İzlediğiniz için teşekkür ederim. Merhabalar efendim. Sizi çok güzel bir gösteriyle, bir horonla karşıladık. Zonguldak Madenci Korosu’nun güzel bir gösterisiyle karşılamak istedik bugün. Çünkü Zonguldak’ı konuşacağız. Üretim devriminin Zonguldak ayağını bugün uzun uzun konuşacağız, değerlendireceğiz. O yüzden böyle güzel karşılayalım, keyifli karşılayalım istedik. Efendim hoş geldiniz.
Madenciler yalnız kömür çıkarmaz, horon da teper, zeybek de oynar. Hakikaten bizim Erkan Önsel seyrediyorsa dört köşe olmuştur. Tüm Karadenizliler ekran başında… Çok estetik, çok güzel. O omuz kırıtmalar var ya, bizim Kemaliye oyunlarının kaynaklarında da var. O Kıpçakların oyunlarında o omuz kırıtmalar geçiyor. O Kıpçaklar tabii Karadeniz bölgesine de iniyorlar; bizim kökenlerimiz de Kıpçak kökenli. O omuz kırıtmalar bizim Türk oyunlarına has, çok estetik. Madenci korosu kurmuşlar, ben Ankara’dan gelirken yolda hep o koronun türkülerini dinleye dinleye geldim. Profesyonel gibi; çalgıları da çok güzel. Hepsi de madenci, kuyuların dibinde çalışıyorlar ama aynı zamanda koroları var. Horon da tepiyorlar, zeybekler ve diğer Anadolu havalarını da çok başarılı bir şekilde oynuyorlar. Aslanlar beni çok mutlu ettiler.
Zonguldak’taki kurultayda çok güzel mesajlar ve görüntüler vardı. Bir kısa reklama gitmemiz lazım. Değerli izleyenler, bir müsaadenizle 50 saniyelik reklamımız var, sonra buradayız. Gündemin bütün sıcak başlıklarını konuşacağız.
Efendim, sizleri güzel bir horonla karşılamış olduk, bütün heyecanımızı ve coşkumuzu sizlerle paylaşmış olduk. Şimdi gündemin sıcak başlıklarını konuşacağız. Sayın Perinçek’i takdim etmiştim. Beyhan Korkman, Aydınlık Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni bizlerle birlikte. Beyhan Bey, siz de hoş geldiniz. Beyhan Bey de müthiş zeybek oynar, Ege çocuğu olarak çok güzel zeybek oynuyor. Çağdaş Cengiz kadar olmasa da… Efe’lerin Efe’sini gönderdik İzmir’e. O da iyi, Koca Arap zeybeğini de oynuyor musun? Benim en beğendiğim zeybekler; Arap zeybeği, Kadıoğlu, Köroğlu… Başlayalım efendim. Muğla zeybeği, Tavasın ağır zeybeği, hafif zeybeği… Hasan Korkmazcan’da öğrendim; Tavasın bir ağır zeybeği bir de hafif zeybeği vardır. Yıldırım Gençer çok güzel Kostak Ali oynar. Öyle mi? Bravo. Aslında o Tokatlı ama oralarda kala kala size benzerim. Özgür Bursa’da öyle değil mi? O da buralarda kaldığı için oynayamıyor. Konya kaşık havasını bile “Oynayamam ben” diyor ama oynatırız onu.
Zonguldak benim için bir başka duygu. Ölümün ağzında çalışan emekçiler… Hiçbir fabrikada iş kazaları tabii oluyor ama maden işçisi ölümün ağzında çalışıyor. Madenden çıkıldığı zaman “geçmiş olsun” deniyor; insana garip geliyor ama her gün madene inip çıkıyorsun, grizular ve diğer maden faciaları var. 1983 yılında bir grizu faciası olmuştu; çok sayıda madencimizi, Allah rahmet eylesin, kaybettik. Hiç unutmuyorum, 2000’e Doğru dergisinde bir manzara tasvir ediliyordu: 9-10 yaşında bir çocuk, Zonguldak’ın yokuşlarından yukarı bağıra bağıra koşuyor: “Anne babam öldü, anne babam öldü!” O çocuk sonra babasının öldüğü madende madenci oldu. Zonguldak’ın hikayesi bu.
Zonguldak Dağı’nın altı yalnız kömürle değil, duyguyla da yüklü. Hiçbir üretim faaliyetinde insanlar ölümlü bir şekilde burun buruna çalışmıyor. Ben de 1979’da Şule Perinçek’le madenin dibine kadar indim. Çizmeleri giyerken biraz büyük gelmişti ama o kuyunun dibinde ekmek yemek dünyanın en lezzetli olayı. Zonguldak deyince, 1990’da Zonguldak İl Başkanımız olan Niyazi Işık’ı ve o dönemin kaliteli ismi, annesini Tarsus’ta kaybeden mühendis Ali Kılıç’ı hatırlıyorum; onlara başsağlığı diliyoruz. O madenci hareketlerini, madenci şehitlerimizi saygıyla, sevgiyle anıyoruz.
Zonguldak, Türkiye’nin bugünkü iflasını en iyi anlayabileceğimiz ve çıkış yolunu bulabileceğimiz bir tecrübedir. Zonguldak Dağı’nın altında saptanmış 1,5 milyar ton rezerv var. Bu, Türkiye’nin 40-60 yıllık ihtiyacını karşılayacak bir rezerv. Ama biz o kömürü çıkartmıyoruz, Rusya’dan, Ukrayna’dan, Güney Afrika’dan gemilerle kömür getiriyoruz. Neden? “Daha ucuz” diye. IMF Türkiye’ye bunları dayattı. Türkiye ekonomisinin bugün 500 milyar dolara yakın dış borç yüküyle karşılaşması hep bu IMF politikaları yüzünden. Türkiye, önden gidenlere yetişmek için biraz yüksek maliyetlerle de olsa üretecek. Gümrüklerimizle yerli üretimi koruyacağız. Çıkış yolu; içeride üretmek, dövizden tasarruf etmek ve teknolojiyi geliştirerek maliyeti düşürmektir.
Kurultayımız bir üretim devrimi kurultayı oldu, çok keyifliydi. Haberimiz hazırsa bir getirelim.
