Efendim mutlu akşamlar. Ankara’dan Türkiye’nin çıkış yolunun çizildiği program “Çıkış Yolu”ndan hepinize mutlu bir akşam diliyoruz. Biraz teknik sorunumuz oldu, teknik aksaklıklardan dolayı geç başladık; öncelikle özürlerimizi iletiyoruz. Ev sahibi diyelim artık, Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek ile birlikte iki çok özel konuğumuz var. Ben hemen sizlere takdim etmek istiyorum; Sayın Selim Ülger ve Sayın Hüseyin Taştan. Efendim hoş geldiniz.
(Konuklar: “Hoş bulduk.”)
Neden buradalar? Kamu İktisadi Teşebbüslerinde (KİT) çalışan Taşeron İşçiler Derneği adına buradalar. Bugün Vatan Partisi’ne bir ziyaret gerçekleştirdiler ama çok kısa bir aramız olacak. Aranın ardından konuklarımızla birlikte hemen taşeron işçilerin yaşamış olduğu sorunlara ilişkin gündemimizde “Çıkış Yolu” başlayacak efendim.
***
Reklamların ardından “Çıkış Yolu”na başlıyoruz. Hemen ev sahibi de olsa Sayın Dr. Doğu Perinçek’e hoş geldiniz demek istiyorum.
(Doğu Perinçek: “Merhabalar, hoş bulduk, sağ olun.”)
Konuklarımız var. Taşeron İşçiler Derneği’nin değerli yöneticisi arkadaşlarımızı selamlıyoruz. Hatta ben bugün Taşeron İşçiler Derneği’ne kaydımı yaptıracağım. Siz de derneğin üyesi olabilirsiniz; herkes olabilir. Taşeron işçi olmasa bile bütün vatandaşlarımız KİT-DER’in (Kamu İktisadi Teşebbüsleri Taşeron İşçileri Derneği) üyesi olabilirler. Hemen o mesajla başlayalım: Bütün vatandaşlarımızı KİT-DER üyesi olmaya, kamu iktisadi teşebbüslerindeki taşeron işçilerle dayanışmaya, onların derdiyle dertlenmeye ve sorunlarına çözüm bulmak için bu derneğe üye olmaya çağırıyoruz.
Peki, nedir dertleri? Onu konuşalım. Konuşmadan önce bütün vatandaşlarımızın ve İslam aleminin Mevlit Kandili’ni kutluyoruz. Şimdi arkadaşlarımızın fikirlerini, verdikleri mücadeleyi ve taleplerini dinleyerek programa başlayalım. Selim Bey, taşeron işçilerin problemi nedir? İktidar, seçimler öncesinde “Hepsini kadroya alacağız” demişti. Siz neden dışında kaldınız? 90 bin diye biliyoruz sayıyı. Neden bugün Ankara’dasınız ve Vatan Partisi’ni ziyaret ettiniz?
(Selim Ülger: Kamu İktisadi Teşebbüsleri Taşeron İşçileri Derneği’ni kurma hikayemizi baştan alalım. Biliyorsunuz 696 sayılı Kan Hükmünde Kararname (KHK) 4 Aralık 2017 tarihinde çıktığında, Kamu İktisadi Teşebbüslerinde (KİT) çalışan taşeron işçiler bu haklardan muaf tutuldu, mahrum bırakıldı. Dolayısıyla bizler o dönem kadroya geçemedik. İlerleyen süreçte Sayın Cumhurbaşkanımız, dönemin Başbakanı Sayın Binali Yıldırım, eski Çalışma Bakanımız Jülide Sarıeroğlu ve sonrasında gelen çalışma bakanlarımız, en son Sayın Vedat Bilgin bu konuda “Çalışma tamamlandı” demişlerdi. Hatta 2022 yılı Haziran ayı itibariyle konunun nihayete erdiğini, Kasım ayında ise işin teknik, ekonomik ve siyasi ayaklarının tamamlandığını, artık meclis genel kuruluna gelmesi gerektiğini ifade etmişlerdi. Fakat malumunuz deprem süreci dahil olunca ülkemizin büyük bir yarası oldu. Deprem bittikten sonra biz sürecin tamamlanacağını tahmin ediyorduk ama kadro meselesi seçimden sonraya kalsa da hâlâ bir nihayete kavuşmadı. 1 Ekim itibariyle Türkiye Büyük Millet Meclisi tekrar açılacak olmasına rağmen yapılacak düzenlemelerde ismimiz yok. Biz 90 bin işçimizin hak ve hukuklarını korumak için Genel Başkanımız Sayın Hüseyin Taştan’ın önderliğinde Kamu İktisadi Teşebbüsleri Taşeron İşçileri Derneği’ni kurduk. Siyasi partileri ve Çalışma Bakanlığı’nı ziyaret ederek taleplerimizi dile getiriyoruz. Çıkış Yolu programı vesilesiyle Sayın Genel Başkan’a, derneğimize üye olma noktasında öncü olduğu için teşekkür ediyoruz.)
(Doğu Perinçek: Derneğin Genel Başkanı, deprem bölgesinden, Şanlıurfa’dan geldiğinizi biliyorum. Nasıl bir sorun yaşıyorsunuz? Aynı işi yapan iki işçi var, bu durum iş barışını nasıl etkiliyor?)
