” (Kötü herifler kazanıyor). Çünkü kaybettiklerini itiraf ediyorlar. Bizim Türkiye’deki Atlantikçiler hala Amerika’nın, Biden’ın projeleri içerisinde zafer hayalleri kuruyorlar. Ama Atlantik’in medyası gerçekçi; büyük devletler gerçekçi olmak zorunda, kaybettiklerini görüyorlar. Onun için kapak sloganının “Kötü herifler kazanıyor” olması çok anlamlı. Yani kim kazanıyor? Türkiye, Çin, Rusya, Belarus ve Venezuela kazanıyor. Yani dünya devrimi kazanıyor. Dünya devrimi kazanıyor; bu kapağı böyle de yorumlayabiliriz. Veya “Emperyalizme karşı savaşan ülkeler kazanıyor” diyebiliriz.

Şimdi buradan şuraya gelecektim Sayın Başkan: Çin Komünist Partisi tarihi nitelikte bir karar aldı. Tam metni henüz açıklanmadı ama tebliğ çerçevesi açıklandı. Orada Mao’ya, devletin kurucusuna ve devrimin liderine özel bir atıf var. Türkiye’de Atatürk öne çıkıyor, Çin’de Mao öne çıkıyor, Rusya’da yeniden Lenin’in hizmetleri hatırlanıyor, Stalin ve yine Venezuela’da Chavez’in emekleri önüne getiriliyor. Türkiye sizin söylediğiniz gibi bir devrimci sürece girdi. Bu süreç, önümüzdeki dönemde Türk toplumunda nasıl değişikliklere yol açacak?

İşte bu, dünya devrimi kazanıyor demektir. Bakın, Batılıların önemli bir dergisi ki bu sıradan bir dergi değil, Batı devletlerinin merkezleriyle bağlantılı bir organ; o neyi görüyor? Dünyada devrim yükseliyor, dünyada devrim kazanıyor. Devrimin başını çeken Türkiye, Çin, Rusya, Venezuela, Belarus gibi ülkeler kazanıyor. Bu önemli bir dünya analizi. Bir kere en önemli tespit: Dünya devrimi kazanıyor. İki: Türkiye Atlantik sisteminden kopuyor. Mesela bizim Türkiye’deki birçok sahte solcu, neoliberal ve Atlantikçi, “Ne kazanması? Ne Atlantik’ten Asya’ya gitmesi? Türkiye hala Atlantik’e zincirli, bağlı, oradan ayrılamaz” falan diyor. Ama Atlantik’teki ciddi adamlar ne diyorlar? “Türkiye Atlantik sisteminden kopuyor ve bir cephenin içinde yer alıyor.” Hangi cephenin? Çin, Rusya, Türkiye, Venezuela… Tabii bu cephe bunlardan ibaret değil. İran var, Türk devletleri var, hepsi Şanghay İşbirliği Örgütü’nde veya kapısında. Latin Amerika’nın birçok ülkesi var, Küba dahil. Mesela çok ilginç; buraya Küba’yı değil de Venezuela’yı alıyor. Çünkü Venezuela, Küba’ya göre onların karşısında çok daha büyük bir problem ve etkili bir ülke. Buradan Küba’ya da bir selam gönderelim.

Siz yakın zamanda büyükelçiyle görüştünüz mü? Ben konuşmadım da Sayın Genel Sekreterimiz Özgür Bursalı görüştü. Aynı zamanda Küba Büyükelçisi önceki gün Öncü Gençlik ve Türkiye Gençlik Birliği’nin yüzlerce gencin katıldığı konferansında konuştu. 15 Kasım bugün; Küba’da Amerikancıların birtakım gösterilerde bulunması ihtimalinden söz ediyordu Sayın Büyükelçi. Küba Devleti, Amerika’nın güdümündeki kuvvetlerin sokaklara çıkacağı gibi bilgiler almıştı. Onun üzerine ben Küba’yı destekleyen bir açıklama yaptım. Tabii Küba da bu ailenin içinde, yani dünya devrim ailesinin içinde, Venezuela ile beraber.