(Haber videosu ve konuşma devamı…)
Kurultayda bir de acımız vardı. Plan Proje Dairesi Başkanlığı yapmış, 30-40 yıl Zonguldak’ta emek vermiş Yüksek Maden Mühendisimiz Necdet Biçer’i kaybettik. Konuşma yapacağı kurultaydan iki gün önce kaybettik. Necdet Biçer, Vatan Partisi’nin taş kömürü planını hazırlayan kişidir. Planın özeti şu: Üç milyar dolar gibi küçük bir yatırımla yılda 3,5 milyar dolar döviz tasarrufu yapabiliyoruz. 100 yıl süreli bir kazanç. 1990 yılında 40 bin madenci çalışıyordu, bugün bu sayı 7 bine düştü. İşçi arkadaşlarımız, “İşçi alınsın, üretim artsın” diye bağırıyorlar. Çünkü bugün iki işçinin yapacağı işi bir işçiye yaptırıyorlar. Çok ağır çalışma koşulları var.
Kamuda çalışan madencilerimizin en temel sorunu işçi alınmamasıdır. Oraya yatırım yapıldığı takdirde 30-40 bin madenci istihdam edilebilir. Bazıları “Kömüre ihtiyacımız yok” diyor ama demir-çelik üretiminde kok kömürü dışında bir alternatifiniz yok. Rüzgârla, güneşle veya suyla yüksek fırınları ısıtamazsınız. Zonguldak’ın ürettiği kömürle bile Türkiye’nin demir-çelik fabrikalarının ihtiyacını karşılayamıyoruz. Rezervleri “saklayalım” diyenler ise cahilce konuşuyorlar. Türkiye’nin enerji güvenliği ve sanayileşmesi için bu kömür şarttır. Kömüre karşı çevre kampanyalarını da Amerika Birleşik Devletleri, kendi hedefindeki ülkeleri zayıflatmak için yürütüyor. Bunu da biliyoruz. Efendim, yine bu konuyu biraz daha konuşuruz ama siz şimdi Zonguldak’la ve madencilerle bağınız çok güçlü. Aziz Şenel’e de buradan selamlar; kendisi benim sevgili arkadaşımdır. Bakayım, burada var mı? Burası ne? Ali Şehri Tapan da bir mesaj yollamış. Madene gidiyoruz… Ondan sonra Hüseyin Karanlık var; Hüseyin Karanlık kurultayda da vardı. 42 yıl önce düşünün… Şule, Hüseyin’in arkasında kalmış. Cahit Çeteci var, rahmetli oldu, sağ olsun. Ondan sonra solumda Ali Kırank var, o da mühendistir. Aziz Şenel de bizim orada yıllarca emek vermiş maden mühendisi arkadaşlarımızdandır. Madenciler de bayağı babayiğit.
Madenin dibinde de fotoğraflar olacak; var mı başka fotoğraflar arkadaşlar? Esas madenin dibindeki fotoğraflar… Orada, mesela bu madenin dibinde flaşı kullanamıyorsunuz; grizu patlaması olur diye tehlikeli. Bunlar madenci feneriyle çekilmiş fotoğraflar. “Dibinde” derken ne kadar? En dibi… İnsan oradan vargellerle çıkıyor, yukarı çıkana kadar anası ağlıyor yani. Başka bir siyasi isim var mıdır madenin dibine inen? Herhalde yoktur. Onu konuşmayalım, ayrı bir mesele ama bunlar güzel hatıralar. Kerem Çalışkan çekmişti bu fotoğrafları.
Siz o zaman Türkiye İşçi Köylü Partisi Genel Başkanıydınız. O dönem ne için gitmiştiniz oraya? Madencileri ziyaret etmek için. Bakın orada, şurada gözlüklü Kerem Çalışkan var. Cahit Çeteci var, Şule, Ali Kırank; mühendis arkadaşımız. Aziz Şenel’i göremiyorum. Diğerleri de maden işçileri. Ali Ayaroğlu var; o da madenci hareketinin liderlerindendir. Hepsi Kozlu maden ocağının ağzında çekilmiş. “Ölümün Ağzı” kitabını yazan büyük romancımız İrfan Yalçın’ı da saygıyla anıyoruz; ona da buradan selam yollayalım. Ölümün Ağzı romanı hakikaten Türk edebiyatında zirvede olan, çok esaslı bir romandır. Bu da yine maden ocağına girmeden önce; Ali Kırank yine bağdaş kurmuş oturuyor, yanında Hüseyin Karanlık var.
Dikkatimi çekti, tabii madenci ziyareti olduğuyla da alakalı ama tek kadın Şule Perinçek. “Uğursuz” diye madene kadınların inmemesi gibi bir inanış vardı, öyle mi? Evet, mühendisler “Boş ver, uğursuz bu” dediler ama “Kıralım bu hikayeyi” dedik. Şimdi o hatıraları anlatırken GMİS Genel Başkanı, “Artık kadın madenciler de ocaklara iniyor, o uğursuzluk falan kırıldı” dedi. 30’un üzerinde kadın maden mühendisi varmış Zonguldak’ta. Zor olmadı mı Şule Hanım siz inerken çıkarken? Onun ayağı yaralandı, evet; kömür düştü ayağına.
Ama en hoşuma giden, ocağın dibindeki siyah resimler; siyahın içinde insan yüzleri. Bir de 91 madenci yürüyüşü var, orada da varız. Ferit İlsever, Osman Bilge, Kuruca’lar, Niyazi Işık -o zaman il başkanımızdı-, Oğuz, Metin Oğuz ve diğer işçi önderlerimiz… O madenci yürüyüşleri bizim partimizin büyük ölçüde önderliğinde oldu ve sonrasında devamlı Zonguldaklı gibi olduk.
Kozlu Ocağı’ndan çıkarken o çok uzun yokuşu hiç unutmuyorum. Grizu faciasından sonra, şehitler verilen o acılı günlerdi… İşçilerin bizi uğurladığı o anı hiç unutmuyorum. Yokuştan aşağıya doğru gidiyoruz; dönüp bakıyorum, işçiler orada duruyor. On dakika daha yürüyoruz, sonra bir daha dönüyorum, bakıyorum; işçiler oradan bize bakıyor. Onların gözlerini, bizim arkamızdan bakışlarını, bize yükledikleri sorumlulukları hiç unutmadım; o sorumlulukları omuzlarımızda taşıyarak yaşıyoruz.