(Hüseyin Taştan: Aslında problem “eşit işe eşit hak” olmaması. Bir kısmımız sosyal haklardan faydalanırken diğer kısım tamamen mahrum bırakılıyor. Bu durum iş barışını ve huzurunu bozuyor. Yıllardır bu mücadeleyi veriyoruz, kimimiz 15-20 yıldır çalışıyoruz. 2017’deki düzenlemede KİT’tekiler dışında tutulduk. 7 yıl geçti, artık resmi bir dernek kurarak sesimizi duyurmak istedik.)
(Doğu Perinçek: Bir de KİT’lerin özelleştirilmesine ilişkin bir durum söz konusu, değil mi?)
(Hüseyin Taştan: Evet, 18 kurumdan oluşuyoruz; Devlet Hava Meydanları, Devlet Demiryolları, Toprak Mahsulleri Ofisi gibi birçok kurumda arkadaşlarımız özelleştirme haberleri duyuyor. Yasa tekliflerinin hazır olduğunu biliyoruz. Biz, çalışan olmaktan ziyade devlet kurumlarının satılmasını ülkeye zarar olarak görüyoruz. İnsanlar her sabah “Acaba bugün işten çıkarılacak mıyız?” korkusuyla yaşıyor. Eşit ücret, kadro ve özelleştirmeye hayır diyoruz.)
(Doğu Perinçek: Özelleştirme olursa KİT kadrosu diye bir şey kalmaz, sadece özel sektör çalışanı olursunuz. İşçiyi tasfiye etmek için yapılıyor bu. Daha az işçiyle daha fazla iş yaptırarak maliyeti düşürmeyi hedefliyorlar. Bu, batıdan dayatılan bir programdır.)
(Hüseyin Taştan: Sendikalarımıza da teşekkür ediyoruz, Türk-İş ve Hak-İş Konfederasyonları bu konuda bizi destekliyorlar. Sayın Cumhurbaşkanımızın verdiği sözü tutacağına inanıyoruz. Siyasi bir beklentimiz yok, sadece iş güvencesi ve kadro istiyoruz.)
(Doğu Perinçek: Taşeron işçilerin durumu esaret, hukuk dışı bir haldir. Anayasa’da işçi sınıfına tanınan haklardan mahrum bırakılmış bir kitle var. Bu, Türkiye için bir ayıptır. Hükümet için de büyük bir sorundur. Bunu hep birlikte başaracağız.)
(Hüseyin Taştan: Sayın Cumhurbaşkanım, 90 bin taşeron işçi ailesi sizden müjdeli haber bekliyor. Meclisin açılışıyla birlikte bu müjdeyi duymak istiyoruz.)
(Doğu Perinçek: Derneğe üyeliğimi şerefle yapıyorum. Bütün izleyicilerimizi ve emek dostlarını da KİT-DER’e üye olmaya çağırıyorum. Derneğimizin kitle gücünü artıracağız ve kesinlikle başarıya ulaşacağız. Ben çok teşekkür ediyorum.)
***
(Doğu Perinçek: Aykut Bey siz de hoş geldiniz. Karabağ ile başlayalım. Azerbaycan ordusunun güzel bir zaferi var. Yeni bir süreç başladı. Bu süreç askeri anlamda kazanıldı ancak diplomatik anlamda da bir sonuç çıkarmak gerekir mi?)
(Aykut Diş: Haklısınız Sayın Başkan…)
(Doğu Perinçek: Bu bir silahlı mücadelenin ve kararlılığın zaferidir. Karabağ Savaşı’nda bazıları batıya dönüp “Aman yardımımıza koşun, Ermenileri durdurun” diyordu. “Uluslararası camia” dedikleri aslında Amerika’dır. Biz o zaman “Uluslararası camiadan dilenerek bu iş olmaz, bu iş silahla olur” dedik. Gerçekten de Azerbaycan ordusu ve Türk Silahlı Kuvvetleri hep birlikte bu başarıyı kazandı.) Rusya’nın da olurunu almak çok önemli. İşte orada sizin “diplomatik” dediğiniz olay gündeme geliyor. O da nedir? Kafkaslar’da bir Türk-Rus barışı oluştu. Yani nasıl “Pax Romana” (Roma Barışı) vardıysa, buna da “Pax Turcoruso” diyelim. Türk derken tabii Türkiye ve Azerbaycan’ı kastediyoruz. Burada bir model oluştu; Kafkaslardan Amerika’nın nüfuzunu tamamen temizleyen bir süreç.
Bu son atakla Azerbaycan toprakları, Karabağ tamamen kurtarılmış oldu. Burada yine Türkiye, Azerbaycan ve Rusya beraberliği söz konusu. Amerika’nın Kafkaslar’da ayağını basacağı yer kalmadı. Gürcistan bile artık Rusya, Çin ve Türkiye’ye yönelmeye başladı. Kafkaslar’da Amerika kaybetti. Bu, hem silahlı mücadelenin hem de Türkiye, Azerbaycan ve Rusya beraberliğinin zaferidir.
İran’ın Karabağ’ın kurtarılmasında olumlu bir tavır alması da çok hayırlı bir gelişme. Hatırlayacaksınız, “Altılı Platform” önerisi vardı; üç bölge ülkesi (Türkiye, Rusya, İran) artı Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan. Bu öneri Türkiye, İran ve Rusya’nın beraber düşündükleri bir projeydi. Şu anda Ermenistan için bu platformda yer almaktan ve Kafkas Barışı’na uymaktan başka bir seçenek kalmadı.