Türk Devletleri Teşkilatı da bu ailede. Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan Şanghay İşbirliği Örgütü’nde; Türkmenistan aday üye, gözlemci üye. Azerbaycan yine aday üye. Türkiye de gözlemci üye. Yani Türk devletleri de Asya beraberliği içinde, Şanghay İşbirliği Örgütü içinde birleşiyorlar. O da çok önemli; birliklerini orada sağlıyorlar. Yoksa Atlantik Paktı içinde değiller. Türk devletlerinden hiçbiri Atlantik tarafında kalmıyor, o çok önemli. Bu kuvvetler Afganistan’ı da alırlar yakında, almış durumdalar zaten. Afganistan da bu ailenin içinde; yani dünya devrim cephesine katıldı.

Bu fotoğrafla ilgili Anne Applebaum yazmış bu yazıyı. Onun paylaşımına baktım az önce Sayın Başkan, çok dikkat çekici. Twitter hesabında şu ifadeyi kullanıyor: “Hepimizin aklında otokratik bir devletin nasıl göründüğüne dair bir çizgi film görüntüsü vardır. Üstte kötü bir adam, polisi kontrol ediyor. Polis halkı şiddetle tehdit ediyor. Kötü işbirlikçiler ve belki bazı cesur muhalifler var.” O da Meral Akşener, Kılıçdaroğlu, Selahattin Demirtaş, Ahmet Davutoğlu… “Bunlar da cesur muhalif” diyor. Evet, böyle bir paylaşımı da var.

Atatürk bahsinde benim bir sorum vardı Sayın Başkanım size. Siz dış politikada ve Türkiye’nin güvenlik politikasında, hükümetin önünde ya da Sayın Erdoğan’ın ifadesiyle bir yol haritası olduğunu söylediniz ama üretimde ve ekonomide Atatürk döneminin, Atatürk politikasının uygulanmadığını görüyoruz. Doğru, bakın bu bir süreç. Onu görmemiz lazım. 2014’te biz Silivri duvarını yıktıktan sonra, 24 Temmuz 2015 günü hükümetimiz PKK’yı hendeklere gömmek için askeri harekatı başlattı. Vatan Partisi Merkez Karar Kurulu toplandı ve bunu tartıştı. Karar yeni alınmıştı. “Silahlı Kuvvetlerimiz Amerika’nın kara kuvvetlerinin tepesine biniyor, bu bir vatan savaşıdır, bu bir başlangıçtır ve bunun devamı vardır” dedik. Ve Türkiye Atatürk rotasına giriyor dedik. O tarihte Merkez Karar Kurulu’nda bir kişi o kararımıza muhalif oy verdi; emekli tümgeneral Naci Beştepe. O karardan bugüne altı yıl geçti ve dediklerimizin hepsi bir bir çıkıyor. Bir raya giriyor. O raya girdikten sonra en sonunda ne yapacaksın? Atatürk bayrağını açacaksın. Atatürk’ün bayrağı açtığı belli. Onun için “Aynı gemideyiz” analizini yaptık. 15 Temmuz’da da Atatürk bayrağı açıldı, her kritik anda açıldı. Yani 15 Temmuz’da Atatürk bayrağı açıldı ama şimdi ideolojik, siyasi, rehber, programatik, stratejik açıdan da bir dayanak noktası var. Yani sembolik olarak Atatürk’ün posterini asarken, şimdi çok kapsamlı bir programatik ve stratejik açıklamayla Cumhurbaşkanımız Atatürk’ün çizdiği yolu hedef olarak gösterdi. Siyaset böyle yapılır. Bilime dayanan, gerçeklerden çıkartılan siyaset böyle yapılır.