Zonguldaklıların size olan ilgisi yerel basında da büyük yankı uyandırmış. Kılıçdaroğlu ve başka liderler geldiğinde bu kadar ilgi görülmediği yönünde karşılaştırmalar yapılmış. Zonguldak gazeteleri “Maden işçisi Türkiye’yi aydınlığa çıkaracak” ifadenizi manşetlere taşımış. “Zonguldak’ta ekmek kömürden yapılıyor” demiştim; o da çok ses getirmişti. Zonguldak basını ziyaretimize çok güzel yer verdi; 17-20 gazete çok kuvvetli bir şekilde yansıttı.
Zonguldak aynı zamanda bir kültür kenti. İrfan Yalçın gibi bir yazar çıkarıyor; “Kelebeğin Rüyası” filmine konu olan, 1940’lı yıllarda veremden ölen o üç büyük şairimizi çıkartıyor. O madenci geleneğini şehrin sokaklarında, caddelerinde dolaşırken hissediyorsunuz; nefes alırken o geleneği de nefes olarak alıyorsunuz. Sloganlara da o gelenek yansıyor. Şikayet yok, ağlamak yok; hep çözüm. “İşçi alınsın, üretim artsın.” Maden işçisinin bir ayağı da köyde; köylü işçi profili, işçi-köylü ittifakını madencinin kendi kişiliğinde barındırıyor.
O dönem özelleştirmeye karşı çok kararlı bir tavır vardı. 1990’daki büyük Ankara yürüyüşü; 90-100 bin işçi… Bütün Zonguldak halkı katıldı o yürüyüşlere. Barikatlara kadar gidildi. O dönem Münir Ceylan, Melih Yılmaz, Atilay Ayçin ve bizim arkadaşlarımızla bir yol haritası çizdik. 4 Ocak genel grevini örgütledik. O, 12 Eylül sonrası ilk büyük işçi hareketiydi. O Birsen Ayaroğlu da yürüyüşlerin yıldızlarındandı. Zonguldaklı kadınlar hep erkeklerin önünde durdular, kocalarını teşvik ettiler; “Geri çekilmek yok, ekmeğimizi kazanacağız” dediler.
Bugüne baktığımızda; özelleştirme çok büyük hasar verdi ama sonuç itibarıyla Türkiye o tecrübeyi yaşadı. Bugün de kamuculuğu savunan bir dinamik var. Bakın, şimdi elektrik sektöründe bile çiftçiler “Kamulaştırılsın” diyor. İşçi hareketi, Türkiye tarihinin en muhteşem hareketlerinden biriydi. Kozlu’dan, Asma’dan, Üzülmez’den yürüyerek geliyorlardı; tek bir cam kırılmadı, burnu kanayan olmadı. O disiplin, otorite, kardeşlik ve vatan sevgisi… Bugün Hakan Yeşil de o geleneği sürdüren çok esaslı bir işçi lideri. Bizim enerji ve kilit sektörlerdeki görüşümüz nettir: Ulaşım, enerji ve gıda gibi kilit sektörlerde özel sektör olmaz; bu alanlarda kamucu bir yaklaşım şarttır. Onun da Türkiye’ye bir katma değer sağladığı çok açık. Ancak enerjide, ulaşımda, ulaştırmada özel sektör olmaz. Savunma sanayisine zaten hiç olmaz. O bakımdan, eğer planlı bir ekonomi gelişecekse, bu ancak kamu yatırımlarıyla esas olarak gerçekleşebilir. Türkiye tarihine baktığımızda, sanayinin esas olarak kamu yatırımlarıyla geliştiğini görüyoruz. Devletin bir planı olacak ve kamu, bizzat yatırım yapacak. Başka türlü planı uygulayamazsınız ki. Özel sektörün hakim olduğu bir ekonomide plan, emredici bir şekilde uygulanamaz; özel sektörü ancak teşviklerle vesaire yönlendirebilirsiniz.
Peki, özel sektörün gelişmesinin önü tıkanmaz mı? Tersine. Özel sektör de zaten hep devletten destek bekliyor. Türkiye tarihine baktığımız zaman kamu sektörü, özel sektörü sürüklemiştir. Enerjiyi, ulaşımı kamudan bekliyor; krediyi kamu bankalarından alıyor. Yani özel sektörü daima destekleyen bir Türkiye’de devlet sektörü, her zaman temel taşı olmuştur. Özel sektör de bir karma ekonomi içinde büyüyeceğini çok iyi bilir. Devlet yöneticileriyle bir araya geldiklerinde, “Devlet işlerimize karışmasın, bırakınız yapsınlar, devlet hiçbir şekilde müdahale etmesin” demiyorlar; aksine devletten sürekli talep ediyorlar.
Şu an acil müdahale edilmesi gereken en temel alan enerji sektörüdür. Dünyada büyük bir enerji buhranı var. Özellikle enerji dağıtımının kamulaştırılması çok önemli; sanayicilerin ve küçük üreticinin talebi de bu. Çok yüksek enerji fiyatları var ve bu özel enerji şirketlerini devlet, yanlış hatırlamıyorsam yüzde elli oranında destekliyor. O zaman kamulaştırın. Enerji dağıtımını devlet yapsın; hem tarımın hem sanayinin üretim yapabilmesi için koşulları sağlasın, ucuz elektrik ve mazot versin. Enerji dağıtım şirketlerinin hizmetinde değil; çiftçinin, sanayicinin ve halkın hizmetinde bir sistem kurulmalı.
Özelleştirmeyi savunanlar, yıllarca devletçilik politikası uygulandığını, KİT’lerin zarar ettirildiğini ve bu yüzden özelleştirmenin tercih edildiğini öne sürüyorlar. Eğer devlet sektörünü “zarar edip etmemesi” üzerinden sorgularsanız bu çok büyük bir yanlıştır. Bu mantıkla, devletin kanalizasyon hizmetinden, asfalttan veya eğitimden para alması gerektiğini savunursunuz ki bu, kamu hizmetinin tasfiyesine gider. Devleti tasfiye ettiğinizde ekonomi çöker, can ve mal güvenliği kalmaz. Nitekim son yıllarda Varlık Fonu ve TMSF şirketlerinin başarıları, Türkiye’nin yeniden kamuculuğa dönmeye başladığını gösteriyor.