Emperyalizmin oyunu bitmez ancak oyunlar kuvvetle oynanır. “Kuvvetsiz emperyalizm hiçbir oyun yapamaz” derler. Amerikan emperyalizminin eski gücü kalmadı. 1950’lerde dünya ekonomisinin %50’sini üreten Amerika, şimdi %15’lere geriledi. Karşısında Çin, Rusya, Türkiye ve İran gibi önemli güçler oluştu. Dolayısıyla istediği kadar oyun oynamaya çalışsın, kuvvetin yoksa oynayamazsın. ABD’nin oyun oynama imkânları sınırlanmıştır.
Önümüze bakmalı ve Karabağ’da pekişen bu modeli Doğu Akdeniz’e taşımalıyız. Türkiye, Rusya, Azerbaycan, İran ve diğer bölge ülkelerinin ittifakını oraya taşımalıyız çünkü Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye karşı tehditler yoğunlaşıyor. ABD, İsrail ve Yunanistan orada bir ittifak halinde. Girit’in kuzeyinden Dedeağaç’a kadar kurulan üslere tanklarını ve uçaklarını yerleştirdiler. Bu Amerika-İsrail eksenli tehdide karşı bir yığınak gerekiyor.
Bu model 2017 yılında Irak’ın kuzeyinde sözde Kürdistan’ı kurma girişimini boşa düşürürken de başarı kazanmıştı. O dönem İran’da, İran devletiyle çok iyi bir çalışma yapmıştık. Bunun bir “ikinci İsrail” girişimi olduğunu ifade ettik. Hatta dünyayı sallayan bir basın toplantısı düzenledik. O Kürdistan planı Türkiye, İran, Irak, Suriye ve Rusya’nın birliğiyle bozuldu. Şimdi aynı birliği Doğu Akdeniz’e mevzilendirdiğimizde Amerika ve İsrail’in tehditlerini bozguna uğratırız.
İsrail’in Batı Asya’daki temel planı, “ikinci bir İsrail” olan Kürdistan’ı kurmaktır. İsrail’in Türkiye’ye dost olma ihtimali yoktur, Filistin düşmanlığı dolayısıyla da bize dost olamaz. İsrail, Amerika’dan bile daha kararlıdır bu konuda. Bunu İranlılara da anlattık; “Bu Kürdistan değil, ikinci İsrail. Siz 1500 kilometre ötedeki İsrail’in tehditlerini dikkate alıyorsunuz ama bu proje sizin sınırınıza geliyor” dedik.
Karabağ Savaşı büyük bir zaferdir. Sayın Cumhurbaşkanı Bakanlar Kurulu toplantısında Zengezur Koridoru konusunda kararlı olduklarını söyledi. Zengezur Koridoru’nu destekliyoruz; hatta İran da destekliyor. Ancak bu koridor, İran ile Kafkasya ve Rusya arasındaki bağları kesen bir mahiyet kazanmamalıdır. Koridor, doğu-batı ilişkilerinin yanında kuzey-güney ilişkilerini de içermelidir. Bazı çevreler İran ve Azerbaycan’ı karşı karşıya getirmek için tertipler kuruyor, Vatan Partisi olarak bunlara karşı kararlı bir mücadele veriyoruz. Zengezur, Türkiye’yi Türk dünyası ile birleştiren bir özelliktir; ancak İran coğrafyasının bir alternatifi olarak görülmemelidir. Rusya da bu işin içindedir ve bu koridorun İran’ı dışlayan bir tertip haline gelmesine izin vermeyecektir.
Azerbaycan-İsrail ilişkileri konusunda ise; Azerbaycan’ın Rusya ve İran dostluğundan vazgeçmesi, büyük bir çıkmaza girmek anlamına gelir. Aliyev yönetimi böyle bir yanlışa düşmeyecektir. Türkiye, Rusya, İran ve Azerbaycan beraberliği kaçınılmazdır.
Son olarak, Cumhurbaşkanı danışmanlarından Ayhan Ogan’ın Doğu Türkistan ile ilgili açıklamasına değinmek gerekirse; bugünkü dünya koşullarında Doğu Türkistan’ın ayrı bağımsız bir devlet olma ihtimali sıfırdır. Çin olmazsa oraya Amerika gelir. Uygur bölgesi, Çin’in bütçesinden ayrılan paylarla ve sağlanan ayrıcalıklarla çağ atlamıştır. 1949’da Afganistan ile aynı düzeyde olan Sincan, bugün sanayide, tarımda ve kültürde çok ileri bir seviyededir. Bağımsız bir Doğu Türkistan zaten gerçekçi değildir, yani reel değildir. Orayı bağımsız yaptığınız zaman, tıpkı Kürdistan gibi, İpek Yolu’nu kesen Amerika’nın kontrolündeki bir karakol devlet oluşturursunuz ve onları yoksulluğa mahkûm edersiniz. Bu açıklamayı herhangi bir köşe yazarı değil, Cumhurbaşkanlığı danışmanı yapıyor. Bunu nasıl yorumlamak lazım? Bu durum, hükümetin Suriye’deki politikasının yanlışlığının, Ukrayna’daki politikasının yanlışlığının ve aynı zamanda Türkiye’nin önünü karartan bir politikanın göstergesidir. Türkiye gerek güvenlikte gerekse ekonomik kalkınmada Çin ve Rusya ile el ele vermeye mecburdur. Bakın, “el ele vermelidir” demiyorum, “el ele vermeye mecburdur” diyorum. Mecbur olduğu için de zaten görüyoruz; bugün Türkiye’nin birinci ve ikinci ticaret ortakları Rusya ve Çin’dir. Bu hangi dönemde oldu? Yani Türkiye’yi Amerika’ya yakınlaştıran bir hükümetin yönettiği dönemde, Çin ve Rusya bizim en büyük ticaret ortaklarımız oldu. Demek ki Türkiye ekonomisi Asya ile ortak bir iklimde ilerliyor ve gelişiyor.