Şimdi sizin sorunuzla ilgili şunu da görüyoruz: Türkiye kesinlikle üretim devrimini yapacak. Yani “Sayın Tayyip Erdoğan yönetimi yapacak” demiyorum, Türkiye üretim devrimini başaracak. Girdiği yol o. Bu program Atatürk’ün ekonomi programıyla da tamamlanmak zorunda. O da başladı ufak ufak; yani kamucu ekonomiye, kamucu müdahalelere, yatırım ve istihdam odaklı bir ekonomi tarif edilmesine giriyor Türkiye. Çünkü başka yapabileceği bir şey yok. Türkiye bu darboğazdan çıkmak için halkçı, devletçi, kamucu ekonomi politikasını ve planlı ekonomiyi uygulamak zorunda.

İç siyasete yavaş yavaş gidelim mi? Zamanımız daralıyor. Bu mevzuyla ilgili, Çin Komünist Partisi’nin aldığı kararla ilgili birkaç şey söyleyeyim. Ben de bugün Aydınlık’ta o kararla ilgili özeti okudum, çok tarihi ve önemli. Neden önemli? Çin Komünist Partisi tekrar “Marksizm-Leninizm-Mao Zedong Düşüncesi” formülünü kullanmaya başladı. Xi Jinping’in Politbüro adına verdiği raporda Mao Zedong’un devrimci mirasına vurgular var. İkincisi, Mao’nun sosyalizmin inşasına ilişkin fikirlerinin bugün geçerli olduğu vurgusu. Bu bir süredir söylenmiyordu. Çünkü Mao Zedong’un teorisi şu: “Sosyalizmin inşasında geri dönüş tehlikesi kimden gelir? Parti ve devletin tepesindeki bir takım kodaman kapitalist yolculardan gelir.” Yani eski yıkılan hakim sınıf değil, bizzat partinin içindeki kapitalist yolcular. Bu Sovyet devriminin, Doğu Avrupa’nın tecrübesiyle kanıtlanmış bir teoridir. Zaten Mao Zedong düşüncesinin özü budur. Yani Mao, yalnız bir demokratik devrim lideri olarak değil, sosyalizmin kuruluşunda geri dönüş tehlikesine karşı devrimi sürdürme teorisini üretmiş evrensel bir bilimsel sosyalist liderdir.

Geçen hafta Doğan Duyar Cezayir’den şöyle bir makale yazdı: “Afrika ülkelerinde de kurucu liderlere atıflar, onların bağımsızlıkçı söylemlerini gündeme getiren liderler ortaya çıktı.” Aslında dünyanın her yerinde dünya devrimi yükseliyor. Devrim yükseldikçe herkes arkasına dönüyor; “Benim dayanacağım devrimci miras ne?” diyor. Türkiye’de Atatürk var, Çin’de Mao var, Rusya’da Stalin, Lenin, Büyük Petro var. Herkes kendi devrimci mirasına yaslanıyor, artı herkes birbirinin elini tutuyor. Ve bunu Batı da görüyor. Türkiye’de ne kadar Rusya düşmanlığı, Çin düşmanlığı varsa, bunlar Amerikancılardan geliyor. Ama Amerika diyor ki: “Rusya, Çin, Türkiye, Venezuela, İran… Bunlar hepsi beraber.” Bunu Sayın Devlet Bahçeli de grup toplantısında söyledi. Dedeağaç’a yapılan yığınağı sadece Türkiye’ye değil, Rusya’nın enerji hatlarına ve Kuşak-Yol projesine yönelik tehdit olarak algılıyor. Sayın Bahçeli vatansever olduğu, milliyetçi olduğu için Türkiye’nin direnmesinin aynı zamanda bir Rusya ve Çin dostluğu gerektirdiğini görüyor. Gerçek bir milliyetçi müttefiklerini gerçekçi bir şekilde saptar, Sayın Devlet Bahçeli de saptıyor.