Bankacılık sektörüne baktığımızda, geçen yıl bankaların toplam 92,1 milyar Türk lirası kâr ettiğini görüyoruz ve bunun yüzde 72’si özel bankalara ait. Vatan Partisi olarak diyoruz ki; bir vergi kanunu çıkaralım, bankaların bu kâr ve faiz kazançlarını kamu kaynağı haline getirelim. Bu 92 milyar lirayla çiftçinin mazot ve gübre ihtiyacını çözeriz. Çiftçi iflas etmesin, sanayici iflas etmesin; çünkü onlar üretim çarkını çeviriyor. Bankalar bir yıl kâr etmesin, ülke ekonomisi sarsılmaz; ama çiftçi biterse gıda güvenliği biter.
Sayın Cumhurbaşkanı da özel bankaların kredileri üretime çevirmeyip faize, dolara, altına yatırdığını eleştirdi. Kamu ise faize yatırmaz, yatırıma yönlendirir. Dolayısıyla bizim önerdiğimiz, bu kaynağın Türkiye’nin geleceğini ve üretim devrimini kurtarmak adına kullanılmasıdır. Üretim devrimi yatırımla olur; tasarrufu yatırıma yönlendirip fabrika açacak, tarımı destekleyecek ve istihdam yaratacağız. Zonguldak’tan kömür çıkartmaktan, pamuğa ve ara malı üretimine kadar Türkiye’nin döviz açığını kapatacak, dış ödemelerde dengeyi sağlayacak ve halkın karnını doyuracak bir ekonomik programa ihtiyacımız var. Peki, ben A Özel Bankası olarak böyle bir vergi sisteminin olduğu bir ülkede neden bankacılık yapayım? Efendim, isterse yapmasın. Bakın, bu çok güzel bir soru. Türkiye’de şu an 49 banka var; bunların yarısı yabancı ortaklı. Eski bir bankacı olan, çok kaliteli, bankalarda yüksek konumlarda bulunmuş arkadaşımız Ünsal Aysun’un belirttiğine göre, Türkiye’ye 25 banka yeter. İsterse yapmasınlar, isteyen yabancı banka gidebilir. Zaten Sayın Cumhurbaşkanı’nın konuşmalarından, Türkiye’nin bankacılıkta kamulaşmaya doğru bir yönelim içinde olduğunu anlıyorum. Bu çok açık; sadece sektörel bankacılık olması noktasına doğru gidiliyor.
Cumhuriyet’in ekonomi modeli, kalkınma planına uygun bir bankacılık sistemi üzerine kuruluydu. Ziraat Bankası çiftçiler, Halkbank esnaf, İş Bankası sanayiciler, Emlak Bankası inşaat sektörü için oluşturulmuştu. Bankalar, üretimin kaynaklarını sağlamaya yönelik, o sektörlere göre örgütlenmişti. Şimdi ise bankacılık başlı başına bir sektör haline geldi.
Şimdi gelelim 300 milyar doların yurt dışına çıkması meselesine ve yabancı bankaların kârlarını yurt dışına transfer etmesine. 92 milyar Türk lirası kârın 63 milyar lirası özel bankalara ait. Bu 63 milyarın büyük bir kısmının yabancı bankalara ait olduğunu tahmin edebiliriz. Türkiye, sırf bankacılık üzerinden kan kaybediyor.
Bu arada, programdaki sloganı atan kişi başarılı işçi lideri Serkan Gültekin’miş, kendisine selamlarımızı iletiyoruz. Gençlik eylemlerindeki sloganlarla, işçi eylemlerindeki sloganlar çok farklı; işçi sloganları hayatın içinden, yaşanmışlıktan çıkıyor. 1990 Madenci Hareketi’ndeki “Maden geliyor” veya “Ölmeye geldik” sloganları, 23 sene sonra bugün Zonguldak’ta hâlâ yankılanıyor. Çünkü bu sloganlar uydurma değil, doğrudan hayatın içinden çıkıyor.
İkinci eleştiriye gelirsek; “Bankaların kârına el konulması vatandaşı tedirgin eder mi?” diye soruluyor. Çiftçiye haciz gelmişken, o hacizden kurtulduğunda niye tedirgin olsun? Ya da ektiği buğdaydan ürününü aldığında, gelecek sene aç kalmayacağını bildiğinde neden tedirgin olsun? Vatandaş bankaların kârının bekçisi değildir; karnını doyurmaya, eğitim ve sağlık hizmeti almaya bakar.
Bankaların ana sermayesine, mevduatlarına dokunmuyoruz ki. Bankaların kârı iki kalemden oluşur: Faiz gelirleri ve işletme giderleri düşüldükten sonra kalan kâr. Biz, o kârı kamu kaynağı haline getirip Türk milletinin sorunlarını çözmek, çiftçinin mazotunu, gübresini karşılamak için kullanmayı öneriyoruz. Piyasayı yöneten liberal ekonomistler, bu kârın sadece kâğıt üzerinde olduğunu iddia ediyor. Oysa bu kâr rakamları, bizzat Merkez Bankası ve ilgili bakanlıkların resmi tespitleri ve bankaların kendi beyanlarıdır.
Tarım Bakanlığı, Cumhurbaşkanlığından ek bütçe talep etti ve 3 milyar lira civarında bir destek aldı. Ancak bu 3 milyar lira, tarımın sorunlarını çözmek için yeterli değildir. Üstelik tarım kanununa göre, devlete tarımsal destek için ayrılması gereken pay, devlet bütçesinin yüzde birinden az olamaz. Bu yasal bir zorunluluktur ve mevcut hükümet bu kanuna uymamaktadır.