Türkiye’nin konumu, ekonomisinin gerekleri, dünyadaki gelişmeler, Amerika’nın dolar saltanatının çökmesi, Amerikan ekonomisinin gerilemesi, Çin’in dünyada büyük bir ekonomi haline gelmesi ve Türkiye’nin enerji güvenliğinin Rusya, İran, Cezayir ve Azerbaycan gibi ülkelerle sağlanıyor olması; bütün bunları topladığımızda Türkiye’nin Rusya’sız, Çin’siz, hatta İran’sız bir ekonomik kalkınma programını hayata geçiremeyeceğini gösterir. Güvenliğimiz açısından da; bize Doğu Akdeniz’den yönelen tehditlerin, PKK üzerinden yönelen tehditlerin, DAEŞ üzerinden gelenlerin ve vatanımızın bütünlüğünü parçalamaya yönelik tehditlerin hepsinin arkasında Amerika ve İsrail var. Bu tehditlere karşı kiminle beraber olacağız? Rusya, Çin ve bölge ülkeleriyle beraber olacağız. Bu açılardan baktığımız zaman, Çin’i karşıya alan ve Çin’in en duyarlı olduğu konuda takınılan böyle bir tavır, PKK dostu bir tavırdır.
Buradan Sayın Ayhan Ogan’a ve sadece ona değil, bütün hükümete ve Sayın Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan’a şunu söyleyeyim: Doğu Türkistan İslam Partisi ile PKK, çeşitli toplantılar yapıyor ve açıklamalar yayımlıyorlar. Her ikisi de CIA tarafından destekleniyor ve örgütleniyor. Ayhan Ogan’ın arkasında durduğu Doğu Türkistan İslam Partisi, Fırat Kalkanı Harekâtı sırasında Mehmetçiğimize kurşun sıkan örgüttür. “Doğu Türkistan bağımsız olacak” dediğiniz zaman, böyle bir ihtimal olmasa dahi, Çin’i, Rusya’yı ve İran’ı rahatsız edersiniz; hiçbir şey elde edemez, Türkiye’nin geleceğini tehlikeye atarsınız.
PKK ile Doğu Türkistan İslam Partisi her konuda ortaktır. Anadolu Ajansı bültenlerini açın, Doğu Türkistan İslam Partisi teröristlerinin Mehmetçiğimize kurşun sıktığını okuyabilirsiniz. Uygur halkına terörist demiyoruz; tıpkı PKK’ya terörist derken Kürtlere terörist demediğimiz gibi. Ancak Doğu Türkistan İslam Partisi teröristleri Mehmetçiğimize kurşun sıkmış, aynı zamanda Amerika’nın güdümünde Çin’i bölmeye kalkmaktadır. Liderleri, paraları, eğitimleri ve silahları aynı PKK gibi Amerika’dan gelmektedir. “PKK ile mücadele edeceğim” deyip, bir yandan da Amerika’nın güdümündeki Doğu Türkistan İslam Partisi’nin bağımsızlık hareketine destek sağlamak vahim bir hatadır.
Bu cümleler Cumhurbaşkanı’ndan habersiz kurulabilir mi? Bence kurulamaz. İşte burada AK Parti’nin çıkmazları görülüyor; Ukrayna’daki siyasetiyle Amerika’yı desteklemesi, Suriye’nin kuzeyindeki bocalamaları… Cumhurbaşkanı “Tek Çin’den yanayız” derken “Doğu Türkistan’ın bağımsızlığından yanayız” denirse, bu nasıl bir tutarlılıktır? Amerika’nın Çin’i bölme şansı sıfırdır. Topyekûn bir savaşta Çin’i alt etme ihtimali olmadığını bizzat Amerikan ordusunun harp oyunları raporları söylüyor. Amerika, Türkiye’yi ve Çin’i rahatsız etmek için PKK’yı ve Doğu Türkistan İslam Partisi’ni kullanıyor; yapabileceği tek şey budur.
Mevcut hükümet, Amerika’dan borç dilenme, sıcak para dilenme yoluna girmiştir; ben buna “dilenme” diyorum. Bu yol Türkiye’yi çıkmaza sokmuştur, 500 milyar dolar borca batırmıştır. Bizzat AK Parti’nin eski Hazine Bakanı Berat Albayrak “programın sürdürülemez hale geldiğini” söylemiştir. O programda ısrar etmek bir çıkmazdır. Türkiye’yi artık bu Amerikancı politikalar yönetmemelidir; bu, geleceği olmayan bir politikadır.
AK Parti’nin bu tutumunu ne Kazakistan, ne Özbekistan, ne Türkmenistan, ne Kırgızistan ne de Azerbaycan destekler. Türk dünyasında bile “Çin’in toprak bütünlüğünü tanımıyorum” politikasını kimse savunmaz. Azerbaycan Avrasya’ya açıldığını ilan etmiştir; bölücülükle Avrasya’ya açılamazsınız. Ayhan Ogan’ın bu konuşması Türk dünyasında mahkûm edilir. Öte yandan, İran’ın Türk Devletleri Teşkilatı’na girmesi; Türkiye, Azerbaycan ve diğer Türk devletleri arasındaki bağı güçlendirecek, terörle mücadelede müttefikliği sağlamlaştıracak devrim niteliğinde bir olaydır.