İç siyasete geçmeden önce, bugün Sezai Karakoç hayatını kaybetti. Saygıyla anıyoruz, büyük bir şairdi. Onun büyüklüğü konusunda sohbet ettiğim Sayın Cemal Süreya’dır. Cemal abi… Sezai Karakoç’un büyük bir şair olduğunu belirtirdi. Sezai Karakoç da Mülkiyeli. O da galiba Maliye Müfettişi; yani öyle bir tarafı da var. Ondan şair olarak çok övgüyle bahsederdi. “Büyük şairdir” dedi. Hatta bir gün Cemal Süreya’ya, “Sizin şu ‘Asker, su ver, asker! / Ben asker değilim, nişanlıyım’ dizelerinizi çok beğendim, hayranım bu dizelere,” dedim. O da bana, “O dizeler benim değil, Sezai Karakoç’un. Benim şiirime ondan izin alarak koydum,” dedi. Oradaki ‘nişanlı’ ifadesini, yani bir kızla bağlantısının ötesinde, “Ben sıradan bir asker değilim, nişanlarım var; rütbeliyim, onbaşım, çavuşum; askerden su istiyorsun ama ben asker değilim, nişanlıyım,” anlamında kullandığını anlatmıştı. Öyle bir sohbetimiz de oldu. Sezai Karakoç o dizeleri yazmış, Cemal Süreya da “Ben bu dizeleri şiirimde yazacağım, benim olsun,” demiş, o da “Tamam, senin olsun,” demiş.

Cemal Süreya, Sezai Karakoç’u saygıyla anıyor. Yaşadığı pek belli olmayan bir insandı aslında. Bizim kuşağın gündemine pek giren bir isim değildi. Türkiye’de bir bölünme var; o, başka bir kampın şairi diye tanınıyor. Ama büyük entelektüeller o bölünmeye uymuyor. Mesela Cemal Süreya o bölünmeye tabi olmuyor, bu çok önemli. Üstelik keskin olduğu dönemlerde bile çok iyi dostlukları vardı. Şimdi insan bazen hayıflanıyor; kaybettiğimiz bu büyük insanlarla daha fazla dostluk, muhabbet kuramadığımız için üzülüyoruz. Ben de hayıflandım çünkü Sezai Karakoç’la birkaç kez tanışır gibi olduk, birbirimize selamlar yolladık ama buluşamadık. O, muhafazakâr kesimin yetiştirdiği gerçekten hakikatsever ve esaslı bir aydındı. Gerçekçi, kadir kıymet bilen, Türkiye’nin süreçlerini nesnel olarak izleyen büyük bir şairdi. Onu saygıyla anıyoruz.

Cemal Süreya’nın Karakoç’u anlattığı bir makalesi “2000’e Doğru” dergisinde yayınlanmıştı, biz de şimdi onu çıkardık, yarın Aydınlık’ta yayınlayacağız. Çok güzel, iyi yapacaksınız. Ta 1988-89 yıllarından kalma, şöyle bir ifadesi var: “Öyle bir Müslüman ki Marx da bilir, Nietzsche de bilir, Rimbaud da bilir, Salvador Dali de sever, Nâzım da okur. Sıkışmış, sıkıştırılmış deha, alçak gönüllülükle katı yüksek uçuyor, şemsiyesi yok.” “Sıkıştırılmış deha” demesi çok önemli. Başkası için “deha” ifadesini kullandığını pek hatırlamıyorum.

İç siyasete girelim o zaman. Sayın Kılıçdaroğlu bir “helalleşme” tartışması başlattı. Bu çıkışın sebebi nedir? “Biden tayfası” olursanız Kemalist Devrim’e kılıcınızı çekersiniz. Kılıçdaroğlu’nun bu projelerdeki yerinin işaretlerini 2010’larda, Dersim meselesinde görmüştük. 4 Haziran 1938 günü Atatürk Bakanlar Kurulu’nu topladı. Konuşmasında doğrudan “Dersim” demedi ama o çıbanın bastırılması, Dersim harekâtı Atatürk dönemindedir. Bakanlar kurulunu toplaması nadir olaylardandır; bizzat kendisi bir talimat götürüyor. “Toprak Ağası ve Kürt Sorunu” kitabımda o kararın tamamı vardır; tamamen Atatürk’ün görüşleridir. Yani orada bir çıban başı var ve Türk devletine silah çekilmiştir; bu, devletin yaptırım gücüyle tasfiye edilecektir.