Bankalardan elde edilecek kârın yanı sıra, yurt dışındaki döviz mevduatlarından vergi alınabilir. Ayrıca, Çin, Rusya ve İran gibi ülkelerle takas yöntemiyle ticaret geliştirebiliriz. Vatan Partisi olarak yürüttüğümüz bu dış temaslar, bazılarının canını sıkıyor olabilir ama biz şeffaf bir şekilde tutanak tutuyor, görüşmelerimizi Dışişleri Bakanlığı ve ilgili makamlarla paylaşıyoruz. Bizim önerdiğimiz model, sıcak paraya dayalı “Babacan ekonomisi” değil, ithalatı daraltan, üretimi ve ihracatı büyüten planlı bir milli ekonomi modelidir.
Son olarak, Pekin’de düzenlenecek 2022 Kış Olimpiyatları’na değinmek istiyorum. Türkiye’den mesaj istenen tek isim olarak, insanlığın ortak geleceğine ve dayanışmasına vurgu yapan bir kutlama mesajı gönderdim. Bu olimpiyatlar insan odaklıdır ve orada kazanacak olan insan emeğidir. Altın madalyayı insanlık kazanacaktır. Gümüş madalyayı sporcu emeği ve ahlakı alacaktır; bronz madalyayı zorlukları aşma irademiz olacaktır. Öyleyse Pekin Olimpiyatları’nın sloganını buradan haykırıyorum. Türkiye’den kardeş Çin halkına ve yedi kıtanın sporcularına bildiriyorum: Şampiyon insanlık, şampiyon insanlık, şampiyon insanlık.
2022 Kış Olimpiyatları’nda 15 dalda 90’dan fazla ülkeden yaklaşık 3 bin sporcu mücadele edecek. Olimpiyatlara Türkiye’den 7 sporcu katılacak; kayakta 6, buz pateninde ise 1 sporcu Çin’de yarışacak.
Türkiye için şu bakımdan bir gurur kaynağı olabilir: Çin devlet televizyonları, dünyadan gelen mesajlar arasında Türkiye’nin, Vatan Partisi’nin mesajını birinci sırada yayınladı. Çin’deki vatandaşlarımızdan Nurettin Kurtabur’a bizi izliyorsa teşekkür ediyorum; bizzat Çin’deki Türk vatandaşları televizyonda birinci mesaj olarak yayınlandığını görünce bana mesaj gönderdiler, çok onur duyduklarını belirttiler. Rusya’nın bile önünde birinci mesaj olarak yer almamız Türkiye’nin itibarını gösteriyor. Orada Vatan Partisi Genel Başkanı için “Chairman of Vatan Party” ve “Member of the Parliament” ifadelerini kullanmışlar. Ben parlamento üyesi değilim, o Çin televizyonunun bir yanlışı; ancak mesajımızın birinci sırada yayınlanması çok önemli.
Dünya genelinde Amerika Birleşik Devletleri bir boykot kampanyası denedi, Türkiye’den de çeşitli boykot çağrıları oldu. Buna rağmen olimpiyatlar çok güzel bir havada başlayacak gibi görülüyor. Dünyanın dört bir yanından 40 kadar cumhurbaşkanı, 15-20 kadar başbakan Pekin’e gidiyor. Aydınlık da yayınladı o listeleri; dünya tarihinde böyle bir olimpiyat görülmedi. Bunun mesajı nedir peki sizce? Artık dünya, Amerika Birleşik Devletleri’nin hegemonyasına ve dünyanın ağası olma iddialarına karşı isyan halindedir ve bu isyanını Pekin Kış Olimpiyatları’nda dile getirmektedir.
Yunanistan’da bir haber sitesi, CGTN kaynaklı bu mesajınızı haberleştirmiş. “Çin, Ermeni soykırımını reddeden ve Yunanistan ile savaş çağrısı yapan Türk parti liderine destek veriyor” başlığını atmışlar. “Türk savaş taciri”, “soykırım inkarcısı” gibi ifadeler kullanmışlar. Videoda Vatan Partisi liderinin olimpiyatlarla ilgili cesaret verici birlik mesajları verdiğini ve Çin’i tebrik ettiğini bildirmek yerine, Türk atasözü kullanmama bile tahammül edememişler. Bu, Yunanistan’daki radikal ve Türk düşmanı kesimlerin eğilimlerini yansıtıyor. Ben Yunanistan’a karşı hiçbir zaman savaş savunmadım; ancak mavi vatanımızda, Birinci Dünya Savaşı sonrasında olduğu gibi, işgalci bir çılgınlığa başvururlarsa sonuçları bellidir. Bizim vurgumuz Doğu Akdeniz’deki haklılığımızadır.
Vatan Partisi dünya çapında bir tavır aldığında, Pekin’e yolladığımız mesajda insanlığın yarışacağını, rakiplerle yarışırken zorluklarla mücadele azmimizin ve kardeşliğimizin yarışacağını belirttik. Bizim sporcularımız yarışı kazanınca Türk milleti sevinecek, bir kardeş milletin sporcusu kazandığında da yine hepimiz sevinmiş olacağız. Bu anlayış, Vatan Partisi’nin spor felsefesini yansıtmaktadır.
Ukrayna meselesine gelince; Türkiye devletinin yöneticilerine düşen görev arabuluculuk değil, Türkiye’nin egemenliğini, toprak bütünlüğünü ve güvenliğini savunmaktır. NATO’nun doğuya doğru genişlemesi, Türkiye’nin üzerine doğru gelmesi demektir. NATO; Yunanistan kıyılarına, Suriye ve Irak’ın kuzeyine yerleşmiş, PKK ve FETÖ’yü destekleyen, Türkiye’de darbeler tezgahlamış bir örgüttür. NATO eşittir Amerika’dır. Soğuk Savaş’ta Türkiye’yi koruduğu tezi yanlıştır; NATO, Türkiye’nin dostu olabilecek güçleri düşman gibi gösterip, ülkemizi Amerika’nın denetimi altında tutmaktadır.