Küresel aktör olma iddiasıyla bu tip hamleleri temellendirenlere şunu söyleyeyim: “Doğu Türkistan Çin’in toprak bütünlüğü içinde değildir” derseniz, Türkiye küresel aktör değil, küresel piyon olur; Amerika’nın piyonu olur. Bu politika Türkiye’nin Çin, Rusya ve İran’la olan ilişkilerini bozar, Türk devletleriyle olan bağını dinamitler. Amerikancıların Türkiye’de hükümet olma dönemi bitmiştir. Türkiye, Çin, Rusya ve İran karşıtı siyasetleri hiçbir şekilde kaldırmaz.
Son olarak, Fox TV’de yayımlanan “Hudutsuz Sevda” adlı diziye değinmek istiyorum. Şavşat, Türkiye’nin en medeni, en insancıl, suçun olmadığı, feodal ilişkilerden kurtulmuş bölgelerinden biridir. Neden Şavşat’a leke sürmeye kalkıyorsunuz? Şavşat’ta mafya, kirli ilişkiler yoktur; orası başı dik, onurlu insanların diyarıdır. Bu dizi Türkiye’yi hedef alan, Türkiye coğrafyasını tanımayan insanların ürünüdür. Buradan Fox TV’ye sesleniyorum: Şavşat’a leke sürmeye kalkan bu diziyi derhal yayından kaldırın. Halil Alkan, duvarcı ustası rahmetli Şavşat Gökhan’dır falan. Tanıdığımız bütün Şavşatlılar, Artvinliler son derece medeni, uygar ve insancıldır. Feodal ilişkilerden kurtulmuş, Türkiye’de bu ilişkilerden en çok arınmış insanların yaşadığı bölgedir orası. Ancak durum çok farklı. Bir daha söylüyorum; Fox TV derhal bu diziyi kaldırmalı ve kaldıracak. Göreceksiniz, kaldırtacağız. Bu programda konunun peşini bırakmayacağız. Israrlı mücadelemizi sürdüreceğiz; Fox TV o diziyi kaldırmak mecburiyetindedir ve kaldıracaktır.
Peki, önemli bir uyarımız daha var. İç siyasete ilişkin konulara gireceğiz ama araya da çok az kaldı. Aranın ardından devam edeceğiz. Kurultay sürecinde Sayın Diş de CHP’de neler oluyor diye oraya mercek tutan arkadaşlarımızdan biri. CHP, Türkiye’nin önünde çözüm olacak kurultaylara sahip mi? Türkiye’nin ikinci büyük partisi olunca… Ya da size de sorma ihtiyacı duyuyorum; CHP’de ne oluyor? CHP’de yaşananlar gerçekten Türkiye’nin gündemi mi? Televizyonlarda bu CHP kongrelerini izlerken hep şunu soruyorum: Bu insanlar mı Türkiye’yi yönetecek? Birbirlerine orak çeken, silah çeken, kafasına iskemle geçiren, birbirine söven, sayan… Türkiye bunlara teslim edilir mi? Bunların Türkiye’yi yönetme şansı var mı? Kendi aralarında saygı, sevgi, dayanışma olmayan, birbirine kanlı bıçaklı olan bu insanların Türkiye’yi yönetme ihtimali imkansızdır.
Türkiye’de birçok dernek var. Bir edep, terbiye, erkan vardır. O derneklerin kongrelerine bakıyorsun, böyle şeyler yok. CHP’de var, bir de İYİ Parti’de var. Yani “Atlantik Partileri”… Onların kurultayları da bayağı sert geçiyor. Parti ne demek? Ortak bir dava, ortak bir program demek. Hani neresi ortak dava? Adam oraya çıkıyor, kendi liderlerini dövüyor, masaları kırıyor. Ya bunlar Türkiye’ye gelirse Türkiye perişan olur. Bunlar mı Türkiye’yi yönetecek? O sahneleri seyrederken televizyonlarda hep aynı cümleyi kuruyorum: Cumhuriyet Halk Partisi ve İYİ Parti Türkiye’yi yönetemez; kendilerini yönetemiyorlar ki Türkiye’yi yönetsinler.
Bakın Vatan Partisi’nin kongrelerine… 1970’lerden beri, yani 53-55 yıldır böyledir. Gül yaprağından daha ağır bir söz kullanılmaz. Sövme, küfür, yumruk, iskemle atma; Vatan Partisi’nin tarihinde hiçbir şekilde görülmemiştir. Farklı görüşler olmuştur, ayrılanlar olmuştur ama o dönemlerde bile hiçbir zaman kavga, küfür veya şiddet görülmemiştir. Bu bir kültürdür; Türkiye’yi yönetme kültürüdür. Türk milletine asayiş ve huzur getireceğini iddia eden insanlar, kendi aralarında birbirlerinin boğazını sıkıyor. Bunlar Amerikancı. Kavganın temelinde ne görüyorsunuz? Çıkar kavgası. CHP’nin elindeki bazı belediyeler var. Partide yönetime gelmek, o belediyeleri ele geçirmek ve kaynaklarını paylaşmak istiyorlar. Çok açık bir çıkar kavgası.