Sayın Kılıçdaroğlu, Seyit Rıza’nın idamını bizzat izlemek için Tunceli’ye kadar gidiyor; infazı uygulayanlar ise Atatürk’ün orada bulunmasını istemedikleri için infazı bir gün evvel gerçekleştiriyorlar. Askerlerimizin şehit edildiği köprünün açılışını yapıyor orada bir de. Kılıçdaroğlu’nun 6-7 Eylül olayları, Varlık Vergisi, 28 Şubat, Maraş ve Sivas olayları gibi meseleleri sıralayıp “bunlarla mücadele ettim” demesi, İmamoğlu tercihiyle mi ilgili? Bence esas etken bu değil. Esas etken, artık Kılıçdaroğlu’nun HDP/PKK ile tam bir iş birliği kararı almış olmasıdır. HDP ile iş birliği programı, Türkiye’yi parçalama programıdır. Kemalist devrimle hesaplaşmak zorundalar. Sahte Atatürkçülüklerle bugüne kadar idare ettiler ama artık doğrudan Kemalist devrimi bilinçlerde ortadan kaldırma noktasına geldiler.

Varlık Vergisi konusu azınlıklar üzerinden gündeme getiriliyor ama 1922’de, İzmir kurtarıldığında zengin Türk yoktu; büyük sermaye sahipleri azınlıklardı. Marx da 1870’lerde Türkiye’deki büyük sermaye sahiplerinin Türk olmadığını yazıyor. Cumhuriyet Halk Partisi tabanıyla bir gerilim olması kaçınılmaz. Kılıçdaroğlu, tabanını da değiştirmeye çalışıyor; PKK’ya ve FETÖ’ye yönelerek daha etnik ve cemaat odaklı bir taban haline getiriyor. İYİ Parti ile aralarında sorun yaşanır mı? Birbirlerini idare ederler çünkü arkalarında Amerika var. Amerika, “İşine bak,” dediğinde olay biter.

Kitap önerimize gelecek olursak; Sayın Cumhurbaşkanımızın Atatürk rotasını işaret etmesinden sonra, Genel Yayın Yönetmenliğini Şule Perinçek’in yaptığı, benim ve birçok hukukçunun, generalin büyük emek verdiği 30 ciltlik “Atatürk’ün Bütün Eserleri”ni öneriyorum. Mehmet Perinçek, Rus ve Amerikan arşivlerinden Atatürk’ün 20’ye yakın görüşmesinin tutanaklarını çıkarttı ve topladı. Genç bir subayken Atatürk’ün not defterine yazdığı “Evvela sosyalist olmalı, maddeyi anlamalı” gibi gizlenen belgeleri biz söktük çıkardık. Ayrıca “Kürtleri avucumuza aldık” gibi tahrif edilen ifadeleri, “bağrımıza bastık” olarak düzelttik; “meczup” diye geçen kelimelerin aslında “mensup” olduğunu ortaya çıkardık. Bu 30 ciltlik külliyat, bütün ailelerin çeyizine girmesi gereken, gerektiğinde başvurulacak çok kıymetli bir başvuru kaynağıdır. Onun için Atatürk’ün bütün eserlerini tüm ailelere öneriyoruz. Gelinlerin ve damatların çeyizine Atatürk’ün eserlerini koymalarını tavsiye ediyoruz.

Haftanın müziği ise Sayın Cumhurbaşkanımızın arkasında yer alan Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’ndan. Orada Ahmet Adnan Saygun’un eski üsluptaki son eseri olan “Zafer” kantatı çalınıyor. Hem Ahmet Adnan Saygun’u anmış olalım hem de Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’na kutlamalarımızı buradan iletelim. Gerçekten çok kaliteli bir orkestra; şefini ve tüm üyelerini yürekten kutluyoruz.

Değerli izleyenler, Sayın Perinçek’in müzik önerisiyle sizleri baş başa bırakıyoruz. Bu haftalık veda ediyoruz, haftaya tekrar karşınızda olmak üzere. Milli takımımıza da Karadağ karşısında başarılar diliyoruz.

Görüşmek üzere değerli izleyenler, hoşça kalın. İzlediğiniz için teşekkür ederiz.

Paylaş