Türkiye’nin savaşı uzaklaştırmak için tek çaresi, tehdidi göğüslemek ve caydırmaktır. Amerika, Ukrayna’ya verdiği destekle PKK’ya verdiği desteği birleştirmektedir. Türkiye; Rusya, İran, Suriye ve Irak ile beraber hareket etmek zorundadır. Karadeniz’de, Akdeniz’de ve Hürmüz Boğazı’nda, ancak Amerika’ya karşı beraber durursak savaşı önleyebiliriz. Savaşı önleyecek olan, Türkiye, Rusya, İran, Suriye ve Irak’ın beraberliğidir; bu durum zaten ispatlanmıştır. 2017 yılında Irak’ın kuzeyinde “Kürdistan” adı altında ikinci bir İsrail devleti kurmaya kalktıklarında Türkiye, Suriye, Irak, İran ve Rusya birleşerek bu planı bozguna uğrattı. İkinci ispat ise Karabağ’da yaşandı. Azerbaycan, Türkiye ve Rusya’nın beraberliği, Ermenistan’ın Karabağ işgaline son verdi. Sayın Cumhurbaşkanımızın New York dönüşü ifade ettiği gibi, Rusya olmasaydı Karabağ’ı kurtarmamız çok zor olurdu. Üçüncü ispat ise Kazakistan’dır; orada da Türkiye, Rusya ve Çin birleşerek Amerikan darbesini bozguna uğrattı. Demek ki Türkiye ve Rusya beraber olunca; Karabağ, Kazakistan ve Irak’ın kuzeyindeki sözde Kürdistan girişimlerinde olduğu gibi Amerika’nın hamleleri boşa çıkarılıyor.
Ukrayna, Karadeniz’deki Yunanistan’dır; yani Amerika’nın bugünkü yönetimi bir maşasıdır. Hükümet yetkililerimize ve Dışişleri Bakanımıza şu gerçeği görmelerini arz ediyorum: Ege ve Akdeniz’de Yunanistan neyse, Karadeniz’de de Ukrayna odur. Amerika’nın elinden alındığı zaman politikalar değişir. Ukrayna yönetimine, “Karadeniz’e Amerika’yı mı getireceksin? Bu sevdadan vazgeç, Karadeniz ülkelerinin beraberliği için yer al,” denilmelidir. Ukrayna’nın toprak bütünlüğünden söz etmek, Amerika’nın Karadeniz’deki varlığını desteklemektir; yani Türkiye’ye yönelik tehdide destek vermektir. Donbas bölgesi Rusya Federasyonu toprağıdır ve halk orada yer almak istemektedir; referandumlarda da bu irade görülmüştür.
Türkiye, kendine yönelen tehdidi doğru saptamalıdır. Mustafa Kemal Paşa, İngiltere ve Fransa’nın tehdidiyle karşılaştığında “Ne Amerika ne Rusya” dememiş; Sovyetler ile iş birliği yaparak bu tehdidi göğüslemiştir. Bugün “Ne Amerika, ne Rusya, ne Çin” diyenler, Türkiye’nin düşmanlarını saptayamayanlardır. Bu slogan, Amerika tarafından, Türkiye’yi yalnızlaştırmak için piyasaya sürülmüştür. Halkımız ise Rusya ve Çin’i dost olarak görmektedir; bu durum yapılan anketlere, hatta iktidar tabanına kadar yansımıştır. Asya’da mevzilenmek hem ekonomimizi kurtarmak hem de güvenliğimizi sağlamak için bir zorunluluktur.
Türkiye, 2014 yılından bu yana bir vatan savaşı yürütmektedir ve bu savaş doğrudan Amerika ve NATO’ya karşıdır. Silivri duvarlarının yıkılmasıyla Türkiye özgürleşmiş; Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı harekâtlarıyla sınır ötesinde NATO’nun kurduğu koridorlar yarılmıştır. Bugün Türkiye hapishanelerinde yatan FETÖ ve PKK, aslında NATO’nun Türkiye’deki kuvvetleridir. Dolayısıyla bir subayın, ülkesine yönelen tehdidi doğru tanımlaması gerekir. Türkiye’ye dost olan Rusya, Çin ve İran ile birlikte hareket etmek, vatanın birliği ve geleceği için tek gerçekçi yoldur. Rusya, Çin ve Amerika’yı aynı kefeye koymamak gerekir. Siz, Türk subayında —emekli veya muazzaf olsun— bu görüşün yaygın olduğunu düşünüyor musunuz? Hayır efendim. Bu düşünce tarzı daha çok emekli general ve amirallerde mevcut. Savaşan Türk subayı ise bambaşka bir noktada. Şu anda Türk subayı savaşıyor; peki kiminle savaşıyor? PKK ile savaşırken onun arkasında Amerika’nın olduğunu bilmiyor mu? Bunu bilmeyen var mı? Türk subayı akılsız mı? Daha önce bilmiyor muydu? Türk subayı, savaştığı günden beri bunu biliyor. Harp okullarında bir dönem NATO konseptiyle birtakım eğitimler verildiği, zihinlerin bu yönde şekillendirildiği doğru; ancak PKK ile mücadele başladığından beri Türk subayı, karşısındaki gücün arkasında Amerika’nın olduğunu net bir şekilde görüyor. FETÖ darbesi sırasında da aynı durum geçerliydi; Türk ordusu, o darbenin arkasında Amerika’nın olduğunu biliyordu.
15-16 Temmuz gecesi Genelkurmay Başkanlığını ve Jandarma Genel Komutanlığını basanlar belliydi. O dönem Genelkurmay Başkanımız olan Hulusi Akar’ın boynuna kemendi bağlayan gücün NATO ve Amerika olduğunu bilmemesi mümkün mü? Buna rağmen kendisinin hâlâ “NATO içinde kalma” vurgusu yapması, onun kendi yanlışıdır. NATO içinde kalmak, boynundaki kemenden kurtulmamak demektir. 70 yıllık bir süreçten ve harp okullarındaki kökleşmiş eğitimlerden bahsediyoruz. Ancak 1984’ten beri PKK’ya ve ardından FETÖ’ye karşı yürütülen mücadele, Türk ordusuna çok şey öğretti. Kendi içinden 200 FETÖ’cü general çıkması ve 24 bin personelin Türk Silahlı Kuvvetleri’nden ihraç edilmesi, orduya acı bir tecrübe kazandırdı. Artık NATO eğitimleri Türkiye’de yerle bir olmuştur. Türk askerinin bilincini bugün, cephede bizzat yürüttüğü savaş belirlemektedir.