(Reklam Arası)
Efendim, kaldığımız yerden devam ediyoruz. Cumhuriyet Halk Partisi’nin olaylı kongreler sürecini konuşuyorduk.
Sayın Diş, Ankara’da Cumhuriyet Halk Partisi’nin Çankaya ve Ankara İl kongrelerini yerinde takip ettiniz. Çankaya, siyasi açıdan “kale” olarak iddia edilen, belediyede %60’a yakın oy alan bir bölge. Ancak son seçimde Sayın Kılıçdaroğlu %78 oy almasına rağmen 3000 kişilik salon dolmadı. CHP üyesinin ve seçmeninin artık partiden koptuğu söyleniyor. Neden koptu? “Sahte Sol” Cumhuriyet Halk Partisi’nin içine doluştu. 1970’lerden beri birbirlerini öldüren, hapishanelerde işkence yapan, uyuşturucu paralarını bölüşemeyen örgütler bunlar. Bu yapılar Ecevit döneminde partinin içine yerleşmeye başladılar. Ecevit’in şikayetlerinden biri de buydu: “CHP iflah olmaz.” Bir kapıyı açıyorsun sahte solun bir örgütü, öbürünü açıyorsun başka bir hizip… Bunlar belediyelerden rant elde edip CHP’yi yozlaştırdı.
CHP’nin hiçbir kongresinde Türkiye’nin tarım, sanayi veya ekonomik sorunları konuşulmuyor. Muhalefet, iktidarın gerilemesinin ötesinde baş aşağı gidiyor. Bir avuç menfaatçi toplanmış; CHP’nin tarihiyle, birikimiyle en ufak bir ilgisi kalmamış.
Peki efendim, bu sahte solcular sosyalist değil mi? Sosyal demokrat olduğu iddia edilen bir partide ne arıyorlar?
Sovyetler Birliği’nin emperyalist liderleri de “sosyalistim” diyordu. Bunlar emperyalist uşağı solcular. Amerika’nın LGBT’yi savunan, PKK’nın yanında konumlanan bir “sol” olabilir mi? Bunlar milletin değerlerine, emeğe, Türk milletinin terbiyesine, ahiliğine, devlet geleneğine düşman oldular ve hepsine “faşizm” dediler. Sonuç itibarıyla bugün CHP’nin içinde; 30-40 sene evvelki sol örgütlerin kalıntıları, belediye rantlarına yapışmış menfaat çeteleri haline gelmiş durumda. Amerika’nın kullandığı aletler haline dönüştüler.
İki taraf da belediye kaynaklarını kullanmakta haklı. Sayın Kemal Kılıçdaroğlu da dünkü parti meclisi toplantısında, “Belediye kaynaklarını birbirinize karşı kullanmaktan vazgeçin, arkadaşlarımız buralarda iş güç sahibi oldu, bırakın bunları” diye uyarıda bulunmuş. Her şey ortada; tribünler boş, halk yok, emekçi yok. İsmine kadar tanıdığımız o bir avuç fraksiyoncu var sadece.
Bu hafta konuşulan bir diğer konu da Altın Portakal Film Festivali’ydi. “Kanun Hükmü” adlı belgeselin yayınlanmasına müsaade edilmedi, FETÖ’cüler sosyal medyada “sansür” diye ayaklandı. Türkiye’de Amerikancı Gladio’ya, FETÖ’ye ve PKK’ya özgürlük olamaz. Bu “sanat” değil, ortaçağ gericiliğinin ve FETÖ’nün hizmetidir. 15 Temmuz’da Türk Silahlı Kuvvetleri’ne silah sıkan, kendi arkadaşlarını öldüren, darbe yapmaya kalkanların kurtarılması için sanat yapılmaz. Buna tabii ki izin verilmeyecek. 15 Temmuz gecesi balkonlarda göbek atan, darbeyi öven zihniyetle mücadele etmek Türkiye için bir hayat memat meselesidir. Bu adamlar kazanırsa, FETÖ kazanırsa; bu durum, Türkiye’nin Amerika Birleşik Devletleri tarafından işgal edilmesi, bölünmesi, parçalanması, PKK’nın hükümette yer alması ve Gladio’nun Türkiye’yi yönetmesi anlamına gelir. Onun için burada kibarlık yok, rica yok; ellerinden tutup stüdyodan atacaksın. O koşulları yaşıyoruz. Böyle bir özgürlük olur mu?
O gece stüdyodan atılırken koridorda şöyle diyorlar: “Yarın sokaklarda bayraklarla hep beraberiz.” O gece de FETÖ’nün yanındaydılar. O filmleri yapanlar, o gün de FETÖ’nün yanındaydı. Mücadelede bir gevşeklik mi var ki bu film festivallerde gösterilecek? Gevşeklik olsaydı yasaklanmazdı. Yasaklandığına göre demek ki gevşeklik yok; bunlara özgürlük tanınmaması, gevşeklik olmadığını gösteriyor.