Türkiye’nin NATO’da olmasının Rusya’nın genişlemesini bir nebze olsun önlediğine dair bir strateji mevcut. “Yarın öbür gün Amerika ve Avrupa Birliği ile düşmanlık halindeyken, Rusya’nın bize bir saldırıda bulunmayacağı ne malum? Bizi kim koruyacak?” gibi sorular soruluyor. Oysa bilimde ve askerlikte “ne malum” diye bir ifade olmaz; kuvvetler hesabı yapılır. Rusya, gelecek için Türkiye adına hiçbir şekilde tehdit oluşturamaz. Bunun iki temel sebebi var: Birincisi, Rusya’nın ekonomik gelişme gücü Türkiye’ye hakim olacak seviyede değildir. 2030 yılı projeksiyonlarına bakıldığında, Türkiye’nin üretim kapasitesinin Rusya’yı geçeceği öngörülmektedir. İkincisi, Rusya silahlı güç olarak da Türkiye’yi “yutabilecek” bir ülke değildir.
“Amerika ile Rusya her zaman anlaşıyor” görüşü ise oldukça yanlıştır. Rusya, Çin ve Amerika bugün karşı karşıya gelen ülkelerdir. Amerika, bir numaralı tehdit olarak Çin’i ve Rusya’yı göstermektedir. Rusya ve Çin de kendi güvenliklerini sağlamak için Amerika ile karşı karşıyadır. Rusya’nın bütün derdi, Amerika’dan gelen tehditleri göğüslemektir. Elbette zaman zaman ateşkesler ve anlaşmalar olabilir; ancak bu, tarafların Suriye veya Irak gibi bölgeleri paylaştığı anlamına gelmez. Rusya ve Amerika birbirinin rakibidir; iyi ki de rakiplerdir. Eğer birleşselerdi, 1914’te olduğu gibi Türkiye’nin işi çok daha zor olurdu. 1918’de savaşın ilk bölümünden yenilerek çıkmamızın sebebi de bu ittifaktı.
Mali’de Fransız elçisinin kovulması önemli bir gelişmedir. Mali Hükümeti’nin Devleti Yeniden Örgütleme Bakanı ile Genel Başkan Yardımcılarımız Mehmet Perinçek ve Semih Koray’ın yaptığı panel sayesinde, Mali’nin Fransız emperyalizmine karşı nasıl bayrak açtığını yakından öğrendik.
Şimdi gelelim ABD’nin yeni Büyükelçisi Jeff Flake’in ziyaretlerine. Flake, Türkiye’deki temaslarına hızlı başladı. Türkiye karşıtlığı ile bilinen Flake, İstanbul’daki ilk ziyaretini Fener Rum Patrikhanesi’ne yaptı ve Bartholomeos için “Ekumenik Patrik” ifadesini kullandı. Lozan Antlaşması ile yetkileri kısıtlanmış olan bir kuruma bu sıfatı yakıştırmak, açık bir kışkırtmadır. Ardından, sözde Dünya Uygur Kurultayı temsilcileriyle görüşmesi basına yansıdı. Sonrasında ise İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ile bir araya geldi. Amerika, bu ziyaretlerle Türkiye’nin toprak bütünlüğüne ve devlet egemenliğine karşı olduğunu açıkça beyan etmektedir. Bu, “Sizinle değil, sizin düzeninizi bozacak unsurlarla çalışacağım” mesajıdır. Yakında PKK/HDP’yi de ziyaret ederse şaşırmamak gerekir. Amerika, kendi amaçlarını saklamadan, dikine dikine hayata geçiren bir gelenekten gelir. Bundan çıkarılacak ders; bir devletin, Atatürk ve Fatih Sultan Mehmet örneklerinde olduğu gibi, ancak kendi gücüne ve bağımsızlığına dayanarak kazanılabileceğidir.
Vatan Partisi olarak bizim diplomasi anlayışımız nettir: Devletler birbirleriyle görüşür, biz de görüşürüz. Teslim olmaya karşıyız, iletişime değil. Geçmişte bir Amerikan görevlisini, otelde değil partimizde ağırladığımızda nasıl bir tavır takındığımız bellidir. Türkiye’nin bağımsızlığını temsil eden bir parti olarak, Rusya, Çin ve İran büyükelçileriyle de aynı şekilde görüşüyoruz. Hatta İngiliz, Avustralya ve Kanada temsilcileri de bizden, kendilerini Amerika’nın güdümünde değerlendirmememizi ve tıpkı bizim gibi gözlerini Asya’ya çevirdiklerini ifade etmişlerdir. Bizim tavrımız, başı dik bir Türkiye’nin çıkarlarını korumak üzerine kuruludur. Ayrıca İngiltere’den bir parlamento heyeti geldi. Bir gün kaldılar ve üç kişiyi ziyaret ettiler: Sayın Tayyip Erdoğan, Binali Yıldırım ve Doğu Perinçek. O görüşmenin içeriği neydi? Yine “Türkiye ne yapmak istiyor? Türkiye’nin geleceği, yönelişi nedir?” gibi sorular vardı. Yani “görüşme var, görüşme var” diyebileceğimiz bir örnek aslında. Vatan Partisi’ni çeşitli ülkelerden temsilciler ziyaret ediyor. Daha 15 gün evvel, Bangladeş Başkonsolosu New York’a tayin edilmişti, beraber yemek yedik. Yemek de yeriz, İngiliz büyükelçisiyle de Amerika’yla da yemek yeriz ama sır yemek olmaz herhalde. 48-50 bin lira, 4 kişi nasıl tutuyor? 30-40 bin liralık bir şişe şarap içiliyorsa belki tutar. Tabii biz de misafirlerimize en güzel Türk ikramlarını yaparız ama 48 bin lira harcayarak değil; o ikramlar çok daha iktisatlı anlayışlarla, çok daha güzel bir şekilde yapılabiliyor.
Buradan yine CHP hattından devam edelim. Sayın Kılıçdaroğlu geçtiğimiz hafta, “Anayasası askıda olan bir devletiz” dedi. Bu ifadeyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Bakın, bu yine hafif bir ifade. Sayın Kılıçdaroğlu, 2017 yılından bu yana defalarca “Bu anayasa gayrimeşrudur” diyordu; “askıda” diyerek biraz yumuşatmış. 2017, 2018 yıllarında şunu söylüyordu: “Bu anayasa gayrimeşrudur; bu anayasaya göre Türkiye’yi yöneten hükümet gayrimeşrudur; bu yargı gayrimeşrudur.” Yani devletin bütün organlarını; yasama, yürütme ve yargı organlarını gayrimeşru ilan ediyor. Sizce Sayın Kılıçdaroğlu bunu bilinçli mi söylüyor, bir program dahilinde mi ifade ediyor? Gayrimeşru demek, siyaset biliminde ve terminolojisinde, her aracıyla yıkılması caiz olan yönetime denir. Yani bütün ihtilaller ve darbelerden önce yönetim gayrimeşru ilan edilir, ondan sonra silah kullanılır. Başka türlü gayrimeşru ifadesi kullanılmaz. Kılıçdaroğlu bunları söylerken bir silaha mı güveniyor? Amerika’nın silahlarına güveniyorlar, bu çok açık. Yani Amerikan tehditlerine dayanarak iktidar projelerini yürütüyorlar. Açıkça RAND Corporation raporunda da ilan edildi. Geçen gün Foreign Affairs’te çıkan yazıda da —ki Foreign Affairs Amerikan derin devletinin organıdır— İYİ Parti’yi ve Cumhuriyet Halk Partisi’ni, Tayyip Erdoğan’ı devirme planında kullanacaklarını açık açık yazıyorlar.
Peki, bu ifadeler hukuken de sorun teşkil etmiyor mu? Ben, siyasi partilerin faaliyetlerine yönelik olarak savcıları göreve çağırma anlayışını hiçbir zaman benimsemem. Siyasi tavırlara, Vatan Partisi’nin siyasetleriyle yanıt verebilirim. Türk Ceza Kanunu açısından bakarsanız, tabii tanımlanmış suçlar var ama ben hiçbir siyasi parti yöneticisiyle, özellikle de ana muhalefet partisinin yöneticisiyle ilgili olarak Türk Ceza Kanunu’na gönderme yapmam. Benim anlayışıma aykırı. Çünkü Vatan Partisi’nin o kadar güçlü siyasetleri, fikirleri ve stratejisi var ki savcılara başvurmaya ihtiyacımız yok; devleti yönettiğimiz zaman da olmayacak.
Efendim, gündemdeki başlıkları bitirdik. Şimdi önünüzde bir kitap görüyorum, biraz onu konuşalım. Her hafta olduğu gibi bir müzik, bir de kitap… “Aydın Nedir?” kitabınız… Yeni çıktı, üçüncü genişletilmiş basımı. 15-20 senedir bunun basımını yapmıyorduk; geliştirdim, yeni bölümler ekledim. Bu kitabın önemi şu: Aydın teorisi konusunda özgün bir çalışmadır. Dünyada Gramsci gibi isimlerin veya Türkiye’deki diğer teorisyenlerin çalışmalarını tekrar eden bir kitap değil; hem dünya pratiğinden hem Türkiye pratiğinden çıkarılmış özgün bir teori.
Burada yeni eklediğim önemli bir bölüm var: İslam uygarlığının Türk milletinin tarihindeki yeri. 8, 9 ve 10. yüzyıllardan itibaren Türkler İslam havzasına girdiler. Karahanlılarla, Selçuklularla ve yukarıdan Batu Han önderliğindeki Altın Ordu ile bu İslam uygarlığına giriş ne anlama geliyordu? Bu bir benlik kaybı mıydı, yoksa çağdaş uygarlığın içine dahil olmak mıydı? Bunları tartışan bölümler ekledim. Özellikle sözde, sahte Atatürkçüler arasında İslam’ı Türk tarihinde bir gerilik etkeni olarak gören çok yanlış anlayışlar var. Halbuki İslam, 7. yüzyıldan itibaren bir devrimdir. Hz. Muhammed’den başlayarak; Emeviler, Abbasiler, Horasan, Endülüs Emevileri, Altın Ordu, Selçuklular, Osmanlılar… 7. yüzyıldan 15. yüzyıla kadar 800 yıllık bir çağdaş uygarlık var. Türkler bu havzaya girdiklerinde, o dönemin çağdaş uygarlığını benimsediler. Cebirde, geometride, mimarlıkta, müzikte; Farabiler, İbn-i Sinalar, Biruniler, Harezmiler… Logaritmayı bulanlar, sıfırı matematikte kullananlar hep bu medeniyetin içinden çıktı. Sıfır sözcüğü bile Arapçadır (sifer); Batı da sıfırı bu İslam-Arap uygarlığından öğrendi. Dolayısıyla bu İslam ve Arap düşmanlığı, tarihle çarpışanların uydurmasıdır. Bu kitapta, İslam karşıtı akımlar karşısında bu bölümleri daha da geliştirdim. Kitabın kapak resmini gelinim Ece Perinçek yaptı, kendisine ve kitabın hazırlanmasında büyük emeği geçen Musa Sarıkaya’ya teşekkür ederim. Bu kitabın okunmasını ve tartışılmasını çok arzu ederim; bu, Türkiye’nin insanlığın bilim tarihine yaptığı bir katkıdır.
Efendim, bir haber var, bunu atlamayalım. Partimizin kıymetli yöneticilerinden Fikret Çavdar’ı vefatı nedeniyle anıyoruz. Ayvalık’taki Çavdar Oteli’nin sahibi, çok değerli, misafirperver ve candan bir arkadaşımızdı. Kendisini kalp krizinden aniden kaybettik. Partimizin 30-40 yıllık kıdemli bir üyesi, bölge insanının önderlerinden, aydın ve kültürlü bir değerdi. Sevenlerinin başı sağ olsun. Ayrıca, Ulusal Strateji Merkezi’mizin Maden Komisyonu Başkanı Necdet Biçer’i de saygıyla anıyoruz.
Bugünün sonuna geldik. Şimdi Zonguldak madenci korosunun bir parçasıyla veda edelim. Madencilerimiz hem türkü söylüyor hem de çok güzel enstrüman icra ediyorlar. Onları sabırla dinledik, sağ olsunlar. Sizler için geliyor.