Yine bu hafta konuşulan konulardan biri; 20 tane jüri üyesi istifa etmiş. Onların içinde vatanını seven, değerli insanlar da var. “Özgürlük” adı altında yapılan bu olay, Türk entelektüellerinin teslim olduğu bir durumdur. Vatan düşmanı özgürlük, PKK’ya özgürlük, FETÖ’ye özgürlük… Bunlara özgürlük yok. Anayasa Mahkemesi HDP’yi bir türlü kapatamıyor. Türk devleti zaaf içinde. HDP’liler kapatıyor, başka isme geçiyorlar. Zavallı bir Anayasa Mahkemesi; hukuku uygulamıyor, Türkiye’nin vatan bütünlüğü için karar alamıyor. Türk devletinin kurumları işgal altında; hem Amerika hem de bölücülerin dostları tarafından… “Özgürlük” adı altında rollerini oynuyorlar. Bunu görmemiz lazım.
Atatürk’te bölücülüğe veya gericiliğe özgürlük diye bir şey var mı? Ne diyor Atatürk? “Türkiye şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar ülkesi olamaz.” Ve hiçbir şekilde bunlara göz açtırmadı. Devrimin otoritesini ve yaptırım gücünü kullanarak Türkiye’yi Orta Çağ’dan kurtarma yönünde en büyük adımı attı. Bize kılavuz olan tutum budur. Demokrasi ve özgürlük ancak gericilik üzerinde diktatörlükle gelir. Gericiliğe göz açtırırsak o ülkede demokrasi olmaz. Amerikan demokrasisi de, Fransız devrimi demokrasisi de kılıçla geldi. Şimdi ise Atatürkçülük adı altında, tamamen Atatürk düşmanı, Amerikan emperyalizminin güdümünde olan birtakım entelektüeller çıktı.
FETÖ’den konu açılmışken, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) bugün kamuoyuna yansıyan bir kararı oldu. AİHM, Yüksel Yalçınkaya dosyasında, FETÖ’nün irtibat uygulaması olan ByLock’un delil olmaktan çıkarılması gerektiğini savundu. AİHM’nin böyle bir yetkisi yoktur. AİHM bir temyiz mahkemesi değildir; Türk yargısının üzerinde, kararları bozup yerine yeni hüküm tesis eden bir merci değildir. Ben üç kez AİHM’de dava kazandım; AİHM hukukunu çok iyi biliyorum. AİHM şımardığı zaman böyle kararlar alıyor. Kendi hukukuna riayet etmeyen, başka ülkelere müdahale aracı haline gelen bir eğilimi temsil ediyor. Türkiye ile ilgili çok sık karar açıklamaya başladı.
Türkiye, 96. madde miydi, tam hatırlamıyorum ama anayasasına bir madde koyarak uluslararası hukuku kendi hukukunun üstüne çıkardı. Biz bunu kabul etmiyoruz. Vatan Partisi iktidara geldiği zaman anayasadan bunu çıkaracak.
Yeni anayasa deniyor; Sayın Numan Kurtulmuş “Türkiye’nin yeni bir anayasaya ihtiyacı var” diyor. “Birey odaklı anayasa” diyorlar. Tabii, emperyalistlerin bireyciliği, ferdiyetçilik… Kamuyu ve milleti bireyler üzerinden tasfiye eden ideoloji. İslam’a da aykırı. Birey felsefesiyle anayasa yaptığınız zaman, o Amerikan emperyalizminin Türkiye’ye dayattığı anayasa olur. Biz vatansever, devletin bekasını ve kamu hizmetini esas alan, kerim devlet anlayışına sahip bir anayasa mı yapacağız, yoksa emperyalizmin Türkiye’yi ezmesini sağlayan bir anayasa mı? Bireyci anayasa demek, büyük vurguncuların Türk milletini ezmesi demektir.
Türkiye’nin yeni bir anayasaya ihtiyacı var mı? Var. Çünkü mevcut anayasa 1982 yılında Amerikancı bir darbe tarafından yapıldı. Türkiye, üretim devrimini örgütlemek ve zafere ulaştırmak için halkçı, toplumcu, kamucu bir anayasaya ihtiyaç duymaktadır. Biz bunu kitap olarak da bastık: “Türkiye’nin Anayasa Birikimi”.
Anayasa gündeminde kırmızı çizgimiz; Türkiye’nin bağımsızlığı, egemenliği ve Türk devletinin üzerinde herhangi bir otoritenin kabul edilmemesidir. Bizim formülümüz Türk Devrimi’nin formülüdür. 1937’de anayasanın başına konan: “Türkiye Devleti; cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, laik ve devrimcidir.” 1961’de bu formül terk edildi, yerine Batı’dan ithal edilen “demokratik, sosyal hukuk devleti” ifadesi getirildi. O, emperyalizmin formülüdür. Milliyetçiliği anayasadan tasfiye ettiler. Türk devrimi milliyetçilikle yapıldı; halkçı milliyetçilikle yapıldı.
Şimdi bir de Yunanistan’daki gelişmelere bakalım. SYRIZA yeni bir lider seçti; Goldman Sachs yöneticisi, eşcinsel kimliğini öne çıkaran ve bunun propagandasını yapan bir profil. Bu, çürüyen sahte solun geldiği son noktadır. Türkiye’deki bazı partiler de benzer bir çizgiye girdi. LGBT’yi savunan bildiriler yayınlıyorlar. Marx’a, Lenin’e, Mao’ya bakalım; hepsi eşcinselliği emperyalist, ideolojik ve kültürel bir yozlaşma olarak mahkûm etmiştir. Amerika’nın güdümünde, tanrıları “eşcinsellik” olan bir solculuk türedi. Yunanistan, emperyalizmin piyonu ve Amerika’nın işgali altında bir ülke. Yunanistan Komünist Partisi’nin bir yetkilisine vaktiyle, “Siz Yunanistan’ı ne zannediyorsunuz, bu sahte bir devlettir” demiştim. O günden bugüne, bu piyon devletin geldiği nokta bellidir. İşte 1980’lerde, 1985-86, yaz 87 civarında Atina’ya gittiğimizde gördüğümüz şey, Yunanistan’daki toplumsal çürümedir. O dönemde o çürümeyi bizzat gözlerinizle görebiliyordunuz. Peki, Siriza nereden çıktı? Yunanistan Komünist Partisi, İkinci Dünya Savaşı’nda Hitler emperyalizmine karşı dağlarda savaşmış, anlı şanlı geleneği olan bir partiydi. Ancak Sovyet revizyonizminin etkisiyle girdikleri yolun sonunda çok parçalandılar. Bu parçaların başkalarıyla birleşmesiyle Siriza gibi yapılar ortaya çıktı ve sistem tarafından desteklendi. Sonunda da eşcinsel evlilik yapan bir genel başkan/cumhurbaşkanı noktasına gelindi.
İnsanın cinsel eğilimleri konusuna girmeden önce, Alman Sağlık Bakanlığı’na bağlı Robert Koch Enstitüsü’nün araştırmalarından bahsetmek istiyorum. Bu ciddi araştırmalara göre, eşcinseller arasında intihar oranı, cinsel kimliğini genel kabul gören şekilde yaşayan kesime göre 7-8 misli daha fazladır. Uyuşturucu kullanımı, alkolizm ve şiddet, özellikle çocuk istismarı gibi olgular da aynı şekilde 8-10 kat daha fazladır. Bunlar bir mutluluk değil, bir çürüme göstergesidir. Türkiye’de de benzer şekilde yozlaşan sol kesim, LGBT’nin savunuculuğunda birleşmiş durumda. Bu saldırıya karşı duran tek parti Vatan Partisi’dir. Mertem Ayvalı ile birlikte, LGBT’nin propagandasını ve örgütlenmesini yasaklayan, cezai yaptırımlar getiren bir yasa teklifi hazırlıyoruz ve bunu yakında kamuoyuna ilan edeceğiz.
Bu faaliyetler örgütlü bir şekilde yürütülüyor. Avrupa Filmleri Festivali’nde bile benzer odaklı filmler yayınlanıyor. Sanat ve entelektüel çevrelerimizde, sinema dünyasında bu durum “modernlik” olarak sunuluyor; aslında bunlar Türkiye’ye kültürel ve ideolojik dayatmanın araçlarıdır. LGBT’yi aşılamayan, teşvik etmeyen sanat eserleri fonlanmıyor, desteklenmiyor; o konudaki başı dik sanatçılar kenara itiliyor. Diğer yandan bölücülükle LGBT savunuculuğu da birleşmiş durumda; PKK, HDP ve Yeşil Sol bu konuda meydan okuyor. Amerikancılık, bölücülük, FETÖ ve LGBT artık aynı camiada buluşmuş görünüyor.
Diğer taraftan Batı dünyasındaki bir noktaya, Kanada Parlamentosu’na değinmek istiyorum. Zelenski konuşurken, 98 yaşındaki Yaroslav Hunka isimli bir Hitler askerinin “kahraman” olarak alkışlanması, Zelenski’nin ve Ukrayna’daki iktidarın Neonazilere dayandığını kanıtlıyor. Kanada meclisinde ayakta alkışlanan bu durum, Batı’nın Rusya’ya karşı Neonazileri desteklediğinin bir göstergesidir.
Önemli bir çalıştaydan da bahsetmek isterim: Usmer ve İranlı akademik çevrelerin düzenlediği “Batı Asya’da Devlet Teorileri” çalıştayı. Yarın, Prof. Dr. Birgül Ayman Güler ve benim sunuşlarımın olacağı, İranlı bilim insanlarının da katılacağı bu etkinlik, Türkiye saatiyle 14.30’da başlayacak. “Batı Asya’da Devlet Teorileri” başlıklı yeni kitabımın çıkışıyla da eş zamanlı olan bu çalıştay, Asya’da devlet teorilerini tartışmak adına çok önemli bir adım.
Bu haftanın kitabı ise Çağıl Çayır’ın “Cermen Rünik Yazısının Türk Kökeni” adlı eseri. 30 yaşlarında, tarih ve felsefe eğitimi almış genç bir bilim insanı olan Çağıl Çayır, tezinde İsveç, Norveç, Danimarka ve Almanya’da bulunan runik yazılarla, Göktürk-Orhon yazıtları arasındaki bağlantıyı incelemiş. Fatih Sultan Mehmet sonrasında oluşan Türk düşmanı akımların bilim dünyasında yarattığı, bu iki yazı arasında hiçbir bağlantı olmadığına dair yerleşik kanaati eleştiren, çok kıymetli bir eser. Genç bir bilim insanı kazandığımızı düşünüyorum, herkese tavsiye ederim.
Son olarak müziğe değinelim. Hocalı’ya, 30 yıl sonra Azerbaycan ordusu barışı getirdi. Azerbaycan, Ermeni vatandaşlarının hak ve hukukunu da koruyan, onurlu bir tavır alıyor. Bu vesileyle programı, Alim Kasımov ve kızı Fergana Kasımova’nın sesinden Azerbaycan Milli Marşı ile bitirelim. Barışı getiren Azerbaycan ordusuna selam olsun. İyi akşamlar.

